
Hayatta çaresiz hissettiğim çok zaman oldu. Elimden hiç bir şey gelmediğinde hep bir çıkış yolu arardım, asla o çıkış yolunu bulamayacağımı bile bile. Bir yerden sonra farkına vardım. Asla bir çıkış yolu yoktu. Hayal kurmayı o zamanlarımda keşfettim. Hayal aleminde yaşayıp asla olamayacak şeyler düşününce kendimi bu dünyadan soyutlardım. Sanki başka bir evrende başka bir hayatta yaşardım. Genellikle bu yüzden duvarları izlerim zaten.
Çoğu insan rüyalarında bu hayallerini yaşar ve dünyadan kopar ama benim rüyalarım hayatın gerçeklerini barındırıyor. Rüya demeyede bin şahit lazım kabus ve bir üst seviyesi olur genellikle. Çoğu zaman geçmişim olur aslında ama benim acılarım her gün farklı olduğundan o günün sesleri rüyamda yankılanır ve beni gerçek dünyayla tanıştırır. O yüzden sadece hayal kurmak güzeldir, belki de ismimin hakkını veren bir kızdım.
İnsanlar ismiyle doğar derler. Belki de bana Selis ismi verilirken ne kadar acı bir hayat yaşayacağım biliniyordu ve o acıların içinde bu hayalleri kurmanın tek kurtuluşum olacağı biliniyordu.
Tabii artık ben hayal kurmayı da unutmuştum. O gittikten sonra... Bana hayallerimi kurduran insan da hayatımdan çıkınca onun olmadığı bir hayal de kursam aklıma o gelirdi o yüzden hayal kurmayı da sevmezdim. Yine de bu huyumdan vazgeçemediğimden düşüncelerime dalmayı seviyordum. Sadece bunu eskisi gibi yapamıyordum, eskiden olamayacak şeyleri düşünürdüm şimdi olanları düşünürüm ve istemsizce bunları hayal dünyama uyarlarım.
Artık düşüncelerimi kurmaya bile zamanım kalmayacak kadar aksiyonlu bir hayatım vardı. En azından iki gün dinlenme hakkı tanınmıştı bana. Şimdi ise eski sıkıcı hayatıma geri dönüş yapıyordum. Kankırmızısı hayatıma yaklaşık bir aylık renk katan bir ekip olarak kalacaktı.
Evimin önüne geldiğimde eşyalarımı tıktığım çantamın içinden anahtarımı bulmaya çalıyordum. Umuyordum ki anahtarımı Ilgaz'ın evinde düşürmemişimdir. Eğer öyle bir şey olduysa sırf geri dönmemek için çilingir bile çağırabilirim şu anda.
Evden çıkarken ise Ilgaz'ın son söylediğini unutmaya çalışıyordum çünkü bir yerden sonrasına vicdanım kör olmuştu. Aslında birden o kadar kalabalık alışmadığım ve kimseye güvenmediğim bir eve girince gözüm kör olmuştu. Ilgaz'ın ekibi kurmak için verdiği çabayı görmezden gelmiştim. Hepimiz öyle kalabalık bir ortama alışık değildik aslında. Belki de biraz süre tanınıp bir araya gelseydik her şey daha çok yoluna girebilirdi.
Kafamı iki yana salladım ve düşüncelerimi uzaklaştırdım ve hala çantanın içinde anahtarı arayan elimi daha derinlere gömdüm. Sonunda ufak bir şıngırdama sesiyle bulduğum anahtarım ile ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi serbest bıraktım.
Anahtarı çıkarıp kapıya taktığımda çevirmeye çalıştım ama dönmedi. Çatılan kaşlarımda dikleşip biraz soluklandım ve dalgalı saçlarımı kolumda ki lastikle toplayıp önüme gelmesini engelledim. Gece olmuştu ve bu kapı beni uğraştıracağa benziyordu.
Tekrar anahtara abandığımda merdivenlerden duyduğumdan adım sesleriyle irkildim ve arkamı döndüğümde ev sahibinin indiğini gördüm. Gece gece ne yaptığını sorgulama çabalarına hiç girmeyecektim. Önüme döndüğüm sırada arkamdan seslendi.
"Vay! Bizim kaçak kiracı gelmiş desene." Derin bir nefesi içime çektim ama binanın küflü kokusu öksürmeme neden oldu. Ona döndüğümde kollarını göğsünde topamış bana bakıyordu.
Saçlarından aklar çıkmış göbekli ev sahibi bakır gözleriyle bana beni sanki kesecekmiş gibi bakıyordu. Ne diyeceğimi bulamayınca üstüme çöken yorgunlukla birlikte hiç yapmadığım şeyi yapıp ilk kez sustum.
"Boşa uğraşma kilidi değiştirdim. Yakında yeni kiracı yerleşicek zaten çuval kadar eşyan varmış. Sana vermek için bekledim ama gelmeyince fakire fukaraya dağıttım."
Kurduğu cümleyle birlikte gözlerim büyürken afallayarak, "Ne?" dedim. "Siz iyi misiniz? Tamam ev benim olmayabilir ama burada ben kiracıydım. Bana sormadan çat kapı kovamazsınız."
"Kovdum bile zaten hiç bir şey imzalamadan girmeyi kabul eden sendin. Şimdi senden daha yüksek bir fiyat sunuldu onu aldım. Piyasa böyle haydi şimdi girdiğin gibi geri git bana polisi aratma."
Tam ararsan ara diyecektim ki beni dinlemeden indiği merdivenleri geri çıkmaya başladı. Yine de arkasından bağırmayı ihmal etmedim. "Umarım yeni kiracınızda sizi beni dolandırdığınız gibi dolandırırda beş kuruşsuz ortada kalırsınız!"
Anahtarımı sertçe sinirimi atmak istercesine çıkardığımda hızla gıcırdayan bina kapısından çıktım. Zaten harabe bir evde yaşamaktansa sokakta yaşamayı tercih ederdim. En azından açık alan her şeyden daha güvenliydi.
Sert adımlarla binadan uzaklaştığımda elimde bir çantayla ne yapacağımı bilemiyordum. "Eşyalarımı dağıtmış birde ya! Asıl polisi arasam ben haklı çıkarım be!" diye boş sokağa bağırdığımda artık gerçekten tüm bedenim yorgunluktan ağrıyordu. Doğru düzgün bir şey yiyemesemde bu sorun değildi çünkü açlığa fazlasıyla dayanıklıydım. Asıl sıkıntı yanımda param da yoktu. Ruhsal olarak da kendimi çökmüş hissediyorum.
Bir duvarın dibine çöktüğümde ne yapacağımı düşündüm. Şimdilik en iyi bildiğim yere gitmek en mantıklısıydı. Ayaklandım ve çantamı sırtıma takmadan önce telefonumu çıkardım.
"Kahretsin!" diye inledim çünkü şarjım %5'ti. Neyse en azından telefonla yapacağım bir işim yok. İyi yanından bakmak lazım değil mi? Hah, hayatımda hiç bir iyi yan yokken ben iyi bakıyim.
En tanıdık olduğum parka geldiğimde istemsizce gülümsedim. Kasım ayında olduğumuzdan hava buz gibiydi ama bunu sorun edecek bir lüksüm yoktu. O yüzden umursamadan en rahat hissettiğim banka uzandım ve çantamı da yastık olarak kullandım. Burada ki her bankı denediğimden en iyisinin hangisi olduğunu da biliyordum.
Gözlerimi sıkıca yumdum ama uykum yoktu aslında bu iyi bir şeydi çünkü kabus görmezdim. Gerçi alışmıştım ama yinede günlük modumu kabuslarım belirleyebiliyordu. Sert esen rüzgarla ürpersemde kendimi kandırmaya çalışıp çantamın içinden hırkamı çıkardım ve ne kadar ısınabiliyorsam o kadar kendimi ısıtmaya çalışıp uykuya daldım.
Bir süre sonra zifiri karanlığa gömüldüm. Öyle bir karanlıktı ki bana küçüklüğümü hatırlatmıştı. Bir süre sonra hareket edebildiğimi hissettim. Tabii ya şu an küçüklüğüm ile iç içeydim.
Yaşıtlarıma rağmen hiç bir zaman karanlıktan korkmamıştım. Karanlıkta göremediklerimden de hiç bir zaman korkmazdım çünkü onlarında beni göremeyeceğine inanırdım. Hatta tüm korkularıma rağmen bir süre sonra karanlığa sığınmayı sevmiştim.
Yine o zifiri karanlık odalardan biriydim. Amaçları neydi hiç bir zaman anlamamıştım anlamak için çaba da göstermiyordum. Kafamda onları kötü insanlar olarak kodlamış ve kötülük yapmak için bir neden arayacaklarını hiç düşünmemiştim. O yüzden bana yaptıklarını hiç bir zaman sorgulamamıştım.
O karanlık odada saatler kalırdım. Onlar bana işkence çektirdiklerini düşünürlerdi ama o yaşımda bile yalnızlığı severdim. İnsanlardan nefret ediyordum çünkü hepsi aynıydı. Hepsi insandı, bende bir insandım ama insanlara olan nefretimin aksine kendimi hep çok severdim. Tamam, insanlarla ilişkim çok kötü olabilirdi ama her halimle kendimi sevmekten asla vazgeçmemiştim. Bencillik miydi? Varsın bencillik olsun. Hiçbir koşulda mutlu olamadığım zaman diğer insanları da düşünmeyi bırakmıştım. Kimse beni düşünmemişti ki. Ben niye onları düşüniyim?
O karanlık odada belki yalnızlıktan onlara muhtaç hissetmemi beklerlerdi ya da korkup onlara sığınmamı. Ben asla onlara çıkan hiç bir yolu seçmedim. Çünkü onlar insandı, çünkü onlar kötüydü.
O odanın kapısı aralanıp içeriye ışık süzmeleri dolunca asıl korkuyu vücudumda hissederdim. Fiziksel işkencelerdense, psikolojik işkenceleri tercih ederdim çünkü canım yanmazdı ve onların beklentilerinin aksine asla kafayı yemezdim.
Gözlerim daha ışığa alışamadan beni saçlarımdan sürükleyip çıkarırlar ve benim gözlerim ani ışığa alışamadığından daha gözlerimi açamadan buz gibi suya sokarlardı. Kafamı suyun içine batırdıklarında soğuktan nefret etmek yerine onunla dost olmaya çalışırdım. Eğer nefret edersem bunu her yaptıklarında acı verirdi ama alışıp seversem normal bir şey gibi gelirdi.
Nefesim kesilmeye yakın kurtulmak için küçük bedenimle çırpınırken saçlarımı en sert şekilde çekerlerdi. Saç diplerimden daha çok kafa derim acırdı. Sanki yırtılıyormuş gibi hissederdim ve bana yaptıkları en iyi eziyet sanırım testereyle saçlarımı kesmeleri olmuştu.
Testere sesine tramvam kalmış olabilirdi ama en azından artık saçlarımı çekemezlerdi ve bu bana hediye olmuştu. Tekrar gözlerimi aralayamadan kafama sanki toprağa gömer gibi bir baskı uygulayıp suya sokunca, yüzüme sert bir şekilde çarpan suyla yüzümün parçalandığını hissederdim. Üstüne suyun soğukluğu da eklenince ilk başta yanma sonra derime buz sütünürcesince bir soğuk yanma hissi. Tabii ki buz ile birebir temasa geçtiğim işkencelerimde olmuştu ama bu ikisi farklı şeylerdi.
Tekrar çıkarıp tekrar suya sokunca bu sefer suyun çarpma hissini sanki gerçekten hissetmiştim ve korkuyla irkilip gözlerimi açtım.
Güneş daha doğmamıştı ve ben kabus görecek kadar ne ara uyumuştum?
Gözlerimi şiddetle açtığımda suyun soğukluğu ve ıslaklığı hala üzerimdeydi. Etrafımda ise tam beş tane adam vadı. Pekala, sanırım benden sonra burası başkalarının mekanı olmuştu.
Tam önümde duran saçları üç numara olan adamın kafasında uzaktan bile fark edilecek bir dikiş izi vardı ve elinde bir kova tutuyordu. Muhtemelen beni uyandıran oydu.
Hepsine teker teker göz gezdirdiğimde sokakların adamı oldukları belliydi. Tehlikeli tiplere benziyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı; Tehlike benim göbek adımdı.
Kollarım ile hızla yüzümü kuruladığımda yerimden doğruldum ve bankta bıraktığım eşyalarımı umursamadan karşılarına dikildim. Hepsine tekrar göz gezdirdiğimde hepsi bana en aşağılayıcı ifadeyle bakıyorlardı. İlk konuşan ise tam karşımda ki adam oldu.
"Yanlış bölgeye girdin prenses. Hadi seni şuradan sarayına yolcu edelim." Ağzımı açıp karşılık vereceğim sırada yan tarafımda duran uzun boylu simsiyah giyinmiş olan adam konuştu.
"Hemen yolluyacak mıyız bu güzelliği? Neden biraz eğlenmiyoruz?" Ağzını yaya yaya söylediklerinden sonra diğerlerinden yükselen gülüşmeler tam anlamıyla sinirimi tepeme çıkardı.
"Şu kaydırağın içinde de ne güzel seks yapılır." diyerek borulu kaydırağı işaret eden cüce boylu adam patronları gibi karşımda dikilen adama fikir verdi.
Aralarında bir gülüşme geçerken ben hala sessizliğimi koruyordum. Karşımda duran adam elini kaldırıp atkuyruğu yaptığım saçlarımdan firar eden tutamlardan bir tanesine dokunmak için elini uzattığında artık dayanma noktamın sonuna gelmiştim.
Uzattığı elini bir kolumla iterken diğer elimle suratına yumruk attım. Elinde ki kovayı düşürüp inleyerek yüzünü tutması bir oldu. Asıl sıkıntı elinden düşen kova ayağıma çok sert düştü ve bende hafifçe inlemiştim. Yine de zayıf noktamı belli etmemeye çalıştım.
Yüzüne yumruğu indirdiğim adam geri çekilirken diğer dördü birden bana saldırdı. Benim bildiğim filmlerde teker teker gelirlerdi ama sanırım ben bir filmin içinde değildim.
Bir kaç adım gerileyip ilk uzun boylu adamın kasıklarına sağlam ayağımla tekme attım. Sonra cüce boylunun hemen yanında olmasını fırsat bilerek bir kere dönüp suratına tekmeyi geçirdim.
Yandan gelen kilolu ama küçük adamın ilk karnına sonra da yüzüne yumruğu geçirdiğim an kalan diğeri saçlarımdan beni arkaya çekti. Hızla ellerimi saçlarımı tutan eline geçirdim ve elini iki kere ardarda döndürerek arkama döndüm ve elini bir kere daha çevirmemle sırtı bana dönen adamın sırtına kova düşen ayağımla vurdum.
Ayağımın acısından tekmem çok sert olamasa da kolunun acısından bir iki adım gerilemişti ki birden zaafımı anlayan uzun boylu adam arkamdan bileğime tekmeyi geçirdi.
Hafif bir çığlık ile tek dizimin üzerine düştüm. "Harika," diye fısıldadım. Muhtemelen ayağım moraracaktı. Tekrar saçlarıma abanacaklarını hissettiklerimi kafamı öne yatırdım ve sağlam ayağımı öne uzatıp üzerine düştüğüm dizimin üstünde dönerek daire çizdim ve adamın ayağına çelmeyi taktığımda sırt üstü düşmesine sebep oldum.
Kilolu adamın bana doğru geldiğini gördüğümde hızla ayaklandım. Daha bana yetişmeden ayağımın tabanını karnına geçirdim ama kahretsin ki bunu da sakatlanan ayağımla yaptığım için etkisi sıfırdı.
Cüce boylunun arkamdan yaklaştığını hissettiğimde ben harekete geçmeden cebinden çıkardığı çakıyı arkamdan bana sarılıp boğazıma dayadı. Komik olan bana boyu yetmediği için parmak uçlarında durmasıydı.
Dirseğimi cüce boylunun karın boşluğunun geçirip tek elimi çakıyı boğazıma tutan elinin bileğine sarıp çevirdim ve arkama dönüp onu da döndürdüm ve bileğini onun sırtına yapıştırdım ve bileğine bir kere daha kırıp çakının elinden düşmesine sebep oldum.
Yere düşen çakıyı ayağımla uzağa fırlatarak cüceyi de öne doğru ittirdim. O kadar güçsüzdü ki tek itmemle yüz üstü yere yapışmıştı. Arkamı döndüğüm an yarım saattir arkalarında saklanan liderlerinin silahını bana doğrultmuş şekilde karşımda durduğunu gördüm.
Arkasında ki iki adamdan uzun boylu olanı yere devrilmiş soluklanırken, diğeri karnını tutuyordu. Omzumun üzerinden arkama baktığımda cücenin de yerde yattığını diğerinin de ellerini dizlerine dayayıp hafif öne eğik soluklandığını gördüm.
Tekrar liderlerine döndüğümde öfkeyle soluduğunu gördüm. Bunun ardından tüm sokağı inletecek bir kahkaha attım. Hepsine sırayla tekrar baktığımda onları aşağıladığımın farkındaydılar. Karşımda ki adam silahın namlusunu tam anlımın çatına yerleştirerek baskı yaptı. Tam ağzını açacağı sırada ona konuşma fırsatı vermeden lafını ağzına tıktım.
"Korkak lider," dedim liderlerini gösterip, sonra diğerlerini gösterdim. "Ve çürükleri." Tekrar kısa bir kahkaha attım. "Kosakaca adamlar cılız bir kızı yere seremediniz." Kendimi bir anda kesip daha tehlikeli bir ses tonuna geçiş yaptım. "Pardon yanlış cümle kurdum. Koskaca beş adam cılız bir kızı altınıza alamadınız demem lazımdı değil mi? Nerede sokak raconları?"
Adam tekrar namluyla anlımı ittirdi. "Kes lan sesini!" Kafamı arkaya yatırıp sıkılmış gibi ofladım.
Kafamı doğrulttuğumda gözlerimi kısıp adama baktım. "Sıkıldım." Adam ağzını açmadan silahı iki elimle birden tutup tetiğe basma fırsatı vermeden ardarda iki kere silahı ve silahla birlikte bileğini döndürdüm. Liderleri olacak asıl beceriksiz inlerek silahı serbest bıraktığında silahı elime tamamen alıp ona doğrulttum. Afallamış gözlerle bana bakarken tekrar hepsini baştan aşağı süzdüm.
"Ee napıyoruz beyler?" diyerek oları daha da alaya aldığımda arkamda ki ikisi ortamdan tüymüştü bile diğer ikisi de fazla gecikmeden onların arkasından takip ettiğinde bir kez daha kahkaha attım. Karşımda ki adam nefretle giden adamlarına bakınca onu daha da aşağılık hissettirmek için konuştum. "Yalnız kaldık ha?" Sinirle soluyup bana döndüğünde kafamı onu küçümsemek adına omzuma düşürdüm ve iğrenç bir şeymiş gibi yüzümü buruşturup onu süzdüm. Tekrar yüzüne baktığımda yüzümü daha fazla buruşturdum. "Satıldın be kaptan şansına küs şu an hayatın tek bir parmak hareketime bakıyor."
"Bak özür dilerim bir daha sana bulaşmayız al bu park da senin olsun. Tamam mı?" Daha büyük bir kahkaha attığımda keyfim hiç olmadığı kadar yerine gelmişti.
"Bu kadar aşağılıksınız işte siz oğlum. Tamam," dedim ve dudak büzdüm. "Hadi iyi günüme denk geldin." Kafamla diğer adamlarının gittiği yönü işaret ettim. "Hadi sende siktir git." dediğim gibi küfürümü umursamayıp bir saniye bile umursamayıp koşar adım uzaklaştı. Sırf içimde kalmasın diye çok uzaklaşmadan arkasından daha demin ayağıma düşen kovayı alıp tam kafasına fırlattım ve adam bunu da umursamayıp koşarak uzaklaşmaya devam etti.
Adamların hepsi uzaklaştığı esnada elimde ki silahı sanki ateş değmiş gibi olabilecek en uzak noktaya attım. Silahlardan ve seslerinden korkuyordum ve korktuğum her şeyden nefret ediyordum. Ayağımda ki sızı iyice kendini belli etmeye başladığında topallayarak daha demin yattığım banka oturdum ve eğilip bileğimi tuttuğum sırada başımı kaldırdım ve karşıya baktığım an direğe yandan yaslanmış kollarını göğsünde toplamış yüzünde ki klasik sırıtmasıyla beni izleyen o adamı buldum.
Ilgaz'ı...
Ona baktığımı fark ettiği an ciddileşmeye çalıştı ama keyifli olduğu her halinden belli oluyordu. Oturduğum yerde dikleşip dik dik ona baktım.
Güneş tamamen doğmuştu ve kasım ayı olmasına rağmen yeni doğan güneş her şekilde ışıl ışıldı. Bir süre birbirimize o şekilde baktık. Hatta baya uzun bir süre baktık ki ben hayal olabileceğini bile düşündüm. Gerçekten acaba tanışmadan öncede bu şekilde karşı karşıya gelmiştik de ben tanımadığım için fark etmemiş olabilir miydim? Muhtemelen böyle bir şey olsada hatırlamazdım çünkü... b12.
Tam karşımda durduğunda yüzüne ciddiyet maskesini takmıştı. "Selis napıyorsun burada?" Dalga geçmek için söylediği o kadar belliydi ki hiddetle gözlerimi devirip tekrar bileğime eğilip ovuşturmaya başladım. Ilgaz tekrar sırıtıp, "Arıza kızın arızaları bir tek bize özel değilmiş ha? Neydi o ya? Ha! Biz seni bir tek kendimize ilaç biliyorduk meğerse sen eczaneymişsin." diye asla komik olmayan bir espiri yaptığında görmese bile gözlerimi tekrar devirdim. Göz devirmek insanların boşver demesi gibi bir şeydi benim için ve rahatlatıyordu, karşıya nasıl bir izlenim verdiğim ise umrumda değildi ben iyiysem diğerlerinden banane.
"Ne zamandan beri oradaydın sen?" diyerek sorulabilcek tek soruyu sordum.
"Hımm," diye düşündükten sonra gözlerini kısarak bana baktı. "Muhtemelen sen kabus görmeye başlayıp nefes alış verişlerin hızlanıp daha sonra da derin soluklara dönüşünce falan gelmiştim."
Afallamış bir yüzle ona baktığım da o yine sırıtıyordu. "Sen beni mi izledin? Uyurken?"
"Ha burada önemli olan konu bu yani?" diyip kafasını omzuna düşürdü ve kollarını yine bağdaş kurdu.
"Ilgaz mal mısın?!" diye bir anlık sesimin yükselişinden sonra içime derin bir nefes çekip sakinleştim ve tekrar ayağıma eğileceğim sırada hissettiğim aydınlanmayla ayağa sıçrayıp Ilgaz'ın tam karşısında durdum. "Sen," diyerek işaret parmağımı ona salladım. "Beni adamları döverken gördün ve orada mal gibi dikilip bana yardım etmedin mi?"
"Yardımı seven bir kız değilsen ben ne yapabilirim. İşlerini tek başına halletmeyi seviyorsun."
"Ilgaz harbi diyorum o kafanın içinde beyin denilen bir organ bulunuyor mu?" diye sorup elimi indirdim.
Lafıma gülüp susmaya niyeti yokmuşcasına konuştu. "O zaman da neden her yerde karşıma çıkıp her işime burnunu sokuyorsun derdin."
"Bir kere her yerde karşıma çıkıyorsun maddesi hala geçerli." Takıldığım yere daha fazla güldü ve ben daha fazla ayakta duramayıp banka tekrar oturdum. Ayağım zaman geçtikce daha fazla sızlıyordu. "Ama doğru, takip etmek diyince de sen değil mi?"
O sırada hiç beklemediğim bir anda önümde tek dizinin üzerine çöküp eğildi. Ben şok içinde ona bakarken onun tek odağı ayağımdı. Bileğime dokunup hafif bir baskı yaptığı an dişlerimi sıkarak inledim. Ilgaz inlememi duyunca yüzünü buruşturup başını kaldırdı ve bana baktı.
"Buz tutsan iyi olur şişerse daha beter zorlar seni." Bu noktada kaşlarını çatıp etrafa baktı. "Evine neden gitmedin sen?"
Bu sefer ben onu alaya alarak sırıttım. "Şimdi de başıma doktor mu kesildin?"
Ilgaz benim aksime oldukça ciddiydi. "Soruma cevap ver."
Kullandığı emir kipiyle onu yanıtsız bırakacağımın ikimizde farkındaydık. "Beni biraz daha erken takip etmeye başlasaydın sorunun cevabını da bilirdin."
Ona konuşma fırsatı vermeden ayaklanmak istedim ama aniden ayağıma yüklendiğim için birden vuran sızıyla geri yerime çöktüm. Ilgaz gülerek kafasına iki yana salladı ve yerinden doğrulup üstünü sirkeledi. "Gel çalıştığım kafeye gidelim hem buz koyar hem de sararız." Teklifinin ardından elini öne uzatınca öylece kaldım.
Teklifi kabul etmek bir yana ondan destek almam bile bu adamın egosunu ikiye katlardı. Ayağımı hareket ettirmeye çalışıp ne kadar acıdığını kontrol ettim. Ayağımın sızısıyla yüzümü buruşturduğumda Ilgaz daha da keyiflendi. Ellerimi bankın iki yanına bastıp kalkmaya çalıştığımda tekrar yerime çöktüm bir kere daha deneyip başaramadığımda gelen sinirle Ilgaz'a daha sonra uzattığı eline baktım.
İnsanlardan yardım almaktanda nefret ediyorum çünkü güçsüz olduğunuzu belli ederdiniz. Tabii hayatım yardım alarak geçtiğinden bunu sorun etmemem lazımdı. Normal bir insan olsaydım, anormal de değilim ama... Her neyse.
Aynı sinirle Ilgaz'ın elini tutup beni kaldırmasına yardım etmesini sağladım. Bu onu daha da keyiflendirirken ben yüzüne bile bakmadan bankta ki eşyalarımı aldım. Çantamı sırtama takıp topallaya topallaya yürümeye başladığımda arkamdan "Arıza kız!" diye seslendiğini duydum.
Hızla arkamı dönüp, "Ne!" diye bağırdığım ve onun sırıtışı byüdü. Gözleri ile gittiğim yönün aksini işaret edip, "Yanlış yol." dediğinde sırıtışı büyüdü. Onunla geleceğimi söylememiştim aslında ama artık benim dilimden anlıyordu. Ondan destek alıp yerimden kalkmam bile aslında bir kabul edişti.
Onun yardımını kabul etmenin hırsıyla gösterdiği yöne yönelip yanından geçerken ego yığınına omuz attım. Bu onu daha da keyiflendirdi.
Bir süre ikimizden de ses çıkmadı ve Ilgaz adımlarının hızını bana uydurdu. Ayağıma her güç uyguladığımda acıdığından dolayı hafif topallayarak yürüyordum ve bu Ilgaz'ın dikkatini çekmişti. Birden destek olmak için kolumu tutunca hızlıca kolumu çekip geri bir adım attım. Bir süre öylece bakışırken, "Temas sevmiyorum sadece, kişisel algılama." diye fısıltı gibi konuştum.
Anlayışla kafasını sallarken gözünün içinde acıma duygusunu gördüm ve göz devirdim. "Aklında ki gibi bir şey değil Ilgaz. Bazı insanlar doğuştan da temas sevmeyebilir." Gözlerini kısarak bana baktığında, "Ne var be illa bir travması mı olması lazım!" diyerek çıkıştım.
Tekrar önüne dönüp yürümeye başladığında, "Zaten hiç bir zaman normal bir kız gibi davranmadın ki." diye homurdandığını duydum.
Normalde karşılık olarak cevap verirdim ama şu an hiç modumda değildim o yüzden sessizliğimi korudum. Bahsettiği kafenin önüne gelmiş olucaz ki durdu. Kapıyı açıp benim girmemi beklediğinde ben öylece dikildim. Vücudum içeriye girmek istemiyordu nedenini bende bilmiyordum.
"Merak etme Arıza kız daha müşteriler o kadar doluşmamıştır." Kafamı uzatıp içeri baktığımda kimse yoktu ama asıl sorun bu değildi.
Bakışlarımı Ilgaz'ın kahverengi gözlerine çevirdim. "Senin kafen mi vardı?"
"Benim değil," diyerek kaşlarıyla içeriyi gösterdi. "İçerdekinin." Kaşlarımı çatarak ne dediğini sorgulamadan içeriye girdim. Kimseyi göremeyince Ilgaz'a döndüm. "Ee hani burada kimse yok."
Ilgaz'da içeriye girdiği an tezgahın arkasında ki kapıdan biri çıktı. O tanıdık yüz, Mayıs.
Anlamsız bakışlarımı ikisi arasında gezdirirken ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyordum. Evde çıkan kavga, ilk Mayıs'ın ayrılışı... Hepsi bir plan olabilir miydi? Bunların amacı neydi?
Mayıs'ta da bende olan şaşkınlığın aynısı vardı ve elinde tuttuğu bardağı neredeyse düşürecekti. Bardağı tezgaha bırakırken bakışlarını Ilgaz'a çevirdi. "Bunun ne işi var burada?"
"Bu?" diye ağzımın içinde gevelediğimde bir anlık bana baktı ve gözlerini devirip Ilgaz'a geri dönüş yaptı.
Ilgaz'ın arkamdan derin bir nefes aldığını işittim. Ardından önüme geçti ve bir sandalyeyi çekip bana baktı. "Otur şuraya." Emir kipiyle kurduğu kısa cümlesine gözlerimi devirirken yine onunla tartışamadım çünkü ayağımın sızısını hissederken üste çıkmayı şu anlık ertelemem lazımdı.
Sandalyeye otururken Ilgaz da Mayıs'a döndü. "Sonra anlatırım şimdi yardıma ihtiyacı var." Mayıs alayla bana dönüp baştan aşağı beni bir kere süzdü.
"Yardım? İstemek? Ve bu kız?" diye teker teker sorduğunda kaşlarımı çattım ve bende Ilgaz'a döndüm.
"Ben senden yardım istemedim sen teklif ettin." Ilgaz sabır çeker gibi içine bir nefes çekip bana döndü.
"Ama yardıma ihtiyacın olmasaydı şu an burada olmazdın değil mi? Ayrıca ben bir kere sordum sen de kabul etme belirtileri gösterdin. Israr etmedim yani."
Tam ağzımı açacakken yan tarafımdan Mayıs'ın aşağılayıcı gülüşü ve "Kabul etme belirtleri." diye mırıldanışını duydum. Mırıldanışı bile aşağılama içeriyordu.
Hızla Mayıs'a döndüm ardından tekrar Ilgaz'a bunu bir kaç defa tekrarladıktan sonra, "Siz ne iş çeviriyorsunuz?" diye sordum.
Mayıs bir saniye durmadan lafını yapıştırdı. "Biz sen miyiz de iş çeviricez?"
Tekrar Mayıs'a döndüğümde tek gözüm Ilgaz ve verdiği tepkileri kontrol ediyordu. "Bunu sen mi söylüyorsun tatlım?" Gözlerimi kıstım. "Ayrıca biz mi? Sizi en son gördüğümde evde kırk yıllık düşman gibi kavga ediyordunuz."
Mayıs ağzını açtı ama diyecek bir şey bulamayıp sinirle bakışlarını Ilgaz'a çevirdi. Bende bakışlarımı çevirdiğimde Ilgaz gözlerini kapatmış ayakta öylece dikiliyordu. Bir süre öyle kaldığımızda Ilgaz ilk tek gözünü sonra diğer gözünü açtı.
"Ha! Bitti mi kavganız ben de dalmışım öyle." dediği gibi Mayıs ile aynı anda gözlerimizi devirdik. Bunu aynı anda yaptığımız için bir başkası ile olsaydı gülerdim ama o Mayıs'tı. "Ne bakıyorsunuz öyle."
Mayıs'tan ses çıkmayıca ben en net ve keskin çıkan ses tonumla, "Açıklama." dedim. "Bir açıklama bekliyorum."
Ilgaz'ın bakışları Mayıs'a bir anlık değdi sonra hızla bana bakınca omuz silkti ve sanki çok basitmiş gibi, "Biz biraz kuzeniz de." dedi.
"Ne?!" diye gelen şok atağıyla bağırdığımda Mayıs inleyerek, "Yavaş be kızım!" dedi.
Bi süre kafenin içi sessizliğe gömülürken bakışlarım ikisinin arasında gezindi. Benzemiyorlardı alakaları bile yoktu. Beni mi kandırıyorlardı?
Dudaklarımda aşağılayıcı bir, "Hah!" nidası döküldü. "Hadi be oradan, sizin karşınızda salak mı var?" İkisi hala aynı ciddiyetle bana bakarken, "Ciddisiniz..." diye mırıldandım ve bakışlarımın ayaklarıma döndü. Tekrar kafamı kaldırdığımda ortaya, "Nasıl?" diye sordum.
Ilgaz'ın derin bir nefes aldığını duydum ama sanki kulaklarım uğulduyordu. Taşlar yerine oturuyordu. Gizli konuşmalar, gereksiz derecede korumacı tavır. Tabi ya bu yüzdendi. Mayıs o yüzden mi geçmişini yalan anlatmıştı? Peki neden bunu bizden gizlemişlerdi ki?
"Araştırmalar yaparken bir teyzemin olduğu ve onun ölü olduğunu ama birde kızı olduğunu öğrendim. İsmi bile olmadığından bulması zor oldu ama yetimhane kayıtlarını teker teker incelediğimde Mayıs'a ulaştım. Kaynağını bilmediği bir para ile geçimini sağlamıştı ve o para kaynağı bendim. En çok takip ettiğim kişi oydu ve nedenini bilmeden ona yanaşmadım ekibi kurduktan sonra bu gerçeği ona söyledim." Yine tek nefeste ve soluksuz anlattıklarıyla öylece kaldım. Mantıklıydı, bir tutarsızlık arıyordum ama bulamıyordum.
Bakışlarımı yeniden Ilgaz'a çevirdim. "Peki ya evde yaşananlar?" Sorabileceğim tek soru bu kalmıştı, aslında sormam gereken tek soru buydu çünkü beni ilgilendiren tek kısım buydu.
"Herkesin evi terk etmesini ben söylemedim!" diye cıyaklayan Mayıs'ı umursamadım ve bakışlarımı Ilgaz'a doğrultmaya devam ettim.
"Aklında ne geçiyor bilmiyorum ama orada olanlar bir oyun değildi. Herkes gidince Mayıs'a geri ulaştım ve eve dönmesini sağladım. Tabii ekip her şekilde dağıldı o ayrı bir mesele. Bu kafede Mayıs'a ait bu arada. Kendi açmış yani benim verdiğim parayla kendi açmış." dediği sırada sıratarak Mayıs'a baktı. Mayıs gözlerini devirip arkasını döndü ve işleriyle ilgilenmeye başladı. Ilgaz tekrar bana döndüğünde, "Her neyse merak ettiğiniz başka bir şey varmı Arıza hanım?" diye sorduğunda bu sefer gözlerimi devirme sırası bendeydi.
Ağzımın içinde "Yok." diye bir şeyler gevelerken Ilgaz tezgahın arkasında ki kapıdan içeriye girdi. Çok geçmeden geri döndüğünde Mayıs ile göz teması bile kurmamıştık. Ilgaz tezgahda bir şeyler ile uğaşırken bende üzerimde ki şoku atana kadar konuşmama kararı almıştım. Cebimde ki telefonun titrediğini hissettiğim an elimi cebime attım ve telefonu çıkarıp gelen mesaja baktım. Bankadan gelmişti ve yine para yatırıldığını söylüyordu. Mesaja gözlerimi devirip telefonu kapattım ve masaya bıraktım. O paraya ölsem de dokunmayacaktım ta ki paranın sahibi gelene kadar. Söz vermişti bana, gelmesi lazımdı.
Mayıs'ın gözlerinin telefonumda olduğunu fark ettiğimde bende ona baktım ve bakışlarımız kesişince telefonu işaret edip, "Kim? " diye sordu.
Hafifçe öne doğru eğildim ve kısık uyuz edici bir ses tonuyla, "Sanane tatlım." dedim. Uyuz edici gülümsememi de saniyelik yüzüme yerleştirdim ve hemen ciddiyete bağlayıp geri sırtımı sandalyeye yasladım. "Artık ekip değiliz kimseye hesap vermeme gerek yok bence." diyerek tek kaşımı kaldırdım ve oturduğum sandelyeye benim için rahat izleyen için rahatsız edici bir şekilde yerleştim.
Mayıs huzursuz bir nefesi serbest bırakıp arkasını döndü. Bana laf sokmamıştı, acaba grubun onun yüzünden dağılmış olmasına üzülüyor olabilir miydi? Saçmalık o Mayıs'tı. Tabii ki duyguları vardı ama... Acaba onu o Mayıs'tı diyerek bir kalıba sığdırmakla hata mı ediyordum. Bilmiyorum düşünmekte istemiyorum zaten bu onları son görüşüm olucak. Sanırım sırf tekrar karşılaşmamak için şehri bile terk edebilirdim. Ya da yapamazdım... Gerçekten kafam allak bullak şu anlık düşünme eylememi iptal ediyorum.
Ben öylece dalmış gitmiş yeri izlerken birden önümde bir çift ayak belirdi. Kafamı kaldırıp baktığımda şaşırmadığım bir görüntü ile Ilgaz karşımdaydı. Kafamı kaldırmış öyle bakarken birden masaya tek elinde tuttuğu kupayı bıraktı ve gözleriyle işaret edip, "İç," dedi. "İçin ısınır. Tüm gece sokakta üşümüşsündür."
Sadece kafamı sallayarak onu onayladım. Bu hareketim onu da şaşırtmıştı ama ses etmedi. Birden önüme eğildiğinde elinde ki bandajı gördüm. Aynı sokakta ki gibi tek dizinin üzerine çökmüştü. Tam ağzımı açıp kendi işimi kendim görebileceğimi söylediğimde Mayıs aramıza girdi.
"Sokakta mı kaldın? Neden?" Hızla ona dönüp sanane demeye hazırlanmıştım ki ilk kez buz mavisi gözlerine bir duygunun işlediğini gördüm. Tedirginlik? Emin değildim ve umursamak istemiyordum.
"Bilmek istemezsin tatlım. Belki daha sonrasında kuzenin sana anlatır." Cümlelerimin ardından Mayıs ne yaptığının farkına varıp gözlerini yumdu ve kafasını iki yana sallayıp arkasını döndü. Evet, Mayıs'ın duyguları vardı sadece belli etmiyordu ya da gizliyordu. Şu an fark ediyorum biz aynı evde kaldığımız süre boyunca hiç birbirimizi tanımaya çalışmamıştık belki bunun için çabalasaydık daha iyi anlaşabilirdik ve belki de şu an harika bir ekip olabilirdik. Ama artık her şey için çok geçti.
Tekrar Ilgaz'a döndüğümde alttan bana bakmıştı ve ellerini ayakkabıma götürüp sanki temas için benden izin alıyordu. Yutkundum ve bunu onun görmemiş olmasını diledim. Amacım ben hallederim demekti ama bedenim benden izinsiz başımı aşağı yukarı oynattı ve ona gereken izni verdi. Şu an kendimi kesmek istiyordum neden bunu yapmıştım ki?!
Ilgaz gereken izni alınca başını aşağı eğdi ve yavaşça ayakkabımı çıkardı. Bu kadar basit bir harekette bile ayağımda ki sızı kendini belli edince dişlerimi sıktım ve kendimi ses çıkarmamak için zorladım. Yavaşça çorabımı sığırdığında yüzünü buruşturdu. Sanırım şu an bileğim mosmordu ama ben nedense ayağıma bakmak yerine Ilgaz'ı seyretmeyi tercih ediyordum. Bunu yaptığım için kendime daha sonra kızabilirdim.
Düz saçları bugün normalden bir tık fazla dağınıktı. Aslında normalde hiç dağınık olmazdı. Bunu nereden bildiğimi bende bilmiyordum. Başı aşağı eğik olduğu için gözlerini göremesem de, incelikte benim kirpiklerimle yarışacak olan kirpikleri gözüküyordu. Onu daha fazla incelemek istemesem de kendime engel olamıyordum ve asıl sorun şu an ayağıma krem sürüp sarıyordu ve ben onun temasından rahatsız olmuyordum. Neden?
Kafasına kaldırıp bana baktığında saçları alnında arkaya döküldü. Normalde koyu renk olan saçları şu an güneş ışığı vururken kahve rengi gözüküyordu. Yeni fark ediyordum gözleriyle saçlarının rengi ne kadar da uyumluydu. Gözlerini gözlerimle buluşturunca bir süre öyle kaldı ve sanki bileğimde ki eli bileğimi okşadı ya da ben öyle hissettim. "Acıyor mu?"
Sanki şu an beynim tüm algılarını yitirmişti ve ne dediğini anlayamamıştım. Birde üstüne salak gibi, "Ne?" diye sordum.
Göz temasını kesip tekrar önüne döndüğünde, "Ayağın diyorum," diye mırıldandı sonra ses tonunu düzeltip devam etti. "Çok acıyor mu?"
"Ha," dedim anlık gelen aydınlanmayla. "Yok. Yani zaten acıyı o kadar hissetmem." Tekrar kafasını kaldırıp çatık kaşlarla bana bakınca ne dediğimin farkına varıp dudağımı dişledim. "Yani," dedim toparlamak adına. "Sokaklardan," Sesimin çatallı çıktığını fark edip bir kaç öksürük ile düzeltip öyle devam ettim. "Alışkanlık işte..." Ses tonum yine de mırıltıdan fazla çıkamamıştı ve Ilgaz üstünde durmayıp kafasını aşağı yukarı sallayarak onaylayıp tekrar kafasını eğdi.
Sanırım işini bitirmiş olucak ki bana yara bandını uzatıp, "Aç şunu." dediğinde gözlerimi devirip yara bandını açtım. Sanırım artık emirlerine karşı gelmemem lazımdı onun konuşma tarzı bu olmalıydı ya da bir alışkanlık bilemiyorum. Peki ben neden şu an durduk yere Ilgaz'ın kişiliğini çözmeye çalışıyordum?
Yara bandını açıp ona uzattığımda eline alıp bileğime ince ama sert bir şekilde sardığı bandajın üstüne yapıştırdı ve elinde ki buzu bileğimin üstüne tutup yeniden kafasını kaldırdı. Ben bileğime bakmak için bu sefer biraz daha eğilik durduğumdan o kafasını kaldırınca aramızda ki mesefe daha da kısalmıştı.
Bir süre gözlerime bakıp kısaca yüzümü taradı ben ise bakışlarımı onun gözlerinde tutmaya devam ettim. Ben şu an ne yapıyordum? Hemen uzaklaşmam gerekmiyor mu? Belki de ona güveniyorumdur...
Bileğimin üstünde ki buzu biraz daha bastırıp masada ki kupayı gösterdi, o an kupanın içinde ki içeceğin ne olduğuna bile bakmadığımı fark ettim. "Kahveni içine kadar bunu da ayağına bastır daha fazla şişmesin." Bileğim şişmiş miydi?
Yine bedenim benden izinsiz onu kafamla onayladığında kendime bir kez daha sinirlendim. Hala olduğumuz konumdan milim kıpırdamazken Ilgaz sırıttı ve ben bakışlarımı onun gözlerinde sabit tutmak için direndim. Gerçekten ben şu an ne yapıyordum?
"Sen sanki biraz fazla uslu duruyorsun ha Arıza kız? Ne bu fırtana öncesi sessizliğin mi?" Söylediğiyle birlikte kendime gelirken kaşlarım çatıldı ve hızla geri çekildim.
"Her zaman böyleyim ben bir kere!" dedim ve bakışlarımı ondan çekip kahveyi elime aldım. Hala sıcak olan kahveyi dudaklarıma götürmeden oturduğu yerden ayaklandı. Bu sefer o bana üstten bakarken ben başımı kaldırmıştım.
"İyi o zaman hadi içte bir an önce git buradan müşteriler gelirse rahatsız olmalarını istemem. Malum müşteri memnuniyeti önceliğimiz."
Kaşlarım daha fazla çatıldı. "Ben neyim burada?"
Üzerime doğru eğildiğinde sırtımı sandalyeyle bir bütün haline getirdim. "Sen şu anlık yardıma muhtaç bir misafirimsin."
Çenemi yukarı diktim. "Ben yardım istemedim."
Daha fazla üzerime eğilip tek elini masaya tek elinide sandalyenin sırtına dayadı. "O zaman neden buradasın?"
"Çünkü sen teklif ettin." Sanırım Ilgaz'a diklenicem derken iyice doğrulmuştum ve istemeyerek ona yanaşma eyleminde bulunmuştum.
"Sende kabul ettin." derken biraz daha üstüme eğilmişti, nefesini yüzümde hissediyordum.
Bir an önce şu durumdan kurtulabilmek için, "Tamam." dedim. "Her neyse işte." Alayla kaşlarını kaldırdığında onu alttan almama şaşırmıştı. Benim tek isteğim ise şu an mümkünse aramıza mesafe koymaktı.
"Bu kadar mı?" diye sorduğunda beni sınadığını fark ettim ama şu anlık amacım konuyu kapatmaktı.
"Bu kadar Ilgaz. Şimdi çekilir misin? İzninle kahvemi içicem." Kurduğum cümle hoşuna gitmiş olucak ki güldü. Gülüşüyle birlikte nefesi yüzüme çarptı ve ben saniyelik hatta saliselik gözlerimi yumdum.
"Sen gerçekten formundan düşmüşsün." diye beni dalgaya alarak geri çekildi ve rahat bir nefes verdim. Verdiğim nefesi onun görmemiş olmasını umut ettim.
Geri çekilmesinin verdiği güvenle tekrardan ona diklendim. "Neden acaba senin saçma salak konuşmaların yüzünden kafa mı kaldı. Neye ne cevap vereceğimi şaşırttın."
Ellerinde sanki toz varmış gibi sirkelerken bana tek gözünü kırptı ve, "O da bir taktik be Arıza kız." dedi.
"Senin taktiğine..." Ağzıma gelen küfrü yuttum. O da bana kaşlarını kaldırmış cümlenin devamını beklerken onun inadına sustum ve kahvenin sıcak olduğunu umursamadan dudaklarıma götürdüm. İçmeden önce kokusunu içime çektim. Bu kokuyu özlemiştim.
Ilgaz'ın gözünün içine baka baka içtiğim kahvenin sıcak olduğunu ağzımda ki yanmayla hissettiğimde gözlerim büyüdü ama çaktırmamak adına dilimi ısırdım. Ilgaz'ın sırıtışı büyürken, "Nasıl olmuş?" diye sordu.
"Kötü." diye net bir şekilde yanıtladığımda aslında kahvenin tadını bile almadığımı fark ettim.
Ilgaz gülerek kafasını iki yana sallarken, "İyi o zaman afiyet olsun." dedi ve sırtını bana dönüp iki adım attı. "Yoksa zehir zıkkkım mı olsun demeliydim?" diye sorarak omzunun üzerinden bana baktı sırıtışı daha da büyümüştü ve bence son boyutuna gelmişti. Onun yüzünün aksine kaşlarımı çattığımda bir süre o şekilde beni izledi ve ben inadına kahveden büyük bir yudum daha içtim bu sefer ağzımı o kadar yakmamıştı. Tekrar göz göze geldiğimizde, "İçine hipoguzi hapı atmıştım." dedi ve anlamsız gözlerle ona bakıp kaşlarımı daha fazla çattım. O ise imkanı varmış gibi daha çok sırıtıp, "Biraz tıp bilgisi ama yani tat alma duyunu engelleyen şey işte." dedi ve gözlerim dehşetle açılırken o koşar adım tezgahın arkasında ki kapıdan içeri girdi.
Şoku atlatıp arkasından, "Geber Ilgaz!" diye bağırmam ile kahveyi arkasından dökmem bir olmuştu. Sinirle bileğime eğilip buzu iyice bastırdım ve o sırada Mayıs ile göz göze geldik. Onun varlığını tamamen unutmuştum. Tam ağzımı açacağım sırada bana acıyormuş gibi kafasını iki yana salladı ve Ilgaz'ın peşinden kapıdan içeriye girdi.
Sinirle nefesimi verip, "Uyuz şey." diye homurdandım ama yüzümde engel olamadığım bir sırıtış oluştu. Hemen kendimi toparladım. Mal mıyım ben? Niye deli gibi sırıtıyorum? Kafamı iki yana sallayıp buzu daha fazla bastırdım en azından ayağımın acısı geçene kadar burada oturabilirdim bence.
Garip bir şekilde mutlu hissetmiştim. Sanırım kavga da etsem birileriyle birlikte olmak iyi hissettirmişti. Yalnız kalmaya kendimi alıştırıp yalnız kalmayı sevdiğime de kedime inandırmıştım ama içimden bir nokta hala kalabalık ortamı sevdiğimi söylüyordu.
Yaklaşık beş dakika boyunca buzu ayağıma tuttuğumda içeriden Ilgaz geldi. Buzu masaya bırakıp ayakkabımı giydim ve ayaklandım. Sırt çantamı sırtıma takıp Ilgaz'a baktım. "Ben gidiyim artık birazdan müşterilerin gelir. Malum müşteri memnuniyeti önceliğiniz." Sadece kafasını aşağı yukarı salladı ve hiç birşey demedi. Bir süre bekledim ama bir şey demeyince soğuk bir şekilde gülümseyip arkamı döndüm. Tam bir kaç adım atmıştım ki aklıma geleni yapıp yapmamak konusunda kararsız kaldım ve yapmaya karar verip omzumun üstünden Ilgaz'a döndüm. "Teşekküerler bu arada." diye mırıldandığımda sırıttı. Evet, an itibariyle Ilgaz ve egosu devreye girmiş bulunuyordu.
"Sana yardım etmedim Arıza kız. Sadece bir kere de olsa bana muhtaç olduğunu görmek istedim." Benim yüzümü sinir kaplarken o daha fazla sırıttı.
"İyi o zaman bu ilk ve son olsun." diyip hızla kapıya yöneldim ve onun konuşmasına fırsat tanımadım. Yine de arkamdan, "Son..." diye bir şeyler mırıldandığını duydum ama dinlemedim.
Tam kapıyı açacağım sırada arkamdan net bir sesle, "Arıza kız!" diye seslendiğini duydum ama yine de ona dönmedim. Elim kapıda o şekilde ne söyleyecekse söylemesini bekledim. Derin bir nefes aldığını işittim sanırım bir kararın eşiğindeydi. "İstersen eve geri dönebilirsin. Yani ekip yok ama kendine bir ev bulana kadar."
Omuzumu indirip kaldırdım ve yine arkamı dönmeden, "Sağol ama sana bir kere daha muhtaç olduğumu hissettirmem." diyerek lafını ona çarpıttım. Başka bir şey söylemesini beklemeden kapıyı çektim ve çıktım.
Bir süre nereye gittiğimi bilmeden ayaklarım beni nereye götürdüyse o yöne gittim. Ayağım sızlamaya başladığında ve nefesim kesildiğinde hemen yanımda duran banka oturdum ve soluklandım. Etrafıma göz gezdirdiğimde bir meydana gelmiştim. Sorun şu ki nerede olduğumu bilmiyorum. Neyse kaybolacak halim yok ya. Yok değil mi?
O bankta ne kadar süre oturduğumu bilmiyorum ama kafamı kaldırıp baktığımda bulutların ardına gizlenmiş olan güneş tepedeydi.
Kolumda ki saate baktığımda ise saatin öğlen iki olduğunu gördüm. Sanırım gerçekten biraz fazla yürümüştüm. Kafamı geriye atıp biraz soluklandığımda yanımda bir hareketlilik hissettim ve kafamı sağıma çevirdiğimde yanıma bir adamın oturduğunu fark ettim.
Hızla yerimde dikleştim ve ciddiyetimi takınıp gelen adama baktım. Esmer bir adamdı ve parlak yeşil gözleri vardı. İyice inceledikten sonra bu adamı tanımadığıma karar kıldım. Adam tebessüm ederek, "Selam." dedi. Tek kaşımı kaldırıp baktığımda hemen açıklamada bulundu. "Diğer banklar doluydu da. Otursam sorun omaz değil mi?"
Sorusuna cevap vermeden önce etrafa bakındım ve gerçekten az sayıda olan bankların hepsi doluydu. Bir nefes bırakıp ona döndüm ve konuşmadan kafamı salladım. Sonrasında sırtıma çantamı takıp, "Bende kalkıyordum zaten." dedim. Tam ayaklanacağım sırada kolumdan tuttu ve anından kolumu çektim. Çatık kaşlarla adını bile bilmediğim adama bakarken o en yapmacık şekilde gülümsüyordu.
"Rahatını bozmak istemem otur lütfen hemen kalkacağım zaten birisini bekliyorum. Gelsin gidicem." derken bana attığı alıcı bakışları şimdilik yok sayacaktım. Kararımdan vazgeçip adamı peşime takmamak için geri yerime yerleştim. Adam öne elini uzatıp, "Barış." dediğinde bakışlarımı hızla ona çevirdim. Nefes alış verişlerimin hızlanışıyla yutkunup olası bir krizi içimde önlemeye çalıştım. Duyduğum ismi kulaklarımdan silmeye çalışırken, "Selis." diye mırıldandım ve elini sıkmadan geri yaslandım.
Nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken gözümün önünde beliren görüntüleri silmeye çalışıyordum. İşte tam şu an ilacıma ihtiyacım vardı. Yanımda ki adam tedirginliğimi fark etmiş olacak ki, "Yanlış bir şey mi yaptım?" diye sordu. Kafamı iki yana sallayıp sessiz kaldım.
Yanımda ki adamda bir süre sessizliğime ortak olduğunda bankta benim tarafıma doğru kaydığını hissettim ama tepkisiz kalmaya çalıştım. "Bir türlü de gelmedi." diye bir şeyler gevelerken kendimi sessiz kalmaya zorladım ve şu an neden hala burada olduğumu sorguladım. Kendimi kontrol ettiğimde bedenimin tutulduğunu fark ettim. Kendime içimden söverken bedenimi sıkmayı bırakmaya çalıştım. Neden bir ismi duymak beni bu kadar etkilemişti?
"Sen iyi misin?" diye sorarken bir yandan tek elini arkamdan banka atmıştı. Gözlerimi yumup içime derin bir nefes çektim ve kendimi sıkmayı bırakıp aklımı çalıştırdım.
Birden aceleyle etrafıma baktım ve onunla göz teması bile kurmadan alt dudağımı ısırıp sanki telaşlıymış gibi saatime baktım. Şaşırmış gibi yapıp gözlerimi büyüttüm ve, "Eyvah!" diyerek yerimde zıpladım.
Adam kaşlarını çatıp olduğu yerde dikleşince tam karşısında ayakta duruyordum. "Bir sorun mu var?" Yalandan merakla sorduğu soruya karşılık hızla kafamı aşağı yukarı salladım.
"Yetişmem gereken bir randevum vardı da. Ben geç kaldım." Bir kere kafama vurup, "Malum b12 eksikliğim var." dedim. "Neyse ben daha da geç kalmıyim" diye geriye bir adım attığım sırada ayaklandı ve tam karşımda durdu.
"İstersen seni bırakıyim." Dudaklarım tek bir kenara doğru kıvrıldı.
"Gerek yok. Zaten sizin beklediğiniz kişide gelir şimdi ben de gidiyim artık." diyerek ona ağzını açma fırsatı bile vermeden arkamı dönüp aceleci adımlarla yanından ayrıldım.
Bir ara sokağa girdiğimde yüzümde ki sırıtış silindi ve yere çöküp hızla titreyen ellerle çantamı kurcaladım. İlacımı bulduğum an iki tane birden ağzıma atıp suya gerek duymadan yuttum. Bana tek iyi gelen şey buydu. Kafamı arkamda ki duvara yaslayıp kalp atışlarımın düzene girmesini bekledim ve gözlerimi yumup sakinleşmeye çalıştım.
Daha demin yaşananları ve o ismi aklımdan silmeye, unutmaya çalıştım. Birden alnıma damlayan su damlasıyla gözlerimi araladım ve yeni yeni atıştırmaya başlayan yağmuru fark etmemle birlikte ayaklandım. Çantamı sırtıma takıp kafamı iki yana ardarda salladım ve kendime gelmeye çalışıp sokaktan ayrıldım.
Sanki ruhum kuş olmuş ve özgürlüğüne kavuşmuştu ama bu mümkün değildi. Beynimin içinde duranlar bir el gibi ruhumu serbest bırakmıyordu ve bu bedenin içine hapsediyordu. Bu iğrenç bedenin içine... Hayır kendimi seviyorum, kendimi sevmek zorundayım. Onlara söz vermiştim herşeyden çok kendimi sevmeliydim.
Hızlanan yağmurla birlikte bilincim yerine geldi ve sanki gözlerim yeni yeni görmeye başladı. Hava kararmıştı. Ne kadar zaman o sokakta oturduğumun farkında bile değildim. Yağmur hızlandıkça vücudumda ıslanmaya başlamıştı ama şimdilik soğuğu o kadar da hissetmiyordum. Belirli bir zamana kadar idare edebilirdim.
Biraz yürüyüp gür bir ağaç buldum ve hemen altına sığındım. Yağmur yaprakların arasından çok hafif sızdırıyordu ama yine de geceyi burada geçiremezdim bir otobüs durağı bulsam iyi ederdim.
Ben nereye gideceğime karar vermeye çalışırken yağmur sağanak haline gelmişti. Saatin kaç olduğuna bakmak için kolumda ki saate bakmayı planlıyordum ama kolumda bulamayınca şok geçirdim. Tam olarak ne ara düşürmüş olabilirdim? Gerçekten kafam yerinde değildi.
Hızla elimi cebime attım ama telefonu yerinde bulamayınca diğer cebimi yokladım. Orada da bulamayınca çantamı kurcalamaya başladım ama bulamayınca aklıma bir an düştü.
Kafedeydim ve telefonu masaya bırakıyordum sonra da salak gibi almıyordum. "Hayır ya!" diye dişlerimin arasından tıslar gibi söylendiğimde çantayı sertçe sırtıma taktım.
Ne yapacağım? Telefonu biri almış olabilirdi. Bu biri Ilgaz ya da Mayıs olabilirdi. Kafamı arkaya atıp ağacın kovuğuna yasladığımda duvarın yerini tutmasa da ağacın rüzgarda dans eden yapraklarını seyrettim.
Kafamı kaldırıp tekrar yağmura baktığımda hızını daha da arttırmıştı. Alt dudağımı dişledim ve kan tadını aldığımda dudağımı serbest bıraktım. Sırt çantamın kollarını iki yandan sıkı sıkı tutarken ayaklarımın beni nereye götürürse oraya gitmeye karar verdim. Ayaklarımın kafenin yolunu ne ara ezberlediğini ve kafenin bu kadar uzak olduğunu ise hiç bilmiyordum.
Saat kaçtı? Kafe kapanmış mıydı? Normalde şu an Ilgaz'dan yardım isteyip -telefonumu istemek bile onun için bir yardım- onun egosunu yükseltmek hiç istemezdim ama telefonum olmadan ne yapabileceğimi bilmiyordum. En kötü satardım ve o şekilde bir şeyler yapardım ama telefonsuz idare etmem imkansızdı.
Ben hala nasıl o telefonu salak gibi o masanın üstünde unuttuğumu düşünüyordum. Kafenin önüne gelip tam kapının önne geldiğimde ışıkların söndüğünü gördüm. "Kahretsin!" diye fısıldadığımda ellerimi yüzüm ile camın arasına yerleştirip yakından içeriye baktım ama görünürde kimse yoktu. Sıkıntıyla geri çekilip anlık gelen sinirle cama yumruk attım. Arkamı dönüp gidecekken ne yaptığımın farkına varıp tekrar cama baktım ve bir hasar olup olmadığını kontrol ettim. Olmadığı görünce rahat bir nefes bıraktım ama aklıma gelen başka bir düşünceyle dişlerimi sıktım ve hızla etrafa göz gezdirdim. Görünürde bir kamera yoktu. Şimdilik yırtmıştım ve bence biri beni görüp hırsız diye bağırmadan buradan tüymeliydim. Bu kadar şanssızlığın arasında bir de karakola düşmekle hiç uğraşamazdım. Aslında bir gecelik içeri girsem rahattır da şimdi orası, sıcaktır hem.
Aklıma gelen uçuk kaçık fikirleri kafamı iki yana sallayıp kovdum ve arkamı dönüp kafenin önünden uzaklaştım. Nereye gideceğimin kararını ise yine ayaklarıma bıraktım. Malesef ki ayaklarım beni şaşırtarak bir o kadar da yanıltmayarak Ilgaz'ın evinin önüne getirdi. O telefonu eninde sonunda almam lazımdı. Zaten sadece telefonu isteyip buradan def olucam bununla ne kadar övünebilirdi ki?
Sinirle çenemi kitledim ve ellerimi cebimde yumruk yapıp kontrolü yine ayaklarıma bıraktım. Bir ihtimal beni geri götürür diye umut etmiştim ama kapının tam karşısına gelince sinirli bir soluğu burnumdan dışarı bıraktım.
Kendimi sinirden kasmayı bıraktım ve kapıyı açacak olan Ilgaz'ın karşısında rahat görünmeye çalıştım. Bir kere kendi kendimi silkeleyip soğuk havayı ciğerlerime doldurdum. Genzimin yanmasını umursamadan tek elimi tekrar yumruk yapıp kaldırdım ve kapıyı çalmadan önce yavaş çalmak adına kendimi tembihledim.
Malesef kendi sözümü bile dinlemeyi beceremeyerek kapıyı alacaklı gibi çaldım. Bir süre bekledim ve neden zile basmadığımı düşünerek yüzümü buruşturdum. O sırada kapı açıldı ve karşımda ev haliyle duran bir adet ego yığını gördüm.
Yapmacık bir şekilde gülümsedim, Ilgaz ise kaşlarını çattı. Boğazımı temizledim ve "Şey," diyerek cümleye başladım. Cümleye bu kadar çekingen başladığım için kendime kızdım. "Ben bugün kafede telefonumu unutmuşum da." Ses tonumunda çekingen çıktığını fark edip düzelttim ve cümleye öyle devam ettim. "Gördünüz mü diye soracaktım. Aslında ilk kafeye geldim ama sizi göremeyince buraya geldim."
Ben yarım saat beni gömüp kendini övmesini beklerken sadece kafasını aşağı yukarı salladı ve içeriye girdi. Neyi var bunun? Acaba bir şey mi olmuştu? Bundan banane ki!
Geri geldiğinde elinde sapasağlam duran telefonumu görünce gülümsedim. Elimi öne uzatıp vermesini beklerken beni baştan aşağı süzdü. O sırada benimde aklıma kendime bakmak gelmişti. Üstüme göz gezdirdiğimde sırılsıklam olduğumu gördüm. O an sanki üşüdüğümü hissettim ama bunu umursamamaya çalışırak elimi daha öne uzattım. O ise, "Ayağın nasıl?" diye sorunca pes ederek elimi indirdim ve şirinlik yapmayı bırakıp ciddi tavırımı takındım.
"İyi." diyerek geçiştirmek isterken beni düşünmesiyle yutkundum.
"İyi o zaman." diyerek telefonu bana uzatınca bakışlarım telefona kaydı ve o an aklıma gelen düşünceyle yutkundum. O telefonu almam için biraz daha öne uzatınca bakışlarımı gözlerine çevirdim.
"Ilgaz." diye fısıldandığımda sağanak yağmura rağmen beni duymuş ve o olduğunu onaylayan bir mırıltı çıkarmıştı. Ben de yağmura rağmen onun mırıldanışını duymuştum. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. "Yağmur yağıyor." diyerek tekrar ona baktım ve beni kafasıyla onayladığını gördüm. "Hava soğuk." Tekrar kafasıyla onayldı. "Ee bende sırılsıklam oldum." Bir kez beni süzüp yine kafasıyla onayladı. "Kalacak yerim de yok." Gözlerini kısarak bana baktığında artık bundan sonra ağzımdan çıkanlar tamamen benim kontrolüm dışında gerçekleşiyordu.
Yutkundum ve söyleyip söylememek arasında ki o köprüde kaldım. Bir anlık sadece bir anlık ilerisini, onun gün boyu övünmelerini ve beni gömmelerini umursamadan dudaklarımı araladım ve konuştum.
"Acaba teklifin hala geçerli mi? Yani bir geceleğine?" diye sorduğumda kollarımı iki yana açıp kendimi gösterdim. Ilgaz'ın keyfi yerine gelirken o meşhur sırıtışını yerine yerleştirdi ve beni bir kere daha süzüp gözlerimin içine baktı.
"Arıza kız?" dedi kız kelimesini uzatarak ve ben istemeyerek şirinlik rolüne girip yine yapmacık bir şeklide sırıtıp tatlı görünmeye çalışıp kafamı hafif yana eğdim. Muhtemelen hiç tatlı görünmüyordum.
Ilgaz gülerek kafasını aşağı yukarı salladığında bu sefer benim yüzümde ki yapmacık gülüş sıcak bir tebessüme dönüştü.
Kafamı teşekkür eder gibi salladım ve ayakkabılarımı çıkarma işine koyuldum o sırada Ilgaz içeri geçmem için yana çekilmişti.
Ne diyorduk? Tilki ve kürkçü dükkanımı? Sanırım artık ne kadar alakasız olsam da tilki bendim ve yeni kürkçü dükkanım Ilgaz'ın evi olmuştu. Günün sonunda tilki kürkçü dükkanına geri dönmüştü.
...
Şu şekil bir bölümün ardından yorumlarınızı yine bekliyorum çünküüğ yorum okuma hobim var.
Ayrıca hatırlatma olarak beni instagramdan takip etmeyi unutmayınnnn.
Instagram: r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |