
Hayatta bazen yalnız kalmak istersin. Hiç kimseyi hayatına almamak tek başına yaşayıp gitmek. Bunu yapabileceğine inanırsın çünkü insanlar sana zarar verir. Bunu yapabileceğine inanırsın çünkü kimsesiz bir hayat herkesle yaşadığın bi hayata bin kat bedeldir. Buna inanırsın ki yaparsın da. Ama sonra hayatına biri yada birileri girer... Zaten yaşamın işi de bu değil mi? Sen bir plan kurmuşken bozmak, karşına iyi veya kötü yeni sürprizler çıkarmak.
Hayatımın belirli bir düzeni vardı. Tek amacım yaşamaktı ve yaşamak için kendime sunduğum neden intikamdı. Amacım için sekiz insanla bir araya geldim ama sonra... Alt tarafı bir intikam istemiştim, konu nerelere geldi.
Biz ekip olduk. İlk olamadık ama sonra nasıl olduysa birbirimize geri döndük. Artık ekipten de öteydik ve ben bunu hissediyordum. Sanki May ile aramda olan bağdan her birimizde vardı. Bazılarımız daha sıkı bazılarımız daha gevşek bağlanmıştık ama hepimiz birbirimize bağlanmıştık. Hayır, bizi birbirimize bağlayan amacımız değildi, kaderimizdi... Geçmişi de şuanı da ortak olan kaderlerimiz. Başka hayatlar yaşasak da aynıydık. Aynı şeyleri yaşayıp farklı şekilde hayata tutunmaya çalışmıştık ama hepimiz bir bütündük.
Bu bütün bir gün bozulur muydu? Umarım bozulmazdı.
May ile karşılıklı onun yatağında oturuyorduk. Ne zamandır susuyorduk bilmiyorum. Benim bir yerden başlamam gerekiyordu ama ben nasıl kendimi anlatacağımı bilmiyordum. Sahi ben ne biliyordum?
İçime derin bir nefes çektiğimde gözlerimi yummuştum. “May.” dediğimde sadece mırıltı çıkararak beni onayladı. Gözlerim açıldığında, “Sen sorsan ben öyle anlatsam.” dedim. Zorla ona baktım. Birden çocuk Selis olmuştum sanki o küçücük bedene girmiştim ama bu sefer kabus değildi, gerçekliğin ta kendisiydi. “Ben nasıl anlatacağımı bilmiyorum da...”
Mırıltımla bakışları yumuşadı. Buruk bir şekilde gülümsediğinde sanki buz mavileri bir an normal bir mavi olmuş gibiydi. İçim ısınmıştı anlık. “Sadece Dean’i anlatsan yeter.”
Sözleriyle bir kez daha içime derin bir nefes çektim. Ciğerlerim havayla dolsa da ben nefes alamıyor gibiydim. O dört yıldan bahsedecek miydim? Hayır bunu yapamazdım. “Dean ile dört yaşındayken tanıştım.”
Sözlerimle anlık gözbebeklerinin büyüdüğüne şahit olur gibi oldum. Şaşırmıştı, muhtemelen geçmiş derken bu kadar eskiye dayanmasını beklemiyordu. Aslında Demir benim her anımdaydı... “Gerçek adı Demir.” Bunu zaten biliyordu. Boş konuşma Selis sadece anlat.
“Sekiz yaşına kadar...” Sesim kısılırken gözlerim bir kez daha kapandı. Ne diyecektim, hayvan gibi işkence ettiler mi? Asker adı altında hem deney hem işkence yaptılar mı? Bir tanımı var mıydı? Aklıma gelen ilk mantıklı cümleyi kurmayı seçtiğimde yeniden ona bakabilmiştim. Umursamaz görünmeye çalışarak omuz silktim. “Onların elindeydim.”
Sözlerimle kaşları çatılırken yerinde dikleşti. “Onların?”
Soru dolu sesine karşılık zorla nefes verdim. Ben sanırım bunu yapamayacaktım. Boğazım düğümleniyordu ama gözyaşı yoktu. Ağlayamazken kim acı çektiğime inanırdı ki? “Aysel ve Kenan işte.” Mırıltıyla konuşurken bakışlarımı ondan kaçırdım. Beni ciddiye almasa, inanmasa bana. Çok güzel olurdu aslında yaşadıklarımı yok saymaya devam ederdim. Oysa ki yok sayarken bile yaşadıklarımı içimde büyütüyordum. Belki de bu yüzden bir türlü bunları aşamamıştım. Aşılmayacak şeyler değildi ki, abartılacak bir yanı yoktu. Herkes yaşamıştır böyle şeyleri.
Kucağımda oynadığım ellerimin üstünde ellerini hissedince başımı kaldırıp May’a baktım. Gözlerimi kırpıştırdığımda, “Selen.” dedi ciddiyetle. Ciddi olmasaydı ne olurdu?
“Efendim.” Sesimin küçük bir çocuk gibi çıktığını hissetmem normal miydi?
“Sana ne yaptılar?” Bu zamana kadar May’ı görebileceğim en ciddi halindeydi.
Gülümsemeye çalıştım. Gerçekçi olduğunu düşünüyordum. Omuz silktim yeniden. “Hiçbir şey birkaç işkence.”
May yatakta biraz daha bana kaydığında kaşları daha fazla çatılabilirmiş gibi çatılmıştı. “Anlatacak mısın artık?”
Titrediğimi hissettiğimde kendimi sıktım. Kaslarımı sıkarken nefes kontrolümü sağladım. Sorun yok, sorun yok... “Dört yaşında...” Gözlerim kapanırken hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Çocuk gibi, dört yaşında ki Selis gibi... “Annem,” Kelimeler tek tek, zar zor ağzımdan dökülüyordu ve bu süreçte gözlerim kapalıydı. Ben hiç yaşadıklarımı dışıma yansıtmamıştım bu şekilde. Direk anlatamazdım bunu yapamazdım. Yine de kendimi zorladım. “Öldürüldü.” Cümlelerim devrikti ama umursamadım. May beni anlardı değil mi? Az önce anlamıştı, yine anlardı. “Gözlerimin önünde.”
Son sözlerimle birden beni kendine çekip sarıldı. Ne yaşadığımı anlayamazken gözlerimi açtım. Onun göğsünde dururken sırtımı sıvazladığını hissettim. Bu... Garipti, olabilecek en garip histi. “May.” dediğimde yine bir mırıltıyla beni onayladı. “Ben ağlayamıyorum.” Çok normal bir şeymiş gibi bunu söyleyip geri çekildiğimde bir eli omzumdaydı. “Ağlayamazken üzülemem ki.” Sözlerimle onun gözleri dolmuştu ama bende tık yoktu. Sadece biraz midemin ağrıdığını hissediyordum, sanki biri baskı yapıyordu.
İçime nefes çektiğimde anlık kalbim durur gibi hissettim ama sorun yoktu. Göğüsüm sıkışırken zar zor nefes alıp veriyordum. Tamam, sorun yok, abartma her şeyi. “O günden sonra dört yıl ellerinde kaldım. Bir kaç işkence falan.” Çocuk gibiydim, her anlamda. Geçmişime döndüğümde sanki gerçekten bir an o küçük kız olmuştum. “Ama sonra Demir’le kaçtık oradan.” Birden umutla bunları söylediğimde yüzümde güller açtı. Tam anlamıyla otuz iki diş sırıtırken, “Beraber büyüdük biz.” dedim. “On sekiz yaşıma kadar birlikteydik. Sonra-“ Gülüşüm solarken gözlerimi bir kaç kez kırpıştırıp bakışlarımı kaçırdım. Zorla yutkundum. Sanki anlatırken tek tek yaşıyordum ve geleceği unutmuştum.
“Sonra...” diyerek toparlamaya çalıştım.
Beceremediğimde May destek çıkarak tek eliyle elimi tuttu ve hafifçe sıktı. “Sonra?”
Sorusuyla bakışlarım ona döndü. “Terk etti beni. İki yıldır sevgiliydik o gün lunaparka götürecekti beni. Bu zamana kadar hiç gitmediğimi yeni fark etmişti. Mutluydum, hazırlanmıştım...” Dudaklarımı büzerek May’a baktım. “Acaba çok mu boğdum onu? O yüzden mi bir mesajla beni bırakıp gitti? Birde her halimi gördü. Kaç yaşından kaç yaşıma kadar. Utanmış mıdır benden?”
May hızla kafasını iki yana salladı. “Hayır, hayır. Senin suçun değil.” Sözleriyle sarsılır gibi oldum. Neredeyse gözlerimin dolduğunu hissettim. Üç kelime, bir cümle... Senin suçun değil. Bunu duymaya bu kadar mı muhtaçtım. Farkındaydım ama kabullenemiyordum. Kendimi suçlayınca daha kolay oluyordu hazmetmesi. O yüzden yüzüme bir tokat çarpılmış gibi hissetmedim. Sadece bu gerçeği birinden duymak içimi kıpır kıpır yapmıştı. Benim suçum değildi değil mi?
Gözlerimi kapattım ama kısa sürede açtım. “Atlattım zaten.” Kafamı iki yana sallayarak tek elimle saçlarımı geri ittirdim. Bakışlarımı ondan kaçırırken, “Bu kadardı işte, abartılacak bir şey yok.” diyebilmiştim zar zor.
May, “Oruspu.” diye homurdanınca ona döndüm.
Salak salak, “Bana mı dedin?” dediğimde kaşları çatıldı.
“Ne sana diyeceğim be! Dean midir Demir midir ona dedim.”
Sözleriyle güler gibi oldum ama halim yoktu. Yorgun hissediyordum. Biraz uyumak istiyordum. Azıcık kabus görsem iyi gelirdi belki... “Sıra sende.” diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım çünkü tekrar yaşadıklarımı yok saymamın başka yolu yoktu.
Sözlerimle bir süre bakıştık. Gözlerime bakarken kafasını omzuna yatırdı. Sanki hala benim anlattıklarımın etkisinden çıkamamış gibiydi. “Çok küçükmüşsün be kızım.” Sözleriyle bakışlarımı kaçırmamak için kendimle bir savaşa girdim, neyse ki kazandım. “Çok canını yaktılar mı?”
Gülümsedim. “Barış kadar değil.”
Sözlerimle kaşlarının çatılması ve tekrar olduğu yerde dikleşmesi bir oldu. Bende dudaklarımı birbirine bastırdım. Az önce ağzımdan ne kaçırdım ben? Salağım, çok büyük salağım. Bir kere ağzımı açınca kapatamıyormuşum demek ki. Bunu öğrendiğim iyi oldu, bir daha açmam ağzımı.
May, “O ne demek?” dediğinde toparlamak için ağzımı açacağım sırada konuyu saptıracağımı anlamış gibi konuşmama izin vermedi. “Ciddiyim o ne demek Selen? Hastanede ki adamdan bahsetmiyor musun Barış derken? Buraya gelmiş şimdi de. Zaten onu gördüğünde bi kötü oldun. Rengin attı, titredin falan. Korkmuş gibiydin. Irvin sana dokununca sıçradın hatta-“ Fark ettikleriyle gözleri büyüdü. Bir kaç kez beni süzdü. Sanırım anlatmama gerek yoktu artık. “Temas sevmiyorsun...” dediğinde artık bu huyumun öylesine olduğu yalanını atamayacağım kadar geçti. Zorla yutkunduğunda zaten dolu olan gözlerinden bir damla yaş firar etti. Acaba bende o olay anında ağlamış mıydım? O kadar hissizdim ki bilmiyordum, zaten hatırlamakta istemiyordum.
May bu sefer öne atılarak iki kolu birden sıkı sıkı bana doladığında gözlerimi yumdum. Sadece bir kez, bir kerecik birinde dinleneyim. Herkes Demir gibi hayatımdan çıkmaz ya? Hayır, çıkar. Buna izin veremem. May’ı birden itmek istesem de onu kırmak istemediğimden, “May iyiyim.” demekle yetindim.
Geri çekildiğinde elleri omuzlarımdaydı. Yüzlerimiz aynı hizadayken bana bakıyordu. “Ne yaptı sana? Ne zaman ve... Neden polise gitmedin. O şuan doktor olmuş.” Ellerini omuzlarımdan çekerken saçlarına daldırdı. Sinirliydi. Ben bile sinirlenemiyordum.
“Polise gidecek durumda değildim.” Ondan almam gereken bir ilaç vardı. “Hem benim suçum. Eğer onunla arkadaş olmasaydım-“
May sinirle sözümü kesti. “Senin suçun falan değil! Çık şu düşünceden!”
“Söyleme artık şunu!” diye bu sefer ben yükseldim. “Artık bir şeyler için çabalamaktan bıktım. Anladın mı? Yoruldum. Ne yapsam elimde kalıyor. Yoruldum ya, yoruldum! Kendimi suçlayıp köşeme çekilmek istiyorum çünkü başka türlü yaşanmıyor. Ölmüyorum da! Yaşamak zorundayım. Bari buna karışmayın!”
Tekrar sıkıca bana sarıldığında bu sefer hıçkırarak, haykırarak ağlamak istedim. İçimde ki zehri akıtmak istedim ama yapamadım. “May ben bilmiyor muyum zannediyorsun suçlunun ben olmadığımı? Biliyorum. Ama bunu bilmek sadece hayatı daha da zora sokuyor. Olmuyor, çabalayamıyorum. Hiçbir şey bilmemek daha kolay. Salak olmak daha kolay. Suçunu kabul edip köşeye çekilmek daha kolay. Kolayı seçiyorum çünkü tahmin edemeyeceğin kadar yoruldum, yıprandım. Tüketti bu hayat beni. Bıktım artık. Anlıyor musun?”
Bunları gerçekten söylediğime hayret ediyordum çünkü ben bile kabullenemezken birden haykırmam... Sanırım içimde yok etmeye çalıştıklarım birikip dağ olmuştu ve artık yıkılması gerekiyordu çünkü bu dağ beni ayakta tutmuyor sadece ağırlık yapıyordu.
Sözlerimden sonra May’ın hiç bir şey söylemesini istemiyordum. Yok saymak istiyordum ama May’ın söylediği tek kelimeyle yine yıkıldım. “Anlıyorum.” Gözlerim yine kapanırken bir şey diyemedim. Kendimi ağlamaya zorladım ama hayır gözyaşı yoktu. “Anlıyorum Selen. Tamam nasıl yaşıyorsan öyle yaşa.”
Sözleriyle depremde çöken bir bina gibi yıkıldım. Anlıyorum. Belki benim suçumun olmadığını duymak bana iyi gelmiş olabilirdi ama o ne kadar iyi geldiyse buda o kadar kötüydü. Çünkü şu hayatta hep beni anlayanlar bana zarar vermişti. Öylece kaldım çünkü bir şeyi daha kabullendim. Ben May’ın benim hayatımdan çıkmasını istemiyordum. Sözleriyle korktum çünkü bana zarar vermesinden çok hayatımdan gitmesini istemedim. Farklıydı, farklıydım biz birlikte farklıydık ve bunun bir tanımı yoktu. May ile olduğum gibi kimseyle olamazmışım bu kadar iyi anlaşamazmışım gibi hissediyordum.
May bana daha sıkı sarılırken, “Tamam sen kolaya kaç.” dedi. Bunu yapmamalı beni anlamamalıydı. “Ben zoru halledeyim. Senin yerine ben savaşıyım.”
Şiddetle kafamı iki yana salladım. Bu sefer hiç bir şeyi umursamadan onu iterek kendimden uzaklaştırdım. “Hayır hiç bir şey yapma.” Vücudum histeri krizine girmiş gibi titrerken kendime hakim olamıyordum. “Anlama beni.” Sesim bile titrerken ellerimi yumruk yapıp kendimi sıkmayı denedim. Gözlerimi yumarken muhatabım May değil gibiydi. Sanki kendi kendime sayıklıyordum. “Sen anlatmamı istedin anlattım.” Daha önce Irvin ile bulduğumuz bahaneyi öne sundum. “Senin için anlattım kendim için değil.”
“Tamam, tamam.” May’ın telaşlı sesini duymamla kendime geldim. O buradaydı, başkasının karşısında güçsüzlüğümü belli edemezdim. May’a baktığımda ellerini iki yana kaldırmış vaziyette bana baktığını gördüm endişelenmiş gibiydi.
“Korkma benim için!” diye bağırmamla biraz geri gitti. “Endişelenme, yapma bunu.” Şuan ellerimle yüzümü kapatıp ağlamak istiyordum ama yine ve yine ve yine ağlayamıyorum! “Sen istedin diye anlattım ben kendim için değil!” Kısık ama bir o kadar da gür çıkan sesimle son söylediklerimdi bunlar. Kafam önüme eğilirken çıldıracak gibi hissediyordum. Kafamdaki sesler uğultudan farksızdı, gözlerimin önünde canlanan görüntüler birbirine girmişti. Tam anlamıyla kafayı yiyecek gibi hissediyorum.
May, “Benim için evet.” dediğinde sesi uzaklardan geliyordu. “Kendin için yapmadın. Ben istedim çok ısrar ettim.” Muhtemelen ne yaşadığımı anlamıyordu ama anlamadığı halde bana yardım etmeye çalışıyordu. Sözleriyle beni kandırmaya çalışıyordu, ona kanmak istedim ama mantığım susmuyordu. Onunda beni düşündüğündü haykırıyordu. Onunda sonu Barış ve Demir gibi olacaktı.
Ellerimle kafamın iki yanına baskı yaptığımda, “İlaç.” diye sayıkladım. Sesim umarım çıkıyordur çünkü beni toparlayacak tek şeyim ilaçtı.
May anlamayarak, “Ne?” diye sorunca tek elimle bir yeri gösterdim. Umarım komidini gösteriyorumdur.
Tekrar, “İlaç.” dememle yanımda hareketlenme hissettim ama andan sıyrılmış gibiydim.
Bir süre sonra önümde ilaç kutusunun sallanma sesiyle çıkan sesi duyduğumda gözlerimi zorlayarak açtım. Gözlerimi çok sıkı yumduğum için birbirine giren görüşümle ilaç kutusunu kavradım. Elime sayamayacağım kadar çok ilaç boca ettim. Belki de kutunun yarısı, belki de tamamı... Beni ancak bu kadarı toparlardı. Avucuma doldurduğum ilaçları ağzıma attığımda yutarken boğazım yanmıştı. Yatakta gördüğün su şişesine uzandım. Muhtemelen May’ındı. Şişeyi kafama diklerken sesleri susturmaya çalışıyordum. Şişeyi dudaklarımdan ayırdığımda şiddetle kafamı iki yana salladım. Tek elimle kafama bir kaç vurdum. Başım döner gibi olduğunda diğer elimle yatağa tutundum.
Sesler ve görüntüler azalırken biraz rahatlamıştım. Tekrar karşımda bir hareketlenme hissettiğimde görüşüm düzelmişti. May’ın bana baktığını görünce bakışlarımı ondan çektim. Beni düşünmesini istemiyordum. Bakışlarımı yere sabitlediğimde tamamen kendime gelmeyi bekledim. May’da susarak bana yardımcı oldu. Gerçekten beni anlıyordu sanırım ama ben bunu kabul etmeyecektim. Etmemem lazımdı. Eğer kabul edersem diğerleri gibi bana zarar verir ve hayatımdan çıkardı.
Tamamen kendimi toparladığımı hissettiğinde tekrar May’a baktım ve zoraki bir şekilde gülümsedim. “Sıra sende.”
Sözlerimle içine derin bir nefes çekerken beni izlemeyi sürdürdü. Bir şey diyemedim. İçimde kanayan bir yara vardı kanaması hiç durmamıştı ama o yaraya o kadar alışmıştım ki yok sayabiliyordum. Şuan ise o yaranın varlığıyla ve hala kanadığıyla yüzleştim. Bu canımı yaranın ilk açıldığı zamandan daha çok yakmıştı.
May ilk içine derin bir nefes çekti sonra kendini toparlayıp konuşmayı başardı. “Earl...” Gözlerini yumduğunda kaşlarım çatıldı. Gelecek olanı biliyordum. Aslında az önce May beni anlamamıştı beni hissetmişti, saçma iki kelimeydi ama bende onu hissediyordum. Onu hissettiğim için söyleyeceğini tahmin ediyor değildim, söyleyeceklerinden emindim. Gözlerini açıp gardını indirmiş buz mavilerini gözlerime sabitledi. “Selen aşk ne?”
Sözleriyle bu sefer yenilmişlikle gözlerini kapatan bendim. “Ne yaşandı May?”
Sorumla kesik kesik nefes verdiğini işittim. Gözlerimi geri açarken ona baktım. “Ben bilmiyorum. İlk başta sinir oluyordum sonra içimde bir kin belirdi, sonra hırs, öfke... Bu duyguların arasından ne ara buraya geldim bilmiyorum Selen. Belki de uzun süredir hiç seks yapmadığımdandır diye düşündüm. Aramızda ki sadece cinsel bir çekimdir diye düşündüm. Sonra dün gece...” Kafasını eğdiğinde alttan alttan bana baktı. “Anladın sen.” dediğinde neredeyse gülecektim. “Ama hayır. Başka bir şey bu. Tanımı yok kızım. Dün gece yaşadığımız bile... En basitinden başkasıyla olsa rahat rahat seviştik diyebilirdim ama diyemiyorum çünkü bu kadar basit değil.” Yenilgiyle kafasını tamamen eğip gözlerini benden kaçırdı. “Ben ne yaşıyorum Selen?”
Gerçekten sadece intikam için geldiğimiz yerde ne yaşıyorduk biz?
Elimi omzuna attım. “Seninkiler gibi moral veren cümlelerim yok. Ne diyeceğimi bile bilmiyorum şuan ama...” Ama ne? Gerçekten aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Ona iyi gelmek istiyordum ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yutkundum. “Aması da yok. Bu kadar az benim cümlelerim.”
Kafasını kaldırdığında kollarını hafifçe iki yana açmıştı. “Sarılsan yeter. Ama yanımdaysan sarıl. Desteğini hissederim, biri de beni destekliyor diyebilirim ama o biri bende gizli kalır.” Sözleriyle bu sefer ona sıkıca sarılan bendim. Gerçekten basit bir sarılma yetiyor muydu tüm yaraları sarmaya?
“Selen.” dediğinde yine konunun benim geçmişime döneceğini anladım.
“Uykum var.” dedim birden. Uzun süredir söylemiyordum, uzun süredir bazı şeylerden kaçmaya ihtiyaç duymuyordum ama benim en çok kaçtığım şey geçmişimdi. “Uyuyalım mı?” Sorumla hafifçe kıkırdadım. “İlk gece ki gibi.” Gerçek May ile tanıştığım gece ki gibi...
O da hafifçe güldü. “Uyuyalım.” diyerek beni onayladı. “İlk gece ki gibi.” Bugünün farkı ise May benim benliğimle tanışmıştı. Ben kimdim bilmiyordum o yüzden gerçek benle tanıştı diyemeyecektim ama beni tanımıştı işte. Ondan da önemlisi ben ilk kez birine geçmişimi anlatmıştım. May bana gece içini dökmüştü ben gündüz güneş doğalı bir kaç saat olmuşken. Biz May ile zıttık ama bir o kadar da eştik. O yüzden farklıydık, başkaydık.
Güneş yeni doğmasına rağmen birbirimize sarılıp uyurken huzurluydum. Her şeye rağmen. May insana iyi geliyordu. Acaba ben ona nasıl geliyordum?
Cansel Solmaz
Güneş doğmuştu, yine... Her gün doğan güneş kime doğuyordu? Yeni gün kimin yüzüne gülüyor kimi ağlatıyordu? Peki, gün ışıkları gerçekten bazı insanlara enerji veriyor muydu? Aslında bana Thanos ile güneşin doğumunda konuştuğumuz günden beri iyi geliyordu. Uzun süre sonra gerçekten güldüğüm o gün...
Artık güneş küçük Cansel’e doğuyordu. İçimde ki çocuğu canlı tutuyordu. Her gün ışıdığında istemsizce kendi kendime gülüyordum. Deli işiydi ama çocuk gibiydim de. Artık hiç bir gün doğumunu da kaçırmıyordum. Bugünde kalkıp izlemiştim ama havalar gereğinden fazla soğuduğundan dışarısı soğuktu. Bende odamda ki pencereden izlemiştim.
Muhtemelen öğleden sonra güneş bulutların arkasına saklanacaktı. Çokta umurumda değildi önemli olan günün başlangıcında ilk ışıklarını saçtığı zamandı benim için. O anı da artık hiç bir zaman kaçırmıyordum ve kaçırmayacaktım.
Güneşin tamamen doğduğuna emin olduktan sonra biraz daha izledim, bakışlarım deniz kenarında gezindiğinde o an tekrar gözlerimin önünde canlandı. Tekrar otuz iki diş sırıtmama engel olmadım. İçimde bir sıcaklık vardı ama ne olduğunu da bilmiyordum, kıpır kıpır ediyor ama bir o kadar da tedirgin hissettiriyordu.
Kafamı iki yana sallayarak pencere kenarından uzaklaştım. Her şeyi çokta düşünmemek lazımdı. Abimi uyandırmamaya dikkat ederek odadan çıktım ama arkamdan uyku sersemi homurtularını duyabiliyordum. Bir kaç kez güneşi izlerken ona yakalanmıştım ama çokta sorgulamamıştı. Sorgulamaması da daha iyiydi çünkü Thanos’u öldürmesini istemiyordum.
Odadan çıkarken dün Çiçek’in yani burada Flower diye anılan kızın odasına ilerledim. En azından sadece biz isim değiştirirken ismimizin İngilizcesine geçiş yapmıyormuşuz. Çiçek’in sahte isminin Flower olduğunu öğrenmemle ise kafamda ki şüpheler artmıştı. Pekala burada ki çoğu kişi yabancı olabilirdi ama yönetici olanlar veya daha ön planda olanlar... Türk olma ihtimalleri vardı. Bunu da Holly ve Dean’in Türk olduğunu bildiğimden beri düşünüyordum. Aisha abla araştırma yaparken çoğunlukla yanındaydım ve beynimde bir şeyler oturuyordu ama emin olmadan ekibe anlatmak istemiyordum. Ekip dediğimde abimdi ben abime söylerim o ekibe çünkü sekiz kişinin bakışları üzerimdeyken bir şeyleri açıklamayı boş ver bildiğimi bile unuturdum.
Kafamda ki şüphelerden emin olmak için ise buradan birinin bana bilgi sızdırması lazımdı. Günler önce Selen abla Çiçek ile ilgili bir mesaj atmıştı bana. Haklıydı, kız bana benziyordu belki biraz manipülasyonla bir şeyler öğrenebilirdim. Hala her şeyi kafamda oturtamıyordum çünkü. Saçma geliyordu. Sadece buradan çıkan askeri bir yapılanmayla bir yerleri ele geçirip yönetemezlerdi. Devletle işbirliği içinde olmaları içinde çok güçlü bağlantıları olmalıydı. Yeraltı dünyasına dayanıyor desem kartları bu kadar açık oynamazlardı.
Bir yandan da işin sadece Zirve ile sınırlı olmadığına nerdeyse emindim artık. Selen abla Dean’in ağzından kaçırdıklarıyla buranın kurucusunun Agnes ve Cedric olmadığını öğrenmişti. Emindim, işin altında başka bir şey vardı, belki de daha büyük bir güç?
Çiçek’in odasının kapısının önünde durduğumda derin bir nefes aldım. Kendimi gizlemeye alışmıştım. Muhtemelen kimse bu işi bu kadar çözebileceğimi bile düşünmemişti. Amacım insanları şaşırtmak değildi sadece üzerimde göz hissetmek istemiyordum çünkü başarılı olduğumu hissettiğimde Canan üzerime çullanıyordu. Cansel salaktı ona göre ve bunları bir tek kendisi düşünebilirdi. Az önce bile kafamda ki düşünceler ona aitti ama şuan onu içimden atmam lazımdı çünkü Çiçek ile tanışmam için bana Cansel lazımdı. Masum yanım...
İçime derin bir nefes çekerek kendime son kez cesaret verdim. Elimi kaldırdığımda bir an geri indirmek istedim ama hızla bu düşünceden vazgeçip kapıyı çaldım. Güzel hala bir şeyleri yapmaktan korkuyorsam Cansel’im demektir. Artık anlık gelen acaba şuan ben kimim düşüncesi ile kafayı yiyecektim. Belirli bir eğitime dayanmadan kendime psikolojik destek sağlıyordum resmen. Oysaki psikologlar bile kendi psikolojisi için bir psikoloğa giderdi.
Kapı açılmayınca geri dönmek istedim ama bu isteğimin üzerine birden kapı açıldı. Çiçek ve onun büyük dere yeşili gözleriyle bir süre bakıştık. Minyon bir tipi vardı oldukça tatlıydı ama bu tatlılığa kanmamam lazımdı. Belki de masum görünerek bizden bilgi sızdıracaktı. Emin olamazdım, güvenemezdim ama risk almaya değerdi çünkü ne zamandır buradaydık ve elimizde ucunu tutabileceğimiz bir ip bile yoktu.
Ne diyeceğimi bilemeden tatlı ama kısık bir sesle, “Merhaba.” dedim. Aynı anda hafifçe elimi kaldırıp sallamıştım.
O da gülümseyerek, “Merhaba.” dedi çekingen ve biraz zoraki bir şekilde.
Hemen toparladım. “Şey ben Clara. Buraya yeni gelen ekipten.” Ekipten dememeliydim ama neyse bu salaklıklarla Cansel kişiliğinde kalabiliyordum. “Pek arkadaşım yok, hatta hiç yok. Arkadaş olalım mı?” Böyle de fazla ilkokul çocuğuna benzemiştim. Yaşıtlarım ergenlik dönemlerinin anasını ağlatırken benim bu halim şaka falan olmalı.
Anında gülümsedi sanırım bu fikre sıcak bakmıştı. “Olur.” dedi uzatarak. Acaba o kaç yaşındaydı? Selen abla fazla detay vermemişti sadece bir şeyler çıkabilir dikkatli olarak konuş demişti. Dikkatli olmak Canan’ın işiydi ve şuan ben Cansel’dim. Ben ne diyeceğimi bilemezken o kapıyı ardına kadar açıp, “İçeri gel istersen?” demişti. Odası üst kattaydı ve burada ki odaların çoğu tek kişilikti. Bir an tereddüt ettim, hayır korktum. Tedbirli olmak Canan’ın işiydi, Cansel korkardı. Yine de korkumu yenerek odaya adımladım.
Arkamdan kapıyı kapatıp oda odaya girdi. Ona döndüğümde ayak üstü bakıştık. Gözlerini kırpıştırdı muhtemelen o da ne diyeceğini bilemiyordu.
Ya da rol yapıyor.
Bedenimi ele geçirmeye çalışan Canan’a arkamı döndüm ve elimi uzattım. “Daha demin söyledim ama yine söyleyeyim. Ben Clara.”
Hızla elimi sıktı. “Bende Çi-“ Kafasını iki yana sallayarak sözünü durdurdu. “Yani Flower.”
Ellerimiz ayrıldığında içime derin bir nefes çekerek gözlerimi odada gezdirdim. Cansel korktuğu için etrafını kollarken, Canan odada gizlenmiş bir tehlike var mı ona bakıyordu. Bakışlarım yatağının ilerisinde, pencerenin yanında ki berjere takıldığında ona gösterdim. “Oturabilir miyim?”
Hızla kafasını aşağı yukarı salladı. “Tabii.”
Geçip berjere oturduğumda o da yatağın ayak ucuna oturup bana en yakın olabileceği kısma geldi. “Sen kaç yaşındasın?”
Soruma hevesle yanıt verdi. “On altı ama üç ay sonra on yedi olacağım.” Tatlı sayılacak bir şekilde kıkırdadı. “Herkeste bana ilk bu soruyu soruyor.” Sonra hemen konuyu toparlayıp bana yöneldi. “Sen kaç yaşındasın?”
Tekrar içime bir nefes çektim ve verirken, “On altı.” dedim. “Ama bir daha ki ay on yedi.” Sevgililer gününde doğmam ayrı bir trajediydi ama annem ve babam için fazla romantik bir durum olmuştu hep. Ben ise şu yaşıma kadar umursamadım bu durumu.
“Ne güzel.” dedi ve kısa bir an az önce kapattığı kapıya baktı. Sonra hızla bana doğru eğildi. “Sen Selen ablanın bahsettiği kızsın değil mi?” Sanırım benim yerime Selen önceden bir hazırlık yapmıştı. İyide olurdu çünkü hızlıca işimi halledip odadan çıkmak istiyordum.
“Evet.” dedim kısaca.
Fısıldayarak konuşuyordu sanki birinin onu duymasından korkuyordu. “Burası hiç göründüğü gibi bir yer değil.”
Sözleriyle kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”
Tekrar kapıyı kontrol etme ihtiyacı hissettiler. “Annem burada yönetici diye geçer ama öyle değil. İlk başta geçim sıkıntısından buldular ve annem burada çalışmaya başladı. Normaldi ama sonra onun gibi parası olmayan insanları bulmasını istediler. Kendi amaçları doğrultusunda insanları kullanıyorlar. Yıllar önce yetişkinleri toplardılar ama şimdi kimsesiz gençleri topluyorlar. Beni öğrendiklerinde eğitimimin daha kaliteli olacağını söyleyerek buraya aldılar. Öyle de oldu ama annem söylemese de onu benimle tehdit ettiklerini biliyorum.” Türkçe konuşmuştu çünkü muhtemelen İngilizcesi yetmiyordu. Bunları tek solukta o kadar hızlı söylemişti ki nefes nefese kalmıştı. Ne zamandır içinde tutup kurtulmayı bekliyordu Allah bilir.
“Tamam, sakin ol.” diyerek İngilizce konuşmayı sürdürdüm. Kendimi hiç bir koşulda riske atamazdım. “Amaçları hakkında hiç bir şey bilmiyor musun?”
Kafasını iki yana salladı ama birden ayaklanıp odada ki çekmeceye ilerledi. Bir tablet çıkardı. Tablette bir şeyler yapıp bir dosya açıp hızla yanıma ilerledi ve tableti elime tutuşturdu. Tepemde dikilirken ve ben tablete bakarken o konuşuyordu. “Sadece bir kaç bilgi topladım.” diye anlatmaya başladı ben ise onu dinlerken bir yandan elimin altında ki dosyayı inceliyordum.
“İlk olarak annem. Ekin Sevim. Burasının başlangıcı o olmayabilir ama benim için her şeyin başlangıcı annem olduğu için ondan araştırmaya başladım. Dediğim gibi para sıkıntısından girdi. Buraya alınırken ilk Berry Sharp ile konuşmuş hatta neredeyse annemi o bulmuş. Elimde kanıt yok ama annemden önce yeni insanlar bulma işini onun yaptığına eminim. Buranın yöneticilerinden biri kızıl saçlı bir kadın hiç gördün mü bilmiyorum ama öğretmenlerden Earl’ın annesi.” Dosyaya koyduğu fotoğraflardan kadını ilk kez görüyordum. Burada ki yöneticilerden neredeyse hiç birini görmemiştim.
“Sonra babamın ölümünü araştırdım.” diyerek dosyada ki bilgileri özetlemeye devam etti. “Basit bir trafik kazası gibi duruyor ama öyle değil. Karşısına birden fırlayan kadını ezmemek için sola kırınca zincirleme kazaya neden oldu. En başta olduğu için öldü. Bu kaza haftalarca televizyonda konuşulmuş ama kamera kayıtlarına ulaşılamamış. O kadını babamın parçalanan ama hala çalışan araç kamerasından gördüm. Sonra bunu polise verdiğimde bilgiler yok edildi. Yine de yedeklemiştim ve kadının yan profili var ile yok arası gözüküyor.” Eliyle ekrana gelen sarışın kadını gösterdi. “Edra Black. Çoğu yüz hatları uyuşuyor. Burada ki yöneticilerden biri. Neden biz seçildik bir fikrim yok çünkü normal bir hayatımın vardı. Sadece babam biraz kumarbazdı. Bilemiyorum belki de oradan buldular ama babamın ölümünden annemin buraya alınması ve şuan zorla tutulmasına kadar her şey planlı. Annemin yönetici diye anılması tesadüf değil. İşlerini görmek için yöneticileri önceden belirlediklerini düşünüyorum ama buna da kanıtım yok.”
Kız gerçekten ben gibiydi. Hiç belli etmiyordu ama zekası...
“Sonrasında diğer yöneticileri araştırmaya karar verdim. İlk bulduğum Zirve’nin en başında Agnes Summıt’in olduğu. Diğerleri yönetici ama bu Başkan olarak adlandırılıyor. Kuruluşunun en başından bu yana olan yöneticiler Agnes, Cedric ve Adel. Bunlardan sonrasının çoğu değişti. Ya öldü yada kayıplara karıştı. Uzun süredir ise yöneticiler ne değişiyor ne de yenisi geliyor. Dediğim gibi kanıtlayamam ama bence herkes en başından seçildi kalması gerekenler kaldı diğerleri ise,” Eliyle boğazını keser gibi yaptığında tüylerim ürperdi. Tek bir tepki veremiyordum sadece dinliyordum. Biraz analiz edip sindirmem lazımdı.
“Sonrasında tüm yöneticileri araştırdım. Agnes, Cedric ve Adel dışında hepsinin benzer hikayeleri var. Ölüm, geçim sıkıntısı ve... Buradalar. Her şeyin en başından beri yapılan zekice bir plan olduğundan ise adım gibi eminim. Agnes ve Cedric zaten evli ama sadece Agnes Başkan. Biraz derinlere inince Cedric’in buranın kuruluşundan başka pek bir şeye el sürmediği dikkatimi çekti. Burayı kurmuş ve her şeyi Agnes’e bırakmış. Onu seviyor ve sanki onun için burada duruyor gibi emin değilim. Agnes’e gelirsek.” derken içine derin bir nefes çekmişti. Elimin altında ki dosyayı kaydırdığımda bir haber manşeti ile karşılaştım. Tekrar kafamı kaldırıp Çiçek’e baktım.
“Her şey burada başlıyor gibi. Sokakta bir adam ona dokunmaya çalışmış ve kazara öldürmüş. Bundan önce normal bir hayatı varmış. Buradan sonra nefsi müdafaa denilerek tutuksuz yargılanmış. Bir süre kayıplarda sonrasında ise ünlü iş adamı Cedric Summit ile evlilik. Adamı araştırdım eskiden Zirve isimli küçük bir şirketi varmış Türkiye’de ama çok hızlı gelişmeye açıkmış sadece yurt dışına taşınması gerekiyor. Bunun için kimliğini değiştirip şirket adını Summıt yapıp buraya gelmiş. Asıl Zirve burası değil zaten büyük bina Fransa’nın merkezinde Paris’te. Araştırdım ama orada bu tür işler yok normal bir şirket, normal işler... Asıl pislik burada Aysel ama artık adı Agnes olan kadınla evlendikten sonra başlıyor. Burayı Cedric kurdu ama düzeni Agnes. Agnes bunu tek başına yapabilecek bir kadın değil. Birinden destek alıyor ama kim? İşte bu kişi kendini öyle bir gizlemiş ki bulamıyorum.”
“Peki Adel?” diye sordum. Her şeyi oturtturmadan sorgulamam gereken şeyleri sorgulayamıyordum.
“Adel ise... Agnes’in en yakın arkadaşı, dostu gibi bir şey. Liseden tanışmışlıkları var. Bir ara Agnes’in odasında fotoğrafını yakalamıştım-“
Lafını kestim. Bir parmağı kaldırarak, “İlk olarak sen nasıl Agnes’in odasına girdin?” diye sordum. İkinci parmağımı kaldırdım. “Ve bu bilgilere nerden ulaştın. Elinde çok iyi bir hacker olsa bile bilgiler her şekilde sınırlı.”
Güler gibi oldu. “Annem yönetici dedim unuttun galiba. İlk başta her şey gizliydi ama sonra içinde tutamadıklarını bana anlattı. Zaten burada olmamı da açıklamalıydı. Kendimi değil onu kurtarmak istedim çünkü o da her şeyi benim için yapıyor. Bana ulaşabildiği bilgileri sızdırdı ve bende internette ki bütün bilgileri topladım. Birleştirdim annemin yardımıyla ara sıra yasaklı kata çıktım. Bu belgeyi oluşturmam beş yılımı aldı benim.”
Kaşlarım çatıldı. “Neden bana sunuyorsun o zaman?”
Bir süre gözlerime baktı. “Yoruldum çünkü. Sadece zeka var ama hiç bir işe yaramıyor. Gücüm yok sizin gibi bir ekibim yok. İstesem de bir şey yapamam çünkü araştırdıklarım sadece Cedric’in gücü kadar değil. Agnes var ve onun arkasında bir güç var. Çok köklü ve güçlü bir yapılanma. Tek başıma yapamam.” Kaşlarıyla elimde ki tableti işaret etti. “Tableti açmayalı bir yıl oluyor. Bir umut belki benim gibi hayatı kararan insanlar buraya gelir diye bekledim.” Sonra iki elini de kaldırıp beni gösterdi. “Geldiniz de. Burası iki yıldır açık ama yıllarca vardı. Yapım aşaması dediler ama içinde her şey dönüyordu. Bu yüzden bilgilere ulaşmam daha kolaydı. Şuan istesem de yüksek teknoloji duvarlarını annem sayesinde bile aşamam. Bu bilgileri umutlarımla çekmeceye kapattım ve siz geldiniz.” Bir süre sustu dudakların da buruk bir tebessüm belirdiğinde ise yeniden konuştu. “Belki de biraz size güvendim.”
Zorlukla yutkundum. “İki yıldır var burası.” diyerek dediklerini tekrar ettim. Aslında onunla konuşmuyor sadece kafamda ki bilgileri oturtturuyordum. “Herkes gelip geçti... Sadece belirlenen yöneticiler kaldı. Sonrasında açıldı?” Tek kaşımı kaldırarak sorduğum soruyu kafasını hızla sallayarak onayladı. “Başka bir bilgi?” Bu sefer kafasını iki yana salladı. “Anladım.”
Tam ayaklanacakken son bir şey söyledi. “Kilitli katta bir oda var.” Tek kaşım yeniden havalandı. “Tüm bilgiler orada. Buranın kuruluşu ve kuruluş da harcanan hayatlar... Aklına gelip gelecek her şey. Annem o odaya bir kez girmiş ama kurcalayamamış. Kilitli katın şifresini biliyorum ama sorun şifre değil. O kapı da parmak izi, göz taraması her şey var. Kayıtlı olmayan herhangi bir kişi bunu yaparsa Zirve ayağa kalkar.” Kesik kesik nefes verdim. Neresinden tutsam elimde kalacaktı. “Ama...”
“Ama?” diyerek onu konuşmaya teşvik ettim.
“Yıl dönümü balosunda yöneticiler o kattan iner. Güvenlikler Zirve’ye dağılacağından o kattakiler azalır. Şifreyi verebilirim, eğer kapının diğer taramalarını kırmayı başarırsanız girebilirsiniz.”
Onun içinde ki umudun kat ve kat fazlasını şuan ben hissediyordum. “Yıl dönümü ne zaman?”
“Zaten açıklayacaklar tarihini. Bu ay içinde olacak. Aslında ikinci yılı yeni tamamlayacağız.”
Heyecanla yerimden kalktım. “Teşekkürler. Ne denir başka bilmiyorum ama sana söz seni de tüm masumları da kurtaracağız.”
Umutsuzca başını salladığında tableti berjere bırakarak ona sarıldım. “Umudunu kaybetme tamam mı? Bunu yapacağız.”
Geri çekildiğimde gözlerinin dolduğunu gördüm. “Gerçekten mi?”
Gözünden bir damla yaş aktığında yanağına elimi koyarak sildim. Küçücük yüzü vardı. “Gerçekten.” Artık kıza güvenip güvenmemeyi geçmiştim çünkü çok mantıklı konuşuyordu. Her şey oturmuştu. Tek şansımızda buyken elimin tersiyle itemezdim. O bile beş yılda bu kadar bilgiyi toplamışken biz ne yapacaktık? O annesi sayesinde ulaşmıştı. Biz en yüksek rütbeye gelene kadar hiç bir şey yapamazdık. Yıllarımızı vermemiz gerekirdi ve bunu yeni fark ediyordum. Eğer Çiçek olmasaydı biz hiç bir şey yapamazdık.
Çiçek’e, “Tamam şöyle yapalım.” diyerek toparladım. “Gerisini bize bırak ve bizden herhangi biri seninle muhatap olana kadar bizle konuşma bize yanaşma. Seni de riske atamayız tamam mı?”
“Ama odaya girdiğini kameralardan gördüler.”
İyi ki ekibimizde bir hacker vardı. “Sildiririz sorun değil.”
“Nasıl?”
“Orası bende kalsın. Sen sadece arkana yaslan ve izle. Kendini de tehlikeye atma. Biz lazım olduğunda sana geliriz.” Kafasını hevesle aşağı yukarı salladığında bende gülümsedim. Bakışlarım ileride ki sehpanın üzerinde ki satranç takımına kayınca, “Satranç mı oynuyorsun?” diye sordum.
“Evet.” diyerek yanımdan ayrıldı ve satranç takımına yöneldi. “Uzmanlık alanım. Beni yenebilen kimse çıkmadı şu zamana kadar.” Sonra gülümseyerek bana döndü. “Oynamak ister misin?”
Gerçekten arkadaş olmamızın bir sakıncası yoktu bence. “Olur.” dedim. Ömrümde çok satranç oynamamıştım ama nasıl oynayacağımı da biliyordum. Tam olarak sekiz maç yaptık ve hepsi yirmi dakikadan uzun sürdü. Sıkılmadık çünkü bir yandan normal günlük hayat muhabbeti etmek sarıyordu. Sekiz maçın sekizinde de beni yendi. Gerçekten bu işte ustaydı.
Artık kalkmam gerektiğini düşünerek ayaklandım. Tam ağzımı açacakken ileride ki içi dökülmüş saati gördüm. Basit bir duvar saatiydi ama savaş alanından çıkmış gibiydi. “O ne?”
Sorumla baktığım yöne baktı. Gülerek, “Saat.” dedi. Ters ters bakmamla açıkladı. “Sadece mekanizmaların içini talan etmeyi seviyorum. Zaten bozulmuştu bende içini merak ettim.”
“Garip hobilerin var.” Gerçi bizim ekipte de canı sıkıldıkça telefonlarımıza virüs atan bir ablamız vardı.
Gülerek ayaklandı. “Gidiyorsun sanırım.” derken üzülmüş gibiydi. Garip ama hemen kaynaşmıştık. Bir dakika benim az önce cidden arkadaşım mı olmuştu? Vay canına bir ilk. Gerçi Thanos vardı ama ona artık içimde sadece arkadaş diyemiyorum...
Kafamı iki yana sallayarak ana döndüm. Durduk yere aklıma gelmek zorunda değildi. “Evet ama tanıştığıma memnun oldum.”
Birden bana sarılmasıyla öylece kaldım ama karşılıkta verdim. “Bende.” derken sesi çok içliydi.
Daha fazla vakit kaybetmeden ondan ayrılıp odadan çıktım. Çıkmadan önce de biraz konuşmuştuk. Odadan çıkmamla kısa bir an etrafıma bakınıp alt kata yöneldim. Az önce öğrendiğim bilgileri bir düzene oturtmadan ekibe anlatmayacaktım. Böyle olunca da olmuyordu. Tamam kendime bir tarih belirleyeyim. Hım... Yılbaşı balosunun açıklanacağı tarih. Evet bu açıklandıktan sonra ekibi toplar ve bahsederdim. Sonrasında da bir plan kurardık. Güzel harika. Bunu da hallettim. Şimdi gidip günlük eğitimimizi tamamlayalım.
Merdivenlerden indiğimde odasından çıkan Thanos’u gördüm. Yine içimde ki anlamlandıramadığım his belirirken dudaklarımı ısırdım. Kalp atışlarım hızlanmadı ama farklı bir ritme girdi. Bir tutarlılığı yoktu. Bu neydi şimdi? Aslında biliyordum ama konduramıyordum. Şu an şu görevde ve bu yaşta?
Kafamı iki yana sallayarak Thanos’a ilerledim. Sırıtma isteğime zorla hakim oldum. “Yeni uyandım deme bana?”
Başını çevirip bana baktığında bir kaç kez göz kırpıştırdı. Elleriyle yüzünü ovuşturup tekrar bana baktı. Tam karşısında durduğumda, “Gerçek misin sen?” diye saçma bir soru sordu.
Alayla kaşlarım havalandı. “Sabah sabah ne yedin ne içtin sen? Kafan yerinde değil yine.”
Kaşları çatıldığında bana arkasını döndü. “Kimin yüzünden acaba.”
“Ne?” diyerek peşi sıra ilerledim.
“Yok bir şey.” Omuz silktim sözleriyle. “Sen ne zaman kalktın? Pek bir uyanıksın.”
Güldüm sözleriyle. Ben ciddi ciddi gülüyordum. Bu bile içimi kıpır kıpır yapıyordu. “Biraz oldu uyanalı.” demeyi tercih ettim çünkü artık her gün doğumunu izlemek için çok sevdiğim uykumdan uyanıp sabahın köründe kalkıyorum diyemezdim.
“İyi. Bak ne diyeceğim.” demesiyle birlikte karşıdan gelen abimi görmemizle ikimizin de adımları durdu. Thanos donup kalırken ben bıkkın bir nefes verdim. Artık alışagelmiş şeylerdi bunlar.
Elimi Thanos’un omzuna koydum. “Artık beni bile dinlemiyor.” Sözlerimle korku dolu gözlerini bana çevirdi. “O yüzden kaç.”
Sözlerimle kafasını sallayıp bir an bile beklemeden arkasını dönüp kaçmasıyla güldüm. Tatlıydı, hoştu, insanın içini ısıtıyordu.
Abimin adımları biraz daha hızlanmıştı ama yine koşmuyordu. İstese onu yakalardı ama şu zamana kadar iki üç şamar atmaktan başka bir şey yapmıyordu Thanos’a çünkü benim için değerli olan onun içinde öyleydi. Sadece bu kişinin erkek olması onun için sıkıntıydı ve bende ki değişikliği görüyordu. Benim hissettiklerimi görüyor muydu bilmem ama bana bu denli iyi gelen birini hayatımdan çıkaramadığı gibi onun bana zarar vermesinden korkuyordu.
Klasik abi diyemeyeceğim çünkü benim abim benim için herkesten bambaşka bir noktadaydı. Abilerin en iyisiydi o benim için. Canım abim, iyi ki de hayatımdaydı, her şeyiyle...
Selis Kandemir
İnsan bazen yıkılırdı. Hayata tutunduğu bütün şeyler elinden alınırdı ve sırf yaşamak için yeni bir neden bulmak zorunda kalırdı kendine. Bu yaşandığın da ben intikam arayışına girdim. Şuan o intikam için buradaydık ama intikam almak dışında her şeyi yapıyorduk. Gün geçtikçe Conroy’a hak veriyordum. Artık harekete geçmemiz gerekiyordu.
Yemek yerken düşüncelerime dalmıştım. Aslında yemiyordum yemeği de sadece tabaktakilerle oynuyordum. Sebzeli pilavın içinden seçtiğim bezelyeyi bir sağa bir sola oynatıyordum. May’la konuşalı iki hafta geçmişti. Tam iki hafta. Bizim elimizde yine bir şey yok. İstemsizce insan umutsuzluğa kapılıyordu. Bir şeyi yapabilecek gücümüz yoktu ve yapabilme inancımızı kaybediyorduk. Başarmak... Artık çok uzak geliyordu gözüme.
Tabağımla oynadığımı gören ve yanımda oturan Irvin’in gülüşünü duydum. “Küçük çocuklar gibi yedirmemi ister misin?” Aradan geçen iki hafta da Dean’i yok sayma işine son gaz devam ediyordum ama bu görünüşte öyleydi içimde hala onunla ilgili binlerce düşünce vardı. Belki beyin kanamasına ve sonrasında olanlar olmasaydı kafam bu kadar dağınık olmazdı. Gerçi genellikle kafam bayram yeri gibiydi.
Diğer yanımda ki May’ın, “Karışma kıza belki tok.” deyişini duydum ama yine tepkisiz kaldım. Cevap vermeye üşeniyordum resmen. Geçen iki haftada May ile aramızda klasik kavgalar dışında bir şey de çıkmamıştı. Daha yakındık ama halimiz her zaman ki gibiydi.
“Tüm gün horoz gibi dövüştürüldükten sonra acıkmaması imkansız.” Conroy’un sözlerini ise hiç takmadım. Vücudum artık halsiz düşüyordu ama bu psikolojik olabilirdi. Her gün Barış’ı görmekten kafayı yiyecektim. Hiç konuşmamıştık ve onu gördüğüm yerde yolumu değiştiriyordum. Burada olması ayrı ayarlarımı bozuyor bilerek karşıma çıkması ise sinirlerimle oynuyordu. İstese ona verilen odada yaşayabilirdi çünkü bizim gibi eğitimleri yoktu ama o inadına her eğitim saatinde Dean’i gözetim altında tutuyordu. Madem bu kadar önemli bir durumu var o da hastanede kalsaydı. Her şey sinirlerimi bozuyordu bu sıralar. Belki de içimde ki umutsuzluğu yok sayma yoluydu bu. Zaten sinir, öfke ve nefret değil miydi benim kürküm?
Irvin, “Selen burada mısın?” diye sorarak omzuma dokunmasıyla gözlerimi kapattım. Irvin ise... Şu iki haftada fazla normaldi. Tamam hastaneden geldiğim ilk günler baya bi garipti hatta tanımasam neredeyse bana trip atıyor diyecektim. Belki de sevgili rolü için böyledir diyorum ama eminde olamıyorum. Ben ondan uzaklaşmaya çalıştıkça neden peşimden geliyordu? Ona zarardan başka bir şey veremediğimi anlamamış mıydı?
Gözlerimi açtığımda sert bakışlarımı kuşandım. Yandan ters ters ona bakmam sadece sırıtmasına neden oldu. Allah’ım çıldıracağım!
“Anladım buradasın ve hala Arıza Kız’sın.”
Elimdeki çatalı tabağa bıraktım. Hiçbir şey demeden kalkacağım sırada Holly’nin salonda ki platforma çıktığını gördüm. Kalkmaktan vazgeçerek Holly’e baktığımda ekipte nereye baktığımı görüp Holly’e yönelmişti. Muhtemelen hepimiz yine ne saçmalayacağını merak ediyorduk.
“Evet herkes buraya bakabilir mi?” Herkes ona yöneldiğinde kısa bir açıklama yaptı. “Biliyorsunuz ki Zirve açılalı aradan tam iki yıl geçti. Önce ki sene de yıldönümü için bir balo düzenlenmişti bu sende aynısı yapılacak. Bu gece arkanızdaki iki numaralı salonda toplanacağız.” Eliyle salonun diğer ucunda ki üç kapıdan ortanca olanı işaret etmişti. “Kıyafetleriniz odanıza bırakıldı. Sadece giyinip gelin. Kırk yılın başı içmek serbest ama abartmak yok. Dinlediğiniz için teşekkürler.” Birkaç gereksiz, Holly sahneden inerken alkışlarken Holly hiçbirini umursamadan salondan ayrıldı.
Umursamadan ayağa kalkacağım sırada Conroy, “Fark ettiniz mi hiç bir planımız hala yok? Açılalı iki yıl olmuş. Üçüncüyü de göreceğiz herhâlde.” dedi. Normalde umursamayıp kalkıp giderdim ama artık ona katılıyordum. Ben buradaki iki kişinin yüzünü artık daha fazla görmek istemiyorum.
May, “Valla karşı da gelemeyeceğim. Bir şeyler mi yapsak artık? Ciddi ciddi baloya katılacak mıyız mesela?” diye sorunca bunu Conroy’a katıldığından değil de baloya katılmaya üşendiğinden söylediğine adım gibi aminim. Aynı zamanda aradan geçen bu iki haftada Earl ile May arasında ki dinamik aynı gibi görülebilirdi ama May ondan kaçıyordu ve bunu o kadar ustaca yapıyordu ki belli bile etmiyordu. Sanırım aşık olduğunu kabullenmişti ama bağlanmak istemiyordu. Bağlanmadan bu işin bitmesini ve onu daha kısa sürede unutmak istiyordu.
Normalde konuşmayacaktım ama dayanamadım. “Sizin beyniniz yerinde mi? Herkesin ama şakasız burada ki herkesin ortasında mı konuşacağız bunu?”
Irvin gecikmeden sözlerimin hemen ardından lafa atladı. “Sonra neden Selen’i ayırıyorum. Şu şekil mantıklı konuşanınız yok.”
Yandan ona baktığımda bana bakarak sırıtıyordu. Bu halini görünce yine ve yine ifadem kırıldı ama iki yana kıvrılmak için zorlanan dudaklarımı zorla zapt ettim. Önüme dönerek onu yok saydım ama Dean gibi kolay değildi. Dean beni görmüyordu ama Irvin her dakika yanımdaydı. Gerçekten çocuk gibi ağlamak istiyordum. Nasıl bir duruma düşmüştüm ben?
“Tamam.” diyen Kathy’e döndük hepimiz. “Anladık Selen. Kız kendini bu kadar övmüyor ya sana n’oluyor?”
Irvin’in güleç sesi, “Sevgilim.” dediğinde hemen ardından sert bir sesle, “Sahte.” demiştim. Yanımdan yükselen gülüşünü duydum. “Tamam. Emin oldum. Hala Arıza Kız’sın.”
Tulip, “İsterseniz yemekten sonra benim odada toplanalım.” deyince bu sefer herkesin bakışları ona döndü. Benim ki hala tabağımdaydı ama onları dinliyordum. Sadece gözüm dalmıştı ama bu sefer bir şey düşünmüyordum. “Benim oda geniş hem daha rahat sığarız ve adam akıllı bir şey konuşuruz.”
Irvin, “Lideriniz olduğum için bu kararı biraz düşüneyim.” dediğinde yanımda ki May hiddetle yerinden kalktı.
Kafamı kaldırıp ona baktığımda o Tulip’e bakıyordu. “Tamam, kabul.” Bu iki kelimenin ardından arkasını dönüp gitmişti.
Irvin ise ekibe döndü. “Zaten onaylayacaktım.”
İçime derin bir nefes çekerek ayaklandım. “Bence herkes ilk odalara gitsin beş dakika aralıklarla Tulip’in odasına girelim. Hep birlikte dikkat çekeriz ama Aisha istersen sen yine de kameraları hallet.” Son sözlerimle Aisha’ya bakmıştım. Kafasını sallayarak beni onayladığında arkamı döndüm. Arkamdan Irvin beni övmeye devam ediyordu. Kavga etsek bu kadar koymazdı ama her şeye rağmen hala bu halde olması... Sanırım ilacımı bu sefer de Irvin’i düşünmemek için içecektim.
Kısa sürede odanın önüne gelmiştim. Kapıyı açacağım sırada çaprazda ki kapının açılma sesiyle duraksadım. Bakışlarım benden izinsiz o tarafa yönelirken yutkundum. İki haftadır yok sayıyordum ne güzel. Ne gerek vardı birden karşıma çıkmasına?
Odadan çıkan Dean muhtemelen asansöre doğru gidecekti ki bu tarafı doğru yürümeye başladı. Hemen önüme dönüp cebimde ki kartı almaya çalıştım. Hırkamın cebinde bulamayınca kaşlarım çatıldı. Diğer cebime baktığımda bulmuştum hızla çıkartıyım derken yere düştü ve birkaç adım uzağıma gitti. Ben zaten benim şansımı... Hızla karta ilerleyecekken kartın hemen yanında ki ayakla duraksadım. Geçip gitmesini bekledim ama orada durunca ters bakışlarımı ona kaldırdım.
Bakışları bir bende bir karttaydı. En son kapıya baktığında güler gibi oldu. “Senin bu kapılarla ilgili ciddi sorunların var.”
Kaşlarım çatılırken bir adım ilerledim. “Sorunsa benim sorunum. Size ne?”
Verdiği nefesle göğsü hareketlendi. “Genellikle benim karşımda yaşanıyor bu sorunun o yüzden.” Ağzımı açacağım sırada birden önümde eğilmesiyle afalladım. Başımı eğip ona baktığımda kartımın düştüğünü hatırladım. Onun yanında fazla salaklaşıyordum, bu olmamalıydı. Eğilip kartı aldı ve alttan alttan bana bakarken yavaşça eğildiği yerden kalktı. Koyu kahve gözlerine bakarken yutkunmadan edemedim. Neden Demir gibi bakıyordu?
Ayağa kalktığında bir adım da o atmıştı. Arada ki mesafe kapandığında kartı havaya kaldırdı. “Buyur kartın.”
Kafamı iki yana sallayıp etki alanından çıkmaya çalıştım. Kartı elinden bir hışımla çekip almama sadece gülmüştü. Hiç bir şey demeden arkamı döndüm ama az önce ki sözlerine de karşılık vermeyi ihmal etmedim. “Merak etme bir daha senin karşında bir kapı sorunu yaşanmaz.”
Bir kaç adım sesinden sonra tam arkamdan gelen sesini duydum. Tam bu sırada kartı okutmuştum ve açılan kapıyı elimle tutuyordum. “En azından bir teşekkür edebilirdin.” Omzumun üstünden kafamı çevirip ona baktığımda bir süre yüzümü izledi. “Baloya geleceksin değil mi?”
Açtığım kapıyı geri çekerek sırtımı kapıya yaslayarak ona döndüm. Muhtemelen May odadaydı ve bizi duyuyordu ama bu umurumda bile değildi çünkü artık her şeyi biliyordu. “Bu sizi neden alakadar ediyor?” diye sorarken çenemi dikleştirdim. Kollarımı göğsümde bağdaş kurmamı ve beni kısa bir süre seyretti.
Basit bir şeyden bahseder gibi omuz silkti. “Elbiseni ben seçtim de üzerinde görmek isterim.” Sözlerini söylediği gibi arkasını döndü. Ağzım bir karış açık sırtıyla bakışırken, “Balo da görüşmek üzere.” dedi ve gitti.
Öylece arkasından bakakaldım. Kısa sürede kendimi toparladığımda kaşlarım çatılmıştı. Sonra bu kız neden bu kadar kaş çatıyor! Elimde ki kartı sertçe okuttum ve kapıya tokat atarak açtım. Aynı sertlikle içeri girip kapıyı da hızla örttüm.
May, “Yavaş.” dediğinde ona döndüm. Kaşlarım çatık bir vaziyette ona baktığımda tek yaptığı gülmek oldu. “Bak hala düşünüyor seni.” Resmen dalga geçiyordu.
“Şuan senle o kadar uğraşamam ki May.”
Tekrar güldü. “Ee ne yapıyoruz?”
Yatağımın üstünde ki elbiseye yöneldim. “Sen bir şey yapma artık May.”
Omzumun üstünden ona baktığımda elbisesini incelediğini gördüm. “Pekala. O zaman sen ne yapacaksın?”
Tek elimle buruşmuş bir yüzle elbiseye bakarken, “Gelmeyeceğim tabii ki de o baloya. Zorunlu değil ya!” dedim.
Yine güldü. “Tamam sakin.” Sözlerine karşılık susup elbiseyi inceledim.
Gece mavisi saten kumaştan olan bir elbiseydi. Hayatımda ki tek rengin siyah olduğunun farkında değilmiş gibi bana gece mavisi bir elbise seçmiş! İnadıma yapıyordu ama henüz benim inadımla karşılaşmamıştı. O baloda beni göremeyecekti!
Elbise uzundu ama iddialı bir yırtmacı vardı. İp gibi ince askıları vardı ve hafif göğüs dekoltesi. Yatağın yanına ise bağcıkları olan uzun ince topuklular bırakılmıştı. Bir an bunun benim elbisem olduğundan emin olamadım. Fazla iddialıydı. Beni tanıyordu ama unutmuşta olabilirdi. Belki de gelmemem için bilerek bunu seçmiş ve az önce ki sözlerini söylemişti.
Karışık bir kafayla May’a döndüm. Ne istiyordu bu adam? İnadına gitmeyecektim ama şimdi gitmememi isteme ihtimali de çıkmıştı. Yatağa çöktüğümde May’ın yatağa bıraktığı elbiseye baktım. Kan kırmızısıydı neredeyse ama bi tık daha açıktı. Kırmızıydı...
Mağaza da dolanırken elimle reyonda ki bir elbiseyi gösterdim. “Çok güzel değil mi?” Gösterdiğim elbisenin renginin kırmızı olduğunu gören Demir şaşırmıştı.
“Sen az önce siyah dışında bir renkte elbise mi beğendin?”
Omuz silkerek büyülenmiş gözlerle elbiseye baktım. “Kırmızı hayatımın bir parçası ama. Tamam renkler yok her yer siyah ama siyahın içinde kan rengi çok belli.”
Sözlerimle Demir kaşlarını çattı. Ellerini omuzlarıma koyarak yönümü değiştirdi. “Şimdi gidip elbisenin siyahını buluyoruz.”
Güldüm sözleriyle. “Hani renkli giyinmemi istiyordun artık?”
“Senin aksine kan rengini ben hiç sevmiyorum ve sana yakışan en son renk.” Durduğunda bende durdum ve kafamı kaldırıp ona baktım. “Kırmızı üzerine hiç değmesin Matmazel. Her şekilde... Tamam mı?”
Sözleriyle derinleşen bakışlarından ayırmadım gözlerimi. Kafamı aşağı yukarı salladım. Gülerek, “Siyahtan devam o zaman?” diye sormamla homurdandı.
“Diğer renklere de bir göz atabiliriz bence.”
Aklıma düşen anıyla bir an gözlerim kapansa da hızla kendime geldim. Çöktüğüm yataktan kalkarken elbiseye baktım. Kare kesim bir yakası vardı. Muhtemelen aynı şekilde hafif göğüs dekoltesi bunda da oluşacaktı. Etekleri diğeri kadar uzun olmada dizin altına geliyordu. Hafif kabarık bir eteği vardı, muhtemelen üstünde dalga dalga duracaktı. Kumaşı fazla pürüzsüz duruyordu. May’a da çok yakışırdı. Yanına bir kaç mücevher bırakılmıştı.
Yavaş adımlarla elbiseyi inceleyerek yatağın ucuna yürümüştüm. May, “Ne?” diye sorduğunda aklıma yeni bir fikir geldi. Madem baloya gelmemi isteyip istemediğinden emin olamıyordum o zaman bende gelirdim ama bana en yakıştırmadığı rengi giyerdim. Evet, bu zamana kadar hiç kırmızı giymemiştim ama bu zamana kadar.
Gülümseyerek May’a döndüm. “Elbiseleri değiştirmeye ne dersin?”
Sözlerimle adete gözleri ışıldadı. “İçimi mi okudun sen?”
Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Reddedeceğini düşünmüştüm. “Neden?”
Heyecanla yatağın üzerine bıraktığım elbisemi gösterdi. “Kızım şu elbisenin rengine, dekoltesine bak. Tam benlik.” Hızla bana sarıldı. “İçimi okuduğunu düşünerek mutlu oluyorum şuan.”
“Tam olarak öyle olmadı...” demeye kalkışsam da benden ayrılıp lafımı kesti.
“Biliyoruz orasını ama nedenini sorgulamayacağım çünkü bu güzel elbise beni bekler.” Elbiseye doğru ilerleyince gördüm. Tam anlamıyla elbiseyle aşk yaşıyordu. Yandan yandan bana baktı. “Sen hani gelmiyordun?”
“Artık geliyorum.” diyerek omuz silkmemle güldü.
Eline aldığı elbiseyi dikkatle sanki kırılacak bir şeymiş gibi yatağın üzerine bıraktı. “Pekala o zaman ilk Tulip’in odasına sonra da bu cicileri giymeye.”
Tekrar gülerken kapıya yöneldim. Biraz işi ciddiye alma vaktiydi. Işık hızında ve kimseye görünmeden Tulip’in odasına geldik. İçeri girdiğimizde herkes buradaydı.
“Ne ara uçtunuz siz?” diye soran May’ı kimse takmadı ve bu duruma karşılık, “Bazen hepinizi satırla doğramak istiyorum.” dedi. Gerçekten May’ı en çok sinir eden şey umursanmamak ve yok sayılmaktı. Artık bundan emindim.
May hızla Tulip’in yatağına yöneldi ama ondan önce davranarak Tulip’in yanına yerleştim. Bana ters ters bakmasına karşılık dil çıkarmamla güler gibi oldu.
Kankırmızısı sessizliği bu sefer o kadar uzun sürmedi. Hepimiz Irvin’e bakarken onun bir şey demesini bekliyorduk. Irvin sırayla hepimize baktı. Bana birkaç saniye fazla bakarak sırıtmıştı. Sonra tekrar genel bir şekilde ekibe bakınca, “Ne bakıyorsunuz be?” diye çemkirdi.
Gözlerimi devirerek oturduğum yerde bağdaş kurdum. “Hani ekibin lideri sensin ya?”
Bana baktığında ellerinin iki yana açıp ekibi gösterdi. “E sizde birer üyesisiniz.”
May araya girip, “Şuan hiç ekip edebiyatınızı çekemeyeceğim.” dedi.
“İşe yarar bir bilgiye ulaşan yok mu?” diye soran Kathy ile herkes sustu. Clara’nın olduğu yerde hareketlendiğini gördüm ama Tulip’in konuşmasıyla bakışlarımı yanıma çevirdim.
“Tüm bilgiler kilitli katta.” Bir eliyle diğer elinin tırnaklarının kenarında ki etleri çekiştiriyordu. Dudaklarını kemirirken bakışları yerdeydi. “Bu gece yöneticiler inerse ve kilidi kırarsak...”
May, “Tüm bilgiler derken?” dediğinde Tulip gözlerini yumdu.
“Ne anlıyorsan o işte.” Tedirgin duruyordu.
Clara lafa atladığında hepimiz ona baktık. “Tulip haklı.”
May, “Siz ne ara ne öğrendiniz?” diye sorunca Clara ona baktı. Sonra Tulip’e, o sırada sırayla hepimize bakınca herkesin ona baktığını fark etti.
Gözlerini kapatıp tek nefeste hızlıca konuştu. “Burada ki tüm bilgiler o katta. Elde edebileceğimiz tüm dosyalar. Devletle birlikte çalışıyor olabilirler ama gereğinden fazla bilgiye ulaşıp bir şeyler öğrenebilirsek uluslararası yollarla onları bitirebiliriz. Bugün ki baloya yöneticilerin hepsi katılacak ve güvenlikler Zirve’nin her yerine dağılacak. Eğer Aisha kapının şifresini kırarsa içeri girebiliriz.”
Sözlerini bitirmesinin hemen ardından Tulip hayretle, “Sen bunları nereden biliyorsun?” diye sormuştu.
Clara gözlerini açtığında kısa bir an Tulip’e baktı ama hemen sonra gözlerini kaçırdı. Bir kaç kere dudakları aralanıp kapandı. En sonunda kısık sesiyle, “Orası bende kalsın.” dedi. Muhtemelen Çiçek’ti bilgi kaynağı. Sanırım gereğinden fazla yakın olmuşlardı ve korumak istiyordu kızı. Anlayışla karşılardım.
Ortama Kankırmızısı sessizliği hakim olurken Irvin konuştu. “Pekala bugün o kata sızıyoruz.”
“Ama nasıl?” Thanos’un sorusuyla kısa bir an gözlerini hepimizde gezdirdi.
Beyninde ki dönen çarkları görür gibiydim. Aslında liderliğe yakışıyordu çünkü plan kurma yetisi vardı. Saniyeler içinde bir plan kuracağına emindim mesela. Yönetme yeteneği vardı Irvin’de. Liderliğine bir şey demiyordum zaten ama gereğinden fazla övünmesi sıkıntıydı.
Irvin kısa bir süre sonra konuştu. “Baloya katılıyoruz. İçki olacağına göre çoğu kişinin kafası ayık olmaz o yüzden rahatız. İlk bir kaç saat insanların içmesini bekleyip ve yokluğumuzu hemen fark ettirmeyelim. Sonra...” Tek nefeste konuşurken Aisha’ya baktı. “Oradayken kameraları kontrol edebilir misin?”
Kafasını aşağı yukarı salladı. “Telefon ile hallolur ama şifre için bilgisayarım lazım.”
Irvin’in gözleri kısılırken Tulip’e döndü. “Verdiğim kulaklıklar sende mi?”
Gözlerim büyüdü. “Sen ne ara kulaklık sızdırdın buraya ve Tulip’e verdin?”
Irvin bana bakarak sırıttı. “Lideriniz her şeyi düşünür.”
Göz devirdim ama dudaklarımda küçük bir gülüş belirmişti. Ona baktığımda gülüşüme yani dudaklarıma baktığını görünce dudaklarımı birbirine bastırıp içe kıvırdım. Artık refleks olmuştu, biri dudaklarıma baktı mı gizlemek istiyordum. Irvin tekrar bakışlarını gözlerime çıkardığında garip ifademle ona bakıyordum. Onun ise sırıtışı mümkünmüş gibi daha da büyüdü. Göz kırptığında yanaklarımın ısındığını hissettim. Şuan biz ne yaşıyorduk?
Conroy’un öksürüğüyle Irvin bakışlarını benden çekti ve eş zamanlı olarak ciddi bir yüz ifadesi takındı. Tekrar Tulip’e baktığında Tulip ayaklandı ve çekmeceden bir kutu çıkardı. İçinde kulaklık ve mikrofonlar vardı.
Irvin kafasını aşağı yukarı salladı. ”Hepiniz bunları takın. Kızlar siz saçlarınızı açık bırakın bizde kulaklıkları yanımızda taşırız ve oradan ayrıldığımız an takarız. Mikrofonlarıda ağzınıza en yakın ama görünmeyecek şekilde takın.”
Tulip oturmuş mikrofon ve kulaklıkları ayarlayarak herkese sırayla veriyordu. Bu sırada Irvin anlatmaya devam etti. “Aisha kameraları kontrol ederek bizi yönlendirir. Yine de oradan çıkıp girenleri bize bildirmek için Clara ve Thanos orada kalsın. “
Conroy lafa atladı. “Bende kalırım.”
Irvin kaşlarını kaldırarak ona baktı. “Ben Aisha’nın yanında olmak istersin diye düşündüm.” Conroy susarak sert bir nefes verdi. Irvin başını sallayarak önüne döndü. “Güvenlikler her yere dağılacağından en çok onlara dikkat etmeliyiz ama bayıltmalara hazırlıklı olmak için elektroşoklar yanımızda bulunsun.”
May’dı bu sefer sesini çıkartan. “Sen bu teçhizata nasıl ulaştın?”
Irvin omuz silkti. “Lideriniz halleder.” May sözlerine göz devirdiğinde onu umursamadı. “İlk Aisha ve Conroy ayrılır. Kapıyı açarken ben ve Selen’de peşlerinden gideriz. Kapı açıldığında biz içeri gireriz Aisha ve Conroy kapıda kalır ve gelecek olan her şeye rağmen orada dururlar. Aisha sende bir yandan kameraları halleder görüntülerimizi silersin. En son May ve Kathy’de oradan ayrılarak yanımıza gelirler ve belgeleri daha hızlı inceleriz.” Derin bir nefes aldı. “En sonunda onları bitirecek bilgileri bulduğumuz gibi buradan kaçarız. Fransa’dan çıkmadan belgeleri Türkiye’ye transfer ederiz. En son bizde kaçarız. Türkiye’ye döndüğümüzde artık MİT ile mi bağlantı kurarız, devletle mi bilmiyorum. Bir şekilde bir hafta içinde burasının içinden geçeriz.”
Herkes kafasını salladığında kendimizi işin içine katmadan bile MİT’e o bilgileri Aisha sayesinde iletebilirdik ve biz normal hayatımıza dönerdik. İşin sonuna gelmiştik. Bitiyordu...
Herkes onaylayarak bir elektroşok ve Tulip’in verdiği kulaklık ve mikrofonları alarak odadan çıktı. En son May, ben ve Tulip odada kaldık.
May, “Vay be bitiyor ha.” dediğinde Tulip susarak yatağa attı kendini.
Zorla yutkundum. “Bitince ne olacak.”
May alayla güldü. “Merak etmeyin işsiz kalmazsınız. Kafem var benim. Bir iş veririz size de.”
Tulip hevesle kafasını kaldırdı. “Gerçekten mi?” diye sorarken çocuk gibiydi.
May gülerek kafasını salladı. “Gerçekten.” Yaslandığı duvardan ayrıldı, “Her neyse elbisem beni bekler.” Sözleriyle güldüm. Gerçekten elbiseyle aşk yaşıyordu.
Tulip’e döndüm. “Sana nasıl bir elbise geldi?” Bu işin içinde bunları konuşmamız gayette normaldi çünkü biz kızdık!
Tulip heyecanla yerinden kalktı ve askıya astığı elbiseyi gösterdi. “Böyle bir şey. Ben çok beğendim.” Çocuk gibi derken şaka yapmıyorum çünkü şu neşesi bir çocuğun mutluluğuna bedel.
Elbisesi koyu kahveydi. Aynı Demir’in gözleri gibi... Aslında Irvin’in gözleri de öyleydi... Muhtemelen Tulip üzerine giydiğinde tam oturacaktı çünkü küçük bi kalıbı vardı. Vücudu saran bir türdendi. Yumuşak bir kumaşı var gibi duruyordu. Uzun kollu bir elbiseydi ama omuzları düşüktü, balon kolları vardı. Elbiseyi tutan iki ince taşlı ip vardı. Drapeleri bel çizgisine doğru akıyordu. Elbisenin bel kısmı dörtgen bir kemer gibiydi ve asıl orası pürüzsüz bir şekilde vücuduna otururdu. Geri kalanı da vücudunu sarar bir bolluktaydı. Dizlerinin biraz üstünde bitiyordu. Tatlı ama şık bir duruşu vardı. Aynı Tulip gibi.
“Çok güzel” dememin ardından May, “Benim ki daha güzel.” dedi. Artık onun bu hallerine alıştığımızdan sadece güldük.
Yerimden kalktım. “Neyse anca hazırlanırız o yüzden hadi.” diyerek kapıyı gösterdim. May zaten elbisesine kavuşmaya dünden hazır olduğu için hızla kapıya ilerledi. Bende çıkmadan önce Tulip’e elimle bir öpücük gönderip odadan çıktım. May ışınlanmış gibi merdivenlerden iniyordu. Işık hızındaydı resmen.
Gülerek botlarımın fermuarını çekerek peşinden ilerledim. Acaba May o elbisenin altına bu eskimiş postalları giydiğimi gördüğünde beni döver miydi? Muhtemel bir olasılıktı.
Odaya inip en hızlı şekilde hazırlanmış, hafif bir makyaj yapıp saçlarımızı halletmiştik. Her zaman düzleştirip at kuyruğu yaptığım saçlarımı bugün serbest bırakmak zorundaydım çünkü saklamam gereken bir kulaklık vardı. Saçlarım dalga dalga göğüslerime dökülürken birazını önüme aldım. Güzel duruyordu. Güzel... Umarım Barış o baloda olmazdı çünkü ondan sonra güzel olmaktan korkar olmuştum bunu da nefret diye adlandırırdım. Biri bana güzelsin deyince iltifat olarak algılayamıyordum artık.
Hızla kafamda ki düşüncelerden sıyrılıp yatağın üzerinde ki kulaklığı dikkatlice taktım. Mikrofonu göğüs kısmına görünmeyecek şekilde sıkıştırıp ayna da son bir kez kontrol ettim. Hızla mücevherlerin birini boynuma diğerini bileğime taktım. Zarif duruyorlardı. Şuan reddedemeyeceğim kadar güzeldim. Sıkıntılı bir nefes verdim. Planımız olmasa şuan o baloya gitmekten vazgeçmiştim.
Hızla telefonumu ve elektroşok cihazını küçük siyah çantaya attım. Postallarımı giyerken May bana canavar görmüş gibi bakıyordu. “Hiç öyle bakma ölsem başka bir şey giymem.” Hele topuklu hiç çekemem! Ölürüm be ben onlarla.
May bana laf anlatamayacağını bildiğinden göz devirmekle yetindi. O da hazırlanmış ve elbise gerçekten güzel durmuştu. Neyse ki bedenlerimiz arasında çok bir fark yoktu ki elbiseler üzerimize tam oturmuştu.
May’da topuklularını giyip bağcıklarını bacağına sardı. Dizinin bir karış altında durduğunda arkadan bağladı. İşini halledip o da çantasını aldığında karşı karşıya durduk. May ilk bana sonra kendine baktı. “Arkadaş arkadaşa benzermiş. İkimizde mükemmeliz.”
Sözleriyle güldüm ve kısa sürede odadan çıktık. Alt kata indiğimiz gibi iki numaralı salonun kapısının önüne geldik. Kapıdan içeriye girmeden ikimizde durmuştuk. Omzumuzun üzerinden birbirimize bakıp gülümsedik ve tekrar kapıya baktık. Aynı anda adımlamaya başladık.
Umutlar tükendiği yerde yeniden yeşerdi. Bugün bizim için bir dönüm noktası olacaktı, hissediyordum. Bu kapının ardına adımımızı attığımız an her şey bambaşka olacaktı. Aynı buraya ilk geldiğimizde ki gibi. Biz bir ekiptik ve artık daha ötesi... Bugün gerçekten bir şeyleri başaracağımız o gündü.
...
Evet efenim hoşgeldiniz. Umarım ki bölümü beğenmişsinizdir. Bu bölümü biraz erken attım çünkü akşama müsait olacığımı hiç düşünmüyorum o yüzden erken atiyim dedim. Veeee bir daha ki bölüm benim FAV BÖLÜMÜM. Ben o bölümü ayıla bayıla çığlık ata ata yazdığım için sizinde aynı şekilde (sinir krizi geçirerek) okuyacağını düşünüyorum. Bu bölümle ilgili yorumlarınızı da merak ediyorum yazmayı unutmayınız.
Birde şu alttaki yıldıza basarsanız sevinirim. Kendinize iyi bakın gelecek bölüme kadar ölmeyin. Çok çok öpüldünüss babaysss.
Instagram: r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |