54. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

  

16 YIL ÖNCE

Gözlerim acıyordu. Açmak istedikçe acısı artıyordu. Bir aydır bana işkence ediyorlardı. Her yerim acıyordu. İşkence görüyordum. Buraya gelene kadar işkence kelimesinin anlamını bile bilmiyordum. Annem ölmüştü. Ablam gibi... Ölüm neydi? Ölen kişiyi bir daha göremediğimizi biliyordum. Ben annemi bir daha göremeyecektim. Bunu zorda olsa kabullenmiştim. Yine de ölüm neydi bilmiyordum. Nasıl ölürdü insan? Kan akardı... Benimde her yerim kanıyordu artık ben niye yaşıyordum? Belki de ben ölmüyordum, yaşamalıydım ama nasıl yaşayacaktım. Belki de kendime bir neden bulmalıydım.

Gözlerimi zorda olsa açtım. Karanlık ama bir o kadar da aydınlık bir odadaydım. Bunun ortasına ne deniliyordu? Sert bir zeminde yatıyordum. Muhtemelen direkt yerdeydim yine. Ellerimi iki yanımdan yere bastırıp oturmaya çalıştım. Tüm kemiklerim ağrıyordu. Zorda olsa oturdum. Küçük kutu gibi bir odadaydım. Geldiğimden beri buradaydım sadece işkence etmek için çıkarıyorlardır. Bir gün buradan çıkacaktım. Evime gidecektim. Evet, belki de sırf bunun için yaşamalıydım.

Her gün farklı bir şekilde canımı yakıyorlardı ve eğer askerimiz olursan bu işkence biter diyorlardı. Buradan öğrenmiştim işkence gördüğümü. Asker olursan biter diyorlardı. Asker ne demekti? Bir kere sokakta polis görmüştüm. Onun gibi bir şey olabilir miydi acaba? Ama onlar çok büyüktü ben ufacıktım. Yine de kabul etmeyecektim. Annem yabacı insanlara inanma derdi. İnanmayacaktım.

Dudağımı büzerek burnumu çektim. Hasta olmuştum yine. Çok soğuktu burası. Öksürmeye başladığımda direkt kesildim. Elimi göğsüme koydum çok acıyordu. Öksürmek bile acıtıyordu. Kollarımı bedenime sardım. Belki böyle acım dinerdi. Demir kapının açılma sesiyle kafamı önüme eğdim ve bacaklarımı çekebildiğim kadar kendime çektim. Her hareketim vücudumu acıtıyordu.

Karnım guruldadığında eş zamanlı olarak gelen kasılma hissiyle elimi karnıma bastırdım. Çok acıyordu ama geçmesi için bir yol yoktu. Kapı kapandığında gelecek olanı bildiğim için titremeye başladım. Korkuyordum onlardan çünkü her defasında canımı daha çok yakıyorlardı. Açtım aynı zamanda geldim gelesiye hiç bir şey yememiştim.

Bir ara aralık kapıdan içeriye bir şişe su atılmıştı. Onu almıştım ama hemen içmemiştim. Her gün küçük yudumlar içiyordum. Bu şekilde de sadece bir buçuk hafta dayanmıştı su. İki haftadır susuzdum. Kimi zaman açlıktan kimi zaman acıdan bayılıyordum. Her seferinde de gözümün önüne annemin kanlı bedeni geliyordu.

Günleri ise bu odanın köşesine kazıyordum. Bunu da annemle izlediğimiz bir dizide görmüştüm. Hapisteki bir adam yapıyordu. Ben de mi hapishanedeydim acaba? Ama orada suçlular olurdu. Ben ne suç işlemiştin? Bir kere anneme iyi geceler demeden yatmıştım. O sayılır mıydı?

Adım seslerini duyduğumda titremem arttı. Bir gün de işkence yapmasalar olmaz mıydı? Tam karşımda durdu gelen kişi. “Neden titriyorsun?”

Duyduğum erkek çocuk sesiyle başımı yavaşça kaldırdım ama bunu da çok yapamadım boynum acıyordu. Ensemde de bir şişlik vardı. Sanırım kafamı kaldıramadığımı anlamış olmalı ki o da yere oturdu. Bir süre beni inceledi. Titremelerim azalsa da durmadı hala korkuyordum. O da bana zarar verir miydi? O kimdi ki? Neden buradaydı?

Gördüğüm en koyu kahverengi gözlere sahipti. Baktıkça nedensizce güvende hissediyordum. Bir tanıdıklığı vardı gözlerinin ama çıkaramadım. Siyaha çalan hafif dalgalı saçları vardı. Normal bir çocuğa benziyordu. Üzerine giydiklerinde bir kaç yırtık vardı. Bana göre iyiydi yine. Benim üzerimde bana giydirdikleri beyaz hasta önlüğü vardı. Ama her yeri kandı. Artık beyaz kan kırmızısıydı.

O da bana baktığında en son gözlerime baktı. Gözlerimde takılı kaldı bakışları. “Gözlerin çok güzel.” dedi etkilenmiş bir sesle. “Aynı güneş gibi.”

“Seninki de toprak gibi.” Sözlerimle bana baktı.

Ne diyeceğini bilemedi. “Yemek getirdim sana. Acıkmışsındır. Uzun süre önce su getirmiştim ama gardiyana yakalanınca kapının arasından attım.”

“O suyu sen mi attın?” Kafasını aşağı yukarı salladığında nedensizce mutlu olmuştum. “Teşekkürler.”

Bir süre daha sustu. “Ne demem gerekiyor?”

Sorusuyla şaşırdım. “Rica ederim.”

Kafasını aşağı yukarı salladı. “Rica ederim.”

“Bilmiyor musun?” Kafasını iki yana salladı. Bir kez daha şaşırdım. “Nasıl?”

“Kimse öğretmedi. O yüzden seninle nasıl konuşacağımı da bilmiyorum ama idare et. Zaten sadece yemek getirdim.”

Zorla gülümsedim. Yüzüm bile acıyordu ama uzun süre sonra içim sıcacık olmuştu o yüzden gülümsedim. “Ben öğretirim.”

Poşetin içine uzanan eli duraksadı ve eğdiği kafasını kaldırdı. “Neyi?”

Neyi? “Eee...” Ne diyeceğimi bilemedim etrafıma baktım. “Sana öğretmediklerini işte.”

Sözlerimle o da tebessüm etti. “O zaman teşekkür ederim demem mi gerekiyor?”

Bu sefer sesli gülerek kafamı aşağı yukarı salladım. “Rica ederim.” Getirdiği poşetten kağıda sarılı bir şey çıkardı. Sonra plastik bir tabak. En sonunda bir şişe su ve bir şişede beyaz bir içecek çıkardı. “Sen bunları nasıl getirebildin?”

Sözlerimle bu sefer o sesli bir şekilde güldü. “Annemin uyku ilacını herkesin içeceğine attım.”

Sözleriyle acıyan gözlerim büyüdü. “Nasıl? Sırf benim için mi?”

Bu sefer duraksayan oydu. Bunu benim için yaptığını yeni anlar gibi başını aşağı yukarı salladı. “Evet senin için.”

“Sen beni nereden tanıyorsun ki?” diye sordum. Uzun zaman sonra sesim ben gibi çıkmıştı. İnatçı ama bir o kadar da meraklı.

Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Tanımıyorum ki. Sadece seni buradan bir kaç kez çıkarıp geri kapattıklarını gördüm. Çok zayıfsın bence yemek yemelisin.”

“Sen neden buradasın?”

“Çok meraklısın.” derken yemekleri önüme itti. “Yersen anlatırım.”

Zaten önüme gelen yemeği geri çevirmeyecektim o yüzden acısa da kafamı aşağı yukarı salladım. İlk kağıda sardığı şeyi açtım. İçinden ekmek arası salam çıktı. Plastik tabağı açtığımda ise pilav çıktı. Yemekler çok zıt olsa da şuan yemek seçecek durumda değildim. Zaten normalde de ne bulsan yiyen bir kızdım. Getirdiği beyaz içeceğe baktım. “O ne?”

Şişeyi açarak önüme koydu. Poşetten kaşık çıkarırken, “Süt.” dedi. “Paket süt yoktu o yüzden bulduğum şişeye doldurdum.”

Sütü alıp içtim. Normalde burada ki kimseye inanmayacaktım ama o da çocuktu. Benim gibiydi. Hem iyi biri olduğunu hissediyordum. Annem hep hislerine güven, onlar sana doğru olanı gösterir derdi. Öyle olmasını umuyordum. Ekmeği elime aldığımda, “Bunu da mı sen yaptın?” dedim. Salamlar yamuk yumuktu. Biri küçük biri büyüktü. Yine de yenirdi.

Sorumla tek elini arkasına sakladı. “Olduğu kadar.”

Elini gösterdim. “Elinde ne var?”

“Hiç bir şey.” diyerek tekrar bana yemeği gösterdi. “Hadi ye yemeğini.” Kafamı aşağı yukarı sallayarak yemeye başladım. O susunca kaşlarım çatıldı. Ağzım dolu dolu konuşacağım sırada gülerek konuştu. “Tamam tamam anlatıyorum.”

“Ben buranın sahiplerinin çocuğuyum o yüzden buradayım.” Omuz silkti. “Bu kadar işte.” Sonra bir an duraksadı, kaşlarıyla beni gösterdi. “Sen neden buradasın?”

Ağzımda ki lokmayı yuttum. “Sen Aysel’in oğlu musun?” Kafasının aşağı yukarı salladığında elimde ki yemeği bıraktım. “Annen annemi öldürdü.” diyerek ona annesini şikayet ettim. Sözlerimle gözleri büyürken ona yaşadıklarımı açıkladım. “İlk annemin kafasını kanattılar. Bam diye bir ses çıktı. Sonra ben bağırınca beni buldular, ben o sırada saklanmıştım. Dediler askerimiz olacaksın. Buraya getirdiler. Canımı çok yaktılar biliyor musun? İşkence deniliyormuş buna. Eğer askeri olmalarını kabul edersem bunun biteceğini söylediler ama onlara inanmıyorum. Annem yabancılara inanma derdi.”

Göz bile kırpamayacak kadar donmuştu. Bu olanları bir oyunmuş gibi ona anlatmama da şaşırmış olabilirdi. “Sana da mı...” diye başladığı cümleye devam etmedi. Kaşları çatılırken bıraktığım yemeğe baktı. “Yemeğini yemiyorsun.” Hızla yemeği elime aldım.

Yemeği yerken sadece beni izledi. Çok uzun burada kaldığını fark ettim. “Ya uyanıp seni yakalarlarsa?”

Omuz silkti. “Bir şey olmaz bana.”

Dudaklarımı büzdüm. “Doğru o senin annen sana zarar vermez ki.” Sözlerimi kıskançlıkla söylemiştim çünkü bende mutlu olmak istiyordum. Sözlerimle güler gibi oldu ama gözleri dolmuştu. Gözlerini silmek için arkasına sakladığı elini çıkardığında elinde ki kesiği gördüm. Hala azıcık kan vardı. “Elin kanıyor!”

Sözlerimle elini arkasına sakladı tekrar. “Bir şey değil. Bıçak kesti.”

“Bıçak kendi mi kesti elini?”

“Hayır salam doğrarken oldu.”

Elimde ki bir lokmacık kalan ekmeğe baktım. Ona vermek hiç aklıma gelmemişti. Annem hep paylaşmak iyidir derdi. Ekmeği ona uzattım. “İster misin?”

Kafasını hızla iki yana sallayıp elimi yavaşça ittirdi. “Hayır tokum ben. Ayrıca yemeğini kendine saklamalısın. Hele ki şu durumdayken.”

Ekmeği direk ağzıma attım. “Haklısın.”

Kaşığı elime alıp pilavı yemeye başladığımda yine onun sesini duydum. “Çok mu acıktın?”

Pilavı dökmeden yemek için eğdiğim kafamı kaldırdım. Sadece kafamı sallayarak onu onaylamakla yetindim. Sonra tekrar pilavıma döndüm. Pilavı bitirene kadar konuşmamıştık. Pilavımı bitirdiğimde yemekle eş zamanlı olarak içtiğim sütte bitmişti. Sudan bir yudum içmemiştim. Suyu alıp sıkıca sarıldım. “Bu bende kalsın mı azar azar içerim.”

Kaşları çatıldığında, “Ben sana yine gizlice getiririm merak etme.” dedi. Sözleriyle tekrar güldüm.

“Olsun.” dedim şişeye bakarak. “Bu bende kalsın. Olmaz mı?” Bu şişeye her baktığımda onu hatırlamak istiyordum.

Ona baktığımda bana kıyamayarak baktığını gördüm. Başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Gülerek şişeyi açtım ve çok az içtim. Tekrar kapağı geri kapattığımda ona baktım. “Annen onları uyuttuğunu görünce sana kızmaz mı?”

Bir an bakışlarını kaçırdı. “Yok.” demekle yetindi.

Güldüm. “Benimki de ölmeseydi kızmazdı.” Sonra dudak büzdüm. “Şimdi annem öldü ya, hiç mi yanıma gelmeyecek? Ölünce nereye gidiyorlar ki? Ben de ölsem keşke.”

Sözlerimle elini omzumda hissettim. “Sen ölmeyeceksin.” Çok ciddi duruyordu. Ölüm bu kadar ciddi bir şey miydi?

“Tamam ölmem.” dedim çok basit bir şeyden bahseder gibi. “Hem buradan kaçana kadar yaşamaya kadar verdim.”

Sözlerimle güldü. “Neden kaçana kadar?” Sorusuyla omzumda ki eli düştü.

“Sonrasına sonra bakarım ilk bir kaçıyım.”

Kafasını sallayarak beni onayladı. “Kaçarken yardıma ihtiyacın olursa haber et.”

Heyecanla yerimde dikleşeceğim sırada hissettiğim acıyla yeniden iki büklüm oldum ama heyecanımın kaybolmasına izin vermedim. “Beraber kaçalım mı?”

Bu sefer o dudak büzdü. “Bilmem.”

Kaybolan heyecanlımla kafamı aşağı yukarı salladım. “Doğru senin anne burada. Benim annem de burada olsa bende kaçmazdım.”

Bir saniye beklemeden cevap verdi. “Tamam kaçalım.”

Işıldayan bakışlarımı ona çevirdim. “Gerçekten mi?”

Kafasını aşağı yukarı salladı. Sanki benim neşem ona da bulaşmıştı. “Gerçekten.”

Güldüğümde o da gülerek getirdiklerini toplamaya başladı. “Gidiyor musun?”

Sorumla kafasını kaldırdı. “Gitmeyeyim mi?” Kafamı iki yana salladım. Getirdiklerini geri poşete koydu. Karşımda bağdaş kurarak oturdu. “Tamam.” demesiyle yeniden güldüm.

Boş boş bakıştığımızda yeniden somurttum. “E ama konuşmuyoruz.”

“Ne konuşacağız?”

Omuz ilktim. “Bilmem.”

Yine sustuk. “Ben Demir.” demesiyle ona baktım. Doğru ya biz tanışmamıştık.

Elimi ona doğru uzattım. “Bende Selis.” Elime baktı. Kaşları çatıldığında elimi inceledi. “Sıkman gerekiyor. Tanışan insanlar böyle yapar.”

“Yapınca ne oluyor?” Sorusuyla bir an kalakalsam da elimi ısrarla uzatmaya devam ettim. “Sık işte.” diye direttim. Oflayarak sağ elini uzattı ama ben sol elimi uzattığımdan sıkmayı beceremedi. Bu haline güldüm. “Diğer elinle sıkacaksın şapşal.” Sözlerimle kaşları daha çok çatılsa da benle inatlaşamayacağını anladığında diğer elini uzatıp elimi sıktı.

“E ne oldu şimdi?”

Sorusuyla oflayarak elimi çektim. “Tanıştık işte. Memnun oldum demen gerekiyordu.”

Kollarımı sinirle bağdaş kurduğumda bu halime güldü. “Memnun oldum Sel- Ne garip ismin var.”

“Of!” dedim çıldıracak gibi.

Güldü. “Ama öyle. Ben sana prenses diyeceğim.”

“Niye be?” Terslememle daha çok güldü.

“Sinirlenince çok tatlısın bu arada.” Kaşlarım daha da çatılınca yeniden güldü. “Ne bileyim küçük kızlara prenses diyorlar.”

“Kim diyor?” derken tek kaşım havalanmıştı.

“Dün annemin izlediği filmi gizlice izledim.”

“Niye gizlice?”

“Öyle olması gerekti.”

“Okey.” dememle kaşları çatıldı. “Bende bunu bir filmde görmüştüm.”

Daha farklı bir şekilde, “Okey.” demesiyle sinirlerim bozulmuştu. “Bundan sonra daha sık derim böyle olacaksan.”

Gözlerimi devirdiğimde, “Ne yapıyorsan yap ama prenses deme. O küçük çocuklara denilir ben yakında büyüyeceğim.”

“Öyle mi?”

“Evet.” derken ona bakmıyordum. “İsmimi söylemek zorsa başka bir şey bul.”

Bir süre düşünür gibi mırıltılar çıkardı. “Matmazel nasıl?”

Sorusuyla ona bakmadan edemedim. “O ne demek?” Bilmem der gibi omuz silkmesiyle bu sefer gülen bendim. “Bunu da bir filmden duydun değil mi?” Beni onaylarcasına kafasını aşağı yukarı salladı. “O zaman baştan alalım.” diyerek tekrar elimi uzattım. Oflasa da umursamadım. “Memnun oldum Demir.”

Bıkmış bir şekilde elini uzattı. Yanlış elini uzattığını fark etmesiyle diğer elini uzattı. Bu haline ben gülerken o ters ters baktı. Elimi sıktığında, “Memnun oldum Matmazel.” dedi. Ellerimizi hafifçe salladık. “Ne oldu şimdi?”

“Arkadaş olduk.” dedim gülerken. Benim gülüşümle o da güldü. Biz bugün burada Demir ile arkadaş olduk. İleride daha fazlasını olacağımızı bilmeden. Biz bugün burada Demir ile kaçma kararı aldık, bunu dört yıl sonra yapacağımızı bilmeden. Biz bugün burada Demir ile tanıştık. Her şeyin başlangıcı aslında bugündü ve hayatımın dönüm noktalarından biriydi.

 

...

 

İnsanın hayatında dönüm noktaları olur. Benim hayatımda birden fazla vardı. Annemin ölümüyle başlayan ve Kankırmızısı’na girmemle devam eden. Bu son diyemiyordum çünkü daha fazlası olacağını hissediyordum. En basitinden bugünün de hem benim hem de ekip için bir dönüm noktası olacağından emindim.

May ile kapıya doğru emin adımlarla ilerlerken kapının önünde dikilen iki adam ile duraksadık. Ellerinde üst armalarında kullanılan cihazlar vardı. May ile duraksayarak birbirimize baktık. Yine de duraksamadan devam ettik. Eğer çantamızda ki elektroşoklar fark edilirse iş başlamadan biterdi. Kapının önüne yaklaştığımızda bakışlarım kapıya yakın ikinci masaya kaydı. Bizimkiler oradaydı. Ayakta dururlarken Aisha telefonunu kaldırıp salladı.

May’a hafifçe dokunduğumda bakışlarımı Aisha’dan çekmedim. May muhtemelen ilk bana bakmış sonra nereye baktığıma bakmıştı. Her şekilde Aisha’yı görmüş olmalı ki rahat bir nefes verdiğini duymuştum. Hep derdim ekibimizde bir hackerin olması her şekilde avantajdı.

Kapının önünde durduğumuzda üstümüzden hiç bir şey çıkmamıştı. Önümüzü açtıklarında içeri girip ekibe yöneldik. Herkes buradaydı ve en son gelen yine May ile bizdik. Assolistler en son sahneye çıkarmış diyerek kendime moral vermekten başka yapacağım hiç bir şey yoktu. Acaba ne zamandır buradalardı?

Masaya geldiğimizde bir süre sırayla herkesi inceledim. Aisha siyahlar içindeydi. Straplez kesim elbisenin üzerine eklenen bol uzun kollar vardı. Kolların kumaşı omuzlarını hafifçe sarıp boynunu ince bir kumaş olarak sarıyordu. Şık bir duruşu vardı. Üst bedenine tamamen yapışan kumaş belinden aşağıya uzun bir etek olarak dökülüyordu. Benim ki gibi dalgalı değildi ama darda değildi. Saçlarını açık bırakmak yerine bol bir topuz yapmıştı. Yine de kulağı görünmüyordu.

Bakışlarım yanında ki Kathy’e kaydı. Koyu bej, pudra renginde kısa bir elbiseydi. Omuzlarından kayan geniş yakaları vardı. Geniş yakalarına rağmen dar kumaşı kollarını sarıyordu. Elbisede aynı Tulip’inkiler de olduğu gibi taşlı askıları vardı. Göğüs kısmı yakaya dayanan bir bolluktayken elbise belini sıkıca sarıyor kısa eteği ise çan gibi açılıyordu. Koyu sarı saçlarını dalgalandırarak açık bırakmıştı.

Clara’ya baktığımda onunda kısa, beyaz ama tatlı bir elbise giydiğini gördüm. Üst kısmı bedeni sarıyordu, omuzlarında ki askılar fiyonk şeklinde bağlanmıştı. Belden sonra açılarak kabaran kısa bir eteği vardı. Boynunda inci bir kolye vardı. Düz platin sarısı saçlarını ise önlerden hafifçe alıp arkada ki fiyonk şeklinde ki tokayla tutturmuştu. Saçlarının rengi elbisenin hafif parlaklığına uyum sağlamıştı. Tatlıydı yine. Ama Conroy’un, Clara’nın yanından ayrılmaması elbisenin kısalığından ne kadar rahatsız olduğunu açıkça belli ediyordu.

Conroy ise Aisha ile uyum içindeydi. Simsiyahtı. Siyahın en koyu tonuna sahip kısa kollu tişörtü üzerine tam oturmuş hafiften kaslarını belli ediyordu. Belinde sade siyah bir tokaya sahip kemeri varken aynı siyahlıkta da bir pantolon giymişti. Aynı siyahlıkta ki ceketini ise muhtemelen sıcakladığı için çıkarmış elinde tutuyordu.

Onun yanında durup Clara’ya bakmaya çalışan ama Conroy’un koca bedeni yüzünden bunu başaramayan Thanos vardı. O da yanında duran Conroy’un zıttı ama Clara’nın eşi gidiydi. Beyaz giyinmişti, daha doğrusu giydirilmiş sayılırdı. Kısa kollu beyaz gömleği üzerinde ince plise dokularıyla hafifçe dalgalanıyordu. Rahat bir duruşu vardı. Aynı kumaştan geniş paçalı bir pantolonu vardı.

En son Thanos ile benim aramda kalan Irvin’e baktığımda onun da zaten beni izlediğini gördüm. Benim baktığımı görmemle sırıtmıştı. Üzerinde beyaz bir gömleği vardı. Vücuduna tam oturmuştu ve hafiften kasları belliydi. Irvin’in kasları mı vardı? İlk birkaç düğmesini açık bıraktığı gömleği sayesinde koyu buğday teni belli oluyordu. Altında ise siyah pantolon ve deri bir kemer vardı. Gömleğini Conroy gibi pantolonunun içine sıkıştırmıştı. Şık duruyordu, yalan yoktu.

Tekrar koyu kahve gözlerine baktığımda nefesim kesilir gibi oldu. Yutkunamadım. Neden? Kalbim tekledi anlık. Normal değildi. Bu normal değildi ve olmamalıydı. Bakışlarımı önüme çevirerek masaya döndüm. Masada ki sohbete odaklanmaya çalışsam da bi bok anlamamıştım. Bu sırada zaten yanımda olan Irvin dibime girmiş dudaklarını kulağıma yanaştırmıştı. Fısıltısıyla kanım kaynamıştı. “Kırmızı gereğinden fazla yakışmış.”

Öylece kalırken onun sırıtışını hissettim. Onu duymazdan geldim. O da bunu umursamadan bir adım gerileyip dibimden ayrıldı. Ondan her kaçmaya çalıştığımda ona daha çok çekilmem normal değildi. Ne ara bozulduğunu bilmediğim nefes alışlarımı düzene sokmaya çalıştım. Göreve odaklan kızım, görev için geldin buraya...

Masada bir süre normal sohbet döndü. Yaklaşık bir saat sonra içkiler geldiğinde salonun sonundan gelen sesle müzik ve uğultu kaybolmuştu. Salonun sonunda gördüğüm kişiyle nefes alamadım gibi oldu. Aysel... Şuan ki adıyla Agnes... Çocukluğumun katili... Annemin katili...

Onu uzun bir aradan sonra görüyordum. İçim daraldığında, nefes alamadım gibi oldu. Bunu belli etmemek için kendi içimde bir savaş verdim. Neyse ki herkesin odağı şu anlık Agnes’ti. Eline aldığı mikrofon ile gülümseyerek konuşmaya başlamıştı. Şuan kırklı yaşlarında olmalıydı. Yüzünde pek bir kırışıklık yoktu. Gergin yüz hatları yerindeydi ve yaşına rağmen sertti yüzü. Bembeyaz teni üstüne simsiyah saçları vardı. Herhangi bir beyazlama yoktu ve canlılığını koruyordu. Saçları omuzlarından dökülürken üzerinde melek gibi beyaz bir elbise giymişti. İçinde ki şeytanı böyle gizliyordu demek ki. Mavi gözleri salonda gezinirken kısa bir konuşma yaptı.

“Katılım sağlayan herkese çok teşekkürler. Biliyorsunuz burası basit bir kuruluş değil. Yetimhanelerimizde yetiştirdiğimiz çocukları burada eğitiyoruz ve iş imkanı sunuyoruz.” Bu saçmalıklara inanarak burada olan var mıydı? “Sizin desteğinizle buraya geldik çünkü zorlama yok her biriniz kendi isteğinizle geldiniz.” Tabii canım. “Hepinize tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. Bu yılda istediğiniz gibi, gönlünüzden geldiğince eğlenin.” Yarın köle gibi eğitilmeye devam...

Ortadan ayrıldığında herkes alkışlamıştı. Ben hala buraya kendi isteğiyle gelen insanların beynini sorguluyordum. Agnes görüş açımdan çıksa da diğer liderle birlikte salonun en ucunda oturduğunu görüyordum. O tarafa bakmamaya çalıştım. Çalmaya başlayan ağır müzikle ortaya çıkıp bir kaç çift dans etmeye başlamıştı. Herkes coşmadan operasyona başlayamazdık.

Aisha telefondan başını kaldırdı. “Her şey tamam. Tam bir saat sonra ilk Conroy ile ben ayrılırım ve odaya geçip bilgisayarımı aldıktan sonra yasaklı kata geçeriz.”

Irvin kafasını salladı. Kısa bir an etrafta gezdirdi bakışlarını en son kapıda ki görevlilere. “Onlar oradan ayrılmazsa işimiz yaş.”

Tulip konuştu. Kısa saçlarını hafif dalgalandırmıştı. “Kimsenin gelmeyeceğine emin olduktan sonra içmeye gelirler.”

Irvin onu onayladığında hepimiz sustuk. Ortam sesli olabilirdi ama biz kendi içimizde Kankırmızısı sessizliğini yaşıyorduk. Çok zaman geçmeden Irvin, “May önüne bak.” dediğinde bakışlarımı May’a çıkardım. Karşıda ki Earl’a baktığını gördüm. Earl’da ona bakıyordu ve sadece bakışları ile birbirlerini yiyorlardı tam anlamıyla. May, Irvin’in sözleriyle kısa bir an Irvin’e baktı. Onu süzdükten sonra alayla gülüp masadan bir kaç adım uzaklaştı. “Bir saate kadar istediğimiz gibi eğlenebiliriz bence.” Sözleriyle arkasını dönerek Earl’a ilerledi. Kısa bir konuşmanın ardından dans eden çiftlerin arasına karıştılar. Earl’ı, May’ın dansa kaldırdığından emindim.

Yanımda sinirden yumruğunu sıkan Irvin’e döndüm. “Kız ne yapacağını biliyor. Bu zaman kadar nasılsa öyle devam ediyor. Sal şunu.”

Irvin sesimle sırıtarak bana döndü. Birbirimize seslerimizi duyurabilmek için fazla yakındık. “Karşınızda Salak yok Selen. Eğer May eskisi gibi olsaydı burada ki herkesi elden geçirmişti. Tek Earl’de takılı kalmazdı.”

Tek kaşım havalanırken, “Biliyorsun?” dedim emin olamayarak.

Kendinden emin bir tavırla konuştu. “Ben her şeyi bilirim Arıza Kız.”

Dudak büzerek kafamı aşağı yukarı salladım ve önüme döndüm. Önümde ki içkiden bir kaç yudum aldığımda yüzümü buruşturdum. May’sız gitmiyordu bu iş. Bakışlarım Earl ve May’a kaydı. Earl’ın üstündekileri görmemle göz devirmeden edemedim. Herkesin gömlekle geldiği baloya kazakla gelmekte ona yakışırdı zaten. Gri kalın kazakta nasıl terlenmiyordu acaba? Altında kazağına uyumlu bir pantolon giymişti. İyi en azından kargo pantolonunu çıkarabilmişti.

Normal bir şekilde dans ederlerken ne konuştuklarını bilmiyordum. May ile Earl’a şöyle bir bakınca... Bir zıtlık içerisindeler ama bir o kadar aynılar. Earl’dan hiç iyi bir hava almıyordum ama May’ın yanında olmaktan başka şansım yoktu. İyi, kötü ne olacağını ilerde görecektik.

Kısa sürede gülerek ayrıldılar ve May yanımıza geri geldi. Herkes May’a dik dik bakarken May yine en umursamaz halindeydi. Irvin yanımda sinirle solurken uzun süre sessiz kalamadı. “O Earl’dan artık uzak dur.”

May yandan Irvin’e baktı. “Anlamadım?” dediğinde eline aldığı kadehi kafasına dikti.

Irvin sakin kalmaya çalışsa da konu kuzeni olunca bunu başaramıyor gibiydi. “O Earl’a daha fazla yanaşma. Bitti işimiz zaten.”

Kafasına aşağı eğip kaldırırken elinde ki kadehi masaya bıraktı. “Peki.” dediğinde Irvin ağzını açamadan masadan ayrılarak Earl’ın yanına yöneldi. Bu hareketiyle ben gülerken Irvin sinirle masaya vurmuştu. Hala gülüşümü durduramazken Irvin’in elini tutup omzumun üstünden ona baktım.

“Sakin.” dememle sanki siniri çekilmişti. Bana bakarken yine sırıttı.

“Peki.” Bu sefer sinir de olamadım bakışlarında kayboldum. Bugün farklı bir havası vardı. Belki de bitişe yaklaştığımız içindi. Artık varış noktamız çok da uzakta değildi, varmamıza az kalmıştı. Yolculuğumuz bitiyordu. Peki, onda ki bu değişimin sebebi neydi?

Bakışlarımı ondan çektiğimde May’a baktım. Earl’ın yanında bulamadığımda kaşlarım çatıldı ama hemen ileride ki masada Georgia’nın yanındaydı. Irvin sinirden o yöne bakmadığından bunu göremiyordu ama. May işini biliyordu.

Georgia da gece mavisi bir elbise giymişti. Şöyle bir bakınca Kathy’nin elbisesinin aynısı olduğunu gördüm sadece onun bedeni daha ince olduğundan üstünde daha zarif durmuştu Kathy balık etli olduğundan daha boldu. İkisine de çok yakışmıştı renkleri bile saçlarıyla uyumluydu nerdeyse. Georgia saçlarını topuz yapmış sadece iki tarafından gece mavisine boyalı kısımları bukleler halinde bırakmıştı. Güzel kızdı.

Bakışlarımı onlarda çok oyalamadım, iki gece mavisi elbise giyen kız birbiriyle çok uyumlu duruyorlardı. Aklıma gelen düşünceyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Ben daha sonra bununla May ile dalga geçerdim.

Yan tarafıma baktığımda Irvin bana bakıyordu yine. “Ne?” dedim ters bir tavırla. Bana bu kadar uzun bakmamalıydı.

“Hiç.” dedi omuz silkerek. “Sadece gözlerimi alamayacağım kadar güzelsin bugün. Kaşlarını çatarak etrafına baktı. Sonra tekrar bana baktığında yine sırıtıyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, “Mümkünse bir daha olmasın.” dedi. Bugün neyi vardı çözebilmiş değildim. Fazla rahattı ve bu hali benim tüm duvarlarımı kırıyordum. Tamam normalde de sevgili rolüyle beni sinir etmek için bana yaklaşırdı ama bugün başkaydı. Bu hissi anlatamazdım çünkü ben bile anlamıyordum. Garipti. Tek diyebileceğim buydu.

Hala yüzlerimiz birbirine fazla yakın halde duruyorduk. Amacı neydi? Gözlerine bakarken kendimden geçtiğim için algılarım anlık kapandı. Gözlerimi kapatıp bir adım gerilediğimde güldüğünü duydum ama umursamadım. Belki de gözleri Demir ile aynı renk diye bu kadar etkileniyorumdur. Ona sırtımı dönüp masadakilerle ilgilenme kararı aldım.

Arada ki Conroy’u aşıp Clara’nın yanına gelen Thanos gülerek bir şey anlatıyordu, aynı şekilde Clara’da gülerek dinliyordu. Clara bu sıralar bi tık fazla gülüyordu sanki.

Bu şekilde rahat konuştuklarını görünce bakışlarım anlık Conroy’a değdi. Evet, tam da tahmin ettiğim gibi Aisha onu oyalıyordu. Şaşırtıcı bir durum değildi çünkü Conroy’un, Thanos’u unutmasını sağlayan tek şey Aisha’ydı.

Thanos’un, Clara’ya ne dedi duyamıyorum ama Clara bu sefer kahkaha atmıştı. Eliyle ağzını kapatsa da bu kahkahayı Conroy duymuştu. Omzunun üstünden kardeşine baktığında ve yanında Thanos’u görmesiyle bakışları sertleşti. Yönünü onlara çevirdiği an Aisha telaşla Conroy’un omzuna dokundu. Conroy ona bakmasa da bir şeyler söyledi. Conroy umursamadan bir adım atacağı sırada en son ne söylediyse Conroy durup omzunun üstünden ona baktı. Siniri geçerken tamamen Aisha’ya döndü. Kısa bir sohbetin ardından dans eden çiftlerin arasına karıştılar.

Kafamı iki yana sallayarak elime kadehi aldım. Ekibimizin dinamiği mükemmeldi. Yavaş yavaş içkimi içerken bakışlarım etraftaydı. Barış yoktu. Bu iyi bir şeydi. Dean’in ise Earl ile aynı masa da olduğunu biliyor ve bilerek o tarafı bakmıyordum.

Kathy’nin sesini duymamla ona döndüm. May gittiği için yanımda o vardı. “Anlamıyorum Aisha ne buluyor şunda. Benle de dans edebilirdi.”

Güldüm sözleriyle. “Kadın kadına mı dans edeceksiniz?”

Hayretler içinde bana baktı. “Bunu tek yapan biz olmazdık.” diyerek salonda ki çiftleri gösterdi. Evet kadın kadına dans eden bir kaç kişi vardı ama hayret bunların arasında Holly ve Maya yoktu.

Masaya gelen kişiyle gözlerim kısıldı. Kahverengi saçları olan oval yüzlü bir erkekti. Adını unutmuştum. Giydiği gömleğin yakalarını düzelterek masamızda bitti. Hiç birimize bakmadan direk Tulip’in karşına geçti. Tek kaşım havalanırken tek yaptığım şey izlemekti.

Tulip çocuğa garip garip bakarken, “Andrew ben.” diyerek kendini tanıtmıştı çocuk. “Sen de Tulip olmalısın?” Sorusuna karşılık garip garip bakmaya devam etti Tulip. Andrew bunu umursamada Tulip’e elini uzattı. “Dans etmek ister misin?”

Tulip yüzünü buruşturarak bir adım geriledi ve bir saniye düşünmeden, “Hayır tabii ki.” demesiyle kendimi tutamayıp kahkaha atmıştım. May çok şey kaçırıyordu. Ayrıca Tulip’in bu erkek nefretiyle Andrew’in teklifini kabul etmesi daha şaşırtıcı olurdu. Bu normal olanıydı yani.

Andrew anlık afalladı ve uzattığı eli sekteye uğradı. Ağzı açıp kapanırken mal gibi bakıyordu. Burada devreye Kathy girdi. Öne atılarak çocuğun elini tuttu. “Ben ederim.” Andrew ne yaşadığını anlamayarak Kathy’nin peşinden sürüklendi. İlk başta Kathy’nin neden kendini öne attığını anlamasam da Aisha ve Conroy’a yakın bir yerde dans ettiklerini görünce niyetini anladım. Rahat vermeyecekti.

Bakışlarımı onlardan çektiğimde ileride ki koltuğa takılmıştı gözüm. Maya ve Holly oradaydı. Salonun sonunda bir kaç koltuk vardı ve genellikle yöneticiler oturuyordu. Maya ve Holly’i inceledim. İkisi de fazla güzeldi.

Holly, saten beyaz bir elbise giymişti. Çok şık duruyor ve ışıklar ekstra parlatıyordu. Omuzlarından kayıp düşen drapeleri boynunu ve omuzlarını açıkta bırakıyordu. Kumaş belini sarıyor belinden aşağı bir yırtmaçla açılıyordu. Uzundu elbisesi. Yırtmaç sayesinde otururken bir bacağı dışarıda kalmıştı. Boynunda da inci bir kolye vardı. Ve asıl olay kucağında oturan Maya’ydı. Maya, Holly’nin kucağında oturuyor ve inci kolyesiyle oynayarak konuşuyordu. Holly dalga dalga saçlarını bugün açık bırakmıştı.

Maya da beyaz giyinmişti ama Holly’nin ki kadar parlak değildi. Holly tam anlamıyla salonu aydınlatıyordu. Maya’nın üzerinde tek omzundan çapraz geçen bir crop, altında bel kısmı drapeli olan uçuş uçuş bir etek vardı. Uzun düz siyah saçlarını bugün sanki Holly’le uyumlu olabilmek için dalgalandırmıştı.

Kucak kucağa otururlarken gayette keyifli duruyordular. Artık alıştığım için şaşırmadan bakışlarımı çekiyordum ki hemen yan koltukla onlara rahatsızca bakan Cedric ve Agnes’i gördüm. İçimde beliren küçük kızın korkusu diriydi ama onu artık yok sayabiliyordum. Belki de o kızı yok saydığım için artık bir türlü kendim olamıyordum.

Agnes ve Cedric’in rahatsız bakışlarla Holly ve Maya’ya baktığını görünce kaşlarım çatıldı. Aklımda yersiz şüpheler dolanmaya başladı o an. Tamam, Holly ve Maya hep yakınlardı ama yakınlıklarını bu derece kimsenin gözüne sokmazlardı. Ayrıca Dean, Earl ve Lenora bir masadayken onların en azından Holly’nin bu üçlüden ayrı durması saçmaydı. Sanki bilerek yöneticilerin koltuğuna oturmuş gibiydiler. Nedensizce artık Holly ve Maya’nın sırf Cedric ile Agnes’i rahatsız etmek için lezbiyen olduklarını düşünmeye başlayacaktım. Saçma olabilir ama şu görüntüden sonra aklıma gelen tek şey buydu.

Clara’nın masadan ayrıldığını gördüm. Nereye gittiğine baktığımda en köşede tek başına oturan Çiçek’in yanına gidiyordu. Dudaklarımda var ile yok arası bir tebessüm belirdi. Çiçek’e yaşına göre üzerinde ağır bir elbise vermiştiler ama bir o kadar da zarifti. Üzerinde ki yeşil elbise gözlerini ortaya çıkarmıştı. Yine de hem ortamdan hem de üzerinde ki elbiseden rahatsız olduğu belliydi. Clara yanına gidince yüzünde güller açmıştı. Onlar sohbet ederken ben tekrar önüme döndüm.

Irvin, “Sende dans etmek ister misin?” diye sorduğunda dayanamayıp göz devirdim. Ömrümde bir kere bile dans etmeyen kızdım. Zaten bu şanssızlıkla oraya çıksam anca kendimi rezil ederdim.

Gözüm köşede tek başına duran Rex’e takıldı. Uzun zamandır konuşmamıştık. Durumlar neydi bilmiyordum. Onun üstünde de açık gri tonlarında kalın triko giymişti. Yarım fermuarlı yakasını açık bırakmış içinde ki beyaz tişörtü görünüyordu. Altında da açık tonlarda bir pantolon vardı. Pürdikkat tek bir noktaya bakıyordu. Nereye baktığını bilsem bile baktım.

Lenora’ya bakıyordu klasik olarak. Lenora’nın üzerinde de oldukça parlak bir elbise vardı. Fildişi renginde simli bir kumaşı vardı. Straplez yakasında göğüs dekoltesi vardı, belden aşağı bol pileler halinde dökülen elbisenin bir de yırtmacı vardı. Kolları ise elbiseden bağımsız iki tane kabarık tülden oluşuyordu. Zaten manken gibi kızken böyle kendini daha da ortaya çıkarmıştı.

Lenora’nın hemen yanında Dean vardı ama ona bakmamak için büyük bir çaba sarf ettim. Yine de yüzü görüş alanımdaydı çünkü Lenora ile fazla yakındılar. Rex’i o kadar iyi anlıyordum ki... İnsanın içi acıyordu istemeden, engel de olamıyordu. Lenora’nın eli Dean’in yanağına gittiğinde gülerek bir şey konuşuyorlardı. Gözlerim onlara kilitlenmiş gibiydi ama bu nokta da bazı şeyleri yok sayamıyordum. İçime sanki küçük cam parçaları batıyordu.

Lenora’nın dudakları, Dean’in dudaklarına kapanınca daha fazla bakamadım. Gözlerim kapandığında yerimde sendeler gibi oldum. Bir elim yanımdan destek aldı. Amaç masaya tutunmaktı ama benim elim yine nasıl Irvin’in kolunu buldu hiç bir fikrim yok.

Gözlerimi açıp omzumun üstünden ona baktığımda yine sırıtıyordu. “Bu evet demek mi oluyor?” İlk neyi kast ettiğini anlamasam da sonra aklıma dans teklifi geldi. Anlık yorgunluk üstüme öyle bir çökmüştü ki gözlerimi kapatıp açarak onu onayladım. Rezil olsam bile en azından kafam dağılırdı çünkü buna ihtiyacım vardı.

Kabulümle sırıtışı büyüdüğünde bakışlarım yine gamzelerine ve gülüş çizgilerine kaydı. Tek bir çizgi insanın içini ısıtır mıydı? Benimkini ısıtıyordu. Bazen onun sırıtışı her şeyden iyi geliyordu. Duygularımı ilk kez bu kadar yoğun hissediyordum. Öyle yoğundu ki ne hissettiğimi ayırt edemiyordum.

Ortaya çıktığımızda ne yapacağımı bilemesem de ellerimi omuzlarına koymak aklıma gelebildi. Ben cidden bu zamana kadar hiç mi dans etmemiştim? Irvin’de ellerini belime sararak beni kendine çekti. Aniden çekmesiyle bir adım ilerlemiştim. Hızla kafamı eğip ayağıma baktım. Tamam şimdilik ayağına basmamıştım. Kafamı geri kaldırdığımda onu görmek için hafif bir açıyla kaldırmam gerekiyordu. “Sen baya baya benimle dans ediyorsun farkında mısın?”

Sorusuyla sadece nefesimi verdim. “Şaşırdın mı?”

Dudak büzerek kafasını hafifçe omzuna eğdi. “Hayır. Sonuçta bunlar sevgililer için gayet normal şeyler.”

Dişlerimin arasından son kez, “Sahte.” dedim.

Güldü. “Şimdilik.” diyerek karşılık verdi. Sadece göz devirmekle yetindim. “Benimle dans ediyorsun farkındaysan?”

Kaşlarım alayla havalandı. Yine kendini öveceğini bile bile, “Yani?” diye sordum.

Sırıttı. “Bu çok büyük bir meziyet. Koskoca Irvin Summıt ile dans ediyorsun.”

“Vay canına. Çok şanslıyım desene.” diyerek ona uyum sağladım.

“Tabii ki öylesin çünkü ben ilk kez biriyle dans ediyorum.” Sözleriyle öylece kaldım. Bende ilk kez dans ediyordum ve o kişi Irvin’di... Yine de bunu bilmesine gerek yoktu. Sustuğumda o da sustu. Bir süre sadece yüzünü izleme kararı aldım çünkü artık içimde ki bu karmaşadan kurtulmalıydım. Irvin içimde düğüm olan bir ip gibiydi. Her ucu birbirine karışmış ve ben açamıyordum o düğümü.

“Sence bugün bir şeyleri başaracak mıyız?”

Sorumla bakışları boşluğa düşer gibi oldu. “Başaracağız, başarmak zorundayız...” Tekrar bana baktığında yeniden sırıttı. “Tabii ki başaracağız Arıza Kız. Ekibin lideri benim. Benim yönettiğim her şey mükemmel sonuçlanır.”

Gülmeden edemedim sözleriyle. “Peki.”

Bu sefer kaşları çatılan oydu. “O benim lafım.”

Dudaklarım tek bir çizgi haline geldiğinde gülüşümü tutmaya çalışıyordum. “Olsun ama Irvin. Biz sevgiliyiz. Bir kelimeyi benimle paylaşamaz mısın?”

Net bir şekilde, “Hayır.” demesiyle başımı arkaya atıp kahkaha atmadan edemedim. İnsana iyi geliyordu. Tekrar ona baktığımda fazla anlamlı gözlerle bana baktığını gördüm. “Ayrıca sahte.”

Bakışlarına yenik düşerek bu sefer kendimi gizlemedim. Bir kerecik içimden geldiği gibi davransam bir şey olmazdı. “O da benim lafım.”

“Peki.” Sadece ona bakıyordum ve bu bile iyi geliyordu. Birini izlemek bile tebessüm etmem için bir nedendi. O biri Irvin’di... Kaslarımın ağrıdığını fark ettim. Ne zamandır sırıtıyordum? Irvin’de her zaman sırıtıyordu, hiç mi yorulmuyordu? O yapabiliyorsa bende yapardım bence. Bir kerecik...

Yarım saattir ritmi değişen kalbimi yok saysam da şuan kendini fazla belli ediyordu. O da beni seyrederken ise karnım karıncalanıyordu. İçimde anlatamayacağım bir curcuna vardı ve bunun sebebi Irvin’di. Hayır, bu aşk değildi. Öyle olsaydı bilirdim. Ben bunu daha önce hiç hissetmemiştim. Başka bir şeydi bu.

“Konuşsana.” diye fısıldamamla nefesim yüzüne çarpmıştı. Ne ara bu kadar yakınlaşmıştık?

“Sen niye hiç konuşmuyorsun Arıza Kız?” Sorusuyla bakışlarımı kaçırdım. “Sen istersen ben hiç susmam ama bil ki senin sesinde bana iyi geliyor.” Fazla açık konuşuyordu, bunu yapmamalıydı. İşler rayından çıkıyordu. Uzun bir süre daha sustuk. Yerimizde hafif adımlarla dans ediyorduk. “Bir şey sorabilir miyim?”

Tekrar ona baktığımda bu sefer sırıtmıyordu. “Ne?”

Bir an arkamda ki bir noktaya bakıp tekrar bana baktı. “Dean kim?” Başımı önüme eğdim bu sefer. Cevap vermek istemiyordum çünkü Dean benim için hiçbir şeydi. Çenemde hissettiğim eliyle gözlerimi kapattım. Yavaşça yüzümü kaldırdı. “Ya da Demir kim?” Yutkundum. İşte o her şeyimdi...

Eli çenemden uzaklaştığında gözlerimi açıp ona baktım. “Irvin.”

Eli tekrar belime yerleşirken göz temasını kesmedi. “Efendim Arıza Kız.”

Gözlerim anlık göğsüne kaydı. İyi gelir miydi? Tekrar ona baktım. “Biraz sarılabilir miyim?” diye sordum küçük bir çocuk gibi. “Azıcık.”

Sorumla gözleri titreşir gibi oldu. Bir elini belimden sırtıma çıkardı ve beni kendine çekti. Başımı yan yatırarak göğsüne yasladığımda gözlerim benden bağımsız kapandı. Omuzlarında ki ellerimi boynuna çıkarıp sarıldım. Biraz böyle kalsam belki iyi gelirdi. Neye iyi geleceğini bile bilmiyordum. İçimde ki karmaşaya iyi gelirdi belki.

Irvin’in eli tekrar belime indiğinde çenesini başımın üstünde hissettim. “Neyin var?”

Sorusuyla omuz silktim. Neyim olduğunu ben bile bilmiyordum. İçimde ki karmaşayı anlamlandıramıyordum ve bu beni fazlasıyla yoruyordu. Sadece birinde dinlenmek istedim uzun süre sonra. Kulağımı kalbinin üzerine yasladığımda kalp atışlarını duydum. Onunki de düzensizdi. Acaba hep mi böyleydi?

Bir süre sonra geri çekildiğimde yine bana bakıyordu ama ellerim boynunda kalmıştı. “Irvin bu gece her şey biterse ne olacak?”

Bir süre sustu. Sadece gözlerime baktı. “Ne olmasını istersin?”

Sadece sustum. Zaten ben hiçbir zaman ne istediğini bilen bir kız olamamıştım. “Ekip dağılacak mı?”

Sözlerimle güldü. “O bir kez oldu ve sonucunu gördük.”

Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. “Birbirimizden kopamayız diyorsun yani.”

Tekrar sırıtmak için gecikmedi. “Onları bilmem ama ben senden kopamam.”

“Bugün çok mu açık sözlüsün sen?”

Sırıtışı daha da genişledi. “Bu gece sona erince gör sen benim açık sözlülüğümü.”

Kalbim yine tekledi. Yine aynısı oldu ilk duracak gibi olup sonra hızlandı. Kapıdan içeriye adımımı attığımdan beri bu oluyordu. Irvin’in bu gece üstümde başka bi etkisi vardı.

“Ne demek o?” Sözlerimle kısa bir an etrafına baktı.

“Şu işi bir bitirelim görürsün onu.”

Tek kaşım havalandı. Dudaklarımdan benden izinsiz içime sığmayan o dört kelime döküldü. “İyi ki varsın Ilgaz.” Bu sefer afallayan oydu. Hem Türkçe konuşmama hem de sözlerime. Bir an söyleyeceklerimden pişman olmak istedim ama hayır bugün kendim olmak istiyordum. “Hayatımda çok dönüm noktası oldu ama sen başkasın. Sen olmazsan bu ekipte olmazdı mesela. Mükemmel olmana gerek yok biliyor musun? Varlığın bile insanların hayatına dokunmaya yetiyor.”

Uzun süredir kendimden bile sakladığım cümleler içimde birikip bir dağ olmuştu. Daha fazla tutamadım o yüzden birden dudaklarımdan dökülüverdi. Irvin afallarken sadece, “Arıza Kız.” diye fısıldamakla yetindi. Bakışları gözlerimden dudaklarıma kayınca yutkunamadım. “Kızım sen harbi arızasın.” Bunu ne için söyledi bilmiyorum çünkü şuan içimde bir volkan patlamış gibi hissediyordum. Birden sıcak bastı sanki. Bu sefer sadece kalp atışım değil soluklarımda düzensizleşti.

Yüzü yüzüme yaklaştığı sırada nefesimi tuttum. Kendimi geri çekmek içimden gelmiyordu. Garip bir histi ama dudaklarım daha o dokunmadan uyuşmuştu. Birden ortaya çıkmıştı bu istek. İstek değil ihtiyaç gibiydi şuan.

Irvin son anda kendini frenledi. Bir karıştan az mesafe varken gözlerini kapattı ve kafasını iki yana sallayarak kendini geri çekti. Anlık boşluğa düşer gibi hissettim. Bir adım gerilediğinde gözlerini açmıştı ama sanki bana bakmamaya çalışıyordu. Bir adım daha gerilediğinde boynundaki ellerim yeniden omuzlarına düştü. Onun elleri belimden koptuğunda ve bir adım daha uzaklaştığında öylece ortada kalmış gibi hissettim. Bir elim daha omzundan düşerken diğerinin düşmesine izin vermedim. Omzunu sıkarak onu durdurdum. Durduğunda attığı üç adımı kapattım ve diğer elimle onun ellerini tekrar belime sarmasını sağladım. Elimi tekrar omzuna koyduğumda çatılan kaşlarımı düzelterek alayla ona baktım ama hala bana bakmıyordu. Bana bu cesaretin nereden geldiği ise sorgulanırdı.

“Ben seni ittiğimde bana geliyorsun ama sana bir adım atayım dediğimde kaçıyorsun Lider Bey. Bu iş nasıl olacak?”

İnatla bana bakmazken, “Mümkünse sen bana bir daha yürüme Arıza Kız. Devrelerim yanıyor.” dedi.

Güldüğümde bakışları yeniden dudaklarımı bulmuştu. Kendine hakim olmaya çalışıyor gibiydi. “Yap.” dedim birden. Afallayarak bana baktı ama içimde ki hislerin artık bir tanımı yoktu ve sıkıştırdığım yerden patlayıp tüm bedenime yayılmış gibilerdi. “İçinden ne geliyorsa yap. Kaçmak sana yakışmaz Irvin, sen kovalayansın.”

Sözlerimle kontrolünü tamamen kaybetmiş gibiydi ama yine de kendine zorla hakim oluyordu. Bende kısa bir an dudaklarına baktığımda diliyle hızlıca ıslattığını gördüm. Kalbim gümbürderken ne istediğimi bu sefer biliyordum. “Arıza Kız-“ demesiyle ona fırsat vermedim. Kendim olacağım dedim. Artık düşüncelerimin beni durdurup sınırlamasına izin vermedim. Onu beklemeden ona uzanarak onu öpen de bendim.

Evet, ben Irvin’i öptüm.

Ben Ilgaz’ı öptüm...

Bir kerecik istediğim gibi davranmak istedim, hiçbir şey beni sınırlamasın istedim. Sonuç bu... İlk kez ne istediğimi biliyordum ve istediğimi yapmak istemiştim. Nasıl yapacağımı da bilmeden. Anlık kafama dank eden şeyle afalladım. Ben daha önce hiç öpüşmemiştim. Barış’ın zorla öpmesi sayılmazdı, hiç isteyerek kimseyi öpmemiştim.

Irvin bunu beklemiyordu sanırım çünkü anlık vücudunun taş kestiğini hissettim. Nasıl yapacağımı bilmezken bile gözümü kapattım ve onu öptüm. Ben temastan nefret eden o kız bugün birini öptüm.

Irvin ilk afallasa da tek elini yüzümde hissetmem kısa sürmemişti. Aynı şekilde küçük öpücüklerle karşılık verdiğinde içime su serpilmiş gibi hissettim. Bir an karşılık vermeden ayrılacağından korkmuştum. Yapmamıştı tek eli belimdeyken diğerini yüzüme yaslamış ve o da beni öpüyordu... Bu kelime bana çok yabancı geliyordu ama şuan gerçekti. Bu olmuştu. Yaşanıyordu. Ama hislerimin bir tanımı yoktu.

Kimseyi umursamadan onu öpüyordum. Neden öptüğümü de bilmiyordum aslında. Yapmak istemiş ve yapmıştım. Bir nedene ihtiyacım yoktu. Bu kadar basitti. İstedim ve yaptım...

Çok sert öpüşmüyorduk ben bilmiyordum belki ama o bana kıyamıyormuş gibiydi. Belki de o da ilk kez... Olabilir miydi?

Beynim durmuş gibiydi. Kalbim gümbür gümbür atarken düşünmüyordum. Sanki tüm duygularımı dudaklarıma aktarıyor gibiydim. Her içime attığımı...

Nefesim kesilir gibi olduğunda duraksadım. Irvin’de durunca yavaşça ayrıldık. Bir süre gözlerimi açmaya cesaret edemedim. Yine korktum bu anın bir rüya olmasından çünkü ben uzun süre sonra ilk rüyamda da Irvin’i gördüm. Aynı bu şekilde... Kırk yılın başı gördüğüm rüya çıkmış mı oluyordu şimdi benim?

Gözlerimi açtım. Her şey gerçekti. Rüya gibiydi ama bir o kadar da gerçekti. Irvin’in kahverengi gözlerini gördüğümde içime derin bir nefes aldım. O da bana öylece bakarken yanağımda ki eli hafifçe yüzümü okşuyordu ve bakışları yüzümün her santiminde geziniyordu. Sırf kendimi toparlamak için saçmalamayı seçtim. “Uzun süre arıza çıkarmayınca sonuç bu oluyormuş demek ki.”

Sırıttı ve benim içimde bir şeyler ısınarak eridi sanki. Göğsümde ılık bir his vardı. Neydi bu? “O zaman senin arızların hep bana olsun, Arıza Kız.”

Aldığım nefes soluk boruma tıkandı sanki. Biz az önce ne yaşamıştık? Hislerimden kurtulayım derken daha da kör düğüm olmasını sağlamıştım. Ben az önce ne yaptım? Ben Irvin’i öptüm!

“Kırk yılda bir yaşanan güneş tutulmasıyla eş değer bir şey bu Irvin. Bir daha olmaz.” Kısa sürede ters halime dönmemle sırıtışı büyüdü.

“İşte benim tanıdığım Arıza Kız.” Omzuna bir tane vurduğumda güldü. “Zaten May ile iddiaya girmiştik ondan yani.”

Gözlerim büyürken bir süre algılayamadım. “Ney? Ney?”

Gülerek benden ayrıldı. “O dedi bu gece Selen’i öpemezsin ben dedim öperim falan. Beklemiyordum bu iddiayı kazanacağımı ama.”

Gözlerim kısıldığında, “Pisliksin.” demekle yetindim.

Gülerek önüme gelen saçı yavaşça omzumdan arkaya attı. “Biliyorum.”

Gülmeden edemedim. Elim dudaklarına gittiğinde üstüne bulaşan ruju silmeye çalıştım. Nefesini tutmuş beni izlerken anlık yanaklarımın ısındığını hissetmemle dudaklarımı dişledim. Ben ne yapıyordum cidden? Ona fazla mı kapılmıştım?

Telaşla bir iki adım geriledim. “Lavaboya gitmeliyim.” diyerek yanından ayrıldığımda arkamdan yüksek sesle güldüğünü duydum. Tamam bu sondu. Bir kez daha Irvin’in yanında kendim olmayacaktım. Hem bu normal bir şeydi. Sahtede olsa sevgili sayılırdık sonuçta. Kimse bunu garipsemez. Rol icabı... Evet, evet. Bir daha konusu açılırsa böyle der kapatırdım.

Ben cidden ne yaptım!

Salondan çıktığımda kapıda ki görevliler yoktu. Tulip haklıymış bir süre sonra içmeye gitmiş olmalılar. Hızla bu katta ki ortak kullanım lavabolara yöneldim. Kadınlar tuvaletine girdiğimde kabinleri kontrol ettim. Kimse yoktu.

Aynanın karşısına geçip kendime baktığımda hızlı hızlı nefes alıp verdiğim için göğüs kafesim inip kalkıyordu. Allık yetmezmiş gibi birde ben ekstra kızarmıştım. Dudaklarımda azıcık şişmişti. Ellerimle yüzümü kapatıp bir çığlık attım. Ne yaptım ben!!!!!

Ellerimi yüzümden çektiğimde titrediklerini gördüm Irvin bana ne yapıyordu? Bu hallerim normal değildi. Ben hiç böyle hissetmemiştim. Aşk demek istiyordum ama olsa tanırdım. Neydi bu? O kadar garip hissediyordum ki bir şekilde tanımlayamıyordum. Nefesim kesilirken musluğu açıp yüzüme hafifçe su çarptım.

Tamam, kendine gel kızım. Göreve odaklan. İşimiz bitsin sonra düşünürüz Irvin’i. Evet. Hem iddiaya girdiği için öpmüş işte. Bunun altında bir şey arama. Hızla aldığım peçeteyle yüzümü kurulayıp son kez aynada kendime baktım.

Biraz sakinleşmiştim ama sanki hala onun dudaklarını hissediyordum. Üzerinde S harfi olan kolyeme gitti elim. Geldiğimden beri çıkarmamıştım. Diğerleri çıkarmıştı ama ben ters çevirip takıyordum ve bugün bile çıkarmamıştım. Sahi ben bunu niye çıkarmıyordum?

Gözlerim kapanırken elim kolyeye gitti. Kolyeyi avucuma aldığımda diğer elimle de kolyeyi tuttuğum elimi sardım. Ilgaz ile ilk karşılaşmamız düştü aklıma. Ekibin dağılışı sonra yine benim ona gidişim. Nereden nereye gelmiştik. İlk başta her şeyin bu kadar ilerleyeceğini söyleseler inanmazdım ama olmuştu işte.

Gözlerimi açtığımda sakinleşmiştim. Derin bir nefes verip kendime geldim. Kolyeyi serbest bıraktığımda ellerimle saçlarımı taradım ve bir kısmını önüme aldım. Tamam, artık sadece göreve odaklanabilirdim. İyiyim, sorun yok...

Lavabodan çıktığımda bir an yerimde sendeler gibi oldum. Sanki bir şeyi atlıyordum ama ne? Yapmayı unuttuğum bir şey mi vardı? Lavabodan içeri son kez baktım. Hiçbir şey yok. Kendi kendime kuruntu yapmanın sırası değildi.

Hızla koridorda ilerlerken tam köşeyi döneceğim sırada ağzıma kapanan elle bağırmak istedim ama duyduğum sesle yapamadım.

“Sence de bu kadarı fazla değil mi Matmazel?” Türkçe konuşarak söyledikleriyle olduğum yerde kaldım. İkimizden biri pes etmişti ve bu Demir olmuştu. Artık her şeyimizle yüzleşme vaktiydi.

Vücudum taş keserken beni kendine çekti sırtım göğsüne yapıştığında gözlerimi yumdum. Ona karşı koymamın nedeni şuan yüzleşecek olmamız değildi. Az önce unuttuğumun Dean olmasını fark etmemdi.

Irvin ile konuşurken de, onu öperken de aklımın ucundan geçmemişti. Normalde Irvin’in gözlerine bakarken onun gözleri aklıma gelirdi ama bu sefer o olmamıştı. Varlığını bilmeme rağmen ilk kez hissetmemiştim. Orada yok gibiydi. Irvin ile sohbetimin Dean üzerine açılmıştı ama Irvin’e sarıldıktan sonra o kadar aklımdan çıkmıştı ki... Sanki bir an hayatıma hiç girmemiş gibiydi. Acaba hayatıma Demir hiç girmeseydi nasıl olurdu? Yada annem öldürülmeseydi? Normal bir hayatta Ilgaz ile tanışsaydık...

Dean beni çekip bir odaya girmişti. Karşı koyamadım bir an ama sonra kendime gelmiştim. Odaya girdiğimizde beni bırakıp arkasına dönmüştü. Kapıyı kilitleyip anahtarı cebine attığını gördüğümde kaşlarım çatıldı. “Ne yapıyorsun?”

Rahat bir tavırla, “Ne görüyorsan onu.” dediğinde sinirden çığlık atacaktım. Ben İngilizce konuşmaya devam ederken o Türkçeye geri dönüş sağlamıştı.

O Türkçe konuşunca gözlerimi kapatıp bir kaç saniye derin derin nefes aldım. Hayır şuan olamazdı. Yüzleşmek istesem de bu bugün olmamalıydı. Şuan yüzleşmemiz demek planın iptali demekti. Yine benim yüzümden bir şeylerin batmasını istemiyordum.

“Demir çekil şuradan.” diyerek onu itmek için kaldırdığım elimi tuttu ve tuttuğu gibi kendine çekti. Kafamı kaldırıp sinirle ona baktığımda aynı sinirin onda da mevcut olduğunu gördüm.

Alayla konuştu. “Ne güzel. İsmimi unutmamışsın hala.”

Burnumdan solurken dişlerimi sıkmıştım. “Çık.” dedim dişlerimin arasından.

Güldü ama gülüşü bile sinirliydi. Elimi bırakıp yana çekildi. Tek eliyle kapıyı gösterdi. “Çık hadi.”

Kafamı geri atarak sabır dilendim. Tekrar ona baktığımda elimi öne uzatmıştım. “Ver şu anahtarı.” Boş boş gözlerle bana baktığında sinirle kaldırdığım elimi göğsüne vurdum. “Ne oldu? Zoruna mı gitti?” Haykırırcasına bağırmama karşılık sadece duygusuz gözlerle bana bakıyordu. “Sen benden sonra biriyle evlenebilirsin ama ben sevgili bile yapamaz mıyım?” Gözlerimden ateş fışkıracak şekilde ona bakmam pek bir etki etmemişti ama son sözlerim kaşlarını çatmasına neden olmuştu. Ağzını açacakken konuşmasına izin vermedim. “Beni terk edip gittikten sonra hayatıma karışma hakkın yok!”

“Niye geldin o zaman buraya?” Birden o da yükselince bir adım geriler gibi olmuştum ama adımlarımı daha sert yere basarak çenemi yukarı diktim. “Tekrar hayatıma dahil olan sensen bal gibide karışırım hayatına.”

Alayla güldüm. “Niye? Niye ya niye! Madem karışacaksın niye terk ettin o zaman!”

“Bağırma!”

“Sende bağırma!” Kolumdan tuttuğu an geri gittim ama sırtım kapıya çarpınca gerileyemedim. “Dokunma bana!”

“O dokunabiliyor ama!”

Bir çığlık attım çünkü çıldıracaktım. “O sen değil tamam mı? Beni terk etmedi! Bana zarar vermedi! Beni üzmedi!”

Kolumda ki eli düşerken dudakları aralandı. Hayret dolu bir nefes bıraktı. “Ben sana ne zaman zarar verdim?”

Göğsünden iki elimle itsem de sarsılmamıştı. “Beni terk ettiğinde neler yaşadığımı biliyor musun? Bilmiyorsun. O yüzden boş konuşma.” Susarak bana bakınca ben devam ettim. “Senin alakan olmayabilir ama her şey sen beni bıraktın diye oldu. Ben sen beni bırakmana rağmen seni unutamamışken sen nasıl tek günde beni sildin Demir?” Sonlara doğru sesim kısık ve çaresiz çıkmıştı.

“Seni sildiğimi sana düşündüren ne?” Sözleriyle kalbime bir ağrı girdi. Acıtıyordu, artık Demir’in varlığı canımı yakıyordu.

Bir an pes etmek istedim çünkü kavga etmeye değmezdi ama en azından beni neden bıraktığını bilsem. “Düşünmemem daha yanlış olmaz mıydı? Terk ettin beni! Tek bir mesajla! Ne düşünmemi beklerdin?”

Ondan cevap beklerken o sadece sustu. Gözlerini kapattı ve bir süre öylece sustu. Onun yüzüne bakarken tek hissettiğim acıydı. Ama yine de bilmek istiyordum... “Neden terk ettin beni Demir?”

Gözlerini açtığında bakışları artık daha yorgundu. “Sen neden buraya geldin Matmazel?”

Omuz silktim. “Tek gelen ben değilim.”

Güler gibi oldu. “Doğru sevgilinde var.”

“Senin yok mu?”

Yutkundu zorla. “Haklısın var.”

Susarak sadece birbirimize baktık. İçimde bir duygu kıpırtısı aradım yoktu. Ben Demir’i seviyordum, o benim sevdiğim adam değil. Daha fazla susmak istemediğim için bakışlarımı kaçırdım. “Çıkabilir miyim artık?”

“Bir şeyi merak ediyorum.” Tekrar ona baktığımda aramızda kalan bir adım da kapattı. Elini uzatıp üzerinde S harfi olan kolyemi eline aldı. Kolyeye bakarken, “Beni ne zaman unuttun? Ne kadar sürdü kalbinden beni atman?” diye sordu. Sesi eski Demir gibiydi... Bakışlarını gözlerime çıkarınca yutkunamadım, burnumun direği sızladı. Böyle bakmamalıydı, o artık Demir değildi.

Unutamadım diyemedim. “Bilmem.” dedim.

Buruk bir tebessümle bana baktı. “Biliyorsun aslında. Söylemek istemiyorsun.” Beni unutmamıştı... Hala tanıyordu beni. Bakışları kolyeye indiğinde arkasını çevirdi alayla güler gibi oldu. Sonra üstüme baktı. “Kırmızı giymişsin.” Sonra tekrar kolyeye baktı. “Giymesen bile hep üzerinde taşıyorsun.” Gözlerimi kapattım çünkü daha fazla ona bakmak istemiyordum. Çocuk gibi hissediyordum yanında. Küçük Selis şuan ona sarılmak istiyordu çünkü onu özlemişti ama ben bunu yapamazdım.

Beni inceliyor muydu? Kolyeyi hiç çıkarmadığımı fark etmişti... “Neden beni bıraktın Demir? Sadece bunu merak ediyorum.” Belki nedenini söylerse içimde ki bu ağırlık giderdi.

Elini kolyemden çekti. Bu sırada gözlerimi açtım. Benden bir adım uzaklaşmıştı. “Öyle olması gerekti.”

Duyduklarımla daha beter cinnet geçirdim. “Hani hep hayatımda kalacaktın! Bu kadar mı senin verdiğin söz? Şimdi Lenora’yla...” Anlık aklıma gelen şeyle yerimde sendeler gibi oldum. “Yoksa Lenora için mi beni terk ettin?”

Işık hızında keskinleşen bakışlarını bana çıkardı. “Saçmalama.” Onun gözleri hep doğruyu söylerdi yine öyle miydi?

“Peki,” dedim zar zor. Sesimi bulmaya çalıştım az da olsa buldum. “Ona da şey dedin mi...”

Devamı gelmedi ama o anlamıştı. “Benim hayatımda ki tek Matmazel sensin.”

Hıçkırdığımda dudaklarımı birbirine bastırdım. Artık hiç ağlayamadığım için rahattım ama yine de onun karşısında güçsüz durmak istemiyordum. “Neden buraya geldin Matmazel? Seni buradan koruyabilmek için her şeyi yaptım ben. Niye geldin?”

“Özür dilerim. Kurduğun düzenin içine etmek istemezdim.” Kafamı eğmiş ona bakmıyordum çünkü bakarsam gardım inecek gibi hissediyordum.

“Matmazel...” dedi. Devamı gelmeyince kafamı kaldırdım. İçi gidiyormuş gibi bakıyordu bana.

“Niye öyle bakıyorsun?” Öyle bakmamalıydı yoksa yine kanardım ona.

“Boş ver sen beni.” İçine derin bir nefes çekerek elini cebine attı. O sırada geldiğimden beri anca üstünü görebildim. Keşke görmeseydim. Burada ki en şık erkek olabilirdi. Ya da benim gözümde öyleydi...

Üzerinde kar beyazı bir gömlek vardı, gömleğin kollarını katlamıştı. Onun üstünde ise siyah bir yelek. Pantolonu da yeleğiyle uyumlu şekilde siyahtı. Kravatı ise bordoydu... Kan kırmızısı... Bana yakışmıyor diyordu ama ona hiç yakışmıyordu.

Elini cebinden çıkardığında, “Sana da kırmızı yakışmıyor.” dedim. Anahtarı bana uzatan eli duraksadı. Buruk bir şekilde gülümsedim. “Ama artık bu beni alakadar etmez.” Sözlerimle yutkundu. Anahtara uzandığımda elini kapatıp yumruk yapmıştı. Kaşlarımı çatarak ona baktım.

Ağzını açtı ama sonra kapattı. Bir şey demek istiyor ama kendini durduruyor gibiydi. Anlamıyordum ve anlamakta istemiyordum. Yüzleşmiştik işte daha ne isteyecektim ki. Bitsin gitsin.

“Ne?” dediğimde bana baktı tekrar. Solukları hızlanmıştı. Anahtarı odanın bir köşesine fırlatarak çığlık attı. Birden ne olduğunu anlamadığımdan anlık sıçramıştım. Arkasını dönüp ellerini saçlarına geçirip çekiştirmişti.

“Niye geldin lan niye?” Hiç bir şey diyemedim ve onun da içini dökmesini bekledim. Köşedeki kolilerden birine tekme attığında buranın depo gibi bir yer olduğunu yeni anladım. Etrafı hırpaladı, duvarlara yumruk attı... Yorgun düşünce tekrar bana baktı. “Neden geldin Matmazel?” Delirmiş gibi bunu tekrar ediyordu ama bu sefer içim titrese de belli etmedim.

Çenemi dikleştirerek, “Senin için değil.” dediğimde delirmiş gibi gülerek yüzünü ovuşturdu. Köşeye fırlattığı anahtara ilerledim. Avucuma aldığımda eğildiğim yerden doğrulup son kez ona baktım. Gözlerinin kızarmış olduğunu gördüğümde yerimde sendeler gibi oldum.

Kafasını aşağı yukarı salladığında gözünden düşmek üzere olan yaşı tek eliyle sertçe sildi. “Benim için değil...” Sinirle kapıyı gösterdi. “Niye buradasın o zaman? Çık git!”

“Öyle yapıyorum zaten!” diye bağırarak kapıya ilerledim sert adımlarla. Anahtarı kapıya taktığım sırada aklıma beyin kanaması düştü. Bir an omzumun üzerinden ona baktım ama sonra tekrar önüme döndüm.

Beni ilgilendirmez.

Kapıyı açtığımda çıkmadan onun sesini duydum. “Durduğunuz yerde durun ayrıca. Aisha ve Conroy yakalandı.” Sonra güldü. “Gerçekten her şeyi gizlice yaptığınızı zannetmeniz komik. Artık diğer arkadaşlarına sen söylersin.”

Yerimde bir an kaldım, kıpırdayamadım sonra toparlayıp hızla dışarı çıktım. Onun olmadığı bir ortam daha iyiydi. Kapalı alandaydım ama açık alana çıkmış gibi derin bir nefes çektim içime. Başka bir koridora girdiğimde etrafıma baktım. Kimse yoktu.

Bir çığlık atarak duvara yumruk indirdim. Yeter! Gerçekten her şey tamam oldu derken bunu yaşamaktan bıktım. Yeter! Bir süre burada kendi kendime kriz geçirdim ama sorun yok alıştım artık.

En sonunda yere çöküp sırtımı duvara yasladım. Kafamı geri attığımda şuan gözyaşlarıma ihtiyacım vardı. Ağlamak istiyordum. Azıcık ağlasam? Ama yoktu.

Kendimi toparlayıp ayağa kalktım muhtemelen kulaklık bağlantılarımızı da kesmişlerdi. Sinirle kulağımda ki kulaklığı çıkarıp yere savurdum.

Salona girdiğim an bizimkilerin masasına ilerledim. Herkes buradaydı ama Aisha ve Conroy yoktu. Geldiğimde herkesin bakışları bana döndü. İlk May lafa atladı. “Kızım neredesin sen?”

Bir süre sustum sonra hepsine tek tek baktım. “Conroy ve Aisha nerde?”

Irvin sinirle tek elini saçlarından geçirdi. “Bilmiyorum, bilmiyorum. Bir sorun var ama ne!”

Burukça gülümsedim. Ben her halimle zarardım. Ben olmasam belki de hiç bir zaman tehlike olarak algılanmazlardı ve bu görevi başarırlardı. Ama ben vardım... Ben niye vardım? Ölememekte benim lanetimdi sanırım.

“İfşa olduk.” dedim sanki hep öyle değilmişiz gibi. “Plan iptal.”

Herkes öylece bana baktı. Şoku atlattıklarında binlerce soru sordular ama tam anlamıyla ölü gibiydim. Her şey bitti yada yeni başlıyor.

Bugünün bir dönüm noktası olacağını hissetmiştim ama bunun hiç kötü yönde olacağını düşünmemiştim. Zaten pozitif düşünmek benim neyimeydi ki? Negatiflik için vardım ben bu dünyada. Hep öyle olmuştu, yine öyle oluyordu ve ileride de öyle olacaktı...

Bundan sonra ne olacağını artık hep beraber görecektik. Biz bir ekiptik ve yola ekipçe devam edecektik. İyisiyle, kötüsüyle. O yüzden istesem de yanlarından ayrılamazdım. Her halimle zarar olsam da...

...

Veee favorii bölümüm. Şahsen bu bölümün daha uzun olmasını bekliyorsum ama bu kadar oldu. Yinede içime sindi. Yorumlarınızıda şöyle aliyim.

bu bölüm niye erken geldi hemen açıklamasını yapiyim. Bugün benim arkadaşımın doğum günü ve onun kadar kitabımı okuyup beni destekleyen bir arkadaşım yok o yüzden onun için bölüm attım. Bundan sizde yararlanmış oldunuz. Zaten doğum gününe favori bölümümün denk gelmeside ayrı bi olaydırrr...

Bir daha bölümde görüşelim. Ölmeyin çok çok öpüldünüsss babayss

Instagram: r_roselissa

Bölüm : 30.11.2025 23:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...