55. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

Aslında hayatımızın büyük bir kısmını bilinmezlikler kaplar. Bilmeden hareket ederiz, içimizden geldiği gibi. Bazen de biri hakkında çoğu şeyi bilmeyiz. İyisi, kötüsü… Bilmeyiz. Bu bilmediklerimiz yanlış anlaşılmaya sürükler bizi. Bu yüzden konuşmayı kestiğimiz insanlar yok mu hayatımızda? Yanlış anlaşılmalar, bilinmezlikler… Belki de olacağı vardır diyerek geçmeliyizdir artık. Geride kalanı arkamızda bırakıp dönüp bakmamalıyızdır. Takılmamalıyızdır geçmişe, sadece geleceğe yönelmeliyizdir. Bunu her gün kendime hatırlatmama rağmen hiç uygulayabildim mi? Hayır. Boş laftı işte, icraata gelince sıfır.

Balo sonlanmıştı, her şey bitmişti. Her şekilde… Odalara dağılmıştık. Aisha ve Conroy’a odalarına gitmeleri ve normal günlük rutinlerine devam etmeleri söylenmiş. Neden bıraktıklarını bilmiyordum. Aslında en baştan beri kim olduğumuzu bildikleri halde bize engel olmuyorlardı. Nedenini de bilmiyordum. Aslında ben hiçbir şey bilmiyordum.

Üzerimizdekileri çıkarmış yatağa uzamış grupta mesajlaşıyorduk. Yazışarak kavga ediyorduk resmen. Bir an kulaklarımda canlanır gibi oluyor sesler ama sonra kafayı yediğimi fark ediyordum. Tek gecede ne yaşamıştık biz? Daha doğrusu ben… Önce Irvin, sonra Dean, şimdi de bu. Artık bıktım. Yemin ederim bıktım. Bu kadar şey yaşayıp hala bir şeyleri anlamlandıramamak ayrı koyuyor insana. Neyse en azından Barış ile karşılaşmamıştım.

 

IRVİN

Lideriniz olduğum için susmanızı emrediyorum. Zaten artık anladılar amacımızı bir şekilde bizimle konuşacaklardır.

 

Yılın Beşinci Ayı: MAY

Liderimiz çok akıllı.

 

IRVİN

Tabii. Ne zannettiniz.

 

Yılın Beşinci Ayı: MAY

ÇÜNKÜ BİZ BUNU DÜŞÜNEMEMİŞTİK!!!

SAĞOL.

ÇOK İŞE YARIYORSUN GERÇEKTEN!!

İYİ Kİ VARSIN!!

 

May’ın yanımda ki sinirli soluklarını bu sefer gerçekten duyuyordum. “Sakin.” dedim. Normalde gülerim ama halim yoktu. O sırada ekrana bir mesaj daha düştü.

 

IRVİN

Biliyorum ben olmasam siz bir hiçtiniz.

 

“Laflara bak ya!” diye kükredi birden May. “Görende sanar padişah! Burada ölümle burun burunayız adamda ki rahatlık şaka gibi.” Kafamı yan yatırıp yorgun gözlerle ona baktığımda o da yatakta bağdaş kurarak oturmuş kucağında ki yastığı dövüyordu. Tek elini sinirle kaldırıp bana baktı. “Kızım sen bununla beş dakikadan fazla nasıl muhatap oluyorsun?”

Sesim o kadar halsizdi ki bir tanımı yoktu. “May siz Irvin’le kuzensiniz.” diye hatırlatma ihtiyacı hissettim.

“Artık çok pis şüphe ediyorum ben bu durumdan. Benim kan bağımın olduğu biri bu kadar salak olamaz.”

Kaşlarım çatılır gibi oldu. “Irvin salak değil.”

“Savunma onu bana!” Adeta tüm odayı yıkarcasına bağırmasıyla sus pus oldum.

“Peki.”

“Selen!”

Gülmeden edemedim. “Sakin ol biraz. Nerede o her zaman olan May?”

“Lan ifşa olduk!” Yandan ona baktığımda kendini yatağa attı. “Doğru aslında hep öyleydik.” Telefona uzansa da bakmadan yerinden doğrulup bana yöneldi. “Tamam da şimdi ne olacak? Demir’i sen tanıyorsun ne yapabilirler?”

Oflamadan edemedim. “O artık Demir değil. Ve artık neyi neden yaptığını kestiremiyorum. Mesela neden ilk başta bizi sakladılar ve şuan... Bilmiyorum May.”

Gülerek yatağa yattı. “O zaman akışına bırakalım. En fazla ölürüz.”

Baygın bir şekilde yandan ona bakmaya devam ettim. “Ölmek için mi geldik buraya tatlım?”

“Bana fark etmez doğrusu tatlım.”

Bir süre ikimizde sustuk ve sessizliğin bizi yutmasına izin verdik. Grupta olan kavga hala devam ediyordu ama ne yapacağımızı kimse bilmediğinden muhtemelen Dean veya Holly’den bir haber bekleyecektik. Kısacası kurbanlık koyun gibi sıramızın gelmesini bekleyecektik çünkü başka bir şansımız yoktu.

Kafam dağılsın diye konuşmayı tercih ettim. “Ne geceydi be.” Tavanı izlerken May ile konuşmaya devam ettim. “Ayrıca söylemeden edemeyeceğim iki gece mavili kız olarak yani Georgia ile sen, çok yakışmıştınız.”

Onun gülen sesini duydum. Kaşlarım çatıldı, sinir olması gerekiyordu. “Sence gecenin konusu ben miyim? Yoksa Irvin ile sen mi?”

Ona bakmasam da gözlerimi devirdim. “İyi ki bir iddiaya girmişsiniz.”

“Ne?”

Kafamı çevirip ona baktın. “Girdiğiniz iddiayı diyorum şu öpme konusunda.” Sonra yüzümü buruşturmadan edemedim. “Ergen misiniz kızım siz?”

Bir süre duraksayıp yüzüme boş boş baktı. “İlk olarak hala teknik olarak ergenlikten çıkmış sayılmayız. İkincisi ise,” Tek kaşı havalandı. “Ne iddiasından bahsediyorsun sen?”

Ofladım. “Bilmiyormuş gibi yapma.”

Yine güldü. “Keşke bilsem tatlım ama görünen o ki benim süzme mal, salak ama kendini zeki sanan kuzenim seni çok pis kandırmış.

Kaşlarım çatıldığında ona bakmadan edemedim. “Ciddi misin sen?”

Gülerek başını aşağı yukarı salladı. “Çok ciddiyim seni bu salaklıkla herkes kandırır.” Aşağılayıcı bir şekilde baktı. “Enayi misin kızım sen?”

Gözlerimi kırpıştırdım. “Şimdi siz iddiaya girmediniz mi?”

Ağzını yaya yaya, “Yo.” dediğinde bünyeme çöken afallamayla ağzının ortasına geçirme isteğimi yok saydım.

“Yani...” derken yeniden tavana baktım. Irvin istediği için beni öpmüştü... Tamam teknik olarak onu ben öpmüş olabilirim ama o da karşılık vermişti ve- Ben şu durumda neyin analizini yapıyorum ya!

May’ın esneyen sesini duydum. “Neyse grupta son karar olarak ecelimizi beklemek alındığı için ben uyuyorum.”

Gözlerimi belerterek ona baktım. “Ciddi olamazsın sen?” Rahatlığı şaka gibiydi. Ben şuan stresten kafayı yiyordum ve düşüncelerim iki katıma çıkmıştı. O nasıl bu kadar rahattı?

Güldü sözlerimle. “Mantıklı düşün tatlım. Eğer bizi öldürmek isteseler Aisha ve Conroy’u bırakırlar mıydılar? Yada şuan rahat bir şekilde yatmamıza izin verir miydiler? Başka bir şey planladıkları açık ve net. Bekleyip görmekten başka şansımız da yok.” Sözleriyle dudaklarımı büzdüm. Mantıklı konuşmuştu. Bu yüz ifademe karşı saçını savurarak yatağa iyice yayıldı. “Biliyorum aşırı zekiyim. O lider bozuntusundan bile kat ve kat daha zekiyim.”

Gülerek gözlerimi kapattım. “Irvin’de oldukça zeki.”

“Ay!” diye daralmış gibi pijamasının boğazını çekiştirdi. “İçim şişti. Tamam Irvin’ine laf söylemedik. Uyuyacağım ben.”

“Ne yaparsan yap.” diye bende onu terslediğimde bana arkasını döndü ama güldüğünü duydum.

“Bayılıyorum şu huyuna.”

“Neye?”

“Uykum var uyuyacağım ben.”

Kaşlarım çatıldı. “Bunu dememe mi?”

Bu sefer kahkaha attı. “Hayır tatlım. Senin beyin işlevleri çökmüş en iyisi uyu.”

Oflayarak bende yatağa yayıldım. Üzerime battaniyeyi çektim ve üşümemek için sıkıca sarıldım. Kışın ortasındaydık resmen. En azından kar yoktu.

Tavanı izlemek bu sefer sarmayınca sağa döndüm. Sonra sola, sonra yine sağa. Normalde de çok uyuyan biri değildim ama yorgun hissediyordum ve uyumam lazımdı.

Uyumayacağımı anladığımdan üstümden battaniyeyi atarak oturur pozisyona geldim. Elim ilacıma gidince kendimi durdurdum. İçmeme gerek yoktu şuan kafamda sesler yoktu. Kendimi zehirlemeye bir süre ara verebilirdim.

Yine de uykum gelmeyince hava alma kararı aldım. Evet, bu soğukta hava alacağım çünkü içim daralmıştı. Yataktan çıkıp kapıya yürüdüm. Ayağımda çorap bile yoktu ama yine de postallarımı giydim. Kapıyı açacağım sırada uyuduğunu düşündüğüm May’dan ses geldi. “Bir, kartını al. İki, dışarı çıkma hasta olursun. Kafanı dağıtmak istiyorsan git biraz kum torbası yumrukla.” Sözleriyle bir an afalladım. “Kum torbasını Dean olarak hayal edebilirsin.”

Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Bu fikri sevmiştim. Kendimi tutamayıp, “May,” dediğimde sadece bir mırıltı çıkardı. “Seviyom ha seni.”

Güldüğünü duydum. “Biliyorum bende kendimi seviyorum. Sevilmeyecek kız değilim sonuçta.”

Güldüm sözleriyle. O da böyleydi işte. Dile getirmiyor ama hissettiriyordu. İtici bile davransa sevgisi belli oluyordu. Kapıyı açtığım gibi, “Sen salaksın anlamazsın,” dedi ama lafını kestim.

“Biliyorum bana aşıksın.”

Bu sefer kahkaha attı. Bu sırada odadan çıktım. Kartımı ve telefonumu zaten almıştım. Pijamanın ceplerine koyarak asansöre ilerledim. Koridorun sonunda ki büyük camdan dışarı bakıldığında sert bir rüzgar olduğu belliydi. Zaten şu sıralar yeterince hassastım. Kum torbası iyi fikirdi. İçimde hala tutamadığım sinirimi atardım.

Kısa sürede zemin kata geldim. Işınlanmış bile olabilirim hatta. Ekipmanların olduğu odaya baktığımda kum torbası orada yoktu. Yan odaya baktım. İşte buradalardı. Üç kum torbası yan yana eşit aralıklarla diziliydi. Karşılarında da vardı. Odanın en sonunda geniş bir bank.

İlerleyip cebimdeki kart ve telefonu banka bıraktım. Birkaç saniye kum torbası ve altındaki bandajla bakıştık. Elime sarmayı es geçtim. En fazla ne kadar zarar alabilirdi ki?

Kum torbasının tam karşısında durduğumda gözlerimi kapattım. Gözlerimin önüne Dean geldiğinde sinirime yeniden ulaştım. Elimi kaldırıp yumruk attığımda diğerleri de peş peşe geldi.

İçimi dökmüştüm ama hala sorularıma yanıt alamıyordum. Mantığıma oturttursam belki daha kolay unuturdum. Tamam hala aşıktım ve reddedemiyorum ama onu görmezsem unutabilirdim. İçimde yok sayabilirdim. Sadece kafamda ki sorulara yanıt bulsam yeter. Sadece kafamın içinde ki karmaşa biraz azalsa yeter. Artık beynimin içi vücuduma ağır geliyordu, taşıyamıyordum. Bir cevap vermek, bir açıklama yapmak bu kadar zor olamazdı değil mi?

Kendimden geçmiş gibi önümde ki kum torbasını yumrukluyordum. Sadece içimde ki öfkenin dinmesini bekliyordum. Asıl sorun öfkemi bile yeterince dışa yansıtmamamdı. Sadece terslerdim ama duygularım dışa çıkmazdı. Küçük bir çığlık atarak daha sert vurdum.

Basit bir cevap vermek bu kadar zor olamaz! En azından kendimi suçlamayı bırakacağım bir neden. Tamam her şekilde suçu kendimde bulurdum ama... Neden birden bıraktı? Tek bir soru. Her şey yolundayken neden bize bunu yaptı?

Çıldırmış gibi kum torbasını yumrukluyordum. Saçlarım bile dağılmıştı. Sadece kum torbası ve ben vardık. Başka hiçbir şeyi görmüyordu gözüm.

Birden tek kolum tutulunca kendime geldim. Kolumun üstünde hissettiğim elle ürperdim. Hareketlerim kesilirken diğer elimde durarak kendiliğinden havada kalmıştı. Nefes nefese kalmıştım. Göğsüm hızla inip kalkarken ilk kolumu tutan ele baktım, sonra da elin sahibine. Bir an çok mu gerçekçi hayal ettim diye düşünsem de hayır, bu oydu. Dean.

Gözlerimiz loş ışığın altında kesiştiğinde benim aksime çok sakin görünüyordu. Yüzünde yine tek bir duygu yoktu. Gözlerinde bir kırılma var gibiydi ama bu onu okuyabilmem için yeterli değildi.

Sadece gözlerime bakarken beni şaşırtarak Türkçe konuştu. “Yeter bu kadar, canın acıyacak.”

Sözleriyle alayla gülmeden edemedim. Gözlerimi devirerek kolumu çeksem de bırakmadı. Dişlerimi sıkarak ona baktım. Hala içimde öfke kor bir ateş gibiydi. Beni yakıyordu, sadece beni.

“Yapma şunu.” Ona uyum sağlayarak Türkçe konuştum.

Kafasını omzuna eğdi. “Neyi?”

Kolumu yine çeksem de daha sert tuttu. “İlk olarak bana temas etme.” Tutuşu sertleştiğinde sınanan sabrımla daha sert çektim kolumu. Elinden kurtulur gibi olsam da bırakmadı ve kendine çekti. Birden dibine gelmemle duraksadım. Kafamı hafifçe kaldırıp ona baktım.

“Rahatsız mı oldun?” Ağzımı açamadan, “Benden?” diye vurgulayarak sordu.

Hayır, diğer insanlara göre beynimde sesler belirmiyordu ama o bana dokununca içime ağırlık çöküyordu. O bana yasak gibi geliyordu ve bende kendimi ona yasaklamıştım. Bana dokunmamalıydı.

Ağzımı açmadan sadece gözlerine baktım. “Niye buradasın?” Kafamda ki bin bir cümlenin içinden bunu seçebildim. Aslında yüzüne haykırmak istiyordum. Beni düşünme! Beni düşünüyormuş gibi yapma! Ama yapamıyordum. Gereksiz sorun çıkarmadan odama geri dönmek en iyisiydi.

“Sen neden buradaysan ondan.”

Aynı onun gibi duygusuz bakmaya çalıştım. Ne kadar başardım bilmiyorum. “İyi git o zaman sende kum torbası döv.”

Bu sefer anlayacağım şekilde baktı. Konuşmuyordu. Hep sessizdi ama bu sefer hiç konuşmuyordu. Sanki ağzını açsa içinden çıkacakları durduramayacak gibi dudaklarını birbirine mühürlemişti.

Kafasını iki yana sallayarak yanımdan geçti. Hala elimi bırakmadığı için bende peşinden sürüklendim. Engel olmadım çünkü ne yapacağını merak ediyordum. Uzun banka oturunca beni de karşısına oturtturdu. Kolumu bırakıp ayağa kalktı ve odanın diğer köşesinde ki ecza dolabına ilerledi. İçinden ne aldığını göremesem de tahmin edebiliyordum.

Tekrardan karşıma geçip oturduğunda ikimizde sessizdik. Artık konuşarak kendimi yormak istemiyordum. Tek elimi tuttuğunda da karşı çıkmadım. Elimin tersini yukarı çevirip elime baktı. Yüzünü buruşturduğunu görünce dudaklarım acıyla kıvrıldı. “Daha kötülerini gördüm.” Elime bakmadım, en fazla ne kadar soyulmuş olabilirdi ki? Acıyı bile hissetmiyordum.

Yine konuşmadı. Sadece elime odaklandı. İlk aldığı kremi nazikçe sürdü, sonra yara bandını çıkardı. Elimi çekeceğimde izin vermedi ama susmadım. “Gerek yok.”

Dinlemedi. Yan olarak bir tane parmak boğumlarıma yapıştırdı. Bu sefer beklenenin aksine konuştu. “Hala mı uyumuyorsun?”

Az önce buraya gelme nedenin derken bunu kastediyordu. Anlamıştım ama salağa yatmak daha makuldü. Yutkunmadan edemedim. O sırada diğer elimi avucunun içine almıştı.

“Bir kere söyleyeceğim.” Ben ona bakarken o krem sürdüğü elime bakıyordu. “Buraya gelmemde senin bir suçun yok. Öyle olması gerekti ve geldim. Seni bırakmak zorunda kaldım. Bu kadar-“

Lafını kestim. “Ben artık yokum. Bir daha görüşeceğimizi zannetmiyorum. Kendine iyi bak.” Onun bana attığı mesajı okuduğumda gözlerinin kısa bir an yumulduğuna şahit oldum. “Ben bunu gerçekten hakkettim mi Dean?” Türkçe konuşmama rağmen ismini yabancı söylemiştim çünkü Demir bu değildi. Belki de Demir’in bu olduğunu kabullenirsem içimden onu söküp atabilirdim bir gün.

Bu sefer gocunmadan bana baktı. “Sen burada olmayı da hakketmiyorsun Matmazel.”

Bakışlarımı kaçırmadan edemedim. “Bana öyle deme.”

Elimin üstüne yara bandını yapıştırırken, “Neden? Artık başka bir ismin mi var?” diye sordu. İsim derken lakaptan bahsediyordu. Aslında o bana hiç Selis’de dememişti. İlk tanıştığımız andan beri...

“Olamaz mı?”

Kafasını aşağı yukarı salladı. Onun bana baktığını hissedince bende çekinmeden ona baktım. “Neden olmasın.”

Sadece sustuk ve öylece birbirimize baktık. İkimizin de bakışları yorgundu. Hayat bizi yormuştu ve son iki yılda birbirimize yaslanmamıza bile izin vermemişti. “Seviyor musun onu?”

Kelimler dudaklarından zorla dökülmüştü. Kendini zorlayarak sorduğu her halinden belliydi. Omuz silkmekle yetindim. “Sen seviyor musun onu?”

Lenora’yı kastediyordum. Gözlerimin içine bakarak kesin bir dille, “Hayır.” dediğinde kalbim tekledi. Bana bunu yapmamalıydı. Kötüyse kötü, iyiyse iyi olmalıydı. Bu şekilde beni arafta bırakıyordu.

İstemsizce, “Peki.” dediğimde hızla kendime geldim. Gözleri kısılmıştı ama peki kelimesinin Irvin’e özel olduğunu bence bilmiyordu.

“Okey.” dedi o da klasik olarak.

Hiç kalkasım yoktu, ilk o gitsin ben onun etki alanından çıkınca odaya gidiyim istiyordum. Ama beni öyle dikkatle izliyordun ki hiç kalkmaya niyeti yok gibiydi.

Sessizlik içimi kararttığından konuşma kararı aldım. “Madem sevmiyorsun niye evleniyorsun?”

“Öyle olması gerekti.” Yine netti.

Alaylı bir üslupla, “Beni terk ederken de mi öyle olması gerekti dedin?” diye sordum.

Kafasını aşağı yukarı salladı. “Aynen öyle.”

Sert bir soluk verip yerimden fırladım. Hızlı kalktığım için başım dönse de ona fark ettirmeden adımlamaya başladım. Birden tüm ışıklar gidince bayıldığımı zannettim ama bilincim yerindeydi. Etraf zifiri karanlık olduğunda nefes alışlarım otomatikman hızlanmıştı. Karanlıktı, çok karanlık...

Kafamı iki yana sallayarak beni sarmalamak isteyen krizden kaçtım. Arkamı dönüp seslere odaklandım. Sadece nefes seslerini işitirken, “Demir...” diye fısıldadım. Bu aslında benim değil, küçük Selis’in sesiydi. Matmazel olan Selis’in.

Adım seslerini işittiğimde gözlerim kapandı. Hayır o ana gitme, sakın. Birden yüzüme doğrultulan ışığı hissettiğimde yerimde sıçradım. Gözlerim korkuyla büyümüştü. Hayır, ben hala o dağ evinde ki Selis’tim. Hala korkak ve bir şey yapamayan. Yüzüme doğrultulan ışık yüzümden çekildiğinde ışığı doğrultanın Demir olduğunu gördüm. Anlık bir adımım öne doğru gitti. Sanki karanlığımın içinden beni kurtarmış gibi ona sarılmak istedim.

Ama geç kalmıştı. Artık ben o dağ evinde değildim. Yutkunarak yerimde dikleştim. Az önce yanan ışıklara baktım. “Ne oldu? Koskoca Zirve’nin elektriklerimi kesildi?”

Ona baktığımda dikkatle beni inceliyordu. Sorumu da yanıtlamayı ihmal etmedi. “Tasarruf. Her gece ikiden sonra oda ışıkları hariç diğerleri kapatılır.”

Kalbimin hızlandığını hissettiğimde, “Koridorlarda ki?” diye sormadan edemedim. Sadece kafasını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Odama giden yol zifiri karanlıktı. Karanlık korkum yetmezmiş gibi bir de beynim sürekli Barış’ın da bu binada kaldığını bana hatırlatıyor, kafamda uyarı alarmlarının ötmesine neden oluyordu.

Korkuyorum. Bunu reddedemeyecek kadar korkuyorum hem de. Hala o korkak Selis’tim. Kendimi kandırmaya gerek yoktu. Ben ne Matmazel’im, ne Arıza Kız, ne de Selen... Sadece Selis; kaderinin soyadına işlendiği o kız. Kandemir. Selis Kandemir. Soy adımda iki şeyden oluşuyordu kan ve demir. Aslında hayatımın özeti de bu kadardı. Selis, kan ve Demir. Basit ama bir o kadarda karmaşık.

Dean birden arkasını dönünce ışık gider gibi oldu. Benim bankta unuttuğum telefon ve kartımı alıp bana uzattığında onla göz teması kurmamaya çalışarak elinden aldım. Telefonumun flaşını açıp arkamı döndüğümde içime derin bir nefes çektim. Barış uyuyordur hem denk gelmeyiz bence.

Tam adım atacağım sırada arkamdan içine derin bir nefes çeken Dean’i ve sonrasında adımlarını hissettim. Tam arkamda durduğunda, “Odalarımız yakın seni bırakırım.” dedi.

Sırtım göğsüne değecek kadar yakınken yutkunmadan edemedim. Heyecandan değil sözlerinden dolayı. “Neden?”

“Korkuyor gibisin karanlıktan.” Eskiden korkmazdım.

“Kendim gidebilirim.”

Yanımdan geçerken, “Uzatma Matmazel, yürü.” demesiyle gözlerimi devirsem de peşinden gitmeden edemedim. Elime geçen fırsatı geri çeviremezdim.

“E elektrik yok asansör nasıl çalışacak?”

Asansörün önünde durduğumuzda tuşuna bastığı gibi açıldı. “Sadece belirli yerlerin ışıkları kapatılıyor. Elektrikler tamamen kesilmiyor.”

Buraya geldiğimden beri değişmeyen tek düşüncem çok saçma bir sistemi olduğuydu. “Saçma.”

“Bence de.” Beni onaylamasını beklemiyordum.

“Neden buradasın o zaman?” İkimizde sırtımızı asansörün ayna kısmına yaslamış karşıya bakarak konuşuyorduk. İki yabancı gibi.

Bu sırada asansör açılınca indi ve soruma cevap vermedi. Bende peşinden ilerledim. “Kendimde gelebilirdim. Korkmuyorum karanlıktan.”

Sıkıntılı bir nefes verdiğini duydum. “Korkunca nasıl davrandığını biliyorum Matmazel. Yarım saattir yanağının içini kemiriyorsun.” Sözleriyle ağzıma gelen kan tadını yeni fark etmiştim. Isırmayı bırakarak susmayı tercih ettim. Kapının önünde durduğumda son kez ona baktım ve o da dikkatle bana bakıyordu. Beni fazla dikkatli inceliyordu. “Ve evet. Karanlıktan korkmazdın.”

Bakışlarında şüphe vardı. Muhtemelen 2 yılda ne yaşadığımı düşünüyordu. Tahmin edemeyeceği kadar çok şey. Gülümsemeye çalıştım. Ama hala beni hatırlıyor gibiydi. Bunun acımı ondan gizlemek için olduğunu biliyordu.

Zaten bir tek ondan gizlerdim çünkü ondan başka kimse görmezdi beni. Ona da hep yük olduğumu düşünürdüm çünkü benim dertlerim bitmezdi. Zaten istesem de gizleyemezdim, anlardı.

Hatırladıklarımla yutkundum. Hayır tekrardan ona çekilemezdim. İstesem de bu olmazdı çünkü aramızda ki kalın duvarı hissediyordum. İstesem de eskisi gibi olamazdık ve ben artık bunu istediğimden emin de değilim.

“Artık korkuyorum demek ki.” Kapıyı açtığımda son kez ona baktım. Bakışlarımda ki hayal kırıklığını gizleyemedim. “İnsanlar değişirmiş değil mi Dean?”

Sözlerimle çenesinin kasıldığını gördüm ama daha fazla oyalanmadan kendimi odaya attım. Flaşı kapatarak telefonu ve kartı komidinin üzerine fırlattım. Bu sefer dayanamayarak ilacımdan iki tane içtim. Hayır, Dean’la hiç bir şekilde olamazdık. Varlığını hissettiğimde bile bu ilaca sığınırken istesek de olamazdık.

 

...

 

Yerimde sıçrayarak gözlerimi açtığımda kendimi yatağımda buldum. Gece sayamayacağım kadar çok kabus görmüştüm. Hiçbirinin birbiriyle bağlantısı yoktu. Sanki bir şey eksikti ve o tamamlanmadıkça kabuslar böyle karmaşık olmaya devam edecekti. Geçmezlerdi, hiç geçmemişti ama biraz azalırlardı belki. Böyle olunca kafama çok şiddetli bir ağrı giriyordu ve tüm kafatasıma yayılıyordu. Ölüm gibi bir şeydi ama öldürmüyordu.

May’da yeni uyanmış olmalı ki yataktan kalkmış gözlerini ovuşturuyordu. Benimde ona baktığımı görünce esnedi. Konuşmadan lavaboya ilerleyince bende yatakta doğruldum. “Sana da günaydın May.”

Gülme sesini duydum. “Gün bizim için pek aymayacak gibi ha?”

Oflayarak sustum. Haklıydı. Zirve fazla sessizdi. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Bende ayaklandım ve May’dan sonra lavaboya geçtim. Elimi yüzümü yıkarken aynadan kendime bakmaya bile üşenmiştim. Bitik durumdaydım. Bence ekibin geneli olarak öyleydik.

Kısa sürede üzerime günlük şeyler giydim. Kot pantolon ve ince bir kazak. Zirve zaten sıcaktı ama her şey olabilirdi her an. May’da üzerine kapüşonlusunu geçirip altına eşofman altını giydi. Rahatlığından bana da lazımdı. Çok oyalanmadan kahvaltı için odadan çıktık. May yine postallarımı giymemi beklemişti.

Aşağı inerken de fazla sessizdik. Kesinlikle bu kadar sessizlik iyi değildi. Büyük salona geldiğimizde bizimkilerinde bir masada olduğunu gördük. Hala bir sorun yoktu.

Uyum sağlayarak yanlarına ilerledik. Hepimiz oturunca sessizce konuşmaya başladık. İlk konuşan Conroy’du. “Cidden hiç bir şey yapmayacak mıyız?”

Irvin burnundan sıkıntılı bir nefes verdi. “Ne yapmak istersin?”

“Lider olan sensin diye biliyorum ben.” Kathy lafa atlayınca Irvin sadece ona ters ters bakmakla yetindi.

Aisha sakince, “Holly geliyor.” dediğinde hepimiz sus pus olduk. Zaten kimse kahvaltısına dokunmamıştı.

Holly kendinden emin adımlarla masamıza geldi. Masanın önünde durunca kısa bir an etrafına bakmadan edememişti. Masaya ellerini yaslayıp hafifçe eğildi ve herkese sırayla baktı. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdiğinde ağzına gelenleri yuttu. “Beş dakika içinde yasaklı katın sonunda ki odaya gelin.” Thanos ağzını açacak gibi oldu ama ne soracağını anlamış gibi hemen yanıtladı. “Şu anlık kapı açık. Sizde kimseye yakalanmadan gelin.”

Son sözleriyle yanımızdan ayrıldı. Kimseye yakalanmadan? Neredeyse fısıldayarak konuşmuştu. Gizli bir şeyler mi dönüyordu yoksa sadece bize mi öyle göstermeye çalışıyorlar? Şuan kafamda hiçbir teori oturmuyor. Konunun ucu Dean’a çıkınca artık her şey muamma.

Conroy, “Ne yapıyoruz?” dediğinde Irvin sessizce ayaklandı. Yüzü sıkıntılıydı o da ne yapacağını bilmiyor gibiydi. “Kaçmak gibi bir lüksümüz yok.” Kafasını kaldırıp hepimize baktı. “Gidelim.”

Herkes onaylayınca birer birer ayaklandık. En son ben ayaklandım. Midemde bir ağırlık vardı. Hatta direk üzerimde bir ağırlık vardı ama bir yandan da rahattım. İyi mi kötü mü hissettiğimi anlamlandıramadığım bir durumdaydım.

Merdivenleri kullanarak yukarı çıkarken en geride ben vardım. Benim bir önümde ise Conroy. Conroy omzunun arkasından bana bakınca adımları yavaşlar gibi oldu. Yanına geldiğimde benim adımlarıma uyum sağladı. Elini bir abi gibi koluma koydu. Ona baktığımda hafifçe gülümsedi. “Merak etme, hallolacak.”

Kaşlarım çatıldı. “Tam olarak hangisi?”

Gülmeden edemedi ama gerçekçi değildi. Elini saçlarından geçirip önüne gelen tutamları geri itti. “Kötü duruyordun söylemek istedim çünkü sen böyle olunca ekibimizin üstün zekâlı lideri çöküyor. Otomatikman beyni de çökünce mal gibi kalıyoruz ortada.”

Sözleriyle dudaklarım kıvrılır gibi oldu ama halim yoktu. “Sence ne yapacaklar?”

Omuz silkti. “Göründüğüm kadar zeki değilim. Kardeşime sor böyle soruları. Ama o da kendini salak gibi gösterir.” Bundan sonrasını Türkçe söyledi. “Solmaz kardeşlerden bir halt çıkmaz kısaca.”

Yandan ona baktım. “Benimde ekibe pek bi katkım yok sanırım.” Yarardan çok zararım var hatta.

Gözlerini abartı şekilde büyüttü. “Kızın sen beni nerenle dinliyorsun? Sen olmasan Irvin olmaz gibi bir durumun içindeyiz. Irvin olmasa sence bu ekip bir araya gelir miydi?”

Göz devirmeden edemedim. “Abart.”

“Belki biraz abartmış olabilirim ama sende kendine gel hadi. Onların karşısına güçsüz çıkmamalıyız. Öyle görünürsek bizi daha kolay alt ederler. En azından duruşumuzu ortaya koyalım. Bu da bir şey.”

Gülümsedim. “Sağ ol Conroy.”

“Ne demek. Seni de düşünmüyorum bu arada sırf kendim için.” Bu sefer gerçekten gülerek kafamı aşağı yukarı salladım. “Ha şöyle. Bir de dik dur.”

Gülümseyerek ona baktım. “Sen cidden ekibin abisisin,” Bir an duraksadım. “Belki de babası...” Bir baba nasıl olur bilmiyordum o yüzden emin konuşamamıştım. Ama bir abi nasıl olur iyi bilirim. Conroy gibi olurdu.

O da güldü. “Onu artık tüm ekip biliyor.”

Bundan sonrasında ben adımlarımı hızlandırıp en önde giden Irvin’in yanında bittim. Gerçekten bir lider gibi en önde gitmesine gerek var mıydı? Yanında durduğumda zaten neredeyse yasaklı kata gelmişti. Bin bir türlü kilit sistemi olan kapı açıktı. “Ayaklarımızla ölüme gidiyoruz farkındaysan.”

Bana bakmadı bile. “Ölmenize izin vermem.”

Alayla gülmeye çalıştım. “Niye? Nesin sen?”

Durur gibi oldu ama sonra adımlarını hızlandırdı. Ona uyum sağladım. Sustu, sadece sustu. Kapıdan girdikten sonra uzun bir koridor vardı yine. En sonunda açık çift taraflı bir kapı. Sanırım oraya gidecektik. Kapıya yanaştığımızda Irvin hala konuşmuyordu. Bu sessizliği hayra alamet değildi. İçimde ki kötü hissi bastırmanın tek yolu ondan geçiyordu ve bu sessizliği bana hiç yaramıyor.

“Fazla sessizsin.” Kapının yakınında adımları durdu. Diğerlerine baktığında onlarda yavaşlamıştı. Herkes Irvin’e bakınca Irvin’de hepsine teker teker baktı. Bir şey söylemek ister gibi dudakları aralandı ama sonra geri kapandı. Gözleri kısa bir an kapandığında başıyla kapıyı işaret etti. Kısaca kaçışımız yoktu.

Herkes girerken Irvin duruyordu. Bende onu bekledim. En sonunda bana bakmak zorunda kaldı. Bakışları benle kesiştiği an güçlü duran omuzları çöktü. Bana doğru kararsız bir adım atsa da tam karşımda durduğu an sıkıca sarıldı. Kolları bedenimi sıkı sıkı sararken nefes almak bile zordu.

“Irvin...” diye fısıldadığımda ona karşılık bile vermedim çünkü kollarım iki yanımdaydı ve o beni sarmıştı.

“Arıza Kız ben cidden yapamıyorum.” Yutkunamadım bile. “Oldu diyorum olmuyor. Yaptım diyorum yıkılıyor. Şuan beni yok edebilir misin? Hiçbirinizin yüzüne bakacak halim yokta.”

Kafamı şiddetle iki yana sallayıp sıkı sıkı sardığı kollarından zorda olsa kurtuldum. Kollarımı kurtarabildiğim an ellerimi yüzüne yerleştirdim ve bana bakmasını sağladım. “Bana bak.” dedim kaçırdığı gözlerine karşılık. “Bi suçlu varsa o hepimiz oluruz.” Hayır, o suçlu en başından beri benim. “Ama kimse suçlu değil. Hepimiz ortak bir karar alıp buraya geldik, ölümü de göze aldık. Irvin,” Gözlerine kenetlediğim gözlerimle içtenliğimi fark etmesini istedim. “Biz bir ekibiz ve bir şey olursa o hepimizin suçu olur. Kimsenin senin üstüne geldiği yok. Sende kendi üstüne gitme.”

Gözleri kapandı. Öyle kaldı bir süre. “Arıza kız?” dedi sorar gibi.

“Efendim?”

“Ben gerçekten her şeyi batırdım.” Reddetmek için ağzımı açacağım sırada konuşmama izin vermedi. “Hayır, öyle değil.” Ne demek istediği anlamadığımdan öylece baktım. Gözlerini açtığında bir süre bakışları yüzümde gezindi. İçine derin bir nefes aldığında tek eliyle ensemi kavrayıp kendine çekti. Yüzünde ki ellerim düştüğünde başımı göğsünde yaslamıştım. Bu gereğinden fazla iyi geliyordu. Başımın tepesine bir öpücük kondurduğunda gözleri kapanan bendim ama kısa sürmüştü. Geri açarken yutkundum ama bu sefer diyecek bir şeyim yoktu. Kelimelerim fazlasıyla tükenmişti ki zaten az önce söylediklerimi kendimin dediğine inanmak büyük bir güçtü. Oysa ki ben kimseyi teselli edemezdim. Yani öyle sanıyordum.

“Sen olmasan ne yapacaktım ben?”

Sorusuyla gülmeden edemedim. “Ölmezdin merak etme.”

O da güler gibi olduğunda görmesem de sırıttığına eminim. “Yemin ederim enerjimi fulleyen tek insansın.”

Dudaklarımda minik bir gülümseme oluştuğu sırada koridorun diğer ucunda gördüğüm kişiyle dudaklarım normal halini aldı. Dean bizden sonra gelmiş olmalıydı. Muhtemelen o da bizi çağırdıkları odaya gidiyordu. Yanımıza gelene kadar bakışları bizdeydi ama gözleri net değildi. Yaklaştığı an sırf görmemek için gözlerimi kapattım. İçimde bir yerler acıyordu ve ben buna yıllar geçse de engel olamıyordum.

Irvin benden ayrıldığında geri ona baktım. “Umarım sağ çıkarız.”

Mırıltımla sırıtarak bana baktı ve elimi tutarak beni odaya yönlendirdi. “Sen varken ölemem.”

Kaşlarım alayla havalandı. “Niyeymiş o?”

Yandan bana baktı ama bakışları fazla derindi. Nerede olduğumu unutturacak kadar hem de. “Sırf seninle beş dakika daha geçirmek için insanın yaşayası geliyor Arıza Kız.”

Dudaklarım benden izinsiz iki yana kıvrıldığında odaya girmiştik. Kendime çeki düzen verip ciddi bir ifadeye büründüm. Oda yine fazla büyüktü. Tek fark tüm duvarların kitaplıklarla donatılmış olmasıydı. Ve her rafta mavi, beyaz, siyah veya kırmızı dosyalar vardı. Ortada upuzun bir masa. Masanın tek kenarına bizim ekiptekiler dizilmişti. Masanın karşısında Holly ayakta duruyordu ve hemen karşı duvarın orta kısmında raf yerine ekranlar vardı. Ekran ve bilgisayarlar... Burası sanırım belge odasıydı. Peki, bizim burada ne işimiz vardı?

Dean kapının sağ tarafındaki duvarın biraz ilerisinde sırtını duvara yaslamış duruyordu. Irvin ile içeri girdiğimiz an Holly’nin bakışları bize döndü. Aynı robot halindeydi, yüzünden hiçbir şey okunmuyordu. Kafasıyla içeri gelin der gibi yaptı. İçeri geçtiğimiz an elinde ki kumandayla arkamızda ki kapıyı kapattı ve bir kaç tuşa daha bastı. Muhtemelen kapıyı kilitlenmişti.

Kumandayı Dean’a uzattığında bir kaç saniye kumandaya baktı Dean. En son Holly’e baktığında sıkıntılı bir nefes vererek kumandayı aldı. Holly’nin dudakları tehlikeli bir şekilde iki yana kıvrıldığında elini hala öne uzatıyordu. Ortamda ki gerilim o kadar hat safhadaydı ki Irvin ile içeri girdiğimizden beri kapının önünde dikiliyorduk.

Dean arkasında tuttuğu elini çıkardığında elinde bir sopa vardı. Yaklaşık bir metre ama daha kısaydı. Aslında demir bir çubuktu. Ne kalın ne ince. Asıl olay ise Holly’nin bu çubuğu göründüğünde yüzünde güller açmasıydı. Hızla öne atılıp demir çubuğu aldı. Basit bir sopada ne vardı anlayamıyordum ama eline aldığı gibi sağını solunu kontrol etmişti. Bir sarılmadığı kalmıştı yani.

Dean ellerini göğsünde bağdaş kurmuş onu izliyordu. Holly yandan ona baktığında Dean duygusuz bir sesle, “Kameraları imha ettin mi?” diye sormuştu.

Holly sopayı ortasında tutarak elinde bir kaç tur döndürdü ve omuzlarına attı. İki yanından elleriyle sopayı omuzlarına sabitleyip boynunu hafifçe geri atıp abisinin olduğu tarafa baktı. “Merak etme senden daha uzmanım bu işlerde. Ses kayıt cihazlarına kadar kapattırdım.” Dean’in tek yaptığı şey kafasını sallayarak onu onaylamak olmuştu. Tamamen sustuğunu belli edercesine bakışlarını Holly’den çekip arkasında ki duvara sabitledi.

Holly otuz iki diş sırıtarak bize döndü. İlk masadakilere sonra hala ayakta duran Irvin ile bize baktı. Sırıtışı daha da büyürken gerilmeden edemiyordum. Tamam Holly’di ama sanki daha normal bir insan gibiydi. Nefretten başka duyguları da olan. Dürüst olmak gerekirse bu onu daha korkunç yapıyordu. Resmen mavi gözlerinde şeytani parıltılar vardı.

Bakışları Irvin ile benim aramda gidip gelirken aslında bana çok bakmıyordu. Baktığı an gözlerinde ki nefret ateşinin belireceğini ikimizde biliyorduk. Bu sefer sesli güldü. “Ooo,” derken omzunda ki çubuğu indirmiş tek elinde tutuyordu. Diğer eliyle bizi gösterdi. “Benim favori çiftim gelmiş.” Sonra hevesle Dean’a döndü. “Abi bak.”

Dean kafasını geri atıp tavana baktı. Sabırla nefes alıp verdiği çok belliydi. “Holly pişman etme.” dedi dişlerinin arasından.

Holly neşeyle omuz silkti. “O benim işim ama kusura bakma. Hem ipleri benim elime bırakanda sendin.”

“Ben benim vereceğim kararı zaten,” diye homurdandı ağzının içinde.

Holly duyamamış gibi kafasını öne uzattı. “Efendim?”

Sinirle Holly’e baktı tekrar. “Ne yapıyorsan yap çabuk.”

Tekrar güldü Holly. “Aceleye ne gerek var ya?” derken hepimize sırayla bakmıştı. “Gün uzun.” Sonra yeniden Irvin ile bana bakıp ortada ki boş iki sandalyeyi gösterdi. “Otursanıza ya. Rahatınıza bakın.”

Irvin tuttuğu elimden beni çekip sürüklerken ben Holly’i incelemekle meşguldüm. Sanki gerçek Holly bu gibiydi ama... Anlamıyordum ve ben burada ki hiçbir şeye hala akıl sır erdiremiyorum. Hiç bir zamanda mantığıma oturtabileceğimi sanmıyorum doğrusu.

Holly sanki şuan için özel hazırlanmış gibiydi. Bol paça eşofmanının üzerine crop sweatshirt giymişti. Lacivert bi takımdı ve spordu. Sanki özellikle rahat giyinmiş gibiydi.

Yerimize otururken hala ona bakıyordum ama o inatla bana bakmıyordu. Sanki benimle yüz göz olmak istemiyor gibiydi. Elindeki sopayı masaya yaslayarak bıraktı ve düşmeyecek şekilde koymak için özel bir çaba sarf etti. Sonunda başardığında ellerini birbirine vurarak bize baktı. “Evet.” diye uzatarak konuştu. Hepimizin gergin halini görmüş olmalı ki yüksek sesle güldü. “Rahat olun ya kasmayın bu kadar.”

Kaşlarım çatılsa da ses etmedim. Sağ yanımda oturan May, “Neden buradayız?” diye mantıklı bir soru sordu. Gerçekten neden buradayız ve şuan ne yaşıyoruz?

Holly dudak büzerek May’a baktı. “Bende onu soracaktım.” Sonra bir iki adım gerileyerek genel olarak ekibe baktı. “Neden buradasınız?” Hepimiz sustuğunda yeniden güldü ve ellerini eşofmanının cebine yerleştirirken tek ayağının üzerine ağırlığını verdi. “Siz salak mısınız?”

Öylece kaldığımızda bir süre yerinde hafifçe zıplayarak cevap bekledi. Kimse konuşmadı çünkü ekipten hala ne yaşadığımızı anlayabilen yoktu.

Holly ellerini cebinden çıkarıp yerinde dikleşti. Yine balık sırtı ördüğü saçının ucunu omzundan geri attı. “Pekala şöyle yapalım.” Tekrar eline sopasını aldı ve uzaktan ucunu bize doğrulttu. Hepimizin üzerinde gezdirirken bir yandan konuşuyordu. “Buraya gelme kararı kimden çıktı?” Hiç birimiz ses etmeyince Irvin’in masanın altında ki eli hareketlenir gibi oldu. Direkt elini tutup durdurdum çünkü neden sorduğunu ve cevabını aldığı kişiye ne yapacağını bilmiyorduk.

Kimseden cevap alamayınca dudağını büzerek kafasını aşağı yukarı salladı. Elinde ki sopayı yere yaslayıp ucunu tek eliyle tuttu. Sopayla daireler çizerken bakışları her birimizin üzerindeydi ama özellikle bana bakmıyordu. “Sadece merak etmiştim bu dahiyane fikir kimin aklına geldi.” Yeniden güldü. “Sonuçta ailelerinizi katleden kişilerin sizin kim olduğunuzu bilmeyeceğini düşünmek herkesin harcı değildir.” Sopayı çevirerek kaldırdı ve diğer ucunu eliyle tuttu. Sopayla ilgilenirken konuşmayı ihmal etmiyordu. “Yani bunu düşünmek için bir insanın ultra salak olması lazım.” Sopanın en ucuna takıldı bakışları. Gözlerini kısarak oraya odaklandı. Parmağını bir noktaya bastığında sopanın en ucunda bir cızırtı oldu.

Holly tekrar o noktaya bastığında sopanın en ucunda ki cızırtı tekrar oluştu. Holly’nin gözleri büyüdüğünde Dean’a döndü. “Hala çalışıyor.”

Dean umutsuz bir vakaya bakar gibi Holly’e bakıyordu. Kafasını iki yana salladığında Holly omuz silkti. Şahsi neşesinden hiçbir şey eksilmemişti. Hala sopayla ilgilenirken, “Isıtma sistemi ve içinde ki kırbacı var mı hala?” diye sordu. O elinde tuttuğunun basit bir çubuk olmadığını zaten anlamıştım ama bu kadar işlevli çıkmasını beklemiyordum.

Dean gözlerini kısarak Holly’e baktığında, Holly dudaklarını ısırmış büyülenmiş gibi demir sopaya bakıyordu. “Of, bunla ne işkence yapılır.”

Dean uyarıcı bir ses tonuyla, “Holly.” dediğinde Holly oflayarak sopayı tekrar yere indirdi. Bu sefer ucunu iki eliyle tutuyordu.

Abisine bakarak, “Merak etme,” dedi ve bizi gösterdi. “Burada ki kimseye zarar gelmeyecek.” Sonra dudaklarını büzerek bize döndü. Elini dramatik bir havayla göğsüne yerleştirdi. “Benim abim pek merhametlidir de. Geldiğinizden beri sizi çok önemsedi biliyor musunuz?” Sonra bakışları bana kaydı ama gözlerime bakmadı. Bana tam bakamazken bile yüzünde oluşan nefret görülmeyecek gibi değildi. “Ya da tek birinizi...”

Bir an olduğum yerde kasılır gibi oldum. Irvin’in eli elimi sarınca gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Geri bırakırken gözlerimi açtım ve Irvin’e bakıp iyiyim dercesine gülümsedim. O da gülümsediğinde tekrar Holly’e döndü. Holly ise sırıtarak bize bakıyordu. Hevesle bir şey demek için ağzını araladı ama sonra onu durduran ne olduysa durdu. Kafasının içinde nasıl tilkiler dönüyordu acaba.

Kafasını iki yana sallayıp yeniden bize odaklandı. Sopasını çevirerek yukarı kaldırdı ve tek omzuna yaslayıp tek eliyle tuttu. Kılıç gibi tutarken yeniden bize yöneldi. “Evet, ne diyorduk?” Sonra kısa bir an abisine baktı. “Böyle de öğretmen gibi hissediyor insan.” Duraksadı. “Gerçi bir nevi öyle sayılırım.” Omuz silkti. “Böylesi daha eğlenceli, daha çok yapalım bunu.” Dean’in bıkmış bakışlarına karşılık sadece sırıttı ve yeniden bize döndü. “Evet çocuklar,” Kendi sözlerine kahkaha attı. Hiç birimizin gülmediğini görünce gülüşü kesildi ve somurttu. “Komikti bence.”

“Her neyse.” diyerek toparladı. Elinde ki çubuğun ucunu şakağına yasladı. “Sadece merak hiç kafanızı çalıştırdınız mı?” Çubuğu geri omzuna yaslarken düşünüyor gibi yaptı. “Ne biliyim hiç şey demediniz mi? Yan binalarda o kadar öğrenci varken niye bize öncelik versinler? Biz o kadar donanımlı mıyız? Yada Biz şimdi sahte kimlik yapıyoruz ama acaba bunlar ailelerimizden bizim bilgilerimize ulaşabilirler mi? Falan filan.” Ciddi bir şekilde sırayla hepinize baktı. “Düşünmediniz mi ya hiç bunları?”

Hiç birimiz konuşmayınca yüzünü ekşitti. “Böylede çok sıkıcı ya sizde konuşun.” Hepimize bakarken, “En zekiniz kim cidden?” diye sordu.

Hiç beklenmedik bir şekilde Clara lafa atladı. “Madem her şeyin farkındaydınız neden buraya gelmemize izin verdiniz?”

Holly ekşimiş yüzle ona bakmaya devam etti. “Sen Çiçek’ten bilgi alan ama odasında ses kayıt cihazı olacağını düşünemeyen kız değil misin?” Clara öne atılacağı sırada Holly elini ileri uzatıp onu durdurdu. “Merak etme arkadaşın çok iyi, zaten ona zarar vermeyiz o büyük bir koz. Yine de iyi oldu ondan bilgi istemen. Elinde bu kadar bilgi olduğunu bilmiyorduk, imha etmiş olduk sayende.” Tekrar güldü. “Gerçekten zeki olanınız var mı? Sohbetimin kalitesi artsın istiyorum.”

Bakışları Irvin’de durduğunda çubuğunu uzatıp onu gösterdi. “Sen.” Irvin dik dik ona baktığında Holly gülerek çubuğu yine omuzlarına attı. Kafasıyla Irvin’i işaret etti. “Sen ekibin lideri değil misin?” Irvin dik dik bakmayı sürdürdü. Bu Holly’i daha da keyiflendirdi. “Evet, öylesin.” Hevesle abisine döndü yine. “Abi bak o bu ekibin lideri. Zeki olmalı.”

Dean dişlerini sıkmış Holly’e bakıyordu ve görünen o ki bu Holly’i daha da keyiflendiriyordu. Tekrar Irvin’e döndü. Bu sefer Türkçe konuştu. “İsmin neydi?” Irvin susmaya devam edince ofladı. “Zaten birazdan belgelerinize bakacağım zorlama beni.”

Irvin, “Ilgaz.” dedi sadece.

Holly kafasını aşağı yukarı sallayarak onayladı. “Ilgaz...” diye tekrar etti. Kısa bir an abisine bakar gibi oldu ama vazgeçti. “Sen sevdiklerini arkanda bırakmayacak birisine benziyorsun.” Söyledikleriyle yanımda ki May dayanamayıp kahkaha attı. Onun sesiyle bende dayanamayıp güldüm. Gerçekten hiç iyi değildim.

Tek elimle yüzümü kapattığım sırada May da elini kaldırmış gülüşünün arasından, “Kusura bakma. Sinirlerim bozuldu.” demeye çalışıyordu. Bende elimi kaldırıp ona katıldığımı belli ettim. Gülüşümüz durunca May ile birkaç saniye bakıştık. Bakışmamız oldukça anlamlıydı.

Holly’de gülerek abisine döndü. Ama Dean hiçte gülmüyordu aksine burnundan soluyordu. Kafasıyla Irvin’i işaret etti. “Abi bak. O sevdiği insanların yanında duruyor.”

Dean dişlerinin arasından, “Holly sabrımı sınıyorsun.” dediğinde Holly’nin umurunda değil gibiydi.

Tekrar bize döndüğünde, “Severiz.” diye yanıtlamıştı abisini. Tekrar Ilgaz’a baktı. “Sevdim ben seni. Şu ekipten favori üyem sensin.” Dean sabır dilenir gibi kafasını yine geri atmıştı.

“Sence Ilgaz,” diye konuşmaya devam etti Holly. “Buraya geleceğinizi anlamadık mı?”

Ilgaz burnundan sert bir nefes verdi. “O zaman neden yaşatıyorsunuz bizi?” Aslında Clara’da aynı soruyu sormuştu.

Holly çubuğu masaya bırakıp Irvin’i alkışladı. “Şükür. Gerçekten şükür.” Alkışlamaya devam ederken abisine baktı yeniden. “Bak cidden zeki.” Dean ona bakmayınca çocuk gibi mızmızlandı. “Ya baksana.” Dean kafasını sert bir hareketle Holly’e çevirdiğinde delici bakışları da onu bulmuştu. Holly bundan gram etkilenmeyerek güldü. Alkışlamayı bırakıp eliyle Irvin’i gösterdi. “Zeki bak.” Dean’in gözleri kısıldığında Holly’nin gözlerinden şeytani parıltılar geçti. “Hem Selen’le de sevgiliymiş.” Dean gözlerini kapatıp başını önüne eğdiğinde Holly gülerek bize döndü. Yani tekrar Irvin’e döndü.

“Konumuza geri dönelim.” Masanın üzerine fırlattığı çubuğu aldı. Yan tarafında bir kaç tur döndürerek tek omzuna attı. “Sizi neden öldürmedik?” Bu sefer ki gülüşü alaycıydı. Tekrar Dean’a baktı. “Sahiden abi biz neden bunları öldürmedik? Açıklamak ister misin?” Dean tam anlamıyla Holly’e öldürecek gibi baktığında Holly yerinde kıpırdandı ama zevkle. Ciddi derecede eğleniyordu.

“Şimdi şöyle,” diye anlatmaya başladı. Bir yandan iki geri iki ileri adım atarak yerinde hareket ediyordu. “Normalde sizin gelme olayınızdan bizim haberimiz yoktu tabii. E zaten yeni gelecek sekiz kişi yan binalardan seçilecek, zamanı da vardı. Normal günlük rutindeydik biz yani. Bi baktık kapı açıldı,” Resmen yaşadığımız anı bize canlandırmalı anlatıyordu. “Dokuz kişi. Bak sekiz de değil dokuz. Torpilli alımlar olmadı değil, hala oluyor. Öğrenci binasında bir sürü üye var. Ama dokuz kişi birlikten alım gerçekleşmedi. E ilk anlamadık tabi çünkü abimle benim haberimiz yok, normalde her şeyden haberimiz olur.” Çubukla beni gösterdi. “Şunu görünce dedim bunların burada ne işi var.”

Kaşlarım çatıldı. “Beni nereden tanıyorsun?”

Sorumu umursamadan anlatmaya devam etti. “E abimde aynı şeyi düşündü. Gittik işte sorduk dediler...” Heyecanla bize döndü. “Sizce ne dediler? Çalıştırın bakalım aklınızı.”

May baygın bir sesle konuştu. “Öldürmeyelim ama süründürelim mi?”

Daha mantıklı cevap Aisha’dan geldi. “Yada ailelerini kullandığımız gibi bunları da kullanalım?”

Holly dudak büzdü. Ilgaz’a cevap bekler gibi bakınca sinirden gözlerimi devirdim. Taktı Ilgaz’a. Ilgaz sadece omuz silkince ofladı. Bu sefer May’a yöneldi. “İsim?” May cevap vermeden kendi cevapladı. “Yada boş ver muhtemelen Mayıs’tır.” Onay beklercesine May’a baktığında May sadece kafasını aşağı yukarı salladı.

Holly gururla gülümseyerek Mayıs’a döndü. “En yakın cevap senin ki ama değil.”

Bu sefer konuşan bendim. “Bizi de mi yok edecektiniz?”

Burnundan sert bir nefes verdi. Yine beni umursamadı ama sorumu duymazdan gelmedi. “Tam olarak öyle yapacaktık.” İki adım gerileyip yine ekibin geneline baktı. “İşte sorduğumuzda dediler aileleri yok olmuşken bunların soyunu da kurutalım önümüze başka bir taş çıkmasın.” Bunun üzerine bir kahkaha attı. Tek eliyle abisini gösterdi. “E benim koca yürekli abim de dedi ki, ben boşuna mı-“

Dean bağladığı kollarını çözerek delici bakışlarını Holly’e dikti. Holly’nin lafını şiddetle bölerek, “Holly!” diye onu uyardı. Holly yandan umursamaz bir bakış atsa da Dean aynı ciddiyetle, “Çizgiyi geçme!” diye uyardı dişlerinin arasından konuşarak. Sesi sert ve bir o kadarda baskındı. Holly’nin anlık omuzları çöker gibi olsa da kendini frenledi ve aynı dik duruşla bize döndü.

Eski keyfi kalmasa da bizle konuşmaya devam etti. “Sonuç olarak abim dedi öldüremezsiniz. Eh,” derken çubuğunu bana doğrulttu. “Sizde şu kız sayesinde hayatta kalmış oldunuz.”

Sözleri bende duvara toslama etkisi yarattı. Boş boş baktım bir süre ama o hala bana bakmıyordu. Yine de refleks olarak elimle kendimi göstermiştim. “Ben?” Soru sorar gibi bakmamla bakışlarını bana çevirdi çünkü burada olay bana dönüyordu ve benimle muhatap olmak zorundaydı. Bana baktığı an gözlerinde beliren nefreti ise burada ki herkesin gördüğünden emindim.

Holly öfkeyle kafasını aşağı yukarı salladı. “Maalesef yine sen.” Ofladı. “Bunu niye getirdiniz. Ne güzel geldiğiniz gibi kafanıza sıkıp kurtulacaktık sizden.” Anın yarattığı şokla ben öylece kalakalmıştım. Holly ise aynı umursamazlıkla ben hariç herkesle muhatap oluyordu. Ne dediğini pek anlayamasam da tekrar bana yöneldiğinde bakışlarımız kesişti. Mavileri bıçak gibiydi, keskindi. “Bize sorundan başka bir şey çıkarmaya yaramaz mısın sen?”

Kaşlarım çatıldığında, “Öldürseydiniz o zaman. Sizi durduran ne?” diye sormadan edemedim. Kafam hala yerine gelmemişti. Ekibi riske atanın hep ben olduğumu düşünmüştüm. Aslında ekibi yaşatan mı bendim? Bu saçma olurdu. Ben zarardım, insanların hayatında iyi bir yere dokunmazdım.

Holly alayla abisine baktı. “Neydi bizi durduran abi?” Dean aynı delici bakışlarla ona bakınca Holly ofladı. “Canımız öyle istedi sana mı soracağız?”

Bir boşlukta gibiydim. Gerçeğin yüzüme çarpmasıyla da o boşlukta sürükleniyordum. Aslında bazı taşlar yerine oturuyordu ama bu sefer yok saymak istiyordum. Tam unutacağım dediğim noktada kendini belli edemezdi. Hayır, şuan yapmam gereken, en iyi yaptığım şeyi yapıp kendimi kandırmaktı.

Holly tekrar keyiflenerek elindeki çubuğu yeniden masaya yaslayarak yere bıraktı. Ellerini bir kere birbirine vurup, “Ve şimdi en sevdiğim kısım.” diyerek arkasında ki ekranlara döndü.

Bu sırada Ilgaz kolunu sandalyemin arkasından atıp bana yaklaşmış ve kulağıma doğru, “Sanırım gerçekten yaşamamı sağlamışsın ha Arıza Kız?” dedi. İstemsizce güldüm ve ona baktım. Yüzü fazla yakındı ama bunu umursamadım. “Sanırım ekipçe sana can borçluyuz.”

Yüzümü buruşturmadan duramadım. “Saçmalama. Hiç uğraşamam öyle şeylerle.”

Sırıttı ve ben yeniden onun gülüş çizgilerinde kayboldum. “Boş ver en azından yaşamamı sağladığın gerçeği var. Ben bununla da övünürüm bi ara.”

Kaşlarım havalandı. “Benim sayemde yaşamanla nasıl övüneceksin?”

Gözlerinin en derini titreşir gibi oldu. “Sevgilim hayatımı kurtardı derim mesela.” Fısıltısı en içime işledi. Bir yerlere dokundu ve benim kalbim yine tekledi. Çok garip bir histi. Eli önüme gelen saçıma gitti. “Benim sevgilimde benim gibi oldukça yetenekliymiş.”

Nefesi yüzüme çarptığında sanki benim nefesim kesilir gibi olmuştu. İçime nefes çektiğimde ise sanki bedenimde ki tüm mekanizma alt üst oluyordu. En saçma sözlerinin bile üzerimde böyle bir etki bırakması garipti. Yine de gülümseyerek, “Sahte.” diyebilmiştim.

O oldukça anlamlı bir şekilde bakarak geri çekildi. Gözlerindeki ima okunmayacak gibi değildi. Şimdilik diyordu. Evet şimdilik, çünkü ileride sahte bile olsa sevgili olamayacağımızı bilmiyordu. Hep dediğim gibi biz imkansızın ötesiydik.

Holly ekranların olduğu yerden aldığı dizüstü bilgisayarı getirip masaya bırakmıştı. Bilgisayar açılırken, “Şimdi biraz sizi tanıyalım ve size ne yapacağımıza karar verelim.” dedi. Sözleriyle oflayan Dean’i görsem de ona bakmamıştım.

Holly tek eline sopayı alarak çevirdi ve tek omzuna attı. Diğer eliyle bilgisayarıyla uğraşıyordu. Bakışları bilgisayardayken sopanın ucunu bize doğru uzatıp hepimizin üzerinde gezdirdi. Kathy’e denk gelince durdurdu. Bu sırada alttan alttan ona baktı. “Seni seçtim.”

Kathy masanın öbür ucundaydı. Net göremesem de yüzünü buruşturduğuna eminim. Holly alayla kaşlarını kaldırdı. “İsmini söyler misin ben mi bulayım?”

Kafamı eğip baktığımda Kathy sadece dik dik Holly’e bakıyordu. Çenesini yukarı dikince Holly yarım ağız gülerek bilgisayara döndü. “Fazla inatçısınız.” Tek eliyle parmaklarını hızlıca bilgisayarda gezdirdi. “Bingo.”

Son bir tuşa basarak doğruldu. Son kez bilgisayara bakarak, “Durmaz ailesi.” dedi. Tamamen Kathy’e yöneldi. “Baban bildiğin bizden geçinmiş Kumsal.”

Kumsal burnundan sert bir nefes verdi. “Siz babamı kendinize muhtaç etmiş olmayasınız.”

Holly baygın gözlerle ona baktı. “İşimiz o zaten. Bunu mu sorguluyorsun cidden?” Omuz silkerek sopasını bir tur daha döndürdü. Her sopayla ilgilendiğinde yüzü gülüyor gibi oluyordu ama sonrasında kendini tutuyordu. “Anneni öldürmüşüz.” Kumsal’a bakmadan önce gözlerini kısarak bilgisayara baktı. Sonra kısa süreli bir kahkaha attı. “Hatta bizzat annem öldürmüş.” Bu noktada bakışlarım Dean’a kayar gibi olsa da kendimi durdurmayı başardım.

Holly kısa bir an ofladı. “Eh babana bir kaç yasa dışı satış dışında işte yaptırmamışız aslında. Annen arada kaynamış zavallı kadın ona üzüldüm. Baban zaten hapse uzun süreli girmemiş.” Dudak büzerek Kumsal’a döndü. “Sıkıcı bir hayatın varmış.” Gülmeden duramadı yine. “Muhtemelen baban senin okumanı istemiştir kendi gibi kimseye muhtaç kalma diye. Yanılıyor muyum?”

Kumsal birden yerinden fırlayınca ışık hızında Holly’nin karşına geçmişti. Aralarında dört adım varken Holly çubuğu uzatıp ucunu Kumsal’ın omzuna dokundurdu. Kumsal o an dişlerinin arasından inleyerek geri çekildi. Tel eli omzuna gittiğinde sinirle Holly’e bakıyordu. Muhtemelen düşük voltajda elektrik akımı vermişti.

Kumsal elini omzundan çekerek işaret parmağını Holly’e salladı. “Hele bir daha hayatını mahvettiğiniz babamın adını ağzına al. Bu sefer tüm şehrin elektriğini bile vücuduma boşaltsanız beni durduramazsınız!” Elini sinirle savurdu. “Duydun mu beni?” Sesi odayı inlettiğinde Holly pek etkilenmemiş gibiydi.

Kafasını omzuna atarak dudaklarını tek çizgi haline getirdi. Öylece Kumsal’a baktı. Kumsal acıdan mı yoksa sinirden mi bilmem nefes nefese kalmıştı. “Farkındasın değil mi şuan yaşıyorsan bizim sayemizde.” Bizim derken Dean ile kendisini göstermişti.

Kumsal sinirle bir adım ileri attı. “Öldür o zaman. Madem boş konuşacaksın öldür. Durmaz ailesinden tek bir kişi bile kalmasın.”

Holly dilini damağına vurup bir adım ilerledi. Kumsal ile aralarında iki adım kaldığında çubuğunu masaya yaslayarak yere bıraktı yine. Ellerini iki yana açtı. “Çıkar sinirini.” Sonra zevkle güldü. “Yapabilirsen.” Holly’i anlamıyordum ama gerçekten anlamıyordum. Tam bir gizemdi derken şaka yapmıyorum. Mesela şuan hiç ölmeyecekmiş gibi rahattı, ama Kumsal’a bakarken gözlerinde anlamlandırmadığım bir duygu da vardı. Acıma demek istiyordum ama saçmaydı. Acısa niye burada olurdu. Zaten bir anı bir anını tutmuyordu. Şuan ciddi bir şekilde Kumsal’a bakarken az önce gülüyordu. Kestiremiyor insan Holly’nin ne yapacağını.

Kumsal bir adım daha attı. Tek eli sinirle yumruk olduğunda Dean’in sesini duydum. “Şuan ona dokunursan olacaklardan sorumlu olmam.” Bakışlarım kısa bir an ona kaydığında başını geri atmış tavana baktığını gördüm. Olaya bakmıyordu bile. İlgili gibi değildi ama yine de buradaydı.

Sözlerinin ardından bir saniye geçmeden Holly başını geri atarak büyük bir kahkaha patlattı. Bu sefer gülüşünde acı olduğuna eminim ama kanıtlayamam. Bir iki adım gerileyip eline sopasını aldı ve Kumsal’ın önünden çekilip abisine baktı. Sopayı ona uzattı ama temas ettirmedi. “Sen,” derken hala gülüyordu. Gülüşü yavaşladı. Gülmekten gözünden yaş gelmiş gibi eliyle göz pınarlarını sildi. Belki de gerçekten yaş gelmişti ama ben gülmekten olduğunu düşünmüyorum. Sesi normal tonuna döndüğünde cümlesini tamamladı. “Beni mi korudun?” Kısa bir an yine güldü ve sopasını indirip iki adım geriledi. Dean kafasını omzuna yatırmış ona bakıyordu. “Gerek kalmadı ki. Ben kendimi koruyabiliyorum.”

Anlam veremiyordum. Konu biz miydik? Onlar mı? Dean yutkunur gibi oldu ama yeniden umursamaz tavrını takındı. Boş bakışlarla hepimize sırayla göz gezdirdi. Holly’e döndüğünde, “Hızlı ol.” diyerek bakışlarını ayak ucuna çevirdi.

Holly dudaklarını sıkıca birbirine bastırıp başını aşağı yukarı salladı ama gözlerini abisinden ayırmıyordu. Dean kafasını kaldırmadan kirpiklerinin arasından ona baktığında yutkunarak bize döndü. Holly’nin bakışları abisine bakarken ne kadar duygusalsa bize bakarken o kadar da acımasızdı. Dean gözlerini kapatarak kafasını yeniden geri attı ve andan bağlantısını kopardı.

Holly tekrar duygusuz kız haline geçti. Artık bu robot hallerinin de bir rol olduğunu biliyordum. Hastanede Maya ile aralarında geçen konuşmadan zaten oldukça belliydi.

Neredeyse ateş çıkacak olan gözlerini Kumsal’a dikip, “Otur şuraya.” diyerek kalktığı sandalyeyi işaret etti. Kumsal karşısında dikilmeye devam edince bu sefer sinirle kükreyen oydu. “Dün gece kalkıştığınız işi Başkan’a söylesek şu saniye nefesinizi keser! Hatta buraya öldürülmek için alındınız ama hala yaşıyorsunuz! Hayatınız bizim elimizde ama siz şuan hangi cesaretle bize dikleniyorsunuz bilmiyorum! Asabımı bozma ailenin yanına göndermeyeyim seni!”

Kumsal sinirle, “Gönder!” dediğinde Aisha ayaklanıp Kumsal’ın yanında bitti. Tek elini omzuna atıp kulağına bir şey fısıldadı. Kumsal sinirle gözlerini kapatıp yerine geçti. Aisha’da arkasından geçti. Hepimizin yerinde oturmasının nedeni korku değildi, aslında hepimizin içinde tek bir şey vardı; merak. Ne olacağını merak ediyorduk. Ölümü kabullenmiştik ama en azından ne olduğunu bilmek istiyorduk. Belki de yaşardık ve başka bir plan kurup intikam alırdık. Buraya kadar hepimiz böyle düşünüyorduk ama bunun devamında ise benim için ya intikam ya ölüm kanunu yatıyordu. Yaşama sebebim intikamken vazgeçemezdim. Ya beni hiç bulmayan ölüme kavuşacaktım yada intikamımı alacaktım.

Holly içine göğsünü şişirecek büyüklükte bir nefes çekip tekrar bilgisayara geri döndü. İlk başta ki keyfinin olmadığı fazla belliydi. Bunun nedeni ise abisinin tek cümlesiydi.

Gözlerini bize kısa bir an değdirerek bilgisayara geri döndü. Kısa süre sonra yeniden eline sopasını alarak Aisha’ya çevirdi. “Afet Yıldırım.” Dudağı tek bir kenara doğru kıvrıldığında nefesini vererek güldü. “Sizin aileyle işimiz kısa sürmüş çünkü bizi bulan sizmişsiniz.” Az önceki moduna geri dönerek elini dramatik bir havayla göğsüne yerleştirdi. Dudağını büzerek öne doğru eğildi. “Bunun için bizi suçlayamazsın annen kendi ayaklarıyla bize gelmiş.”

Afet’i göremiyordum ama kaskatı kesildiğine emindim. Böyle anlarda iki seçeneği olurdu. Ya susup köşeye çekilecek sonrada yalnız kaldığında ağlayacak yada... Sinir krizi.

Holly doğrulurken gülmüştü. “Zaten işimiz kısa sürdü. E burada bizim salaklığımız devreye girmiş.” Konuşurken bir yandan sağa sola adımlıyordu. “Annene artık hangi yönümüzü gösterdiysek bizle çalışmamış. Ama şimdi bir tanecik annen polise de gidebilirdi. Önlem almamız lazımdı.”

Afet muhtemelen kendini sıktığından Kumsal konuşmuştu. “Önleminiz öldürmek mi?”

Dudak büzerek kafasını onaylarcasına bir kere eğip kaldırdı. “Daha makul bir seçenek göremiyorum.” Gözlerini büyüterek müjdeli bir haber verir gibi Afet’e döndü. “Ama şöyle düşün sadece üç ay bizimle çalışmış. Bize daha fazla da maruz kalabilirdi.” Bu noktada dudaklarında gülüş donuklaştı. “İnsanın yaşama isteğini sömürür Zirve. Robotlaştırır...” Bakışları anlık boşluğa kayar gibi olduğunda kafasını iki yana sallayarak toparladı. Ellerini birbirine vurarak yarım gülüşünü yeniden dudaklarına yerleştirdi. “O yüzden annen şanslı bile sayılır.”

Afet’e baktığımda az da olsa titrediğini gördüm. Kumsal ellerini tutarak onu sakinleştiriyordu. Acaba, sakinleştirmese en fazla ne olabilirdi? Sadece anlık bir düşünceydi ama şuranın ebesini sikse hayır demezdim.

Holly hareketlenerek bilgisayara yöneldi. Ellerini ovuştururken otuz iki diş sırıtıyordu. “Acaba şimdi kimi seçsem.” Bilgisayara bakarken kafasını kaldırıp Mayıs’a baktı. Dudakları iki yana kıvrılırken, “Seni seçiyorum.” dedi.

Tamamen kafasını bilgisayara gömdü. Bu sefer diğerlerinden daha uzun oyalanmıştı. Elleri yavaşladığında kısık gözlerini Mayıs’a çıkardı. “Soyadın ne senin?”

Mayıs konuşup konuşmamak arasında kaldığı kısa anda dilini dudaklarında gezdirdi. En sonunda cevap verme kararı aldığında, “Şimşek.” dedi. O da merak ediyordu. Belki de sadece annesine ne yaptıklarını ve başına ne geldiğini. Belki de öğrenince buradan daha fazla nefret edecekti. Belki de tek istediği de buydu.

Holly bir süre daha bilgisayarda oyalandı. En sonunda doğrulduğunda Mayıs’a bakmadan soldaki dosyalara yöneldi. Bir dosyaya uzanacağı sırada Dean, “Kurbanlar kırmızı dosyalarda olur.” dedi. Holly duraksadığında omzunun üstünden abisine baktı ve uzandığı beyaz dosyadan elini kaydırıp sağdakilere yöneldi. Eline bir dosya aldığında masaya bıraktı.

Bu sırada abisine laf yetiştiriyordu. “Olabilir anlık dalgınlıktı yoksa ben bu işe yıllarımı verdim, senden daha iyi biliyorum.” Her sözü öylesine değildi. Bunu dalgın bir şekilde kardeşine bakan Dean’den bile anlayabiliyordum. Bilmediğim şeyler vardı ve en başından beri Holly’nin laflarının içindeydi. Bunlar Dean’a kıymık gibi batıyordu ama ben şuan Dean’den çok Holly’i düşünüyordum. Tanımıyordum, bundan eminim ama sanki... İçimde adlandıramadığım bir şey vardı. Sanki hayatının büyük bir parçasını çalmış gibi hissediyordum ve bu his şuan oluşmuştu. Düşünmek istemiyordum çünkü bu bile şu sıralar yoruyordu. Sadece akışına bırakıp ne olacağını izlemek istiyordum.

Holly başını dosyadan kaldırdığında kaşları çatılmıştı. “Yok.” dediğinde abisine döndü. Dean’in de kaşları çatıldığında olduğu yerden ayrılıp dosyalara ilerledi. Bir kaç kırmızı dosyaya baktıktan sonra masaya geldi. Masada ki dosyaya bakarken Holly bir adım geri çekilmiş kollarını göğsünde bağdaş kurmuş onu izliyordu. Dean’inde kaşları çatıldığında bilgisayara baktı. Yaklaşık beş dakika geçtikten sonra doğrulup Mayıs’a baktı. Yüzü hala sabit bir ifadedeydi. “Yok.”

Mayıs, “Ne yok be!” diye çemkirince neredeyse gülecektim. İçinin daraldığı buradan belli oluyordu.

Dean, Holly’e döndüğünde Holly tekrar öne çıktı. Mayıs’a yönelerek, “Sen bizimle bir bağlantın olduğunu nasıl buldun?” diye sordu.

Mayıs kısa bir an Ilgaz’a bakar gibi olsa da Holly’le göz temasını kesmedi. “Şüpheli bir ölüm ve siz?” Tek kaşı havalandı. “Çok güzel bir eşleşme.”

Holly kendini tutamayıp kafasını iki sallayarak güldü. “Her şüpheli ölümle bizim alakamız olmuyor yalnız.” İşaret parmağıyla Mayıs’ı gösterdi. “Bizzat seninle bir ilgimiz yok.”

Mayıs’ın kaşları çatıldı. “Ne demek o?”

“Şöyle ki,” diyerek yine kollarını göğsünde bağladı Holly. “Şimşek ailesi. Annen veya baban hakkında hiç bir belge yok. Bizimle bağlantıya geçip belge olmama ihtimali hiç yok. Yani kısaca,” Hepimize baktı. “Sen bunların arasına yanlışlıkla karışmışsın.”

Kaşlarını çatarak Ilgaz’a döndü ama bu kısa bir andı. Tekrar Holly’e baktı. “Yalan söyleme.”

Holly’nin dudakları hayretle aralandı. Tek eliyle kendini gösterdi. “Niye yalan söyliyim be. Geçmişinizi yüzünüze vurarak size travma yaşatmak daha eğlenceli.”

Mayıs yutkunduğunda başını önüne eğdi. Birkaç dakika kendine düşünme süresi tanıdığında Holly’de sesini çıkarmamıştı. Tekrar Holly’e baktığında, “Annemi siz öldürmediniz mi?” diye sordu. Sesi normal Mayıs’ın aksine kısıktı. Kim bilir içinde şuan nasıl bir savaş veriyordu.

Holly kafasını iki yana salladığında yutkundu ve bakışları masaya düştü. Dipsiz bir uçurumda gibi hissettiğine emindim. Elinde bir şeyler vardı ama sonuca varamıyordu.

Holly tekrar hepimize baktı. “Bu bilgilere kim ulaştı.” Bakışları ışık hızında Ilgaz’ı buldu. “Ben deme sakın, yarım saat övdük seni burada.” Sonra yine nefesini vererek güldü. “Gerçi doğru düzgün araştırsaydınız Sonsuzluk’u bulurdunuz. Doğru.”

“Neyi?” diye soran bendim.

Yandan bana baktı ama bilgisayara döndü. “Cidden tek başımıza burayı kurup birde amacımıza sadece buradan ulaşabileceğimizi mi düşündünüz?” Bu sefer sesli güldü. “Komik şeyler sizi.”

Afet, “O ne demek?” diye sorunca kendine gelebildiğini anladım.

Holly kafasını kaldırmadan ona baktı. Bir süre duraksadı ama sonra ellerini masanın iki yanına yaslayarak çenesini kaldırdı ve net bir sesle. “Burası merkez değil. Her şeyin başlangıcı Sonsuzluk ve orası Türkiye’de.” Sonra yeniden güldü. “Yani bir şeyi doğru düzgün yapsanız şuan burada olmazdınız.”

Öylece kaldım. Bakışlarımı Holly’den çekeyim derken Dean’e takılmıştım. Onun da kaşlarını kaldırmış bir şekilde duran şaşkın ifadesiyle Holly’e baktığını gördüm. Bize bunu söylemesini o da beklemiyor gibiydi ama müdahalede etmemişti.

Conroy, “Bunu niye bize söylüyorsun?” diye sorduğunda aslında hepimizin düşüncelerini dile getirmişti. Ekip olarak aynı anda aynı şeyi düşünme yeteneği kazanmıştık sanırım.

Holly cevap vermedi. Duymazdan gelerek Conroy’a döndü. Aslında bu açıklamadan sonra hepimizin aklında tek bir seçenek vardı. Ölüm. Başka bir açıklaması yoktu. Yoksa burayı bitirmek, intikam almak için gelen birine bu bilgileri vermezdi bir insan. Hele ki Holly hiç vermezdi.

Peki asıl soru. Bu Sonsuzluk neydi?

Holly masanın üzerine bıraktığı demir çubuğu alarak Conroy’a doğrulttu. “Cenk’ti değil mi?” Sonra da Clara’ya doğrulttu sopanın ucunu. “Ve Cansel. Solmaz kardeşler.”

Holly tekrar başının üstünden sopayı omuzlarına attı. Dik durarak onlara baktı. Hiç çekinmeden açık açık, “Babanızı hapse attırıp annenizi bize muhtaç hale getiren bizdik.” dedi. Aynıydı robot gibi ama gözlerinde ilk kez duygu vardı. Sanki mavilerinde bir kırılma vardı. Bizim için üzülüyor olamazdı değil mi? Sesine hiç yansımıyordu. Aslında yansıyordu ilk başta ki neşesi yoktu mesela... “Anneniz iyi mal çıkmıştı. Cinayete kadar geldi, gizledi, üstünü örttü. Öldürme kısmına gelince fıs çıktı yoksa iyiymiş.” Cenk yumruğunu masaya geçirince umursamadan devam etti. “Ee reddettiğinde ortadan kaldırmak bizim boynumuzun borcu.” Sopayı geri omzundan indirerek yere yasladı. “Ama babanızın ölümüyle bizim bir ilgimiz yok. İster inanın ister inanmayın.”

O an bir şey fark ettim. Holly hep biz diye bahsediyordu. Oysa bunlar olurken o daha çocuktu. Sonuçta benimle yaşıt değil miydi Holly? O halde niye her şeyden biz diye bahsediyordu. Fazla mı sadık ve bağlıydı buraya? Yoksa en başından beri ona böyle mi öğretilmişti?

Cenk ayağa fırladığı an Cansel onun kolundan tutarak ayaklanmıştı. Cansel’in gözlerinde de korku vardı ama kendisi için değil de abisine zarar gelmesi için gibiydi. Cenk, “Seni mahvederim!” diye bağırdığında odayı geçtim Zirve bile sesiyle inlemiş olabilirdi.

Dean yerinde hareketlenir gibi olsa da kıpırdamamıştı. Holly kahkaha attı. “Sakin ol ya, daha bitmedi.” Cansel zorla abisini oturttursa da Cenk hala sinirliydi. Sadece sinirimizi çıkarmak için bu boş sohbetin bitmesini bekliyorduk. Sonumuz ne olacak bilmiyorduk, hatta bir saniye sonra bile ne olacağını kestiremezdik ama insan içinde öfkeyi hissedince bunu dizginleyemiyordu.

Holly hepimizde göz gezdirirken diğer köşede oturan Tulip’e kaydı bakışları. Gözlerini kıstığında pür dikkat onu inceledi. “Tulip...” Güldü. “İsminin kimlikte de olsa Türkçe yazmaması acı değil mi?” Kafasını omzuna yatırdı. “Seninle sonra ilgileneceğim.”

Tekrar bize döndüğünde benim tek kaşım havalanmıştı. Tulip’in ne ayrıcalığı vardı da sonra ilgileniyordu?

İlk Thanos’a baktı. “Tutku.” diyerek Ilgaz’a yöneldi. Bu noktada yine otuz iki diş güldü. Yetmedi sesli güldü. “Ve Ilgaz.” Şimdi o ağzının ortasına bir tane geçirmek vardı. Elleriyle ikisini birden gösterirken bile daha çok Ilgaz’a yönelik konuşuyordu. “Bak sizin geçmiş en iyisi.”

Sözleriyle daha fazla kendimi tutmadım. Neden sinirlendiğimi bile bilmiyordum ama dişlerimi bile çenemi kıracak kadar sıktığımı yeni fark etmiştim. Belki de diğerlerine davranış şeklinden dolayıydı. “Nesi varmış bu kadar beğeneceğin geçmişlerinde?”

Doğru düzgün cümle bile kuramamıştım sinirden ama sesim gür çıkmıştı ve sonunda bana yönelmişti. Az önce olan keyfi gitti yüzündeki gülüşten eser kalmadı. Gözlerimden kaçırdığı bakışları benimle kesiştiğinde yüzünü nefretin kaplaması bir saniye bile sürmemişti. Değişimi dışarıdan bir gözle görülmeyecek gibi değildi acaba içinde nasıl bir nefret vardı? Dışarıya yansıttığı bu kadarsa içini kestiremiyordum.

Holly bana döndüğünde ilk bir iki dakika konuşmadı. Bende ona uyum sağladım. Bana olan bu nefretinin nedenini de merak ediyordum mesela. Tanımadığım birine en fazla ne yapmış olabilirdim ki?

Holly, “Sakin ol Selis.” dediğinde ismimi vurgulayarak söylemişti. “Senin geçmişine de geleceğiz.” Sesinin tonu bile değişmişti benle konuşurken. Yine de alayla, “Yoksa Matmazel mi demeliyim?” dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Yandan Dean’a baktı. “Ha abi?”

Dean cevap vermeden düz bir ifadeyle Holly’e bakmaya devam etti. Holly tekrar bana döndü. “Nasıldı hayatın Selis?” Kaşlarım daha da çatılınca o konuşmaya devam etti. “Ne biliyim hani. Dört yıldan sonra kurtulmak nasıldı? Özgürlük nasıldı mesela? Yaşamak nasıldı Selis?” Son soruyu sorarken tek elini de masaya vurmuştu. Diğer elinde hala sıkı sıkı sopasını tutuyordu.

Dayanamayarak bir kahkaha daha attı ama bu gerçekten saf acıdandı. Gözlerini bana diktiğinde buğulanmış olduğunu gördüm. Doğru mu görüyordum?

“Hatırlamıyorsun değil mi? Yan odadan gelen çığlık seslerini hatırlamıyorsun! Yada hiç duymadın!”

Neysen bahsettiğini anlamıyordum. İşkence gördüğüm yıllarda kapatıldığım çeşit çeşit oda vardı ama hep sessiz olurdu. Ebedi sessizliğe mahkum ederlerdi beni. “Ben hiç bir şey duymadım.” Onun aksine sakindim çünkü hala bana olan nefretini anlamlandıramıyordum.

Holly tekrar ağzını açacağı sırada araya Dean girdi. “Holly-“ Holly hışımla ona dönüp konuşmasına izin vermedi. “Sen sus!” Tek eliyle sinirle örgüsünün başından ucuna kadar çekiştirdi. “Biliyorum. Daha dün işkence kayıtlarında fark ettim.” Sinirle elini bana doğrultup bana gösterdi. “Bunun tüm acı çığlıkları bana dinletilirken bana tüm işkenceleri ses yalıtımlı odada yapıyorlarmış.” Dolu gözlerle bana döndü ama kendini sıkıyordu. “Ben senin için üzülmüştüm biliyor musun?”

Kafamı iki yana sallayarak, “Ben sana bir şey yapmadım.” dedim. Orda yalnız olmadığımı bile şuan öğreniyordum!

Kafasını geri atarak gözyaşlarını geri gönderdi. Tekrar bana baktı. “Hiç mi duymadın benim sesimi?” Kafamı iki yana salladım. Dişlerinin arasından, “Hiç mi düşünmedin orada senin gibi başka birinin olacağını?” dedi. “Abimle oradan kaçarken hiç mi düşünmedin bu adamın geride kardeşini bıraktığını.”

Gerçek tam anlamıyla yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Holly oradaydı, Demir’in orada tek koruduğu ben değildim. Ama Demir benimle kaçmıştı. Kısa bir an Dean’a baktığımda o hala Holly’e bakıyordu. “Öldü demişlerdi.”

Holly, Dean’a dönerek, “Sende inandın mı?” diye bağırdı. “O adam gelmeseydi zaten ölecektim ama merak etme.” Bir kere abisinin göğsünden itti. “Madem Selis’i oradan kurtaracak kadar zekiydin beni son kez kontrol etmek aklına gelmedi mi?”

Dean, “Yoktun.” dedi net bir sesle. Holly’nin aksine sakindi ve Holly’nin darbeleri onu yerinden bir milim bile kıpırdatmamıştı.

“Baktın mı tüm odalara?” Holly’nin sorusuyla bu sefer sustu. Holly bana yöneldi. “Tamam benden haberin yoktu.” Kolunu gözlerine bastırıp akmaya hazırlanan gözyaşlarını sildi. “Kaç yıl bu adamla kaldın sen,” derken Dean’i gösteriyordu. “Kardeşi olduğunu öğrenmedin mi? Öğrendiğinde ne oldu diye sormadın mı?”

“Öldü biliyordu.” dedim bende çünkü öyleydi. Küçükken öldü derdi ama benimle birlikte işkence gördüğünü yeni öğreniyordum. Aslında söyledikleri şimdi yerine oturuyordu ve robot gibi oluşu... Eğer bende kaçmasaydım böyle mi olacaktım? Burada en idmanlı Holly’di hatta yenilmesi imkansız gibiydi. Aslında o da mı o yaşlardan beri işkence görüyordu?

Holly sinirle elinde ki Demir çubuğu gösterdi. “Ben bu sopayla yaşadım.” Güldü, kendine acıyarak güldü. “Sen abime sığınarak yaşarken ben belki onun verdiği güveni verir diye buna sarılarak uyudum kaç gece.”

Kırk yıl düşünsem Holly için üzüleceğim aklıma gelmezdi ama içimde bir yerlerin ezildiğini hissediyordum. Elindeki sopayı sinirle fırlattı. “İşe yaramaz bir sopaya sığındım ben senin yüzünden.”

Dayanamayıp ayağa kalktım. “Haberim yoktu. Seni öldü biliyorduk. Abini çalmadım ben senden.”

Bileklerinin iç kısımlarını gözlerine bastırdı. Kısa bir an arkasını dönüp tekrar bana yöneldi. “Ben seni gerçekten anlamıyorum.” Ne demek istediğini anlamadığımı belli ederek kafamı hafifçe omzuma eğdim. “İşkencelerden kurtuldun, abimle yaşadın...” Tekrar kahkaha attı. Ellerini iki yana açarak bulunduğumuz yeri gösterdi. “Ama buradasın?”

Soru sorar gibi söylediği soruyla Dean’a bakmak istesem de bakmadım. Bakışlarımı Holly’e sabitlerken dik durdum. “Abinde burada. Demek ki sana gelmiş.”

Belki de... Belki de o gün kardeşinin yaşadığını öğrenip gitmişti. Olabilir. Kardeşiydi sonuçta ama yine de... Düşünme Selis, düşünme yoksa kafayı yiyeceksin.

Holly hayretler içinde bana baktı. “Bana mı gelmiş?” Kaşlarım yeniden çatıldığında Holly alayla bana baktı. “Sen ne nankör bir kızmışsın.”

Ben ağzımı açamadan Dean, “Tamam, yeter.” diyerek olaya müdahale etti. Sanki en başından beri bu konuşmanın olacağını biliyordu da onun için burada bekliyor gibiydi.

“Ne yeter ya!” diye sinirle bağırdı. Bir abisine bir bana bakarken, “Ben seni vurdum bu kız yüzünden.” dedi. “Sen kafanda mermiyle her gün biraz daha ölürken bu kız buraya intikam almaya gelmiş.”

Sözler beynimi delip geçen bir mermiden farksızdı. Ne demişti o? Dean yerinden kıpırdayamadı. Holly’i durdurmak için attığı adım havada kaldı. Holly öfkeyle solurken sanki koşmuşta nefes nefes kalmış gibiydi. Kaç yıldır içinde tutup bunları yüzüme haykırmayı bekliyordu acaba?

Dean... Demir. Kafasında mermiyle mi yaşıyordu? Bu yaşamak sayılmazdı ki. Holly vurmuştu onu benim yüzümden...

“Ne?” diyebildim kısık sesle ama Holly duymuştu.

“Sen abimin seni terk ettiğine inandın mı?” Nefes bile alamazken Holly’e kitlenmiş ağzından çıkacak olan sözcükleri bekliyordum çünkü şuan her birine muhtaçtım. “O mesajı bile sana yazan bendim. Abim o gün seni bırakmamak için direndi anneme. Ben...” Ellerine baktı. Bu noktada tutamadığı gözyaşları gözlerinden süzüldü. “İsteyerek olmadı...” Tekrar bana baktı. Kızarmış gözlerle, “Senin yüzünden.” dedi net bir sesle.

Hayır, her konuda kendimi suçlardım ama buna hayır. Haberim bile olmayan bir olayın suçlusu ben olamazdım. Demir kafasından vurulduysa... Hala yaşıyor mu? Çok...

Kelimelerin tükendiği yerdeydim kafam allak bullaktı. Her şey üst üste geldi. Holly, Demir ve... Demir beni isteyerek terk etmedi mi? Nasıl...

Kafamı Demir’e çevirdiğimde gözlerini kapatmıştı. Peki neden bunları bana söylememişti yada... Bir çok soru vardı. Öğrendiklerimi birden yerine oturtamıyordum. Eksik parçaları bulmuştum, sıra yerine koymaktaydı ama bunu bu dağınık kafayla yapamazdım. Durup düşünmem lazımdı.

Demir’in göz kapakları aralandığında gözlerimiz kesişti. Kahvelerinde gördüğüm saf acıydı. Hayır, kendi çektiği acı değil bunları öğrenmemin verdiği acı. Emin olmak istemiyordum. İçimi dolduran düşüncelerden tek bir lafla emin olmak istemiyordum. Bunları ondan dinlemeye ihtiyacım var, her şeyden çok o anı ondan dinlemeye ihtiyacım var.

Demir’in gözlerine bakarken aslında bu zamana kadar onu neden silemediğimi anladım. Hep bir bahane bulmuştum ama hiçbiri değildi. Bunu da içimde ki ses bana haykırdı.

Zaten hissetmemiş miydin? Zaten bilmiyor muydun? Biliyordun Selis onun bunu yapmayacağını en başından beri biliyordun.

 

...

Bölüm geç geldiği için özür dilerim. Şu sıralar hiçbir şey yapmaya hevesim yok, kitap okumaya bile. O yüzden zor yazıyorum. Elimden geldiğince bölüm yetiştirmeye çalışacağım size de ama.

Çok çok öpüldünüss, kendinize iyi bakın. Babayss.

Instagram; r_roselissa

Bölüm : 09.12.2025 22:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...