
Bazı şeyleri bilmezsin ama hissedersin. Hiçbir bilgin olmaz ve belki de bu yüzden hislerin sana doğru yolu gösterir. Bir şeyi yap der. Biri neden yaptın diye sorduğunda cevap bile veremezsin çünkü sadece içinden bir ses onu yap demiştir ve yapmışsındır.
İyi yada kötü, olumlu veya olumsuz bir sürü karar alırız bu hayatta ve bu kararlar bizim hayatımızı şekillendirir. Yanlış olduğunu bile bile aldığımız kararlarda vardır bazen ama yine de yaparız.
Ben bir sürü yanlış karar almıştım bu hayatta. Pişman mıydım? Hayır. Eğer pişman olacaksam onu yapmazdım zaten. Fazla düşünen bir kızım, kafamın içinde ki düşünceler asla susmaz. Şu sıralar en fazla ne kadar artarsa o kadar arttılar mesela. Yine de her şeyi düşünmekten geri duramıyorum buna engel olamıyorum bir anlık boşlukta bile kendimi derin derin düşünürken buluyorum. Nedeni Demir mi yoksa herhangi başka bir şey mi bilmiyorum. Zaten şu sıralar tüm geçmişim yüzüme vurulurken istesem de fazla düşünmeme engel olamıyordum.
Ama bazen de seviyorum düşünmeyi. Her hareketimin ilerde bana neye mal olacağına karar verip ona göre hareket edebiliyorum. Bazen yanılıyorum ama çoğunlukla düşündüğüm gibi oluyor. İşin içine hislerimde girince yanılma payım azalıyor.
Şu hayatta güvendiğim tek şey hislerim olabilirdi. Şu zamana kadar beni hiç yanıltmadılar. Ama bazen bir şeyi olmadan hissetmek kötü oluyor çünkü anın tadını çıkaramıyor insan. Hep geçmişi ve geleceği yok sayıp anın tadını çıkarmak isterdim ama bu olmuyor. Bazen oluyor eğer gerçekten o anı yaşamak ve getirecekleri iyiyse mutlu olabiliyorum ama değilse... O an çok güzel de olsa içim daralır. Bu kötü mü iyi mi çözemiyorum? Düşüncelerim bir sağ bir sol diyor. Her gün farklı bir yere yöneliyorum çünkü kafamın içi susmuyor. Yorgun hissediyorum ilk kez bu kadar yorgun ve tükenmiş hissediyorum. Yaşama sebebi aramakta istemiyorum. Aslında ben artık gerçekten yaşamak istemiyorum... Ben sanırım gerçekten yoruldum.
Artık bazı şeylerin üstüme gelmesinden de yoruldum. Demir’i kafamda net bir yere oturtmuşken birden yüzüme vurulan gerçekle ne yapacağımı bilemedim. Aslında tam olarak anlayamıyordum da. Tek anladığım Demir’in kafasından vurulduğu, onu vuranın Holly olduğu ama bunun benim yüzümden olduğu. Bunlara rağmen hala aklım almıyordu. Tam olarak her şeyi baştan dinlemeye ihtiyacım vardı çünkü bu zamana kadar elimde olan tek şey bir mesajdı. Şimdi o mesajı yazanında Demir olmadığını öğrenmiştim.
Gerçekler yoruyordu, kabuslarımdan daha çok hem de...
Holly beni suçlarken ben donup kalmıştım. Burada değil gibiydim. Kafamda ki düşünceler Holly’nin sesini bile bastırıyordu. Biri omzuma dokunduğunda ana döndüm. Dokunan kişiye yandan baktığımda Mayıs’ı gördüm. Buz mavileri merakla bana bakıyordu. Şuan bu masada beni en iyi bilen oydu. O bile anlamıyor gibiydi Holly’nin dediklerini.
Holly, “Hepsi senin yüzünden oldu!” diye haykırdığın da kendimi tutamayıp ona döndüm.
Bu sefer benim sesimde yüksekti. “Benim bir suçum yok. Söylediklerinden haberim bile yok! Kendi yaptıklarından kurtulmak için her şeyi benim üstüme yıkamazsın!”
Holly sözlerimle daha da çıldırdı. Parmağını sallayarak, “Eğer sen hayatımıza girmeseydin böyle olmazdı.” dedi. “Abim seni hiç tanımasaydı bu halde olmazdı.”
Demir olaya müdahale edip tek elini Holly’nin koluna attı. “Holly, tamam yeter.”
Holly elini kolundan iterek abisine döndü bu seferde. “Ne yeter ya!” Tek eliyle beni gösterdi. “Bu kız mahvetmedi mi hayatını? Hiç tanışmamış olsaydın bunlar olmayacaktı!”
Demir daha fazla sakin kalamamıştı. “Ne olacaktı Holly!” İlk bağırdı ama sonra içine derin bir nefes çekti. Göğsü şişerken gözlerini kısa bir an kapatıp kendini sakin kalmaya zorladı. Geri Holly’e baktığında nefesini verdi. Sakinleşmeyi başarabilmiş gibiydi. “Senin gibi mi olsaydım?” Kardeşine bakarken gözlerinde belli bariz bir acı vardı ama Holly’nin bunu görebildiğinden şüpheliydim. “Sen bu hale gelirken hiç acı çekmedin mi?”
Holly öfkeyle Demir’i göğsünden itti. Dişlerinin arasından, “O zaman acı çekmeme izin vermeseydin!” dedi. “Bu kızı koruyana kadar beni korusaydın.” Demir artık konuşmuyordu sadece bakıyordu. Bana bakmasa bile anlıyordum, aslında sadece beni korumuyordu orada. Bazı günler gelmezdi, her işkenceden kurtaramazdı beni, her zaman yaralarımı saramazdı. Zaten ben azla da yetinirdim, her şeyden çok onu görmek iyi gelirdi bana, yaralarıma. Ama şimdi anlıyordum gelmediğinde kimin yanında olduğunu. Kızmıyordum hatta hak veriyordum, onun yerinde ben olsam tanımadığım bir kızdan çok kardeşimi düşünürdüm. Hatta bana söz vermesine rağmen oradan Holly’le kaçsaydı sesim çıkmazdı. Hem belki böylece ölürdüm... Yada Holly gibi olurdum.
Holly bana döndü. “Senden nefret ediyorum Selis. Senden her zerremle nefret ediyorum. Abimi benden çaldığın için, kendi hayatını düzene sokarken benimkini yıktığın için. Ama en çokta abime zarar verdiğin için!”
“Ben kimseye zarar vermedim!” Hayır, bu sefer suçlu ben değildim. Ben vurmamıştım Demir’i, Holly’i tanımıyordum bile. Burayla hiçbir alakam yok bir kere benim.
Holly sinirle, “Sen değilsen bile senin kanında-“ Şu noktada Demir, Holly’i kolundan tutup kendine çekti ve tek eliyle de ağzını kapattı. Holly’nin sırtını göğsüne yaslarken tek eliyle kardeşinin belini sıkıca sarıp olduğu yere sabitledi. Holly ne diyecekti de susturdu bilmiyorum, umursamıyorum da çünkü saçmalıyordu.
Holly debelenirken Demir gözlerini kapatmış sakin olmaya çalışıyordu. Holly’nin hırçınlıklarına iki yılda alışmış gibiydi yine de sabrının sınandığını görebiliyordum. “Yeter Holly.” dedi dişlerinin arasından ama Holly rahat durmadı. Oflayarak Holly’i bırakarak ileri itti. Çok sert itmemiş olmalı ki Holly sadece birkaç adım ilerlemişti. Hızla abisine döndü, ağzını açacağı an Demir onu tehdit eder gibi parmağını sallayarak konuştu ve onun konuşmasına fırsat tanımadı. “Tek bir kelime daha sarf edersen yapacaklarımın sınırı olmaz. Sırf Başkan’a bir şey söyleme diye izin verdim,” Tek eliyle ekibi gösterdi. “İstediğin oldu ve bitti. Yeter bu kadar.”
Holly örgüsünden çıkıp önüne gelen saç tutamlarını sinirle geri iteledi. O da abisi gibi parmağını kaldırıp Demir’e doğru yürüdü. “Sen beni tehdit edemezsin.”
Gülen Demir’di bu sefer. Rahat rahat omuz silkti. “Ettim bile.”
Demir, Holly’nin yere attığı çubuğa yönelirken Holly öfkeyle bize baktı ama bana tüm nefretiyle baktı. “Siz gerçekten salaksınız. Buraya gelmeseniz size bulaşmayacaktık.” Sonra bana baktı. “Abim seni görmese beyin kanaması tetiklenmeyecekti!”
“Bunun benle ne ilgisi var!” Onun gibi bağırarak karşılık veriyordum çünkü anladığı dil buydu.
Holly tekrar ağzını açınca Demir, Holly’i tek kolundan tutup çekti. Diğer elinde sopayı tutuyordu. Holly karşı koysa da Demir kumandayla kilitli kapıyı açıp dışarı çıkarmıştı bile. Yine de bağırmaya devam ediyordu. “Buraya gelmek yaptığın en büyük hata Selis. Seni mahvedeceğim, aynı bizim hayatımızı mahvettiğin gibi.” Gerisi gelmedi muhtemelen Demir engellemişti.
Ortam sessizliğe büründü. O kadar sessizdi ki nefes seslerinin yanında birde kalp atışı seslerini duyacaktım neredeyse. Kimse ne olduğunu anlamamıştı, bende dahil. Kafam allak bullaktı hem de fazlasıyla. Holly’i hatırlamaya çalıştıkça geçmişin karanlık kuyusunda daha da derine sürükleniyordum ve bu bana hiç iyi gelmiyordu.
Etrafın döndüğünü hissettiğimde kısa bir an gözlerimi kapatıp kafamı iki yana salladım. Düşünme Selis, düşünme...
Ilgaz’ın sesiyle gözümü açtım. İlk Ilgaz’ı göremedim, başka bir yüzdü gördüğüm. Kimdi bilmiyorum çocukluğumda bana işkence yapanlardan biriydi belki de. Sonra bir kaç göz kırpıştırmayla düzelttim görüşümü. “Arıza,” demesiyle içime bir nefes çektim.
Boşluğa bakıyor gibiydim. İyiydim, iyiyim, sorun yok... “Efendim.” dedim. Sesimin çıktığından bile emin değildim. Kendime gelebilmek için aklımı oyalamaya çalıştım. Ilgaz’a baktım. Ayağa kalkmıştı ve karşımda dikiliyordu o da. Ellerini omuzlarına koyup yüzüyle yüzümü hizaya getirdi. Onu duyduğumdan emin olduğunda ilk ağzını açtı ama söyleyeceğini yutarak ilk, “İyi misin?” diye sordu.
Başımı aşağı yukarı sallamakla yetindim. İlacıma ihtiyacım vardı, fazlasıyla. Düşüncelerim susmuyordu ve git gide daha da geçmişe sürüklüyordu beni. Avuçlarımın içinin karıncalandığını hissettim. En son ne zaman kriz geçirdim hatırlamıyorum ama şiddetli bir krizin yaklaştığını anlayabiliyordum vücudumun verdiği tepkilerden. Bu olacaksa bile burada olmazdı. Herkesin ortasında hiç olmazdı.
Ilgaz, “Arıza Kız?” dediğinde gözlerimi belertip ona baktım. O söyleyene kadar gözümün karardığını bile fark etmemiştim. Ciddi anlamda iyi değildim. Gözlerimi sıkıca yumdum ve parmak uçlarımla ovuşturup geri açtım. Ellerim uyuşmuştu ve gözlerimi açtığımda gözümün önünde mavi, siyah benekler oluşuyordu. Tekrar Ilgaz’a baktığımda direk gözleriyle karşılaşmayı beklemiyordum.
Kahve gözleri... O koyu kahve gözler. Göz yapıları bile aynıydı. Anlık git gel oldu yine. İki adım geriledim ama birine çarptım. Omzumun üstünden baktığımda onun Mayıs olduğunu fark ettim. O da dikkatle bana bakıyordu. Yan tarafa iki adım geriledim. Yerimde sendeler gibi olsam da dengemi sağladım. Mekan da değişiyordu. O odalardan herhangi birine gidip geliyordum.
Aklım benimle oynuyordu ve ben buna engel olamıyordum. Cenk’in de ayaklandığını gördüm, hatta herkes ayaktaydı artık. Bakışlarım Tulip’e kaydı, ondan Tutku’ya. Algılarımı yitirmiş gibiydim. Kime bakıyorsam anında yüzü değişiyordu ve ben bakışlarımı anında çekiyordum.
Mayıs, “Selis.” dediğinde ona odaklanmaya çalıştım. Onun yanında şiddetli olmasa da kriz geçirmiştim. Ne olduğunu biliyor ve anlıyor olmalıydı. Ona baktım. Bu sefer yüzü aynı kaldı. Gözlerinin mavisi bana başka birini hatırlatsa da beynime engel oldum. Mayıs’a odaklanmaya çalıştım.
Etraf hala dönüyordu. Acaba ben yerimde duruyor muydum yoksa sendeliyor muydum? Gülümsedim zorla ama becerebildiğim muammaydı çünkü tüm sinirlerimi kaybetmiş gibiydim. Vücudumda hiçbir his yoktu. Boşluktaydım, sürükleniyordum ama direniyordum da.
“Hım.” diyebildim zar zor. Dudaklarımı bile aralayamıyordum.
Yanıma gelip koluma dokundu. Yakınıma gelince çevrenin görüş açısını kapatmıştı. İyi de olmuştu. Daha az değişirdi belki oda. Mayıs üzerime eğilip sadece benim duyabileceğim sesle, “İlaç mı lazım?” diye sordu. Çözmüştü beni.
Kafamı aşağı yukarı salladım ama bu bile dengemi yitirmeme sebep oluyordu. Dudaklarımı birine bastırdım. Gözlerim kısılmıştı ama hala açık tutabiliyordum.
Mayıs yanımdan gideceği sırada ona tutundum. Düşme hissiyatı vardı. Ayağımın altında zemin yoktu sanki, boşluktaydım. Onu durdurduğumu zannetmiş olmalı ki yeniden bana döndü. Gözlerini gözlerime kilitlediğinde destek olarak elini çeneme koymuştu. Bir şey isteyeceğimi zannetmiş olmalıydım. Hayır, sadece tutunacak bir dal oluyordum. Hep Demir olurdu o dal. Artık o olmasa ne olurdu?
“Mayıs...” diyebildim yada diyemedim sadece dudaklarımı kıpırdattım. Sol yanımda birinin varlığını hissettim ama bakamadım. Sesiyle Tulip olduğunu anladım.
“Selis iyi misin?”
Mayıs ne yaptıysa susup geri çekilmişti. Bir kaç adım daha geriledim. Göremiyordum şuan zifiri karanlıktı. Aynı o oda gibi, aynı dağ evi gibi... Hayır, hayır. Her şeyin üstüne o an eklenmemeliydi. Şuan değil, lütfen şuan değil.
Kumsal’ın, “Ben hiç bir şey anlamıyorum.” deyişini duydum. Bana dememişti hatta fısıltıyla konuşmuştu ama oda fazla sessizdi.
Cenk, “Selis, Demir’i nereden tanıyorsun?” diye sordu. Bana sormuştu muhtemelen.
Mayıs, “Şuan sırası mı?” diye öfkeyle konuştu. Görüntü yoktu ses vardı. Acaba dışarıdan nasıl görünüyordum? Çok mu acizdim? Neyse, sorun değil insanların bana acımasına da alıştım.
Cenk’in sesi geldi kulağıma. “Demir ile Selis tanışıyor. Az önce yaşama sebebimizin bu kız olduğunu öğrendi-“ Buradan sonrasında sustu. Afet’in sesini duydum. “Cenk şuan sırası değil.”
Mayıs, “Bence de değil. Çünkü Selis iyi değil.” dedi. En azından ses vardı. O da elimden giderse ne yapacağımı bilmiyordum.
Cenk, “Bu kızın en başından beri onlarla birlik içinde olmadığını nereden bileceğiz?” diye sordu. Kafamda bu sefer Holly’nin sesi yankılandı.
Her şey senin suçun!
Hayır, ben bir şey yapmadım. Ben hiç bir şey yapmadım. Sadece yaşıyorum. Ölemediğim için yaşıyorum. Ama eğer yaşamak ve ölememek suçsa, o zaman her şeyin suçlusu olabilirim işte.
Mayıs, “Siktir git şuradan. Sorun çıkaracaksan sonra çıkar!” diye bağırınca oda inledi. Kulaklarım çınladı. Küçük kızın çığlıkları doldu kulağıma. Benim attığım çığlıkta onun arasına karıştı. Kulağımı tıkayarak çığlık attım. İleri geri fark etmez adım atıyordum. Ne halde olduğumu bilmiyordum.
Mayıs’ın, “Ilgaz kıza bak, ben geleceğim.” deyişini varla yok arası duymuştum. Artık gitmeliydi çünkü bana ilacım lazımdı. Bir kutuyu ağzıma dökebilirdim ama o ilaç lazımdı.
Yine sessizlik... Ve karanlık. Bir çığlık daha attım. Gözlerimin önünde ki görüntüler sürekli değişiyordu. Yine o küçük bedendim ve yine acı çekiyordum.
Birinin bana dokunduğunu hissetmemle gözlerimi açarak bir çığlık daha attım. İlk gözlerimi açtığımda Barış’ı görmemle bir çığlık daha attım. Gitsinler artık, geçmişimde kalsınlar ve beni bıraksınlar. Yoruldum, gerçekten yoruldum.
Bir kaç saniye sonra görüntü düzeldi ve Ilgaz’ı gördüm. Bana dokunan o olmalıydı. Ellerimi kulaklarımdan çekip serbest bıraktım. İki yanıma düşerken öylece Ilgaz’a baktım. Yutkunamadım bile nedense. Ilgaz bana öyle bir bakıyordu ki içim acıdı.
Hayır, her şeyin suçlusu bendim. Doğmamalıydım belki de hiç. Ya da kimseyle tanışmamalıydım. Hele ki bu ekibe hiç girmemeliydim. Ilgaz’a baktıkça içimde büyüyen vicdan azabı normal değildi. Onun üzüldüğünü gördükçe de kendimi suçluyordum. Sanki ben hayatına hiç girmesem bunlar olmaz gibi hissediyordum.
Ilgaz’a bakacak yüz bulamadığımda bakışlarımı çektim. Keşke çekmeseydim... Gözüm bilgisayar ekranına takıldı. Ne ara masanın bu tarafına geldiğimi bilmiyorum.
Bilgisayar ekranında gördüğüm görüntüyle ilk bir kaç saniye duraksadım. Algılamak istemedim ama gözlerimi de çekemedim. Orada küçük Selis vardı. Gerçekten masum olan o kız. İşkence görüntülerinden biriydi. Ne ara açmıştı bilmiyorum ama oradaydı. Yine bilincim gitti, o ana gittim.
Hissettiğim acıyı anlatamazdım ama sanki her bir noktama bıçak saplanıyor gibi bir acı hissetmemle bir çığlık daha attım. İlk karanlık ama sonra o an... Bu sefer o küçük kızın içine sıkışmıştım yine ama kabus değildi. Etrafımda bana zarar veren insanları gördükçe debelendim. Gerçekte nelere zarar verdiğimi bilmiyordum ama resmen bir savaş veriyordum.
Ne kadar sürdü bilmiyorum, kaç dakika kriz geçirdim bilmiyorum. En son ayağım takıldı... Gerçekten nereye takıldım bilmiyorum ama kaçarken takıldığım dal gibiydi bu. Geri geri yere düştüm.
Düşmeyi bekledim ama düşmemiştim. Sürükleniyor gibiydim. Bir uçurumdan aşağı sürükleniyor gibiydim. Yere çakılmadım sadece sürüklendim. O acıyı da hissettim. Sanki gerçekten o uçurumdan aşağı düşüyormuşum da rüzgarın sürtünmesiyle tenim aşınıyormuş gibiydi. Bu acıyla bir çığlık daha atmam kaçınılmazdı ama sanki sesim çıkmıyordu. Bağırmaktan sesim kısılmış gibiydi.
Kendime sarılmaya çalıştım başarabildim mi bilmiyorum ama en azından denedim. Belki acı azalır diye. Sesler dolandı zihnimin içinde kime ait olamadığını kestiremediğim tonlarca ses. Sonra bir ses cümbüşü oluştu. Sessizlik yerini büyük bir sese bıraktı. Uçurum hissi gitti, yerini hissizlik aldı. Her şeyin arasından tüm o uğultunun arasından tek bir ses kulağıma geldi. İçime tane tane işlendi o ses; “Matmazel.” dedi her zamanki gibi.
Sesi her zamanki sıcaklığındaydı. Son günlerde dediği matmazeller ona ait değil gibiydi ama bu oydu. Yine kafamın içinde zannettim o sesi ama tüm sesler anında sustuğunda gerçekliğini teyit etmek istedim.
Vücuduma hisler geri geldi. Yere oturmuş kendime sarılıyordum ama karanlıktı. Bir süre sonra kafamı kırdığım dizlerimin etrafına sardığım kollarımın içine gömdüğümü anladım. Kafamı kaldırdım bunu anladığımda.
İlk gözlerimin içine ışık doldu ama bu ışık sanki hep oradaymış gibi hiç etki etmedi. Gözlerim direkt bir kahve göze denk düşünce nefes alamadım gibi oldu. O sırada nefes nefese kaldığımı fark ettim. Öylece bakıştık bir süre. Gerçekti, karşımdaydı ve gözleri eski Demir gibi bakıyordu.
Dudakları buruk bir gülümsemeyle süslenince yutkundum. Tek dizinin üzerinde karşımda duruyordu. Dizinin üzerinden uzattığı elini biraz daha öne iteledi. O an tekrar gözlerine baktım. Soru vardı gözlerinde. Dokunabilir miyim?
Bir an öylece kaldım. An durdu. Kafamın içinde ki her şey sustu. O buradaydı eski Demir gibiydi ve beynimin haykırdığı tek şey bana iyi gelecek olan tek şeyin o olduğuydu. Eskiden olduğu gibi...
Sanki bom boş bir odada sadece ikimiz vardık. O ve ben, ve benim ondan başka kimsem yoktu. Hataydı, yanlıştı ama bunu bile bile yaptım. Gözlerimi normalden daha uzun kapatıp açarak onu onayladım.
Cevabımla rahat bir nefes vermesi de bir olmuştu. Gülümsemesi yeniden dudaklarında ki yerini aldığında bu sefer sesli bir şekilde, “Teşekkür ederim.” demişti. Ne için teşekkür ettiğini bile anlamadan kendimi onun kucağında bulmuştum. Tek elini dizlerimin altından geçirip diğerini belime sararak bedenimi kendine yasladı. İyice kendine çekip sakladı beni, herkesten sakınmak istercesine.
Etrafıma baktım odanın darmadağın olduğunu gördüm. Dosyalar yerdeydi. Başka bir şey görmek istemedim ve gözlerimi kapattım. Reddedemiyordum. Onu özlemiştim şuan hissettirdiklerini özlemiştim. Sıcaklığı aynıydı, kendine çekiyor bana güven diye haykırıyordu. Ama artık o hataya bir daha düşmezdim. Beni terk etmesinin haklı bir nedeni olsa bile ona tekrar körü körüne güvenemezdim.
Göğsüne iyice sokulduğumda kalp atışlarını hissettim. Atıyordu, yaşıyordu... O nasıl yaşıyordu? Bunu sorgulamanın zamanı şuan değildi ama Holly’nin söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.
Ne ara odama geldik bilmiyorum ama onun sıcaklığından ayrılıp yumuşak bir zemine bırakıldığımı hissettiğimde üşüdüm. O en sıcak yataktan bile daha iyiydi. Üzerimi örttüğünü hissettim. Gözlerimi açamıyordum, onun kahve kokusuyla mayışmış gibiydim. İlacımı içmemiştim ama şuan uyuyacak gibiydim.
Üzerimi örttüğünde adım seslerini duymadım. Önümde hareketlenme hissettim. Zorlayarak gözlerimi araladım. Karşımda onu gördüm. Yatağın hemen ucunda yere oturmuştu. Yüzlerimizi hizalamıştı. Gözlerim her an kapanacak gibiydi ama şuan ona sormak istediklerim vardı. Her şeyi bilmek istiyordum, en azından bilmem gerekenleri bilmek istiyorum. Çok mu şey istiyorum ben gerçekten? Cidden bencil miyim mesela?
Elini uzatıp gözümü kapatan saç telini geri iteledi. Sadece izledim. “Matmazel?” Bir mırıltıyla yanıtladım. Elini çekip kafasını omzuna eğerek bana baktı. Gözleri derindi, kahvelerinin koyuluğu insanı içine çekiyordu ve ben bu etkisine karşı koyamıyordum. “Kendine gelince her şeyi soracaksın değil mi?”
Sesi o kadar çaresizdi ki. Sanki bunun olmasını istemiyordu. Ama soracaktım gerekirse üstüne gidecektim ama her şeyi öğrenecektim. Ona bakmaya devam ettim. Konuşmaya bile halim yoktu. O ise yine anladı.
Gözlerini kapattı. “Okey.” Dudaklarım iki yana kıvrılır gibi olsa da olmadı, gerçekten hiçbir şeye halim yoktu. Bir süre azıcık bir süre ölü gibi yatmak istiyordum. Demir’in ayaklandığını görür gibi oldum. Gözlerim kapandı kapanacaktı. Neredeyse hiçbir şey göremiyordum.
Yine de elini tutmuştum. Neden yaptığımı bile bilmeden yanımdan geçerken elini tutmuştum. Duraksadı bana baktı mı bilmiyorum ama dudaklarımı aralayıp, “Demir,” diyebilmiştim. Devamı yoktu ama o anlamış gibiydi.
Tekrar yatağın önüne çöktüğünü hissettim. Elim yataktan dışta onun avcunun içindeydi. Gözlerim tamamen kapanmıştı ama onun orada olduğunu hissediyordum. Çok zaman geçmeden tuttuğu eliyle, avucumun içinde ki çizgilerde gezinen parmaklarını hissettim. Bu hep iyi gelirdi ama bir nedeni yoktu. Aynı sürekli postal giymem gibi. Bazı şeyleri nedensizce sever ve bağlanırdım. Aynı Demir gibi...
Avucumun içinde ki dokunuşu beni uyuştururken tamamen andan koptum. Onun güvenini hissettim. O ne yaptı bilmiyorum. Beni mi izledi? Uyuduğum gibi gitti mi? Eski Demir olsa izlerdi ama şuan... Aslında o hala Demir’di değil mi?
Düşünmek istemiyordum. Sonraya bırakmak istiyordum, kafam daha da çok dolsa bile sonra. Bir kere de sonra yapıyım bir şeyi.
Huzurluydu onun yanı. Güvenliydi... Her şeydi. Ve ben uzun süre sonra her şeye sahipmiş gibi hissederek uyudum. Bir insan başka bir insanın her şeyi olur. Söz konusu Demir ile Matmazel’iyse her şey mümkün olur. Biz imkansızdık ama yine de bir aradaydık, hep olduğu gibi.
Mayıs Şimşek
Her şey anlıktı. Bir anda olup bitmişti. Üst üste gelmişti. Benim bile kafam kaldırmazken Selis’in ne yaşadığını tahmin bile edemiyordum. Zordu, anlıyordum. Yetişemiyordum. Üst üste olanlara yetişemiyordum. Ana yetişemezken ileriyi düşünemiyordum ama düşünmek zorundaydım. Her şey olup bitti peki şimdi ne olacaktı.
Dışarıdan sanırım çok relax görünüyordum ama içim karmaşaydı. Ilgaz ekibin lideriydi ama ana çalışıyordu kafası yada net planlara. İleri görüşlülük yoktu hele ki kriz anı kontrolü sıfır. O yüzden bu ekibin lideri ben olmalıydım!
Şuan ekip dağılmış haldeydi aslında bende öyleydim. Annemin ölümünün burayla ilgili olmadığını öğrendiğimden beri böyleydim aslında. Kimse fark etmemişti... Olsun, ben zaten hep kendi kendime kalktım ayağa, kimseye ihtiyacım olmadı. Yine öyle olurdu. Sadece... O an aklıma tek bir soru gelmişti. Acaba annem yaşıyor olabilir mi?
Mezarı yok, ölümü şüpheli... Tüm parçalar aklıma bu şüpheyi düşürmüştü. Kısacık anda buna ne ara bu kadar sıkı sıkı tutundum bilmiyorum ama yaşıyorsa ve ben onu bulursam... Ne yaşamıştı bilmiyorum, kim bilmiyorum. Bir isim var elimde, başka hiçbir şey yok. Daha fazlasını bulursam... Umut vardı hem de fazlasıyla umuyorum ki elimden alınmazdı.
Ama şuan bunu düşünmenin sırası değildi. Dağılmış bir ekip vardı. Tek geçmişi yüzüne vurulan ben değildim o yüzden tamamen kendime odaklanamazdım. Selis... Demir ona iyi gelmişti. O halleder diye inanıyordum. Yani umarım. Bilmiyorum Selis ve Demir... Sıkıntı. Selis aşık olduğunu söylüyor ama... Gerçekten kestiremiyorum o yüzden kendi içimde bile net bir yorum yapamıyordum. Belki de onları kendi haline bırakmalıydım. Hep kendi içimde Demir’i suçlardım ama az önce olanlar? Gerçekten onları kendi haline bırakmalıydım.
İlacı almaya gidip gelmiştim. Selis’i, Ilgaz’a bırakmıştım ama Ilgaz’ı bilgisayar ekranına kitlenip kalmış bir halde bulmayı bende beklemiyordum. Selis yere çökmüştü ve hepimiz başına toplanıp kendine getirmeye çalışsak da bir işe yaramamıştı. Kendi içinde ne yaşıyordu bilemezdik. Ben gelmeden önce de odayı birbirine katmış gibiydi. Benim arkadaşıma da bu yakışırdı. Hah, gerçekten kendimi toparlama şeklim mükemmel.
Kendi içimde ki kasvetten kurtulsam ekibe odaklanacağım ama bunu yapamıyorum. Gerçi Demir, Selis’i götüreli bir dakika geçmemişti ama olsun benim salisesinde toparlanmam lazımdı.
Elimde ki ilacı sıktım. Yine geç kalmıştım. Daha erken ilacı alsa kendine gelebilirdi ve herkesin gözü önünde kriz geçirmezdi. Uyandığında kendini iyi hissetmeyecekti ve içten içe suçlayacaktı kendini. Biliyorum, çünkü artık onu tanıyorum.
Demir ona iyi mi geldi bilmiyorum. Belki de sadece beyninin verdiği güven sinyalidir sonuçta onu kurtarıcısı olarak kodlamıştı kafasında. Hala aşka inanmıyor oluşumdan da böyle düşünebilirdim. Asıl sıkıntı aşka inanmazken aşık olmamdı... Neyse, konu ben değilim.
Etrafıma bakındım. İlacı cebime attım. Ilgaz hala ekrana kitlenmişti. Orada ne gördüğüne bile bakmamıştım. Selis’in kriz geçireceğini bile göremeyecek kadar ne vardı merak ediyordum doğrusu.
Yutkunarak ekibe baktım. Gerçekten dağılmış haldeydik. Sorun yok, ben toparlarım. Cenk’in yanına gidip omzuna dokundum. Bana baktığında gülümsedim. “Suçladığın kız için üzüldün mü yoksa?”
“Ben...” Ağzında bir şeyler geveleyince alayla güldüm.
“Biliyorum pişmansın. Her zaman ki gibi.” Sırtına iki kere vurup kendine getirdim. “Kalk ekibin bir abiye ihtiyacı var.”
Gözlerini kapatıp kendine düşünme payı verdi. Cenk hep ani hareket ederdi. Öfkeyle kalkan zararla oturur sözü onun için yazılmış gibiydi. Afet bile sinir hastası olmasına rağmen bu kadar fevri değildi. Sanırım ben fazla gözlemciydim çünkü tüm ekibi bu kadar iyi tanımamın başka yolu yoktu.
Cenk yeniden bana baktığında yeşilleri daha sertti. Dudağım tek tarafa doğru kıvrıldı. İstediğim istikrar buydu. “Şimdi kalk ve Afet’i toparla.”
Afet’e baktığında sandalyede iki büklüm oturduğunu gördü. Selis’in çığlıkları ona iyi gelmemişti. Onunda travmalarını tetiklemiş olmalıydı. Cenk kafasını aşağı yukarı sallayarak Afet’e ilerledi. Bir an duraksayıp Cansel’e baktı ama araya girip halledeceğimi belli ettim. Kararsız kalsa da bana güvenmeyi seçti.
Afet’in yanına gitti. Kısa sürede onu kendine getirip buradan götürdü. İstediğim buydu. Ilgaz’ın yanından geçerken umutsuz gözlerle ona baktım. Onu kesinlikle en sona saklamalıydım. Tutku’nun yanına gittim. Dibinde bitmemle bana baktı. Benden küçük çocuk bile benle aynı boydaydı resmen ya.
Kafamla ona Cansel’i gösterdim. “Bu kızı tek sen güldürebiliyormuşsun diye duydum.”
Tutku alık alık bana baktı. “Öyle miymiş?”
“Yavrucuğum sen saf mısın?”
Tutku hala mal gibi bakınca ensesine bir tane şaplak atıp onu ileri ittirdim. Omzunun üstünden bana bakınca ona Cansel’i gösterdim. Sonunda yapmasını gerekeni anlamış olmalı ki kafasını sallayarak Cansel’e ilerledi.
Umarım Cenk ikisini yan yana görmezdi. Halledeceğim derken benim halletmemi beklememiştir cidden değil mi? Cansel’le doğru düzgün iki laf ettiğimiz bile yoktu. Kızı nasıl toparlamamı bekliyordu?
Tulip’ten önce Kumsal’a ilerledim. Karşısında durduğumda bana baktı. Alayla gülmeden edemedim, onunda yüzünü buruşturması bir oldu. “Ne var be! Şurada iki overtihingliyoruz.”
Tekrar güldüm ve ellerimi cebime yerleştirerek onu süzdüm. “Acaba hangi konu sana Afet’i unutturdu.” Hızla etrafına bakındı. Afet’i göremeyince hareketlendi ama kolundan tutup onu durdurdum. “Sakin. Cenk halletti.”
“Ha bide Cenk halletti. O daha çok zarar verir be kıza.”
Sözleriyle güldüm. “Hayır.” Bana dikkatle baktığında, “Sende biliyorsun iyi geldiğini ama üzmesinden korkuyorsun.” dedim. “Şuan üzemez merak etme.” İçime derin bir nefes çekerek dalgın gözlerle ona baktım. “Hem sende biraz kendini düşünürsün.” Sözlerimle yutkundu. Onu da anlıyordum çünkü gerçekten benziyorduk. O kadar Afet’i düşünüyordu ki kendini yok sayıyordu. Belki de sadece kendini unutmak için Afet’e odaklanıyordu. Ama şu durumda biraz durup kendini toparlaması lazımdı ve bunu birinin ona hatırlatması lazımdı.
Elimi omzuna koyarak gülümsedim. Şuan kırk yılda bir gerçekleşen iyi Mayıs tutulması yaşanıyordu. Terslemeden konuşuyordum insanlarla. Buzlarımın soğukluğunu hissettirmiyordum bu önemli bir ayrıcalıktı. “Kendine odaklan birkaç saat. Sonra Afet’e daha iyi gelirsin öyle. Hem ekibinde sana ihtiyacı var.”
Güldü. “Nasıl ihtiyacı varmış bana ekibin?”
Bende güldüm. İşe yaramaz olduğunu düşünüyordu. “Biz bir bütünüz sen salaksın anlamazsın ondan söylüyorum.” Bu kadardı işte laf sokmadan konuşma kotam. Anlayış göstermek benlik iş değildi. Şuan modumda değildim gerçi de neyse. “Eğer birimiz kötü olursak tüm ekip kötü olur. Çünkü biz bir ekibiz Kumsal.” Son cümleyi elimden geldiğince vurgulamıştım.
Kumsal anlaması gerekeni anlamış gibi kafasını bir kere onaylar gibi sallayarak olduğu yerde dikleşti. Ilgaz’a ve Tulip’e baktı. “Yardıma ihtiyacın var mı?”
Yeniden alayla güldüm. “Yok kalsın. Ben her şeyi kendim hallederim bebeğim. Birinin işime karışmasını sevmem. Zaten benim tempoma uyum sağlayamazsınız.”
Komik bir şekilde söylediklerimi tekrar etti sonra, “Anladık en iyisi sensin.” dedi.
Bu sefer kahkaha attım. “Tabii ki de öyleyim.”
Kendini tutamayarak güldü. Arkasını döndü iki adım attıktan sonra omzunun üstünden bana baktı ve gülümseyerek, “Bu arada ekip sensizde fazlasıyla eksik olurdu.” dedi.
Nedensizce içimde mutluluğu hissettim ama alaycı tavrımla bunu da gizledim. Saçlarımı savurup elimi göğsüme koydum. “Biliyorum ben iyi ki varım.”
Tekrar güldü ve odadan çıktı. Cansel ve Tutku’da çoktan gitmişti. Tulip ve Ilgaz arkamdaydı. Bu fırsatı değerlendiren vücudum benden izinsiz çöktü. Yüzüm solarken bakışlarım boşluğa takıldı. Ne ara ekibe bu kadar bağlandım? Bilmiyorum ama asıl onlar iyi ki vardı. Eğer hayatımdan çıkarlarsa ben çok eksik kalırdım. Uzun süre sonra gerçekten beni ben yapan bir şey vardı. O da Kankırmızısı ekibiydi.
Hızla kendimi toparlayıp arkamı döndüm. Tulip’te bana bakıyordu. Gülümseyip, “İyi misin?” diye sordum. Kafasını aşağı yukarı sallayınca Ilgaz’a baktım. “O zaman odana git Tulip. Onu da mı ben söyleyeyim.”
İlk direkt emre itaat ederek, “Tamam.” dedi ve bir kaç adım attı ama sonra durup yeniden bana döndü. Ağzından çıkacaklar konusunda kararsız kalsa da konuştu. “Sen nasılsın?”
Sorusuyla yutkunup bakışlarımı kaçırdım. Tam anlamıyla bok gibiydim. Aşağılayıcı bir şekilde gülerek Tulip’e döndüm. “Ben siz miyim sence?” Sonra kendimi göstererek bir tur kendi etrafımda döndüm. “Sence benim kötü olmak gibi bir olasılığım var mı? Mükemmelim lan ben.”
Tulip bu halime gülerek kafasını salladı. “Tamam o zaman.” Bakışları Ilgaz’a takılınca bende kısa bir an Ilgaz’a bakıp ona döndüm. “Buda bende. Sen git.”
Kafasını aşağı yukarı sallayarak odadan çıktı. Arkasından bir süre baktım. Kötü olduğumu söyleyememiştim ama bu sorunun sorulması bile ruhuma iyi geliyordu. Zaten ben kötüyken kötüyüm diyemezdim. Üzerinden zaman geçmeli ve dalga geçeceğim hale gelmeliydi. Ancak öyle anlatabilirdim. Ağlayarak anlattığım tek kişi ise Selis’ti. O yüzden onun yeri hep ayrı kalacak bende. Ne yaparsa yapsın ve birbirimize ne yaparsak yapalım.
En sonunda Ilgaz’a döndüm. Hala bilgisayara bakıyordu. Kaşlarım çatılırken kısa sürede yanında bittim. Kalçamı masaya yaslayarak onu alayla süzdüm. “Dünyadan Ilgaz’a. Ilgaz orada mısın?” Beni duymuyordu. Zaten duysa az önce Selis’in krizine tepkisiz kalamazdı. Oflayarak doğruldum ve tek elimle omzuna dokundum. “Kuzen?” Hala bakmayınca dayanamayarak tuttuğum omzundan ittim.
Çok sert itmemiştim ama boşluğuna gelmiş gibi yaklaşık beş adım gerilemişti. Göz devirmeden edemedim. “Abart istersen. Azıcık ittik.” Ilgaz en sonunda bana baktığında şurada şükür namazı kılabilirdim. Gözlerini kırpıştırdı ilk, yine bakışları bilgisayara kaysa da önünde ben vardım. Tekrar bana baktı, sonra etrafa.
“Arıza Kız...”
Gülmeden edemedim bu haline. “Oooo, sen nerede kaldın ya.” Ona kendine gelmesi için süre tanıdım. Bu sürede bilgisayara baktım. Gördüğüm görüntülerle yutkundum. Gözlerim kapandığında bakmak istemedim. Orada küçük bir kız vardı, gerçekten küçüktü ve... Yüzü belli değildi aslında ama Selis olduğunu tahmin etmekte zor değildi.
Ellerim iki yanımda yumruk olurken dişlerimi sıktım. Buradan nefret ediyordum anneme zararı dokunmasa bile nefret ediyordum. En az Holly’nin, Selis’ten nefret ettiği kadar nefret ediyordum. Gözlerimi geri açtığımda bilgisayara bakmaya cesaret edebilmiştim. Selis işkence gördüğünü söylemişti ama bu görüntüler... Vahşetti.
Ben bunu bildiğim halde gördüğümde donup kaldıysam Ilgaz’ı tahmin bile edemiyordum. Görüntü kendi kendine akıp değişiyordu. Bir yerde Selis’i sedyeye yatırmış vücuduna kablolar bağlamışlardı, bir yerde vücuduna elektrik veriliyordu, bir yerde ayağını kırıyorlardı. Evet, bunu cidden yapıyorlardı. Selis her şeye rağmen nasıl dayanmış ve toparlayabilmişti?
Bunun gibi daha niceleri vardı. Buz gibi bir odada da olduğu vardı, kızgın demirle derisinin yakıldığı da... Çeşit çeşit. Kız resmen her çeşit işkenceyi görmüştü. Yanımda Ilgaz’ın sesini duyduğumda yeniden yanıma geldiğini anlamıştım. Görüntüler o kadar kötüydü ki insanın kanı çekiliyordu, andan soyutlanıyordu. Selis’in az önce geçirdiği kriz azdı bile.
“Bu Selis değil mi?” diye sormuştu zar zor. Onun da içi acıyordu biliyordum. Onun Selis olmasına bile gerek yoktu küçücük bir çocuktu ve hiçbir çocuk bunları hak etmezdi.
Daha fazla bakmaması için bilgisayarın ekranını indirdim. Elim bilgisayarın üzerindeyken gözlerimi kapatıp biraz soluklandım. İzlemek bile insanı yoruyordu, izlemek bile o acıyı hissetmemi sağlıyordu. Bu kız gerçekten ne çekmişti böyle?
Ilgaz, “Mayıs?” diye sorduğunda gözümü açıp ona döndüm. Tekrar güçlü kız maskemi takınarak çenemi yukarı diktim ve ciddiyetsiz bakışlarla ona baktım.
“Sonunda kendine gelebildin demek.” Normalde içim çok zor kararırdı. Her şeye rağmen güçlü olmayı alışkanlık haline getirmiş bir kızdım o yüzden biraz zor yıkılırdım ama bu sefer... Bilmiyorum, belki de annemin yaşama ihtimali bana ağır gelmişti.
Ilgaz başını omzuna yatırdı. Gözlerinde saf acı vardı. Selis için üzülüyordu. Ne ara Selis’e bu kadar bağlandı bilmiyordum. Zamanı geri sarsam bunu engellerdim çünkü Selis, Ilgaz’ı sevmiyordu. Yani sanırım. Eminde değilim. Bilmiyorum dediğim gibi Selis’i çözmesi çok zordu.
“Selis nerde?” diye sordu ilk.
Canının acıyacağını bildim ama bazı gerçekleri bilmeliydi. İçi acıya acıya o gerçekleri kabul etmeliydi. “Dean halletti.”
Bu noktada bakışları boşluğa düştü. “Dean... Demir. Kim o Mayıs?”
Omuz silktim. Selis’e verilmiş bir sözüm vardı. “Bence bunu Selis’e sormalısın.”
Yutkunarak bana baktı. Nedensizce onun içinde üzüldüm. Sinir ediyordu insanı ama kuzendi işte, yıllar sonra da gelse reddedilemeyecek bir gerçekti bu. “O görüntüler...”
Tek elimi yeniden omzuna yerleştirdim. Masaya yaslanırken gülümsedim. “Evet Selis. Ama dediğim gibi Selis’i kendinden başka kimse anlatamaz.” Omuz silkerek elimi omzundan indirdim ve kollarımı bağdaş kurdum. “Tüm sorularının yanıtı onda.”
Tekrar zorla yutkundu. Dudakları kurumuş gibi diliyle hızlıca ıslattı. Birkaç kez aralandı ve kapandı dudakları. En sonunda, “Şuan nerede?” diye sordu.
Sıkıntılı bir nefes verdim. Acı ama gerçekti. “Muhtemelen Demir’le.”
Gözleri kapandı. “Peki.” dedi sadece. Tekrar bana baktı, sonra odaya. “Ekip,” diye başladığı cümleyi devam ettirmesine izin vermedim.
Buruk bir gülümsemeyle. “Hallettim.” dedim. Kendini suçluyordu farkındaydım. Şuan ekibi de unuttuğu için daha beter bir hale gelecekti. Belki kafası dağılır diye egomu öne sürdüm. Tek elimle saçımı savurarak, “Merak etme asıl lider olması gereken kişi ekibi topladı.” dedim.
Bunun üstüne nefesini vererek güldü. Gram gerçekçi değildi. “İyi liderlik hevesini almışsındır. Şimdi işi abine bırak.”
Göz devirdim ve aşağılayıcı bakışlarımı ona diktim. “Ne abi ama.” İki adım gerileyip tekrar odaya bakındı. Derin bir nefes alıp verdim. Sıkıntılı bir ifadeyle baktım bu haline. En çokta onun toparlanması gerekiyordu. Neyse en azından şanslı sayılırdı, geçmişi yüzüne vurulmamıştı. Yine de kafa yoracağını biliyordum. Buradan odaya gidince Tutku onu sorulara boğacaktı, sonra ekibi düşünecekti. Ne yapacağını ve yapamadıklarını, en son da Selis’i ve o düşüncenin içinde kaybolacaktı.
En azından Tutku’dan kurtarmak istedim. Yaslandığım masadan ayrılarak tam karşısında dikildim. Buruk bir tebessümle ona baktım. “Kaldığımız katın en sonunda sola dönünce bir balkon var. Git orada kafanı dinle. Bende gelirim sonra yanına.” Çünkü benimde düşünmeye ihtiyacım vardı ama şuan sırası değildi.
Ilgaz ilk kararsız kalsa da beni bir kez kafasıyla onaylayıp kapıya doğru yürüdü. Bir iki adım atıp durdu. Bana bakmadı ama sesi kulağıma geldi. “Sağ ol Mayıs. İyi ki varsın lan. Sen olmasan şuan...”
Lafını kestim yine. Zaten iyi değildim birde sevgi dolu cümleler çekecek durumda hiç değildim. “Ay boş boş edebiyat yapma. İçim şişti. Siktir git kafanı topla işte.”
Gülüşünü duyduğumda dudaklarım iki yana kıvrıldı. En azından güldürebilmiştik. “Seni bulduğuma bir an bile pişman olmayacağım Mayıs.”
Fırsatı bulmuşken değerlendirerek kendimi övdüm. “Tabii ki olmayacaksın oğlum. Nereden bulacaktın bende başka bu kadar harika kuzeni. Ya ben neyim ya.”
Kafasını iki yana sallayıp omzunun üzerinden bana baktı. Dudağı tek kenara doğru kıvrıldı. “Bana çekmişsin işte. Egon bile ben.”
Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Adamın keyfini yerine getirelim dedik ağzımıza etti. Ciddi bir ifadeyle, “Kaybol gözümün önünden Ilgaz.” dedim.
Salına salına odadan çıktı. Çıktığı an yeniden çökeceğine emindim. Neyse en azından biraz da olsa tanıdığım Ilgaz’a çevirebilmiştim onu.
Herkes gittiğinde baş başa kaldığım sessizlikle etrafıma bakındım. Sessiz bir adet oda ve içinde ben... Zorla yutkundum. “Şimdi ne oldu kızım?” diye kendi kendime sordum. Yine kendim yanıtladım. Bu sefer kendime alayla güldüm. “Herkesi topladık, kaldık yine tek başımıza.”
Bir süre öylece durdum. Sonra yine dik durup çenemi yukarı diktim. Tek başıma mücadele etmiştim her şeyle. Tüm o hastane işleriyle, zorbalıklarla... Yine öyle yapacaktım. Ek olarak sahip çıkacağım bir ekip bana yük yapmazdı. Ben alışıktım, o yüzden sorun değildi.
Kendimden emin adımlarla odadan çıktım. Hiçbir şeyle ilgilenmedim çünkü artık burasıyla bir işimiz kaldığını da düşünmüyordum. Sonsuzluk... Birde bu eksikti.
Hızlıca odalarımızın olduğu kata inmiştim. Etraf sessizdi. Herkes ya odalarındaydı yada Zirve’nin farklı yerlerinde. İçime derin bir nefes çekerek kendime güç verdim.
Selis ile olan odamızın önüne geldiğimde cebimde kartımı aradım. Bulamayınca kaşlarım çatıldı. Selis’e odada unutma dediğim kartı odada mı unutmuştum? Hafızamı biraz zorlayınca yatağın üstünde kaldığı aklıma geldi. Avuç içimi alnıma vurdum. Kapıyı çalmaktan başka şansım yoktu. Tabii Selis odadaysa.
Elimi kaldırıp kapıya vuracağım sırada kapı açıldı. Şanslı günümdeydim. Kapıyı açan kişiyi gördüğümde kaşlarım çatıldı. Demir’di. Bu adamı hala sevdiğim söylenemezdi. Haklı veya haksız Selis’i üzmüş müydü? Üzmüştü. Bitti. İstesem de sevemem ben bu Demir denen illeti.
Demir kaşlarını kaldırarak bana baktı. Dışarı çıktığında havada ki elime baktı. Anahtarımın olmadığını anlamış olmalı ki odadan çıkarak önümden çekildi. Konuşmadan yanımdan geçip gideceği sırada kolundan tuttum. Bir şeyleri bilmem gerekiyordu.
Omzumun üzerinden kafamı kaldırıp ona baktığımda onun da aynı şekilde kafasını eğerek bana baktığını gördüm. Elimi kolundan çekerek bir dakika işareti yaptım. Hızla odaya girip kartımı alıp çıktım. Kartı cebime atarken uyuyan Selis’e baktım. Sıkıntılı bir nefes verdim. Onunla çok oyalanmadan odadan çıktım. Kapıyı yavaşça çektim arkamdan.
Demir karşıda ki duvara yaslanmış umursamaz gözlerle bana bakıyordu. Bende kapının yanında ki duvara sırtımı yaslayarak onun karşısında durdum. Aramızda 5-6 adımlık mesafe vardı. İlk kez biriyle aramda mesafe olmasını düşünüyordum. Kollarımı göğsümde bağdaş kurarak dik dik ona baktım.
Karşılıklı bakışırken bıkmış gibiydi ama ağzını açıp şikayette etmiyordu. Gerçi genel bir şekilde bakılırsa o hep susmuş gibiydi. Her neyse onunla empati yapıp ona da üzülemeyecektim. En sonunda pes edip, “Bu daha ne kadar sürecek?” diye sormuştu.
Sorusuyla sırıttım. İşte böyle konuştururlardı adamı. Oflayarak o da kollarını göğsünde bağlayıp dik dik bana baktı. Bakışlarım şakağında var ile yok arası belli olan kurşun izine kaydı. Bu sefer alayla güldüm. “Büyük yetenek.” Tekrar gözlerine baktım. O an gerçekten de Ilgaz’la birebir aynı gözlere sahip olduklarını gördüm. Göz renklerini geçtim yapıları bile aynıydı. Her neyse bu Selis’in derdiydi. Artık birine bakarken sürekli diğerini hatırlardı.
Bu düşüncemle dayanamayıp kafamı eğip güldüm. Demir, “Bitti mi eğlencen?” diye sorunca kafamı iki yana sallayarak tekrar ona baktım.
Tek elimi kaldırdım. “Yok başka bir şey için.” Gülüşüm kesildiğinde boğazımı temizledim. Kollarımı tekrar aynı pozisyonda bağdaş kurarken ciddiyetle ona baktım. Yine de vücudum rahat tavrından ödün vermeyerek kafamı arkamda ki duvara yaslamamı sağlamıştı. “Cidden büyük yetenek bu arada. Kafandan vurulup yaşamak.”
Dudaklarımı büzerek kafamı salladığım sırada bıkkın bir nefes verdi. “Senle uğraşamayacağım.”
Kollarını geri açtığında sözlerimle hareketlerinin durmasını sağladım. “Benim yerimde Selis olsaydı uğraşırdın ama.” Sonra alayla kafamı omzuma yatırıp düşünüyor gibi yaptım. “Pardon Matmazel’ in.”
Bu sefer dudakları alayla tek kenara kıvrılan oydu. Ellerini ceplerine atarken bir kere beni süzdü ama çokta oyalanmadı, umursamazdı. “Neyse ki sen o değilsin.” Başparmağı ile boynunu bir kere kaşıdıktan sonra kaşlarını kaldırıp bana baktı. “Şansına küs.”
Bu sefer sesli bir şekilde gülmüştüm. “Selis olmak gibi bir niyetim de yok zaten.”
Kafasını aşağı eğip kaldırdı. “İyi.” derken kendini öne iterek duvardan bağlantısını kesti. Bana arkasını dönüp bir kaç adım attığında yine sözlerimle hareketleri kesildi.
“Merak ediyorum. Madem kendine gelebildin neden Selis’i arayıp sormadın?”
Gülüşünü duydum. Omzunun üstünden bana baktığında beni kale bile almadığını belli ediyordu. “Fazla merak iyi değildir May.” diyerek yeniden İngilizce konuşmaya başladı.
Oflayarak bende yaslandığım duvardan ayrıldım. Ona doğru yürüyüp tam karşısında durduğumda o da yönünü bana çevirmişti. Toprak gibi koyu kahverengi gözlerine kilitledim bakışlarımı. “Bil diye söylüyorum. Ben Selis’e benzemem.” Elimle odanın kapısını gösterdim. “Ve Selis bir kez daha senin yüzünden zarar görürse,” İyice yaklaşıp yüzüne doğru fısıldadım. “Haklı veya haklı olduğun gram sikimde olmaz. Ecelin olurum.” Bundan sonra alayla gülerek geriledim. Geri geri adımlarken ilk onu süzüp sonra yüzümü buruşturdum. Yeniden gözlerine baktığımda, “Bu kadar da netim.” diyerek kafamı hafifçe sallamıştım.
Bundan sonra arkamı dönerek kartı cebimden çıkardım. Kapıyı açtığım an içeri girmeden onun sesini duydum. “Biliyor musun aynı şey sizin içinde geçerli. Onun kılına sizin yüzünüzden zarar gelseydi sizi bir saniye yaşatmazdım.”
Sonra o da kendi odasına girdi. Gözlerimi kısarak arkasından baktım. Buraya geldiğimizde onun haberi olmadan yok edilseydik... Kastettiği şeyi anlıyordum. Selis için bizi bir tehlike olarak görüyordu. Selis’i önemsiyordu ve bu sefer bunu göstermekten çekinmiyordu. Artık gerçekten onların meselesine kafa yoramayacaktım. Çektiğim rest yeterince belliydi. Beni Selis ilgilendirir ve o zarar gördüğü an bu adam yaşamaz. Bitti.
Odaya girdim. Anlık sinirle kapıyı çarptım. Sonra Selis’in uyuduğu aklıma gelince hızla ona döndüm. Hala uyuduğunu görünce rahat bir nefes verdim. Oflayarak kartı cebime attım. Daha Ilgaz’ın yanına geçecektim çünkü yeterince kendine gelmemişti o da.
Sessiz adımlarla Selis’in yanına ilerledim. Cebime attığım ilaç kutusunu çıkarıp aldığım gibi çekmeceye bıraktım. Önünde durduğumda birkaç saniye yukardan ona baktım. En sonunda dayanamadan önünde eğildim. Buruk bir tebessümle ona baktım.
“Sen ne yaşadın be kızım?” Bakışlarım pencereye kaydı. Güneş yoktu, bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Tekrar Selis’e baktım. Fark ettirmesem de ona her baktığımda içim acıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Artık daha fazla acı çekmeyeceksin.” dedim net bir sesle. “İzin vermeyeceğim.”
Ayaklanarak yanından ayrıldım. Ben zor insan severdim. Hatta uzun süredir hiç sevmezdim. Ekibe ilk girdiğimde tüm buzdan duvarlarımı kuşanmıştım sadece intikamdı amacım. İnsanlardan nefret ediyordum çünkü hepsi gözümde kötüydü. Sonra Selis... Duygu’dan sonra Selis. Kaybettiğim Duygu’mdan ve duygularımdan sonra Selis. Bana iyi geliyordu, hiçbir çaba sarf etmesine bile gerek yoktu. Konuşması bile duygularımı hissettiriyordu. Saçmaydı ama böyleydi.
Bazen insanlar birbirine görünmez iplerle bağlı olurdular. Bence biz Selis’le çok önceden beri öyleydik ama birbirimizi geç bulmuştuk. Tam anlamıyla aynı anneden olmayan kız kardeşim gibiydi. Benim için özeldi ve ben benim için özel olanlar için canımı bile verebilirdim. Sevdim mi sınırı aşardım ve bundan da gocunmazdım. Karşımda ki kişi beni kullansa bile buna göz yumardım çünkü ben zar zor birini severdim. Zaten bir Duygu bir Selis...
Selis’ten sonra duygularımın varlığını hatırlamıştım. Ilgaz’ı bile oradan sonra benimsemiştim. Her şeye rağmen kuzenimdi. Ekipte benim için özeldi çünkü içimde bir sıcaklık hissettiriyordu. Ailem gibiydiler, hiç sahip olmadığım ailem. Nasıl hissettirdiğini hep merak ederdim aile sıcaklığının. Kankırmızısı ekibi gibi hissettirirmiş.
Şimdi o ekip için her şeyimi ortaya koymaya hazırdım. Artık ekibin amacıyla bir bağım yoktu çünkü annemin burasıyla bir ilgisi yoktu ama ben yine de ekip nereye giderse peşlerinden giderdim. Yanlışlıkla karıştığım ekip tek mal varlığım gibiydi. Ekip olmasa ben bir hiç olacak gibiydim.
Daha fazla oyalanmadan odadan çıktım. Zaten yeterince oyalanmıştım. Ilgaz’ı şuan tek başına bırakmak istemiyordum. Tamam saçma salak bir şey yapacak kafada değildi ama iyi de değildi işte. O toparlanmalıydı. O olmazsa ekip olmazdı. Tamam, kriz anı yönetimi sıfırdı ama plan kurmakta da ondan iyisi yoktu. Hızlı düşünüp hızlı karar veriyordu. Aslında ekibi aynı anda ikimiz yönetsek her şey hallolurdu. Ama bu fikre ikimizin de egosunun sıcak bakacağını zannetmiyorum.
Hızlıca balkona gelmiştim. Ilgaz’ı burada bulduğumda sonunda rahat bir nefes verebildim. Balkonda ki sandalyelerden birinde oturmuş bulutlu gökyüzü ve denizin birleşim noktası olan ufuk çizgisini izliyordu.
İlk yavaşça yanına yaklaşsam da sonra ortama pat diye dalarak bir sandalye yanına çekerek oturdum. “N’aber?” diye yüksek bir giriş yaptım.
Onda gram etki etmedi. Fazlasıyla düşüncelerinde kaybolmuş gibiydi. İnsanı aslında düşünceleri yavaş yavaş tüketirdi. En çokta içinde tuttukları. O yüzden en azından şimdi burada içini dökmesini sağlayabilirdim.
Omzuna bir tane indirdim dayanamayıp. Bence bu onu kendine getiriyordu. Sinirle, “Beni duymazlıktan gelme!” dedim. Ama gerçekten aşırı sinir bozucu bir şeydi. Bir insanın mesajına görüldü atmasıyla eş değer bir şeydi. Hatta kat ve kat daha sinir bozucu bir durumdu.
“Mayıs,” dediğinde direkt, “Ne var?” dedim tersleyerek. Bu onu az da olsa güldürmüştü. Bence artık bu hallerime alışmışlardı.
Bu hallerime alışmışlardı... Biri beni olduğum gibi kabullenip seviyordu. Bu durum içimde ki çocuğun mutlu olmasına neden oluyordu. Resmen kıkırtılarını duyuyordum. Çok farklı bir histi ama güzeldi. Sevilmek, sevildiğini hissetmek yıllar sonra içimde kıpırtıların oluşmasını sağlıyordu. Normal bir insanmışım gibi hissettiriyordu.
“Selis, onu seviyor değil mi?”
İlk acımasız bir şekilde evet demek istedim ama bu hali içimi acıtıyordu. Kıyamadım. “Yani neden olmasın.” Sonra alayla konuştum. “Buna mı üzülüyorsun lan! Sana daha iyisini buluruz.”
Ofladı. “Daha iyisine ihtiyacım yok. Selis yeterli. Ne bir eksik ne bir fazla.”
Daralmış gibi kazağımın boğazını çekiştirdim. “İçim şişti.”
İlk sustu sonra. “Kusura bakma.” dedi. Neden dediğini anlamadım ama sonra dirseklerini dizlerine yaslayıp öne eğildi ve yüzünü avuçlarına yaslayıp ovuşturdu. Tekrar bana baktı. “Yada bak çünkü baya boş konuşacağım.”
Kahkaha attım sözleriyle. “Konuş Ilgaz. Boş yapmak bizim işimiz.”
O da gülmeden durmadı. Tekrar geri yaslandı. “Kızım valla bilmiyorum ben buna ne kadar bağlandım ama oldu amına koyim oldu. Yemin ederim kaç kere reddettim içimde ama kaçamıyorum. Birden de olmadı aslında...”
Sustuğunda ona baktım. “Ne?”
O da omzunun üstünden bana baktı. Kaşları çatıktı. “Hepsi senin yüzünden.”
Ellerimle kendimi gösterdim. “Ben?” Hayretle ona baktım. “Ben n’aptım lan!”
Sinirle önüne döndü. “Kız bayıldığında başına nöbetçi olarak beni dikmeseydin olmazdı bunlar. Üç gün boyunca onu izledim diye oldu hep.”
Alayla güldüm. “Aynen. Büyü yaptık sana.”
“Şaşırmam.”
Yine sustuk. Ciddi ciddi düşünüyordu ne ara duygularının bu hale geldiğini. Yaklaşık bir ay önce inanmazdım ama aşk varmış. Earl yüzünden bende tattım bu duyguyu. Çok saçma, eskiden reddederdim ama kendine çekiyordu ve... Anlatılmazdı ki, yaşanırdı.
“Şimdi de içim acıyor be kızım.” Sözleriyle yutkundum. “Bilmiyorum öyle bi bakışı var ki...” Selis’i bende anlamıyordum bence Selis’te kendini anlamıyordu. Ilgaz oflayarak bu sefer daha sert yüzünü ovuşturdu. “Batırdım, her şeyi batırdım!”
“Abart.” dedim ciddiyetle. “Sen hiç bi bok yapmadın. Zaten en baştan batmıştık. Sadece haberimiz yoktu.”
Elleri iki yanına düştüğünde kafasını geri attı. “Hayır öyle değil.”
Omzumun üstünden ona baktım. “Nasıl?”
“Eğer görev başarıyla sonuçlansaydı...”
Bir süre sustu ve bende bekledim. Konuşmayınca, “Eee,” dedim. “Reklamlara mı girdik? Acun musun oğlum sen? Ne heyecan yapıyorsun, söylesene!”
Güldü ama acıyla. “Eğer görev başarıyla sonuçlansaydı. Her şey başarıya ulaşsaydı ve hayatımızda mutlu olmamamız için hiçbir engel kalmasaydı-“
Lafını kesip, “Sadede gel artık.” dedim. Zaten ne söyleyeceğini anlamıştım da neyse.
Yutkunarak kafasını omzuna yatırıp ban baktı. “Söyleyecektim. Ona, onu sevdiğimi söyleyecektim. Mutlu olurduk belki ve...” Tekrar önüne baktı. “Boş versene hepsi boş hayal.”
Üzüldüm. Yine başkası adına üzüldüm. Bu şu sıralar çokça oluyordu. Sanırım ben artık gerçekten normal bir insan oluyordum.
“Seviyorsun onu?” diye sordum. Aslında emindim ama yine de sordum.
İçine derin bir nefes çekip verdi. “Ben duygularımdan kaçmam Mayıs. Seviyorum, belki de aşığım. İlk kez olduğu için ne olduğunu bile bilmediğim bir duyguyu Selis sayesinde tattım harika.”
Güldüm ama bir şey demedim. Susmayı tercih ettim. İşler zaten yeterince sarpa sarmıştı. Birde yetmezmiş gibi özel hayatlarımız sarpa sarmıştı. Harika her şey iç içe geçmişti. Sonumuz hayra çıkar inşallah.
Konuyu ve kafasını dağıtmak istedim. “Vay anasını, resmen yıllar sonra ortaya çıkan kuzenimin aşk acısını dinliyorum.” Dayanamayarak bir kahkaha daha attım. “Yemin ederim sadece bir yıl önce ki bana gelip söyle inanmam.”
Kaşlarını çatarak bana döndü. “Tabii dinleyeceksin. Boşu boşuna kuzenim olmadın ya.”
Arkadan kafasına bir tokat attım. “Kudurma, benim sinirimi bozma.”
Gülerek önüne döndüğünde bende tebessüm ettim. “Neyse için rahat edecekse diye söylüyorum. Tek aşk acısı çeken sen değilsin canım kuzenim.”
Tam da beklediğim tepkiyi vererek sinirle bana döndü. “Mayıs benim asabımı bozma. O Earl’ın da senin de belanı sikerim. Gir birileriyle yat. Aşk nedir lan! Küçüksün daha senden.”
Afallayarak ona baktım. “Biriyle yatınca küçük olmuyor muyum?”
Ağzının içinde küfretti. “Oluyorsun onu da yapma. Git oyuncaklarınla oyna.”
Kahkaha attım sonra kaşlarımı çatarak ona döndüm. Elimle bir yaptım, “İlk olarak küfretme sana hiç yakışmıyor, hem bana kötü örnek oluyorsun.” Elimle iki yaptım. “İkincisi hiçbir şeyi de sana sorduğum yok, sen siktir git be!”
Bu sefer o kafama indirince öne gitmiştim ama doğrularak bir tane de ben ona vurmuştum. O tekrar bana vurunca yine vurdum. Tekrar vurdu ve ona uzanan kolumu tuttu. “Şuan üçe üçüz bir kere daha vurursan bu böyle gider.”
Gözlerimi belerterek kendimi geri çektim. “Yuh ama ya. Saydın mı cidden?”
Gülerek önüne döndü. “Tabii o konuda da bir numarayım.”
Ağzımı yamultarak onun taklidini yaptığımda yine vurmuştu bu sefer ben vurdum ve uyarıyı ben ona geçtim. “Bak eşitiz. Bir kere daha vurursan vururum.”
Söylenerek ayağa kalktı. “Aman be. Muhatap olduğum kişiye bak. Çocuk çocuk işler.”
Resmen ortamı terk ederken arkasından ağzım bir karış açık baktım. “Lan sen hayırdır? Kuzeninim ben. Hani sana çekmiştim? Salaklığı da senden almışım demek ki!”
Arkasından bağırdığımda da o da bağırarak tek bir kelime söylemişti. “Peki!”
Al o pekiyi bi tarafına sok demek istedim ama çoktan gitmişti. Sinirle önüme döndüm. Kısa süre içinde kendi kendime güldüm. Vay anasını, ciddi ciddi içimden geldiği gibi gülüyordum. Harbiden insani tepkiler gösteriyordum.
Bakışlarım denize dalınca denizde ki dalgalar gibi düşüncelerimde dalga dalga beynime hücum etmeye başladı. Kafamı iki yana sallayarak ayaklandım. Şuan sırası değildi. Muhtemelen hiçbir zaman sırası olmayacaktı ama olsun.
Balkondan ayrıldım. Kafamı dağıtmak için Tulip’in odasına gitme kararı aldım. En çok ondan hazmetmiyordum en başlarda ama zamanla içim ısınmıştı. Kız güneş gibiydi çevresini ısıtıyor ve olumlu enerji yayıyordu. Kısa sürede üst kata çıkarak kapısının önünde dikildim.
Kapıyı çalmak için tek bir darbe indirdiğimde kapı hafifçe açıldı. Kapı niye açıktı? Açılan kapıyı yavaşça iterek başımı içeri uzattım. Odanın her yerine baktığımda kimseyi göremedim. Kaşlarım çatılsa da kurcalamadan kapıyı çekip kapattım ve aşağı kata yöneldim.
Kafasını dağıtmak için başka yere gitmiş olabilirdi ama kapısı neden açıktı? Holly, Tulip’e seninle sonra konuşacağız demişti. Neyi konuşacaklardı tam olarak? O an kendimde olmayabilirdim ama kendimi korumak için var olan içgüdülerim aktifti ve algılarım açıktı. Olan biteni duyabiliyordum.
Kafamda şüpheler belirdi. Tulip’e yordum kafayı ilk ama saçmaydı. Acaba Holly, Tulip’e zarar verir miydi? O da saçma olurdu Selis dururken neden Tulip?
Garip bir şekilde rahattım. Belki de yorgun... Kendimi yatağa atma isteği Tulip’i arama isteğinden ağır bastı. Zaten Tulip kendini koruyabilecek bir kızdı. Rol yapıyordu asla salak ve yeteneksiz bir kız değildi. Kimseye kanıtlayamazdım ama biliyordum. O mükemmel oyunculuk yeteneğiyle kendini gizliyordu ama bunu neden yapıyordu anlamıyordum. Belki de sadece kendini güvende hissetmek içindi.
Odaya girdiğim gibi kartı aynanın önüne atmıştım. Bakışlarım Selis’e takıldı, hala uyuyordu. Dudaklarımda yorgun bir gülümseme belirdi. Aynada kendime baktım. Sanki odaya girince yorgunluğumu gizleme zahmetinden kurtulmuş gibiydim. Tüm gardımı indirmiştim. Bitkin duruyordum, fazlasıysa.
Telefonumu elime alıp kendimi yatağa attım. Neden yaptığımı bilmedim ama mesajlar kısmına girip Earl’a yazdım. Selis şuan uyuyorsa o bana iyi gelebilirdi. O da bir şey yapmıyordu ama tavırları beni eğlendiriyordu. Evet ilk sinir olduğum tavırları beni eğlendiriyordu. Aşk böyle bir şeydi işte.
Senin de haberin var mıydı?
Sadece birkaç saniye sonra cevap geldi.
EARL
Benim her şeyden haberim var.
Aferin, büyük başarı.
İyi de rol yapıyormuşsun öğrenmiş oldum.
EARL
Mantıklı düşününce rol yapmış sayılmıyorum. Sonuçta tanımadığım insanlar ve onlara eğitim veriyorum.
Sadece uyum sağladım denilebilir.
İyi aferin, öyle demeye devam et.
EARL
Bence yaşadığına şükretmelisin.
Beni öldürmeye dünden hevesli gibisin.
EARL
Hadi ya o kadar belli oluyor muydu?
Yazdıklarıyla gülüşümü tutamadım. Bakışlarım karşımda ki yatakta yatan Selis’e kayınca gülüşüm soldu. Gözlerim kısılırken aklıma gelen düşünceyi uygulamaya koymak için bir an bile gecikmedim. Hızla telefona döndüm.
Senden bir şey isteyebilir miyim?
EARL
Ne olduğuna bağlı?
Sadece bir ilaç vereceğim ve bana içeriğini ileteceksin.
EARL
Bunlar genellikle ilaç paletinin üzerinde yazar diye biliyorum.
Göz devirerek hızla mesaja yanıt verdim.
Demek ki yazmıyor ki senden istiyorum.
EARL
Tamam.
Sen ilacı yolla bana.
Okuduğum mesajla hızla yataktan kalktım. Kısa bir an elimde ki telefona bakıp dudağımı dişledim. Yine de son mesajı yazdım.
Teşekkür ederim.
Karşılığında ne yazdığına bakmadım. Umurumda da değildi. Uzun süre sonra birine teşekkür etmiştim. Earl düşmanımız sayılıyordu ama ben ona aşıktım. Gerçekten çok saçma ama böyle oluyordu. Yine aşık olduğumu reddetmiyordum, ben yıllar sonra bulduğum duygulardan kaçmayacaktım. Ayrıca Selis ile Demir mümkünse Earl neden bana yasaklı oluyordu? Belki o da suçsuzdu. Yani bir ihtimal...
Selis’i uyandırmadan dikkatle çekmeceden ilaç kutusunu aldım ve içinden bir ilaç çıkardım. Kutuyu geri yerine koydum. Şimdi tek yapmam gereken bu ilacı Earl’a götürmekti. Sadece ilacı verip geleceğim başka hiçbir şey olmayacak.
İçime derin bir nefes çekip kapıya doğru adımladığımda bile kendi içimden dediğime inanmıyordum. Birbirimize çekiliyorduk yani... En azından ben ona çekiliyordum ve buna engel olamıyordum.
Belki de yıllar sonra bulduğum duygularım benim sonum olacaktı kim bilir. Yine de ben şu anlık bu durumdan şikayetçi değilim. Öleceksem bile kendimi sıradan bir insan gibi hissederek ölürdüm. Bu söylediğimi de diğer insanlar tarafından farklı olmakla suçlanıp ötekileştirilmeyen kimse anlamazdı ama anlayanlar için bu çok değerli bir şeydi. Aynı değerli bir taş gibi.
Sanırım ben ilk kez bulduğum bu değerli taşı kaybetmek istemiyordum.
...
Eveeettt canlar bu bölümü bir gün erken attım çünkü önce ki bölümü geç atmıştım o yüzden sürpriz yapıp bunuda erken atayım dedim. Umarım sevinmişsinizdir.
Bölüm hakkında ki düşüncelerinizide şuraya alalım. Bu bölüm çok bir şey okumadık aslında asıl bu Demir vs. olaylarının açıklamalarını bir daha ki bölümde okuyacağız ve çoğu şey kafamızda oturacak.
Birde biliyorsunuz ki benim elimden alının ve hala kapanmayan başkalarının görebildiği roselissa_33 adlı eski ınstagram hesabım var. Canım sıkıldı bi stolkliyim dedim takipçi sayısı artmış🤦♀️ Tekrar bi bilgilendirme geöiyim. O HESAP YOK, BOŞ HESAP. O yüzden şikayet ederseniz ve kapanmasını sağlarsanız sevinirim. Onun dışında yenisi zaten r_roselissa biliyorsunuz oradan da takip ederseniz sevinirim. Böyle küçük bi açıklama yaptım okuduğunuz için teşekkürler.
Bir daha ki bölümede kadar ölmeyin yaşamaya çalışın. İnşallah bir aksilik çıkmazsa pazar gününe yetiştirmeye çalışacağım. Çok çok öpüldünüsss, babayss.
Instagram: r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |