57. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

Yorgunluk hiçbir şey yokken de çökebilirdi üzerimize. Her şey çok iyi gidiyor dersin ama birden vücudun çöker. Oysa hiçbir sorun yoktu öyle değil mi? Hayır vardı. En başından beri bir sürü sorun vardı. Sadece yok saymıştın ve iyi olduğun konusunda kendini kandırmıştın. Oysa ki öyle değildi hiçbir şey. Hiçbir sorun çözülmemişti, hiçbir şey değişmemişti. Hayatın durduğu gibi duruyor ve olduğun yerde sekiyorsun. Acı ama gerçek. Gerçeklerde zaten hep can yakmaz mıydı?

Benim hayatımda da bir sürü sorun vardı. Çözülmemiş sadece üstü kapatılıp yok sayılmış onlarca yara vardı içimde. Her gün biraz daha kanayıp içimi acıtıyordu, yok saymaya çalıştıkça kendini daha fazla belli ediyordu. Ben sanırım kendimi kandırmayı doğru düzgün başaramamıştım. Sahi ben neyi başarabilmiştim ki?

Suçluydum. Hem de her şeyin suçlusu bendim. Her şey gittikçe kötüleşirken de benim elimden hiç bir şey gelmiyordu. Bir karmaşanın içindeyim ve oradan çıkış yoktu. Tüm yollar kapalı. Tek yol o karmaşayı düzeltmek. Yoksa çıkış yollarının hepsinin önü hep tıkalı olacaktı. Sorun da burada başlıyordu. Ben neyi nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ben hiçbir şeyi bilmiyordum hatta.

Bu durumdan memnun değilim. Sürekli dile getirmem memnuniyetimi değil, şikayetimi belirtiyor. Ama bazen ben bile kendimi anlamıyorum. Ben bile kendimden nefret ediyorum mesela. O yüzden kimsenin beni sevmesini bekleyemem. Hayatımdan çıkıp gidenleri suçlayamam çünkü ben hep suçu kendimde ararım. Belki de karşımdakini o haksız durumuna konduramadığım, yakıştıramadığım için yapardım bunu.

Anlamıyorum, ilk kez kendimi bu kadar anlamıyorum ve bu yüzden ne yapacağımı bilmiyorum. Hep hayata tutunabilmek için nedenler aramıştım. Ama bu nedenlerden hiçbiri kendimi iyileştirmek değildi. Belki bir kere olsun kendime baksam, bir kere olsun iyileştirmeye çalışsam. O zaman her şey yoluna girer miydi? Boşa yaşamak yerine bir işe yarardım belki. Ama bu kendimi tanımazken, neyim olduğunu bile bilmezken çok zordu. Hem üşeniyordum, şu sıralar her şeye üşeniyordum ve ertelemek istiyordum.

Ölmüyordum. Artık bunu kabullendim. Ne yaparsam yapayım, ne yaşarsam yaşayayım ben ölmüyordum. O yüzden ölü gibi yatmak istiyordum. Mesela ayılar gibi kış uykusuna yatsam ve bir süre uyanmasam. Azda olsa dinlerim belki...

Saçma. Artık kendim için yaşamıyordum. Bir ekibim vardı ve tek düşünmem gereken kendim değildi. Bencilliği bırakmanın yaşı gelmişti, hatta belki de çoktan geçmişti. Her şeyin bir zamanı vardı ve o zamanda yapılmak zorundaydı. Ertelememeliydik ama erken de yapmamalıydık. Erken başlarsak yorulurduk ama ertelersek de yetişemezdik. O yüzden her şey tam zamanında olup gerçekleşmek zorundaydı. İyi yada kötü, olmak zorunda.

Başım zonkluyordu. Sanki içeriden dışarıya tonlarca çekiç ile vuruluyordu. Üst üste bir sürü kabus görmüştüm yine. Seçememiştim hangisi neydi. Çok karmaşıktı ve bu karmaşıklık gittikçe çoğalıyordu. Kafamın içinde bir kör düğüm vardı ve bir türlü çözülmüyordu. Belki de çözmek için hiç çaba sarf etmediğimdendir.

Kaç saattir uyuyorum, ne zaman uyandım ve ne zamandır tavanı izliyorum... Hiç birini bilmiyorum. Karanlıktı oda ama ay ışığı vardı. En azından zifiri karanlık değildi. Uyumadan öncesini hatırlamaya çalışıyordum. Bunu ne kadar süredir yapıyorum bilmiyorum. Az çok görüntüler vardı ama net bir şey yoktu. Uzun zamandır şiddetli bir kriz geçirmemiştim ama geçirince ne olduğunu biliyordum. Yani o an değil de o andan sonrasını.

Kendimi seviyorum diye ortalıkta geziniyordum ama her krizde kendime zarar veriyordum. Şuan vücudumu kontrol etmeye üşeniyordum. Ben her şeye üşeniyorum... Her krizde yani en azından şiddetli olanlarda ilacımı alamayacak kadar kafam uçardı. Andan soyutlanırdım resmen. Yine de o anlarda artık kafam ne kadar çalışıyorsa beynimi başka bir şeye yormak istiyor olmalıydım. Bu genellikle acı olurdu. Vücudumda belirli bir bölgeye zarar verirdim. Bazen keser, bazen sertçe bir yere vururdum. Bir süre sonra beynim gerçek olan acıya odaklanıp hayali kısmı çöp ederdi. Her seferinde böyle sakinleşirdim. Peki ya şuan? Şimdi ne olmuştu? Yataktaydım. Ölsem de kendim gelemezdim.

Herkes oradaydı kriz geçirirken... Bu gerçek beynime bir hançer gibi saplanınca yatakta oturur pozisyona gelip bileklerimin iç kısımlarıyla gözlerimi ovuşturdum. Gerçekten herkesin ortasında mı kriz geçirmiştim? Tamam, ekipti ama bu anımı da kimsenin görmesini istemiyordum.

Ellerimi gözlerimden çekerek kucağıma bıraktım ve ellerime baktım. Aferin, Selis. Rezil et kendini kızım, daha da düşür insanların gözünde.

Kafamı çevirip yan tarafıma baktım. Mayıs, yatakta yoktu. Pencereden dışarıya batım. Ay gözükmüyordu ama gecenin bir yarısı olduğuna da emindim. Yine de teyit etmek için telefona bakmak istedim. Yanımda göremeyince gözlerimi kısarak karanlık odada aradım. Aynanın önünde olduğunu görünce ofladım. Gerçekten her şeye üşeniyordum.

Kendimi zorlayarak yataktan kalktım. Çıplak ayaklarla ilerleyip telefonu elime aldım. Üzerimde hala sabah giydiklerim vardı. Gri eşofman takımı ve kapüşonlu hırkasının içinde beyaz crop. Aynanın karşısına geldiğimde karanlıkta bile bitkin halimi gördüm. Saçlarım karmakarışıktı at kuyruğumun yarısı açılmış ve dağınıktı. Elimi saçımda süs gibi duran tokaya uzattım. Saçlarımı tamamen serbest bıraktığımda daha beter durduğu için yüzümü buruşturup dağınık topuz yaptım.

Bir an duraksadım. Ben aynanın önüne ne için gelmiştim. Bakışlarımı önüme eğdiğimde telefonu gördüm. He, doğru telefon. Elime telefonu alıp yatağa ilerledim ve geri yatağa oturdum. Başımda ki ağrı şiddetlenince tek elimle ovuşturdum ama gram etki etmedi.

Ağrı beni gereksiz yere sinirlendirince telefonu yatağın diğer köşesine savurup komodinden ilacımı aldım. Üç tane birden susuz yuttum. Geri çekmeceye atıp sertçe kapattım. Ellerimi iki yanımdan şakaklarıma yaslayıp parmak uçlarımla masaj yaptım. İlacımı da içmeyi bırakmalıydım. Unutkanlıklarım çoğalıyordu ama ilaçsız da yaşayamıyordum. Özellikle Dean gözümün önündeyken. Dean... Demir.

Aklıma gelenlerle kafamı hızla kaldırıp ileriye baktım. Gözlerimi kırpıştırıp aklıma dolan görüntülerin gerçekliğinden emin olmaya çalıştım. Ben kriz geçirirken Demir mi beni sakinleştirmişti? Buraya da Demir getirmişti ve ben... Ben onun elini tutmuştum!

Hayır ya, hayır ya! Utançla yüzümü kapattım. “Rezilsin kızım. Ciddili rezilsin.” Çocukta değilim ki artık. Ne diye elini tutmuştum. Gitseydi de uyuyabilirdim. İlla avucumun içinde ki çizgilerde parmaklarını hissetmem gerekmiyordu. Sinirle avuç içlerimi kafamın iki yanına vurdum birkaç kere. “Salaksın.”

En sonunda kendimi geri attım. Şuan tam anlamıyla bok gibi hissediyordum. Ellerimle yüzümü kapattım. Aklıma gelen kişiyle geri çektim ellerimi. “Ilgaz?” Ona ne olmuştu? Hızla yatakta doğrulup telefonu elime aldım.

Mesajlar kısmına girip Ilgaz’ın isminin üzerine tıkladım. Elim direk klavyeye gitse de bir an yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldım. Dudağımı dişledim. Yazmak yüzsüzlük mü olurdu? Sanki onum canını yakıyormuşum gibi hissediyordum.

Yutkunarak telefonu kapattım. Ne yapacağım ben? Ne yapsam yanlışmış, büyük bir hataymış gibi geliyordu. Tekrar karşıma baktım. Sahi, Mayıs neredeydi? Telefondan saate baktığımda gece ikiye geldiğini gördüm. Bu saatte neredeydi? Onlara bir şey yapmadılar değil mi?

Aklıma gelen düşünceyle Ilgaz’a yazmak için bir saniye bile beklemedim. Her şeyi Ilgaz’dan öğrenebilirdim. Hem bu bahaneyle Ilgaz’ında nasıl olduğunu öğrenmiş olurdum. İyi fikir.

Irvin.

Ne olur ne olmaz İngilizce konuşmaya devam ettim. Bence her şey açığa çıkmışken buna gerek yoktu da neyse. Aslında bi bakımdan en başından beri her şeyi biliyorlardı, o yüzden pekte bir şey açığa çıkmış sayılmazdı... Harika, çokça düşünüp beynimi yakmaya başladığıma göre kendime gelmiş olmalıydım. Baş ağrımda çok geçmese de çekilebilir bir hale gelmişti.

Ilgaz’ın mesajı gördüğünü fark ettiğimde cevap vermesini beklemeden hızla yeni bir mesaj daha yazdım.

Ne oldu?

Ben,

Ben hatırlamıyorum doğru düzgün.

İyi misiniz?

Size bir şey yapmadılar değil mi?

IRVİN

Sorun yok.

Devamını yazmasını bekledim ama yazmadı. Yutkunurken içim acıdı. Hayır ama ya! Gerçekten iyi değildi. Boş yapıp kendini övmüyordu. Hızla yeni bir mesaj yazdım.

Sen nasılsın?

Benden sonra senin de üstüne geldiler mi?

Özür dilerim, durduk yere kötü oldum. İşleri iyice batırdım.

Sana bir şey yaptılar mı?

Üst üste o kadar hızlı yazıyordum ki mesajları ben bile kendime şaşırıyordum. Ama dürüst olursak onu merak ediyordum. Tek bir mesaj yazdı cevap olarak.

IRVİN

Yeniden uyumayacaksan eğer koridorun sonunda sola dönünce bir balkon var.

Oraya gelebilir misin?

Yani istersen.

Cevap yazmadan hızla yataktan kalktım. Hırkamın fermuarını çekerek telefonu cebime attım. Kartı da diğer cebime atarak botlarımı giyindim hızlıca. Kapıyı açıp kendimi ne ara dışarı attım hiçbir fikrim yoktu. O değil de, keşke bir yüzümü yıkasaydım. Tipim berbattı.

Kafamı iki yana sallayıp içimden de olsa saçmalamayı bıraktım. Hızlı adımlarla Ilgaz’ın tarif ettiği şekilde balkona geldim. Onu orada görünce adımlarımı daha da hızlandırarak kendimi balkona attım. Gecenin ayazı içime işleyince anlık ürperdim ama sorun etmedim. Şuan Ilgaz daha önemliydi.

Karşısında durduğumda neredeyse nefes nefese kalmıştım. O kadar mı hızlı gelmiştim? Ilgaz ayakta duruyordu. Yönünü bana çevirmeden önce ilk omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımda o ilk başta baştan aşağı beni süzdü.

Yönünü tamamen bana çevirdiğinde gözlerime baktı. Bir süre sustu dudaklarını aralayıp kapattı. En sonunda tek bir kelime söyleyebildi. “İyisin?” Sorar gibi çıkmıştı sesi ama bir o kadar da biliyormuş gibi. Yine de başımı hızlıca aşağı yukarı sallayarak onayladım. Ademelması hareket ettiğinde yutkunduğunu anladım. Bakışlarını gözlerimden ayırarak arkamda ki bir noktaya sabitledi. “Peki.”

Sert bir rüzgar daha esince soğuğun iliklerime işlediğini hissettim ama yok saymaya çalıştım. “Ne oldu benden sonra?” diye hiç gecikmeden sorumu sordum. Devamını da sormak için dudaklarımı araladığım sırada konuşmama izin vermedi.

“Asıl sana ne oldu Arıza Kız?” Ne diyeceğimi bilemeyerek dudaklarımı aralasam da bakışlarını bana dikince geri kapandı. Gözleri farklı bakıyordu ama tanımı olmayan bir farklılıktı. Yabancıydı mesela, şu zamana kadar hiç görmediğim bir yabancılık vardı gözlerinde. Tamam, Ilgaz’dı ama değil gibiydi de.

Yutkunduğum sırada yine o konuştu. “Ne oldu benden önce?” Aynı soruyu farklı şekilde sorduğunda verecek cevabım yoktu. Aslında vardı ama bir o kadar da yoktu. Ne olmadı ki Ilgaz’dan önce... Anlatsam dinler miydi? Aslında anlatsam herkes dinlerdi ama kimse beni anlamazdı. Mayıs bu konuda bir ayrıcalıktı tabii. Acaba Ilgaz’da öyle olur muydu?

Kafamı varla yok arası iki yana salladım. Sırası değildi şuan hiç sırası değildi. Mayıs’a bile anlatırken kriz geçirmişken, ve henüz yeni şiddetli bir kriz geçirmişken... Hayır istesem de anlatamam şuan.

İnanmayacağını bile bile kandırmayı denedim. Omuz silkerek, “Hiçbir şey.” dedim.

Alayla dudağı kıvrıldı. Ellerini cebine yerleştirerek yönünü tekrar balkonun korkuluklarına çevirdi. “Peki.” Bu sefer sırıtmamıştı. Hayır, gamzeleri yoktu, gülüş çizgilerinden küçücük bir iz bile yoktu. Ciddiydi ama bir o kadar da alaycı. İlk kez onu anlamıyordum ama bir o kadar da anlıyordum. Doğrusu ilk kez Ilgaz’layken bu kadar araftaydım.

“Ilgaz.” dedim net bir sesle. Şuan Türkçe konuşmayı sıkıntı etmiyordum. Garip ama doğruydu insan doğduğunda öğrendiği dili kullanırken daha rahat hissediyordu.

Bana bakmadı bile. “Efendim.” Sesi düzdü. Baya düzdü hem de. Ne olduğunu anlamazken yutkundum ve tek elimle rüzgarın önüme savurduğu saçları parmak uçlarımla geri ittim. Kuruyan dudaklarımı ıslattım ama diyecek bir şeyim yoktu.

Aklıma gelen ilk soruyu sorma kararı aldım. “İyi misin?” Normal değildi ve ben nedenini anlamıyordum.

Sustu. Sürekli konuşan Ilgaz sustu. Ve ben hayatımda ki en derin sessizliğin içindeydim artık, çünkü uzun süre sonra hayatıma dahil olan tek ses susmuştu. Ne diyeceğimi bilmiyorum çünkü genellikle yanımdakine uyum sağlardım. Yanımdaki de susarken diyecek bir lafım yoktu.

Kendimi suçlamak istemiyordum. Artık vazgeçmek istiyordum bu huyumdan ama Ilgaz’a zarar veren benmişim gibi hissediyordum. Sorun şu ki hislerim beni hiç yanıltmazdı.

“Ben...” Bir şey diyemedim. Ne demem lazımdı? Anlamıyordum. Doğru düzgün ne olduğunu bile hatırlamıyordum. “Özür dilerim.” dedim birden. Bu garipti çünkü özür dilemezdim. Birileri bana öyle öğretmişti.

Ilgaz kafasını omzunun üstünden çevirerek bana baktı. “Neden?”

Yutkundum. Neden? İçimde bir sürü kelime vardı ama bir araya gelmiyorlardı. Hepsi bir karmaşa içindeydi. Omuz silkerek, “Bilmem.” demekle yetindim ama çenemi tutamamıştım. “Seni kırdıysam özür dilerim ama Ilgaz... Ben,” Ağzımın kuruduğunu hissettim. Açık açık söylemek daha zordu. “Yani duygusuz bir kızım ve...” Ne diyorum ben? Lafı dolandırıp saçmalamaya ne gerek vardı? “Ben seni sevemem, Ilgaz.”

Tekrar ona baktığımda gözleri yakınımdaydı ama sanki bir o kadar uzaktaydı. Uzaklaşmış gibiydi benden ama mesafe olarak değil, ruhsal olarak. Görmekten çok hissediyordum artık aramızda ki upuzun yolları. Peki bu neden içimi acıtıyordu?

Nedensizce toparlama ihtiyacı hissettim. Elim ayağım birbirine dolaşırken nereye tutunacağımı bilemedim ve dimdik ona bakmaya devam ettim. “Yani seviyorum ama hani öyle değil. İyi birisin, bana iyi geliyorsun ama öyle değil işte. Yani seni daha fazla üzmek istemiyorum. En başından dedim sana sahilde. Uzak duralım birbirimizden diye.” Olacağı biliyordum çünkü, ben karşımdakine zarardan başka bir şey vermezdim.

Ilgaz yönünü yeniden bana çevirdiğinde nefesimi tutup ağzından çıkacak kelimeleri bekledim. Bakışlarım gözlerinde oyalanırken bir şeyler aradım ama yoktu. Aramızda bu mesafe varken ona ve hislerine ulaşmak oldukça zordu.

Bir süre bana baktı anlayamayacağım şekilde. Sadece gözlerime uzun mu kısa mı bilmiyorum ama bir süre geçti. Onunlayken konuşmasam bile zaman duruyor gibiydi. Bakışlarını gözlerimden çekebildiğinde yüzümde gezdirdi sonra beni tamamen süzüp tekrar bana baktı. Bu anda dudağının kenarı seğirdi, ilk her zamanki sadece sırıtır zannettim ama kafasını geri atıp gür bir kahkaha patlattı.

Bir iki adım gerileyip bana arkasını döndü ve gülmeye devam etti. Anlık ürkmüştüm ama anlıktı. Garip gözlerle ona bakıyordum. Kahkahası bile o kadar düzdü ki bunu anlatamam. Duygu yoktu, neden güldüğünü anlatamayacağım kadar duygularından arınmış gibiydi.

Üşüdüğümü hissettim. Kahkahası rüzgardan bile daha soğuktu. Etrafımı sarmalayarak beni soğuğun içine hapsetti. Kısa sürede kahkahası hafifledi ama dudaklarındaki gülüşü hala yerli yerindeydi. Ama sırıtmıyordu, gülüş çizgileri içten değildi, gamzesi yoktu. Sadece düz bir şekilde gülüyordu.

İçim acıdı ve o acı göğüs kafesime battı sanki. Dikenli sarmaşıkları içimi kaplarken boğazımı sardı ve beni boğdu. Acıyı hissettiğimde zorla yutkunmayı denedim ama başarabildim mi muammaydı. Aynı ifadeyle az önce açtığı mesafeyi kapatıp bir adım daha attı ve tam karşımda dikildi. Çenesini yukarı dikti ama beni görebilecek bir şekilde. Kafamı hafif bir açıyla kaldırıp ona baktım.

Ne diyeceğini hala merakla bekliyordum ama bir o kadar da duymak istemiyordum. Sanki gelecek olanı yine hissediyordum. Elini aramızda kaldırdı ve iki göğsümün ortasına işaret parmağını varla yok arası değdirdi. Hafifçe üzerime eğildi. Yine bakışlarımız denk düştü. Bu adam çok yabancıydı, asla tanıdığım Ilgaz değil gibiydi.

“Sen?” diye sordu hafifçe parmağıyla baskı uygulayarak. Ona bakmaya devam ettim. Dudaklarım mühürlenmiş gibi açılmıyordu. “Sana aşık olduğumu mu düşündün?”

Anlık afallamayla öylece kaldım. Değil miydi? Tamam, saf olabilirim ama... Hislerim beni yanıltmazdı. Hem kendi ağzıyla söylemişti birini sevdiğini. Bana da bu şekilde yaklaşırken... Aklıma başka bir seçeneğin gelmemesi gayet normaldi.

Dudaklarım durumu toparlamak için aralandı çünkü yalan söylüyordu. Belki de acısını gizlemek için bilmiyorum ama yalan söylüyordu. Hızla araladığım dudaklarım ben konuşamadan söyledikleriyle kapanmıştı çünkü bana söyleyecek bir laf bırakmamıştı.

“Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis?” Anlık kapanan dudaklarım bu sefer hayretle aralandı ama o susmadı. Üzerime eğilirken kafasını hafifçe iki yana salladı. “Asla o kadar değerli değilsin benim gözümde. Hatta kimse için değerli değilsin bence Selis. Kendini çok büyütme.”

Her şey bir an durur gibi oldu. Onunlayken zaten duran dünya bu sefer gerçekten durdu ama bu farklıydı. Nefes alamadım. Sahi bana bunu düşündüren ne? Karşılık bulayacağını bile bile insan birini sever miydi? Severdi aslında ama... Hayır, sevmezdi. Bunu da bugün öğrenmiş olduk.

Yine de içimde ki acıya engel olamadım. O cümle defalarca kafamda tekrar etti ve her bir tekrar bir hançer gibi saplanıp geri çıktı ama kafama değil tam göğsümün ortasına. Belki de kalbime...

Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis? Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis? Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis? Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis? Seni seveceğim kadar değerli olduğunu sana düşündüren ne Selis?...

Susmadı tek bir cümle yüzlerce kez kafamın içinde döndü. Bana bunu düşündüren neydi cidden? Emin olmadığım bir şeyi neden dile getirirdim ki. Bakışlarımı ondan çektim ve arkasına diktim sonra başka bir yer, gökyüzünde ki her noktaya baktım. Sonra balkonun her noktasına.

Balkonda küçükmüş, bence koskoca Zirve için daha büyük bir balkon yapmamalılardı. Zaten küçücük balkona da doldurmuşlar bir sürü sandalye. Gereksiz. Hava da soğuktu bu soğukta balkonu bi camla kapatamamışlar mıydı cidden? Hem Ilgaz kim bilir kaç saattir buradaydı? Üşümüştür...

Zorla yutkundum. Ne kadar kafamı oyalamaya çalışsam da tüm düşüncelerimin yolu ona çıkıyordu. Hayır bu olmamalıydı. En başından beri yanlış anlamıştım. Salak Selis, salak... Selis... Bana Selis demişti değil mi? Arıza Kız değil. Tamam belki de ben abartıyorum. İlla ki günlük hayatta da ismimi söylemiştir sadece şuan olduğu kadar dikkatimi çekmemiştir.

Aklıma Ilgaz’ın söylediklerini reddeden onlarca düşünce doldu. Gözlerimi kapatıp kafamı önüme eğdim. Bastırmaya çalıştım. İçimde ki bu inkar sistemini yok etmeye çalıştım. Hem neden üzülüyordum ki? Bir dakika ben üzülüyor muydum? Belki de...

Hayır, üzülmeye hakkım yoktu. Neye üzülüyordum ki?

Saçmalama Selis, kırılmadın. Abartılacak bir şey yok. Sadece gerçekler... Ama bir gerçek daha var; Bu şu zamana kadar canımı en çok yakan gerçek.

Ellerimi iki yanımda yumruk yaparak kendime güç verdim. Haklı, sevilecek bir yanım yok. Olsaydı kimse hayatımdan çıkmazdı. Belki de ekibe hiç dahil olmamalıydım ve tek başıma basit hayatımı yaşamaya devam etmeliydim. Neyime zaten benim intikam almak.

Kafamı kaldırıp gözlerimi açtığımda onu dibimde gördüm. Aynı şekildeydik aslında ama sözlerinin etkisinden yeni çıkabildiğim için bu yakınlığın farkına da yeni varıyordum. Yutkunmak istedim ama boğazım acıdı. İçimde bir yerler sızladı ama neresi çıkaramadım. Acıttı ama... Bir, iki cümle hayatımda ki tüm işkencelerden daha çok canımı yaktı.

Dudaklarımdan tek bir kelime çıktı. “Peki.” Zihnim benden bağımsız hareket etmişti ama bu sözle sanki bakışlarında bir şeyler değişti. Yarım saattir yabancı ve uzak olan bakışları anlık tanıdığım Ilgaz’ın ki gibi oldu ama anlık. Belki de benim yanılsamamdı.

Ilgaz kafasını sallayıp geri çekildi ve yönünü tekrar korkuluklara çevirdi. “İyi.” dedi o da sadece. Sesi az önce ki gibi kararlı ve baskın değildi. Kısıktı ama yine de çıkıyordu. Aynı benimki gibi...

Kafamı aşağı yukarı salladım. Yeniden çökmüş gibi hissediyordum. Doğru ya, aslında hiç toparlamamıştım sadece kendimi kandırmıştım. Arkamı dönüp bir kaç adım attım ama daha sonra buraya gelme nedenimi hatırladım. Omzumun üzerinden arkama bakıp, “Ekip?” diye sordum. Ne olduğunu hala bilmiyordum.

Bir süre sustu konuşmayacağını düşünüp önüme döndüğüm an sesini duydum. “Yarın konuşuruz.”

Görmese bile kafamı aşağı yukarı sallayıp oradan ayrıldım. İlk adımlarım hızlıydı ama daha sonra koşar gibiydim. Odanın kapısına vardığım an kartı cebimden zor çıkardım hatta yere düşürüp aldım. Zar zor kapıyı açınca içeri girebildim. Mayıs yine yoktu. Şuan bunu düşünecek kafada değildim.

Kartı ve cebimde ki telefonu odanın bir köşesine fırlattım. Şansa yatağın üstüne denk gelmişti. Arkamda ki kapıya elimle yandan bir yumruk attım. Birkaç adım ilerleyip yatağa tekme attım. Bir çığlık attım. Umarım ki ses yalıtımı iyidir buranın. Gerçi hiçbir şeyi iyi olmayan yerden ne beklersin ki.

Bir süre kendi kendime sinir krizi geçirdim. Saçımda ki toka düşmüştü artık tamamen dağılmış duruyordum. Aynada ki aksimle göz göze gelince bir çığlık daha atıp elimde ki tarağı aynaya fırlattım. Şuan kendimle yüz göz olmak en son istediğim şeydi.

Ayna çatladı... Daha çok parçalara ayrıldı ve aynada ki yansımam azda olsa çoğaldı. Arkamı döndüm, şuan güya çok sevdiğim kendime bile bir tahammülüm yoktu. Hah, kimi kandırıyorum kendimi hiçbir zaman sevmemiştim. Ama Ilgaz’da haklı. Kendini bile sevmeyen bir kızı kim niye sevsin?

Arkamı döndüğüm an ayağım halının başlığına takıldı. Dengemi sağladım ama başım döndü. Bir kaç adım gerileyip çekmeye tutundum. Ayakta duramayınca sırtımı çekmeceye yaslayarak yere çöktüm. Dizlerimi kırıp kendime sarıldım ve yine kendime sığındım. Çenemi dizlerime yasladım ve pencereden gözüken gökyüzüne ve yıldızlara baktım.

Belki ağlasam rahatlardım. Artık içimde tuttuklarımı boşaltsam rahatlardım... Ben neden ağlayamıyordum?

Bir süre sonra sakinleşmiştim. Sinirlerim yatışmıştı. İşte o an mantığım konuşmaya başladı.

Sahi, ben neye bu kadar büyük bir tepki verdim. Abartılacak bir şey yok. Beni sevmiyor. Bu kadar basit. Bu neden bana bu kadar dokundu ki. Peki, neden hala içimden tekrarladıkça göğsümün acıdığını hissediyorum. Muhtemelen soğuk işlemişti içime, ondan.

Kafamı dizlerimin içine gömüp bir süre bu şekilde soluklandım. Zaten kaçtır kaçtığım karanlığa sığınıyordum. Sanki yavaştan alışıyor gibiydim.

Uzun süre şu şekil boşlukta kaldım. Farklı bir histi. Böyle olunca uzay boşluğunda sürükleniyor gibi oluyordu insan ve asıl garip olan yanı ise düşüncelerimde boşluğa kavuşuyor gibiydi. Belki de kaçtığım karanlık benim asıl kurtuluşumdu. Kim bilir?

Kendime geldiğimde kafamı kaldırıp etrafa baktım. İyiyim, sorun yok. En iyisi yok saymak. Hatırladıkça içim acıyacaksa yok saymak en iyisiydi. Sadece amacımıza odaklanmalıydım belki de. Evet, en doğru karar buydu. Aşk işleri sanırım bana göre değil. Bu konuda Tulip’i örnek almalıyım.

Ayağa kalktığım an ilk yerimde sendeledim ama dengemi sağladım. Nereye ilerleyeceğimi bilemeyerek boş boş dikildim. Arkamda ki aynaya bakmamak bir süre net kararımdı. Birden yatağın üstüne fırlattığım telefonun ekran ışığı yandığında yutkunamadım. Ilgaz mı yazmıştı acaba?

Sarsak, emin olmayan adımlarla yatağa ilerledim. Yatağa oturup zar zor telefonu elime aldım. Korkarak açtım ama yazan Ilgaz değildi. Numaraydı ama kim olduğu belliydi.

Sahildeyim. Eğer konuşmak istiyorsun şuan gel.

İlk yanıt vermek istemedim, zaten mesaja da girmedim. Zaten gece yarısıydı, yarın uyuduğumu söyler ve daha aklım yerimdeyken onu dinlerdim. Doğrusunu söylemek gerekirse şuan Demir’i bile düşünecek hali kendimde bulamıyorum. Telefonu kapatıp geri yatağa bıraktığım an bir bildirim daha düştü ekrana. Elime almadan gelen mesaja baktım.

Uyumadığını biliyorum, Matmazel.

Konuşmak istiyorsan şuan gel çünkü ben bir kez daha kendimi hazır hissedemem.

Okuduklarımla yutkundum. Telefonun ekranı kendiliğinden kapanırken yüzümü avuçlarımla gizledim. Şuanda ben hazır hissetmiyordum duyacaklarıma. Bir müddet kendime düşünme payı verdim. En sonunda yerimden kalkıp ağzıma iki ilaç attım. Tekrar kriz geçirmek istemiyordum. Beynimin durulması lazımdı.

Telefonu elime aldım. Bir süre ekranda ki aksimle bakıştım ama kendimi pekte görmüyordum. Uyumadığını biliyorum demişti... Hala beni tanıyordu ama bunu kabullenmek istemeyen bir yanım vardı. Mesela gerçekten beni unutsa bende ondan vazgeçsem...

Kafamı iki yana sallayıp düşüncelerimi kovdum. Telefonu açıp mesaja girdim ama cevap yazmadım. Hala beni tanıyorsa görüldü atmayacağımı bilirdi. Cevap yazmadıysam yanına geliyordum demektir. Numarayı ne olur ne olmaz kaydedip telefonu cebime attım.

Yere attığım tokayla tekrar saçımı dağınık topuz yaptım ama çokta özenmedim. Zaten kendimi hırpaladığım için yeterince dağılmış durumdaydım. Saçlarımda kabarıktı muhtemelen. Yine umursamadan postallarımı giydim ve kartı da alarak odadan çıktım.

Koridora çıkıp etrafıma bakındım. Kimse yoktu ve henüz elektrikler gitmemişti. İyiydi en azından karanlıkta kalmayacaktım. Hızlıca asansörü kullanarak aşağı indim. Dışarı çıkrığım an soğuk yine içime işlemişti. Bu sefer kapüşonumu kafama çekerek ellerimi cebime attım ve ilerledim. Zirve’nin arkasına yani sahil kısmına kısa sürede gitmiştim. Demir biraz ileride duruyordu ve denizi izliyor gibiydi. Dalgaların vuruşuyla üzerine su sıçrıyordu. Onunda üzerinde siyah bir sweatshirt vardı. Aynı şekilde kapüşonunu kafasına geçirmişti ve elleri cebindeydi.

Sırf onunla aynı duruşta olmamak için kapüşonumu açıp ellerimi cebimden çıkardım. Pekala, yıkılacaksak bu tek gecede olsun. Ayrı ayrı yaşamaktansa hepsi birden olması daha iyi.

İçime buz gibi havayı çekerek kendimden emin adımlarla ona ilerledim. İyice yaklaştığımda ayak seslerimi duymuş olmalı ki ilk kafasını çevirdi sonra ise bedenini. Tam karşısında durdum ama yine de arada 2-3 adımlık mesafe vardı. Çenemi dikip ona duygusuz gözlerle baktım. Aramıza bu sefer duvarları ben örmüştüm çünkü yorulmuştum. Ondan, kendimden, yaşamaktan, her şeyden... Benim her şeyimde Demir olduğu için kısaca Demir’den yorulmuştum. Tek isteğim şu olayı öğrenip onunla tamamen bağımı koparmaktı. Merak ediyordum, gerçekten Holly’nin suçladığı kadar büyük bir hatam var mıydı?

Duygusuz ve kararlı bir ses tonuyla, “Evet.” dedim. Çok mu acımasızdım? Çektiğim acıyı çeken herkes bu kadar keskinleşirdi. Rüzgar sertçe eserken topuzdan çıkan saç tutamlarımı arkaya savuruyordu. Bir yandan sahile çarpan dalgaların su damlacıklarını üzerimde hissediyordum. Ama o kadar hissizdim ki bunlar bana işlemiyordu.

Bu seferde başka bir sıkıntı vardı. Demir... Sanki rolleri değiştirmiştik. Artık, duygusuz bakmıyordu tüm yalınlığıyla karşımdaydı. Gözlerine baktığımda onu okuyabiliyordum mesela. Ama bu sefer kendini gizleyen ve aramıza görünmez bir set çeken bendim. Mayıs ne diyordu? Karma is for you.

Sırtım dik bir şekilde onun karşısında dururken bu sefer o çökmüş gibiydi. Yorgundu bakışları, hem de haddinden fazla. Aynı benim içinde ki yorgunluk gibi.

Kafasını hafifçe omzuna yatırdı. “Matmazel.” dediği an sesi aynı eskisi gibiydi. Hangisi roldü? Dean mi, Demir mi? Yutkunurken tekrar başını dikleştirdi. “Bu sefer rol yapmasak?”

Bir an pes etmek istedim ama sadece bir an. Yine de vazgeçmeden aynı şekilde baktım. Omuz silkerek, “Ben rol yapmıyorum.” dedim. Bakışlarım keskinleştiği noktada bu sefer karşımda küçülen oydu. “Ama seni bilemem.”

İçimde ki düşünceleri bire bir ona aktardığım ilk andı. Bence tarihe yazılmalıydı. 20 Ocak 2027 gece saatleri... Neyse şuan saçmalamanın sırası değildi.

Demir bana doğru bir adım attığında kıpırdamadım ama elini uzattığında bir adımım geri gitti. Havada olan eline aynı duygusuz, boş gözlerle baktım. Hatta küçümser gibi oldu bir an bakışlarım ama hayır düz olmasını istiyorum, hiçbir duygu görmesin bende. Aynı onun yaptığı gibi, nefreti bile hak etmeyeceğini düşünsün istiyorum.

Eline bakarken boş bir sesle, “Temas sevmiyorum.” dedim. Tekrar gözlerine baktığımda dudaklarım aralandı ama gözlerinde ki ifadeyle kelimelerimi yuttum. Yine de o ne kadar kendimi gizlesem de o cümlemi duymuş kadar olmuştu, bakışlarında gördüğüm dalgalanmayla çokça emindim. Bunu unuttun mu yoksa?

Bakışlarımdan okuduğu kelimelerle başını aşağı yukarı salladı ama daha fazla bana bakamadı. Arkamda bir noktaya odaklandı. İçine derin bir nefes çekerek o da dikleşti. Onun karşısında ki duruşumu anlamıştı ve o da bana uyum sağlayacak şekilde zırhını kuşanmıştı artık.

Aynı sert ve duygusuz sesle konuştu bu sefer ama yine de bana bakmadı. Sanki baksa yine tüm duvarları yıkılacak gibiydi. Kafasını aşağı yukarı sallarken, “Evet,” dedi. “Hatırlıyorum.” Bu sefer bana bakmaktan geri durmadı. “Herkese karşı böyleyken bir tek bana karşı rahatsızlık duymadığını da hatırlıyorum.”

Netti sesi aynı benimki gibi. Nefesimi vererek güldüm. İkimizde acımasızdık. “Artık sende herkessin demek ki.”

Yine başını sallayarak beni onayladı. “Senin her zaman benim için herkesten farklı olmaman gibi.”

İkimizin de sözleri bir bıçak kadar hatta daha fazla keskindi. Acımadan kesiyorduk birbirimizi. Yeni yaralar açıyorduk kapanmayacağını bile bile.

Geri durmadım, garip ama etki etmedi sözleri. Hiçbir şey hissetmedim. “Anlatacağım dedin. Geldim.”

İçine derin bir nefes çekerek yönünü tekrar denize çevirdi. Sustu... Her zaman ki gibi. Bir süre ona uyum sağladım. O bana bakarken güçlü durmak kolaydı ama bu şekilde. Yapamıyorum, ben bu işi beceremiyorum. Birini sevdiğimde onu kıramıyorum çünkü kırdığımın bin katı kendimi parçalıyorum. Ben sanırım şu güçlü kız olma işini hiç beceremiyorum ha?

Kendimi toparlayıp aynı duygusuz halime döndüm. Aynı baskın ses tonuyla, “Anlatacak mısın artık? Yoksa gidiyim mi?” diye sordum. Gerçekten soğuktu ve gitmek istiyorum. Belki de ondan ve gerçeklerden kaçıyorum bilmiyorum.

Hızla bana döndü. “Gitme.” demişti bir an.

Bu sefer gerçekten gülmeden edemedim hatta bir kahkaha attım. Ona baktım gülmem durunca. “Merak etme.” Alaya alarak konuşmamla yutkundum. “Ben sen değilim gitmem.” Dudak büzerek düşünür gibi yaptım. “Hatta enayi gibi beni terk edene gelen de ben olurum değil mi?”

Son sözlerimle bakışları keskinleşti ve arada ki mesafeden bir adım daha azalttı. Gözümden kaçmamıştı ama geri adım atmadım. “Gelmeseydin.” dedi sert sesiyle. “Seni gelmeye zorlamadım Matmazel. Çağırmadım bile.”

Kafamı hafif bir açıyla kaldırarak ona baktım. Bakışlarım aynı mıydı bilmiyorum. Onu alaya almak istiyordum ama acımı da gizleyemiyordum. “Doğru. Ben çağırsam bile gelmeyecek birine geldim ben.” Kafamı aynı onun gibi onaylarcasına salladım. “Ne kadarda salağım değil mi?”

Sabır çeker gibi içine derin bir nefes çekerek gözlerini yumdu. Bir süre içine çektiği nefesi tuttu ve öylece kaldı. En sonunda ağzının içinden sinirli bir homurtu çıkararak bir adım geriledi ve arkasını döndü. Kapüşonunu geri atıp ellerini saçlarına geçirdi ve karıştırdı. Tekrar bana döndü. Sakin değildi ama öyle gözükmeye çalışıyordu.

Tek eliyle beni gösterdi. “Söyle.” İlk anlamadım sonra elini indirirken, “Ne bilmek istiyorsun söyle.” dedi.

Aynı kararlılıkla, “Her şeyi.” dedim açık açık.

Sinirle kafasını aşağı yukarı salladı. Dilini ağzının içinde dişlerinin üzerinde gezdirip tekrar bana baktı. “Tamam. Bir kere anlatacağım sonra her şey bitecek.” Sözleriyle bir anlık sekteye uğradım. Elini öne uzatıp, “Anlaştık mı?” diye sormasıyla az kalsın yerimde sendeleyecektim.

Zaten istediğim buydu. Ne diye hemen kabul etmiyordum işte. Uzattığı eline bakakalırken ne diyeceğimi bilmiyordum. Yine de mantığım konuştu. Yeniden Demir’e bakıp, “Anlat.” dedim. Dudakları aralandığında konuşmasına fırsat vermedim. “Anlatacaklarına bağlı.”

İçine derin bir nefes daha alıp tutmadığım eline baktı. Temas etmeme konusunda kararlıydım. Elini geri indirirken kafasını aşağı yukarı salladı. “Okey.”

Bundan sonrasında ise sadece o anlatacaktı ve ben lafı bitene kadar susacaktım. Zaten bu noktaya zar zor gelmişken elime geçen fırsatı kaybetmek istemiyordum.

 

2 YIL ÖNCE

Gün aymamıştı. O gün yaz olmasına rağmen gün aymamıştı, hava karanlıktı. Sanki olacak şeyin habercisi gibiydi. Yine de verilmiş ve tutulması gerek sözler vardı. Bugün Demir, Matmazel’ini lunaparka götürecekti. Bu zamana kadar hiç götürmediğini fark etmemişti oysa. Aslında Demir neyi neden yaptığını bilmeden yapmıştı ya hep...

Selis’i o büyütmüş sayılırdı, oysa kendisi bile büyümemişti. Çoğu şeyi Selis ona öğretmişti mesela. O da çocuktu, 12 yaşındaydı kaçtıklarında. Eğer bir dayanağı olmasaydı kaçamazlardı da.

Yine de elinden gelen çabayı göstermişti. Selis mutluydu ve Demir’in mutluluk kaynağı Matmazel’iydi. O mutlu olursa Demir’de mutlu olurdu. Her şey bu kadar basitti ama bir o kadar da karmaşık.

Demir 22 yaşındaydı ve artık başkasından gelen parayla geçinmek istemediğinden çalışıyordu. Her şeye rağmen meslek lisesine gittiğinden elinde bir mesleği vardı. Dükkan açamasa da bir mobilyacı dükkanında çıraktı. Parayı biriktirip kendi dükkanını açmayı da hedefliyordu ilerde. Aslında böyle bakılınca çok normal bir hayat gibi duruyordu.

Bu basit hayatı çoğu kişi beğenmese de onlar mutlu hem de fazlasıyla. Selis ve Demir yan yanayken hep mutlu olurdu aslında. Peki ya bu mutluluk gerçek miydi? Ortada olan duygular gerçek miydi?

Demir bankadan parayı çekti ve evin yolunda yürümeye başladı. Selis’i bu zamana kadar lunaparka götürmediğini de film izlerken fark etmişlerdi. Filmler... Aslında Selis ve Demir için bambaşka bir yere sahipti çünkü ikisi de hayata dair birçok şeyi oradan öğrenmişti. O yüzden ikisi için film izlemenin yeri hep ayrıydı.

Demir’in yaşam kaynağı Selis’ti ve bu cümle asla öylesine bir cümle değildi.

Telefonundan saate baktı.

13:26

Günlerden pazardı ve Demir sadece para çekmek için evden ayrılmıştı. Aslında Selis’e de hazırlanması için zaman tanıyordu ve... Aslında ona bir hediye almıştı. Pahalı değildi belki ama... Onun beğeneceğini düşünüyordu. Hatta beğenirdi, emindi çünkü Selis’i tanıyordu.

Elini cebine atıp kolyeyi kontrol etti. İnce bir zincirin ucunda tek bir kanat vardı. Aslında çift kanatlılardan alacaktı ama Selis daha sade sever diye bundan almıştı. Gümüştü aynı sevdiği gibi. Kanat olmasının nedeni de Selis’i kendi kanatları altına saklamasıydı. Bu zamana kadar ona gelen tüm kötülükleri savuşturmuştu ve çoğunu Selis’in bilmemesini sağlamıştı. Onu kanatları altına öyle bi saklamıştı ki kendini bile ondan gizlediğinin farkında değildi.

Bu kolyeyi de takarsa ona zarar gelmeyeceğini düşünüyordu. Saçma bir düşünceydi ama kendi kanatlarından birini ona verecekti. Bu sıralar aklına onsuz ne yapacağı düşüncesi yer edinmişti. Yani Demir olmasa Selis ne yapardı? Kendinden çok Selis’i düşünüyordu, yine...

Selis’e kendini koruyacağı bir kaç şey öğretmişti ama iş görmezdi. O yüzden ne yapacağını bilemiyordu. Basit bir kolyeden medet ummak saçma gelebilirdi ama aklına gelen tek şeyde buydu. Sanki bugün bu kolyeyi ona verirse yanında olmasa bile bir parçası onunla olacak ve zarar görmesini engelleyecekti.

Kolyenin hala cebinde olduğundan emin olduktan sonra ilerlemeye devam etti. Havaya baktı tekrar, kapalıydı. Umuyordu ki yağmur yağmazdı. Şuan yağmur tüm planları hiç edebilirdi. Yağmurlu havada lunaparka gitseler bile hiçbir alete binilemezdi. En önemlisi de Selis’in hasta olma riskini göze alamazdı. Her şeyden korumak derken tam olarak bunu kastediyordu aslında.

Caddeden çıkıp sokağa girdiğinde biraz ilerledi. Önüne çıkan kişiyi beklemiyordu hem de hiç. Bir an hayal kurduğunu zannetti. Gözlerini kısarak dikkatli baktı ama hayır annesi şuan tam karşısındaydı. Anne olarak göremediği annesi. O Demir için öylesine bir kadındı. Hiçbir şeydi hatta.

Ama maalesef ki hayatındaydı. Ve şuan en olmaması gereken yerdeydi. Aysel’in burada ne işi vardı?

Siyah saçları rüzgarda savrulurken keskin mavileri oğluna kitlenmişti. Onu her yerde aramıştı ama şu zamana kadar yeni yeni gelişebilmişlerdi. Eskiden teknolojileri o kadar da gelişmemişti. Şuan istedikleri kıvama gelmişti ve yurt dışına taşımışlardı.

Yurt dışını uzun zamandır geliştiriyorlardı ama artık taşınma zamanı gelmişti. Fransa’ya gideceklerdi. Aslında daha erkende gidebilirlerdi ama yanında olmasını istediği biri vardır. Şu zamana kadar yüzüne doğru düzgün bakmadığı oğlu...

Artık oğlunu o kızın yanında görmek istemiyordu Aysel. Oğlu kadar Selis’te dirençliydi küçükken. İkisi de hiçbir şekilde itaat etmiyordu. Yıldırmak imkansızdı ve ikisi bir aradayken onları yıkmakta zordu. İkisini de kullanmanın tek yolu onları ayırmaktı. Yok etmek istemiyordu çünkü böylesi işe yaramazdı. Oğlu gerçekten güçlü ve zekiydi. Her işte işe yarayacaktı.

Sonsuzluk’a haber vermemişlerdi çünkü söylerseler Selis’i isterlerdi. Demir’i ikna etmenin tek yolu ise Selis’ten geçiyordu. O yüzden ilk kez kendi başlarına hareket etmişlerdi. Eğer Demir’i alırlarsa Selis’in güvenliğini bile sağlayabilirdi yeter ki oğlu yanında olsun.

Aysel oğluna bakarak onu birkaç kere süzdü. İyi görünüyordu. Fransa’ya gelmeye ikna olursa işe yarardı. Gözlerinde aynı korkusuzluk vardı, aynı direniş...

Uzun soluklu bakışmanın ardından konuşan Aysel olmuştu. “Oğlum,” dedi sevgiden uzak bir sesle. Öylesine bir kelimeydi, onun için bir anlam ifade etmiyordu. Demir içinde böyleydi bu anne, baba veya aile. Hiç birinin bir anlamı yoktu. Bir Selis vardı, Matmazel’i.

Çenesi yukarı dikti korkusuz görünerek ama içi öyle değildi, korkuyordu ama Selis için. “Ne var?” Baskındı sesi. Ne olacağını kestiremiyordu veya nasıl onu bulduğunu. Aslında bulmamaları için bir neden de yoktu kimlikleri bile aynıydı. Sadece ona güveniyordu. Onları iyi saklayacağını söylemişti. Sonsuzluk bulamazdı, Zirve nasıl bulmuştu?

Aysel, “Aaaa,” diyerek abartılı bir tepki verdi. “Yıllar sonra gördüğün anneni böyle mi karşılıyorsun?” Öncesinde de doğru düzgün gördüğü yoktu aslında. “Çok ayıp. Ben sana böyle mi öğrettim?” Sen bana hiçbir şey öğretmedin diye geçirdi içinden ama yine sustu. Genellikle susardı, aslında konuşurdu da ama önemli konulara gelince gerekmedikçe konuşmazdı. Sekiz yaşına kadar direnmesine rağmen beyninin en içine işlenen kural buydu. Psikolojik işkenceye hiçbir zaman dayanamamıştı çünkü. İnsana kafayı yedirtiyordu. Selis’e etki etmemesi ayrı bir gariplikti.

“Seni almaya geldim oğlum. Özlemişsindir anneni.” Kollarını iki yana açıp söyledikleriyle Demir dişlerini sıktı. Cebinde olan eliyle kolyeyi buldu. Avucunun içine alıp sıkarken hiçbir şey olmayacağına kendine söyleyip duruyordu. Eve gideceğim ve lunaparka gideceğiz.

“Benim bir annem mi varmış?” dedi dayanamayarak. Hiç anneliğini görmemişti o yüzden annesi olarak da saymıyordu. Bir annenin nasıl olması gerektiğini de Selis’ten öğrenmişti. Selis annesiyle olan hatırladığı anıları anlatırken hep buruk bir tebessümle dinlerdi. İçi acırdı belli etmese de ama Selis’in mutluluğundan önemli değildi. Annesinden bahsederken sarı gözleri parlardı ve bu Demir için dünyanın en güzel görüntüsüydü.

Aysel’in kaşları çatıldı. “Var tabii.” dedi geri durmadan ve gelme amacını da belli etmek için gecikmedi. “Şimdi de seni almaya geldi.”

Demir’in duyduklarıyla kaşları çatıldı. “Ölsem yine de sizle gelmem.”

Bu noktada Aysel’in dudakları iki yana kıvrıldı. Tamda beklediği cevaptı. O yüzden Selis’e dokunmamıştı. Şimdilik.

Kafasını aşağı yukarı sallayarak bir adım geriledi. “Öyle olsun. Gelme. Biz gideriz. Ama gitmeden önce sana bir sürprizim var .”

Demir’in gözleri şüpheyle kısıldı. Bulmuşken bu kadar kolay bırakmazlardı, biliyordu. Bir oyun vardı ve o oyunun ucunun Selis’e çıkmasından deli gibi korkuyordu. Yine de tüm korkularını gizleyerek, “Senden gelecek hiçbir şeyi istemem. Al sürprizini de defolup git buradan.” Sürprizden kastının ne olduğunu düşünmek bile istemiyordu çünkü hiç hayra alamet olmadığının farkındaydı.

Aysel şuh bir kahkaha attı. Zevkliydi çünkü oğlu birazdan göreceği kişiyle tutulup kalacaktı. Belki Selis’i işin içine katmadan bu hamleyle bile halledebilirdi. Tek elini kaldırıp Demir’in arkasını işaret etti. “Orada.”

Sözleriyle Demir arkasını dönemeden kafasının arkasına bir silah dayandı. Demir gözlerini yumdu bu noktada. Avucunun içinde ki kolyeyi daha da sıkıp Selis’i düşündü. Yine her şeyi halledip onun yanına gidecekti.

Demir arkasını dönmeden arkasından ses geldi. “Merhaba.” Bir kız sesiydi. Nahif ama bir o kadar da güçlü. Aslında güçlü değil de öyleymiş gibi. Güçlü olmak zorundaymış gibi.

Demir sakinliğini korumaya çalışarak içine derin bir nefes çekti. Arkasında ki kızı hiç umursamadan Aysel’e dik dik baktı. “Bu mu oyunun? Beni ölümle korkutabileceğini mi zannettin?”

Aysel gülerek kafasını iki yana salladı. “Hayır tabii ki.” O da biliyordu oğlunun ölümden çekinmediğini. Aksine muhtemelen bir kurtuluş olarak görüyordu. Aysel kafasıyla arkasında ki kızı işaret etti. “O kimmiş bakmayacak mısın?”

Normalde bakmayacaktı. Hele o kadına arkasını hiç dönmeyecekti ama içinde ki dürtü ona dönmesi gerektiğini söyledi. Bir adım öne atıp silahla bağlantısını kesti ama yine de ona doğrultulmuş olduğunu biliyordu. İçine derin bir nefes çekip ilk omzunun üstünden kıza baktı, kaşları çatılırken tamamen döndü.

Aynı annesinde olduğu gibi mavi gözleri vardı. Kahverengi saçları ise rüzgarda savruluyordu. Sertti yüz hatları. Bu yüz bir o kadar tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Kim olduğunu çözemediğinde dudaklarını aralamıştı ki kız konuşmasına izin vermedi.

“Beni tanımadın mı abi?”

Bir an yerinde sarsılır gibi oldu. Abi mi demişti? Hayır, bu kız Pelin miydi? İmkanı yok. O ölmüştü. Ama... Yoksa ölmemiş miydi?

“Pelin?” dedi zar zor. Tutulmuş gibiydi anlık şok geçiriyordu. Bir zamanlar canı pahasına koruduğu iki kız vardı. Pelin ve Matmazel’i.

Dilini damağına vurarak kafasını reddeder gibi salladı. “Artık Hazal. Yurt dışına gidince yine değişir muhtemelen.”

“Ne?” Dili tutulmuştu ve ne diyeceğini bilemiyordu.

Güler gibi oldu ama içten değildi. “Hatırlıyor musun beni?” Bu sefer kahkaha attı. “Ben unutmuşsundur zannettim.”

Zar zor yutkundu. Gerçekliğini sorguluyordu. Yalan söylüyor olabilir mi? Ama görünüşü aynı Pelin gibiydi. Saçları ve annesiyle aynı olan mavi gözleri. Sert yüz hatları bile. Ama imkansızdı. O ölmüştü, kaçmadan iki hafta önce. Binada ki her odaya bakmıştı hatta ama hiçbirinde yoktu.

“Yalan söylüyorsun.” En sonunda kafasını toplamıştı. Benziyor olabilirdi ama benzer birini bulmuş da olabilirlerdi. Bu Pelin değildi.

Kafasını aşağı yukarı salladı sadece Hazal. Sustu ve sadece Demir’e baktı. Öylece hiçbir şey demeden. Demir’de ayak uydurdu. Geçmişi hatırlıyordu ve Pelin ile aralarında sadece ikisinin bildiği tek bir kelime vardı. Uzun bakışmanın ardından onu söylerse inanırdı. İçten içe inanıyordu da ama reddetmek istiyordu.

Hazal içine derin bir nefes çekti ve dudaklarının arasından tek bir kelime döküldü. “Su.” İki harf, bir kelime. Bu kadardı. Canı çok yanıyorsa ve konuşamayacak haldeyse sadece bunu söylemesini isterdi. Su istediğinden değil bayılmak üzere olduğundan.

Tek sözcükle gözleri kapandı Demir’in. Gerçekti, yaşıyordu. Bu olmamalıydı. Her şeyin ortasında bu an gerçek olmamalıydı. Tekrar Pelin’e yani yeni adıyla Hazal’a baktı. Sadece, “Nasıl?” diyebildi.

Buruk bir tebessüm oluştu Hazal’ın dudaklarında. Omuz silkti. “Bilmem.” dedi. O an anladı Demir. Annesiyle babasının kuklası olmuştu ve karşı koyamıyordu. Demir’in gözleri dolacak raddeye geldiğinde gözlerini kapatıp içine derin bir nefes çekti. Şimdi yıkılamazdı. Hayır, ilk hamlede pes edemezdi. Onu yıkmak için bunun yeterli olmayacağını biliyorlardı. Başka bir şey yapacaklardı ama ne?

Gözlerini açtığında Hazal’a bakmadı. Bakarsa yıkılırdı. Zaten emir almadıkça ağzından tek laf çıkmazdı. Böyle bir sistemdi Zirve, insanın beynine girerdi. Fiziksel olarak güçlendirirken beyni çürütür ve kendi kölesi yapardı. Demir kurtulmuştu. Matmazel’ini kurtarmıştı ama ölü bildiği kardeşi için elinden bir şey gelmemişti.

Aysel ve Hazal’ın arasında yan bir şekilde durdu. İkisini de görebilecek şekildeydi. Tekrardan Aysel’e baktı. Duygularından ve acılarından arınmıştı. Ama saf nefreti gizleyemiyordu. Gözlerinde en uzak mesafeden bile okunacak bir nefret vardı. Dişlerinin arasından, “Ne istiyorsun?” diye sordu.

Eve gitmek istiyordu ama kardeşini bunların eline bırakmakta istemiyordu. Aysel’in dudakları iki yana kıvrıldı. “Bizimle geleceksin.”

Demir’in sesi tüm sokağı inletecek cinstendi. “Gelmeyeceğim!”

Güldü Aysel bu hallerine. “Kardeşini yine mi bırakacaksın?” Bu sefer Hazal’a baktı. “Gördün mü? Sana demiştim yine senin yerine o kızı tercih eder diye.”

Kim bilir bu zamana kadar Pelin’i nasıl doldurmuşlardı? Ama umurunda değildi Demir’in. O düzeltir ve gerçekleri anlatırdı. Şuan tek yapması gereken kardeşini de alıp Matmazel’inin yanına gitmekti.

Demir kardeşine baktı. Onunda gözlerinde nefret vardı ama annesine değil bizzat kendisine karşı. Bunu görünce nefesi kesilir gibi oldu. Hayır, buradan dönmezdi. Pelin’in içinden geçmişlerdi. Ne yapması gerekiyordu? Beyni inadına şuan çalışmıyordu.

Tekrar Aysel’e baktı. “Gelmiyorum.” dedi net bir sesle. Kardeşini istese de şuan yanında götüremezdi çünkü Hazal’ı bile ikna etmezdi. Zaten buradan çıkarla ayrılamazdı özellikle Selis’e zarar verme ihtimalleri varken. Şuan yapması gereken eve gidip Selis ile güvenli bir yere geçmekti. Sonrasında kardeşini ellerinden almak için elinden geleni yapabilirdi. Yine izlerini kaybettirirdi, bunlar hallolurdu. Şimdi ilk yapması gereken buradan kurtulmaktı.

Aysel çenesini dikerek, “Emin misin?” diye sorduğunda Demir aynı kararlılıkla bakmaya devam etti. Aysel cevabını almıştı. Cebinden telefonunu çıkardı. Bir süre oyalandıktan sonra sesli bir şekilde bir adres okudu. Okuduktan sonra telefonu kapatıp cebine koydu ve yeniden Demir’e baktı. Demir olduğu yerde kalmıştı. Bu adres onların evinin adresiydi ve Selis şuan içindeydi.

Aysel, “Şimdi kararın ne?” diye sorduğunda birkaç saniyede kafasını topladı. Pes edemezdi, blöf yapıyor olma ihtimali vardı.

Demir, “Ona bir şey yaptınız mı?” diye sordu. Önceliği buydu Matmazel’inin iyi olup olmadığı.

Aysel gözlerini kıstı. “Bizimle gelirsen ona bir şey olmaz.”

Yutkundu. Hayır, bunu yapamazdı. Matmazel’ini öylece ortada bırakamazdı. O kendini koruyamazdı ki, insanları bile tanımıyordu. Hayatın tüm kötülüklerinden sakınmıştı onu. İyi ve kötüyü ayırt edemezdi. Hisleri kuvvetli olabilirdi ama hala çocuk gibiydi. Onu öylece ortada bırakamazdı.

Demir’in bakışlarında bir şey değişmedi. İçinde tonlarca korku olsa da bunu gizlemeyi çok küçük yaşta öğrenmişti. “Şuanda bir şey yapmadığınızı nereden bileceğim?” İlk önce iyi olup olmadığını bilmeliydi. Her şey sırayla.

Aysel omuz silkti. “Bilemezsin.”

Demir kesik kesik nefes verdi. “Bana iyi olduğunu kanıtla.”

Aysel ofladı ve Hazal’a baktı. Hazal cebinden bir telefon çıkardı ve birkaç dakika oyalandıktan sonra Demir’e tuttu. Demir, Hazal’a göz ucuyla bile bakmadan telefona baktı. Evin içi gözüküyordu ama uzak çekimden. Keskin nişancı mı yerleştirmişlerdi? Selis şuan iyiydi. Hazırlanmıştı bile, oturmuş telefonuna bakıyordu. Heyecanını buradan bile hissediyordu Demir.

Boğazının kuruduğunu hissetti ama yutkunamadı bile. Ne yapacaktı? Pes etmedi. Onları yıldırmalıydı, kaybederse bunun sonu gelmezdi. Bir kere başını eğdiğinde Zirve’nin kölesi olurdun. Bu bugün burada olmayacaktı.

Tekrar Aysel’e baktı. “Sizinle geldikten sonra zarar gelmeyeceği ne malum?”

Aysel bir süre sustu. İçine derin bir nefes çekip geri bıraktı. “İstediğin yere yerleştirip gizlersin ama bu bizim yanımızdayken olur.”

Hayır, hiçbir tutarlılığı yoktu. “Ya kabul etmezsem ne olur?”

Aysel telefonu işaret etti. “Onun sonu olur.”

Bu noktada gözleri kısıldı Demir’in. “Sizin elinize bir şey geçmez. Çünkü o şekilde sizinle gelmem için bir neden kalmaz.”

Aysel duraksadı ama hızla toparladı. “O zaman sende ölürsün.” Bu sefer söylediklerini o kadar da kesin bir dille dile getirmemişti.

Şimdi gülen Demir’di. “Bundan hiçbir zaman gocunmadım.”

Aysel’in çenesi kasıldığında Hazal’ı gösterdi. “O da ölür.” Hazal’a etki bile etmemişti bu sözler çünkü sahici olmadığını biliyordu.

Demir kafasını iki yana salladı. “Bi bok yapamazsınız.” Kendinden emindi, aslında hiç değildi. Her an tetikteydi çünkü bir can elinin altındaydı ve o canın yaşaması için şu zamana kadar elinden gelen en büyük çabayı sarf etmişti. Yine de boyun eğmemeliydi, korktuğunu belli etmemeliydi. Dik duruşuyla onları yıldırabilir ve sonra her şeyi halledebilirdi.

Aysel, “Peki, sen ölürsen o kıza ne olur?” diye sordu. Hayır, oğlunu gözden çıkarmamıştı ama manipüle etmeyi deneyebilirdi.

Demir yine güldü. Bu numaralar ona sökmüyordu. “Ben ölürsem zaten bir işinize yaramam.”

Aysel manipülasyonu sürdürdü. “O zaman Selis’i alırız.” Bir süre duraksadı. “Adı Selis’ti değil mi?” Demir’i önüne geçemediği bir öfke sardığında Aysel bundan keyif aldı. Rahat tavrıyla omuz silkti. “Bence mantıklı.”

Demir’in çenesi kasıldı. En ıssız sokaktalardı. Kimse geçmiyordu, belki biri geçse polisi arayabilirdi. Ama imkansızdı, muhtemelen bunların hepsini düşünmüşlerdi.

Demir sustu ama aynı şekilde yılmadan bakmaya devam etti. Aysel yıkılmayacağının farkındaydı. Belki de Selis’i kaçırtıp bunu yapmalıydı. Ama hayır yan yana gelmemeliydi ikisi, o zaman onları yıkmak daha zordu.

Demir içine derin bir nefes çekerek Hazal’a döndü. Sadece baktı. Kardeşi miydi? Öyleydi. Bu zamana kadar ona ne yapmışlardı peki? Hazal’ın arkasında gördüğü kişiyle kaşları çatıldı. Bir de bu eksikti. Kenan. Bu da baba olamamış bir adam.

Demir gözlerini ondan çekti. Olacağı Selis gibi hissedemese de görüyordu. Buradan geri dönüş yoktu. O eve gidemeyecekti. Ama en azından Selis’i düşünmeliydi. Hazal’a eskisi gibi baktı, abisi gibi. Sadece birazda olsa duvarlarını yıkmak istiyordu. Bir delik bulsa ve oradan içeri sızsa yeterliydi.

Demir öyle bakmaya devam ettikçe Hazal’ın bakışları anlık sekteye uğradı. Kendini toparlamaya çalışsa da Demir bakışlarında ki dalgalanmayı görmüştü. Dudaklarına yarım bir tebessüm kondurarak kardeşine baktı. “Pelin,” dedi ilk adıyla seslenerek. Yeni ismi umurunda değildi, o abisi için hep o küçük Pelin olarak kalacaktı. “Abim,”

Bu noktada Hazal yutkundu ama silahı abisine tutmaya devam etti. Emir buydu çünkü, itaat etmeliydi. Bu zamana kadar abisini hep bir kız için onu terk eden adam olarak kodlamıştı kafasında. O yüzden Demir’den de Selis’ten de ayrı ayrı nefret ediyordu. Ama en çok Selis’ten, eğer o olmasaydı abisi gitmezdi.

“Ben Hazal’ım.” dedi düz bir sesle.

Demir kafasını iki yana salladı. Neredeyse fısıldayarak konuşuyorlardı çünkü Demir kimsenin duymasını istemiyordu. Kafasını iki yana sallarken, “Hayır.” dedi. “Sen hala benim kardeşim olan Pelin’sin. Ben görüyorum içinde bir yerlerde o kız çocuğu var hala.”

Hazal duygusuz tavrını kuşandı ama içi paramparçaydı. “Madem öyle niye bırakıp gittin?”

Sustu Demir, açıklaması vardı ama sustu. Olacağı biliyordu ve görüyordu en azından aklından geçeni söyledi. Fısıldayarak, “Hazal.” dedi. Madem o kendini öyle görüyordu o şekilde yaklaşırdı. Zorla yutkundu. “Eğer ben buradan çıkamazsam en azından ona haber ver.” Yutkundu. İkisi de Selis’ten bahsettiğini biliyordu. “Minik bir mesaj da olur ama beni beklemesin.”

Hazal’ın gözlerinde daha büyük bir nefret harlandı. Şu durumda bile önceliği Selis’ken nefretinin önüne geçemiyordu. Silahı iki eliyle sıkı sıkı kavradı. “Seni öldürürüm!” diye haykırdı yapamayacağını bilerek. Abisiydi çünkü ne kadar nefret etse de zarar vermezdi. Az korumamıştı onu küçükken, nankör bir kız değildi.

Demir gözlerinin içine acıyla baktı. “Görüyorum.” diyebildi sadece.

Bu sırada Hazal’ın varlığından bir haber olduğu babasının sesi geldi arkadan. “Tamam yeter!” Hazal’ın anlık bakışları titredi. Her şeyden çok korkuyordu babasından, sesi bile yetiyordu onu korkutmaya. Yine de yok saymaya çalıştı ama var ile yok arası titreyen elinin önüne geçemedi. “Hazal indir o silahı!”

Verdiği emire itaat edeceği sırada annesinden gelen sesle durdu. “Hayır! Sakın! Gerekirse ölüsü ama oğlum bizimle gelecek ve daha fazla o kızın yanında durmayacak.”

Hazal ne yapacağını bilemedi. Babası yine konuştu. “Ne işe yarayacak gelip?” Hazal’ın içi acıyordu. Oğlunu düşünüyordu çünkü babası. Tamam, sağlıklı değil ama ona zarar vermiyordu şuan. Peki Kenan, Hazal’ı neden sevmemişti? Sadece kız olduğu için mi? Oysa abisinden daha çok işe yarıyordu.

“Sen karışma!” dedi annesi. Babasının gülen sesini duydu.

“Bu noktaya benim sayemde geldiniz Aysel.” Demir yine yan bir şekilde durup Aysel’e baktı. Acaba fırsatı varken kaçabilir miydi? Fırsatı değerlendirdi ve silaha atıldı ama Hazal anında geri adımlayarak kendini kurtardı. Demir’in yine çenesi kasıldı. Bir yol bulup buradan gitmeliydi.

Hazal bu hareketine güldü. “Paslanmışsın abi. Unuttun mu on sekiz yıldır eğitim gören benim. Sen beni yenemezsin.”

Demir öylece Hazal’a bakakaldı. Eğitim diyordu, onca işkenceyi eğitim diye adlandırıyordu. Aynı Aysel ve Kenan gibi... Kesinlikle buradan dönüşü yoktu kardeşinin beynini yıkamışlardı.

Babası Hazal’ın tam arkasına gelip eline uzandığında Hazal’ın parmağı refleks olarak tetiğe gitti. Bunu gören Kenan durdu. Kısa bir an oğluna baktı. Oğlu da kendine benziyordu. Sevdiği kadın için kendini yıpratmıştı. En azından kendi gibi zarar görmesini istemiyordu.

“Hazal, sakın.” Sakin bir sesle konuştu kızını ikna edebilmek için ama aynı anda Aysel’den gelen ses Hazal’ın beyninde ki emir mekanizmasını çalıştırdı.

“Bas tetiğe!” Demir bir adım geriledi. Hazal çok az baskı uyguladı ama yapmak istemiyordu. Gözlerini sıkıca yumarak kendini durdurmaya çalıştı ama imkanı yoktu. Beyni tek bir şey diyordu; o tetiğe bas.

Hayır, demek istedi ama yapamadı. Tetiğe biraz daha baskı uyguladı. Her şey anlıktı. Demir mermiden kaçmak isterken bir kaç adım atıp yana kaydı, kurtulabilirdi ama olaya müdahale eden babası olmasaydı. Demiri kurtarmak için silahın yönünü değiştirdi ama Demir kaçtığı için onunla aynı yöne döndü.

Silah patladı. İlk büyük bir ses, sonrasında sessizlik...

Saat 13:54

Demir vuruldu, tam olarak kafasından.

Aysel acımasız gözlerle yere yığılan oğluna baktı. Kenan kurtarmak isterken yaptığı hatayla olanları görünce donup kaldı. Ve Hazal... Sıkıca yumduğu gözlerini açmaya cesaret etmedi. Vurmuş muydu? Abisini vurmuş muydu?

Demir şakağından giren mermiyle yere yığıldı. Bir terslik vardı. Akması gereken kan çok az akmıştı. Hazal gözlerini açtı, abisine baktı. Yutkundu gördüğü görüntüyle. O an kafasında ki sesler onu suçladı. Şuan emir yoktu ve kendi kendine ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Silahı tutan eli indi, silah yere düştü. Aynı anda Hazal’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Abisini vurmuştu.

İçine çeken sessizliği büyük bir çığlık yardı. Hazal attığı çığlıkla abisine koştu. Hayır, hayır, hayır. Yaşıyor, bir şey olmadı. Yanında diz çöktü ve açık gözlerine baktı. Gözyaşları arttı ve buna engel olamadı.

İlk ne yapacağını bilemedi. Eli şah damarına gitti. Atıyordu... Gözyaşları dururken gerçekliğinden emin olamadı. Hızla annesine baktı. Dudaklarından tek bir kelime döküldü. “Atıyor.”

Aysel hızla oğlunun yanına koştu. Gerçekten nabzı atıyordu. Kan akmıyordu. Bir terslik vardı. Silaha baktı. O an anladı. Bu normal silah değildi. Yani silah normaldi ama mermi farklıydı. Ekstra olarak radyasyon içeren küçük mermiydi. Kendileri üretmişti ve daha denememişlerdi. Silahlar karışmıştı. Hızla kendi belinde ki silaha baktı. Evet, Hazal’a yanlış silahı vermişti.

Asıl sorun bu değildi. Bu mermi normalinden daha öldürücüydü. Onda ölmezse bile bunda saniyesinde giderdi. Ve Demir şuan hayattaydı. Tüm saçmalıkları kafasında geriye atıp Kenan’a baktı. “Zirve doktorlarından birini çağır.” Hala kurtarılabilirdi.

Hazal ağlarken sertçe omzunu sıktı ve göz teması kurdu. İki mavi göz birbirine bakarken annesinin sesi sertti. “Ağlama. Sen ağlayamazsın.”

Hazal hatırladığı kuralla hemen kendini toparlayıp gözyaşlarını sildi. Ama ağlamak istiyordu o da insandı. Tamam, kimsenin olmadığı bir zamana saklanabilirdi. Sorun değildi. O zaten hep dışarıdan gösterdiği sert kızın aksine oldukça narin biri olmuştu.

Doktor geldi ve kendi ambulanslarından birine bindirildi. Bu sırada Hazal eline yere düşen telefonu aldı. Abisinindi. O sırada istediği şey aklına geldi. Yapmazdı ama abisi için yaptı. O kızdan nefret ediyordu o yüzden basit bir terk mesajı yazdı. Zaten bu saatten sonra isteseler de birbirlerini göremezlerdi.

Hazal telefonu kapatıp orada ki çöp konteynırlarından birine attı. Dik duruşunu sağlayıp o da arabasına bindi ve ambulansı takip etti. Bu saatten sonra abisinin yaşamasına kimse olanak vermezdi ama yaşayacaktı. Altı ay komada kalacak ama hayata tutunacaktı. Bir daha asla göremeyeceği Selis için.

Bugün burada Demir, Matmazel’ini bırakmamak için vuruldu. Kendisi için değil Selis, Demir’siz yapamaz diye bırakmak istemedi ama sonuç buydu. Bazen ne yaparsak yapalım elimizden bir şey gelmezdi. Ve o an olması gereken böyleymiş diyerek pes etmek gerekirdi.

...

Derin bir sessizlik vardı aramızda. Anlattıklarından sonra oluşan o sessizlik. Bir an gerçek olmamasını istedim ama şakağında ki izi de bu açıklıyordu. Öylece bakakaldım Demir’e. Gözlerimi kaçırmadım. Vurulmuştu... Ama hayattaydı.

Dilimi kuruyan dudaklarımda gezdirdim. “Komadan sonra,” diyebildim ama bana bakmıyordu. Yine de devam ettim. “Niye kaçmadın?” Bana gelmesi önemli değildi ama neden buraya katlanıyordu?

Demir denizi izlerken içine derin bir nefes çekti. Omuz silkti. “Altı ay geçmişti aradan Matmazel. Altı koca ay. Bensizliğe alışmışsındır diye düşündüm. Hem yine sana gelsem yine bulurlardı bizi. En azından Holly’nin yanında olayım dedim.”

Yan profiline bakarken dalıp gitmiştim. Her şeyi düşünmüştüm ama bu... “Peki beyin kanamaları? Neden hala devam ediyor?”

“Mermi radyasyonlu ve gittikçe kafama yayılıyor. Öyle beş altı ayda bir oluyor. Alıştım sorun yok.”

Dudaklarım aralandı. Alışmış mıydı? Böyle bir şeye? “Demir...” dedim ama devamı gelmedi.

Konuşan yine oydu. “Holly’de bu yüzden suçluyor seni. Aslında...” Ofladı ama susmadı. “Çok düşününce veya geçmişe dalınca oluyor beyin kanamaları. Bende seni düşününce... O yüzden Holly seni suçluyor ama sen umursama.”

Gözlerimin içinin titreştiğini hissettim. Hayat ne kadar da garipti. Ben Demir’i hatırladıkça kriz geçirir ilacıma sığınırdım, o beni hatırladıkça beyin kanaması geçirirdi. Evet, biz artık kesinlikle imkansızdık.

“Neden hiç aramadın beni?” İmkanı vardı sonuçta.

Dudaklarını birbirine bastırdı. “Dediğim gibi bensizliğe alıştığını düşündüm.” Yarım ağız güldü sonra. Yandan bana baktı. “Haksız da sayılmam. Yeni insanlar girmiş hayatına.”

Yeniden bana döndü bakışları bile buruktu. Tam karşımda durduğunda kafamı kaldırıp ona baktım. Dudakları aralandı ama ne söyleyecekse kapandı. Diyecek çok şeyi vardı ama susuyordu. Bakışlarım şakağında ki ize kaydı. Elimi kaldırıp dokunmak istedim.

Elim tam şakağının hizasında durdu ama dokunamadım. İçimden bir şey engel oluyordu. Belki de kendime yasakladığım içindi.

Demir elime baktı. “Dokunamıyorsun bana. Bak unutmuşsun.”

Reddetmek istedim ama yapmadım. Elimi indirip geriye bir adım attım. Bu sefer de bazı şeyleri o kafasında kurduğu gibi bilsin istedim. “Öyle.” Kafamı aşağı yukarı salladım. “Unuttum.”

İçine derin bir nefes çekerek bana baktı. İçi gidiyor gibiydi ve o böyle baktıkça benimde içim acıyordu. “Okey.”

Bakışlarımı ondan çekip denize baktım. Her şeyi öğrendik Selis, bu kadar. Var mı aklına takılan bir soru? Yok. O zaman niye hala buradasın.

Yine kendimi kandırıyordum. Her seferinde içimde bulduğum bahane sadece Demir’den vazgeçmemek içindi. Ama artık vazgeçmem lazımdı. Bu böyle yürümezdi çünkü ikimizin de birbirimize verdiği tek şey zarardı. “Mermi hala kafanda mı?” diye sorarak ona baktım. Kafasını aşağı yukarı sallamıştı. “Niye çıkarmadınız?”

“Hareket ederse asıl kanama o an gerçekleşir ve asıl ölümde o an yaşanır.”

Yutkundum. “Anladım.” Zordu, her şey ikimiz içinde fazlasıyla zordu.

Sustum ve o da sustu. Sanırım artık gitmeliydim. Gitme kararı aldığım an o konuştu. “Matmazel...” Yönümü yeniden ona çevirdim. Sadece bir mırıltıyla onayladım. Bana doğru yavaş adımlar atıyordu. Çekingen gibiydi. “Gerçekten...” Duraksadı ama devam etti. “Gerçekten unuttun mu beni?”

Hayır. “İki yıl oldukça uzun bir zaman Demir. Kim olsa unuturdu.”

Adımları sekteye uğradı. Bakışlarını kaçırdı benden. “Okey.” Sonra yeniden bana baktı. “Ben seni unutmadım ama.” Gözlerim kapandı, hayır bunu yapmamalıydı. “Öyle. Bil istedim sadece. Kendini de suçlama bu olay için her şey benim kararımdı. Bir de...”

Gözlerimi açtım ve tüm duygularımı gizlemeye çalıştım. “Bir de?”

Bu sefer ikimizde bakışlarımızı kaçırmadık. “Onu seviyor musun?”

Öylece baktım. Diyecek bir şeyim yoktu. Ilgaz ve Demir... Ben ne ara bu kadar aralarında kalacak noktaya gelmiştim?

Omuz silktim sadece. Ne anladı bilmiyorum ama kafasını salladı sadece. “O zaman bitti.” dedi bizi kastederek.

“Zaten bitmemiş miydi?”

Dudaklarını pişmanlıkla birbirine bastırdı. “Doğru. Bitmişti.”

Hayır, içimde hiç bitmemiştik ve şimdi öğrendiğime göre onun içinde de bitmemiştik.

“Tek bir şey,” diye konuşmaya başladığında ne ara boşluğa daldığını bilmediğim bakışlarımı ona çıkardım. “İsteyebilir miyim?”

Ne olacağını kestiremedim. “Ne?”

Bir süre sustu. Söyleyip söylememekte kararsız kaldı. Aramızda ki iki adımı kapatıp yeniden karşımda durdu. “Son kez sarılsam sana?” Öylece bakakaldım. “En azından son kez varlığını hissetsem. Hem belki vazgeçmem daha kolay olur.”

Bakışlarım buruklaştı. Ne diyeceğimi bilemedim. Gerçekten içinde de bitirmek istiyordu bizi. Reddetmedim ama onaylamadım da. Gözlerimde gördü bu kararsızlığımı.

“Sadece ben sarılsam yeter.”

İçime derin bir nefes çekerek gözlerimi kapattım. Onayı almıştı. Yine de çekingendi. Kollarını bedenime sararken bir bebek gibi hissettirdi. Öylesine nazikti. Sanki her an kırılıp zarar görebilirmişim gibi. Gözlerimi açmadım.

Rahatsızlık duymadım ama bir şeyde hissetmedim. Ne olduğunu kestiremediğim bir andaydım. Boşlukta gibiydim. Yine de sarılmadım ellerim iki yanımda öylece durdum. Benim için onca şey yapmışken bu son istediğini kabul ettim. En azından içinde kalmazdı.

Çenesini başımın üzerine yasladı. Ne kadar o şekilde durdu bilmiyorum. Zaten ben onunlayken hep zaman algımı kaybederdim. Yine öyle oluyor muydu? Bilmiyorum ben gerçekten hiçbir şeyi kestiremiyorum.

Dudaklarını başımın tepesinde hissettim. Bir an bende ona sarılmak istedim ama yapmadım. Madem birbirimizden vazgeçiyorduk bunu hakkıyla yapmalıydım. Şuan ona sarılırsam vazgeçemezdim. Aslında o da bundan sonra vazgeçemezdi. Yani tanıdığım Demir olsaydı. O gerçekten değişmiş miydi?

Geri çekildiğinde bir süre gözlerimi açamadım. Kendime geldiğimi hissettiğimde açtım. Aramızda ki teması tamamen koparmıştı. İyiydi, böylesi daha iyiydi. Sadece gözlerimi açtığımda birkaç saniye gözlerine bakabildim. Bir şey diyeceği varsa da izin vermeden arkamı döndüm hızla.

Hızlı adımlar atarak uzaklaşma niyetindeydim. Hayır, kaçmıyordum sadece... Tamam, bal gibi de kaçıyordum. Ama ondan kaçmazsam yine ona çekilmekten korkuyordum. Bu olmazdı artık sadece bana değil ona da zarar verirdi.

Arkamdan, “Matmazel.” diye seslenince durdum. Ne ara soluklarım hızlanmıştı bunu bile bilmiyordum. Durduğumda bir süre sustu ama konuşmasını bekledim. “Barış’ın sana ne yaptığını biliyorum.” Anlık gözlerim kapandı, oysa bunu kimsenin bilmemesini isterdim. “Ve bil ki bu onun yanına kalmayacak.”

Devamını dinlemek istemedim. Nereden öğrendiğini merak bile etmedim. Öğreneceği tonla yol vardı ama eminim ki Mayıs’tan öğrenmemişti. Eminim çünkü ona güveniyordum.

Birkaç adım atmıştım ki kafamı kaldırdığımda gördüğüm şeyle durdum. Az önce Ilgaz ile konuştuğumuz balkon, oradaydı. Bu tarafa baktığını bile fark etmemiştim. Balkona dikkatle baktım. Net göremesem de orada bir gölge vardı ve bu Ilgaz’a aitti. Hissediyordum.

Zorla yutkundum. Az önce Demir’in sarıldığını görmüştü. Ama bunu umursamazdı ki, ne de olsa beni sevmiyordu. Ama bu düşünce bile neden benim içimi acıtıyordu? Artık ne hissettiğimi bilmediğim o noktaydım. İçimde var olan tüm duygular karman çormandı.

Net olan bir şey vardı. O da benim artık gerçekten Ilgaz ve Demir’in arasında olduğumdu. İçimde bile. Ve şuan şu görüntü tüm gerçeği yüzüme vuruyordu. Arkamda Demir, önümde Ilgaz. Tam ortalarında ben. Ama benim yönüm şuan Ilgaz’a dönüktü. İlerde ne olacaktı peki?

...

Geldik bir bölümün daha sonuna. Bu bölümde sonunda terk etme meselisinin aslını öğrenebildik ve gerçekten düşüncelerinizi merak ettiğim bir noktayım. Ilgaz Selis veya Demir fark etmez hepsini merak ediyorum o yüzden hemen yazınnnn ve bende okuyayım vee yazma isteğim geri gelsin shsjsjjsjs.

Instagram; r_roselissa

Bölüm : 22.12.2025 00:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...