
Her zaman isteklerimiz olurdu. İnsanız sonuçta illa ki isteklerimiz olacaktı. Ama bu isteklerimiz gerçekleşir miydi? Genellikle hayır, tabii ki gerçekleşen olurdu ama genellikle... Hayır. Ama sanki inadına hayal kurmaya devam ederdik. Hatta olmayan ve olmayacağını bildiğimiz şeylerin bile hayalini kurardık. Peki ya bu hayallerin gerçekleşmeyeceğine karar veren ne?
Gösterdiğimiz çaba? Bazen elimizden gelenin fazlasını yapsak bile işe yaramazdı. Belki de olması gereken bazen isteklerimizin aksiydi. Eğer istediğimiz gibi olsaydı bizim için daha kötü şeyler olacaktı. Belki de böylesi olmalıydı, bu yaşanmalıydı... Ama neden? Yaşadığım hayat yeterince kötüydü. Benim için iyi olanı bu muydu cidden?
İşkenceler yıllar öncesinde kaldı belki de ama bende hala izleri var. Ben hala o günlerin acısını çekiyorum. Yok mu artık bunu atlatmanın bir yolu? Üşüyordum. Nedeni belirsiz üşüyordum. Yine kapkaranlıktı etraf. Tek hissettiğim soğuktu. Birden bir kapı aralandı kamaşan gözlerimle sadece bir karartı gördüm. İçeriye sızan ışık gözlerimi yaktı. Fazla parlaktı ama bir o kadarda sıcaktı. Sanki gelen kişi içimi ısıtmış gibiydi.
Bana elini uzattı ama kımıldayamadım. Üşüyordum. Bir nedeni var mıydı bu kadar üşümemin? Bana uzatılan el öylece duruyordu. Belki ona gelmemi bekliyordu ama benim ona gidecek mecalim yoktu. Tükenmiş durumdaydım.
Bir süre öylece durdu. Benden bir karşılık alamayınca kapı geri kapandı. Yine karanlık ve soğuk. Neden gitmişti? Beni kurtaramaz mıydı? Sonra birden bir şey oldu. Benle aynı karanlığa sahip biri geldi. Görmedim ama varlığını hissettim. Bana sarıldı, ısıtmadı belki ama tek olmadığımı anladım. Yalnız değildim.
Gözlerim kapandı. Sonra yine uzun süredir aşinası olduğum o his. Düşme hissi. Bir silah sesi eklendi ama bu sefer. Gözlerimi açmak istedim ama açamadım. Kabus demek istedim ama fazla gerçekçiydi.
Düşme hissi arttı ama yere çakılmadım. Birden kesildi. Gözlerimi açtım. İlk karanlık sonra aydınlık. Ayaktaydım, bendim. Uzun süre sonra zihnimde küçük Selis’e sıkışmış değildim. Karşımda bir ayna vardı ama görüntü ben değildim. Vücudum bana aitti ama aynada sadece karartı vardı.
Öylece baktım. Aynadan tek bir ses geldi. “Selis.” Bir erkek sesi. Hayır, tanımıyorum. Hayatım boyunca duymadığıma emin olduğum bir sesti bu.
Gözlerimi kısıp aynaya baktım. Her şeyiyle bendi ama karanlıktı. Dikkatli inceleyince aslında erkek olduğunu fark ettim onun. Bu kimdi? Anlamıyordum, zihnim hiç olmadığı kadar benle oyun oynuyordu.
Konuşmak için dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Kendimi konuşmaya zorladım, konuşamadım. Tekrar bir silah patladı ve aynaya isabet etti. Ayna parçalara ayrılırdı. Bu an çığlık attım ve bu yeri göğü inletti. Kulağımda yankı yapan çığlığımla ellerimle kulaklarımı kapattım. Kendi çığlığımdan kaçtım.
Gözlerimi sıkıca yummuştum. Geri açtığımda ise tavanla karşılaştım. Vücudumda ki hisler geri geldiğinde yatakta yattığımı fark ettim. Mantığım yerine oturduğunda bunun bir kabus olduğunu fark ettim ama fazlasıyla gerçekçi olduğundan sindirmem biraz uzun sürdü. En sonunda derin bir nefes alıp yatakta oturur pozisyona geldim.
Dün gece odama geldiğim gibi ilacımı içip kendimi yatağa atmıştım. Gariptir ki kabus görmedim, şu son gördüğüme kadar... Garipti, gerçekçiydi ve fazlasıyla netti. Sanki bana bir şey anlatmak istiyordu ama ne?
Zaten şuan buna kafa yoracak halde değildim. Karşı yatağa baktım. Mayıs yine yoktu... Dün gece odaya geldiğimde de yoktu. Bu kız neredeydi?
Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve aynada kendimi ekstra kontrol ettim. Rüyamda ki gölge kızdı ama ses erkekti. Oflayarak lavabodan çıktım. Artık gerçekten bir şeyleri düşünmekten yorulmuştum. Belki de akışına bırakmam lazımdı. Sonuçta kadere engel olamayacaktım o yüzden olacak olanın gelip beni bulmasını beklemek en mantıklısıydı. O zamana kadar ölü gibi yaşayabilirdim.
Saçlarımı tarayıp yine sıkı bir at kuyruğu yaptım. Üzerimi değiştirip hızlıca beyaz badimi ve üzerine siyah bol hırkamı giydim. Altıma da aynı şekilde siyah bol kot pantolonumu geçirdim. Bu anda ayağıma çarpan telefonu fark ettim. Elime aldım, neyse ki kırılmamıştı.
Arka cebime telefonu atarak etrafa bakındım. Odanın kartını dün gece kırdığım aynanın önünde görünce eğilip onu da aldım. Belki de rüyamda ki ayna sadece dün geceyi temsil ediyordu. Olabilir öncesi içinde gayette mantıklıydı. Muhtemelen yine yaşadığım bir olayı görmüştüm. Zaten kabuslarımda genellikle iki şey olurdu; yaşadığım şeyler yada yaşanacak olan şeyler.
Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimi kovdum. Kartı da cebime atarak postallarımı giyindim. Odadan çıktığım gibi koridorda gezindi bakışlarım. Kimse yoktu. Nedensizce rahat bir nefes verip koridorda ilerledim. Bu sırada saate bakmadığımı fark edip telefondan saate baktım. Kahvaltı saati geçmişti... Ve kimse beni uyandırmadı?
Anlık duraksadım. Acaba hala kabusun içinde olabilir miyim? Etrafıma bakındım. Hayır, bu saçmalıktı. Asansöre ilerlerken telefonu arka cebime koydum. Tam bu anda köşeyi dönerken biriyle çarpıştım. Hemen iki adım gerileyerek çarptığım kişiye baktım. Kim olduğunu görmemle ise sertçe yutkundum. Her şey gerçekten de üst üste geliyor.
Barış’ı gördüğüm an beynim buradan uzaklaşma emri verdi. Yine de beynime itaat etmedim. Tam karşısında dikildim. Gözlerimde ki korkuyu gizleyerek ters bir ifadeyle baktım. Ellerim iki yanımda benden izinsiz yumruk olmuştu. Korku ve nefret birbirine karıştı. Bunun sonucunda ise sadece kendimi sıktım ve dik dik ona baktım. Yanından geçip gitmek vardı ama sanki vücudum kendini kilitlemişti.
Barış kehribar gözlerinde ki alaycılıkla bana bakıyordu. Hiç çekinmeden Türkçe konuştu. “Ooo Selis Hanım. Sizde buralarda mıydınız? Hiç karşılaşamadık sizinle.” Çenem kilitlenmişti, dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki bir an kırılacaklarını hissettim.
O gülünce zar zor ağzımı açarak, “Mümkünse bir daha da karşılaşmayalım.” dedim. Vücudumu birazda olsun gevşetmeye çalıştım ve yanından sıyrılıp geçtim. Temas etmemek için özel bir çaba sarf etmiştim. Biraz ilerlemiştim ki hemen önüme geldi. Arkadan koşarak kendini öne atmasıyla irkilerek iki adım geriledim. Kendimi korumak için karın hizama havalanan ellerime ve korku dolu gözlerime bakarak eğlenişi görülmeyecek gibi değildi.
Kendimi kasmayı bıraktığımdan vücudum kendi tepkilerini veriyordu ve gizlemiyordu. Nefes alışlarım hızlanmıştı. Bir adım attığında bende bir adım geriledim ve o yine güldü.
Bu mu cesur Selis?
Kafamın içinde ki sesi duymazdan geldim. Ben cesur davransam bile vücudum kendini korumak için her an tetikte olacaktı. Barış, “Merak etme ya. Zarar vermem sana.” diye dalga geçerek attığı adımı geri aldı. “Bu kadar korkma.”
Sıktığım dişlerimin arasından, “Tamam, şimdi defol git.” dedim.
Kaşlarını kaldırıp üzerime yürüdü. Gözleri anlık parlamış gibiydi. Bu şeytani parıltıyı tanıyordum. “Bak sen şu miniğe. Büyümüşte bize ahkam kesiyor. Ne zannediyorsun sen kendini?”
Üzerime yürümesiyle bende geri adım atmıştım. Sırtım duvara çarpınca yana kaçmak istedim ama tam önümde durdu. Hayır, hayır. Bu sefer bir şey olmayacaktı. O aynı Barış olabilirdi ama ben eski Selis değildim.
Çenemi yukarı dikerek ona dik dik baktım. “Bir şey zannetmiyorum ama artık sadece gördüğün kadar da değilim.”
Alayla gülerek tek elini duvara yasladı. Kalbim kaburgalarıma çarpacak kadar şiddetli atıyordu. Korkuyordum ama bunu gizlemem lazımdı. “Öyle miymiş?” dedi beni gram ciddiye almayarak. Bir kere beni süzdüğünde dudakları yine o pis sırıtışıyla süslendi. Tekrar gözlerime baktığında iyice üzerime eğildi. Nefesini yüzüme üfleyerek, “Nasıl hala ilaçları kullanıyor musun?” diye sordu.
Aynı nefretle gözlerine baktım. Korkumu bir tek nefretimle gizleyebilirdim. Cevap veremedim, çünkü bu yakınlıkta yine bedenim kendini kilitlemişti. Ben cevap veremeyince güldü. “Tabii beleş malın parası da iyi gider. Bitmedi mi hala çaldığın pardon çaldırttığın mallar.”
Bir an bile düşünmeden yüzüne tükürdüm. Gözleri kapanırken ben susmadım. “O uyuşturucu parçası için tekrar senin kapını çalacağımı düşünmedin değil mi?” Duvara yaslamadığı koluyla yüzünü sildi ve öfkeyle bana baktı. Damarına bastığımı biliyordum ama durmadım, devam ettim. “Sen gerçekten yaptığın aşağılık işlerle kendini yüceltecek kadar sünepe bir insansın. Adını bile anmıyorum ama korktuğumdan değil,” Gözlerimi kısarak sinirden kızaran yüzüne baktım. “Senin adın benim klasmanımı düşürmesin diye. Öyle bi noktadasın bende. Söylesene sence bu saatten sonra senin bana yapacaklarından çekinir miyim ben?”
Bu sefer o dişlerinin arasından konuştu. “Senin dilin çok açılmış sanki.”
Aynı kararlılıkla devam ettim. “Evet, öyle. Çünkü bana yaptığın şey zarardan çok iyilik oldu.” Yüzüne doğru bir kahkaha attım ama onu aşağılar cinsinden. “İnsanların gerçek yüzünü gösterdin ve içimde ki asıl Selis’i ortaya çıkardın. Şimdi istesen de bana zarar veremezsin. Sadece sen değil, kimse yapamaz bunu.”
Yüzünü iyice yüzüme yaklaştırınca anlık gözlerim büyüdü. “Öyle mi dersin?” diğer elini kaldırıp yüzüme uzatınca yüzümü yana kaydırdım. Bu halime güldü. “Bence hala aynı korkak Selis’sin.”
Dik dik gözlerine baktım ama kendi içimde bir sorgu halindeydim. Acaba bana dokunsa vücudum kendini kilitler mi yoksa kendimi savunabilir miyim? Eskisinden daha güçlüyüm istesem onu yere serebilirim ama psikolojik olarak hazır mıyım? Beynim tehlike sinyalini aldığı an vücudumu kasıyordu ve ben buna engel olamıyorum.
Diğer elini de duvara yasladı. “Mesela şuan bana ne yapabilirsin?” O an asıl sorunu anladım. Temas sevmiyordum ve asıl nedeni Barış’tı. Vücudum kendini kilitlemiyor sadece ona temas etmemi engelliyordu. İstersem ona saldırabilirdim ama bunu yaparken ona dokunacaktım ve beynim bunu engelliyordu.
Çenem kasıldığında o güldü. Konuşmak için dudaklarını araladığı sırada ilerde ki duvarın arkasından fırlayan Tulip’le başını çevirip o yöne baktı.
“Senin var ya ananı avradını, gelmişini geçmişini, geceni gündüzünü ters düz edip sikerim orus-“ Hızla ilerleyerek Barış’ı tehdit eder gibi parmağını sallayarak iki üç adım uzağımıza gelmişti. Arkasından atılan Mayıs tek eliyle ağzını kapatıp Tulip’i geri çekmişti. Tulip’i susturanda bu olmuş gibiydi. Onlar ne zamandan beri oradaydılar?
Barış alayla gelenlere sonra bana bakıp geri çekildi. Bedenim gevşerken rahat bir nefes vermiştim. İki adım uzaklaşıp kızların tam karşısında durdu. Bu sırada Mayıs, Tulip’e büyüttüğü gözleriyle bakarken, “Ne çıktı lan senin içinden.” diye şaşırmakla meşguldü.
Tulip, Mayıs’ın ağzında olan elin itip Mayıs’a döndü. “Ne tutuyorsun be!”
Mayıs suçlu gibi ellerini iki yanına kaldırdı. “Ben bir şey yapmadım.”
Tulip sinirle Barış’a döndü bu sefer. “Sen kimi tehdit ettiğini zannediyorsun piç!”
Tulip’in arkasında ki Mayıs sırıtarak ona bakıyordu. Gözlerim kısılırken ikisine baktım. Acaba Mayıs, Tulip’i nasıl doldurdu da bu hale getirdi? Ne yaptı bilmiyorum ama Tulip’e eserinden gurur duyan bir sanatçı gibi bakıyordu.
Barış çatık kaşlarla bir Tulip’e bir Mayıs’a bakıyordu. “Siz nerden çıktınız?” diye sorarak ağzının içinde küfretmişti.
Mayıs rahat rahat omuz silkti. “Ben her yerdeyim. O yüzden şaşırma.” Evet sonunda Mayıs’ı bulabildiğime göre dün gece nerede olduğunu da sorabilirdim. Ama ilk Barış detayını aradan çıkarmamız lazımdı.
Tulip, “Bir de sana hesap mı vereceğiz!” diye yükselince Mayıs bu sefer sesli güldü. Tulip’e bakarak, “Sakin ol şampiyon.” dedi.
Barış, “Hiç sizinle uğraşamayacağım.” diyerek yanlarından çekip gitmek istedi ama Tulip tam önünde dikildi.
“Yok öyle kuyruğu sıkışan kedi gibi hemen ortamı ter etmek.”
Barış güldü bu sözlere. İlk bana bakarak, “Çete mi kurdun sen?” dedi. Sonra Tulip’e döndü. Ne söyleyecekse de Tulip ağzına tıktı.
“Belki kurdu. N’apıcan?”
Ardından Mayıs kollarını göğsünde bağdaş kurarak Barış’a baktı. Tehlikeli bir ses tonuyla. “Bence seni Selis’in çete kurup kurmamasından daha farklı şeyler tedirgin etmeli.”
Tek kaşını kaldırıp bu sefer Mayıs’a baktı. “Ne gibi?”
Küçükser bir şekilde güldü Mayıs. “Mesela bu çetenin sana ne yapacağı gibi.”
Barış kafasını geriye atıp kahkaha attı. İşaret parmağını üçümüzün üzerinde gezdirdi. “Siz,” En son Mayıs’a baktı. “Beni tehdit mi ediyorsunuz?”
Mayıs çenesini dikerek, “Aynen onu yapıyoruz.” dedi. Fazla soğukkanlı ve kendinden emindi ama bu hali bile Barış’ı azda olsa tedirgin etmiyordu.
Barış kafasını iki yana sallayarak güldü. Elinin tersiyle Tulip’i itip ilerleyerek, “Gidin az uzakta oynayın.” dedi.
Tulip itmesiyle iki adım yana kaydı. Tek kaşım havalandı. O kadar da sert itmemişti. Omzunun üstünden Barış’a ters ters baktığı sırada Barış sadece iki adım ilerleyebilmişti. Sadece iki adım... Daha Mayıs’ın karşısına gelemeden Mayıs kendi etrafında dönerek Barış’ın tam yüzüne bir tekme attı. Yandan yüzüne gelen tekmeyle direkt yere yığılan Barış’la gözlerim büyüdü.
Mayıs sanki hiçbir şey yapmamış gibi omuz silkti ve tepeden yere yığılan Barış’a baktı. Tulip de iki adım gerilemişti çünkü Barış tam onun olduğu yere yığıldı. Mayıs aşağılayıcı bir şekilde gülerek, “Ben burada ve seninle oynamayı tercih ediyorum.” dedi.
Barış’tan tek bir kımıltı dahi olmayınca Mayıs’ın gülüşü soldu. İlk Tulip’e sonra bana baktı. Tekrar Barış’a baktığında kararsız adımlarla üç adım ilerledi. Ayağının ucuyla Barış’ı dürttü. “Hu hu?” dese de Barış cevap gelmedi.
Sanki hiç bir şey yapmamış gibi gözlerini kırpıştırarak bize baktı. “Ne oldu buna şimdi?”
Kafasını eğip yerde yatan Barış’a kitlenmiş halde bakan Tulip’ten hayret dolu bir nefes sesi geldi. Sonrasında ise uzatarak, “Öldüü.” dedi. Sesi fısıltı gibi çıkmıştı.
Ağzım bir karış açılırken ikisine bakıyordum. O sırada Tulip kafasını kaldırıp Mayıs’a baktı. Mayıs’ta ona bakınca sadece üç saniye bakıştılar ve aynı anda tüm koridoru inletecek derecede yüksek bir kahkaha patlattılar. Ben iki akıl hastasını izler gibi ikisine bakarken onlar hala kahkaha atıyorlardı.
Mayıs tek eliyle Barış’ı gösterip, “Öldü mü?” diye sorarak gülmeye devam etti. Aynı anda ellerini kaldırıp havada çak yaptılar. Ellerini ayrılmadan Mayıs, Tulip’i kendine çekti ve elini omzundan atarak yönlerini bana çevirdi. İkisinin de gülüşü dinerken bana baktılar.
Bir süre bakıştık sonra Tulip ile Mayıs tekrar birbirine bakınca yine dayanamayarak güldüler. Bu sefer ki kısa sürmüştü ama benim kafamda ikisine çoktan deli damgası vurulmuştu. İkisine de hayretle bakarken, “İyice kafayı yediniz.” dedim.
Gülmeleri bitince ciddi manada nefes nefese kalmıştılar. Tulip ellerini çırparak bir kaç kere yerinde zıpladı. “Yaşasın. Katil olduk.”
Mayıs bu haline gülmek istese de nefesi kesildiği için tek çıkan ses öksürük sesi olmuştu. Tekrar Barış’a bakarak, “Bünyesi zayıfsa benim suçum değil.” dedi.
Hayretler içinde tek elimle Barış’ı gösterdim. “Adamı bayılttın!” Aslında hoşuma da gitmiyor değildi.
O da gözlerini belerterek bana baktı. İftiraya uğramış gibi tek elini göğsüne koyarak, “Yanlışlıkla oldu.” dedi.
Sonra Tulip’e baktım. Sonra Mayıs’a ve tekrar Tulip’e. Kaşlarım çatılırken, “Siz ne zamandan beri oradaydınız?” diye sordum. Cevap vermelerine fırsat vermeden Mayıs’a döndüm. “Ve sen tüm gece neredeydin?”
Mayıs’ın yüzünde eğlendiğini belli eden parıltılar kaybolduğunda eli ensesine gitti. “Ee...” diye bir şeyler gevelediğinde gözlerimi kısarak onu inceledim. Üzerinde pijamaları vardı. Yani başka bir yerde uyumuştu. Tek kaşım havalandığında yeniden buz mavisi gözlerine baktım. Dudaklarını birbirine bastırdığında utangaç bir kıkırtı sesi geldi boğazından. Evet tam olarak bu oldu. Avuç içimi anlıma vurarken ofladım. Earl’ın yanındaydı. Zaten onu bu tepkilere sokacak tek kişi de oydu. Gerçekten aşk çok garip bir şeydi.
Gözlerimi devirerek Tulip’e dönüş sağladım. Bakıştığımız sırada o da göz kırpıştırarak tatlı görünmeye çalıştı ve bunu başarıyordu. Anlamlandıramadığım bir pozitif enerji vardı kızda. Bu haline güldüm. “Sen ne ayaksın?”
Mayıs’ı gösterdi. “Koridorda karşılaştık sizin odaya gelecektim zaten. Merdivenlerden indik...” Burada duraksayıp Mayıs’a baktı. “Cidden. Sen neden üst kattaydın?”
Mayıs sabır dilenir gibi Tulip’e baktı. “Sizi bana teker teker mi gönderiyorlar?”
Tulip dudaklarını birbirine bastırarak bana döndü. “Sonra beraber merdivenlerden indik. Seni odada bulamadık. Koridorun sonundan senin sesini duyunca buraya geldik. Mayıs’a,” Bu sefer eliyle Barış’ı gösterdi. “Bu kim diye sorunca Selis’i rahatsız ediyor dedi. Bende kendimi tutamadım.”
Baygın gözlerle Mayıs’a baktım bu sefer. Ona baktığımı görünce, “Ne?” diye abartılı bir tepki verdi. “Yalan mı?”
Oflayarak yerde yatan Barış’a döndüm. “Bunu ne yapacağız?”
Mayıs rahatça omuz silkti. “Bırakalım burada belki gerçekten ölür.” Hayretle ona baktım. Ama asıl o benim tepkime şaşırdı. “Burada kim bilir günde kaç kişi katlediliyordur tatlım. Sence bunu sorun ederler mi?”
“Ölmesini sorun etmezler ama öldüreni sorun ederler.” Sonra gözlerimi devirdim. “Ayrıca ölmedi de. Bi tekmeyle kim ölür.” O an içimden keşke ölse diye geçirmeden edemedim. Canice bir istek miydi? Bilmiyorum ama bana zararı dokunan herkesin aynı acıyı çekmesini istiyorum.
Tulip güldü bu sefer. “Valla bu cılız bir şey. Tekmeyi geçtim üflesem de ölebilirdi.”
Mayıs gözlerini kısarak Tulip’e baktı ama Tulip bana baktığından bunu görmedi. İkisine sırayla baktım yine. Dudaklarımı birbirine bastırarak Barış’a baktım en son. “Ne yapmayı planlıyoruz?”
Mayıs rahat bir tavırla omuz silkti. “Bırakıp, gidelim.”
Gözlerimi devirerek sabır dilendim. “Siz cidden delirdiniz de benim mi haberim yok.” Sonra aklıma gelen ihtimalle ikisine birden baktım. “Siz içmediniz değil mi?”
Mayıs sözlerimle güldü ama Tulip masum masum bakmaya devam etti. “İçki yasak değil mi burada?”
Mayıs gülüşünün arasından, “Yok o onu kastetmiyor.” dedi. Onun da aklına birlikte içtiğimiz gece gelmişti. Sonra tekrar bana döndü. “Yok merak etme içsem zaten gücüm yerinde olmazdı.”
Kafamı aşağı yukarı salladım. “Doğru.”
Tam bu sırada ortama Holly dahil oldu. Şu sıralar yanından ayırmadığı sopası yine omzundaydı. Islık çalarak yavaş adımlarla yanımıza geldi. Olay mahalline yakın bir yerde durduğunda hepimize sırayla baktı. En son Barış’a baktığında bir süre sustu sonra ortamda ki sessizliği yaran kahkahayı patlattı.
Kısa kahkahasının ardından demir sopasıyla Barış’ı gösterdi. “Bunu bu hale kim getirdi?” Mayıs’a baktığım an hiç korkmadan öne bir adım attı.
Keskin ve kararlı sesiyle, “Ben.” dediğinde Holly dudağını büzdü.
“Hiç şaşırmadım.” Sopasını çevirerek yeniden omzuna yasladı. Tek yaptığı şovdu. “Neyse. Bizi uğraştırmadın.”
Tulip, “Ne için?” diye sorunca mavi gözlerini ona çevirdi.
“Fazla merak iyi değildir.” O sırada Holly’nin arkasından tanımadığım iki adam geldi. Holly onlara kısa bir an baktı. “Sonunda gelebildiniz.”
Adamlardan biri Barış’ı ayaklarından, diğeri koltuk altından tutarak kaldırdı. O şekilde ortamdan ayrılırken Holly dik dik bana bakıyordu. Gözlerinde ki nefrete artık bağışıklık kazanmıştım. Ne var dercesine kafamı salladım. Abisini kendisi vurmuştu. Benim ciddi manada bir suçum yoktu. Tamam, Demir’e karşı mahcup olabilirdim çünkü beni bırakmamak için vurulmuş ama Holly’nin de beni suçlamaya hakkı yoktu.
Oflayarak arkasını döndü. “Görsel şöleni izlemek istiyorsan beni takip et.” dedi sadece. Kısa bir an duraksadı. “Dip not, seni ben değil abim çağırdı. Yoksa umurumda değilsin.”
Ortamdan ayrılınca arkasından, “Nereye?” diye bağırdım.
O da bağırarak, “Bodrum kata.” dedi. Burasının birde bodrum katı mı vardı?
Holly’i inadına takip etmedim. Yolumu kendim bulabilirdim. Koridorda görünmeyecek kadar uzaklaştığında kızlara baktım. Mayıs, “Gidecek misin?” diye sorunca bir an kararsız kaldım.
“Görsel şölenden kastı nedir sizce?”
Tulip sorumu yanıtladı. “Bence Barış’ı öldürecekler.”
Mayıs yandan ona baktı. “Hani ölmüştü?”
Tulip omuz silkti. “Bu sefer gerçekten öldürecekler.”
Mayıs’ın kaşları çatıldı. “Şakacıktan mı öldü az önce?”
Tulip, Mayıs’a sıkıldığını belli eden bakışlarını gönderince Mayıs güldü. Tulip gözlerini devirip ortamı terk edince Mayıs ağzı bir karık açık bana döndü. Eliyle Tulip’in gittiği yönü göstererek, “Bak bak hareketleri görüyor musun?” dedi. Sonra bana işaret parmağını salladı. “Hep sen öğretiyorsun bu çocuğa bunları.”
Elimi göğsüme koyarak, “Ben mi?” dedim hiddetle. “Aynı şeyi gün içinde yüz kere sende yapıyorsun.”
Omuz silkti. “Sen daha çok yapıyorsun.”
Elimi anlıma götürüp şakaklarımı ovuşturdum. “Mayıs evli çiftler gibi tartışmayı bırakabilir miyiz?”
Sözlerimle kahkaha attığını duydum. Tam elimi anlımda çekip ona bakacakken birden bana sarılmıştı. Beklenmedik hareketiyle mal gibi kaldım. Bir süre karşıda ki duvara bakıp boş boş göz kırpıştırdım. “Bu ne için şimdi ? Bir de öp istersen.” diye onu alaya aldım çünkü bu tür hareketlere nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum pek.
Mayıs’ın gülüşünü kulağımın yanında hissettim. “İyi değilsin.” dedi fısıldayarak. “İyi misin? diye sormuyorum çünkü öyle olmadığını biliyorum ama sorsam iyiyim diyeceğini de biliyorum.” Sözleriyle yutkundum. Biz ne ara bu kadar yakın olmuştuk? “O yüzdeeeen.” dedi uzatarak. “Sarılmak iyi gelir diye düşündüm.”
Ağlayabilsem gözlerimin dolacağı o noktaydım. Kankırmızısı ekibine girdiğimden beri duygularımı öyle bir hissediyordum ki... Ömrümde hiç bu kadar insan olduğumu hissetmemiştim.
Sözleriyle bende ona sıkıca sarıldım. “Tatlım gerçekten kardeş falan olabilir miyiz?”
Güldü yine. Sonra içine derin bir nefes çekti. “Ben ablan oluyorum bu durumda.”
Gözlerimi devirerek ondan ayrıldım. Gözlerimi kısarak baktığım sırada yine güldü. Onun bu halleri en sevdiğim halleriydi. “Hiç abla edebiyatını çekemeyeceğim.”
Gülerek bir adım geriledi. Bir süre öylece bana baktı. Dudaklarında anlamlandıramadığım huzurlu bir tebessüm vardı. Sonra kendini toparladı ve kafasını iki yana sallayarak arkasını döndü. Tulip’in gittiği yöne giderken elini havada salladı gelişine. “Tamam, hadi gideceksen git Holly’nin peşinden.”
Güldüm ve arkasından bağırdım. “İyi ki varsın Mayıs.”
Bir an adımları duraksar gibi oldu. Öylece kaldı ama bana dönmedi. Sadece sesini duydum. “Biliyorum ben olmasam ne yapardın falan.” Yine sustu. “Ve sende iyi ki varsın, Selis.”
Hızlı adımlarla köşeyi dönünce kendi kendime güldüm. Sonrasında asansöre binip hemen zemin kata indim. Bodrum kata inişin nereden olacağı hakkında hiç bir bilgim yoktu. Koridorun sonunda ok işaretinin aşağıyı gösterdiği bir kapı buldum. Normalde açık olmayacağına adım gibi emindim ama şuan açıktı. Kapının ardında aşağı inen merdivenler vardı. Sanırım yolu bulmuştum.
İlk karanlık olan merdivenler, sonuna geldikçe aydınlandı. Önümde kocaman bir koridor vardı yine. Bir sürü kapı vardı, hangisine gireceğimi bilemezdim eğer Holly hemen sağda ki kapının önünde beklemeseydi.
Floresan lambalarla aydınlatılan koridor korku filmi havası veriyordu ama içimde gram korku yoktu. Ben dört yılımı bu tarz yerlerde geçirmiştim. Burası beni korkutmazdı.
Holly kollarını göğsünde bağlamış kapının hemen yanında duruyordu. Sopasını da hemen yanında duvara yaslamıştı. Karşısına geçip durduğumda nefret dolu mavileriyle bana baktı. “Ben seni beklemek zorunda mıyım?”
Omuz silktim ve onun nefretinin aksine boş gözlerle ona baktım. “Beklemeseydin.” diyerek onu beklemeden kapıyı açıp içeri girdim. Arkamdan ağzı bir karış bana baktığına emindim ama umurumda değildi. Tek merak ettiğim neden buraya çağırıldığımdı. Demir çağırdı demişti, eğer doğru söylüyorsa bana bir zarar gelmezdi. Doğrusu bu pekte umurumda değildi. O kadar şeyden sonra bana daha ne kadar zarar gelebilirdi ki?
İçerisi kare kutu bir odaydı. Girdiğim gibi Demir ile karşılaştım. Biraz ileride dikilmiş odanın diğer köşesine bakıyordu. Onun baktığı yere baktım. Gördüklerimle bir kaç saniye boş boş baktım. Barış elleri tavandan zincirlerle asılmış bir vaziyette duruyordu. Yarı baygın yarı ayık gibiydi. Altında pantolonu vardı ama üstünü çıkarmışlardı. Karşılaştığım görüntüyle direkt Demir’e baktım. Onun da bana baktığı gördüm.
Sorgulayıcı bakışlarımı görünce omuz silkti. Benim kafam omzuma düşerken o konuştu. “Yaptıklarının onun yanına kalmayacağını sana söylemiştim.”
Anlık bakışlarım gözlerinde asılı kaldı. Nefesimi kesen gözleri vardı. Benim onun üzerinde ki etkimi bilmiyordum ama onun ki iki yıl önce nasılsa hala öyleydi. Tek bir farkla, artık varlığı içimi acıtıyordu.
Öylece birbirimize bakarken arkamdan çarpan kapıyla irkilerek omzumun üzerinden arkama baktım. Holly elinde sopasıyla sinirle içeri girmişti. Bize ters ters bakarak ilerledi. Ve Barış’ın olduğu yere gitti.
Onun bu tavırlarıyla kaşlarım çatıldı. Tam ağzımı açıp ona sataşacağım sırada Demir’in, “Matmazel.” diyen sesiyle duraksayıp yeniden ona baktım. Bakışları gereğinden fazla yumuşaktı. Dudaklarında ki buruk tebessümle birlikte kafasını sallayarak yanını işaret etti. “Gel.”
Sözüyle ilk adımı hemen attım ama duraksadım. Kararsızdım, her şeyde. Zaten ben hayatım boyunca kararsızdım, sağım solum belli değildi ve ne istediğimi bilmezdim. Gerçekten ben neden vardım?
Bu sanki şuan sadece onun yanında durmak değil de uzaklaşma çabamı kıracak bir hamleydi. İçime derin bir nefes çekerek kısa süreli gözlerimi kapattım. Geri açtığımda kararlı adımlarla Demir’in yanına ilerledim. Ona bakmadan direkt yönümü Barış’a çevirdim. Başım dik bir şekilde Barış’a baktım. Demir’i umursamadım. Sadece Barış’ın bana çektirdiği acının bin katını çekişini izleyip gideceğim. İçim soğuyacak. Bu kadar. Demir’le muhatap olmayı geçtim bir kere daha göz teması kurmayacağım.
Demir’in yanımdan gülen sesini duydum ama bakmadım. Muhtemelen eskisi gibi inada bağladığımı düşünüyordu ama yanılıyordu. Zannettiğinden daha çok değişmiştim. Şuan onu gerçekten yok sayıyordum.
Kulağımın dibinde onun sesini işittim. “Hiç kendini kandırma. O düşüncelere de fazla dalma, işkencenin tadını çıkaramazsın.”
Sözleriyle yutkundum. Beni benden iyi tanıması ayrı bir sıkıntıydı. Yandan kafamı çevirip ona baktım. Anlık fazla yakınlıkla irkilsem de belli etmedim. “Sen işkencelerden zevk mi alıyorsun artık?” İstedim mi konuyu değiştirebiliyordum.
Gözleri gözlerime kilitlendiğinde kahveleri fazla derinleşti. Sanki orada küçük Selis’i görmüştü. Dilini damağına vurarak uzaklaştı. Omuz silkip Barış’a baktı. “Hak edene hak ettiği verilmeli.”
Yandan profiline bakarak sessiz bir iç çektim. Sonra ne yaptığımı fark ederek kaşlarımı çatarak önüme döndüm. Sadece bir mırıltıyla onu onayladım. Ama yine fazla yumuşak davrandığımı fark edince boğazımı temizledim. “Yani istisnalar olabilir.”
Yandan ona baktığımda dudaklarını birbirine bastırdığını gördüm. Bu halim onu eğlendiriyor muydu? Sinirle dişlerimi sıkıp önüme döndüm. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve tekrar ona bakmamak için kendi içimde bir sözleşme imzaladım.
Demir’in o sırada bana baktığını hissettim. “Başkalarına nasılsın bilmem ama ne kadar inkar etsen de benim yanımda hala aynı aynısın.” Sustu bir süre sonra fısıldayarak. “Matmazel’im gibi...”
Yutkundum ama ona bakmamakta kararlıydım. O da sustu. Üzerimden bakışlarını çektiğini hissettiğim de yandan ona baktım. Barış’a bakıyordu. Gözlerinde az önce ki sakinlik ve dinginlikten eser yoktu. İlk kez gördüğüm bir nefret vardı. Hayır illa ki nefreti görmüşümdür onda ama bu denli değil.
Çok oyalanmadan bende önüme döndüm. Holly bize ters ters bakıyordu. Ne var dercesine kafamı salladım. Nefretle bana baktı ilk sonra abisine döndü. Nasıl beceriyor bilmiyorum ama o nefreti bir tek bana bakarken gösteriyordu. Mesela şuan o nefreti göremiyorum gözlerinde.
“Sohbetiniz bittiyse sahneye çıkıyorum.” dedi ve sonra yandan Barış’a baktı. “Çünkü sahne sırası bende.”
Demir elini öne uzatarak Barış’ı gösterdi. Bu hareketiyle bir nevi izin verdi. Holly izni alınca keyiflendi ve sopasını elinde bir tur çevirip omzuna attı. Barış’a doğru yavaş adımlarla ilerledi. Sataşmadan edemedim. “Çarpı iki hıza alabiliyor muyuz sahneyi?”
Yandan ters ters ve bol nefretle bana baktı. Dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlayabiliyordum. Kendi kafasında kurduklarıyla benden nefret edebilir, umurumda değil doğrusu. Aynı şekilde o da umurunda olmadığımı göstererek sözlerime cevap vermeden önüne döndü.
Tam Barış’ın karşısına geçtiğinde eliyle çenesini tuttu. Barış neredeyse ayılmış gözleriyle Holly’e baktı. İçine derin bir nefes çekti. Ama konuşmadı. Holly bu haline gülerek kafasını omzuna yatırdı. “Sevgilim?” dedi. O an zaten emin olduğum gerçek kafamda kesinleşti. Barış’ı lise sonda terk eden sevgilisi Holly’di. Ama adı başkaydı. Barış’ın ne dediğini hatırlamıyorum ama Holly olmadığında emindim.
Barış kafasını geri çekti. Tamamen kendine gelmişti. İlk kendine baktı ve kollarından asılı olduğunu görünce gözleri büyüdü. İlk Holly’e sonra bana ve Demir’e baktı. Tekrar bana bakınca dişlerinin arasından, “Oruspu.” dedi.
Yanımda Demir’in hızla ileri atıldığını duydum. Holly, Demir’den önce davranarak sopayı ileri uzattı ve abisinin göğsüne yasladı. Demir’in adımları durdu ama bakışları Barış’a kilitlenmiş haldeydi. Holly çatık kaşlarla abisine bakarak, “Bana bırak.” dedi.
Demir gözlerini kapatarak bir süre sabır dilendi. Sonrasında tuttuğu nefesini vererek ilerlediği adımları geriledi. Burnunu yine sertçe kaşıyordu, fazlasıyla sinirliydi. Demek ki bazı huyları değişmemişti. Geri çekildi ama bakışları hala Barış’taydı. Eğer bakışlarla birini öldürmek mümkün olsaydı Barış şuan yaşamıyor olurdu.
Holly abisinin gerilemesiyle bir kere burnunu çekti. “Kendine geldin mi?” diye sordu Barış’a. Barış hala bana bakıyordu. Ondan korkmadığımı belli ederek çenemi yukarı diktim. Holly, “Ay!” diye bıkmış bir tepki verdi. “Ne Selis’miş arkadaş.” Bu tepkisiyle dudağım tek kenara kıvrıldı. Barış’ın çenesi sinirle kasıldı. Holly sopasını uzatıp Barış’ın çenesine değdirdi. Yavaşça Barış’ın yönünü kendine çevirdi.
Barış’ın kehribarları Holly’nin mavileriyle kesişince ikisi de bir süre bakıştı. Holly güldü ama gülüşünde acı vardı. “Doğru ya senin odak noktan hiç bir zaman ben olmadım.”
Barış’ın gözleri Holly’nin sözleriyle büyüdü. “Ne?”
Holly kendini tutamayarak kahkaha attı. “Sence üç yıllık sevgilimi öylesine terk eder miyim ben?” Barış yutkundu. Holly kafasını iki yana salladı. “Sandığından daha çok şey biliyordum Barış.”
Barış bakışlarını kaçırınca Holly sopasının ucunu Barış’ın çıplak göğsüne yasladı. Ucunda ki tuşa basınca Barış kısa bir an titredi. Sanırım elektrik vermişti. Barış acıyla inleyince Holly bağırarak, “Beni aldattığını öğrenmeseydim hiç yapmadığım bir şeyi yapıp aileme karşı çıkacaktım!” dedi. Evet, aşk kesinlikle deli işiydi.
Barış nefes nefese kalmışken Holly öfkeyle ona bakıyordu. Ama öfkeyle, Barış’a bile öfkeyle bakan kız bana nefretle bakıyordu. Gerçekten Holly’le birlikte anlaşılması en zor insan yarışmasına katılsak acaba hangimiz kazanırdık.
Barış öylece Holly’e baktı. “Sen şuan sana yapacağım her şeyi hak ediyorsun.” Buradan da şunu anlayabilirdik ki Barış, Holly’den sonra böyle olmamıştı. Hep kötü biriydi.
Barış bir şeyler gevelese de anlaşılmıyordu. Holly bir kere Barış’ı süzerek güldü. “Bence tüm işkenceleri hissedecek kadar kendine geldin şuan.”
Holly duvarda asılı olan kırbaçlardan birini aldı. Tekrar Barış’a baktı. Bakışları pantolonun önüne inince gözleri kısıldı. “Yadaaa.” diye uzatarak konuşup kırbacı yerine bıraktı. Sopasını elinde ters çevirdi, ve diğer ucunda ki bir sürgüyü ileri sürdü. Birden sopanın ucundan çıkan bıçakla gözlerim büyüdü. Tam olarak kaç işe yarıyordu bu sopa?
Holly tam anlamıyla psikopat gülüşüyle Barış’a baktığında Barış korkudan yutkundu. Holly resmen onu korkuyla sınamak için ağır ağır hareket ediyordu. Holly tam Barış’ın önünde durup bıçağı aralarında tuttu. Tam o an Barış’ın pantolonun önü ıslandı. Ben kendimi tutamayıp gülerken, Holly ilk bana sonra da güldüğüm şeye baktı. Altına yaptığını görünce tüm odayı inletecek kahkahayı bastı.
Elimle yüzümü kapatıp alnımı ovuşturdum. Gülüşümü dindirmeye çalışırken bakışlarım Demir’e kaydı. Bana ama daha çok gülüşüme bakıyordu, dudaklarımda yine o buruk tebessüm vardı. Ona baktığımı fark edince bakışları gözlerime çıktı. Anlık nefesim kesilir gibi olduğunda hemen önüme döndüm. Bakışlarında bir şey vardı, toprak görünümlü bataklık gibiydi ve içine çekiyordu.
Holly kahkaha atmayı bırakınca, “Korkma ya bu kadar.” diye Barış’ı alaya aldı. Barış’ın artık korkudan nefes alışverişleri hızlanmıştı. Holly sopayı kaldırıp indirdiğinde bıçağı Barış’ın erkekliğine saplamıştı. Barış acıyla haykırırken yüzümü buruşturdum. Kulaklarımı tıkama isteğime zorla hakim oldum.
Holly dibinde olduğu için haykırışından daha çok etkilenmişti. Tek eliyle kulağını kapatıp yüzünü geri çekti. “Abartma be!” diye söylenerek sapladığı bıçağı geri çekti. Barış’tan bir haykırış daha döküldüğünde Holly iki adım geriledi. Yüzünü buruşturup ilk Barış’a sonrada bıçağa baktı. “Öğk.” diye bir ses çıkardı. “Bıçağım kirlendi ya.” diye söylendi. Çubuğun dibinde ki küçük sürgüyü biraz daha ileri ittirdi. Bıçağın çubukla bağlantısı kesildiğinde yere düştü. Holly yere düşen bıçağı ayağının ucuyla ittirdi. O sırada Holly’nin üzerindekileri yeni fark etmiştim. Sanki sırf bu işkence için hazırlanmış gibiydi.
Üstünde siyah ipli bir crop vardı ve ipleri vücuduna sarmıştı. Cropun üstüne sadece göğüsten üstü olan kısa kollu beyaz bir tişört vardı. Altında bol paçalı siyah spor bir pantolon vardı. Ayağında beyaz yüksek tabanlı spor ayakkabıları vardı. Saçı klasik her zamanki gibi balık sırtı örülmüştü. Sanki bu işkenceye özel hazırlanmış gibiydi. Acaba bunu ne zamandan beri planlıyorlardı?
Barış’ın haykırışları devam edince Holly gülerek kırbaca yöneldi. “Tamam, bitti.” Sonra yandan Barış’a baktı. Barış’ın yüzü acıdan kızarmış ve damarları belirginleşmişti. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki her an kırılabilirdi.
Holly seçtiği kırbacı bir elinde diğer elinde de sopasını tutarken aynı psikopat gülüşüyle, “Yani bir kısmı.” dedi. Anlık kararsız kaldı ve dilini ağzının içinde gezdirerek düşündü. Başını omzuna yatırıp Barış’a baktı. “Bu işkencelere dayanırsın değil mi?” Sopanın ucuna bakarken dudak büzdü. “Yani bayılırsan birde ayıltmak için uğraşamayacağım seni.”
Barış bir kere daha haykırdı. Acıdan konuşamıyordu ve bu Holly’e zevk veriyordu. Öyle ki Holly dudağını ısırmıştı. “Tamam, sakin.” Gülerek tırnağını sopanın ucuna sokup ittirdi. Açılan boşlukla rahat bir nefes verdi. Abisine bakarak, “Bir an açılmayacak zannettim.” dedi. Kırbacı sopaya yerleştirerek açtığı yerin geri kapattı. Sonra Barış’a baktı. “Şanslısın, sopayı yıllar sonra senin üzerinde kullanıyorum.”
Barış nefes nefese Holly’e baktı. Zar zor, “Sana yaptığım her şeyi hak ediyorsun.” dedi. Sözleriyle Holly dişlerini sıktı ve sinirle kırbacı Barış’ın yüzüne indirdi. “Kes sesini!” diye haykırarak art arda Barış’ın vücudunun farklı bölgelerine kırbaç indirdi. Odada duyulan tek ses kırbaç ve Barış’ın haykırışlarıydı.
Demir’e yandan baktım. O sırada o da bana bakıyordu. Ne zamandan beri beni izliyordu? Hiç fark etmemiştim. “Ne?”
Demir içine derin bir nefes çekerek bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Ne, ne?”
Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Acaba hep o çocuklar olarak kalsaydık nasıl olurdu? İkimizde sustuk ve bir süre bakıştık. Kimisine göre normaldi ama onun gözleri farklıydı. İşin ironik tarafı artık Demir’in gözlerinin de bana Ilgaz’ı hatırlatmasıydı. Güldüm kendi kendime ister istemez. Herkesten uzaklaşıp kendimi bir adaya kapatmak istiyordum. Böyle yaşanmazdı çünkü. Ben ne istiyordum?
Demir, “Neye güldün?” diye sorunca yeniden ona baktım. Neye güldüğümü cidden anlamamış olmalı ki sorgular bir şekilde bakıyordu. E alışıktı tabii benim her hareketimi ezbere bilmeye.
Alayla ona baktım. “Anlayamadın mı?” Yutkunduğunda cevabımı aldım. Kafamı aşağı yukarı sallayarak, “Doğru, iki yıl ayrı kalınca yeni edindiğim huyları bilemezsin.” dedim.
Demir dişlerini sıkınca, “Nedenini biliyorsun.” dedi.
Dudaklarımın arasından nefesimi verdim. Aynı sakinlikle, “Evet, biliyorum.” dedim. Bir süre sustum, bakışlarım boşluğa daldı. Artık gerçekten biz olamazdık, ikimizde birbirimize zarardık. O yüzden içimdekileri söylememin tam zamanıydı. Yeniden ona baktığımda o da gözlerini kısmış beni inceliyordu çünkü ne düşündüğümü anlamıyordu muhtemelen.
“Demir bak.” diyerek konuşmaya başladım. Dilimi hızlıca kuruyan dudaklarımda gezdirdim. “Anlıyorum, seni gerçekten anlıyorum. Benim için...” Devam edemeyeceğimi zannettim bir an ama kendimi topladım. “Benim için buradasın, çok teşekkür ederim. Her şey için. Sadece bu olay içinde değil. Beni oradan kurtardın, beraber büyüdük, gerçekten sana minnettarım ama biz...” Kirpiklerimin arasından ona baktığımda kendini kastığını fark ettim. Nefes almıyor gibiydi. Beyin kanaması geçirmezdi değil mi? “İyi misin sen?”
İyi olduğundan emin olup konuşmaya devam etmem lazımdı. Tek dediği, “Devam et.” oldu. “Ama biz?”
Bakışlarımı kaçırıp arkasında ki duvara sabitledim. “Olamayız.” dedim net bir şekilde. Tamam dünde bunu konuştuk ama ikimizde o sarılmanın veda olmadığını biliyorduk. Demir vazgeçse susup uzaklaşırdı, bunu yapmıyordu. Tekrar ona baktım. “Gerçekten olmaz-“
Devam etmeme izin vermedi. “Onun yüzünden mi?” Kimden bahsettiğini ilk anlamadığımdan kaşlarım çatıldı. “Bana doğru söyle Matmazel, onu seviyor musun?”
Dudaklarım aralandı. Neden hayır demek bu kadar zordu. Tamam seviyorum ama aşk değil. Aşk o değil... Değil, dimi?
Demir’in gözleri kapanınca son sözlerimi de söyledim. “Konu bu değil. Demir,” Tekrar bana baktığında daha kararlıydım. “Sen benim her şeyimdin.” Omuz silktim sanki çok basit bir şeyden bahseder gibi. “Ama gittin.” Bu sefer bakışlarını kaçıran oydu. “Nedenini biliyorum ama gittin. Bir kızdan her şeyini aldın. Geriye bir hiç bıraktın. Şimdi geri gelsen de bir şey değişmez ki.”
Demir’i kafamda hep öyle bir yere oturtmuştum ki ondan kopamıyordum. Bu bağlılıktı, her şeyden çok bağlılıktı. Artık aşk ne emin bile değilim. Ilgaz değil ama Demir... Kararsızım. Belki de zarar görme korkusuyla uzaklaşıyorum. Kestiremiyorum içimde Demir nerede. Son zamanlarda kimse bana yaklaşamasın diye hep Demir’e aşık olduğumu düşünürdüm çünkü bu duyguyu tekrar yaşamak istemezdim. Çünkü aşkın getirdiği tek şey zarardı. Ne hissettiğimi gerçekten kestiremiyordum ama Demir’den uzaklaşmak istiyordum. Ben istemesem bile bedenim uzaklaşıyordu. Ona temas edemiyordum. Belki de beni terk ettiği ilk gün ondan vazgeçmiştim ama bunu yeni kabulleniyordum.
Düşüncelerime dalıp öyle bir andan sıyrılmıştım ki bunu Demir çenemi tutana kadar fark etmedim. İlk irkilerek bir adım geriledim, sonra bana dokunanın Demir olduğunu fark ettim. Tam olarak bundan bahsediyorum işte, eskiden olsa Demir’i dokunuşundan tanırdım ama şimdi... Çok şey değişmişti. 2 yılda çok şey değişmişti. Bazen 2 yıl, 14 yıldan daha uzun olabiliyordu.
Demir havada ki elini indirerek ilk aramızda ki bir adımlık mesafeye sonra yeniden bana baktı. Arada ki adımı kapatıp tam karşımda durdu inadına yapar gibi. “Hiç mi bir şey değişmez Matmazel?”
Zorla yutkundum, kirpiklerim titreşti ama kafamı kaldırıp ona bakmaya devam ettim. Benden cevap beklediğini fark edince kafamı iki yana salladım ama bakışlarımı ondan gizlemenin bir yolu yoktu. Gözlerimde ne görüyorsa sadece oraya odaklandı.
“Matmazel ben senin için buradayım ve şimdi yine senin için buradan giderim.” Gözlerim kapandı. Hayır, bunu istemiyorum. Aynı şeyleri tekrar yaşamak istemiyorum. “Matmazel?” diye sorunca gözlerimi açtım ama bakışlarımı kaçırdım. “Bana bak.” dediğinde ilk bakmadım ama, “Cevabı gözlerinden alacağım, bana bak.” dediğinde zorla da olsa yeniden ona baktım.
“Ne?” diye sormadan edemedim.
Dudakları iki yana kıvrıldı. “Ne, ne?” Nefeslerim ne ara bu kadar sıklaştı hiçbir fikrim yoktu doğrusu. “Matmazel,” Ağzından çıkacaklarından korkarak ona baktım. “Yine her şeyin olsam? Bir kez daha...” Lafını kesen Holly’nin sesiydi.
“Yuh, ama ya. Adam burada işkence görüyor siz orada flörtleşiyor musunuz?” Demir sinirle gözlerini kapattığında ben aradığım fırsatı bulduğum gibi iki adım geriledim.
Dik dik Holly’e baktım. Kısa bir an Barış’a baktığımda vücudunun ve yüzünün bi kısmının kan olduğunu gördüm. Çok oyalanmadan Holly’e döndüm. “Öldü mü?” diye sordum. Bayılmıştı ve pek yaşıyor gibi durmuyordu.
Holly hayretler içinde bana baktı. “Soğukkanlılığa bak be. Bende diyorum niye bu kız için bu kadar ısrarcı Sonsuzluk.”
Demir uyarır mahiyette, “Holly.” deyince Holly oflayarak arkasını döndü.
Normalde rahat olmazdım ama Barış’ın bu hali bana acı vermiyordu. Sadece buradan gitmek istiyordum artık işleri bittiyse. Holly, “Ölmedi bu arada ama bayıldı ya. Daha sopamın son özelliğini deneyecektim.” diyerek kanlı ellerini pantolonuna silerek eline telefonunu aldı. Birini arayıp buraya çağırdığında iki adam geldi. Holly onlara bakarak, “Öldürmeyin, yaşasın. Daha işim var onunla.” dedi kesin ve emir veren bir dille.
Adamlar kafalarıyla onaylayıp Barış’ı götürdüler. Ortam fazla sessizleştiğinde bir tek Holly’den ses geliyordu. Sopasıyla uğraşıyordu ve az önce kapattığı yeri açmaya çalışıyordu. “Eskimiş ama yine de çalışıyor kurban olduğum.”
Demir olduğu yerde duvara yaslanıp Holly’e baktı. “Bence yeterince zaman geçirdin onunla.”
Holly, Demir’in sözleriyle direkt sopayı arkasına sakladı. “Ölsem de vermem bu sefer.”
Demir’in dudağı tek tarafa kıvrıldı. Dudakları aralandı ama bir şey demeden geri kapandı. Holly sonunda sopayı açıp kırbacı çıkardı. Demir kafasını omzunun üstünden çevirerek bana baktı. Bakışlarında az önce tamamlayamadığı cümlelerin devamı vardı ama görmezden geldim. Kafamı başka yöne çevirdiğimde Holly gözlerini kısmış ikimize bakıyordu. Bir yandan nereden çıkardığını bilmediğim bezle sopasına sıçrayan kanları siliyordu.
Yeniden bana baktığında hiç muhatap olmadan arkamı dönmüştüm ki o an bir şey oldu. Birden alarmlar ötmeye başladı. Evet bildiğimiz alarm ötmeye başladı. Attığım tek adımla duraksarken omzumun üstünden Holly ve Demir’e baktım. Demir ilk bana sonra Holly’e baktı. Benim aksime onlar ne olduğunu biliyor gibiydiler.
Holly, Demir’in tedirginliğinin aksine rahattı. “Uzun zamandır gelmemişlerdi.”
Yönümü tamamen onlara çevirdim. “Kim?”
Holly eğlendiğini belli eden bir kahkaha attı. “Bilmem.” Omuz silkti. “Ama senin için geldiler.”
Demir, “Holly yapmadım de!” diye bağırınca Holly yeniden zevkle güldü.
Bu zamana kadar olan nefretin kat ve kat katlanmış haliyle bana baktı. Sanki o nefret sadece gizlenmiş haliydi. Şuan has nefretiyle karşımdaydı. “Sana dedim.” diyerek yavaş adımlarla bana ilerledi. Çalan sirenler yüzünden onun sesini zor duyuyordum. “Buraya gelmek yaptığın en büyük hata Selis.” O gün dedikleri kafamda canlanırken bir de o tekrarladı. “Seni mahvedeceğim.”
Demir hızla atılıp Holly’i kolundan tuttu ve geri çekti. Holly’nin tam da karşısında durduğunda ona baktı. “Abim yapmadım de. Bunu yapmadın!”
Holly kahkaha atarak geriledi. Kollarını iki yana açarak, “Tam da bunu yaptım!” dedi. Ne yapmıştı?”
Demir’e döndüm. “Ne yaptı?”
Demir telaşla bana döndü. “Matmazel...” dedi ama devamı gelmedi. Hızla kolumdan tuttu ve odadan çıkarken beni de peşinden sürükledi.
“Ne oluyor?” Neden ona ayak uydurduğumu bile bilmiyordum. Belki de ne olduğunu bilmediğim için bilen birinin yanında kalmak istiyordum. O an aklıma gelen olasılıkla ayaklarım durdu. Öyle ki Demir bile beni sürükleyemedi. Merdivenlerin başına gelmiştik. Demir bana döndü. Çatık kaşlarımın altından ona bakarken konuşmasına fırsat vermedim. “Ekip,” Demir’in telaşlı haliyle kaşlarım daha da çatıldı. “Ekibe zarar gelmedi değil mi?”
Demir nefes nefese kafasını iki yana salladı. “Hayır, senin için geldiler.”
“Kim?” diye sorunca yine beni peşinden sürüklemeye çalıştı ama izin vermedim. “Kim dedim sana!” Bağırmamla durdu ama yine sustu. Yine sustu! Sinirle dilimi ısırdığımda, “Tamam. Ben öğrenirim.” diyerek kolumu elinden kurtardım ve koşar adım ilerledim.
Arkamdan afalladığını hissettim ama dönüp bakmadım. Demir kısa sürede peşime takılıp, “Matmazel bekle.” dese de onu duymazdan geldim. Ben istediğimde konuşmuyorsa istemediğim anda konuşmasın ve her zaman ki gibi sussun mümkünse.
Kapının önüne geldiğimde açıp kendimi dışarı attım. Alarmlar susmuştu. Ama herkes buradaydı. Ciddi manada herkes. Ekiptekilere baktım onlarda ilerideydi. Nefes nefese onların yanına gitmeyi hedefliyordum ama salonun ortasına geldiğimde giriş kapısının orada gördüğüm kişiyle adımlarım bıçak değmiş gibi kesildi. Doğru mu görüyordum?
Kapının önünde bir adam vardı... Ama bu adam dipleri siyah olan ve uçlara doğru rengi kahvenin en açık tonuna inen saçlarıyla, bal rengi gözleriyle, düz burnuyla, keskin yüz hatlarıyla hatta yüzünde ki benle benim erkek halimdi.
Anlık aklıma bugün gördüğüm rüya geldi. Aynada ki yansımam olan adam... Babam.
Dudaklarım aralanırken o an o da bana baktı. Adı neydi? Arkın... Arkın Kandemir. Ben doğduğumda evi terk eden o adam.
Ne olduğunu anlamazken Demir kısa sürede dibimde bitti ve kolumdan tutarak beni arkasına çekti. Şaşkın halime rağmen kafamı kaldırıp Demir’e baktım. O da omzunun üstünden bana bakıyordu. “Demir o...”
Sözlerimde gözlerini yumdu. Geri açtığında gözlerime baktı ve yutkunarak, “Sonsuzluk.” diye fısıldadı. O an gerçeği gözlerinden okudum. Sonsuzluk... Her şeyin kurucusu, babamdı. Arkın Kandemir’di.
...
Hepinize selamss. İlk olarak nasılsınız iyimisiniz? Sağolun bende iyiyim. Gel gelelim konumuza. İlk bir kaç şeye deyinmek istiyorum. İlk olarak, yeni bölümler ne zaman gelecek? Saat kaçta gelecek? vs. Sorular için kesin bir yanıt veriyorum. Arkadaşlar hayat koşullarım öyle her pazar şu saatte bölüm atmak gibi bir planlama yapmama izin vermiyor. O yüzden müsait olduğumda yazıp atıyorum. Bu yüzden genel olarak bölüm atma aralığım pazar günü saat 18:00 ile pazartesi gecesi saat 06:00 oluyor. HAni zaten ilk başlarda pazarı pazartesiye bağlayan gece atıyordum bölümleri. Yani bu işin normali bu. Bence bunu hallettik.
Şimdi gelelim şu Ilgaz Demir tartışmalarına ve üzerimde ki baskıya sjsjsj ilk olarak yalan yok hoşuma gidiyor çünkü kitabı ilk yazdığım zamanlar hep böyle bir kitlem olsunda bu kavga olsun istemişimdir. AMA birini severken niye diğerini linçliyosunuz? Hani Demir'in yaptığı onca şeye rağmen hiç bir şey bilmezken bile nefret etmediniz. Ilgaz'dan bir sözüyle mi soğudunuz? Hani Ilgaz'ı da mı anlasak, ne bilim onu söylemeden hemen önce iki bölüm önce Mayıs ile olan konuşmasını falan mı hatırlasanız. Aynı şekilde sırf Ilgaz'ı seviyor diye Demir'i kötüleyenler. Lan adamda kötüleyecek ne buldunuz? Hani ikisini birden sevemez misiniz? Şahsen ben gönlü geniş bir insan olarak öyle yapıyorum.
Evet bence sorunlarımızı hallettik. Sizinde benim hakkımda bir şikayetiniz varsa yazabilirsiniz, çözeriz diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim bölüme. Ters köşe... Yazmayı özlemişim yalan yok sjsjsj. AMa bitti mi? BİTMEDİ. Bir daha ki bölüm 2. Kitabın son bölümü. Asıl olay orada. Ne olabilir tahminlerinizi aliyim şöyle.
Bide şu yazıyı cidden okuyomusunuz? SHshshsj yani buraya kadar geldiniz mi? Geldiyseniz bi gül bırakın yanına da mavi kalp (benim mavi güle sadıklık)
Neysii daha fazla uzatmayalım. Ölmeyin, bir daha ki bölüme kadar yaşayın, kendinize iyi bakın. Çok çok öpüldünüss babayss.
Beni ınstagramdan da takip etmeyi unutmayın.
Instagram; r_roselissa
(Bakın roselissa_33 değil!!!)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |