
Her şey kabus gibiydi ama bir o kadar da gerçekti. Kabus olmasını isterdim ama. Her şeyin başlangıcının benim babam olmasını istemezdim. Hiç tanımamıştım, hatta hiç görmemiştim ama annem bir keresinde çok benzediğimizi neredeyse bire bir aynı olduğumuzu söylemişti. Gerçekten de öyleydik, tek fark cinsiyetimizdi.
Onu hiç görmemiştim. Aslında hiç merakta etmemiştim ama... Şuan bunlar böyle değildi. Şoku atlatmamla merak duygum uyanmıştı çünkü artık o adam hayatımdaydı. O adam... Babam. Hayatıma hiç girmemişti ve ben onun yokluğunu hiç hissetmemiştim. Belki de hep hayatımda olduğundandır, sadece ben bunu yeni öğreniyordum. Aklımda tonlarca soru vardı ama sırası değildi. Şuan gerçekten sırası değildi.
Demir’in arkasından öne çıkmak istesem de Demir buna engel oluyordu. Hiç kimseyi göremiyordum, yana kaysam önüme geçiyordu. Yine kendini bana siper etmişti.
Ne kadar süre bu şekilde durduk bilmiyorum. Çok uzun olmamalıydı ama benim gerçekleri sindirmem uzun sürmüştü. Andan kopmuştum ve Holly’nin ağzından kaçırdıkları aklıma gelmişti. Senin kanından demişti, babamı kastetmişti. Aslında burada ki herkesin hayatını mahvedende benim öz babamdı. Aynı kandan olduğum. Ben doğduğumda evi terk eden... Neden? Neden birden annemle beni terk edip bu işe kalkışmıştı? Hayatımda ki herkes tarafından terk edilmeye mahkum muydum ben? Artık hayatıma yeni biri girdiğinde ne zaman çıkacak diye düşünmek zorunda mıydım? Yorulmuştum hem de fazlasıyla.
En son siren sesleri kesilince ortama Agnes ve Cedric dahil oldu. Yanımızdan geçerken kısa bir an bize bakmışlardı ama ilgilenmeden öne geçtiler. Görebilmek için yine yana kaydığımda Demir aynı şekilde engel oldu. Kafamı kaldırıp sinirle ona baktığımda o da aynı şekilde bana bakıyordu. “Matmazel,” dedi sabırlı olmaya çalışarak. “Rahat dur.”
Kaşlarım çatılırken, “Biliyordun?” dedim emin olmak isteyerek. Gözlerini kapatarak burnundan soluduğunda ben cevabımı almıştım. Bakışlarımı önüme çevirdiğimde ağzım aralansa da söyleyeceklerimden vazgeçtim. Sorsam da cevap vermeyecekti.
“Matmazel sonra konuşalım.” dediğinde alayla güldüm.
“Demir, mümkünse biz konuşmayalım.” Kafamı kaldırıp yine ona baktım. Zaten uğultuyla dolu ortamda bizim fısıltılarımız duyulmadığı için rahattım. “Susalım ha ne dersin?” Gözlerine imayla bakarak kaşlarımı kaldırdım. “Senin için zor bir şey olmamalı.”
Demir’in çenesi kasıldığında bir süre sustu. En sonunda, “Okey.” diyerek yeniden önüne baktı. Yana kayamasam da başımı yana yatırarak omzunun köşesinden ileriye bakmaya çalıştım.
Babamı yani Arkın’ı göremiyordum. Önüne Agnes gelmişti bu seferde. Ortamda ki uğultu yavaşça susarken duyduğum adım sesleriyle sola baktım. Holly, yani muhtemelen şuan olanların sorumlusu sonunda gelebilmişti. Assolist gibi sahneye en son çıkarak o da hemen Demir’in bir iki adım önünde sağ tarafta durdu. Elinde yine sopası vardı.
Etraf derin bir sessizliğe gömüldüğünde tek ses Agnes’ten geldi. “Neden geldin?”
Bir gülüş sesi duydum. Muhtemelen Arkın’a aitti. Sonra da sesini duydum. “Duydum ki burada benim yıllardır aradığım biri varmış.” O ben miydim?
Aklıma yıllar önce ki işkenceler dolduğunda zorla yutkundum. Acaba başıma gelenlerin sorumlusu babam olabilir miydi? Ama neden? Neden böyle bir şey yapsın?
Agnes çekinmeden, “Kimmiş o?” diye sorunca Arkın bir iki adım yana kayarak bana baktı. Yeniden benim bire bir yansımam olan yüzüne baktım. Yaşlanmıştı ama bir o kadar da genç duruyordu. Yüzünde çok az kırışıklık vardı, saçları neredeyse hiç beyazlamamıştı.
Göz göze gelince Demir yeniden omzunun üstünden bana baktı ve bir adım yana kayarak yeniden önümü kapattı. Başımı kaldırıp ona ters ters baksam da artık bana bakmadığından bu bakışlarımı göremedi.
Bu sefer Demir’in sesini duydum. “Ne için geldiysen aynı şekilde geri dön. Ona dokunursan kurduğun bu imparatorluğu başına yıkmasını çok iyi bilirim ben.” O kadar sert ve baskın bir ses tonuyla söylüyordu ki bunu daha yapmadan yapacağını hissettirmişti.
Tüm Zirve buradaydı ve herkes susmuş olanları izliyordu. Bir süre Arkın’dan ses gelmedi. Ona babam bile diyemiyordum, hatta baba bile diyemiyordum çünkü gözümde öyle bir hükme sahip değildi.
Bu sefer kafamı uzatmadan parmak uçlarıma yükseldim ve omzunun üzerinden az bir şey ileriyi görebildim. Arkın bir Demir’e bir Agnes’e bakıyordu. “Siz,” derken işaret parmağı ikisi arasında gidip geliyordu. “Benden gizli ne işler çevirdiniz?” Kafasını omzuna yatırdığında Demir’e baktı. “Doğru.” derken bazı şeyler kafasında yeni oturuyor gibiydi. Dudakları tek bir çizgi haline geldiğinde avuç içiyle kafasına vurdu. “Ah be,” Tekrar Agnes’e baktı. “Benim salaklığım. Sizin her sözünüze inanmamalıydım.”
Agnes, “Ama inandın.” dedi meydan okuyan bir sesle. Şuan burada ne döndüğünü zerre anlamıyordum.
Parmak uçlarımda durmaktan yorulunca kısa bir an geri indim o an Arkın’ın söyledikleriyle geri yükselemedim. Vücudum sanki dondu. “Doğru ya Demir ile birlikte kaçan kızım niye onu terk etsin ki?”
Dudaklarımın arasından, “Ne?” diye bir nefes döküldü. Kafamı kaldırıp yeniden Demir’e baktım ama o bana bakmıyordu. Terk eden taraf ben miydim?
Arkın devam etti. “Ve Demir kızımın peşinden gitmeden size koşsun.” Gözlerim büyüdüğünde yeni bir şok daha geçirdim. Artık neye inanacağımı kestiremiyordum. O an Demir sanki bunu hissetmiş gibi bana baktı. Bakışlarımız kesiştiğinde kahve gözlerinde gördüğüm tek şey güvendi. Yine konuşmadık ve bakışmamız her şeye yetti.
Gözlerimle onu onayladım aynı şekilde. Benden sadece beklememi istiyordu... Her zamanki gibi. O an bakışlarından bile rahatladığını anladım. Korkmuştu Arkın’a inanmama korkmuştu. Hayır, bu yalanı o ortaya atmamıştı, bunu yapmazdı. Hele beni öylesine asla bırakmazdı.
Demir önüne dönünce bende yeniden parmak uçlarımda yükselerek Arkın’a baktım. Gülerek bir kez daha kafasına vurdu. “Benim salaklığım doğru. Ama merak ettiğim bu zamana kadar Selis’i nasıl sakladınız?”
Agnes kafasında ki soru işaretlerini cevaplayarak, “En başından burada değildi. Türkiye’deydi.” dedi.
Arkın bunun üstüne gözlerini irileştirerek bana baktı. Bir süre sonra tüm salonu inletecek bir kahkaha attı. Tam anlamıyla filmlerde ki kötü adam kahkahasına benziyordu. Kahkahası dinerken eliyle beni gösterdi. “Sen benim dibimdeydin ve ben seni bulamadım.”
Bu sefer Demir çekinmeden, “Belki de içeriden biri ona ulaşmanı engelliyordur.” dedi. “Bunu hiç düşündün mü?”
Arkın tek kaşını kaldırarak Demir’e baktı sonra da Agnes’e. Agnes bu sırada omzunun üstünden Demir’e baktı. O da anlayamamıştı Demir’in ne demek istediğini. Şahsen ben zaten hiçbir şeyi anlamıyordum. Herhangi bir şeyi anlasam şaşıracak haldeydim.
Agnes tekrar Arkın’a döndüğünde, “Ne istiyorsun?” diye sordu.
Arkın rahat tavrını koruyarak, “Canım sıkıldığında gelirim böyle bilirsin.” dedi. Zaten sirenler çaldığında Demir ve Holly’nin bunu normal karşılamasından alışkın olduklarını anlamıştım.
Agnes sıkıldığını belli ederek ofladı. “Şuan pekte canın sıkkın değil gibi.”
Kafasını salladı Arkın. “Doğru, keyfim yerinde çünkü kızımı almaya geldim.” Sözleriyle Demir’in kasıldığını hissettim. Tekrar bana ve Demir’e baktığında bakışları fazlasıyla manidardı. “Size sorun çıkarmayacağım. Bana ait olanı alıp gideceğim.”
Demir tek elini yandan arkasını uzatarak beni korumak istedi. Pek bir işe yaramasa da anlık koruma içgüdüsüyle yapılan bir hareket olduğu belliydi. Demir olabilecek en sert ses tonuyla, “Sana ait?” diye sordu. Sesinde ilk başta alay olsa da şuan silinmişti. “Sana ait olması için hak etmen lazım. Babalık yapamadığın kızını sana vereceğimi düşündüren ne?”
Bu sefer alaycı olan Arkın’dı. “Senden istediğimi düşündüren ne?” Kafasını omzuna yatırarak bana baktı. “Hem benim babalık tarzım farklıysa ne olmuş. Zamanla alışır.” O an beni neden istediğini anladım. İşine yaramam için istiyordu. Ve ne kadar acı olsa da bir şeyi kabullendim. Küçükken gördüğüm işkencelerin emrini veren tek kişi babamdı.
Demir çekinmeden, “Siktir git!” diye küfretti. Normalde pek küfrettiğini duymazdım. Nadiren ederdi. “Az önce ki tehdidimi algılayamamış olabilirsin ama ben zannettiğinden daha ciddiyim. Her şeyini başına yıkmamı istemiyorsan geldiğin gibi burayı terk et.”
Arkın onu gram ciddiye almadığını belli eden bir kahkaha salıverdi ortaya. Babamla gerçekten zıttık, her şeyimizle. Hayatım boyunca bu kadar gülmemişimdir mesela. Fiziksel olarak babama , kişisel olarak anneme benzediğim her şeyden çok doğruydu.
Arkın hiç çekinmeden ileri adımladı. Arkasında bir sürü adam vardı ve muhtemelen Zirve’ye aitti değildi. Hala mantığıma oturmayan yerler vardı. Madem Zirve, Sonsuzluk’tan doğan bir yerdi o zaman nasıl ondan ayrı hareket edebiliyordu?
Arkın, Agnes’i geçerek bizim yanımıza adımlarken hiç beklemediğim biri öne atıldı. Holly bir adım yana atarak Arkın’ın önünü kapattı ve sopasını uzatarak ucunu onun göğsüne yasladı. Ben şaşkınlıkla Holly’nin sırtı ve balıksırtı örgüsüyle bakışırken Holly her zaman ki düz sesiyle konuştu. “Orada dur. Haber verdik diye kızı almana izin vereceğimi zannetmedin umarım.”
Holly’nin sözleriyle dilim tutuldu neredeyse. Kız sıkıntıydı, her anlamda. Demir’in bile şaşkınlıkla kardeşine baktığını hissedebiliyordum. Arkın kaşlarını kaldırarak Holly’e baktı. “Senin amacın ne küçük kız?”
Holly bir süre sustu, kendini kasmıştı nedensizce Arkın’ın son sözleriyle. Dişlerinin arasından, “Bana öyle seslenme.” dedi. Neden olduğunu anlayamadım.
Kısa sürede Demir’den ses geldi. “Abim senin zorun ne?”
Omzunum üstünden öfke dolu bakışlarını Demir’e çevirdi Holly. “Bir, ben senin kardeşin değilim. Bana çok samimi yaklaşma.” Holly’i ben cidden anlamıyorum. “İkincisi, canım ne isterse onu yaparım. Sana mı soracağım?”
Demir elleriyle kısa bir an yüzünü ovuşturduktan sonra Holly’e baktı. Gülümseyerek, “Tamam, abim.” dedi özellikle abim kelimesini vurgulayarak. “Ne halt ediyorsan et.”
Holly küçük bir kız gibi gülümseyerek önüne döndü ama döndüğü gibi o ifadesinin yüzünden silindiğine de emindim. Tekrar Arkın’a yönelik konuştuğunda sesinde yine tek bir duygu yoktu. “Şimdi sadece bil istedim. Kızın burada ve ben onu bir daha bırakmayacağım. Ha ama onu götürmene de izin vermem. Kendi yöntemlerimle ondan alınacak bir hıncım var.” Anlaşıldı Holly’nin zoru benimleydi. “Kızını yeterince gördüysen gidebilirsin.”
Bu an Cedric dişlerinin arasından sinirle, “Holly, kendi başına işe kalkışma!” dediğinde Holly’nin bir ayağı geri adımlar gibi olmuştu. Belli değildi ama benim gözümden kaçmamıştı. Babasından çekiniyordu, kimseden korkmayan kız babasından çekiniyordu.
Holly kısa sürede kendini toplayarak, “Şuan.” dedi aynı baskın sesle. “Benim istediğim olacak. En azından şuan.”
Resmen bir aile dramına tanıklık ediyordum. Garip olan o ailenin parçası olmamdı, yani ucundan. Bakışlarım çevrede gezindiğinde ileride ki Mayıs ile kesişti. Yanında Ilgaz vardı. Diğerleri neredeydi bilmiyorum ama etrafta olduklarına da emindim. Mayıs ile göz göze gelince bakışlarında ki korkuyu gördüm ama gözlerimi kapatıp açarak ona güven vermeye çalıştım. İstemesem de bakışlarım Ilgaz’a kaydı. Bana bakmıyordu, hatta ben hariç her yere bakıyordu.
Hayır, hayır Selis. İçin acıyamaz. Saçmalama. Göğsüne batan ağrı sırf Ilgaz sana bakmıyor diye oluşmadı. Belki de üşüttüm, evet. Gayet mantıklı bir seçenek.
Yeniden önüme döndüğümde andan ne kadar koptuğumu o an anladım. Bazen düşüncelerime öyle bir dalıyordum ki etrafta kıyamet kopsa duymuyordum. Şuan ki durum ise Arkın silahını çekmiş ve Holly’e kaldırmıştı. Holly sopayı indirmedi ama pantolonuna sıkıştırdığı silahı da çıkardı. Gerçekten bugüne özel hazırlanmıştı.
Demir bir adım öne atıldı ama benim önümden de çekilmedi. Demir silahını çekmeden Arkın’ın arkasından gelen şakasız yüze yakın adam silahlarını çekti. Holly bunu gördüğü an tüm salondaki sessizliği yaran bir kahkaha patlattı.
Arkın, “Selis’i verin hiçbir sorun çıkmadan gidelim.” dediğinde Aysel lafa atladı.
“Sorun?” diye sordu ilk anlamayarak. “Kendi yarattığın yerde sorun mu çıkaracaksın?” Alaycı bir gülüş peyda oldu dudaklarının arasından. “Bu kendine zarardan başka bir şey olmaz.”
Arkın hala Holly’e baksa da arkasında ki Aysel’e laf yetiştirmeyi ihmal etmedi. “Ona bakarsak şuan burası Sonsuzluk’a zarar.” Bir süre sustu ve anlatmak istediğini açıklamadan Aysel’in anlamasını bekledi. Sonra devam etti. “Yani burayı yok etmem zararıma değil yararıma olur. Yenisini kuracak gücüm de var nasıl olsa.”
Aysel’in çenesi sinirle kasıldığında Holly devreye girdi. “Zirve!” diye haykırdı. Salonda ki herkes zaten burayı dinlerken bu seslenmeyle iyice ciddileşti. “Öğrendiklerinizi ortaya koymaya ve küçük bir eğlenceye ne dersiniz?”
Sessizlik vardı ama burada sessizlik onay demekti. Boyun eğmek demekti. Yani kabul ediyorlardı. Bunu fark eden Arkın’ın tek kaşı havalandı. Manidar gözlerle Holly’e bakarken, “Bana meydan okuyorsun?” diye sordu.
Holly aynı kararlılıkla bir kez başını salladı. “En iyi öğrencilerinden biri sana meydan okuyor.” Sopa olan eliyle çevreyi gösterdi. “Ve senin öğrencinin de öğrencileri sana meydan okuyor.”
Arkın bir adım geriledi. “Unuttuğun bir şey var Küçük Kız. Sen benim en iyi öğrencim değilsin.” Bunları söylerken yavaş yavaş geriye adımlıyordu.
Holly silahını indirerek, “Ama ilklerdeyim.” dedi. Holly’nin bu hareketiyle Arkın’da silahını indirdi.
Aysel ve Kenan’ın da gerisine giderek kafasını salladı. “Öylesin.” Sonra güldü. “Ama beni yenemezsin.”
Holly, “Göreceğiz.” dediği an ne olduğunu anladım. Beynimde çakan şimşekle hızla Mayısların olduğu tarafa baktım. Beklediğimin aksine Ilgaz’ın bana bakan gözleriyle karşılaştığımda yutkundum. Her şey birbirine girmişti ve şuan olacak olan büyük bir çatışmaydı. En kötüsü de bunun benim üzerime olacağıydı. Bunu anlamamın üstüne bana bakmayan Ilgaz’ın şuan bakması beni tepetaklak ediyordu. İçimde yabancısı olduğum hislerle ondan çok uzaktaydım ama yine vardı. Ben ne yapacaktım?
Arkın’ın sesiyle yeniden ona döndüm. “Göreceğiz.” demişti ve adamlarının yanında yerini almıştı. Yeniden Ilgaz’a bakmak istediğimde elimi tutan elle afalladım ve hemen yanıma baktım. Demir elimi tuttuğu gibi beni az önce geldiğimiz yöne doğru çekmişti ama ayaklarım yere çivilenmiş gibi olduğum yerde kaldım.
Demir omzunun üzerinden bana baktı. Sonra da arkama, muhtemelen neden o tarafı gitmek istemediğimi anlamıştı. Geldiğimiz yön güvenli olabilirdi ama Mayıs ve Ilgaz diğer taraftaydı. Ben onları arkamda bırakamazdım. Demir gözlerime baktığında bunu anladı ama elimi de bırakmadı. Hızlı bir hareketle ters yöne dönüp o tarafı yürüdü ve beni peşinden çekti bu sefer itiraz etmedim.
Salonda kolonlar vardı ve Demir baş hareketiyle Mayıs’a onların en yakın olduğu kolonu işaret etmişti. Mayıs emir alır gibi kafasını salladı ve Ilgaz’a kolonu gösterdi. Kolonlar kalındı arkasına saklanabilirdik. Ilgaz ile Mayıs, Demir’in gösterdiği yere geçince bizde onlara yaklaşmıştık ama daha varamadan Arkın’ın, “Ateş!” diyen sesini duydum.
Biliyorum hiç sırası değil ama silahlar patlamadan hemen önce aklıma dolan düşünceyle gülme isteğimi zor bastırmıştır. Adam öyle bir ateş demişti ki bir an kendimi dizilerde ki savaş meydanında gibi hissetmiştim. Hatta neredeyse gülecektim ama art arda patlayan silahlar buna engel oldu.
Silahlar patladığı an gözlerimi sıkı sıkı yummuştum. Bu huyumdan artık vazgeçmem gerekiyordu. Henüz kolona varamadığımızdan silahların hedefinde olabilirdik. Bunun telaşıyla gözlerimi açtım ama her sesle gözlerim kendini kapatıyordu.
Anlık Demir’in beni çekiştirme hissi gitti ve adımları durdu. Onunla birlikte durduğumda ona bir şey olması korkusuyla gözlerimi açtım ama açar açmaz bir beden bana sarıldığı için görüşüm karanlıklaştı. Kokusundan bu kişinin de Demir olduğunu anladım. Silahlar patlamaya başladığı an üzerime atılarak bana sarılmıştı ve kendini silahların hedefi haline getirmişti. Bana öyle sıkı sarılmıştı ki yerimden bir milim kıpırdayamıyordum.
Yine de orada çok durmadık Demir bana sarılmış önümde dururken kolonun oraya ilerledik hızlı adımlarla. Kısa sürede kolona vardığımızda vücuduma yayılan adrenalinden dolayı nefes nefese kalmıştım. Demir benden ayrıldığında sırtımı kolona yasladı ve tüm mermilerden korunacağım şekilde durmamı sağladı.
Büyümüş gözlerimle yüzüne bakıyordum. O da nefes nefese bana bakarken hızla vücudunu taradım. Tekrar yüzüne baktığımda dudaklarım aralanmıştı ama o onun için endişelendiğimi anlamış olmalı ki dudakları iki yana hafifçe kıvrılmıştı. Benim konuşmama fırsat vermeden, “İyiyim.” dedi. “Sen iyiysen ben hep iyi olurum Matmazel.” Daha sonra yüzünü eğerek yüzüme yaklaştırdı. Dudakları yanağımdan sıyrılıp kulağıma yanaştığında fısıldadı. “Yine senin için iyi olurum Matmazel.” Geri çekildiği gibi göz kırptı. Anlık nefesimin kesildiğini hissettim.
Yanımdan uzaklaşıp hemen dört, beş adım uzağımızda ki kolona sırtını yasladı. O kolon daha açıktaydı ve hemen karşımda olup diğer tarafına geçmediğinden göz önündeydi ama bunu umursamadı. O yanımdan uzaklaşınca elim boğazıma gitti ve birkaç kere öksürdüm. Ciddi manada nefessiz kalmıştım. Öksürmem geçince Demir’in güldüğünü gördüm ama bana bakmıyordu. Silahını çıkarmıştı o da.
O sıra hemen sağımda olan Ilgaz ve Mayıs’ın varlığını Mayıs’ın sesiyle hatırladım. “Bize de bir silah versen mi acaba?”
Demir’e bakarak söyledikleriyle Demir’de ona baktı. Tam ağzını açacağı sırada Holly diğer taraftan geldi. Kolonun etrafında dolanarak abisinin yanına geldiğinde gülerek, “Merak etmeyin gerekli teçhizatlar bende.” dedi. Beline tam beş tabanca sıkıştırmıştı. Birini Mayıs’a birini Ilgaz’a verdi. Ilgaz’a verirken göz kırpmasıyla tüm sinirlerim fırladı.
Uzattığı silaha Ilgaz uzanmadan ben uzanıp sert bir hareketle aldım. Yanımda ki Ilgaz’ın da afallayarak bana baktığına emindim. Holly’de şaşırmıştı. “Vay, sen silah kullanmayı bilir misin ya?” Sonra bir kere beni süzdü. Hala silah sesleri olduğundan gözlerim normalden farklı şekilde anlık kapanıp açılıyordu. Bunu görünce güldü. “Pekte kullanabilecek gibi durmuyorsun da neyse.”
Silahı kaldırıp ona doğrulttuğumda, “Holly şimdi bu silahı öyle bir kullanırım ki aklın şaşar.” dedim. Bunun üzerine Holly bir kahkaha attı ve kahkahası sanki tüm silah seslerini yardı.
“Sen bana artık daha fazla zarar veremezsin.” Bakışlarında yine nefret vardı ve kafasında doğru bildiği yanlışları değiştirmek için hiçbir söz fayda etmeyecek gibi duruyordu.
Dişlerimi sıkarak, “Senle uğraşamayacağım.” diyerek önüme döndüm.
Onun son olarak, “Duygularımız karşılıklı.” diyen sesini duymuştum. Hayır karşılıklı değildi ben onu sevmesem bile nefret etmiyordum. Bir silahta Ilgaz’a uzattı ama ikisine de bakmadım. Başımı uzatıp Mayıs’a baktığımda onun başka bir yere baktığını gördüm.
Nereye baktığına baktığımda tek başına karşı kolonların olduğu yerde çatışan Cenk’e baktığını gördüm. Tekrar Mayıs’a baktığımda o da bana bakıyordu. Burada ki herkese baktı, sonra yeniden bana baktı. “Cenk yalnız kalmasın.”
Sözleriyle kafamı salladım ve Mayıs, Ilgaz’a da bakıp onay aldığında kolonun etrafında dönerek arkaya geçti. Olabilecek en güvenli yerlerden geçerek Cenk’in yanına vardığında rahat bir nefes alabilmiştim. Şu anlık kimsede zarar yoktu.
Kafamı önüme çevireceğim sırada bakışlarım Demir’e takıldı. Omzunun üstünden Holly’e bakıyordu ama Holly onu umursamadan silahlarını çıkarmıştı. Tek elinde ki sopayı kolona yaslamıştı. İki elinde silah tutup abisine baktı. Kafasıyla diğer yanını işaret etti. “Çekil şöyle.”
Demir sıkıntılı bir nefes verdi. “Ben cidden seni anlamıyorum.”
Holly alayla güldü. “Doğru bir Selis olamadık senin gözünde.” Demir’in bu hayatta en çok anlayıp tanıdığı kişi bendim.
Demir oflayarak Holly’nin yanına geçti çünkü verecek cevabı yoktu. Holly iki silahı da ileri uzatarak ateş ettiğinde dibimden gelen silah sesiyle gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Bir süre açamadım hatta. Holly ateş etmeyi kesince gözümü açtım Demir onu durdurmuştu. Abisine sert bir ifadeyle bakarak, “Ne yapıyorsun be!” demişti. Demir kısa bir an bana bakınca amacını anladı ve sertçe tuttuğu ellerini çekti. “Yürü git abi, sinirimi bozma. Burada az önce varımızı yoğumuzu ortaya koyarak bir savaş başlattım. Ve her şekilde yanacak olan benim. O yüzden şuan sonuna kadar direnmeliyim.”
Demir ağzını açsa da Holly ona konuşma hakkı tanımadan arkasını döndü ve ateş etmeye devam etti. Elimde ki silah yere düştüğünde yeniden gözlerimi yumdum. Demir’in bana adımladığını hissettiğimde elimi kaldırıp onu durdurdum. Kendimi zorlayarak gözlerimi açtığımda dudaklarımı kıpırdatarak, “İyiyim.” dedim.
Sertçe yutkundu ve endişeli gözlerle bana bakmaya devam etti. Tabii ki de inanmamıştı ama kendi içimde ki savaşta direnç gösterdiğimi de görüyordu. O yüzden ses etmeden önüne döndü ve o da Holly’den fırsat buldukça ileri uzanıp ateş etmeye başladı.
Başımı önüme eğdiğimde yere düşen silahla karşılaştım. Silahın yerini kanlar içinde yerde yatan annem alınca gözlerimi kapattım. Hayır, direnebilirdim. Gözümü geri açtığımda hızla silaha uzandım ve tüm seslere rağmen gözümü açık tutabilmek için büyük bir direnç gösterdim.
Elimdeki silaha baktığımda ateşleyecek cesareti bulamadım. Önce ortama alışmam lazımdı. Etrafa bakındım yine kafamı dağıtmak için. Mayıs ve Cenk’i sırt sırta çatışırken gördüğümde dudaklarımda gururlu bir tebessüm oluştu. İşte ekip ruhu buydu.
Etrafa bakındığımda ekipten diğerlerini göremedim. Zaten herkes burada yoktu ve çatışmayı bilmeyenlerin olamaması daha iyiydi. Yanımdan da silah sesi gelince hafif sıçradım. Ilgaz’da ateş etmeye başlamıştı. İçime derin bir nefes çektim ve verdim. Sorun yok, tamam iyiyim.
Kafam dağılsın diye belki de yapmamam gereken bir şeyi yapıp Ilgaz geri çekildiği an onunla konuştum. “Tutku nerede?”
Holly’nin getirdiği yedek şarjörlerle silahın şarjörünü değiştirirken kafası öne eğikti. Bana bakmadı ve düz bir sesle konuştu. “Odada kalmasını istedim. Zaten silah sesleri ona zevk verirken bu ortama atılmak isteyecektir.”
Tek kaşım havalandı. “Onu durduran ne?”
Omzunun üstünden sırıtarak bana baktığında anlık afalladım. Muhtemelen bunu alışkanlık olarak yapmıştı. “Cansel.”
Sırıtmasını uzun süre sonra yeniden gördüğümde iki yana kıvrılmak isteyen dudaklarımı zorla durdurdum. Aslında o kadar da uzun zaman geçememişti ama artık ihtiyaç gibiydi onun gülüşü. Aynı ifadeyle ona baktım. “Cansel’de silahta iyi.” Kafamı omzuma yatırdım. “Onu durduran ne?”
Sonunda ne yaptığını fark etmiş gibi yüzündeki sırıtmasını sildi ve tekrar önüne döndü. Aynı düz ses tonuna geçtiğinde yine içimde bir yerler acıdı gibi oldu. “Başlarına Kumsal’ı diktim.”
Belki yeniden az önce ki haline döner diye konuşmayı sürdürdüm. “Cenk’in Tutku ile Cansel’in yan yana olduğundan haberi var mı?”
Ilgaz aynı düz sesle. “Afet’te yanlarında. Ona güveniyor.”
Başımı bir kere salladım. Tekrar etrafıma bakındım ve o an nerede olduğumu hatırladım. Silah sesleri yeniden kulağıma doldu. Ilgaz öne eğilip ateş etmeye başladığında gözlerimi ondan alamadım. Az önce ne olmuştu bana? Ilgaz’la konuşurken resmen tüm sesler susmuştu. Tamam zaman algımı kaybediyor ve garip bir şekilde mutlu hissediyordum onunla. Evet, hayatımda hiç mutlu hissetmediğim kadar onunla konuşurken mutlu oluyordum. Aynı zamanda gülüşü... Dünyadaki en güzel manzara gibiydi ve içimi kıpır kıpır ediyordu. Ve az önce olan... Türkiye’deyken de silah sesiyle kriz geçirmiştim ve o zaman Ilgaz bana iyi gelmemişti ama şuan. Farklıydı, her şeyiyle farklıydı. Belki de onun varlığı içime daha çok oturduğundandı bu.
Garip hissediyordum. Ilgaz’layken daha önce hiç hissetmediğim kıpırtılar oluşuyordu içimde. Çocuksuydu bunlar ama engel olup durduramıyordum. Bir tanımı yoktu bunun, yaşamak gerekirdi anlamak için. Mesela şuan onu izlerken düşüncelerime dalmıştım ama bir o kadar da buradaydım ve silah sesleri yine etki etmiyordu. Ilgaz bana ne yapıyordu? Daha dün ondan uzaklaşma kararı almıştım. Sözleriyle bir kez daha kendimden nefret etmiştim ama ondan kopamıyordum. Ve her şeyden çok güvendiğim hislerim içten içe o sözlerin sahici olmadığını bana fısıldıyordu. Ama neden? Ben hiç bir şeyi anlamıyordum.
Her şey üst üste gelmişti. Demir’in gerçekleri, Ilgaz’ın sözleri ve babam... Başka bir şey varsa direkt gönderelim yani yıkılmışken tam yıkılayım bari.
Ilgaz yeniden doğrulduğumda ona baktığımı fark etmişti ve yeniden omzunun üzerinden bana baktı. Aynı düz ifadedeydi. Her zaman bana bakarken sırıtan Ilgaz aynı düz ifadedeydi. Dudaklarımın arasından, “Özür dilerim.” diye iki kelime firar etti. Neden dediğimi bile bilmiyordum sadece içimden gelmişti ve içimde kalmasını istememiştim.
Ilgaz anlık sendeler gibi oldu ve yeniden gözlerime baktı. Eskisi parıltılar yoktu kahvelerinde, derindi. Parıltıların yerini derine indikçe kararan bir çukur almıştı. Öyle bir bakışı vardı ki içimde bir nokta titrer gibi olmuştu. “Neden?” Söylediği tek kelime bile ilmek ilmek tenime kazınmış gibi hissettirmişti. Sesi de derindi bu sefer, aynı gözleri gibi.
Dudaklarım aralandı ama diyecek bir şey bulamadım kendimi oyalamak için etrafa bakındığımda Tulip’i hatırladım. Hızla Ilgaz’a döndüm ve alelacele “Tulip nerede?” diye sordum.
Ilgaz cevap vermek için dudaklarını araladığı sırada varlığını unuttuğum Holly’nin sesini duydum. Tamam her şeyi unutuyordum ama şu sıralar andan da soyutlanıyordum.
Holly nefes nefese kalmış haline rağmen ters sesiyle, “O silahı eline süs diye vermedik.” demişti.
Benim ağzımı açmama fırsat vermeden Demir konuştu. “Holly.” demesi yetmişti. Uyarıcı tonda konuşmasıyla Holly abisine yandan ters bir şekilde baktı.
“Ya ben sizin...” Cümlenin devamını ağzının içinde gevelediğinden anlayamamıştım. Sonra silahlarını yere atarak sopasına uzandı. “Yoruldum ben. Siz devam edin geleceğim.” Demir şaşkın bir ifadeyle ona bakınca Holly güldü. “Merak etme yarattığım cehennemi terk etmiyorum. Maya’ya bakmam lazım.”
Demir’in bakışları anlık değişti gibi. Kardeşi için üzülüyordu ama nedenini anlamadım. Kafasını aşağı yukarı sallayarak onayladı Holly’i. Holly kısa sürede yanımızdan uzaklaşınca kısa bir an Demir ile göz göze geldik ama bakışlarımı kaçırdım. Elimdeki silaha baktım. Evet bu süs için verilmemişti.
Yine de silahı kullanmaya cesaret edemedim. Neyse ki beni düşüncelerimden kurtaran o sesi duydum. Ilgaz, “Diğerlerinin yanındadır muhtemelen.” dediğinde anlamadığımı belli eden bakışlarımı ona çevirdim. “Tulip.” diyerek az önce ki sorumu hatırlattı bana.
Anlık düşen jetonla kaşlarım havalandı ve kafamı salladım. “Peki.” dememle birlikte Ilgaz’ın kaşları çatıldı.
“O benim kelimem,” Duraksadı ama devam etti. “Selis.”
Dudaklarım aralandığında yine aynı his vardı içimde. Sanki biri göğsüme baskı yapıyordu. Yine de bunu belli etmeyerek alaylı bir tavırla, “Niye tapusu mu sende?” diye sordum. Alaylı tavrımın aksine içim acıyordu. Fiziksel değil de ruhsaldı sanki. Abartmamam lazımdı belki ama artık bana Arıza Kız demiyordu. Bir gün bu lakabı özleyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Ama ben lakaptan çok tanıdığım Ilgaz’ı özlüyordum. Çünkü ismimle seslenmesi bir nevi aramızda ki yeni mesafeyi bana hatırlatmaktı. Ama bu konuda sesim çıkmadı. Ben kendi içimde hallederdim, sorun değil.
Ilgaz sorumu cevaplayarak, “İstersem onu da alırım.” dedi ve öne eğilerek ateş etmeye devam etti. İçimdeki acı bana bulunduğum gerçekliği hatırlattı ve silah sesleri yeniden kafama dolu. Bu sefer direnmeden sıkı sıkı gözlerimi yumdum ama bu sefer gözümün önüne gelen annem değil Ilgaz’dı. Türkiye’de ki silah atış anımız geldi aklıma. Acaba o gün onu çok kırmış mıydım? Yada diğer zamanlar. Gözlerimin önüne onunla geçirdiğim zamanlar gelince yutkunamadım. Bana ne oluyordu cidden?
Ilgaz’layken hissediyordum. Hiç hissetmediğim kadar duygularımı hissediyordum. Buna aşk demek istiyordum, hatta son zamanlarda çokça düşünüyordum. Ama olamazdı... Yani sanırım. Demir’e hissettiğimle aynı şey değildi ki bu. Bu çok başka bir şeydi.
Gözlerimi açtığımda yine yandan Ilgaz’a baktım. Gözlerimde hüzün vardı muhtemelen. Bir kez daha kapatıp açarak onu da sakladım ve içimde en derinlere gömdüm. Acaba bir gün her şeye rağmen eskisi gibi olur muyduk?
Ilgaz yeniden geri çekilip soluklandığında aynı alaycı tavrımı sürdürdüm. Belki böylece o da azda olsa sırıtırdı. Birazcık, birkaç saniye yeterdi bana. Ilgaz yeniden omzunun üzerinden bana baktığında bu sefer sırıtan bendim. Resmen rolleri değişmiştik ama bunu şu anlık görmezden gelecektim.
“Sen cidden para falan mı sıçıyorsun?”
Sözlerimle onunda aklına Türkiye’de yaptığı şaka gelmiş olmalıydı. Bu onun sırıtması sağladı. Sonunda... Belli etmeden rahat bir nefes verdim. “Neden olmasın?” diyerek kaşlarını kaldırdı ve tekrar önüne döndü.
Garip. Her şeyi unutan ben onun aylar önce yaptığı şakayı hatırlıyordum.
Dudaklarımdaki gülümsemeye engel olamadım. O şekilde onu izlerken yine aynısı oldu. Sanki başka bir yere ışınlandım. Silah sesleri vardı ama bir o kadar da yoktu. Yani rahatsız etmiyordu.
Kalbimin teklediğini hissettiğimde içime zorlukla bir nefes çekip ana döndürdüm kendimi. Silah hala elimdeydi ve ateş etmeye cesaretim yoktu. Silah ve sesi benim hayatımda ki en büyük travmalardan biriydi. Sadece biri...
Ilgaz geri çekildiği an şarjörü değiştirecekken eli duraksadı. Şarjörü hızla değiştirip silahı tek elinde tuttu ve diğer elini cebine attı. Telefonunu çıkardığında Türkiye’den bir numaranın aradığını gördüm. Muhtemelen telefon titreşimdeydi o yüzden anlık duraksamıştı. Anlık bana baktığında kaşlarım çatıldı. Benimle ilgili olamazdı.
Telefonu açıp kulağına götürdüğünde basit bir, “Evet.” kelimesiyle konuşmayı başlatmıştı. Karşı tarafın ne dediğini bilmediğimden meraklı bakışlarım ondaydı. Ilgaz en son yutkunarak, “Nasıl?” dediğinde karşı taraftan çok kısa bir cevap aldı. En sonunda, “Peki.” diyerek telefonu kapattı.
Telefonu yeniden cebine koyduğu an tamamen ona dönüp, “Ne oldu?” diye sordum.
Ilgaz içine derin bir nefes çekerek ne öğrendiyse onu sindirmeye çalıştı. “Batmışım.”
“Ne?” diyerek anlamadığımı belirttim.
Omzunun üstünden şaşkın bakışlarını bana çevirdiğinde bu hali nedensizce gözüme tatlı gelmişti. “Şirket batmış.”
Kaşlarım çatıldığında, “Ne şirketi?” diye sordum.
İlk kaşlarıma bakıp, “Çok çatma şu kaşlarını.” dedi. Dudaklarımı birbirine bastırdım sözleriyle. Onun aklına da acaba aylar öncesi geldi mi diye düşünmeden edemedim. Sonra tekrar gözlerime bakınca aydınlanma yaşayarak, “Haa.” dedi.
Kafamı hafifçe yana eğerek, “Ne?” diye sordum. Cidden anlamıyordum.
Eliyle beni gösterdi. “Sen bilmiyorsun.”
Şimdi çığlık atacağım ama. “Neyi?” diye vurgulayarak konuştum. Sabrımın sonuna geldiğini fark edince sırıttı ve bu yine tüm sinirlerimi yatıştırdı. Hadi ama kızım, bu kadar hızlı yumuşayamazsın.
Ilgaz sırıtarak rahatlıkla omuz silkti. “Zengin olduğumu.”
Gözlerimi devirmek için bir saniye gecikmedim. “O zaten yeterince ortada.”
Bu sefer sesli güldü. “Yok öyle değil.” Boğazını temizleyip kısa bir açıklama yaptı. “Şimdi şöyle ki biz yani Kaya ailesi Türkiye’nin sayılı zenginleri arasındayız. Hatta babamın yaşadığı dönem soyadımız listede birinci sıradaydı.” Aynı rahatlıkla omuz silkti. “Şimdi de batmışız.”
Gözlerim büyürken bu sefer ağzım beş karış açıldı. Yine de, “Ne?” demeyi ihmal etmedim.
Güldü Ilgaz bu halime ama geçirdiğim şokla ona odaklanamıyordum. Tamam zengindi de... Bu kadarını beklemiyordum. Aynı rahatlıkla, “Şuanda beş parasızım falan işte.” diyerek önüne döndü ve silahını ateşlemeye devam etti.
Ben öylece alık alık ona bakıyordum. Şimdi en zenginiydi Ilgaz, Türkiye’nin... Ama batmıştı. Ilgaz Türkiye’nin en zengin ailelerindendi ve ben bunu beş parasız kaldığında öğrenmiştim!
Ilgaz geri çekildiğinde hala bıraktığı gibi olduğumu görünce güldü. Elimle omzuna vurdum. “Gülme.” dediğimde daha çok güldü. “Şimdi beş parasız derken...”
Bu noktada dudakları tek bir çizgi halini aldı. Bu durum onunda canını sıkıyor gibiydi. “Baya her şey gitti. Mühürlemişler evleri de elimde ciddi manada hiçbir şey kalmadı.”
“Ilgaz.” dememle yeniden bana bakıp, “Evet.” demişti.
“O kadar malı nasıl kaybettin?”
Oflayarak, “Şirket işleriyle hiçbir zaman haşır neşir olmadım ki.” dedi çocuk gibi. “İçeriye bizi batırmak için sızan köstebeği de dolayısıyla fark etmedim.”
“Ilgaz sen salak mısın?” diye ona çıkıştığımda yeniden sırıttı. Bir şey demediğinde beni onayladığını fark ettim. Avuç içimi anlıma vurduğumda onun sesini duysam da bakmadım.
“Olsun be Selis. Düştüysek yine kalkarız. Battık mı? Yeniden zengin oluruz.”
Yandan ters bir şekilde ona baktım ve bu halim onu kesinlikle eğlendiriyordu. Uzun zaman sonra bu kadar sırıtmasını da bu halime borçluydum. “Ilgaz hayal dünyasında falan mı yaşıyorsun?”
Güldü sözlerimle. “Aslında seninleyken otomatikman öyle bir...” Sonlara doğru sesi kısıldı. Ne söylediğini ve ne yaptığını fark ettiği an yüzünde ki gülümseme silindi. Yerini ciddiyet ve düz bir ifade alırken boğazını temizledi. Konuştuğunda sesi de aynı düzlükte çıktı. “Haklısın, boş hayal kurmaya lüzum yok.”
Ağzımı açmama fırsat vermeden eğilip çatışmaya devam etti. O an kafamı dağıtmak istediğimde başka bir şeyi sorguladım. Biz şuan ne yapıyorduk. Elimi Ilgaz’ın omzuna koydum ama bana bakmadı. Biraz sıktığımda, “Önemli.” dedim dişlerimin arasından. Aniden doğrulduğunda fazla yakındık ama umursamadım. “Biz şuan ne yapıyoruz?” Kaşları çatıldığında bizden kastımızın onla ben olduğunu zannetmiş olmalıydı. Hemen düzelttim. “Ilgaz, Zirve için çatışıyoruz.” Anlık gaz ile hepimiz ortama uyum sağlamıştık ama biz cidden ne yapıyorduk?
Ilgaz’ın dudakları aralandığında başını çevirip Mayıs Ve Cenk’e baktı. Sonra tekrar bana döndüğünde yutkundu. O an yine bu saçmalıktan kendini sorumlu tuttuğunu anladım. Kafamı iki yana sallayarak, “Hayır, hayır.” dedim. Tabii kafasında ki düşünceler ne kadar değişirdi bilemezdim. Ona mükemmel olmak çocukluğundan öğretilen bir davranıştı. “Senin yapacağın bir şey yok. Sadece...” Dudağımı kemirdim, ne diyeceğimi bilemedim. Şuan ki yakınlığımıza rağmen aramızdaki görünmez mesafe ona ulaşmamı engelliyordu. Ne söylesem fayda etmeyeceğini anladığımda sustum.
Ilgaz yutkunarak yana baktı. O an Demir’in de dikkatle bize baktığını gördüm. Muhtemelen duymuyordu çünkü fısıldaşarak konuşuyorduk ama kaşları çatılmıştı. O an Ilgaz’la yakınlığımızı fark ettim ama rahatsız olmadım. Garipti çünkü sadece dakikalar önce Demir’in teması bile beni rahatsız ediyordu.
Ilgaz yeniden bana döndü ve dudaklarını kulağıma yaklaştırıp, “Şuan devam edelim.” dedi. Gözlerimi kırpıştırdığımda devam etti. “Çatışmanın sonucuna göre ekibi toplayıp kaçabiliriz buradan. Bu olayı lehimize çevirebiliriz.”
Sözleriyle geri çekildi ama çokta uzaklaşmamıştı. Gözleri yakınımdaydı, anlık kurduğu plan için tek bir onay bekliyordu. Genellikle ekibe sorar oylama yapardık ama şuan yanında ben vardım. Gözlerimle onu onayladığımda bir kez kafasını sallayarak geri çekildi. Yeniden öne eğilip ateş ettiğinde elim omzundan düşmüştü. Bu sefer ne Ilgaz’a ne Demir’e baktım. Öylece bakışlarımı boşluğa sabitledim. Yine aynıydı, kafam doluydu ama ben ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum.
Ilgaz’ın planına uyum sağlamaya karar verdiğimde silahımı kaldırdım ama hedef almaya bile cesaret edemedim. Kötü de olsa insanlara zarar veriyorduk şuan. Onları vuruyor hatta belki de öldürüyorduk. Ne farkımız vardı Zirve’den?
Bakışlarımı karşıya diktiğimde asansörden inenleri gördüm. En önce Earl vardı ama arkasından gelen Cansel’i, Kumsal’ı ve Tutku’yu görünce kendimi tutamadım. Afet ve Tulip yoktu. Sanırım birliktelerdi.
İstemsizce güldüm. “Ilgaz.” dediğimde Ilgaz hemen bana baktı. “Ekibinde sana çekmiş. Sınır tanımıyorlar.”
Ne dediğimi anlamayınca baktığım yere baktı. Gelenleri görünce eliyle kafasını vurdu. “Güvendiğim kişiye bak ya.” diye söylenince gülen bendim.
Hepsinin elinde silah vardı. Kumsal ve Tutku bir yöne giderken Cansel onlardan ayrıldı. O an salonun sonunda ki Çiçek’in yanına gittiğini gördüm. Çiçek kulaklarını tıkamış ve yere çökmüştü. O an yüksek ses hassasiyeti olanlar bahsi geldi aklıma. Muhtemelen o kişi Çiçek’ti. Zaten burada zorla tutuluyordu. İsteyerek gelenlerin içinde bu hassasiyete sahip birinin olması saçma olurdu.
Cansel, Çiçek’in yanına vardığı gibi önünde diz çöktü ve bir süre konuştular. Uzaktan dudağını okumaya çalıştım ama imkansızdı. Biz salonun bir ucunda, onlar diğer ucundaydı. Yine de Cansel ne dediyse kızı kısa sürede kendine getirmişti. Sarıldıklarında gülümsememi durduramadım.
O an yanlarına yaklaşan üç siyah giyimli adamı görünce gözlerim büyüdü. Etrafa bakındım. Arkın’ın adamlar içeriye sızarak etrafımızı sarıyordu ve bunu kimse fark etmemişti. Hızla Demir’e döndüm. Ağzımı açacağım sırada onunda benim gördüklerimi gördüğünü fark ettim. Bana baktığında ne diyeceğimi anlamış gibi kafasını salladı. Telefonunu çıkardığı an bu işle ilgileneceğini anladım.
Ben tekrar bakışlarımı Cansel ve Çiçek’e çevirdim. Endişeyle dudaklarımı kemirdiğim sırada Cansel’de onlara yaklaşan tehlikeyi fark ederek ayaklanmıştı. Üç adamdan ikisi sağdan biri soldan geliyordu. Cansel sadece sağdakileri fark etmişti. Diğeri hemen arkada dururken bağırıp ona adamın varlığı söylemek istedim ama duymazdı.
Öndeki adamlar Cansel’e atıldığında Cansel yana kaydı. Hiç beklenmedik bir hamle yaparak adamlardan birinin kasıklarına sert bir tekme attı. Gözlerim büyüdü. Abisinin kızıydı illa ki bir şeyler bilirdi ama bu fiziksel güç açısından zayıf olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yine de yeterli taktikleri bilirse orada ki üç adamı da yere serebilirdi.
Cansel’in tekme attığı adam iki büklüm olurken diğeri Cansel’e atıldı. Cansel ilk ne yapacağını bilemedi. Gözlerinde ki çaresizliği okudum neredeyse ama çok kısa sürdü. Anlık değişti sanki. Ona atılan adamdan da kaçmak için yine kendini yana savurdu ama aynı anda adamın arkasına geçip dirseğiyle ense köküne bir tane indirdi. Adam sersemlediği an tüm gücüyle yüzüne bir yumruk attı. Şah mat. Adam bayılarak yere devrildi.
O an diğer adam kendini toparlayarak Cansel’in saçlarına yapışıp çekti. Acıyı hissetmiştim neredeyse. Dişlerimi sıktığımda Cansel uzanarak adamın elini tuttu. İlk sadece tuttu, sanki bir şey yapamayacakmış gibi. Adam onu yere savurmak istiyordu ama Cansel direniyordu. Sanki Cansel sadece onun elini tutarak adama hiçbir şey yapamayacağını göstermişti. Adam bunu anladığında gülmüştü. Diğer elini devreye sokacağı an Cansel hiç beklenmedik bir anda adamın tuttuğu elini hızla iki kere döndürdü.
Adam haykırarak geri çekildi ama sesini duymadım. Kolunu tutarak iki adım gerilediğinde Cansel adamın toparlanmasını beklemeden yüzüne bir tekme attı. Adam sendelediğinde duvara çarpmıştı. Cansel hızla koşarak adamın kısa saçlarını kavrayabildiği kadar kavradı ve kafasını sertçe duvara vurdu. Bunu bayılana kadar yaptı. Adamın bayıldığından emin olduğunda bıraktı ve adam anında yere yığıldı.
Cansel nefes nefese bir adım gerilediği sırada olan oldu. Kendini gizleyen üçüncü adam silahını çekmiş ve arkadan Cansel’in kafasına dayamıştı. Gözlerim kapandı anlık. İçimden kendimi teselli ettim. Bir şey olmayacak, bir şey olamayacak...
Gözlerimi geri açtığımda hala aynı pozisyonda duruyordular. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama bir şey konuştukları belliydi. Cansel’in kurtulmak için tek şansı vardı. Mermiden hızlı hareket edebilmek. Buraya kadar iyi gelmişti, 16 yaşında ki kız iki tane 30’luk adamı yere sermişti.
Adam silahın emniyetini açınca yutkundum. O an adamın arkasında ki hareketlenmeye kaydı gözlerim. Çiçek... Yavaşça olduğu yerden kalkmıştı. Sessizce hareket ediyordu. Zaten bu onun işiydi. Bu zamana kadar fark ettirmeden o kadar bilgi toplamıştı. Sessiz adımlarla birkaç adım geride yerde duran içki şişesini aldı. Muhtemelen balodan kalmaydı. Eline şişeyi yavaşça aldı ve aynı sessiz adımlarla adamın arkasına geçti.
Gözümü kırpmadan anı izlerken her şey bir anda oldu. Adamın parmağı tetiğe çok az baskı uyguladığı anda Cansel’in gözleri kapanmıştı. Gelecek olanı kabul ettiği sırada Çiçek elinde ki şişeyi sertçe adamın kafasına vurdu. Şişe tuzla buz olurken adamın kafasından akan kan ensesinden süzüldü. İlk sersemledi, tetiğe baskı yapan parmağı gevşedi. Sonra silah elinden düşerken omzunun üstünden ona bunu yapana baktı. Dudaklarını araladığı gibi tek kelime edemeden yere düşüp bayıldı.
Rahat bir nefesi sonunda bırakabilmiştim. 1 saniye... Sadece bir saniyeyle Cansel hayattaydı.
Cansel kafasının arkasında ki baskının yokluğunu fark ettiği an hızla arkasını döndü. O an elinde kırık şişeyle duran Çiçek’i görünce anlık şok geçirdi. Hemen kendini toparladı ve gülerek Çiçek’e koştu ve sarıldı. Bir şeyler dedi ama anlamadım. Çiçek’te elinde ki şişeyi yere attığında sıkı sıkı Cansel’e sarıldı.
Dudaklarımda ki tebessümle önüme döndüm. Çatışmanın şiddeti artmıştı. İşler ciddi manada kızışıyordu. Demir’e döndüm. “Buradan sağ çıkma olasılığımız kaç!” diye bağırarak sordum çünkü silah sesleri artmıştı. İki taraftan da kayıplar vardı. Yerde cesetler vardı. Tüm Zirve buradaydı, hatta yan binalardan gelenler vardı.
Demir yutkunarak, “Senin ölmene izin vermem.” dediğinde sinirle tek elimi saçlarımdan geçirdim.
“Sence tek sorun ben miyim?” diyerek ellerimi iki yana açıp Zirve’yi gösterdim. Benim ilgilendiğim Kankırmızısı ekibiydi ama o burada ki kimseyi düşünmüyor muydu cidden?
Demir’in dudağı yavaşça tek tarafa kıvrıldı. Omuz silkerek, “Benim için öyle.” dediğinde gözlerimi kapattım. Derin derin soluyup sakin olmaya çalıştım. Gözlerimi geri açtığımda ona cevap verme zahmetine girmeden yeniden etrafa bakındım.
Salonun diğer bir köşesinde gördüğüm Rex ve Lenora ile gözlerim büyüdü. Burada ki en deli çift olmaya adaylardı bence. Lenora kriz geçirdiğinde Rex onu öpmüştü tamam, buna tanıklık etmiştik bir kereden bir şey olmaz. Ama bu sefer... Bir yandan çatışıp bir yandan öpüşmek nedir cidden ya!
Tek tanım buydu çatışıyorlardı ve öpüşüyorlardı. Tamam, o kadarda sürekli değil ama öpüşmezken bile bakışlarıyla flörtleşiyorlardı. Gerçekten flört için mükemmel ortam seçimi.
Onlarla çok oyalanmama kararı aldım. Yine de Demir’e sataşmamak için kendimi durduramadım. “Sevgilini de düşünebilirsin biraz.” Sözlerimle bana döndüğünde başımla köşede ki Lenora ve Rex’i işaret ettim. “Gerçi o pek seni umursamıyor gibi.”
Tamam belki bununda bir açıklaması olabilirdi ama... Lenora ve Demir’i öpüşürken görmüştüm ve bunun bir açıklaması olamazdı. Hatırladıkça sinirlerim yıpranıyordu mesela. Ayrıca ben niye Lenora’nın tüm öpüşmelerine şahitlik etmek zorundayım?
Demir ilk gösterdiğim yöne sonra bana bakınca bakışları artık bu konunun açılmasından sıkıldığını belli eder cinstendi. “Gerçekten sevgili olmadığımızı açık açık söyleyene kadar anlamayacak mısın Matmazel?” Gözlerimi kısıp aynı öfkeyle ona baktım. Ağzımı açtığım an konuşmama izin vermedi. “Zirve’nin geleceği için Lenora ile evlenmem zorunlu kılındı. Aynı şey Holly’e de yapıldı tabii. Earl ile evlendirilecekti. Ama Holly yine tüm devrimciliğini göstererek lezbiyen olduğunu ve sevgilisinin de Maya olduğunu söyledi.” Bunları bu durumdan hiç hoşnut olmadığını belli ederek anlatmıştı.
O an kafamda bir şeyler yerine oturdu. Zaten bunu düşünmüştüm. Daha önceden aklıma gelmişti. Holly ile Maya yakındı ama yalnızken arkadaş gibiydiler ama Aysel ve Kenan’ın olduğu ortamlarda özel bir yakınlaşma çabasına giriyorlardı. Baloda fark etmiştim bunu ama üzerinde çok durmamıştım.
Yine aynı sinirle çenemi kaldırdım. “O zaman kesin ailen istedi diye öpmüşsündür Lenora’yı.” Sözlerimle afalladığında bir şey diyemedi. Muhtemelen gördüğümü bile fark etmemişti. Doğru çok meşguldü nasıl fark etsin. Anlık bir iğrenti hissettim. Kime karşı bilmiyorum ama hissettim. Belki de Demir bana dokununca rahatsız olmamın nedeni de o gün gördüklerimdi.
Ben her zaman kendimi kandırırdım ve gerçeklerden kaçardım. Çoğunlukla da kafamı dağıtır canımı yakan asıl önemli şeyler yerine küçük sorunlara odaklanır ve gereğinden fazla büyütürdüm. Ama bunlar gerçekleri görüp bildiğimi değiştirmiyordu. Unutkandım ama bana yapılanı unutamazdım. Tabii istisnalar da vardı... Ben bazen kendimi bile çözemiyordum. Demir beni nasıl bu kadar iyi tanımayı başarmıştı?
Son söylediklerimden sonra Demir’den ses çıkmadı. O an ortama yeniden dahil olan Holly’i salonun ucunda gördüm. İyi insan lafın üstüne gelirmiş sözünü Holly’de tecrübe edeceğimi hiç düşünmezdim.
Holly silah yerine sopasını kullanarak içeriye sızan adamları bir bir yere seriyordu. Ve sopayı o kadar iyi kullanıyordu ki elinde silah olsa bu kadar çok adamı indirmez gibiydi. Sopayla sadece vücutlarının belirli bölgelerine vurarak da etkisiz hale getirdiği adamlar da vardı, sopanın diğer işlevlerini kullanarak öldürdüğü de. Bıçağı yenilemişti ve kırbaçta sopanın ucunda duruyordu bazen adamları onunla boğuyordu. Asıl sorun bunu çok hızlı yapmasıydı. Net ve son kararım Holly’nin robot olduğu yönündeydi.
Holly kısa sürede önüne çıkan tüm adamları indirerek yanımıza gelmişti. Abisinin yanına yerleştiğinde kan ve ter içinde kalmıştı. Nefes nefese kaldığında abisine bakarak güldü. “Ben bunun bu kadar eğlenceli olacağını bilseydim daha önce yapardım.” Sözleriyle Demir gözlerini büyüterek ona baktı.
“Abicim senin derdin ne cidden?”
Holly bu sefer bana baktı. Gözlerinde ki nefret aslında Demir’in sorusunun cevabıydı ama anlamadığım bir şey vardı. “Madem beni babama vermek için çağırdın neden engel oldun?”
Holly güldü. İlk bana sonra abisine baktı. Demir’de aynı soru işaretleriyle ona bakıyordu. Yanımda ki Ilgaz’da sırtını kolona yaslamış bizi dinliyordu. Zaten silah sesleri azalmıştı çünkü mermiler tükeniyordu. Tabii yenileri gelince az öncekinden daha beter bir kaos oluşacağına eminim.
Holly bana bakmadan direkt Demir ile muhatap oldu. “Bilmem belki de sadece senin sakladıklarını artık öğrenmesi gerektiğini düşünmüşümdür.” Sonra yeniden bana baktı. “Hem çektiğin acılardan bizi sorumlu tutmazsın belki bu şekilde.”
Kendimi kastığımda zaten gözümün önünde olan gerçek bir kez daha yüzüme vurulmuştu. Bana en büyük zararı veren kişi babamdı. İçim paramparça olsa da bunu Holly’e belli etmedim. Duvara yaslanarak dik durdum. “Ben sen değilim Holly. Kafamda kurduklarımla tanımadığım insanlardan nefret etmem.”
Holly şaşırarak bana baktı. “Kafamda kurduklarım?” İğrenir gibi bana baktı. “Senin hakkında yeterince şey biliyorum Selis.”
Öfkeyle soludum ama onu daha fazla kale almadım. Yine de ne kadar zorlasam da ağzımı tutamadım. “Artık bende senin hakkında bir şeyler biliyorum ama.”
Demir ikimize baygın gözlerle bakarken kavgamızdan fazlasıyla sıkılmış gibiydi. Holly, “Neymiş o?” diye sorduğunda direkt anlayacağı şekilde, “Maya’yı nasıl ikna ettin bu işe?” diye sordum.
Holly’nin kaşları çatıldığı an abisine baktı. Demir o an bakışlarını kaldırıp tavana baktı. Holly ağzının içinde sinirle bir şeyler geveleyerek bana döndü. “Şimdi bunu unutuyorsun.”
Dudak büzerek düşünüyor gibi yaptım. Tekrar ona baktığımda dilimi damağıma vurdum. “Bakarız.”
Holly öne atılıp, “Kızım seni öldürürüm.” dediği sırada bende çekinmeden bir adım atmıştım ki Demir Holly’i kolundan tutarak geri çekti ve tekrar duvara yapıştırdı.
Demir, “Tamam. Yeter bu kadar.” dediğinde etrafına bakındı. “Biraz dinlenin mermiler gelene kadar idare edelim.”
Bende etrafa bakındım. Çoğu kişi içeriye sızanlarla çıplak elle dövüşüyordu. Bazıları ise aynı bizim gibi soluklanıyordu. Bakışlarım karşı kolona kaydığında yalnızca Cenk’i gördüm. Tekti, Mayıs yoktu. Kaşlarım çatılırken bir adım öne atıldım ve tüm gücümle, “Cenk!” diye bağırdım.
Yerde oturmuş soluklanıyordu. Ayaklarını uzatmış ve elleriyle yüzünü kapatmış, yüzünü de geriye atmıştı. Ona seslenmemi tek seferde duyup hemen ellerini yüzünden çekip bizim olduğumuz tarafı baktı. Ne olduğunu anlayamadığında tüm gücümle bir kez daha bağırdım. “Mayıs nerede?” An itibariyle tüm ses tellerim ölmüştü.
Cenk yanına baktı, hızla ayaklandı. Kolondan kafasını uzatıp yanlara bakındı. Sonra tekrar bize baktığında ağzını açamadı. Hızla Ilgaz’a döndüm, onda da aynı telaşı görmüştüm. O da bana baktığında bir süre bakıştık. İkimizde ne yapacağımızı kestiremeyerek birbirimize bakıyorduk. Öylesine bir plan kurmuştuk ama sonuç olarak bundan ekibin haberi yoktu ve biz bunu düşünememiştik.
Tam bu anda Earl koşarak yanımıza geldi. Soluk soluğa kalmıştı ve her zamanki o rahat tavrı yoktu, hatta korkmuştu sanki. Yanımıza vardığında öne eğilip ellerini dizlerine koyarak bir süre soluklandı. Sonra doğrulduğunda nefes nefese, “May,” dedi. Ilgaz’la pürdikkat ona baktığımızda sırayla ikimize baktı. “Onu aldılar. Conroy’un yanından benim yanıma gelmişti yardıma. Beni bayıltıp May’ı aldılar.”
Bu sefer Demir lafa atladı. “May’la ne işleri olabilir.”
Earl bilmiyorum dercesine omuz silkince cevabı ben verdim. “Benim için.”
Demir hızla bana döndü. “Saçmalama Matmazel. Senin Mayıs ile yakın olduğunu nereden bilecekler.”
Omzumun üstünden öfkeli bakışlarımı Holly’e çevirdim. Eğer o söylediyse ve benim yüzümden Mayıs’a bir zarar gelirse onu yaşatmazdım. Holly bakışlarımı fark ettiğinde bana döndü. Kaşları çatılmıştı. Bu durumu o da anlamlandıramıyor gibiydi. “Hayır ben sadece senin burada olduğunu söyledim.”
Earl, “Belki de başka bir şey içindir.” dediğinde ona döndüm.
“Ne için?”
Earl yutkundu. “Bilmiyorum.” Hepimiz öylece kalınca yeniden Ilgaz’a baktım. Gözlerimdeki çaresizliği görmüştü. Mayıs’a bir şey olmamalıydı. Sonsuzluk buraya benim için gelmişken, o zarar görmemeliydi.
Ilgaz bana çok bakmadan Earl’a döndü. “Zirve’den çıkardılar mı?” Earl kafasını salladığında Ilgaz çıkış kapısına baktı. “Çoğunluk hala burada. Uzağa götürmüş olamazlar.” Earl’a baktığında Earl, “Arayacak mıyız?” diye sormuştu.
Ilgaz bir kere kafasını sallayarak, “Aynen öyle.” dedi. Çıkışa doğru bir adım attığı gibi durdu. Omzunun üstünden bana baktığında gözlerimi kırpıştırdım. Bir şey demeden öylece baktı. Sonradan jeton düştü ve neden bana baktığını anladım.
Hemen kendim toparlayarak, “Sen git.” dedim. “Ekip bende.”
Dudakları aralandı ama bir şey diyemedi. Takıldığı başka bir şey var gibiydi. Ne olduğunu anlamak için etrafıma bakındım ama ne olduğunu anlamayınca ona dönerek, “Ne?” diye sordum.
Ilgaz içine derin bir nefes çekti ve verirken, “Dikkatli ol.” dedi. “Senin için gelmişler ve...” Bakışlarını kaçırdı. “Sen ekip için önemlisin Selis.”
Sözleriyle yutkundum ve başımı salladım. “Sende.” dediğimde yeniden bana baktı. “Önemlisin.” Devamını getirmedim. Ekip için dememi beklediyse de demedim. Ne anlayacaksa anlayabilirdi.
Başını sallayarak arkasına döndü ve Earl ile birlikte gitti. Öylece arkalarından baktım. Azalan silah sesleri birden artınca yeniden sırtımı kolona yaslayıp kendimi gizledim. Bakışlarımı karşıma çevirdiğimde Demir ile göz göze geldik. Garip bakıyordu ve yine onu çözemiyordum. “Ne?”
Kirpikleri titreşir gibi oldu. “Ne, ne?”
Bakışlarımı kaçırdığımda Holly’nin olduğu taraftan gelen kişiyle irkildim. Barış birden ortaya çıkmıştı. Yüzünde kurumuş kanlar vardı ve morluklar, şişlikler. Berbat görünüyordu. Bedenim kendini Barış’tan uzaklaştırmak istese de ayaklarımı olduğu yere sabitlemeyi başardım.
Demir’de, Barış’ın geldiğini görünce sinirle ona döndü. “Senin burada ne işim var lan!” Holly elinin tersini Demir’in göğsüne yaslayarak onu olduğu yere sabitledi.
“Şarjörleri dağıtsın diye getirdim. Ayrıca,” derken elini Barış’a uzatmış, Barış’ta avucunun içine yanında ki torbadan çıkardığı şarjörleri bırakmıştı. “Yaralanan insanlara bakması için bir doktor gerekli.” Şarjörleri abisine uzatırken yandan bilmiş bakışlar gönderdi. “Malum Zirve’de de tek bir doktor yok.”
Ağzımın içinde homurdanmadan duramadım. “Zaten Zirve’nin neyi tam ki.”
Holly bunu duymuş olmalı ki bana döndü. “Kolaysa sen yap Selis.”
Göz devirerek önüme döndüm. Bu sırada çatışma yeniden kızışmıştı. Tamda tahmin ettiğim gibi daha da şiddetlenmişti. Kimin hangi taraftan olduğunu ayırt etmemizi sağlayan tek fark Sonsuzluk’un adamlarının siyah giyimli olmasıydı.
Elimde ki silahla bakıştığım sırada içime derin bir nefes çektim. Silah sesleri çok fazlaydı ve Ilgaz yoktu. Tamam, sorun değil. Ilgaz’ın az önce olduğu yere geçtim. Bu sırada Demir’le bakışlarımız denk düştüğünde kafasını iki yana salladı. Yapmak zorunda olmadığımı söylüyordu ama onu umursamadım.
Öne eğilerek zar zor siyahlı bir adamı hedef alarak ateşledim. Dibinde patlayan silah diğerlerinden daha etkili olduğundan hemen gözlerimi yumdum. Vurulmamak içinde geri çekildim. Anında değişen soluklarımı ve hızlanan kalp atışımı yok saydım. Kendimi toparlayarak sıkı sıkı kapanan gözlerimi açtım. Yeniden öne eğildim az önce ki adamı vuramamıştım. Olsun, ilk denemede olurdu böyle şeyler.
Bu sefer başka birini hedef aldım ve yeniden silahı ateşledim. Gözlerimin hemen ardından kapanmasına engel olamıyordum, o yüzden vurulmamak için her seferinde geri çekiliyordum. Aynısını yaptım. Etraftaki silah sesleri artık etki etmiyordu ama benim elimde patlayan silahla gözlerimi kapatmama engel olamıyordum. En azından kapanınca hemen açmaya zorluyordum ki gözümün önüne görüntüler gelmesin.
Hemen gözümü açıp yeniden eğildim ve az önceki adamı vurduğumu gördüm. Dudaklarım gururla iki yana kıvrıldığında yenisini hedef aldım ve ateşledim. Gözümün kapanmasıyla geri çekildim. Geri çekilmemle ben daha gözümü açamadan karnıma saplanan acıyla gözlerim kendiliğinden açıldı. Tek elim karnıma giderken öne eğilerek inledim. Elime bulaşan ıslaklıkla gözlerim büyüdü. Elime baktığımda hayatımın rengi olan kırmızıyla karşılaştım.
Acı daha da artınca çığlık attım ve iki büklüm oldu. Kurşunun girdiği yer yanıyordu ve bir bıçağın deriyi kesmesinin iki katı bir yırtılma hissi vardı. Kafamı kaldırmamla ileriden bana ateşleyen adamı gördüm. Ters yönden gelmişti mermi. Adam tam anlının çatından vurulunca dudaklarım aralandı. Kafamı önüme çevirdiğimde onu Demir’in vurduğunu gördüm.
Demir hızla benim yanıma ilerledi. Vurulmayı umursamadı beni omuzlarım tutarak kolonun güvenli tarafına çekti. Gözlerinde ki korkuyu görebiliyordum. Bakışları karnımdan akan kana kilitlenmişti. Karnımın yan tarafından nükseden acı arttığında bir kez daha inledim. Ayaklarımda beni taşıyacak güç kalmadığında yere çöktüm. Nefes nefese kafamı kaldırıp Demir’e baktım.
Demir tek elini karnımın üstünde ki elimin üzerine bastırmıştı diğeriyle de elimi tutuyordu. “Matmazel...” Sanki dili tutulmuş gibiydi bir anlık yaşanan şeyle ne olduğunu anlayamamıştık. Bende, o da.
Holly’nin üzerimde ki bakışlarını hissettim ama acıdan ona bakamıyordum. Kurşunun girdiği yerden başlayan acı her yere yayılıyordu. Dişlerimi sıkarak çığlıklarımı bastırdım. Acıdan gözüm kararıyordu etrafı algılayamıyordum. Demir’in tek eliyle yüzümü tuttuğunu gördüğümde zar zor gözümü açtım. Kan çok hızlı akıyordu. “Matmazel bak bana.”
Zorla gözümü açık tutarak ona baktım. Holly’nin, “Abi Barış yardım edebilir.” diyen sesini varla yok arası duydum. Kulaklarım hissettiğim acıyla tıkanmıştı.
Bir süre tek duyduğum silah sesleri oldu. Acı öyle bir sancıyla yayılıyordu yerimde duramayacak gibiydim, daha önce hiç kurşun acısını tatmamıştım. Tamam, bir çok işkenceye maruz kaldım ama hiç vurulmamıştım. Çok hızlı kan kaybediyordum bu yüzden kendimi anda tutmak zordu.
Yine de gözlerim açıktı. Demir’in önümden çekildiğini ve yerine Barış’ın geldiğini gördüm. Karşımda diz çökerek oturmasıyla kendimi daha çok kastım. Acıdan ter döküyordum resmen. Sesim çıkmasa da bulduğum kuvvetle hala elimi tutan Demir’in elini sıktım. Bakışlarım Barış’taydı ama o bana bakıp ne istediğimi anlamış olmalıydı. Demir Barışı yakasından tutarak ona bakmasını sağladı. “Eğer yanlış bir halt yaparsan veya ona zarar verirsen seni öldürmem ama bugün gördüğün işkencenin bin katını her gün görmeni sağlarım.”
Sözleriyle Holly’nin gülen sesini duydum. “Ve bende zevkle yaparım.”
Barış korkuyla yutkundu ve başını salladı. Karşımda Barış olduğu için vücudum aniden direnç göstermişti. Kapanan gözlerim aralandı. Ona güvenemezdim o yüzden bana ne yaparsa yapsın ayık olmalıydım.
Barış ilk üzerimde ki hırkayı çıkardı ve yarama bastırdı. Demir hala sağ tarafımda elimi tutuyordu. Benden daha çok korktuğunu hissedebiliyordum. Barış etrafa bakındı. Muhtemelen yapacak bir şey düşünüyordu.
Demir dişlerinin arasından, “Acele et.” dediğinde Barış hiddetle ona döndü ama sinirinin aksine sakin tutmaya çalıştığı sesiyle, “Hiç bir malzeme yok ne bok yapmamı bekliyorsun.” dedi.
Demir ilk sustu sonra, “Ne lazım?” diye sordu.
Barış kafasını iki yana sallayarak, “Burası müdahale için steril değil. Enfeksiyon kapabilir.” dedi.
Demir öfkeyle, “Şuan onu yaşat gerisine sonra bakarız.” dedi.
Barış sinirle Demir’e döndü. “Anlamıyor musun herhangi bir yaşam fonksiyonunu yitirebilir.”
Demir bir süre sustu. İlk cevap gelmeyeceğini zannettim ama sonra, “Elinden geleni yap. Gerisini buradan çıkınca halledeceğim.” dedi. Bu sefer sesi yeterince özgüvenli değildi. Sanki bu sefer gerçekten bana yetemeyeceğini düşünüyordu.
Barış yutkunarak tekrar etrafa bakındı. Holly’nin sopasını görünce Holly’e baktı. Hala hırkamı yaraya bastırırken, “Onda ısıtıcı özelliği var mı?” diye sordu.
Holly ona baktı. Sonra sopasına bakarak, “Bilmem bugün deneyemedim üstünde çok hızlı bayıldın.” dediğinde Barış ağzının içinde homurdandı.
Tek elini uzatıp sopayı istedi. Holly ilk abisine baktı, gerekli onayı alınca ona verdi. Sopa Barış’ın eline geçtiğinde Demir silahını Barış’a doğrultarak, “Sakın yanlış bir şey yapma.” diye son kez uyardı.
Barış korkuyla yutkunarak kafasını onaylar nitelikte salladı. Sopayı inceledi ve aynı bugün yaptığı gibi sürgüyü ileri sürerek içinde ki bıçağı çıkardı. Kapağını açarak kırbacı da çıkardı. En sonunda altta ki iki tuştan birine bastı. Sopa yuvarlaktı ama bir yanı hafif yassıydı. Tam o nokta griden ateş rengine döndü.
Barış içine derin bir nefes çekerek sopayı yanına bıraktı. Karnımda ki hırkayı kaldırdı ve badimi hafifçe yukarı sıyırdı. Beyaz artık tamamen kan kırmızısıydı. Kafamı geri atıp nefes alıp verdim ve kararan gözlerimi açık tutmak için özel bir çaba gösterdim. Barış, “Uyuşturucu lazım.” dediğinde yeniden ona baktım.
O Demir’e bakıyordu ama umursamadan zar zor bulduğum sesimle konuştum. Acı bedenime öyle bir nüksetmişti ki boğazıma bile vurmuştu. “Gerek yok. Dayanabilirim.” O kadar acı çekmiştim bu ne kadar canımı yakabilirdi ki?
Barış gözlerini büyüterek bana baktı. “Kurşunu çıkaracağım ve yarayı dağlayacağım. Ve senin uyanık kalman lazım çünkü hayati fonksiyonlarını kaybetmemiş olmandan emin olmalıyım.”
Dişlerimi sıkarak, “Yap artık ne yapıyorsan.” dedim. Barış rahatlamak için birkaç kez nefes alıp verdi. Başını önüne eğdi ve bir süre yaraya baktı. Cebinden eldiven çıkarınca şaşırdım. Bunu fark etmiş gibi bana bakarak, “Holly yaşananları hissetmiş gibi en azından eldiven almamı söylemişti.” dedi ve yandan Holly’e baktı. Holly’nin de ne ara karşıdan yanımıza geldiğini fark etmemiştim.
Bende Holly’e baktım. Holly Barış’a, Barış’ta Holly’e bakıyordu. Eldivenlerini taktığında bile bakışmaya devam edince sinirle, “Ölüyorum lan!” dedim. “Siz ne yapıyorsunuz?”
Barış yeniden bana döndü. Umursamaz bir tavırla konuştuğunda sinirlerim iyice yıprandı. “Ben işkence görürken sizde pek farklı değildiniz.”
Demir silahı Barış’ın şakağına dayayınca, “Daha fazla boş yapacak mısın yoksa artık işini mi yapacaksın?” diye sordu. Barış içine derin bir nefes çekerek önüne döndü.
Ellerini yaranın üzerinde hissettiğim an acıyla dişlerimi sıktım ve inledim. Çığlıklarımı bastırıyordum çünkü bunun daha başlangıç olduğunu biliyordum. Nefes almaya çalıştığımda bile tıkandığımı fark ettim. Barış eline bıçağı alıp yarama götürünce yutkundum. Cidden canlı canlı ameliyat olacaktım.
Dikkatimi dağıtmak için Holly’e baktım. Onunda bakışları bendeydi. Gözlerinde bir duygu vardı ama ne olduğunu çözebilmiş değildim. İyi mi kötü mü anlamadım. Zaten gözlerim kararırken bunu da lafa yoramayacaktım. Bıçağı tenimde hissettiğimde dişlerimi daha da çok sıktım. Bu gidişle dişlerim kırılacaktı.
Gözlerimi belerterek anda kalmaya çalıştım. Holly’le bakışlarımız kesişince ne var der gibi kafasını salladı. Onunla da anlaşma şeklimiz harikaydı. Kuruyan dudaklarıma rağmen, “Barış’ı terk eden kız sen miydin lisede?” diye sordum. Aslında biliyordum ama sırf kafam dağılsın diye boş konuşuyordum.
Holly abisine baktı. Sonra bana bakınca ne yapmak istediğimi anlamış gibiydi. “Hakketti.”
İyi yapmışsın dememek için zor tuttum kendimi. Sözleriyle acıma rağmen güldüm. Aslında gülmek en iyi acıyı bastırma şekli değil miydi zaten? “O zaman ki adın neydi? Barış farklı bir şey söylemişti.” Sözlerimin ardından derimin içinde hissettiğim bıçakla çığlık atıp gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Bayılmak ile ayık kalmanın arasında gibiydim.
Holly güldü ve ileri uzanıp birkaç kişiyi vurduktan sonra geri bana döndü. “Hayatım boyunca kaç ismim olduğunu tahmin bile edemezsin.”
“Nasıl?” diye sordum. O cevap vermeden hissettiğim acıyla büyük bir çığlık attım. Önüme döndüğümde Barış’ın kurşunu çıkardığını gördüm. Çığlığımı bastırmaya çalışırken Barış, “Vücudunun herhangi bir hissizlik yada uyuşma var mı?” diye sordu.
Kafamı iki yana salladım. Sadece yanma hissiyatı vardı ama ek olarak sanki bir sürü küçük iğne batıyordu. Karnıma baktığımda kanamanın hızlandığını gördüm. Barış yutkunarak sopayı eline aldı. “Dikiş imkanı yok dağlamam lazım.” Daha sonra kendi kendine konuşur gibi, “Sadece yaranın açıklığı ve kanamayı durduracak kadar.” dedi.
Demir, “Yap artık.” diye hiddetlenince Barış patladı.
“Çok kolaysa sen yap!” Demir susunca tuttuğum elini sıktım. Biraz olsun acımın dineceğini umut ettim. Ama asıl acı şuan başlıyordu.
Yine Holly’e döndüm. Az önce ki soruma cevap verdi. “Aslında ilk isimsizdim ismimi abim verdi tanıştığımızda...” Sonra duraksadı bir Demir’e bir bana baktı. Sonra fark ettiği şeyle ağzı bir karış açık kaldı. “Yok artık.” Sonra tamamen Demir’e döndü. “Sen bunla tanıştıktan sonra mı verdin benim ismimi?”
Demir ensesini kaşıyarak, “Aslında tam olarak seni de Matmazel’den sonra tanıdım. İsmim yok deyince onun ismi aklıma geldi-“ diye devam edecekken Holly tek elini kaldırıp abisini susturdu.
“İnanamıyorum sana.” Sonra bana baktı. Mavileri gözlerimi delici gibi bakıyordu. O sırada bakışlarındaki farklılığın ne olduğunu anladım. Şuan nefret yoktu. Yada benim gözüm karardığı için göremiyordum. “Sen niye benim hayatımın her yerindesin?”
Karnımda giren sancıyla dişlerimi sıktım ama oraya bakmadım. Başka şeylerle oyalandıkça acı hafiflemese de unutabiliyordum. “Yine bilmeden ne yapmışım?” diye sordum. Şahsen anladığım kadarıyla hiçbir şey yapmadan Holly’i için çok şey yapmıştım. Kötü anlamda.
Holly gözlerini kısarak sinirle bana baktı. “Benim ilk adım Selin’di.”
Anlık duyduklarımla gülmek istedim ama bu istekle eş zamanlı gelen zonklamayla gülüşümün yerini acı dolu nefeslerim aldı. Birkaç kere nefes alıp verdim ve konuşabileceğimi hissettiğimde, “Bir harf farklı işte.” diyebildim.
Demir’in gülen sesini duydum. “Değil mi direkt aynı da olabilirdi.”
Holly ikimize sinirle baktı. “Sizi cidden öldürürüm.”
Dudaklarım iki yana kıvrıldığına hissettiğim tüm acıya rağmen garip bir şekilde iyi hissediyordum. “Sonra ki isimlerin neydi?”
Holly dudağını büzerek düşündü. “Selin’den sonra Pelin oldu çünkü abimden senin ismini öğrendim. Benzemesini istemediğimden abimle artık adımın Pelin olması konusunda anlaştık. Zaten kimliğim yoktu o yüzden kafama göre değiştiriyordum. Sonra eğitim almaya başladım çünkü okula geç kalmıştım vücut direncimin istedikleri seviyeye gelmesini bekliyorlardı. O sırada öğretmenime kendimi Helin diye tanıttım çünkü Pelin isminden de sıkılmıştım. Sonra tek başıma eğitimlerden okula geçiş sağladım. Orta sondu sanırım. Orada kimlik çıkartınca da ismimin Hale olmasını istedim. Ama bir yılda herkes çok dalga geçilince okul biter bitmez yeni kimlik çıkarttım ve adımı Hira yaptırdım.”
Araya girerek, “H harfine taktın sanırım.” dedim. Ne kadar da garip Holly’le ciddi manada sohbet ediyorduk. O an merak ettim acaba o işkence deposunda tanışsaydık nasıl olurduk?
Holly sözlerimle duraksadı. Bunu yeni fark etmiş gibi kaşları çatıldı. Yeniden bana baktığımda kafasını bir kere salladı. “Öyle olmuş biraz.” Sonra anlatmaya devam etti. “Sonra yazın kayıtlara geçen ilk suçumu işleyince yeniden kimlik değiştirmek zorunda kaldım. Hazal olmayı tercih ettim. Lise bitene kadarda öyle kaldım. Yurt dışına gelince ilk tamamen yanlışlıkla,” Burada yüzü iğrenir gibi oldu. “Adım Selen oldu.”
Yeniden gülmek istedim ama karnımda ki acı izin vermedi. O an Barış’ın hala ne yaptığını merak ettim ama bakmadım. Asıl acıyı hissedene kadar kendimi oyalamalıydım. Holly sonrasında anlatmaya devam etti. “Zaten ben Helen olmasını istemiştim ama yanlış algılanmış. Kimlik elime geçer geçmez sinir krizi geçirdim çünkü sağ ol S harfinden nefret ediyorum. Hemen sonra ki gün yeniden kimliğimi değiştirdim ve Helen yaptım. Ondan yaklaşık altı ay sonra abim komadan uyanıp hastaneden çıkınca burası ciddi bir düzene bağladı ve kalıcı bir düzene geçeceğimiz söylenince adımı Holly yaptım.” Üzülmüş gibi dudak büzdü ardından. “Bu isimden de sıkıldım.” Sonra gülerek abisine döndü. “Belki şu isyandan sonra yeniden değiştiririm.”
Demir bıkkın bir sesle, “Kardeşimin çok garip hobileri var.” dedi.
Holly çenesini kaldırıp kendiyle övünür gibi konuştu. “Öyle.” Sonra yeniden abisine baktı. “Beğenemedin mi?”
Demir hemen, “Yok ne haddime.” diyerek kendini savundu.
Holly bir kere kafasını salladı ve öne eğilerek çatışmaya devam etti. O an fark ettim. Bu tarafı geçmesinin nedeni de buraya gelecek mermilerden bizi korumaktı. Yada belki savunmasız olan beni... Böyle düşünmem saçmaydı ama öyle hissetmiştim.
Tam bu an Barış yapacağını yaptı. Isıtılmış demirin küçük bir ucunu yaranın tam açıldığı noktaya bastırdı. Derimin yandığını hissetmemle atabileceğim en yüksek çığlığı attım. Bu an Demir tek eliyle ensemi tutup kafamı göğsüne bastırdı. Onun göğsünde çığlık atarken tek elimle sıkıca tişörtünü tuttum. Barış çubuğu çekti mi bilmiyorum ama hala yanık acısı vardı. Belki kanama durmuştu ama artık tam anlamıyla yanma hissi vardı.
Barış’ın elini yanığın olduğu yüzeyde hissettiğimde, “Hissediyor musun?” diye sordu. Acıyla haykırırken kafamı aşağı yukarı salladım. Barış’ın rahat bir nefesi bıraktığını işittiğimde dişlerimi daha çok sıktım. Ben hiç rahatlamamıştım. Yaramın üstüne az önce çıkardığım hırkayı bıçakla kesip temiz parçaları sardı. Badimi üstüne kapatırken Demir’e baktı. “Enfeksiyon kapma riski çok yüksek, son kez hastanede bakılması lazım.”
Demir tek eliyle Barış’ı omzundan ittirip onu benden uzaklaştırdı. “Tamam gerisini hallederiz.” Barış sonunda işini bitirmenin rahatlığıyla karşı kolona sırtını yasladı ve ayaklarını uzatarak oturdu.
Artık hissettiğim acıya şiddetli ağrı eklenmişti. Çığlık atmaktan ve acıdan anlımdan terler dökülüyordu. Zar zor nefes alırken Demir’in ellerini yüzümde hissettim. Başım göğsünden ayrılırken kapanan gözlerimi aralayıp ona baktım. Demir endişeyle gözlerime bakarken, “Matmazel?” diye sordu. Sadece mırıltıyla cevap verebildim. Tek yaptığı gözlerime bakmaktı ama ben ne sorduğunu anladım.
“İyiyim.” dedim sadece. Onu da zar zor demiştim. İnandırıcı da değildi ama olsun. Demir alnını alnıma yasladı ve gözlerime bakmaya devam etti ama benimkiler kapandı. Vücudum yorulmuştu ve beni uykuya çağırıyordu.
Demir, “Uyuma, az kaldı.” dediğinde yutkundum. Ben neden her şey yeni başlıyormuş gibi hissediyordum?
Bu sırada Holly’nin sesini duymamla gözlerim hızla açıldı. “Earl.” Söylediği isimle alnımı Demir’den ayırıp yerimde dikleşmeye çalıştım ama karnıma saplanan kramp buna izin vermedi. Ama yine de adeta açılan gözlerimle Holly’e bakabiliyordum. Holly, “Abi Earl geldi.” dedi.
Demir omzunun üstünden Holly’e baktığında yutkundum. Holly abisine bakıyordu ama yine de konuştum. “Ilgaz...” Holly sesimi duymasıyla birlikte bana baktı. “Birliktelerdi.” Holly tekrar girişe baktı sonra yeniden bana. “Yanında mı?”
Holly afalladı. Abisine bakıp yeniden bana baktığında kafasını iki yana salladı. Endişeyle Demir’e baktım. “Mayıs’ı bulacaklardı.” Demir yutkunduğunda kafamda alarmlar ötüyordu. “İyiler mi?” Holly’e baktım yeniden. “Neredeler?”
Holly son kez abisine baktı. “Earl’ın yanına gidiyorum ben.” dedi ve yeniden bana baktı. “Hem senin sorularını da iletirim.” Yanımızdan ayrıldığında arkasından bakakaldım. Gram Ilgaz ve Mayıs’ı düşünmüyordu ama benim tek düşündüğüm onlardı. Bakışlarım Demir’le denk düştüğünde o zaten bana bakıyordu. Bakışlarıyla yine bana bir şeyler anlatıyordu, yine çözemedim. “Demir,” dediğimde aynı benim az önceki yaptığım gibi bir mırıltıyla onayladı beni. “Onlara bir şey olmaz değil mi?”
Demir soruma cevap vermediğinde kalbim hiç olmadığı kadar hızlı attı. Az önce canım gerçekten yanarken korkmadığım kadar korktum. İçimde bir yangın vardı. Onlara bir şey olmazdı değil mi? Tamam bir yerde yollarımızın ayrılacağını kabul etmiştim ama ben ikisinin de hayatımdan çıkmasını istemiyordum. Hatta sonsuza kadar...
Demir, “Tamam sorun yok.” dediğinde kaybolduğum düşüncelerimden yeniden çıkabilmiştim. “Onlara da zarar gelmesine izin vermeyeceğim tamam mı?” Aynı endişeli bakışlarla bakmaya devam ettiğimde gözlerimde ki korkuyu görmüştü. Kim için olduğunu da. Anlık duraksar gibi olsa da kendini toparlayıp çenemi tuttu ve “Matmazel.” dedi üzerine basarak. “Bana güveniyor musun?”
Dudaklarım aralandı ama evet kelimesi çıkmadı. Eskiden olsa evetti ama şimdi? Dudaklarım geri kapanırken zorla yutkundum. Demir’de benden cevap alamayınca bakışlarını kaçırdı. Eli çenemden düştüğünde ikimizde sessizliğe gömüldük. O an bakışlarım karşıya kaydığında Holly ve Earl’ı gördüm. Dudaklarımın arasından, “Demir...” kelimesi firar edince Demir ilk bana baktı sonra da baktığım yere. Göğsünden vurulan ve yerde yatan Earl’ı görünce hızla ayaklandı. Holly yanındaydı ama tek yapabildiği Earl’ı ve kendini korumaktı. Zaten bizden daha açıktaydılar yani tüm mermilerin hedefiydiler. Holly’nin tek başına idare etmesi imkansızdı.
Demir hızla ileri atılacaktı ki duraksadı ve omzunun üstünden bana baktı. Beni de burada savunmasız bir şekilde bırakmak istemiyordu. Ona gülümsedim. “Ben iyiyim sen git.” Sonuçta orada dostu ve kardeşi vardı. Ayrıca ben iyiyim. İtiraz etmek için dudakları aralandığında konuşmasına izin vermedim. “Bitirin artık şu işi.” En çokta Ilgaz ve Mayıs’ı bulmak için istiyordum bunun bitmesini.
Demir gözlerime baktı ve neden istediğimi de gördü. Yutkunarak bir kez kafasını salladı ve arkasını dönüp gitmeden hemen önce, “Halledip geleceğim.” dedi. Arkasını döndükten sonra son kez bana bakmadı çünkü baksa beni bırakamazdı, biliyordum. İçime derin bir nefes çektim aynı anda karnıma batan sancıyla elimi yaranın olduğu yere koydum. Bakışlarım bu sırada karşıma döndü ve Barış’ı gördüm.
Kaşlarım çatıldı onu tamamen unutmuştum. Barış’ın nefret dolu bakışları artık bendeydi. Ona zarar verecek kimsenin kalmadığını düşündüğünden bakışlarındaki nefreti gizlemiyordu. Dişlerimi sıktım ve başımla Demir’i gösterdim. “Sen de git peşinden, Earl’a bakarsın.”
Alayla güldü. Kafasını omzuna yatırarak, “Oldu. Başka bir istek?” diye sordu alayla.
Güçlü görünmek için çenemi kaldırdım. “Şuan yanımdan siktir olup gitmen.”
Küfretmemle iyice sinirlenmiş olmalı ki yaslandığı duvardan ayrıldı. Az önce ki bıçağı eline alıp üzerime atıldı. Bıçağı boğazıma dayadığı gibi tek elimle bıçağı tutan kolunu tutmuştum. Üzerime atılmıştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırarak, “Şuan seni şurada öldürsem ne yapabilirsin?” diye sordu. Tırnaklarımı derisine geçirip canını yakmaya çalıştım ama gördüğü işkencelerden sonra pek fayda etmemiş gibi güldü. Tek eli saçlarıma gidince iğrenerek yüzüne baktım. “Belki öncesinde biraz işime de yararsın.” Gözlerinden yine o şeytani parıltılar geçtiğinde sırıttı. “Eskisi gibi.” diyerek göz kırpmasıyla öne atılmak istedim ama bıçağı boğazıma daha fazla dayadı.
“Hele bir dene,” diye dişlerimin arasından konuştum. “İşte o zaman sebep olduğun şaheserle karşılaşırsın.” Artık eskisi gibi değilim derken şaka yapmıyordum. Karnımın acısına rağmen şuan onun ecdadını sikebilirdim.
Barış güldü, beni gram ciddiye almıyordu. “Öyle miymiş ya?” Yüzünü tamamen yüzüme yaklaştırıp arada ki mesafeyi sıfırladı. “Ne yapabilirsin ki?” Sonra bana karnımı işaret etti. “Bu halinle?”
Sinirlerim tepeme atınca tüm acımı unuttum. Ona fark ettirmeden kırdığım dizimi iyice kendime çektim ve ayağımı onun karnına yaslayarak tüm gücümle onu geri attım. Üzerimden çekildiğinde ve bıçak boğazımdan uzaklaştığında rahat bir nefes alabilmiştim.
Geri düştüğü an hızla doğruldu ve resmen alevlenen gözleriyle bana baktı. “Senin-“ diye başladığı cümleyi ağzına tıktım.
“Sen bana hiçbir bok yapamazsın. Ha inanmıyor musun?” Kendimi gösterdim. “Gel dene ama dikkat et misliyle karşılığını alırsın.” Sonra aynı onun gibi gülerek onu süzdüm. “Aynen bugün olduğu gibi.”
Barış öfkeyle hırlayarak üzerime atılacağı sırada bir şey oldu. Duyduğum silah sesiyle Barış’ın kafasını yandan delen mermi diğer taraftan çıkarken fışkıran kan azda olsa üzerime sıçradı. Bakışlarında öfke kayboldu, boş boş baktı. Yere yığıldığında gözleri açıktı ve kafasından akan kan yerde küçük bir göl oluşturdu.
Şahit olduklarımla gözlerim büyüdü. Bir an gerçekliğini sorguladım ama gerçekti. Şuan bana annemi ve her şeyin başlangıcı hatırlattığında kendimi zar zor anda tutabildim çünkü hissediyordum. Gerçek tehlike buradaydı.
Gözlerimi zar zor Barış’tan ayırdım ve hemen yan taraftan gelen topuklu sesine döndüm. Kafamı kaldıramadım sadece buraya gelen siyah uzun, topuklu botları gördüm. Her adımı tüm silah seslerini yaracak bir ses oluşturuyordu. Ayakları yere vurdukça çıkan tıkırtı bakışlarımı ayaklarına kilitlemişti. Kafamı kaldırıp kim olduğuna bakmak istedim ama donmuş gibiydim. Sanki kıpırdarsam benim de başıma Barış’a olan gelecekti.
Bana doğru gelen ayaklar önüne Holly’nin sopası çıkınca durdu. Giderken almamıştı ve Barış kullandığı için hala yerde duruyordu. Bir gülüş sesi işittim ama kafamı yine kaldıramadım. Sopayı ayağıyla kenara itekledi ve adım atmaya devam etti. Tam karşıma geldiğinde yerimde dikleştim ve tüm cesareti toplayarak başımı yavaşça kaldırdım. Bakışlarım botlarından ayrılıp direkt yüzüne tırmandı çünkü kim olduğunu merak ediyordum.
Gördüğüm yüzle vücudum tamamen kaskatı kesildi. Belki de şok geçiriyordum ve hayaldi. Ben bu kızı tanıyor ama bir o kadar da tanımıyordum. Yuvarlak bir yüzü vardı ama yüz hatları belirgindi, benimki kadar keskin değildi. Teni benimkinin aksine açıktı. Süt beyazı gibiydi. Kızıl kahvesi saçları omuzlarından aşağı dökülürken açık ve parlak kahverengi gözlerini bana dikmişti. İnce kaşları hafif çatıktı, düz burnu ise benimkine kıyasla daha havada. Her şeyiyle fazlasıyla... Anneme benziyordu. Ama daha genç, yıpranmamış haline. Bir an bayılıp annemin hayalini gördüğümü zannettim ama hayır her şey fazlasıyla gerçekti.
O an beynimin içinde annemin sesi yankılandı. Ablan öldü Selis.
Nasıl anne?
Bilinmiyor. Ölümü bile bilinmiyor.
Fark ettiklerimle gözlerim büyüdü. Hiç tanımamıştım ve ölü denmişti, belki de bana anlatılmak istenmedi diye merakta etmemiştim. Zaten onca yaşanmışlıkla ablam hiç aklıma gelmemişti. Ama o yaşıyor muydu? Annem babamın ben doğduğumda evi terk ettiği söylemişti. Ablamın ölümü üzerine beni kabullenmediği için. Her şey yalandı değil mi? Her şey en başından beri bir oyundu.
Evi terk eden babam geri dönmüştü ve ablam onunla beraber gelmişti.
Annem hep ablamın da kendine benzediğini söylerdi. Fiziksel olarak ben babama, o anneme benzermiş. Ve kişiliksel olarak, tam tersi... Ablam, Arkın gibi miydi?
Ablam şok geçirdiğimi fark ettiğinde gülümsedi. Dudakları da dolgundu, aynı anneminkiler gibi. Elinde ki silahı gördüğümde az önce Barış’ı vurduğu aklıma geldi. Korkuyla yutkundum ve karnımda ki acının izin verdiği kadar yerinde dikleştim. Ellerimi iki yana bastırıp kendimi yukarı çektiğim sırada o da üzerime eğilmişti. Düz saçları iki yanından dökülürken, “Selis.” dedi. Sesi de aynı annem gibiydi ama daha keskindi. “Beni tanıdın mı?” Tanıdığımdan emin olarak sormuştu bu soruyu. “Ablan.” Adı neydi? Elis mi? Sanki düşüncelerimi okumuş gibi gülümseyerek başını salladı. “Elis.”
Dudaklarımı araladım ama sesimi bulamadım. Şaşkınlıktan lal olmuştum. Öylece bakmayı sürdürdüm, kafamda tonlarca düşünce vardı onunla ilgili. Mesela bana şuan ne yapacaktı?
İçine derin bir nefes çekerek biraz dikleşti. “Seninle daha detaylı tanışacağız tabii ki de ama burada değil.” Ne demek istediğini anlamadığımda eli üzerinde ki trençkotun cebine gitti. Bana bir şey yapacağını anladığım an etrafıma bakındım. Gözlerim ilk Demir’i buldu. Buraya bakmıyordu ve Holly, Earl ile ilgilenirken onları korumakla meşguldü.
Yeniden Elis’e baktım. Kafamı kaldırıp baktığımda yeniden üzerime eğilmişti. Ağzımı açamadan boynumun yan tarafından bir acı hissettim. Çok tanıdık olduğum o acı. İğne. Boynundan vücuduma bir şey enjekte etti ve o her neyse direkt mayışmamı sağladı.
“Merak etme seni çok yabancı olduğun bir yere götürmeyeceğim.” Sözleriyle yeniden parlak kahvelerine baktım. Dudaklarım hafif aralık bilincimi kaybetmemeye uğraşıyordum ama imkanı yoktu. Vücuduma sızan sıvıya engel olamıyordum. “Şimdi huzurla uyuyabilirsin.” Daha fazla direnemedim gözlerim kapandı ve aynı zamanda vücudumda ki acı hissiyatı da kayboldu. Son duyduğum yine onun sesiydi. Öncesinde güldü ve sonra “Doğru ya sen huzurla uyuyamıyordun.” dedi. Kabus gördüğümü kastetmişti. Bunu nereden biliyordu? Yine ben fark etmeden hayatımda olan biri daha mı? Ben cidden yorulmuştum. Gözüm şuan kapanıyorsa tek dileğim bir daha açılmamasıydı çünkü açıldığında beni daha fazla acının beklediğini biliyordum.
Andan bağım koptuğunda zihnime küçük Selis ve ablası hakkında ki hayalleri doldu. Zar zor hatırlasam da annemin kopyası olan küçük bir kız hayal ederdim. Onun beni koruyup kolladığını. Birkaç kere oluşmuştu bu düşünce zihnimde.
O an keşke dedim ablamı hiç tanımasaydım. Hayır, üstünü çiz. Hiç tanımasaydım değil, keşke o hep hayallerimde tanıdığım gibi kalsaydı.
...
Eveett geldik koca bir kitabın sonuna daha sjjsjsjs. Nasıl? Beğendiniz mi? Bölüm hakkında yorumlarınızı ayrı direkt kitap hakkında ki yorumlarınızı ayrı merak ediyorum. Ha zaten teorilerinizi çok çok merak ediyorum yazmayı unutmayın.
Sonra gel gelelim herkesin aklında ki o soruya. 3. Kitap ne zaman? Bende bilmiyorum sksjsjsh. Ama merak etmeyin elimden gelen en kısa zamanda atmaya çalışacağım ama net bir bilgi söyleyemiyorum, bunun tüm bilgilendirmelerini ınstagram üzerinden yaptığım için beni oradan takip etmeyi unutmayın.
Çok çok öpüldünüss, kendinize iyi bakın 3. Kitaba kadar ölmeyin. Hepinizi sevmek eşittir ben. Vee babaysss.
Instagram: r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |