31. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

Her insan şüphe duyardı. Birinden şüphe duymak aslında en büyük hakkımızdı çünkü hayatımıza giren her kişiye koşulsuz şartsız güvenemezdik.

Şüphelerimizi ise haklı çıkaran hislerimiz olurdu. Bazen hislerimiz o kadar ağır basar ki şüphe duyduğumuz durumdan emin oluruz. Emin olsak bile gerçekleşmesini istemediğimiz anlar da olur.

Benim hayatım insanlardan şüphe etmek üzerine kurulmuştu. Kime güvendiysem terk etti. Kime güvendiysem arkamdan bıçakladı. Kime güvendiysem ihanet etti. Güven duygumu yitirdim, kimseye güvenmemem gerektiğini öğrendim.

Hislerim ise beni hiç bir zaman yanıltmazdı. Aslında şu hayatta ki tek güvenim her zaman hislerime karşı olmuştu. Beni asla yanıltmazlardı.

Şu an ise yanıltmaları istediğim tek an olabilirdi. Bu ekibin tekrar bir araya gelişi gerçekten öncekinden daha farklıydı çünkü ben artık ekibin içinde kavga bile çıkmasını istemiyordum. Tamam her zaman Mayıs ile tatlı kavgalarımız olabilirdi ama sanırım gerçekten ben bu ekibin dağılmasını istemiyordum. Tekrar yalnız kalmak istemiyordum...

Mayıs ile ilgili bir sorun çıkmasını istemiyordum. En azından içimden bir taraf istemiyordu ama diğer tarafım Mayıs'ın bir işler karıştırdığını ispatlamak ve kendimi haklı çıkarmak istiyordu.

Ben ilk kez şüphelerim beni yanıltmasını ve hislerimin doğru çıkmamasını istiyordum çünkü ne kadar reddetsem de bu ekip dokuz kişilikti ve içimizden biri hain bile olsa bu sayının eksilmesini istemiyordum.

Bir kaç adım atıp Mayıs'ın karşısında dimdik durdum ve onun yutkunuşuna şahit oldum. Mayıs'ı gözlerinde ilk kez korkunun emareleri vardı.

Peki ben neden şu an evi ayağa kaldırmıyordum? Mayıs da bana bakarken bunu yapmadığım için şaşırmışa benziyordu ama yine de yüzündeki korku ve dehşet ifadesi yerinde duruyordu. Haklıydı, benim sağım solum belli olmaz. Her an evi ayağa kaldırmayı geçtim, evi onun başına bile yıkabilirdim. O ise buna karşı çıkamayacak kadar haksız durumdaydı ve kendisi de bu durumu kabullenmişçesine bana bakıyordu.

Konuşmak için ağzımı açmadan Mayıs fısıldayarak konuştu. "Bak Selis, şimdi değil. Sana her şeyi açıklayabilirim ama sakın bağırma." Sesinden bile korku hissedilecek kadar ne yapmıştı bu kız? Kendini ifade etmek için beden dilini de harekete geçirdiğinde vücudunun yarım yamalak titrediğine şahit oldum. "İstediğin soruyu da sorabilirsin cevaplayacağım. Hatta benden bugün ki oyunun intikamını da almak isteyebilirsin. Ona da tamam. Ama burada değil lütfen biri görmeden yukarı çıkalım."

Hala ona sorgulayıcı gözlerle bakıyordum. Doğru düzgün bir açıklama yapmadan şuradan şuraya hareket etmeyi planlamıyordum doğrusu. Sanırım Mayıs bunu gözlerimde görmüş olacak ki burnundan sabır dilenen bir nefes verdi. "Gece kulübüne gittim." Gözlerim kısılırken o bir saniye bile ara vermeden devam etti. "Kafa dağıtmak için."

Öyle hızlı kuruyordu ki cümlelerini yalan söylediği barizdi. Bakışlarım merdivenlere kaydıktan sonra tekrar Mayıs'a dönünce benim bakışlarımı yakalamış olacak ki yüzü daha da korkulu bir hal almıştı. "Neden saklıyorsun ki?"

Sorduğum soruya hiç düşünmeden cevap vermişti. "Ilgaz bilmiyor. Kimse bilmiyor. Lütfen Selis gel balkona çıkalım orada konuşuruz."

Kaşlarım şüpheyle çatıldı. "Evde balkon mu var?"

Sorum ona sinir bozucu gelmiş gibi kendini tutamayıp gözlerini devirdi. "Çatı katını hiç incelemedin değil mi?"

Evet, çatı katı. Oraya bir kere çıkmıştım o da bayıldığımdaydı ve Ilgaz'ın yani şu an Mayıs'ın olan oda da kalmıştım. Çıktığım da ise etrafa çok uzun göz gezdirmeden aşağı inmiştim.

Kafamı aşağı yukarı salladım sonra da kafamla üst katı işaret edip, "Umarım doğru düzgün bir açıklaman vardır." diyerek merdivenlere yöneldim.

Arkamdan ışığı kapatıp peşime takıldı ve kısa süre içinde çatı katına çıktık. Çatı katında bulunan tek odanın hemen karşısında bir kapı daha vardı. Sanırım balkona açılan kapı da o olmalıydı. O tarafa yöneldiğimde Mayıs'ta peşimden geldi ve balkona çıktığımda ardımdan hemen yanımda bitti.

Balkon ne küçük ne büyüktü. İçeride bir sehpa ve etrafında iki tane sandalye vardı. İçimi üşüten soğuk nedense Mayıs'a çok işlemiyor gibiydi. Hatta alnından dökülen boncuk boncuk terleri de görebiliyordum. Stresten ve korkudan olmalıydı.

Onun aksine gayet rahat bir şekilde sandalyeyi balkondan ileride ki dağ manzarasını rahat bir şekilde izleyebileceğim şekilde yerleştirip oturdum.

Mayıs benim ardımdan aynı benim gibi sandalyesini yerleştirdi ve oturdu. Yine de aramızda bir kol kadar mesafe vardı. Mayıs'ın beden dilinde ki tedirginlik ise hala kendini belli ediyordu.

Bir süre sustuk ve en sonunda soğuk havayı ciğerlerime doldurup içimin yanmasına neden olduktan sonra konuştum. "Bir şeyler anlatacak mısın artık?"

Yutkunup, gözlerini kaçırdığını hissettim ama yine de ona bakmadım. "Sen sorsan öyle anlatsam?"

Soru sorar gibi belirttiği isteğini başımı sallayarak onayladım ve hiç düşünmeden aklıma takılan ilk detayı sordum. "Neden cluba gittiğini Ilgaz'dan ya da bizden saklıyorsun ki? Sonuçta sözleşme de Kumsal'ın koyduğu madde sayesinde..." Sesim kendi içimde kaybolduğunda o an aklıma düştü ve gözlerim irileşirken ona döndüm. "Sen o yüzden bu madde hoşuma gitti demiştin. Ama neden? Yani anlamıyorum söylesen ne olacak ki sadece kafa dağıtmak için gidiyorsun. Herkes yapar bunu." Aklıma düşen diğer bir ihtimalle tek kaşımı kaldırdım. "Ya da belki başka bir yere gidiyorsundur?"

Bakışlarını kaçırdı ve gözlerini yumdu. Kafasını iki yana sallarken nasıl açıklayacağını değil de açıklamaya nereden başlayacağını düşünüyor gibiydi. Uzun süre düşünüp verdiği cevaplar kafamın içinde onun yalan söyleme ihtimalini çoğaltıyordu. Oysa hızlıca hiç düşünmeden sorularımı yanıtlasa bir tık daha ona inanabilirdim. Tabii ki ona güvenmem söz konusu bile olamazdı.

Mayıs benim aksime içine çektiği nefesi yavaşça dudaklarının arasından bırakırken havada buhar oluştu. Gözlerini açmadan konuştu. "Hayır başka bir yere gitmiyorum."

Verdiği kısa yanıta karşılık aynı onun yaptığı gibi alayla güldüm. "Çok açıklayıcı olun sağ ol." diyerek bugün bana yaptığı kısa cevap konusunda ki iğnelemelerini ona hatırlatmış oldum.

Bu onun yerinde rahatsızca kıpırdanmasına neden olurken benim keyiflenmemi sağladı. Rahat bir şekilde yaslanıp bakışlarımı tekrar dağlara çevirdiğimde, "Umarım şu an buradan kalkıp herkesi ayaklandırıp her şeyi anlatabileceğimin farkındasındır."

Sanki sabrının sınırlarına gelmişim gibi gözlerini hiddetle açtı ve aynı hızla bedenini bana çevirip, "Seni şuradan aşağı atsam ne anlatabilirsin ki?" dedi sert ve kırılmaz buz gibi sesiyle.

O an fark ettim. Mayıs’ın gözlerinde ki buz içine de sızmıştı. Hatta sadece içine değil, kendi etrafına da buzdan bir kale örmüştü. Ben dahil Mayıs'a ulaşmak isteyen herkes o buzları kırmaya çalışıyordu. Oysa eritmeyi denesek belki de içinde ki sıcaklıkla kendi içinde ki buzları eritip bize yardım bile ederdi. Bunu yapabilirdim ama şu an değil.

Aynı hiddetle ona dönüp iddialı bakışlarımı ona diktim. "Bunu yaptıktan sonra nasıl bir açıklama yapacaksın tatlım?"

Onun çenesi kitlenirken ben çenemi yukarı diktim. Kaşlarımı kaldırıp indirerek ona anlat der gibi yaptım. Dudaklarını yalayıp önüne döndüğünde bende tekrar rahat pozisyonuma kavuştum.

"Oraya sadece içmek için gitmiyorum." Kaşlarım çatıldığında o bir solukta anlatmaya devam etti. Sanki şu an anlatmazsa bir daha ağzını açamayacak gibi, eğer şu an susarsa bir daha konuşamayacak gibi. "Eğlenmek ve kafa dağıtmak için gittiğim doğru. Sadece benim eğlenme ve kafa dağıtma anlayışım biraz farklı." Omzunun üzerinden bana bakınca bende aynı şekilde ona baktım. "Anlarsın ya..." diye fısıldadığında kendimi salak gibi hissediyordum çünkü hiç bir şey anlamamıştım.

Benim suskunluğumdan hiçbir şey anlamadığımı anlamamış olacak ki kafasını geri attı. Dağınık saçları arkaya doğru döküldüğüne bir süre öylece kaldı ve sonra tekrar bana baktı. "Selis." dedi sert bir sesle. "Sence şu dağınık üst başımla, makyajımla falan öyle bir mekanda nasıl bir halt yemiş olabilirim?"

Kaşlarını imayla kaldırdığında o an jeton düştü ve dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. "Sevgilin mi var?" Neden bunu sordum bilmiyorum ama gerçekleri öğrendikçe kafamda daha da fazla soru işareti doluyordu. Bu yaptığı bu geceye mi mahsustu yoksa bir bağımlılık mıydı?

Gözlerini devirerek, "Saçmalama Selis." diye fısıldadı. Sanki hala birisinin duymasından korkuyor gibiydi.

Kafamı iki yana sallayıp durumu anlamlandırmaya çalıştım. "İyi de bunu neden Ilgaz'a söylemiyorsun onu anlamadım. Yani... Bilmiyorum Mayıs anlamıyorum."

İçine derin bir nefes çektiğinde söyleyeceklerine beni değil de kendini hazırlar gibi bir hali vardı. Sanki ilk kez bu yaptığını birine anlatıyordu. Yoksa gerçekten ilk kez mi bunu birine anlatıyordu?

"İzin vermez Selis." Tekrar anlatmaya başladığında bu sefer bakışları kucağında oynadığı ellerindeydi. Şu an gözümde onu masum bir çocuk olarak görüyordum. "Yaptığım kötü bir şey gibi gözüküyor -ki gözükmekle kalmıyor öyle- Bir bağımlılık. Anladın mı? Hayır, sevgilim yok her seferinde başka bir adamla ve bunu kendi isteğimle yapıyorum. Para karşılığında falan da değil yani. Kafam dağılıyor ve kendimi dünyadan dertlerimden arınmış hissediyorum. Belki büyük bir yanlış ama o an orada biri beni istiyor. Dış görünüşüm için olabilir ama bu beni mutlu ediyor. Kimsem yok Selis tek eğlencem bu ve kimse bunu benim elimden alamaz anladın mı?"

Soluksuz kurduğu cümleler sanki beynimin içinde yankılanıyordu. Anlam veremiyordum neden bir kadın bunu yapardı ki? Sebebi ne olursa olsun. Ben kimsenin bana dokunmasına bile tahammül edemezken o her gün başka biriyle... Sanırım kusacağım. Evet, şu an tek isteğim klozetin karşısına dizlerimin üzerine çöküp avuç içlerimi soğuk fayansa bastırıp kusmaktı. Belki çok tepki veriyordum ama bu tepkiyi vermek hakkımdı.

Sessizliğim Mayıs'ı korkutmuş olacak ki tekrar konuştu. “Selis kimseye söylemeyeceksin değil mi? Bak istersen bundan sonra geçmişini bile kurcalamam."

Ona dönmeden lafını yarıda kestim. "Anlamıyorum Mayıs. Bunu neden kendine yapıyorsun? Neden böyle bir şeyden zevk alıyorsun ki? Hatta direk neden böyle bir şey yapıyorsun?"

Nasıl buna bu kadar bağlanmıştı. Hatta bana bir daha sataşmamayı teklif edecek kadar vazgeçemediği neydi? Sanırım asla anlamayacaktım.

"Anlayamazsın Selis... Bak bence ikimizde o gün geçmişimizi uydurduk. Sen hiç bir zaman gerçeği anlatmasan da ben şimdi anlatmayı becerebildiğim kadarını anlatacağım ve bu bir kerelik bir şey olacak. Bir daha bunu yapmayacağım çünkü ben acıların nasıl paylaşıldığını da bilmiyorum Selis. Bazı insanlar gözlerine bakıp birbirlerinin acısını anlarlar ama beni kimse anlamadı çünkü kimsem olmadı."

Öyle bir soluksuz konuşuyordu ki ona inanmak istedim. Yıllar sonra birine daha güvenmek istedim. Garipti, bu kişinin Mayıs olması çok daha garipti.

"Ben yetimhane de büyüdüm ve ailemi hiç tanımadım. Sadece annem hakkında bilgilere ulaşabildiğim için şu an buradayım. Doğal olarak on sekiz yaşıma kadar yetimhanede kaldım ama çoğunlukla hastanedeydim." Nefes alış verişleri hızlanmıştı sanki bunları anlatmak ona tekrar acı veriyordu. Anlatmak zorunda değildi ben ondan geçmişini değil şu anını istemiştim ve ilk anlattıkları bana yeterde artardı. Yine de içimde ki merak duygusunu durduramadım ve onu kesmeden anlattıklarını dinlemeye devam ettim.

"On beş ya da on altı yaşlarımda dosyaları karıştırırken annemin de beni sevmediğini öğrendim." Nefesimin kesildiğini hissettim. "Belki de sevilecek bir kız değilimdir ama söylesene Selis neden bir insan kendi canından olan birini aldırmak ister ki? Ha madem aldıracaksın neden yaparsın ki?" Sanki kalın ellerin boğazımı sardığını hissettim. "Annem beni dört aylıkken aldırmış ve ben hayata tutunmuşum." Ellerini boğazına sardı ama bu kendini boğmak için yaptığı bir hareket gibiydi. "İnanabiliyor musun dört aylık ya? Aldırma işleminden hayata tutunmuşum. Haberlere bile çıkmışım." Nefesinin bile titrediğini hissettim. Sesi ise uzun zamandır titriyordu. "Annem beni aldırmak istemiş, ben hayata tutunmuşum ve ben doğduğum için annem ölmüş."

Ölüm o an sanki soğuk bir rüzgardı ve tenimin içine işliyordu. Ben ise engel olamıyordum. Mayıs'a dur diyemiyordum. Kaldıramazdım farkındayım ama dilim damağım kurumuştu. Sanki kalın ipler tarafından ağzım dikilmişti ve ben dudaklarımı birbirinden ayıramıyordum. Hatta daha da bastırıyordum.

Mayıs'ın yanımda ki hıçkırığını duydum. Bakışlarım ona kaymadı. Ağlıyor muydu? O sert kız ağlıyor muydu?

"Yalan Selis." Ağlıyordu. "Narkozunda farklı bir madde tespit edilmiş o yüzden ölmüş ama bu hiç bir zaman bilinmemiş. Sırf sıçtığımın hastanesinin itibarı zedelenmesin diye açığa çıkartılmamış. Sonuçta arkasında duran kimse de yokmuş."

Zorlukla dudaklarımı aralayıp, "Baban?" diye sordum. Devamını duymak istemediğim halde neden devamını getiriyordum?

"Yok. Yani baya ortada yok. Annem evli gözükmüyor. Ben hiç bir şey bilmiyorum Selis." Elleriyle sertçe yüzünü sildi. "Bunları ilk kez dile getiriyorum çünkü ben bunları öğrendiğimde yetimhanede ki tek arkadaşım Duygu kalp krizi yüzünden ölmüştü." Sanki konuyu değiştirmek istermiş gibi arkadaşını anlatmaya başladı. "Biliyor musun ben altı yaşındayken onu ilk yardım derslerinde öğrendiğim kalp masajı sayesinde kurtarmıştım ama daha sonra hastaneye kaldırıldığında ölüm haberi gelmişti ben altı yaşımda en yakın arkadaşımı kaybettim Selis ve orada ki kızların bana ne yaptıklarını bilmek bile istemezsin. Sorun ne biliyor musun? Hiç biri ceza almıyordu ama ben sesimi yükselttiğim an ceza alıyordum. Duygu beni koruyordu o gitti yalnız kaldım. Ben her zaman ağlayan bir kızdım küçükken biliyor musun? Ama her şeye ağlıyordum şimdi böyle güçlü durduğuma bakma ben hala o küçük kızım." Kaşlarını çattı. "Hayır değilim. O son cümlemi kurmadım say."

En sonunda cesaret edip bakışlarımı ona çevirdiğimde o sanki ağladığını görmemi istemiyormuş gibi elleriyle yüzünü kapatmıştı ama susmamakta kararlıydı. Ne zamandır içinde tutuyordu bunları?

"Selis ben annemi çok özledim." Bu cümlesiyle ben de ağlamak istedim ama yapamıyordum. Kendimi kesmek istiyordum. Ben neden ağlayamıyorum? "İnsan tanımadığı birini özleyebilir mi? Ben özlüyorum. Bencillik mi yapıyorum?"

Belki tüm bunları alkolün etkisiyle anlatıyordu ve yarın bana bunları anlattığını unutacaktı. Ben de unuturdum. Kimi kandırıyorum ki her zaman bu yükle yaşayacaktım.

"Orada beni kimse sevmiyordu Selis. Zaten çoğunlukla hastane de kalıyordum." İçine derin bir nefes çekerken dik durmaya çalıştı ama sırtında taşıdığı yükler sanki onu kambur yapmıştı. O yüklerden birazını bende almak istedim. Kendi acılarımı umursamayıp onun acılarını taşımak istedim.

"Doğduğumda zaten bir buçuk yıl güvezde kalmışım. Normalde anne karnında beş ayda tamamlamam gereken gelişimimi güvezde on sekiz ayda tamamlamışım. Yine de çoğu organım gelişmemiş. Sürekli ameliyatlara girdim. Sürekli hastaneye yatırıldım. Hep bir şeyim eksik, hep bir şeyim farklı. Belki diğer insanlar gibi olamadığımdan kimse beni sevmemiştir. Olamaz mı? Yoksa ben kimsenin sevmeyeceği bir kız mıyım Selis?"

Gözlerini bana çevirdiğinde içleri kıpkırmızı olmuştu, altları şişmiş hatta neredeyse morarmaya başlamıştı. Kim bilir sırf güçlü durmak için o gözyaşlarını ne kadardır içinde tutuyordu?

"Hep bir sorunum vardı. Say say bitmez ama bu iyi bir şeydi benim için. Yurttan uzaktaydım o kızlar yoktu. Hem orada ki hemşireler ve doktorlar benimle çok iyi ilgileniyorlardı. Biliyorum, görevleri bu ama beni ilk kez birinin sevdiğini hissetmiştim. Saçma ama bu beni mutlu bile ediyordu."

Zorlukla nefes aldı, sanki şimdide o boğuluyordu. Bir suyun altında uzun süre kalmış ama yine de nefesini kaybetmemiş yüzeye çıktığında ciğerlerini oksijenle doldurmayı başarmış gibiydi. Mayıs'ın hayatı ve zorlukları bu şekilde özetlenebilir miydi? Hayır, onun acıları bir paragrafa sığdırılamazdı.

"Bir yerden sonra hastanelerde beni boğmaya başladı ama. Hastanelerden nefret ettim. Ben ilk kez bir şeyden nefret ettim. Orada ki kızlardan bile nefret etmemiştim aslında. Sırf beni sevsinler diye onları sevmeye zorlamıştım kendimi." Omuz silkti. "Olmadı. Bunu da başaramadım. Olsun belki de sevilmeyi hiç bir zaman hak etmeyen bir kızdım."

Son cümlesi boğazıma bir taş oturtmuş gibi hissettirdi. Yutkunamıyordum, boğuluyordum. İstediğimde buydu orada boğulup ölmek. Ama Mayıs'ın gerçekten susmaya niyeti yok gibiydi. Her şeyden çok bu yaşanmışlıklarını ilk bana anlatıyordu, bu beni yıkmıştı.

"Hem psikolojik hem fiziksel yaptıkları tüm zorbalıklar -ki asla zorbalık deyip geçilecek şeyler değildi yaptıkları- yapmışlardı bana." Dudaklarını büzdü. "Olsun dedim. Benden daha kötüsünü yaşayanlar da vardır. Selis ama benim için bütün bunlar çok ağırdı. Kendime üzülmek için daha beterini mi yaşamalıydım? Ben kendime üzülmeyi bile hak etmiyormuşum gibi hissediyordum hep. Aslında kendimi ben bile sevmiyormuşum."

Bir süre sustu başını önüne eğdi. Rüzgarın uğultusu bir süre aramızda ki tek ses olurken hep öyle olsun istedim ama Mayıs yine susmadı.

"Sonra oradan çıktım. Çıktım ama çıkan ben değildim. Duygusuz bir kızdı. En son ne zaman gerçekten güldüm bilmiyorum Selis. Gülmeyi unutturdular bana."

Hissetmiştim zaten o hiç bir zaman içten gülmüyordu. Bunu bize karşı duvarları olduğu için yapmıyordu. Hayat onu böyle biri olmaya zorlamıştı. Şu an ise karşımda sanki anlattığı o küçük Mayıs vardı.

Bir an aklına başka bir şey gelmiş gibi omuzları sarsılarak ağlamaya başladı ama hala ağlayışı sessizdi. "Adım neden Mayıs biliyor musun? Çünkü kimse adımı koymamış. Mayıs ayında doğmuşum adım Mayıs olmuş. Olsun en azından bir ismim olmuş. İsmi olmayanlar var şu hayatta. Benden daha beterleri de var değil mi?"

Kendini avutma şekli buydu. Benden daha kötü halde olanlar var. Saçmaydı, sırf benden daha kötü halde olanlar var diye ben neden kendi halime üzülmeyeyim ki? Ben mi bencildim yoksa Mayıs mı kendini umursamıyordu? Tabii ya o kendini bile sevmeyen bir kızdı. Onu kimse sevmemişti.

Bir an ona moral olmak için dudaklarım aralandıysa da geri kapandı. Ne diyecektim? bilmiyordum. En kötüsü de buydu zaten; bilmemek.

O an Mayıs ile birlikte ağlamak istedim ama yapamıyordum. Ona sarılabilirdim. Gerçekten sarılmak iyi gelir miydi bir insana?

Yerimde hareketlenip, "Mayıs..." dediysem de yine beni susturdu.

"Selis ben Duygu ölünce duygularımı kaybettim. O yetimhaneden çıktığımda ise heykel gibiydim. İşte o zaman insanlar bana ilgi duydu. Beni merak etmeye başladılar. Bunların hepsi erkekti ama umurumda değildi. Amaçlarının farkındaydım ama yine umurumda değildi. Biri fiziksel bile olsa beni merak ediyordu. Daha da iyisi beni istiyordu. Bunun anlamını gerçekten anlayamazsın. Anlamazsın değil mi Selis? Sen hiç benim kadar yalnız kaldın mı?"

Bakışları umutla bana döndü. Neden umutla dolduğunu anlamadığım bakışlarına şaşkınlıkla bakarken ne diyeceğimi bilemedim. Bakışlarımda her ne gördüyse daha sarsıldı ve ağlaması şiddetlendi.

O an kendimi tutamadım ve yerimden kalkıp onun sandalyesinin önünde diz çöktüm. Mayıs bana karşı olan buzlarını eritmemişti, kırmıştı ve bu onu da parçalamıştı. Bunu görebiliyordum. Artık aramızda bir köprü oluşsa da bu köprüyü kurmak için tek çaba gösteren Mayıs olmuştu. Şimdi Mayıs köprünün bir ucunda durmuş, diğer ucunda duran benim ona gelmemi bekliyordu çünkü o zaten yeterince çaba sarf etmişti.

Ellerimi dizlerine yerleştirip tüm temas problemimi unuttum ve dizlerini ovarak onu sakinleştirmeye çalıştım. "Mayıs." dedim yatıştırıcı bir sesle. Sanki isminden nefret ediyormuş gibi kafasını iki yana salladı. Bu hareketiyle savrulan saçları ıslak yüzüne yapışmıştı. "Bana bak." dediğimde bakışlarını bana çevirdi. Dudaklarını araladı ama onu susturdum. Artık gerçekten daha fazlasını duymak istemiyordum. Belki başka zaman ama daha fazlasını şu an kaldıramazdım. Ayrıca daha fazlası da mı vardı? Bir kadın hayatında en fazla ne yaşayabilirdi ki?

"Ilgaz var Mayıs. O seni seviyor. Tutku da var. Hatta..." Yutkundum nasıl söyleyeceğimi bilemediğimden sesim daha fazla kısıldı. "Artık bende varım. Eğer istersen." Mayıs kafasını daha da hızlı iki yana salladı.

"Olma Selis, sen de olma Ilgaz da olmasın, Tutku da olmasın. Sana diyordum ya hep çevrene zarar veriyorsun diye ben o anlarda kendime olan nefretimi sana kusuyordum aslında. Selis ben kendimi ilk kez birine bu kadar çok benzettim ve o kişi sen oldun. Özür dilerim keşke kendimden bu kadar çok nefret etmeseydim." İçine derin bir nefes çekti. "Kimse sevmesin beni. Hayatına dahil olduğum herkes ölüyor. Bırak tek gecelik ilişkilerim kiminle geçtiyse ona zarar gelsin." Daha da şiddetli ağladı ve kendine bile itiraf edemediğini o an bana karşı dile getirdi. "Ben bu ekibe çok bağlandım Selis ilk kez yalnız hissetmiyorum. Hiç gitmeseniz olmaz mı?"

Bu sorusu doğrulup ona sıkıca sarılmama neden oldu. Tıpkı bir çocuk gibi başını boynuma gömdüğünde kollarını sırtıma sardı. O an Mayıs'ın duygularını hissettim. O aslında hep sıcak bir kızdı sadece soğukta bırakılmıştı ve buz tutmuştu ama içinde ki sıcaklığı her şeye rağmen hala taşıyordu.

"Gitmeyeceğim Mayıs. Söz veremem ama gitmeyeceğim." Seni anlıyorum diyemedim. Yine kendimi anlatamadım çünkü ben kime kendimi anlattıysam o benden gitti. Aslında Mayıs ile gerçekten de ne kadar benziyorduk.

Bir süre öyle kaldığımız da Mayıs'ın gözyaşlarının dinmesini bekledim. Hissediyorum daha anlatmak istediği çok şeyi vardı ama susuyordu hem kendini hem beni daha fazla yaralamamak için susuyordu.

O an teorilerimden birini daha doğruladım. Biz birbirimize benzediğimiz için birbirimizi sevemiyorduk çünkü en büyük nefretimiz kendimizeydi. Bunu ben kendi içimde kabullensem de dile getiremiyordum. Bu cesareti Mayıs göstermişti ve bu ona daha sıkı sarılmama neden olmuştu.

Kulağına doğru, "Özür dilerim Mayıs. Nedeni yok sadece özür dilerim. Çok içimde tuttuğumu hissettim." diye fısıldadım.

Onun da göz yaşları tükendiğinde, "Bende özür dilerim Selis. Kendime olan nefretimi sana kustuğum ve daha bir çok şey için." diye fısıldadı benim gibi.

Belki yarın tekrar aynı halimize dönecektik ve ben sanırım bunu istiyordum ama yine de bu gece konuştuklarımız ikimiz arasında olan o görünmez köprünün temelleri olarak kalacaktı.

Belki de yarın ikimiz de bu geceyi unutacaktık ama sonsuza dek zihnimin ve hatta içimizin bir köşesinde bu ağırlığı taşıyacaktık. Yani en azından ben taşıyacaktım.

Hava iyice soğuduğunda artık tamamen sakinleşmiştik. "Sen ne yaşadın Selis? Sözleşmeye o maddeyi koyacak kadar ne yaşadın?"

Mırıltısıyla söyledikleri tenimin içinde kayboldu ve zamana karıştı. Hayır şu an sırası değildi. Kendimi zamanın akışına ve zihnimin içine kaptıramazdım.

Mayıs sessizliğimle ona cevap vermeyeceğimi anlamış olacak ki üstelemedi. O da farkındaydı zamanı geldiğinde ona anlatacaktım. Sadece güvenmem gerekiyordu ve ben artık kimseye güvenmek de istemiyordum çünkü bir kişinin daha hayatımdan eksilmesini istemiyordum.

Yine bizim sessizliğimiz Kankırmızısı Sessizliği ortamı sarınca artık soğuğu teminin altında bile hisseder hale gelmiştim. Bu sefer Mayıs da benden farksız gözüküyordu.

Hala başını göğsümde saklayan Mayıs küçük bir çocuk gibi fısıldadı. "Selis beraber yatalım mı? Yani ben kimseyle yatmadım bu yaşıma kadar. Duygu'yla bile yatamamıştım çünkü izin vermiyorlardı. Hep anne sıcaklığı nasıl merak etmişimdir. Sen annenle uyumuşsundur küçükken. Onun sıcaklığı senin içinde bir yerlerde kaldıysa eğer..." Çekingen bir ses tonuyla konuşmaya devam etti. "Benimle birazını paylaşır mısın?"

Gözlerimi sıkıca yumdum ve geri açtığımda yutkunmakta zorlandım. Konuşamadığım için başımı aşağı yukarı salladım ve Mayıs da bunu hissettiğinde birbirimizden ayrıldık. Odaya geçtiğimizde ben kendimi zaten aşinalık kazandığım yatağa atarken Mayıs üzerini değiştirmek için odada ki lavaboya girdi.

Lacivert bir pijama takımı giymişti ve pijamasının üstünde ki gri tüylü kedi onu çocuklaştırmıştı bu ise gülümsememi daha sıcak ve içten hale getirmişti.

Mayıs gülümsememe baktığında o da aynısı yapmaya çalışsa da başarısız olmuştu. Bu haline gülsem de hala içimde bir yerler de acısını hissediyordum.

Yatak zaten çift kişilik olduğundan rahatlıkla sığmıştık. Temas problemimi tamamen bir köşeye atmıştım çünkü artık birine dokunduğumda o kirli elleri tenimde hissetmiyordum. Sanırım yalnızlıktan kafayı yemiştim ve artık bu ekipte kendime geliyorum.

Mayıs sırtını göğüs kafesime yasladığında tıpkı annemden öğrendiğim gibi onu kollarımın arasına aldım. Ne kadar büyümüş olsa da sanki kollarımın arasında ki çocuk Mayıs'tı.

Taradığını fark ettiğim kaderinin rengini taşıyan saçlarını hafifçe okşadığımda annemi hatırlasam da gelen görüntüleri hemen geri beynimin en dip köşesine yolladım.

Uzun bir sessizliğin ardından Mayıs'ın uyuduğunu zannetsem de birden, "Bana masal da anlatır mısın?" diye sorunca onun gerçekten tanıdığım Mayıs olup olmadığından şüphe ettim.

Onu bu duygusuz haline getirenler için içimden bir ton sövdükten sonra en samimi sesimle onun bu çocuksu isteğine cevap verdim. "Masal bilmiyorum Mayıs. Annem anlattıysa da unuttum."

Yüzünü görmesem de hayal kırıklığını hissettim ve toparlamak adına anlayışlı bir ses tonuyla konuştum. "Ama bir gün senin için masal öğrenebilirim. Söz vermiyorum ama yapacağım."

"Neden söz vermiyorsun?" Gerçek bir merakla sorduğu soruya buruk bir şekilde gülümsediysem de cevap vermedim ve her zaman sığındığım bahaneme sığındım.

"Hadi, uyu Mayıs."

Söylediğim cümleyi sanki annesi söylemiş o da küçük bir kızmış gibi başını aşağı yukarı salladı ve bu daha fazla tebessüm etmeme sebep oldu.

Ben ise uyumayacaktım çünkü böyle bir geceyi kabus ile sonlandırmak istemiyordum. Zaten bugün yeterince uyumuştum.

...

Bir silah patladı. Etraf zifiri karanlıktı ama birine sarıldığımı hissediyordum. İlk kez sarıldığım kişide güven hissediyordum. Yine aynısı oldu ve o beden benden uzaklaşmaya başladı. Sanki kollarımın arasından kaydı ama yine de benden uzaklaştı. Ben birine güvendim ve o beni terk etti.

Sanki zamanda yer değiştirdim. Başka bir yere geldim ama yine etraf zifiri karanlıktı. Omuzlarımda bir baskı hissettim. Ayaklarım yerden kesildi ve ben sanki dibi gözükmeyen bir çukurun içine düştüm ama o sona ulaşmadım.

Sıçrar gibi olunca gözlerim aralandı ve yine kendimi soğuk hücrede buldum. Derecesini bilmesem de oldukça soğuktu ve burada beni çok uzun tutuyorlardı.

Birden sırtımda küçük batmalar hissedince yeniden mekan değişti ve ben yine zamanda kayıyormuşum gibi hissettim.

Bu sefer yüzüstü yatırılmıştım ve sırtıma uzun ucu oldukça sivri ince iğneye benzer metaller batırıyorlardı. Çoğunun ucunda onların ürettiği ilaçlar vardı ve benim irademin karşısında artık asker yapmaktan vazgeçip denek olarak kullanıyorlardı.

Yine ve yeniden mekan değişti bu sefer sırtım duvara yaslı önümde ki yemeğe bakıyordum. Bu sefer o getirmemişti. Bu yüzden yemeğe elimi bile sürmemiştim çünkü ben onun dışında kimseye güvenemiyordum.

Zaman yine aktı. İlk kez bir kabusun içinde bu kadar art arda sahneler görüyordum. Bir dakika, ben kabus görüyordum değil mi?

Bu sefer kollarıma cam parçalarıyla kesikler atıyordular. Yine kaçmaya çalışmıştım ve üstün bir cesaret gösterip camı kırarak yapmaya çalışmıştım ama camın sesine gelip beni durdurmuşlardı. Ceza olarak kırdığım cam parçalarıyla küçük bedenimi ve en çok da kollarımı kesiyorlardı. Bir daha kaçmayacağım hakkında beni tehdit ediyorlardı ama ben hiçbirini duymuyordum. Duysam bile karşılık vermiyordum, ağzımı bıçak açmıyordu. Biliyordum çünkü, o benim yaralarımı sarardı. O benim acılarımı dindirirdi. Hatta birazdan o gelip beni kurtarır bunun için dayak bile yerdi.

Yine zaman ve mekan değişti. Bu sefer sanki gerçekten zamanda kayıyormuşum gibi hissettim ve o esintiyi hissettim. Artık uyanmak istiyordum çünkü gerçekten bedenimin sızladığını hissediyordum.

Bu sefer sırt üstü yatırmışlardı beni. Yüzüme ilk yastık bastırıp boğmaya çalışmışlardı ama amaçları öldürmek değildi. Amaçları neydi onu bile bilmiyordum. Belirli aralıklarla yastık ile nefesimi kesip tekrar almamı sağlıyorlardı. Ama bu onlara yeterli gelmemişti.

Bir bez parçasını yüzüme yapıştırıp gerdirmişlerdi. İlk ne yaptıklarını anlamadım çünkü sırayla ilk yastık sonrasında ise poşetle boğarlardı. Bu sefer farklıydı.

Birden getirdikleri bidonla yüzüme hafif hafif su dökmeye başladıklarında ilk bezden sızan ıslaklığı hissettim. Sonrasında suyu tamamen hissettim ama nefesim kesildi. Bez yüzüme baskı uyguladığından oksijenim kesilmişti ve bu suyun altında boğulmaktan daha beter bir histi. Küçük bedenim çırpınırken nefes almak için ağzımı açtım ama faydasız olması yetmezmiş gibi birde ağzıma su dolmasına neden oldu. Artık tamamen boğulduğumu hissediyordum.

Gözlerim kapanırken birden yanımda bir hareketlilik hissettim aynı anda kaybolmaya başlayan bir kapı sesi. Yüzümde ki bezin baskısı ve ıslaklık hissi azalırken bir üşüme hissettim.

Yan tarafımdan esen rüzgar üşümeme neden olurken boğulma hissi tamamen gitmişti. Birden suyun yüzeyine çıkmışım gibi derin bir nefes çektim içime ve göz kapaklarımın o sırada gerçekten aralandığını hissettim.

Yattığım yerde dikleşirken ellerimle yüzümü ovuşturdum. Az önce beni tuttuğunu hissettiğim eller artık ellerimin üzerinde değildi. O his şu an hiç bir yerimde değildi ama yine de ürperdim.

Ellerimi gözlerime bastırırken yüzümde ki ıslaklık hissi de tamamen yok olmuştu. İlk kez bu kadar peşi sıra anı ile dolmuştu beynim. İlacımı içmediğim için mi?

Vücudumda ki titremeler dindiğinde aslında o an titrediğimi fark ettim. Esen rüzgarı hala hissettiğimden içime derin bir soluk çektim ve nefes alabilmenin verdiği hisle kasılan vücudumu tamamen gevşettim.

Dizlerimi kendime çektim ama rahat edemeyince olduğum yerde bağdaş kurdum ve dirseklerimi dizlerime yasladım ama ellerim hala yüzümü örtmeye devam etti. Kendimi sakladım çünkü beni kimsenin görmesini istemiyordum.

"Selis?" Mırıltı şeklinde duyduğum sesle irkildim ve hafifçe sıçrayarak ellerimi yüzümden çektim. Mayıs açtığı pencerenin hemen yanında sırtını duvara yaslamış tek ayağını dizinden kırmış tabanını duvara sürterken bana bakıyordu. Gözlerinde ki duygu endişe miydi?

O an dün gece aklıma geldi. Etrafıma bakındım hala çatı katındaydım pencereye baktığımda güneş yeni doğuyordu ve içim rahattı. Bir an önce odama inmeliydim çünkü birbirine düşman bu iki kızın beraber yattıklarını görürseler akıllarında soru işaretleri oluşacaktı. Ben Mayıs'ın geçmişi hakkında ağzımı açmak istemiyordum. Anlatmak isterse kendi anlatabilirdi. Bana güvenmişti ve ben bu güveni ölsem de boşa çıkarmazdım.

Kimseye açıklama yapmamak için hızla yataktan çıktım ve ayaklandığım da Mayıs'a göz ucuyla bile bakmadım. Dolapta ki aynayla saçımı başımı düzelttim ve aynadan Mayıs ile göz göze gelince onun çekingen gözleriyle karşılaştım. Bir an önce eski haline dönse iyi ederdi çünkü ben onun sert haline fazlasıyla alışmıştım.

Ona döndüğümde yutkundu ve "Nefes almak için camı açmıştım. Kabus görüyor gibiydin..." Sesi fısıltıdan bile kısık çıktı; "Böyle anlarda ne yapmam gerektiğini pek bilmediğim için dokunmadım."

Bakışlarını kaçırdığında muhtemelen kabusumun nedeninin kendisi olduğunu düşünüyordu. Onun içini rahatlatmak için, "İyi yapmışsın. Zaten her zaman görüyorum böyle kabuslar bu sefer ki birazcık farklıydı o kadar." diye açıklama yaptım. Birazcık derken elimle de işaret ve baş parmağımı yaklaştırıp göstermiştim. Onun içine su serptiğimi düşünerek gülümsesem de onun bakışları bir süre gülümsememe takıldı. Sanki nasıl gülümsemesi gerektiğini bilmiyormuş gibi benim gülümsememe bakarak kendini gülümsemeye zorladı. Bu yapay tebessümü ona hiç yakışmasa da ses etmedim.

"Eee..." diye konuyu toparlamaya çalıştım. "Ben gidiyim en iyisi beni burada görürlerse sıkıntı olur."

Arkamı dönüp kapıya yöneldiğim an konuştu. "Selis..." Sesi hala çekingen geliyordu. "Dün gece..." Ne diyeceğini bilemeyince sustu.

Görmese de gülümseyerek, "Nasıl buraya geldim onu bile hatırlamıyorum Mayıs." Düşünüyormuş gibi yapıp dudaklarımı büzdüm sonra da dilimi damağıma vurarak olumsuz ses çıkardım. "Hatırlayamadım. Sen zaten sarhoştun değil mi?"

Beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. Başka bir şey demesini bekledim ama söylemediğinde kapıya doğru adımlarımı hızlandırdım. Tam kapıyı açıp bir ayağımı kapının dışına atmıştım ki arkamdan seslendi. "Teşekkür ederim Selis. Beni dinlediğin için."

Başımı bir kere sallayıp, "Teşekkür ederim Mayıs. Nedeni yok her şeye rağmen burada olduğun için... Teşekkür ederim." dedim.

Arkamdan ne dediğini bile dinlemeden, ona konuşma fırsatı vermeden hızla aşağı kata indim. Adımlarımın fazla hızlı olduğunu ve bu yüzden gereğinden fazla ses çıkardığını fark edince yavaşladım.

Odaya girdim ve hala uyuyan Tulip'i görünce rahat bir nefes aldım. Sırtımı kapıya yasladım ve etrafa göz gezdirdim. Gözlerim kıyafet dolabına takılınca hızla önüne gittim ve içinden bir tayt bir sporcu atleti ve bir tane hırka çıkardım. İç çamaşırlarımı da aldıktan sonra sessizce odadan ayrıldım ve banyoya ilerledim.

Banyoya girer girmez kapımı kilitledim ve hızla üstümdeki kıyafetlerden kurtulup kendimi duşa attım. Buz gibi suyun altında ne kadar tepkisiz kaldım bilmiyorum. Tek düşündüğüm dün geceydi her şey kafamda net bir şekilde canlandığında keşke bende sarhoş olsaydım diye geçirdim içimden.

Sırtımı soğuk duvara yaslayınca tüylerimin bile ürperip dikildiğini hissetsem de sesim çıkmadı. Sonuçta alışıktım, ne de olsa ben her şeye alışıktım. Bu yüzden yaşadığım şeyleri büyütmeye gerek yoktu.

Gördüğüm kabusu hatırlayınca aslında uyumayacağımı hatırladım. Nasıl uyumuştum ben? Sanırım ilacın yan etkisiydi.

Kabusumun da ki görüntüler gözümün önünde canlanmaya başladığında kafamı iki yana salladım ve suyu ılıklaştırıp kısa bir duş alıp hızla çıktım ve üstümü giyindim. Hayır, ilacımı almayacaktım. En azından bir süre dayanabilirdim.

Pijamalarımı kirli sepetine atınca aynanın karşısına geçtim ve dağılmaya başlayan buğusundan görünen yansımama baktım. Derin bir nefesi çekmemle içeride ki boğucu hava nefesimi kesti. Tekrar kabusum aklıma gelince hızla tarağı elime aldım ve acımı saçlarımdan çıkarırcasına sertçe taradım. Havluyla nemini aldıktan sonra ıslak olmasını umursamadan üçe ayırıp ördüm. Örgüyü arkama atınca ellerimi lavaboya dayadım. Suyu açıp bir kaç kere yüzüme çarptım.

Daha fazla banyoda zaman kaybetmeden dışarı çıktım ve merdivenleri inerek kendimi dışarı attım. Şartsız koşulsuz asla değişmeyen siyah postal botlarımı ayağıma geçirdim. Açılan bağcıklarını bağlayıp kendimi dışarı attım.

Soğuk havayı ciğerlerime doldurup yanmasını sağladıktan sonra ağzımdan dışarı bıraktım. Tekrar aynısını yaptığımda ormanın içine doğru ilk hafif tempoyla sonrasında hızlanarak koşmaya başladım.

Uzun zamandır koşu yapmıyordum ve bedenim gerçekten çökmüştü. Artık kendimi toparlamam lazımdı. Belki de iki saat bile koşmuş olabilirdim. Evden çok uzaklaşmamak için sürekli aynı yolları kullanıyordum.

Sonunda yorulduğumu hissettiğimde nefes nefese kalmıştım ve bu soğuğa rağmen terlemiştim. Saçlarım ilk kurumuş şimdi de terden nemlenmişti. Gözüme çarpan ilk orta büyüklükte ki kayaya oturduğumda yanıma su almadığıma pişman oldum.

Bir süre orada soluklandıktan sonra ayağa kalktım. Koşu iyi gelmişti, kafam neredeyse tamamen dağılmıştı.

Eve doğru yöneleceğim sırada arkamda birinin olduğunu hissettim. Belki de bir çift göz. Ya da çevrede de olabilirdi. Hislerim ilk kez emin değildi çünkü net bir şey söylemiyordum.

Bu ormanda kimin olabileceği düşüncesiyle arkama döndüm kimseyi göremediğimde tekrar önüme döndüm ama o sırada ağaçların arasından bir gölgenin kayıp geçtiğini görür gibi oldum.

Saçmaladığımı fark edince gözlerimi sıkıca yumup geri açtım ama o kısacık saniyede sanki arkamdan o gölge geçmişti ve rüzgarını bırakmıştı. Gölgelerin rüzgarı mı olurdu? Pekala, gerçekten saçmalıyordum. Yorgunluktan hayal görmeye başlamıştım ve bir ana önce eve dönsem iyi olacaktı.

Yavaş adımlarla yürümeyi planladığım yolu korkunun verdiği hızla koşmasam da hızlı bir şekilde aşmıştım. Neyden korktuğumu bende bilmesem de sanki o gölgeyi bir kaç ağacın arasında daha görmüştüm ama bir insan olamazdı. Olsaydı anlardım ve eğer bir insan olsaydı korkmazdım. Muhtemelen.

Sıkıntı sadece gördüklerimde değildi ben o gölgeyi hissediyordum. Garipti, hislerim bunu gerçekten hissetmişti. O gölge gerçekten vardı ama gördüğüm konusunda bile emin olamazken hissettiğim konusunda emindim. Büyük bir saçmalıktı. Omuz silkip düşüncelerimden sıyrıldım.

Evin önüne geldiğimde motoruyla ilgilenen Kumsal'ı gördüm. İlk motoru ile ilgili bir kaç işi halledip sonra motorunu seyre dalmıştı. Motorunu ne ara buraya getirdiğini bilmesem de ilk kez görüyor ve ilk kez inceleme fırsatı buluyordum.

Motoru altın sarısıydı ve iki yanında ateş figürü vardı. Kırmızı ateş motorun neredeyse yarısını kaplıyordu ve ateşin devamında altın sarısı olan yerlerin üstünde belli belirsiz kan vardı. Bunlar gerçek değildi. Kumsal ekletmiş olmalıydı. Kan lekeleri gibi bir kaç figür ve desen vardı belki bir kaç harf... Hiç birini anlamıyordum motorun üstünde insanın derisinin üstünde ki dövme gibi duruyordu. Muhtemelen Kumsal için özel anlamları olmalıydı.

Sorgulamadan yanına ilerledim. Öyle bir dalmıştı ki yanında bitene kadar beni fark etmemiş, geldiğimin farkına varmamıştı.

Bakışları bana kaydığında kollarımı göğsümde topladım ve dudağımı büzüp motoruna baktım. İnceliyormuş gibi görünüyordum muhtemelen oysa ki çoktan incelemiştim.

Kumsal, "Geldiğini fark etmemişim." diye fısıldadı.

"Güzelmiş." dedim motoru kastederek.

Yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. "Öyle..."

İçime derin bir nefes çektim. Ne diyeceğimi bilemedim, konu açmak konusunda berbattım.

"Sabah yürüyüşümü?"

Başımı aşağı yukarı salladım. "Normalde her akşam yapardım. Uzun zamandır yapmıyordum uyku tutmayınca bir hava alıyım dedim."

"Anladım. İyi yapmışsın."

Ona doğru döndüğümde kollarımı iki yana serbest bıraktım o da bana döndüğünde tek elimi motorun üstüne attım ama bu sadece bir dokunuştu baskı bile uygulamadım.

"Gerçekten neden motor kullanıyorsun?"

Sorumu beklemediği için bir anlık afallasa da sonra hemen toparladı ve her zaman ki yalanlarını atmaya başladı. "Demiştim ya hızı seviyorum. Hoşuma gidiyor-"

Lafını yarıda kestim. "Bunları herkese anlatıyorsun ve ben bu anlattığın palavraların hepsinin yalan olduğunun farkındayım."

Yutkundu ve bakışlarını kaçırıp motora çevirdi. Sessiz kaldı bir süre yine bizim sessizliğimiz ortamı sardı.

Yine konuşan ben oldum. "Neden kendini ölüme sürüklüyorsun?" Bu soruyu aslında bende sormayı beklemiyordum ama küçük yaşta motor kullanımı ve bu katıldığı yarışlar sadece ölüm oyunuydu.

Sanki benim soruyu soruşum gibi o da kendinden beklemediği bir şekilde cevap verdi. "Belki de ölmek istiyorumdur." Kendi verdiği cevaba şaşırmış gibi gözlerini açıp bana baktı.

Bende de aynı şaşkınlık vardı çünkü ne kadar kötü bir hayat yaşamış olsa da ondan asla böyle bir cümle kurmasını beklemiyordum.

Uzun belki de kısa bir süre sessiz kaldık. En sonunda ikimizde sanki konu hiç açılmamış gibi yaparak kapıya yöneldik. Aynı anda bu hareketi yaptığımız için bir an telepatik yollarla anlaşıp anlaşmadığımızı sorguladım. Sonra yine saçmaladığımın farkına varıp botlarımı çıkardım ve içeri girdim.

Kumsal'da benim arkamdan girdi. Bakışlarım girişte ki saate kaydığında saatin neredeyse 11 olduğunu fark ettim. Ben kaç saattir koşuyordum? Gördüğüm gölgeler şimdi açıklığa kavuşuyordu işte bu kadar yorgunluktan beynim sulanmıştı. Birde ilacı hesaba katarsak... Aynı zamanda acıkmıştım ben.

Kumsal salona geçerken ben mutfağa geçtim. Belki de çoktan kahvaltı yapmışlardı. Sonuçta beni bekleyemezler ya. Bende onları düşünemezdim, tek düşündüğüm kendim olmalıydı.

Mutfağa girdiğimde masanın yanında sandalyeye oturmuş çayını içen Tulip'i görmeyi beklemesem de bu pek büyük bir sorun teşkil etmiyordu benim için.

Göz göze bile gelmediğimiz için her hangi bir tepki vermedim. Direk buzdolabına yöneldim ve kendime hızlıca bir sandviç hazırladım. Zaten hazırda çay olduğu için bardağa koyup masaya geçtim.

Tulip sanki karşısına oturduğumda beni anca fark edebilmişti. Bana gülümsediğinde ona aynı şekilde karşılık verdim. Bir süre ikimizde sustuk.

Tulip sanki konuşmak istiyormuş gibi bakıyordu. Bir şey söylemek istiyormuş gibi bir hali vardı. Çekiniyor gibi durduğundan ona yardımcı olmak isteyerek lafa girdim. "Bir şey soracak gibisin?"

Soruma sadece başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi. Konuşmasını bekledim ama konuşmayınca yine sessizliği bölen benim yorgun sesim oldu. "Sormayacak mısın?"

Dudaklarını birbirine bastırdı ve sanki konuşmamak için dudaklarını mühürledi. En sonunda konuşmaya karar verdiğinde sesi çatallı çıkıyordu. "Selis..." Sanki ne söyleyecekse vazgeçti ve cümleye farklı bir şekilde devam etti. Sesi farklı çıkmıştı, oradan anlamıştım. "Ben kendimi korumak için hiç bir şey bilmiyorum. Sizin gibi değilim bu yüzden neyle karışılacağımızı bilmediğimiz Fransa'ya gelmek istemiyorum. Bunu diğerlerine nasıl söyleyeceğim bilmiyorum ama..." Gözlerini elinde ki bardağa indirip dudaklarının arasından bir nefes bıraktı. "Her neyse boş yapıyorum işte. Ben başımın çaresine bakarım."

Zorlukla gülümsedim. Nedense dün geceden sonra kendimi yorgun hissediyordum. Üstüne kabus, koşu ve şu gölgeler eklenince yorgunluğu tüm bedenimde hissetmeye başlamıştım. "Tulip." Net ve kararlı çıkan sesimle Tulip kafasını kaldırdı ve gözlerini gözlerime dikti. "İlla ki bizimle gelmek zorunda değilsin ki. Hem Ilgaz dedi ya gelmek istemeyen buradan da yardım edebilir diye. Hem daha hiç bir şey bilmiyoruz elbette ki bir şeyler öğrenip gideriz. Sen şimdi bunlara takılma."

O da aynı benim gibi yorgun bir şekilde gülümsedi. Sonrasında konuyu değiştirmek için yine ben konuştum. "Hadi çayını iç."

Zaten az kalan çayını içip oturduğu yerden birden fırladı. Bardağını makineye atıp kollarını iki yana hafifçe açtı. "Hadi aşağı inelim. Herkes aşağı da zaten." Tek eliyle kapıyı gösterdi. "Doğru düzgün vakit geçirememiştim. Hem belki bana bir kaç şey öğretirsin." Bu sefer yüzünde ki gülümseme sanki ışık saçıyordu. Pozitif enerji yayıyordu sanki.

Başımı aşağı yukarı salladım ve elimde ki son lokmayı ağzıma atıp çayımı bitirdim. Ellerimi birbirine sürterken ayaklandım. Başımla kapıyı gösterdiğimde hevesle sırıttı ve beni takip etmeye başladı.

İlk evden çıkıp sonra da merdivenlerden indik. Çift kanatlı kapının tek bir tanesini ittirip içeri girdiğimde az önce benimle birlikte içeri giren Kumsal'ın da burada olduğunu gördüm.

Cansel ve Kumsal, Afet'in başında oturduğu bilgisayara bakıyordu. Sanırım Fransa hakkında araştırma yapıyorlardı. Bende vakit kaybetmeden onların yanına geçtim ve peşimden Tulip'te geldi.

Bir sandalyeyi çekip onlara en yakın konuma getirdiğimde, "Fransa hakkında mı?" diye sordum. Afet onaylar gibi başını salladığı sırada Tulip'te yanıma bir sandalye çekti ve oturdu.

Yan odadan belirli bir ritimde metalin metale çarpma sesi geliyordu. Sanırım orda ki aletlerde biri çalışıyordu. Bu beni çok rahatsız etmese de elleri klavyede ışık hızında gezen Afet'i rahatsız ediyor gibiydi çünkü iki de bir duraksıyordu.

O sırada kapı tekrar açıldı ve elinde kahve bardağı ile içeri giren Mayıs'ı gördüm. Bizden çok uzak olmayan yine de çokta yakın durmayan bir masaya yerleşti. Gözleri hepimizi teker teker taradığında en sonunda benimle göz geze geldi ve ben aynı ifadesiz yüzle ona baktım. Bu hoşuna gitmiş gibi sırıttı.

Afet'e dönerken, "Neler buldunuz?" diye sordu.

Afet derin bir nefes alıp kendini geriye yasladı ve ellerini bilgisayardan çekti. Hala yan odadan gelen sesten rahatsız oluyordu. "Aslında genel bir bilgiye ulaştım ama sayın liderimiz bunu kendi paylaşmak istedi." Bu noktada kaşları çatıldı. "Resmen her şeyi ben yapıyorum havasını o atıyor." Kaşları gevşerken yüzü gülümsedi. "İyi haber genel bilgiye ulaştım. Bunu Ilgaz zaten size anlatacak." Gülümsemesi solarken bakışlarını bilgisayara çevirdi. "Kötü haber hala altyapılarına sızamadım. O yüzden işlerini nasıl gördüklerini ve nasıl belgelere sahip olduklarını bilemiyorum. Asıl oyunda burada başlayacak zaten." Yerinde dikleşti. "Ilgaz'ın aklından ne geçiyor bilmiyorum ama size bir şey söyleyeceksem ona önyargıyla bakmayın çünkü çocuk gerçekten zehir. Bende bile o potansiyel bir zeka yok. Planını bende bilmiyorum ama amacımızın bilgelerine sızmak olduğunu biliyorum. Zaten bu işi bu yüzden bu kadar uzattık."

"Nasıl yani?" Soru Tulip'ten gelmişti.

"Şakasız bir aydır altyapılarına sızmaya çalışıyorum ama bir türlü olmuyor. Onlar hakkında hiç bir şey bilmeden nasıl bir intikam oyunu oynayacağımızı bilemeyiz. Hepimiz kısasa kısas istiyoruz ama mantıklı olanı polise vermek. Tabii ki polisle hatta devletle bile iş birliği içinde değillerse."

"Devletle mi?" Gözlerim şaşkınlıkla büyümüştü. Nasıl bir işin içindeydik biz?

"Baya devletle. Siz bunların amacını ne sanıyorsunuz? Tabii ki mazoşist manyaklarda olabilirlerdi ama daha fazlası. Amaçları asla zevk için insan öldürmek değil. Tek istekleri belirli bir bölgeyi yönetmek..." Yan odada ki metal sesi daha çok çıkınca Afet dişlerini sıktı. Gözlerini kıstı ve, "Pekala sanırım bunları size Ilgaz anlatsa daha iyi olacak." diyerek birden yerinden ayaklandı.

Sinirle kalkışının ardından spor odasına yöneldi ve biz şaşkınlıkla bakarken Kumsal bizim aksimize rahatlıkla yerinden kalktı. Ellerini birbirine vurup, "İşte günün en güzel saati." dedi ve ıslık çalarak Afet'in peşinden ilerledi.

Biz hala aynı şekilde dururken Cansel konuyu açıklığa kavuşturmak istemiş gibi, "Odada abim var." dedi. Üçümüze gelen aydınlanmayla Tulip kıkırdadı.

Tulip kulağımın dibine gelip, "Ben izlemeye kaçar. İstersen sende gel." dedi. Yerinden ayaklanıp sanki üstünde toz varmış gibi silkip gözlerini yeniden bana çevirdi. "Vallahi kavgaları dokuz sezonluk diziye bedel aşırı eğleniyorum."

Bir çocuk gibi zıplaya zıplaya gitti ve içeri girmeden ailesini gizlice dinlermiş gibi kapının köşelerine ellerini yerleştirip kafasını içeri uzattı. Onun bu haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığım sırada Mayıs gözlerini devirip önüne döndü.

Cansel'e baktığımda omuz silkti. İçimde garip bir şekilde çocuksu heves vardı. Uzun süre sonra hissettiğim bu hevesle yerimden kalktım ve Tulip'in aksine kapıdan içeri girip çokta ilerlemeden sırtımı duvara dayadım. Tulip'te benim içeri girmemden cesaret bulmuş gibi hemen yanımda bitti.

İçeride ki manzara ise şöyleydi; Cenk'in altında sadece bir eşofman vardı. Üstünü muhtemelen spor yaptığı için çıkarmıştı ve beyaz teninden ter damlaları aşağı doğru akıyordu. Afet aralarında ki yaklaşık 20 cm boy farkına bakmadan karşısında durmuş kollarını göğsünde bağlamış dik dik Cenk'e bakıyordu. Evet bunu yaparken kafasını kaldırmıştı ve Cenk'in onu pek ciddiye aldığını zannetmiyordum. Bu yüzünde ki sinir bozucu sırıtıştan bile belliydi. Kumsal ise Afet'in dört-beş adım uzağında duruyordu ve sanki bu kavgalar hoşuna gidiyormuş gibi o da sırıtarak onları izliyordu.

Tulip ile beni görünce minik adımlarla yanımıza geldi ve saçlarını savurarak aramıza geçti. Tek eliyle Afet ve Cenk'i gösterip, "Dizimizin bilmem kaçıncı bölümüne hoş geldiniz sayın seyirciler." dedi ve kıkırdayarak Afet ve Cenk'i izlemeye devam etti.

O sırada Afet tek eliyle odanın dışını gösterip, "Farkındaysan orada bizim güvende olmamız için önlemler almaya çalışıyorum. Biraz sessiz çalışabilirsin değil mi?" dedi sinirle.

Cenk onun aksine imrenilecek bir rahatlıkla omuz silkti. "Birincisi, ben ve..." Kendini göstererek, "Bu kaslarım varken korunmak için senin o uyduruk uygulamana ihtiyacımız olmaz. İkincisi," Düşünür gibi yaptı. "Yemin ederim beyin bırakmıyorsun insanda ne diyeceğimi unuttum."

Afet küçümser bir şekilde gülüp aynı küçümseyici bakışlarla Cenk'i baştan aşağı süzdü. "En azından ben cümle kurabiliyorum."

Cenk sırıtarak yaklaştı ve yüzlerinin arasında bir karışlık mesafe kaldı. "Öyle mi?"

Afet çenesini dikti, "Öyle." dedi.

Cenk neredeyse o bir karışlık mesafeyi de kapatıp, "Bir de böyle dene." dedi.

Afet yutkundu ve dudaklarını araladı ama Cenk'in bakışları dudaklarına kayınca geri kapattı. Sertçe yutkundu ve Cenk'i itmek için elini göğsüne koysa da itemedi bir süre öyle kalıp kendi geri çekildi.

Cenk'in sırıtışı daha keyifli bir hal almıştı. "Ne oldu, Alev Kafa?"

Afet arkasını döndü ve köşede ki havluyu alıp Cenk'e attı. "Bir, bana öyle seslenme. İki..." Yutkundu, sanki o da ne diyeceğini unutmuştu. Dilini dudaklarında gezdirdikten sonra, "İki." dedi ama devamı gelmedi. Cenk devam et der gibi başını salladığında, Afet kıpkırmızı kesilmişti ve dürüst olmak gerekirse yüzünün bu hali saçlarıyla uyumlu olmuştu. İşaret parmağını kaldırdığında gözleri Cenk'in çıplak bedenine kaydı ve en başından beri kendini bakmamak için zorladığını o an fark ettim.

Tekrar Cenk'in gözlerine baktığında çenesini yukarı dikti ve bu sefer o Cenk'e yaklaştı ama onun kadar dibine girmedi. "Ben cümlelerimi maddelere ayırmam çünkü tek bir cümleyle kedimi ifade etme kabiliyetine sahibim." Cenk kaşlarını kaldırdı ama sanki daha çok gözlerinde alay vardı. "Ayrıca şu üstünü de kurula öyle giy tişörtünü. Terli terli kıyafet giymemem gerekeceğini anlayacak kadar beynin vardır umarım."

Cenk güldüğünde elinde ki havluyu boynuna attı. Tek kaşını kaldırıp, "Beni mi düşündün sen?" diye sordu.

Afet saçlarını omzundan arkaya atıp, "Ne münasebet?" diye cevap verdi. Cenk kafasını arkaya atıp daha çok güldüğünde Afet bu sefer sinirden gülümsedi. "İnsanlık görevimi yapıyorum burada. Sonuçta biz bir ekibiz ve bu ilgi sana özel değil."

Cenk kafasını aşağı yukarı sallayıp dudak büzdü. "Doğru. Ekibin annesi."

Afet elini yumruk yaptı ve işaret parmağını serbest bırakıp tehdit eder gibi salladı. "Boş yapma ve daha sessiz çalış."

Cenk ellerini iki yana açıp masum bir tonlamayla konuştu. "Sen bu kasları güçlendirmek ne kadar zor biliyor musun?" Ellerini iki yanına salarken sırıttı. "Doğruya nereden bileceksin. Sende yok ki."

Afet sanki laf yememiş gibi sırıttı ve aynı Cenk gibi ellerini iki yanına saldı. "Bende de sende olmayan çok önemli bir kas var ve ben onu geliştirmeye bakıyorum çünkü asıl ihtiyaç o." Cenk anlamamış gibi kaşlarını çatınca Afet daha da sırıttı. "Yazık. Neyden bahsettiğimi anlayacak kadar beynin yok." Cenk'in kaşları daha fazla çatılırken Afet sanki intikam almak istiyormuş gibi parmak uçlarında yükseldi ve Cenk'in yüzü ile kendi yüzü arasında bir karışlık mesafe bıraktı. "Beyin kasından bahsediyorum Altın Çocuk."

Bu sefer yutkunan Cenk'ti ve Afet içi rahatlamış gibi gülerek kafasını iki yana salladı. Cenk'in bakışları Afet'in gülüşüne kaydığında Afet bakmasına bile fırsat vermeden saçlarını savurup arkasını döndü.

Afet'in saçları Cenk'in yüzünü yalayıp geçerken Afet umursamadan odadan çıktı. Cenk öylece arkasından bakarken Kumsal gülerek Cenk'e doğru adımladı. Cenk'in bakışları ona döndüğünde, Kumsal aynı rahatlıkla ıslık çalmaya devam etti.

Cenk'in karşısında 3-4 adım uzağında durduğunda kollarını göğsünde bağladı ve Cenk'i aynı Afet gibi küçümseyerek baştan aşağı süzdü. Cenk ne var der gibi baktığında sırıttı. "Kimin arkadaşı ya. Nasıl da mala çevirdi seni." Az önce Cenk'in yaptığı gibi kafasını arkaya atarak güldü. Cenk sanki onu kesecekmiş gibi baktığında Kumsal ellerini teslim olur gibi iki yana açtı ama bu alayla yapılmış bir hareketti. Kafasını iki yana sallayıp tek elini silah yapıp Cenk'e uzattı ve sanki vuruyormuş gibi yaptı. Aynı Afet gibi saçlarını savurup arkasını döndüğünde saçları Cenk'e ulaşmamıştı. Odadan çıkmadan önce, "Silahı öylesine doğrulttum ama sen Afet'in seni nereden vurduğuna karar verebilirsin." dedi ve Cenk'e tek bir laf söyleme fırsatı bırakmadan odayı terk etti.

Bir süre sonra Cenk'in bakışları bize dönünce sinirle soludu ama bu sinir tatlı bir sinir gibiydi. "Sizde anca izleyin iki cepheden birden saldırıyorlar. Birinizde beni savunun be. Ayrıca nerede o benim yanımdan bir dakika ayrılmayan kardeşim. Söz konusu beni savunmaya gelince kaçsın."

"Afet'in yanında şu an." Kendimi tutamayarak kurduğum cümleyle göz göze geldik ve ben gülmemek için kendimi zor tuttum. Benim aksime Tulip hiç çekinmeden kahkaha attı.

Cenk dilini sinirle damağında gerdirdi ve gözleriyle kapıyı işaret edip, "Çıkın şuradan çabuk. Asabımı bozmayın." dedi.

Ben dudaklarımı birbirine bastırıp çıkarken, Tulip'te gülerek çıkıyordu. Bir anda Tulip'in gülüşü kesilince bakışlarım ona döndü ve Mayıs ile göz göze geldiğini anladım. Pekala, bu işi Mayıs ile konuşmam lazımdı. Sonuçta kızda şüphelenecek hiç bir şey yoktu. Üstelik o telefon meselesi de Tulip'in anlattığı gibi olabilirdi.

Bu sırada içeriye Ilgaz ve arkasından Tutku girdi. "Herkes toplantı masasına." diye emir vermesine gözlerimi devirdim. Herkes masaya geçerken Cenk de tişörtünü giymiş odadan çıkıyordu.

Ben adımlarımı yavaşlattım ve Mayıs'ın yanından geçerken, "Mayıs." diye fısıldadım. Bakışları bana dönmese de adımlarını yavaşlattı ve beni dinlediğini belli etti. "Bak Tulip hakkında şüphelerin var anlıyorum ama tek bir nedenden dolayı kıza böyle davranamazsın." Sabır diler gibi nefes verdi ama umursamadım. "Ciddiyim ben. Tanımıyorsun bile ona. Tanı da demiyorum ama sadece tek bir şey için kızı suçlayıp hayatı zehir edemezsin."

Bir an sanki duraksar gibi oldu ve söylediklerimi düşündü ama sonra yürümeye devam edip, "Sonra konuşalım." dedi. Başımı aşağı yukarı salladım en azından konuşmaya karar vermişti. Ya da beni kandırıyordu.

Masada ki sandalyelerden birine yerleştiğimde bir yanıma Mayıs bir yanıma Tulip oturdu. Nedense ikisinin arasında kaldığımı hissettiğimde gerildim.

Herkes yerine geçtiğinde Ilgaz sırayla hepimize göz gezdirdi. En sonunda projeksiyonu çalıştırdığında beyaz perdeye bir görüntü yansıdı. 'SUMMIT SCHOOL' yazısı yansıdığında hepimiz ekrana kitlendik. Ilgaz içine bir nefes çekerek bir süre öylece durdu ve en sonunda anlatmaya başladı.

"Summit. Türkçesi Zirve. Her şey burada başlıyor. İlk olarak sanırım nasıl başladığını anlatmalıyım." Perdeye kahve saçlı, mavi gözlü bir adam ve aynı Mayıs gibi simsiyah saçları olan ve adamınkiyle neredeyse aynı renk mavi gözlere sahip bir kadın yansıdı. Ben bunları tabii ki tanıyordum. Aysel ve Kenan. Hayatımın içine eden... Her neyse işte kısaca çocukluğum.

"Agnes Summit ve Cedric Summit. Gerçek adları Aysel Zirve ve Kenan Zirve. Nasıl yurt dışına gittiler ve bu düzeni kurdular ulaşamıyoruz ama tüm cinayetler bunların başının altından çıkmış. Bir kaç kere şüpheli olarak göz altına alınsalar da bu kesinlikle göstermelik. Eğer gerçekten şüpheli listesine dahil edilselerdi yurt dışı yasağı alırlardı. Buradan polislerle bile iş birliğine girdikleri anlaşılıyor."

"Nasıl?" Mayıs'ı sorusuna sadece omuz silkerek cevap verdi ve anlatmaya devam etti.

"Yurt dışından önce ki hayatlarına neredeyse hiç ulaşamıyoruz. Nasıl geçmişleri ile ilgili tüm belgeleri ortadan yok ettiler onu da bilmiyorum. Asıl kısım Fransa'da başlıyor." Bir bina fotoğrafı ve az önce ki SUMMIT yazısı belirdi ekranda. "Soyadlarından da anlaşılacağı üzere bu yeri kendileri kurmuşlar. Buradan da bu işlerin başında onlar olduğu belli oluyor. Burası ise Fransa'da ki asıl yerleri. Bir kaç tane Summit adında yetiştirme yurtları var ama bu kadar kapsamlı değil. Normady şehrinde bulunuyor ve denizin hemen yanında neredeyse bir otel büyüklüğünde. Bizim sızacağımız yer burası olduğu için bu kadar detay veriyorum."

"Nasıl sızacağız?" Cenk'in sorusuna Afet karşılık verdi.

"Sus da dinle. Belki bir şeyler girer o olmayan beynine."

Cenk cevap vermek için ağzını açacağı sırada Ilgaz konuştu ve lafı ağzına tıkadı. "Birazdan geleceğim o kısma. İlk olarak buraya girmek öyle kolay değil. Sayılı kişiler var ve yan binalarda eğitim görüyorlar. Ortada ki asıl bina da sadece kırk altı kişi eğitim görüyor. Buradan anlaşılacağı üzere asıl edineceğimiz bilgiler orada. Ortada bir intikam planı yok çünkü kimse hakkında bir bilgimiz yok. Sadece iki kişi..."

Lafını kestim. "Çocukları?" Sorar gibi söylediğim kelimeyle ilk kaşları çatıldı sonra bakışları Afet'e döndü.

Afet bakışlarından ne demek istediğini anlamış olacak ki yerinde dikleşip sözü devraldı. "Zaten orada ki kırk altı öğrenciden bazıları öğretmen görevinde üstleniyor ve bu verdikleri eğitimi kuruculardan alıyorlar. Bu eğitimi verebilmek için kurucuların çocukları olduğu zaten belli ama ortada kesin bir bilgi olmadığından çocukları olduğunu söyleyemeyiz. Bir kaç isme ulaşsam da..."

Lafını kestim. "Demir Zirve." Kesin ve net çıkan sesimde şüphe yoktu. Neden sadece bu ismi merak ettiğimi bende bilmiyordum. Ne istiyordum? İntikam mı? O bana bir şey yapmamıştı. Belki de sadece beni terk ettiğinde bu işlere bulaşıp bulaşmadığını merak ediyorumdur.

En sonunda bakışlarımı Ilgaz'dan çekip Afet'e çevirdim ve tekrar konuştum. "Demir Zirve. Bu isme rastladın mı?"

"Eee..." diye düşünerek yerinden kalktı ve bilgisayarına yöneldi. Bir kaç kere ellerini klavyede gezdirip aradığını bulunca ekranda ki görüntü değişti. "Dean Summit. Kastettiğin kişi bu mu bilmiyorum ama eğer bir çocukları olacaksa bu olabilir. En çok saklanan ve korunan bu, ismine bile ulaşmamız mucize. Aslında mantıklı düşününce bu kadar korunmasının nedenin en mantıklı açıklaması çocukları olması oluyor."

Yutkundum ve bakışlarımı önüme eğip, "Olabilir." diye mırıldandım. Bu işlere bulaşmıştı. Beni terk edip annemi öldürenlerin yanına gitmişti. Bir veda bile etmeden... Kafamı iki yana salladım ve en sonunda cesaret edip bakışlarımı ekrana çevirdim. Ne kadar da değişmişti ve aslında bir o kadar aynıydı. Belki de ben unutmuştum, bilmiyorum... Eskiden ilacımı daha yüksek dozda kullanıyordum. Onu unutmak en iyisiydi, böyle de kalmalıydı.

Ilgaz'ın, "Arıza kız." demesiyle bakışlarım ona döndü sanki bir kaç kez seslenmiş gibiydi. "İyi misin?" Sorduğu soruyla dışarıdan nasıl göründüğümü merak ettim. Başımı aşağı yukarı salladığımda, "Bildiğin bir şey mi var?" diye sordu. Aslında yoktu. İşimize yarar hiç bir şey bilmiyordum ki. Sadece bana işkence çektirdikleri ve Demir'le kaçtığım. Bunlar bizim bir işimize yaramazdı ki. Bu sefer de kafamı iki yana salladım ve o sırada tüm gözlerin benim üzerimde olduğunu fark ettim. "Konuşmayacak mısın?" Konuşmamış mıydım? Boğazımda bir yumru vardı. Bu yumru varken nasıl konuşabilirdim ki.

En sonunda kendimi zorlayıp, "Hiç kimse kendi isteği dışında zorlanarak geçmişi anlatmayacak. Ben eklemiştim bu maddeyi sözleşmeye unuttun mu?" dediğimde sesim beklediğimin aksine net çıkmıştı.

Kafasını aşağı yukarı sallarken bir an duraksayıp, "Sen eklemiştin bu maddeyi." diye fısıldadı. Bakışları ilk ekrana sonra yeniden bana kayınca sanki neden o maddenin sözleşmede olduğunu anlamış gibi gülümsedi. Gülümsemesi buruktu ve ilk kez bana bakarken sırıtmamıştı.

Afet yerine geçerken, "Yani ne oldu şimdi?" diye sordu.

Ilgaz kendini toparlayıp Afet'e döndü. "Olan şu ki; Dean Summit, Agnes ve Cedric'in oğlu."

"E bu zaten soyadından da belli değil mi?" Kumsal'ın sorusuyla Ilgaz dilini bir kez damağına vurdu.

"Hayır çünkü buraya yetimhaneden çıkan çocuklar geliyor ve hepsi aynı soyadı taşıyor. Muhtemelen aile şirketi gibi görünmesi için bunu yapmışlar ama tek bir kan bağlarının bile olmadığından eminim." Bir kaç öksürük ile boğazını temizleyip ekrana döndü ve tekrar görsel değiştirip binayı geri getirdi. "Olay şu yetim ve öksüz çocukları yetimhaneye alıp büyütüyorlar. Sonrasında bu yan binalarda eğitim veriyorlar. Bu bilgilerine ulaşabildiğimiz genel bir dövüş ve savunma eğitimi. Zaten okuma yazma gibi temel eğitimi yetimhane de alıyorlar ve okumak isteyeni istediği üniversiteye yönlendiriyorlar. Bu kendilerine taktıkları bir melek maskesi. Dövüş ve savunma eğitimi isteyenleri bu iki binaya yönlendirip orada eğitim aldırdıktan sonra asıl Zirve'ye yönlendiriyorlar. Orada nasıl bir eğitim verdikleri ile ilgili net bir bilgi yok sadece göstermelik olarak internete bir kaç görsel koymuşlar. Ama girmek isteyip giremeyen öğrencilerin çok zor bir sınava tabii tutulduğu duyulmuş. Sonrasında bu öğrencilerde kayıplara karışmış." Bu nokta da tüylerim ürperdi.

"İyi de bunu yapmalarında ki amaç ne? Ben bir kaç katliam falan bekliyordum. Bu..." Mayıs lafının devamını getiremedi çünkü o da ne diyeceğini bilemiyordu. Sözü yeniden Ilgaz devraldı.

"Amaçlarını içlerine sızmadan bilemeyiz ama sizce de çok belli değil mi? Bizim küçüklüğümüzden beri bu işin içindeler öylesine zevk için yıllarını harcayamazlar. Bir amaçları olmalı. Ayrıca yıllardır bu işi yapıp polise ve ya devlete yakalanmamalarının tek açıklaması iş birliği içinde olmaları. Bu da demek oluyor ki amaçları belirli bir bölgeye hükmetmek ama bu bir tahmin. Oraya gitmeden içeride neler döndüğünü bilemeyiz."

"Peki neden kimsesiz çocuklar?" Tulip'in sesi titriyordu.

"Açık değil mi? Kimsesizler. Ölseler arayıp merak edecek kimseleri yok. Kolay yoldan kendilerine asker yetiştirmeye çalışıyorlar."

Son cümlesiyle tüylerimin ürperdiğini hissettim.

"Şimdi gelelim asıl konuya. Bu kadar zor şartlar altında biz nasıl Zirve'ye gireceğiz?" Gerçekten asıl konuya giriş ile tüm gözler Ilgaz'a kitlendi. Ilgaz yine işi şakaya vurma derdindeydi. "Ama beni böyle yiyecek gibi bakarsanız ben hiç bir şey anlatamam ki." Sanırım şakasız hepimiz birden göz devirmiş olacağız ki Ilgaz tekrardan ciddiyete bağladı. "Pekala." Bir kaç kez öksürüp ses tonunu ayarladı ve anlatmaya koyuldu.

"Elimden gelen tüm bağlantıları kuracağım ve işimizi kolaylaştıracağım ama bu konuda sizde boş durmayacaksınız. Bu Zirve dünya genelinden çocuk topladığı için ortak dil kullanıyor yani ingilizce. Bir zahmet ingilizceyi az çok biliyorsunuzdur diye düşünüyorum ama bu yetmeyecek doğuştan ingiliz gibi ingilizce konuşacaksınız."

Tulip'in yanımdan, "Çocuk işi." demesiyle Mayıs hiddetle ona döndü.

"Herkes senin gibi yurt dışında büyümüyor yalnız."

Aralarına kafamı soktum ve Mayıs'a gözlerimi büyüterek baktığımda susup önüne döndü. Tulip'te aynısını yaptığında Ilgaz anlatmaya devam etti.

"Merak etmeyin bunun için yeterli süreniz olacak. Ama sırf zaman var diye kendinizi salmayacaksınız. Arı gibi çalışacaksınız. Gerisini ben halledeceğim. Sahte kimlik ve oraya girebilmek için mükemmel bir geçmiş. Kimsesiz ama asker olmaya mükemmel derecede aday gençler. Bu teklifi ellerinin tersiyle reddedemezler. Tabii dil bir yana kendinizi de geliştirmelisiniz bunun için ama bir kaç hareket bilseniz yeterli. Göstermelik yani. Önemli olan dil."

"Ve bunlarla şu ana binaya girebilecek miyiz?" Bu soruyu soran bendim.

Sırıtarak bana döndü. "Merak etme Arıza Kız o iş bende. Bence bir kere liderinize güvenmeyi deneyebilirsiniz?"

Sorar gibi kurduğu cümlenin üstüne bir saniye düşünmeden kafamı salladım. Sanki bu ona cesaret vermiş gibi kafasını salladı ve göğsünü kabartarak masaya yaklaştı. Sandalyesini çekip oturduğun da ellerini birleştirip masaya koydu. "Sorusu olan?"

Hiç kimseden çıt çıkmadı. Ilgaz bir süre bize izin verdi çünkü anlattıklarının kafamızda oturması gerektiğinin kendisi de farkındaydı. Şakasız yaklaşık yarım saat ortam sessizliğe büründü. Kankırmızısı Sessizliğine...

En sonunda Ilgaz sessizliği bölüp, "Pekala," diye lafa başladı. Ne geleceğini hepimiz biliyorduk. "Şimdi Fransa'ya gitmek ve Zirve'ye sızmak isteyenler el kaldırsın."

Kimse el kaldırmadan Mayıs kafa girdi. "Ortada hiç bir planımız yokken mi oraya gideceğiz."

Ilgaz yorgun bir şekilde gülümsedi ve bakışlarını Mayıs'a çevirdi. "Bu bir ölüm oyunu Mayıs." Bakışlarını hepimizin üzerinde teker teker gezdirdi. "Ölümü göze almayan gelmesin." Elini kaldırdı. "Zaten eninde sonunda öleceğim, o yüzden benim açımdan sıkıntı yok."

Kurduğu cümlenin ardından bir saniye bile düşünmeden ben atıldım ve elimi kaldırdım. "Yaşama sebebim alacağım intikamken başka bir yolum yok ve o yol Fransa'yı gösteriyor."

Bana baktığında sırıttı ve aynı sırıtmayla ona karşılık verdim bu hoşuna gitmişti. Tutku elini kaldırdı. "Zaten abim gidince bu evde siz olsanız da onsuz çekilmez. O yüzden kusura bakmayın ya da bakın abim nereye ben oraya."

Cenk elini kaldırdı. "Söyleyecek havalı bir kaç cümlem olsa da az önce beynim yandığından dolayı onlarda yok oldu. Kısaca bende varım." Ardından Cansel hiç bir şey demeden sessizce elini kaldırdı.

Afet gülerek, "Olmayan beynin yanamaz Altın Çocuk." dedi ve elini kaldırdı. "O kadar araştırmayı sırf sen burada havalı havalı konuş ve liderlik tasla diye yapmadım herhalde. Bence varım dememe gerek bile yok."

Kumsal bir saniye düşünmeden atıldı ve elini kaldırdı. "Malum Afet nereye ben oraya."

Mayıs dudaklarını birbirine bastırıp elini kaldırdı. "Bence benim tek kelime etmeme gerek yok zaten ortamda ki havam belli bir de cümle kurup kendimi yükseltmeyim hiç."

Ilgaz gülerken geriye bir tek Tulip kalmıştı. Bakışlarım ona döndüğünde, başını eğmiş kucağında ki elleriyle oynarken gördüm. Saçları yüzünü örttüğünden nasıl bir ifade içinde olduğunu göremiyordum. Yine de çok bekletmeden hala kafası eğikken elini kaldırdı ve çatallaşmış sesiyle, "Türkiye'de tek başıma kalmam Fransa'ya gitmekten daha tehlikeli olur. Ne derler bilirsiniz sürüden ayrılanı kurt kapar."

İşte şu an biz dokuz genç tek bir amaç uğruna bir aradaydık. Ekip olmayı başarmıştık sıra aile olmaktaydı. Bu sadece benim değil herkesin isteğiydi çünkü hepsinin gözüne baktığımda bunu görebiliyordum. Mayıs'ın bile. Bu geçecek olan zamanda Fransa'ya gidene kadar aile olmayı da becerecektik. Hissediyordum ve benim hislerim her zaman tutardı.

En sonunda tüm eller aynı anda indi ve herkesin gözlerinde aynı ışığı ve parıltıyı gördüm; Umut. Bu neyin umuduydu hiçbirimiz bilmiyorduk ama her şeyin düzeleceğini içimizde bir yerde hissediyorduk. Tabii Tulip dışında onun hala başı eğikti.

Açılışı yaptığı gibi kapanışı da Ilgaz yaptı ve son konuşan o oldu. "Pekala, Fransa'ya gidiyoruz ve intikamımızı alıyoruz. Bu dokuz kişi ilk kez birlikte bir maceraya çıkacak."

...

 

 

Normalde biliyorsunuz telafi için 3 bölüm birden atacağım dedim ama inanın şu 2 bölümü zor yetiştirdim. Yine de haftaya da iki bölüm atıp şu iki hafta içerisinde her şekilde 4 bölüm atmış olacağım.

 

 

Serinin kitaplarını ayrı ayrı yapmak yerine şu şekil birleştirdim nasıl olmuş?

 

 

Kitaba dönecek olursak şu iki bölümde doğru düzgün Selis ve Ilgaz sahnesi yazamadım. Malum ilk arkadaş ilişkilerini güçlendirmeleri konusunuda uğraşıyorum. Yine de önümüzde ki hafta olmasa da sonra ki hafta Ilgaz ve Selis sahnesi okursunuz.

 

 

Bu şekilde yazıyı buraya kadar okuyan varsa teşekkürler. Sizi seviyorum okumasanız da seviyorum. Gelecek bölüme kadar kendinize dikkat edin. Öpüldünüsss💋

 

 

Instagram; r_roselissa

 

Bölüm : 27.04.2025 21:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...