33. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)

Roselissa
r_roselissa

 

Hırslar bazen insanın sonu olabilirdi. Benim hırsım ise kesinlikle benim sonum olacaktı.

Bazı insanlar için hırs iyi bir şey olarak görünür ve kazanmaya giden yol olarak adlandırılır. Dürüst olursak bu zamana kadar benimde öyleydi ama ben bir anlık hırsıma yenilip kendimi büyük bir oyunun içine atmıştım.

Şu zamana kadar her başarışımın arkasında baş gösteren hırsım bu sefer suçlu gibi gizlenmişti. Yani ben öyle hissediyordum.

Sanki yeterince büyük bir intikam oyununun içinde değilmişiz gibi bir de ben başıma bu işi açmıştım. Neden? Gerçekten neden? Yok bir nedeni bile yok.

Aradan bir gün geçmesine rağmen benim tek düşündüğüm hala Fake love meselesiydi. Resmen bu bir gündür Ilgaz ile kedi köpek gibiydik. Bu durumda kedi ben oluyordum ve resmen ondan kaçıyordum. Ben ya ben! Birinden kaçıyordum.

Kendi ellerimle iplerimi Ilgaz'ın eline vermiştim ve ne kadar kaçsam da istediği zaman beni yakalayabileceğinin farkındayım. Bu durumu reddedemezdim çünkü kabul eden hatta teklif eden bendim.

Şu bir gündür neredeyse kafamın içinde ki düşünceler susmuş ve bir tek bu mesele yankılanmıştı. Sanki düşünmem gereken bir intikamım yokmuş gibi bir de bu eklenmişti. Ne yapacağımı bilmiyordum ve kabus korkusundan değil de bu durumu düşünmekten uyuyamıyordum.

Aslında anlaşmadan sonra tekrar ne konusunu açmıştık ne de bu durum üstüne konuşmuştuk. Mantıklı düşünürsek bu bir roldü ve bizim bu rolü sergilememiz gereken yer Fransa olmalıydı. Peki bunu bildiğim halde ben neden hala Ilgaz'dan uzak duruyordum. Etkisi yüzünden olabilirdi ama olmamalıydı. Ben tekrar birini sevemezdim. Zaten sevmeyi de bilmiyordum, sadece sevdiğimi zannediyordum o kadar.

Gece olmuştu ve Tulip'in yanımda yatakta düzenli olarak alıp verdiği nefeslerinden uyuduğunu anlayabiliyordum. Şu bir günde hepimizin derdi dil olmuştu desem yeridir. Evet, herkes ingilizce konuşuyor ve yeni isimlerimizle birbirimize çağırıyoruz.

Tarih 2 aralık 2026 ve biz 8 aralıkta Fransa’ya gideceğiz. Kaldı altı gün. Ilgaz ile sevgili rolü yapmamıza kaldı altı gün.

Oflayarak yatakta oturur pozisyona geldim. Ne zamandır tavanı izlediğimi ve tek düşündüğüm şeyin Fake love meselesi olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle kafa dağıtmam lazımdı yoksa şu altı gün boyunca sadece bunu düşünerek yaşayamazdım.

Ellerimi iki yanımdan yatağa bastırıp Tulip'e baktım. Kafa dağıtmak ve Tulip? Tamam onun konuşması insana iyi gelen türdendi ve gerçekten kafamın dağılmasını sağlıyordu. Bu sefer bu yetmeyecek gibiydi ama. Daha fazlası lazımdı bana.

Böyle düşününce aklıma tek gelen isim Mayıs oluyordu. Acaba evde miydi? Kafamda ki bu tek düşünce bile o kadar kafamı doldurmuştu ki binlerce düşüncem olduğu zamanlar bile kafamın bu kadar dolu olduğunu hissetmiyordum. Bu yüzden kafamı dağıtmak için çok daha fazlasına ihtiyacım var. Bunu da sanırım Mayıs'ta bulabilirim.

Tulip'i uyandırmamak için sessizce yerimden kalktım ve neredeyse parmak uçlarımda yürüyerek odadan çıktım. Yine kimsenin özellikle de Ilgaz'ın duymaması için parmak uçlarımda çatı katına çıktım.

Mayıs'ın odasına aynı sessiz ama hızlı adımlarımda ilerledim. Bir an kapıyı tıklatmak için elimi kaldırsam da bunun saçma bir düşünce olduğunu fark ettim. Elimi kapının kulpunda bir süre beklettim ve aldığım kararı bir süre sorguladım.

Yine de kafamı dağıtma isteği ağır basınca kapının kulpunu hızla indirdim. Oda hala karanlıktı ve hava bulutlu olduğu içinde içeriye ay ışığı falan da sızmıyordu.

Amacım zaten Mayıs'ı uyandırmak olduğundan ışığı açmak için elimi duvarda gezdirdim. En sonunda lambayı açmamla oda aydınlığa büründü ve birden gelen ışıkla gözlerim kamaştı. Gözlerim kısık bir şekilde odaya baktığımda Mayıs yatağında yoktu. Muhtemelen gitmişti.

Yine de odadan çıkmadım. Madem Mayıs'ın odasındayım ve o burada yok biraz kurcalamaktan zarar gelmez. Kapıyı kapatıp yatağı aksi yönüne döndüğümde birden önüme palyaço maskesi çıktı ve "Bö!" diye bağırmasıyla yerimde sıçradım.

Zaten kafam iyi değildi bir de bu neydi şimdi. Bir kaç adım geri çekildiğimde kapının arkasına saklanmış Mayıs'ı fark ettim. Palyaço maskesini de o takmıştı ve ben onu siyah saçlarından tanımıştım çünkü bu saçlara ondan başkası sahip olamazdı.

Mayıs maskesini tek eliyle çıkardı ve kollarını bağlayıp, kaşlarını çatarak bana baktı. "Korkman lazımdı."

Gözlerimi devirdim ve arkamı dönüp yatağa ilerledim. Yatağa oturup aynı onun gibi kollarımı göğsümde bağladığımda dik dik ona baktım. "Böyle şeylerden korkmam Mayıs."

Türkçe konuşmamın ardından gözlerini büyüttü ve sonrasında bana ayak uydurmaya karar verip Türkçeye geçti. "Senin beynin durdu herhalde yine."

Omuz silktim. "Aksine fazla çalışıyor ve ben durmasını istiyorum."

Sırıttı ve sallana sallana yanıma geldi. Maskeyi ise hala elinde tutuyordu. "Ben nedenini biliyorum o yüzden sormayacağım." Omzuyla omzumu dürttü. "Sen neden hala uyanıksın ve ya neden buraya geldin diye mi sormam lazım?"

Güldüm ama bu soğuktu. "Sen neden hala uyumadın?"

Bakışlarını ayaklarına çevirdi ve kafasını eğdi. "Malum bazı alışkanlıklardan uzak yaşamaya ihtiyacım var. Kumsal bile motorundan uzak durabiliyorsa benim bunu başarmam lazım. Ama bilirsin işte alışkanlık. Uyku tutmuyor, alışmışım her gece başka biriyle..."

Lafını kestim ve birden pat diye sordum. "İçmeye gidelim mi?" Hızla kafasını kaldırdı ve gözleri büyümüş dudakları şaşkınlıktan aralanmış vaziyette bana bakmaya başladı. Tepkisine gözlerimi devirip önüme döndüm. "Sen iyi bilirsin en yakın barı falan..."

Lafımı yarıda kesti. "Ne yani resmen sen kendi isteğinle mi beni götürüyorsun?"

Kaşlarımı çatıp ona baktım. "İçmeye dedim Mayıs. Bildiğim kadarıyla yaşımız tutuyor."

Alınmış gibi dudak büzdü. "Sadece içmeye mi?"

"Mayıs!"

Aynı sinirle yerinden kalktı ve saçlarını savurup bana baktı. "Ay ne var be! Erkekler çapkınlık yapınca sorun yok, ben yapınca kıyamet kopsun. Sikerler böyle işi!"

Kaşlarım daha da çatıldı. "Tek başınayken istediğin boku yersin. Şu an ben sadece içmek istiyorum."

Oflayarak arkasını döndü ve aynanın önünde durdu. "Cenk'in çapkın olduğunu öğrendiğimizde bile bu kadar tepki vermedin."

Kafamı geriye attım ve bir süre sakinleşmeye çalıştım. "Daha fazla söylenecek misin yoksa gidiyor muyuz?"

Düşünür gibi bir süre sustu. Bakışlarını saate çevirip tekrar bana bakınca ellerini iki yanından beline yerleştirip konuştu. "Saat bir buçuk şimdi çıksan güneş doğmadan eve geliriz." Saat daha o kadar erken miydi? Oysa ben çok daha fazla zaman geçmiştir diye düşünmüştüm. Demek ki Ilgaz'ı o kadar da uzun süre düşünmemişim. Gerçi Ilgaz'ın varlığını geçtim, onu düşünmek bile tam bir eziyet.

"İyi de," Bakışlarım saatten tekrar Mayıs'a dönünce ilk beni sonra kendini süzüp konuşmaya devam etti. "Bu halimizle mi gideceğiz?"

Bende kendime baktığımda altımda beyaz bir eşofman -bunu Tulip'ten çalmıştım- ve üstümde siyah kısa kollu bol bir tişört vardı. Mayıs'a baktığımda o hala üzerini değiştirmemiş günlük haliyleydi ve altında mavi Jean’ı üstünde de aynı benimkine benzer ama daha dar olan siyah bir tişört vardı. Benimkiyle tek farkı v yaka olmasıydı.

Ayaklarımızda çorap bile yoktu ama buna aldırmadan başımı hevesle aşağı yukarı salladım ve bir çocuk gibi saf bir şekilde gülümsedim. "Yakın bir de kalabalık olmayan bir yer olursa sevinirim. Hem ben de daha az kişiyle temas etmiş olurum."

Gözlerini kısıp bir süre göz temasını kesmedi. "Orasını hallederiz, ben seni korurum o ayrı ama..."

Lafını yarı da kestim. "Sence benim korunmaya ihtiyacım mı var?"

Gözlerini devirdi. "Onu biliyorum merak etme. Ilgaz o üst düzey dövüş yeteneğini anlat anlat bitiremedi ama farkındaysan karşında siyah kuşak var."

Bende gözlerimi devirdim. "Saçların bunu hatırlatıyor merak etme."

Söylenmemin ardından saçlarını omzunun üzerinden attı ve havalı bir şekilde, "Herhalde yani kızım..." demeye başladıysa da kendini bir anda kesti ve ciddi pozisyonuna geri dönüp tekrar gözlerini kıstı. "Konuyu değiştirme bir. Bir şey söyleyeceğim. Sen hayırdır?" Tek gözünü kırpıp 'hayırdır' der gibi tek elini salladı. "İçmek istemeler falan."

Konuyu değiştirmek için hızlı konuştum. "Bir dakika ya sen benim bu odaya geleceğimi nasıl anladın? Kapıda hazır beklemeler falan?" Aynı şekilde 'hayırdır' der gibi elimi salladığımda sırıtıp yine saçlarını savurdu.

"Sezgilerim kuvvetlidir tatlım. Ayrıca malımı tanıyorum diyelim."

Aynı şekilde sırıttım. "Çok kolay kandırılıyorsun. Bunu zaten biliyorum Mayıs. Tek sen beni tanımıyorsun merak etme."

Tekrar gözlerini kıssada bu çok kısa sürdü ve tekrar sırıttı. Ilgaz ile kuzen oldukları ne kadarda belliydi öyle. "Ben sorumun cevabını aldım gibi."

"Neymiş sorunun cevabı?" Sinirle sorduğum soru karşısında daha fazla sırıttı. kesinlikle Ilgaz'ın kız versiyonuydu.

"Çok kafaya takma. Ilgaz'ın öyle konuştuğuna da bakma. Sana kıyamaz o." Bir süre düşünür gibi yaptı. "Yine de sen benim sözlerime çok güvenme. Zaten cehennem gibi olacak Fransa, sana ultra cehennem yaşatılabilir."

Gözlerimi devirdim. "Sağ ol ya, çok rahatladım."

Sırıttı ve kapıya yöneldi. "Tamam o zaman gidelim. Madem sadece içmeye gideceğiz üstümün başımın halini de düşünecek değilim."

Görmese de gözlerimi devirdim ve yatağın yanında ki komidinin üzerinde duran tokayı alıp saçımı topladım.

Mayıs'ın yanında durduğumda kaşları çatıldı. Bir süre yüzüme ve saçlarıma bakıp, "Benim tokamı mı aldın sen?"

Sırıttım ve elimi kapının kulpuna uzatırken diğer elimle yanağından makas aldım. "Artık benim tatlım."

Kapıyı açıp sessizce odadan çıktığımda aynı sessizlikle o da arkamdan çıktı ve kapıyı kapatıp kilitledi. "Neden kilitledin?" diye sorduğum da, "Önlem tatlım sen anlamazsın." diye cevap verdi.

Merdivenlere yöneldiğimizde arkamdan fısıldadı. "Neyse Ilgaz yakında el koyar o lastiğe ne de olsa."

Kusuyormuş gibi bir ses çıkardım. "Mayıs sen ergenlik dönemini daha atlatamadın mı acaba?"

Omuz silkti ve önüne gelen saçlarını geriye atıp, "Biliyorsun. Benim vücudum diğer insanlardan farklı çalışıyor." dedi.

Gözlerimi devirdiğim sırada evden çıkana kadar hiç konuşmadık. Elime geçen ilk sporları giydim ve kime ait oldukları umurumda bile değildi çünkü çıplak ayakla postallarımı giyemezdim.

Mayıs, "Hey." diye sessizce fısıldadığında yandan bir şekilde ona baktım. Elimde ki ayakkabıları işaret edip, "Benim sporlarım onlar." dedi.

Sırıttım ve dediğini umursamadan elimde ki sporları yere bırakıp giymeye başladım. "O zaman bunlarda bir sürelik benim." Hafifçe koluma vurduğunda kıkırdadım. "Ne?" dedim sanki suçumu bilmiyormuş gibi masum bir tonlamayla. "Benden çıplak ayaklarımla postallarımı giymemi bekleyemezsin."

Gözlerini devirdi ve eline aldığı siyah sporları geçirdi. "Ne şans Tulip'le ayak numaralarımız aynıymış."

Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü çünkü onunla benimde numaralarımız aynıydı. Dilimi damağıma üç kere vurdum ve bu yaptığını onaylamayan bir ses çıkardım. "Başkasının ayakkabısını giymek hiç hoş değil Mayıs."

Sporları giyip dikleşti ve göz göze geldiğimizde bakışları eşofmanıma kaydı. "Başkasının eşofmanını giymekte hiç hoş değil Selis. Ayrıca sanki sen benim ayakkabılarımı giymemişsin gibi konuşma." Tam savunma için ağzımı açacağım sırada elini kaldırıp beni sustur ve son cümlelerini söyledi. "Vee arkadaşından başkası diye bahsetmekte çok yanlış bir davranıştır küçük hanım."

Kaşlarım çatıldı. "Küçük hanım ne be?!" Kısık sesle öfkeyle konuştuğumda yeterince etkili olmamıştı.

Tek omzunu silkti ve yola doğru döndü. Onu profilinden görürken konuştu. "Ne var yalan mı? Bir yaş büyüğüm senden."

Elimle bir yapıp gözünün önünde tuttum. "Bir yaş Mayıs. Abartma, sırf bir yaş için bana ablalık taslayamazsın."

Yüzünü buruşturup tek eliyle elimi itti. "Gözüme sok istersen bide elini." Yürümeye başlasa da çenesi durmadı. "Ayrıca yalan mı? Ben doğduğumda sen bu dünyada yoktun. O yüzden her şekilde sana ablalık taslayabilirim. Ha hay, seni içmeye bile ben götürüyorum."

Adımlarımı hızlandırıp ona yetiştiğimde bende susmadım. "Mayıs sırf bu gece için yıl boyu böbürleneceksen hiç gitmeyelim bir yere."

Dudaklarının arasından üstünlük belirten bir gülüş fırlayınca, "Ne bu yılı tatlım. Ömür boyu bunun lafını yaparım ben." dedi. Ben gözlerimi devirirken o bir anlık iğrentiyle titredi. "Selis."

"Ne?" dedim gayet rahat bir sesle.

"Biz bir süre aramıza mesafe koyalım."

Kaşlarım çatıldı ve yandan profiline baktım. "Ne diyorsun Mayıs? Sevgili miyiz biz? Birde ara verelim falan de tam olsun."

Bir anda durdu ve elleriyle ikimizi gösterdi önüne geçip dik dik ona baktım. "Onu diyorum işte. Bir süre daha böyle takılırsak sonumuz o. Resmen yeni evli çiftler gibi hissediyorum senin yanında."

Gözlerimi devirdim ve tekrar önüme dönüp yürümeye başladım. Bu sefer ben önden o arkadan yürüyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse nereye gideceğimizi de bilmediğimden rastgele adımlıyordum.

"Saçmalama istersen Mayıs."

Yine saçlarını savurarak omzunun üzerinden attı ve bana yandan bir bakış fırlattı. "Ne biliyim ben Duygu'dan sonra arkadaşım mı oldu? Nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyorum bu arkadaşlık denilen şeyin."

Yutkunduğumda toparlamak ister gibi hızla konuştu. "Üzül diye söylemedim Selis. Bil diye söyledim. Tamam Ilgaz falan var da erkekler ya hani? Ayrıca Tutku'yla Ilgaz kuzenim. Şu yaşımda bir kızla nasıl arkadaş olunur bilmiyorum. Rezil durumdayım yemin ederim."

Bir an duraksar gibi olsam da adımlarımı atmaya devam ettim. "Aslında benimde hiç kız arkadaşım olmadı." Beynimin ortasına oturan bu gerçekle gözlerimi büyütüp ona baktım. "Harbi lan! Benimde hiç kız arkadaşım olmadı. Aslında bir kızla nasıl arkadaş olunabilir bende bilmiyorum." Durup ona doğru döndüm ve rollenerek elimi göğüs boşluğuma yerleştirdim. "Mayıs ben ara sıra erkek gibi davranıyorsam alınma olur mu?"

O da durup bana döndüğünde kafasını arkaya atıp kahkaha attı. Neyse ki evden yeterine uzaklaşmıştık. Yine de bu bulunduğumuz sokağı onun kahkahasının sesinin doldurduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Kahkahası durunca kafasını kaldırdı ve benim endişeli yüz ifademi görünce aynısı onda da oluştu.

"Ben çok güldüm değil mi? E boşta güldüm, rahatsız oldun kesin." Kaşları çatıldı. "Bak benim de hiç arkadaşım olmadı ve şu son zamanlarda bolca erkeklerle vakit geçirdiğim için biraz erkek gibi davranabilirim. Yani bence bu ikimiz yan yanayken oluşması gereken bir dert değil."

Ben ilk söylediği söze ve cümlelerinde çocuksuluğa takılarak konuştum. "Hayır gülüşün beni rahatsız falan etmedi." Kaşlarımı çattım ve ona dik dik baktım. "Sen eskiden sana söyledikleri sözleri hala kafana takıyorsun değil mi?"

Suçlu gibi başını öne eğdi. "Sadece içimden konuşmam gerekiyordu. Yanlışlıkla dışımdan söyledim."

Gözlerim büyüdü ve hayretler içinde ona baktım. "Mayıs." Kafasını kaldırıp bana baktığında bir kaç saç tutamı yüzüne yapışmıştı. "Sen kendi içinde öyleysen sen hala o eski çocuksun."

Birden koluma girip beni yürütmeye başladı. "Söyle bakalım nasıl bir mekan istersin? Hepsini ezbere biliyorum da."

Havalı havalı saçlarını savurmasını ve bu saçların yüzüme çarpmasını umursamadım bile. "Konuyu değiştirme."

"Hep sen mi değiştireceksin."

Bu sefer ben bir havalara girdim. "Ben bir kere o işi beceriyorum."

Yandan aynı havalı pozla bana baktı. "Ben şu an ne yaptım?"

Kaşlarım çatılırken, "Mayıs!" dedim.

Hafifçe güldü ve dürüst olursam hala gülüşü içten değildi. Az önce kahkaha attığında benim rahatsız olmamdan korkmuştu. Yetimhanede onun gülüşüyle de mi dalga geçmişlerdi? O yüzden mi hiç bir zaman içten, samimi bir şekilde gülemiyordu?

"Ay ne var be Mayıs, Mayıs, Mayıs. Farkındaysan senin konuyu değiştirmelerin dışında hiç kendinden bahsetmiyorsun. Bak geçmişini geçtim kendinden. Farkındaysan eğer ben bir tek senin yanında böyleyim. Tulip'e bile soğuk yapıyorum."

"Ilgaz?" dedim sorar gibi.

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Ay sen kıskandın mı? Merak etme kuzenime yan gözle bakacak değilim."

Dudaklarımı dişleyip kolundan çıktım. "Boş boş konuşmayı bırakın artık."

"Konuşmayı? Sen bunu Ilgaz'a da mı söyledin?"

Aynı onun gibi saçlarımı savurmak istesem de topladığımı hatırladım yine de arkamı dönüp yürümeye başladım. Bir yandan da söylenmeyi ihmal etmedim. "Siz ikiniz yemin ederim aynısınız. Sadece sen gerçek kişiliğini bir tek benim yanımda aktif hale getiriyorsun. Ama onun dışında aynısınız, ikinizde her şeyi götünüzden anlıyorsunuz."

Bana yetişti ve kolunu omzuma atıp yanımda zıplaya zıplaya yürümeye başladı. "Bir kere bence Ilgaz'da bir tek senin yanında tamamen kendisi oluyor. Bizim yanımızda her zaman bir otoriter duruşu oluyor hala. O da senin yanında çocuk."

"Neden lan? Ne özelliğim var benim?"

Omuz silkti. "Orasını bilemem ama gerçekler. Hatta Tulip bile en çok seninle samimi."

Tek isteğim artık bu konuyu kapatmaktı. Resmen Ilgaz'dan kaçıyım derken daha fazla içine düşmüştüm. "Gerçekten sizin Tulip'le aranız nasıl? Umarım benim kadar samimi değilsindir."

Yanımda kıkırdadığında, "Selis senin bu kıskançlık Ilgaz'a özel değilmiş." dedi.

Neden bir türlü Ilgaz konusunu kapatamıyorduk? Kaçtıklarım beni kovalamak zorunda mıydı?

"Ben kimseyi kıskanmıyorum ve bir soru sordum. Ayrıca ciddiyim. Yani ne biliyim bizim yanımızda Tulip'le aynı ikimizin herkese gösterdiği kavgalı hali gibisin ama yalnızken bilemem."

"Sen de akıllılık edip benim gibi ikimiz yan yanayken telefonunun ses kaydını açıp bıraksaydın."

Kafamı ona çevirip gözlerimi kısarak bir süre yüzünü inceledim. "Umuyorum ki ciddi değilsindir."

Tekrar gülünce, "Ilgaz ile konuştuklarınızı nasıl biliyorum zannediyorsun." dedi birden. Cümlesinin ardından onu itip aramıza mesafe koydum. O ise sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı.

Ağzımı açacağım sırada beni susturdu. "Hayır bu arada Tulip ile asla senle olduğum kadar yakın olamam. O gece boşluğuma mı geldi yoksa çok mu fazla içimde tuttum bilmiyorum ama ben içimde ki çocuğu bir tek sana açtım."

Kaşlarımı çattım. "Konuyu değiştirme."

"Kızım sende bir karar ver hangi konuda kalmak istiyorsun? Ilgaz mı, Tulip mi?"

Ofladım ve "Senin yediğin haltlar mesela. Hangi konuştuğumuzu dinledin?" diye sordum.

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırarak bir kaç adım geriledi. Omuz silkti. "Bilmem." dedi ve gerilemeye devam etti. "Meselaaa. Gözlerin çok güzel Arıza Kız." Olayı dramatikleştirerek elinin tersini anlına koydu. "Arıza çıkarsana, özledim."

Sinirle kaşlarım çatılırken ona doğru koştum çünkü geriye doğru adımlamasının nedeninin benden kaçmak için olduğunu artık anlamış bulunuyordum. "Mayıs!"

O bir kaç saniye yerinden kıpırdamadı ve gözleri arkamda bir noktaya takılı kaldığında. "Ilgaz." dedi. Adımlarım kesilirken hızla başımı omzumun üstünden çevirdim ve arkama baktım.

Kimseyi göremeyince, "Hani nerede?" diye Mayıs'a dönsem de o çoktan kaçmaya başlamıştı. Tekrar sinirlendiğim de peşinden koşmaya başladım. "Mayıs! Gel buraya!"

Tekrar kahkaha attı ve kahkahasında o küçük çocuğu hissettim. "Sen tek sözüme böyle kanıyorsan." Kıkırdamaya başladı. "Allah bilir Ilgaz seni nasıl kandırır."

"Mayıs!" diye daha yüksek sesle bağırdığımda sesimin sokakta yankılanması umurumda bile değildi.

"Bağırma!" diye bağırdığında benden daha yüksek sesi çıkıyordu. "İnsanları rahatsız ediyorsun."

"Sen ne yapıyorsun şu an?!"

Tekrar kahkaha attığında dayanamayıp bende güldüm. Resmen çocuk gibi onu kovalıyordum ve bu bile kafamın dağılmasını sağlamıştı. Ama inat etmiştim bugün o içkiyi içecektim.

"Neyse ya da istediğin kadar bağır ama beni yakalayamazsın."

Kaşlarım çatıldı. "Göreceğiz."

"Hadi daha hızlı koş ki daha hızlı varalım şu mekana."

"Sen benle mi oynuyorsun?" diye sorsam da adımlarım durmadı.

"Ne yapayım? Senin yavaş yavaş yürümenle koşarak on dakikada gideceğimiz yolu yarım saatte mi gidelim? Beklentin ne?"

Tekrar, "Mayıs!" diye bıkmadan bağırdığımda o daha yüksek sesle kahkaha attı ve bende ona katıldım.

"Hadi hadi koş! Belki yolun sonunda eline geçirirsin beni."

"Sabaha kadar koşsam da sen elime düşeceksin."

"Geri zekalı!" diye bağırdığında kaşlarım yine çatıldı. "Zaten varış noktasına yani mekana vardığımızda ikimizde duracağız ve sen beni yakalamış olacaksın." Bir süre konuşmasına ara verip güldü ve sonra sokakta tekrar sesi duyuldu. "Tabii kendini kaptırıp koşmaya devam etmezsen."

Daha fazla öfkelendiğimde son kez, "Mayıs!" diye bağırsam da gülmeye devam ediyorduk.

Yol boyunca geçtiğimiz tüm sokakları bizim gülüşlerimiz ve atışmalarımız inletti ama bu ikimizin de umurunda olmadı.

En sonunda soluk soluğa tabelası ışıldayan bir mekanın önünde durduğumuzda içeriden hafif bir müzik sesi geliyordu. İçeri girmeden kapının önünde nefes nefese birbirimize bakarken, "Hadi durduk işte. Geçtim eline." dedi. "Ne yapabilirsin ki? Unuttun galiba karşında siyah kuşak var."

Soktuğu lafla öylece apışıp kalırken o saçlarını savurdu ve bir süre gözlerini kapının aralık kısmından gözüken mekanın içine doldurdu. "Resmen benimle oynadın." Sinirle koluna vurdum. "Bak şu an emin oldum Ilgaz'la aynı olduğunuza."

Güldü ve "Çok kolay kandırılıyorsun tatlım." dedi. Tabii bu yetmedi üstüne diğer bir lafını da çaktı. "Dikkat et de içeride de kandırmasınlar seni. Birden kendini yatakta, birinin altında falan bulursun maazallah."

Bu sefer daha sert bir şekilde koluna vurduğumda dişlerimiz arasından, "Mayıs!" dedim.

Kolunu diğer eliyle ovuşturdu ve yandan sinirli bir şekilde bana bakıp, "Kızım sende yeter ama. Kolumu çürüttün. İyi ki vurmana izin veriyoruz." dedi.

Tekrar sinirle, "Mayıs!" dediğimde sesim daha gür çıkmıştı.

Gözlerini devirdi ve "Sen bana tatlım demeye devam etsene ya." diye mızmızlansa da kolundan itekledim.

İçeri girmeden, "Umarım çok kalabalık bir yere getirmemişsindir..." desem de lafım yarıda kesildi.

İçerisi iğne atsan yere düşmeyecek bir vaziyetteydi. Mayıs'ın yanımda güldüğünü ve girişte ki adamla bir kaç bir şey konuştuğunu işittiysem de kulaklarımın uğuldamasından duyamadım.

Leş gibi alkol ve ter kokuyordu. Müzik ise dışarıdan duyulanın aksine son ses açıktı. Kolumda bir dokunuş hissetmem ile irkilerek geri çekildim. Mayıs'ı görmemle rahatladım ama yine de içimde bir korku boy göstermişti.

Mayıs onu duyabilmem için bağırarak, "Sadece şaka yapmak istemiştim. Bu kadar kötü olacağını bilseydim seni buraya getirmezdim."

Mayıs'ın sesini bile uğultulu duyuyordum. Benim en nefret ettiğim koku alkolken ben neden böyle bir şey istemiştim ki. Hayır, bu gece korkularımın üstüne gidecektim.

Kafamı iki yana salladım ve kararlı gözlerle Mayıs'a döndüm. "İyiyim ben." dedim aynı onun gibi bağırarak. "Hadi!"

Kafasını aşağı yukarı salladı ve en yakınımda durup koruma iç güdüsüyle elini belime attı. Neredeyse aynı boyuttaydık ama o beni korumaya çalışıyordu. Bu beni gülümsetti.

Kulağıma, "Bu kadar kötü olacağını bilseydim yemin ederim ki getirmezdim buraya." diye fısıldaması daha da gülümsememi sağladı. "İstersen sen dışarıda bekle ben içkiyi alıp gelirim. Sokakta rahat rahat içeriz."

Bu sorusuyla hızla kafamı iki yana salladım. İçmiş adamlarla aynı ortamda kalmak asıl benim cehennemim olurdu. Ne kadar inkar etsem de şu an burada Mayıs yanımdayken güvende hissediyorum.

"Hayır Mayıs. Temas sorunumu unutmam sert bir içkiye bakar." Yandan yandan ona baktım. "Bence bir kaç shot ısmarlarsın."

Sırıttı. "Tabii kızım ne zannettin sen ablanı." 'Ablanı' demesine gözlerimi devirdim ve istemsizce etrafa gözlerimi gezdirdim. Aslında şu an bar tezgahına ilerlerken bir sürü insan bedeni vücuduma değiyordu ama Mayıs'ın belimde ki eli beni güvende hissettiriyordu. Gerçekten bir abla koruması içindeydi ve ben bunu çok iyi hissediyordum.

Etrafta öpüşen ve neredeyse iç içe geçen kızlı erkekleri insanları görünce gözlerimi tekrar önüme çevirmek istedim. Bunu yapacağım sırada bir adamla ve sinsice sırıtmasıyla göz göze gelince hızla bakışlarımı ayaklarıma indirdim ve daha fazla Mayıs'a sindim. Bunu hisseden Mayıs belimde ki elini bana daha sıkı sardı.

En sonunda daha az kalabalık bir yere geldiğimizde bar tezgahına varmıştık. Yan yana boş duran iki bar taburesine oturduğumuzda derin bir nefes aldım. Bu halimi gören Mayıs biraz kafa dağıtmak istemiş gibi sırıttı ve işi şakaya vurdu.

"N’oldu? Boyundan büyük işlere kalkışmak nasılmış tatlım?"

Dik dik ona baktım. "Sus ve bir şeyler söyle. Tek istediğim şu an kafamın uçması."

Sandalyesine biraz daha yaklaştırdı ve kendini diğer insanlardan uzak tuttu. "Selis cidden neden temastan korkuyorsun? Eğer bir şey yaşadıysan..."

Hızlıca konuyu değiştirdim. "Umarım bu kadar kalabalık bir yere gelmemizin nedeni bir kaç adam tavlama isteğin değildir."

Rahat bir şekilde geri yaslandı ve kendini gösterdi. "Bu halimle mi?" Güldü ve tekrar onu daha rahat duyabilmem için bana yaklaştı. "Ayrıca böyle bir yerde seni yalnız bırakacak değilim? Arkadaşlar birbirini korumalı değil mi?"

Gülümseyerek kafamı aşağı yukarı salladım. Aslında ikimizde ilk kez arkadaş ediniyorduk ve bunun tam anlamıyla ne demek olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk.

Tezgaha döndü ve bana yandan bakıp, "Pekala, ne istersin?" diye sordu.

Omuz silktim. "Sen seç ama ağır bir şeyler olsun. Gerçekten kafamın içinin cennete dönmesini istiyorum."

"Umarım bunun uyuşturucu olmadığını biliyorsundur."

Kaşlarımı çattım ve ciddiyetle ona baktım. "Umarım hiç uyuşturucu almamışsındır."

Gözlerini büyüttü. "Saçmalama Selis. O kadar da değil. Hem sence benim bedenim uyuşturucuyu kaldırır mı?"

Haklısın der gibi dudak büktüm ve bende tezgaha dönüp önümde ki masaya ellerimi koydum. Karşımda ki ayna da bir süre kendimi izledim. Mayıs'ın da aynısını yaptığını fark ettim ama o kendini değil beni izliyordu. Muhtemelen beni çözmeye çalışıyordu ama bilmiyordu ki; daha ben bile kendimi çözemiyordum.

İçini rahatlatmak için gülümsediğimde bunun gerçek olmadığının ve zorla olduğunun o da farkındaydı ama üstüme gelmedi ve o da zorla da olsa gülümsedi.

En sonunda barmene yöneldi ve içkileri söyledi. Ne istediğini bile duyamadım çünkü ne kadar kendimi zorlasam da hala kulaklarıma uğultular doluyordu. Şu an fark ediyorum ben gürültülü ortamlardan da nefret ediyormuşum. Asıl etrafım gürültü ile sarılı olunca düşüncelerim susmuyor çünkü.

Mayıs önüme bir shot itince gözlerim aynada ki yansımamdan kopup önüme döndü. Şeffaf renkte bir içkiydi adını bile bilmiyordum. Viski olabilir miydi?

Mayıs'a döndüm ve "Ne bu?" diye sordum.

"Ciddi mi soruyorsun?" dediğinde gözlerimi devirdim.

"Mayıs ben bu konularda senin kadar bilgili değilim, haberin olsun."

O da aynı şekilde gözlerini devirdi. "Az önce söylerken duymadın mı?" Başımı iki yana salladım. Gözlerini kısıp, "Ilgaz'ın kafanı bu kadar meşgul ettiğini bilmiyorum." dedi.

Ilgaz değildi, bu sefer o meşgul etmiyordu kafamı. Aslında istediğim olmuştu onu düşünmekten kurtulmuştum ama bu sefer de daha başka istemediğim konular kafamı meşgul ediyordu.

Tek bir kelime söylemeden bardağı kafama dikeceğim sırada Mayıs, "Dur, dur." diyerek beni durdurdu. Ona anlamayan gözlerle baktığımda güldü. "Sen gerçekten hiç bir şey bilmiyorsun."

Elimde ki bardağa uzandığında izin ister gibi bir süre elini bekletti. Bardağı eline verdiğimde bunları yeni öğrenen birine anlatır gibi anlatmaya başladı. Aslında mantıken yeni öğreniyordum.

"Şimdi bu white rom ve gördüğün gibi shot olarak içiliyor. Ama bu kadar bilgisiz olduğuna göre ilk defa içiyorsun ve içtiğin gibi üzerime kusmanı istemiyorum. O yüzden." Elini öne uzattı ve bir süre bekledi hala anlamadığımı belli edercesine ona baktığımda yine bıkmadan gözlerini devirdi.

"Elini ver Selis."

Sırıttım. "Neden? Evlenmemi teklif edeceksin?"

"Ha ha ha. Çok komik." Kaşlarını çattı ve ciddiyetle elini ver der gibi elini salladı. Bu sefer ben gözlerimi devirdim ve elimi avucunun içine bıraktım.

Elinde ki içkiyi masaya koyup, tuzu aldı ve elime serpti. Eh, bu kısımları biraz biliyor gibiydim sanırım. En sonunda elime yeterince tuz serpince bana baktı. "Şimdi bu tuzu yala."

Başımı aşağı yukarı salladım ve elimi ağzıma yaklaştırıp yavaşça dilimi üzerinde gezdirdim. En sonunda tuzu tamamen yaladığımda kafamı kaldırıp Mayıs'a baktım.

Sırıtarak bardağı uzattı. "Şimdi romu tek dikişte içeceksin ve sonrasında," Gözleriyle masada ki dilimlenmiş limon parçalarını gösterdi. "Limonu yersin. Kabuğunu yemeyeceksin bu arada. En azından bu kadarını bildiğini düşünüyorum." Gözlerimi devirdiğimde daha geniş sırıttı. "Senin o nohut tanesinden küçük beynin anlamaz diye söylüyorum bunu sırf tatlandırmak için yapıyoruz. Yoksa dediğim gibi boğazın yanabilir ve üstümü batırabilirsin..."

Daha anlatacakları olsa da shotu elime aldım ve tek dikişte içtim. Tadıyla ve boğazımda ki yanma hissiyle yüzümü buruşturup bardağı masaya sertçe bıraktım. Mayıs'ın yanımdan, "Şimdi limon." demesiyle başımı aşağı yukarı salladım ve limonu alıp ağzıma yerleştirdim. Bir süre emdim ve acı tadın geçmesini bekledim.

Bakışlarım Mayıs'a kaydığında o elinde ki kadehte buzlu içkisini içiyordu. Bunun adını da bilmiyordum ve Mayıs bunu anlamış gibi bardağı kaldırıp, "Viski ve ben buzla tercih ediyorum." dedi.

Kaşlarım çatılırken, "Sen neden rom içmedin?" diye sordum.

Sırıttı ve kadehten bir kaç yudum daha alıp, "Birimizin ayık kalması gerekiyor değil mi? Bu görevi de abla olarak ben üstlendim." dedi.

Kafamı aşağı yukarı salladım ve shotu önüne uzatıp, "Bir kaç tane daha." dedim. İlkinden bile boğazım yanarken sonrasında ne olur bilmiyordum ama istiyordum. Sadece kafamın gerçekten uçmasına ihtiyacım vardı. Bir kaç saniye sonra önüme tekrar rom bırakıldığında aynı işlemleri uygulayarak içtim. Sonra bir kez daha ve bir kez daha.

4. içişimde Mayıs'ta heveslenmiş olacak ki viskisini bitirip o da roma geçiş yaptı. Sadece onun içtiğinin rengi koyuydu. Bununla ilgili bir kaç açıklama yapsa da gerçekten kafam dağılmaya başlamıştı ve bunu almıyordu.

Ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum ama en sonunda sek içime başlamıştım. Mayıs'ta aynısına geçiş yapınca ayık olmam gerekiyor diyen kız benden daha beter sarhoş olmuştu.

Kaç saat içip gülüştük ve neler konuştuk hatırlamıyorum. Ama geçmişimden bahsetmediğime eminim.

En sonunda içmeye ara verip kafamızı yan şekilde masaya yaslamış birbirimize bakıyorduk. İkimizin yüzünde de engelleyemediğimiz bir sırıtış, gülüş vardı.

Gerçekten istediğim olmuş ve kafam boşalmıştı. Sahi ben neyi unutmak istiyordum? Neyden kurtulmak için içmek istemiştim?

Bunu da hatırlamıyorum ve hatırlamadığım için daha çok güldüm. Mayıs gülüşüme takılıp kaşlarını çattı ama o da hala gülüyordu. "Gülmesene be!"

Kelimeler ağzından zor çıkıyordu ama ben yine de onu anlamıştım. Esnedim ve "Sen de gülüyorsun." dedim.

"Ben senin bu haline gülüyorum. Sen neye gülüyorsun?"

"Ne varmış be benim halimde?" Bende aynı şekilde kelimeleri yaya yaya konuşuyordum ama birbirimizi anlıyorduk.

"Seni ölsem böyle hayal etmezdim ondan sadece. Sen neye gülüyorsun?"

Daha fazla güldüm. "Bende kendime gülüyorum."

İkimizde kahkahalarla gülmeye başladığımızda saatin kaç olduğunu bile bilmiyorduk.

"Selis." diye fısıldadığında benimde gözlerim kapanıyordu. Yine de ben olduğumu belli eden bir mırıltı çıkardım.

Sanki başka bir şey söyleyecekti ama ne kadar sarhoş olsa da kendini tuttu ve "Çıkalım mı buradan?" diye sordu.

Başımı aşağı yukarı salladım ama gözlerim neredeyse kapanmak üzereydi.

Mayıs'ın ayaklandığını hissettim ama benim gözlerim neredeyse kapanmıştı. Birden kulağımın dibinde bağırmasıyla yerimde sıçradım ve oturur pozisyona geldim. "Ilgaz mı o!?"

Buna yine kandığıma inanamıyordum ama bakışlarım girişe çevrilmişti. Yanımda Mayıs'ın kahkahasını duymamla sert bir şekilde ona bakmaya çalışsam da alkolün etkisiyle hala sırıtıyordum.

Bana elini uzattı. "Kusura bakma sen uyurken seni taşıyamazdım ve seni tek kendine getirme yöntemi bu oldu."

Tüm söylediklerini duymazdan gelip elini tuttum ve kalktım. Yine de işaret parmağımı sallayarak, "Sen hani içmeyecektin?" diye sordum.

Ellerini teslim olur gibi kaldırıp, "Ben öyle bir şey dediğimi hatırlamıyorum." dediğinde nedeni olmasa da ikimizde öne eğilip kahkaha attık. Bir an midem kalkmış gibi hissetmemle dikleştim ve "Hadi çıkalım artık." dedim.

Beni başıyla onayladı ve aynı geldiğimizde ki gibi elini belime atıp beni ilerletti. O sarhoş bile olsa beni koruyordu ve ben sarhoş bile olsam onun yanında kendimi güvende hissediyordum.

İnsanlar azalmıştı ama ter kokusu hala yerinde duruyordu. Bu midemi daha da bulandırsa da kendimi tuttum. Bir an alkolden ve kokusundan nefret ettiğim aklıma geldiyse de neden nefret ettiğimi bile unuttuğumu fark ettim ama sanki bir nefesi yüzümde hissediyordum. Bu beni rahatsız ediyordu ama şu an o kadar kendimde değildim ki bunu bile umursamadım. Ben sanırım ilk kez bir korkumu yenmiştim. İçki içmek ve bazı şeylerle yüzleşmek benim için büyük bir başarıydı.

Muhtemelen şu an gözlerim kapalı yürüyordum ve bedenimi tamamen Mayıs'a dayamıştım. Mayıs'ın, "Selis ben Seyit Onbaşı değilim." diye söylenmeleri bunu ispatlıyordu.

En sonunda soğuk rüzgarın tenime çarpmasıyla kendime geldim ve gözlerimi açtım. O an dışarı çıktığımızı da anladım.

Mayıs'a yaslı duran bedenimi ayırdığımda Mayıs rahatlamış bir nefes verdi. "Kaç kilosun sen be kızım?"

Ona dönmek istediğimde başımın döndüğünü hissettim ve elimi tutunmak için öne uzattım, o sırada Mayıs’ın eli yardımıma koştu. Yine de dik dik ona bakmaya çalıştım. O benim aksime gülüyordu ve muhtemelen bende gülüyordum. Birde dürüst olmak gerekirse içeride ki müzik hala kafamda çalıyor gibiydi. Ama sadece müzik o kalabalık insan gürültüsü yoktu.

"Düşeceksin. Daha dengeni bile sağlayamıyorsun." diyerek gülen Mayıs'ın da yerinde duramadığına şahit oldum. Bu onunda kafasında müzik çaldığından olabilirdi ya da başı döndüğü için dengesini sağlayamıyor olabilirdi.

Yine de benim aklıma takılan tek şey az önce kurduğu cümleydi. "Ben kilolu değilim bir kere."

Kahkaha attı. "Tamam Selis değilsin." diyerek beni geçiştirdi. Koluma gidi ve ona aynı şekilde karşılık verdiğimde bedenlerimiz birbirine yaslanmış şekilde yürümeye başladık.

Mayıs'ın çenesi yine durmadı. Yemin ederim tüm gün ekibe soğuk yapıp ne konuşacağı varsa içinde tutup bir tek bana patlıyordu. "Bu arada dikkatimden kaçmadı zannetme. Sarhoşken bile Ilgaz dediğim gibi onu arıyorsun."

Ben kaşlarımı çatmaya çalışırken o daha çok güldü. Sarhoş olsam bile Ilgaz ismi beni geriyordu. "Ne oldu Selis? Kuzenime abayı mı yaktın?"

Onu itekleyip omzuna bir kaç tokat atmak istesem de sadece elimi dokundurabilmiştim ve "Saçmalama." diyebilmiştim.

Daha çok güldü. Muhtemelen sesim hiç ciddi çıkmıyordu ve bu onun daha çok gülmesine neden oluyordu. Hala nereye gittiğimizi bilmeden yürüyorduk. "Hadi doğru söyle, hiç mi hoşuna gitmiyor?"

Sorduğu soruyla bir an Ilgaz gözümün önüne geldi ve bu bile kaşlarımın çatılmasına neden oldu. "Hayır tabii ki de. O çok sinir bozucu ve..." Gülüşü aklıma geldi gamzesi... "Ama gamzesi Mayıs." İç çektim. "Uzun zaman sonra bir şeye bakmak beni huzurlu hissettiriyor. Bu çok garip ama onun dokunuşundan da rahatsız olmuyorum. Ondan kaçıyorum ama sanki ondan değil de etkisinden, hissettirdiklerinden..." Bir an gözleri aklıma gelince yutkundum ve yutkununca boğazımda acı tat kendini hatırlattı. "Ama gözleri. O gözlerden nefret ediyorum işte." Nefretim Ilgaz'a mıydı yoksa o gözleri ilk gördüğüm kişiye miydi? Burasını bende bilmiyordum çünkü bu söylediklerim asla bilinçli şeyler değildi.

Bunları söylerken başımı Mayıs'ın omzuna yaslamış vaziyette olduğumu da çok sonradan fark ettim. "Neden kaçıyorsun Selis?"

Sorusuyla bir an duraksasam da çenem durmadı. "Korkuyorum. Hepinize alıştım Mayıs. En çokta onun beni sinir etmesine. Şimdi hayatımdan çıksanız..." Lafım önümüze çıkan üç adamla yarıda kesildi.

Bir tanesi arkasında ki arabaya yaslanmıştı ve ellerini iki yanından kaputa yaslamış bizi süzüyordu. Diğer ikisinden biri benim önümde diğeri Mayıs'ın önünde dikilmiş öylece duruyordu. Mayıs'ın önünde dikilen, "Beni hatırladın mı güzellik?" diye sorduğunda mevzuyu anladım ve bu gerilmeme neden oldu. Bu adamlardan bir tanesi benim önümde durmuş resmen beni kesiyordu ve ben bu sarhoş halimle ne yapabileceğimi bilmiyordum.

Mayıs rahat bir tavırla düşünüyormuş gibi yaptı sonra hatırlamadığında dilini damağına vurdu. "Yok çıkaramadım. Hangisiydin sen?" Bir kaç kez adamı süzdü. "Cem tipi var aslında biliyor musun? Ama emin olamadım Ufuk ya da Mert'te olabilirsin şimdi." Sonra birden hatırlamış gibi parmağını şaklattı. "Buldum. Selim'din sen."

Adamın sinirden çenesi kilitlenmişti. Sanırım dişlerini tahmin edemeyeceğimiz bir güçte sıkıyordu. "Vay vay vay!" diye benim önümde dikilen adam lafa atladı. "Ercan'ın becerdiğini zannettiği kız aslında onu becermiş. Olay olay olay." Adam gür bir kahkaha attı. "Ee şimdi sen bunu bu kızın yanına da bırakmazsın. Gururuna yediremezsin." Dudakları sinsi bir şekilde tek tarafa kıvrıldı ve beni bir kere süzdü. "Bu cillopu da ben alırım ha?"

Gerildiğimi hissetmenin bir üst seviyesi neyse onu yaşadım. Adam bana doğru bir adım attığında eş zamanlı olarak bir adım geriledim. Bu onun daha fazla kahkahaya boğulmasına neden oldu. Normal bir zaman olsa üçüyle tek başıma bile başa çıkardım ki bunlar Mayıs için çerez olmalıydı. Ama şu an tam da şu anda böyle bir zamanda ikimizde sarhoştuk. Hayat bir kerede bizim yüzümüze gülmez mi be?

Mayıs benim gerilemem ile birlikte önüme geçti ama onun da adımları sarsaktı. O da kendinde değildi.

Arabaya yaslanmış adam alayla, "Dikkat edin sizi haşat etmesin şimdi bu siyah olan." dedi. Diğerleri de ona katıldı ve yine pis pis güldüklerinde kalbimin hızlanan atışlarını hissettim.

Mayıs bir anda nereden çıkardığını bilmediğim telefonunu adamın önüne tuttu. Hepsinin yüzleri gerilirken bir ciddiyet kapladı ve o sırada Mayıs'ın sırıttığını hissettim. Ölüm sessizliğini bozan ise Mayıs'ın sesi oldu.

"KADES. Bence çoğunuz duymuşsunuzdur. Tek bir tuşa basmam ile polisler burada biterler ve sizinle uğraşacak kişi ben olmam. Ha bu arada konum bilgim de açık yani hiç bir kaçış yolu aramayın. Tek bir tuş ile sizi bir gece karakolda yatırabilirim."

Bir adım adamlara ilerleyip karşılarında dikildiğinde adamların daha çok gerildiğini hissettim. "Şimdi." dediğinde az önce bana doğru yürüyen adama doğru bir adım attı ve adam bir adım gerilediğinde bu yüzünde bir sırıtış oluşmasına neden oldu. "Eğer sarhoş olmasaydım sizi ve," Bana yürüyen adama bir adım daha attı ve adam eş zamanlı olarak geri bir adım attı. "Özellikle de senin ebeni sikmek isterdim ama," Omuz silkti. "Gördüğünüz üzere şu an durumum müsait değil. O yüzden polis bunun için ideal bir seçenek."

Adamlar yavaştan arabaya doğru ilerlerken kaputta oturan adam çoktan sürücü koltuğuna geçmişti. "Siz karar verin def olup gider misiniz yoksa..." Daha lafını bitirmeden adamlar arabaya doğru yöneldiler ve neredeyse koşar adım ilerlediler.

Mayıs bana yürüyen adama tam yanından geçerken kalan son gücüyle bir tekme attı. Adımın dizinin biraz aşağısına denk gelen tekme ne kadar yumuşak olsa da canını acıtmış olmalı ki kalan yolu topallayarak aştı.

Arabaya bindiklerinde adam hızla çalıştırdı ve yanımızdan geçecekleri sırada hemen yanımda duran kaldırım taşını kalan son gücümle kaldırdım. Arabanın arka camına fırlattığımda patlamasa da boydan boya çatlamıştı. Bu görüntünün arından sırıttığımda Mayıs'a döndüm ve onun da sırıtır vaziyette olduğunu gördüm.

İkimiz birden kahkaha atmaya başladığımızda çak yaptık ve kaldırımın kenarına çöküp bir süre öylece gülüştük. Mayıs, "Sana demiştim kimse benim kardeşime dokunamaz." dediğinde bir süre öylece kaldım ama hala sarhoş olduğumdan kardeş kelimesine takılamadım.

"Sen de sarhoşum diye ortalıkta geziniyorsun ama aklın hala çalışıyor."

O daha fazla gülerken ben öylece kaldım. O kadar komik bir şey söylememiştim ki. Salak saçma şeylere gülecek kadar mı sarhoştu? Şimdiye kendisine gelmesi gerekmiyor muydu?

"Tabii kızım ne zannettin sen ablanı. Unuttun galiba. Ben neredeyse her gün içiyorum bu yüzden alışkınım. Sadece biraz rol yaptım denebilir. Ha ama yine de o adamları haşat edecek güç bende yoktu amaa," Yandan bir şekilde ona baktığımda daha fazla sırıttı. "Ilgaz hakkında ki itiraflarını ses kaydı alacak kadar aklım yerindeydi."

Gözlerim büyürken hala elinde tuttuğu telefonla göz göze geldim. O an göz açıp kapayana kadar telefonu aldım ve sertçe yere atıp ayağımla ezdim. Mayıs dudakları şaşkınlıkla aralanmış ve gözleri ne kadar açılabilirse o kadar açılmış bir şekilde yerde ki telefonuna bakarken ben sanki çok büyük bir iş yapmışım gibi nefes nefese kalmıştım.

Birden, "Şaka yapmıştım. Kafam yeni yeni yerine geliyor." deyince bende aynı şaşkınlıkla ilk ona sonra yerde ki telefona baktım.

Bir süre o şekilde ikimizi de Kankırmızısı Sessizliği ele alınca telefona uzandım ve ekranı tuzla buz olmuş telefonun kılıfını çıkardım. Arkasında o kadar hasar yok gibiydi.

Mayıs'a döndüğümde üzüntüyle telefonuna bakarken buldum ve "Bence yine de çalışır." dedim. Sonra neden bu kadar mahcup konuştuğumu düşündüm. Ben haklıydım bir kere. "Ayrıca ben neden kendimi savunuyorum ki şu an. Şakayı yapan sensin ve bunu hak ettin. Hem senin kuzenin zengin değil mi alır sana yeni bir telefon. Ne de olsa para sıçıyor.”

Telefonu elimden çekip aldı ve "Ama bu benim kendi paramla aldığım ilk telefonumdu." dedi.

Küçümser bir şekilde güldüm. Sanırım Mayıs ile takıla takıla ona dönüşmüştüm. "İyi ya tarihi eser diye saklarsın. Allah aşkına bu telefon kullanılır mı yirmi altıncı yüzyıldayız Mayıs, samsung a altı mı kaldı?"

Kaşlarını çatıp bana döndü. "Susar mısın? Emek var burada!"

Bağırmasıyla kulaklarımı kapattım çünkü hala kafamın içinde çalan müziği duyuyordum.

Mayıs oflayarak, "Her neyse boş ver. Gerçekten yenilemem lazımdı zaten." dedi ve kaldırım da kayarak arkada ki duvara sırtını yasladı. Bir süre gözlerini kapalı tutup öylece durdu. Bu sırada hala telefonu elinde sıkı sıkı tutuyordu. En sonunda tek gözünü açıp bana baktığında, "Yanıma gelmek için davetiye beklemiyorsundur bence." dedi.

Sırıtarak bende hemen yanına yerleşim ve sırtımı duvara çevirdim. Kafamı geriye attığımdan evin balkon çıkıntısı yüzünden gökyüzünü göremiyordum ve benim için bu daha keyifli bir görüntüydü. Tek sıkıntı düşüncelerime ulaşamıyor olmamdı.

"Senin kafanda da hala müzik çalıyor mu?" diye soran Mayıs'a karşılık güldüm ama gülüşüm bile yorgun çıkmıştı.

"Hani hemen kendine geliyordun?"

Başım istemsizce onun omzuna düşünce o da başını başıma yasladı. "Sanırım işler sen olunca değişiyor. Selis iyi ki varsın."

"Mayıs bence bir süre ara vermeliyiz."

Güldü. "Katılıyorum."

Bir süre sustuk onun uyuduğunu zannettim ama o, "Selis neden oraya ilk girdiğinde öyle oldun?" diye sorduğunda yutkundum ve yine o acımsı tadı hissettim.

"Uyalım mı? Uykum var." dediğimde beni başıyla onayladı. Yine ben aynı bahaneye kaçtım ama bunu kimse bilmiyordu. Oysa ben sürekli kabus gördüğüm için uyumaktan da nefret eden bir kızdım. Uykum ise hiç gelmezdi. Neyse ben abartıyorum, önemli şeyler değil bunlar.

Ne kadar istemesem de içkinin ağırlığıyla göz kapaklarım kapanınca uyumadan önce Mayıs'ın son kez kulağıma fısıldadığını duydum. "Şu an duysan bile uyanınca hatırlayamayacağın için söylüyorum. Telefonda Duygu'dan kalan tek fotoğraf vardı. Ama boş ver önemli değil çünkü artık sen varsın. Sadece senin yanında içimde tutamadığım için söyledim."

Cümlelerinin ardından tenime bir kaç gözyaşının düştüğünü hissettim ama kendini durdurdu ve muhtemelen o da uyumaya çalıştı.

İnsan sarhoşken kabus görür müydü? Ben ilacımı içtiğimde görüyordum. Sahi ben neden ilacımı içmek yerinde içki içmeyi tercih etmiştim. Sanırım korkularımdan kaçarak yine korkularıma sığınmaktansa, onlarla yüzleşip yenmeyi denemek istemiştim. Başarabilmiş miydim? Eğer başarabildiysem de bunu yarın hatırlamayacaktım.

 

...

 

Sarsıldığımı hissettiğim de gözlerim yavaşça aralandı. İlk buğulu görsem de bir kaç kez kırptığımda görüşüm düzeldi. Kafam zonkluyordu ve başım hiç ağrımadığı kadar şiddetli ağrıyordu. İlk nedenini anlamasam da sonra aklıma dün gece geldi. Yani gelir gibi oldum çünkü içkiyi ağzıma götürdüğüm kısım bile yoktu. Şu an ise başım Mayıs'ın omzuna dayalı duruyordum.

Hissettiğim sarsılma ise midemden geliyordu. Birden midemden boğazıma doğru tırmanan sıvıyı hissetmemle kendimi ileri attım ve hemen yanımızda ki ağacın dibine içimi boşalttım. Muhtemelen dün gece içtiklerim şu an çıkıyordu. Bu kafamın yeni yeni yerine gelmesinden de belliydi aslında. Eğer gece kussaydım çoktan kendime gelirdim.

Bir süre avuçlarımı iki yanımdan kaldırım taşlarına bastırarak ve başımı ağacın dibine eğip bekledim. Midemin tamamen boşaldığını hissettiğimdeyse kafamı geri attım ve içime derin bir nefes çektim. Genzimin yanmasını umursamadan kendimi tekrar az önce yaslandığım duvara bıraktım.

Sırtım duvarla buluştuğunda havanın daha yeni yeni aydınlanmaya başladığını hatta güneş ışıklarının var ile yok arası olduğunu fark ettim. Sanrım kafam gerçekten yeni yeni yerine geliyordu. Dün gece ne yaptığım hakkında kafamı yorsam da aklıma hiç bir şey gelmedi ve üstüne bu başımı daha fazla ağrıttı.

Birden yanımdan Mayıs'ın sesi can buldu. "Umarım kendine gelmişsindir çünkü güneş doğmadan eve gitmemiz gerekiyor. Ben nasıl sızdım onu bile bilmiyorum zaten."

Başımı da geri atıp duvara yasladım. "Nasıl buraya geldik?"

İç çektiğini işittim. "Gecenin yarısı bende de yok." Sesi daha kısık hale geldi. "Bil diye söylüyorum Selis, daha önce hiç bu kadar çok içmedim."

Güldüm. "Bil diye söylüyorum Mayıs, ben daha önce hiç içmedim."

Şaşırdığını hisseder gibi olsam da ona dönmedim. "Nasıl be?! Hiç mi? Yani ne biliyim zaten anladım hiç bilgin olmadığını ama sıfır alkol mü?"

Tekrar güldüm ve başımı aşağı yukarı salladım. "Evet Mayıs, hiç ve sıfır alkol."

"Nasıl lan?"

Neye bu kadar şaşırdığını anlamadım sonuçta daha yirmi yaşındaydım ve... Evet belki de şaşırmakta bir tık haklıydı. "On sekiz yaşıma kadar içmeme izin verilmedi. On sekizimde zaten alkolden nefret ettim. On dokuzumda fırsatım olmadı. Şu an yirmi yaşındayım ve ilk kez içtim işte ne var?"

"Neden nefret ettin? On sekizinde yani? Ne biliyim daha hevesli olman gerekmez miydi?"

Kaşlarım çatılırken yerimde dikleştim. "Her şeyi sorgulayacak mısın böyle?"

"Selis ciddiyim hiç kendinden bahsetmiyorsun. Hele ki geçmişinden asla."

Ofladım ve yavaşça doğruldum. Ayağa kalkıp etrafa bakındığımda bardan baya bir uzakta olduğumuzu fark ettim. Mayıs'a döndüğümde ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. "Biz buraya nasıl geldik gerçekten? Hiç bir şey mi hatırlamıyorsun?"

Sorusuna cevap vermeyeceğimi anlayarak göz devirerek ayağa kalktı ve üstünü silkelerken, "Yürüdük geldik işte Selis." dedi.

Samimiyetsiz bir şekilde güldüm. "Hadi ya ben içince özel güçlerimiz falan olurda kanatlanıp uçarak geliriz diye düşünmüştüm."

Kaşlarını çatıp bana baktı. "Hatırlamıyorum dedim ya!"

"Sen hani alışkındın alkole?"

Sırıtarak bana doğru bir kaç adım attı ve tam karşımda dikilip, "Her şeyi unuttum demedim ki. Mesela Ilgaz’ı nasıl övdüğün hala aklımda."

"Ne!" diye neredeyse haykırmamla kulaklarını kapadı. İlk kendimi gösterdim, "Ben." Sonra sanki Ilgaz yanımızdaymış gibi boşluğu gösterdim. "Ve Ilgaz'ı övmek?"

Sorar gibi konuştuğumda beni alaya alarak güldü. "Sen şimdi kesin kavgayı da yani alkollü olduğumuzdan dolayı kas gücüyle çıkaramadığımız ama beynimizi yani en azından benim kendi beynimi kullanarak çıkardığım kavgayı ve o üç adamı da hatırlamıyorsundur sen şimdi."

O kadar uzun konuşmuştu ki beynim kısa devre yapmıştı. "Bir," derken elimle de bir yapmıştım. "Sen Ilgaz ve Afet ile çok takılma. İki," derken elimle iki yapmıştım. "Ne diyorsun be? Ne kavgası?"

"Kavga değil. Onun gibi bir şey."

"Her neyse işte. Dün gece ne oldu?"

"Tam hatırlamıyorum ama adamlardan biri sana sarktı ve bende ablan olarak seni korudum." Gözlerimi devirdim. "Merak etme sende boş durmadın arabalarının camını kırdın."

"Ne yaptım?" Beynimi hatırlamaya zorlasam da hiç bir şey çıkmıyordu.

Bu halime gözlerini devirip devam etti. "Böyle salağa anlatır gibi anlatmakta hiç keyifli olmuyor." İçine derin bir nefes çekti ve sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi bakışlarını gözlerime dikti. Ardından elinde ki telefonu havaya kaldırdı ve o an ekranda ki kırık ile yüzleştim. "Ve sen bana teşekkür olarak telefonumu kırdın."

"Bir kere ben bir şey yaptıysam haklıyımdır."

"Asıl sen Ilgaz'la az takıl. Bu ego nereden geliyor?"

Tam ağzımı açacağım sırada tekrar midemden yukarı çıkan sıvıyı hissetmemle öğürerek arkamı döndüm. Pekâlâ, bu ilk ve son içişim olsun bence çünkü bünyem kaldıramıyor.

Öncekinden daha azda olsa kustuktan sonra elimin tersiyle ağzımı sildim ve boğazımın yanmasını umursamadan doğrulup tekrar Mayıs'a döndüm. Az önce ne konuştuğumuzu bile unuttuğumdan ağzımı açsam da diyecek bir şey bulamayıp geri kapattım. Sanırım hala alkolün etkisindeydim.

Bakışlarım Mayıs'ın yüzünü bulduğunda bana bakarak huzurla gülümsediğini gördüm. Evet, ilk kez gülümsemesinde bir duygu vardı ve ben bunun huzur olduğundan emindim.

Birden hiç beklemediğim bir anda, "Selis." dedi. "İyi ki varsın." Omuz silkti ve dudaklarını büküp bakabileceği en masum ve çocuksu şekilde baktı. "Nedeni yok. Bil istedim."

Şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken o kendini hemen toparladı ve alaycı, umursamaz maskesini geri taktı. Hızlıca durumu toparlayıp koluma girdi ve beni yolda yürütürken konuşmaya devam etti. Sanki yanlış bir şey söylemişte onu toparlamak istiyormuş gibiydi.

"Şimdi güneş doğmadan eve varmamız lazım. Gerçekten seninle bir daha içmeye falan çıkmam ben. Sızmayı boş ver daha öncesinde kendimi kaybedecek kadar bile içmemiştim." Yandan yandan bana baktı. "Malum erkek milleti güven olmuyor. Algılarım açık olmalı." Kafasını iki yana sallayarak güldü. Gülüşü soğuktu, buz gibiydi; aynı gözleri gibi. "Neyse işte dün gece ki olaylara gelirsek..."

O dün geceyi yani Ilgaz'ı övmemi, adamları zekasıyla dövmesini ve benim hem arabanın camını hem de onun telefonunu kırmamı bol bol anlattı. Yerinde tepkiler versem de hala kendime geldiğimi hissetmiyordum. Boğazım ve midem yanıyor, başım ise ağrıyordu.

Evin önüne geldiğimizde ikimizden de ses çıkmıyordu. Aynı anda birbirimize baktığımızda yine aynı anda bu halimize gülmemek için kendimizi tuttuk. Bu halimize yani neredeyse birebir aynı oluşumuza gözlerimizi devirmemizle aynı anda gülmeye başladık.

Mayıs koluma vurup, "Gülme." diye bir annenin çocuğunu azarlaması gibi azarladığında daha çok güldüm ve o da bana katıldı.

"Sende gülüyorsun."

"Ben senin gülmene gülüyorum."

Kendimi tutmaya çalışsam da hala kıkırdıyordum ve Mayıs'ta aynı şekilde bana karşılık veriyordu. Evin kapısının önünde durduğumuzda anahtarı deliğe taktı ve ustalaşmış bir şekilde olabilecek en sessiz şekilde kapıyı açtı.

Aynı sessizliğe ortak olmaya çalışsam da ikimizde hala gülüyorduk ve hala az da olsa kafamız güzel olduğu için sesimizin duyulmasını umursamıyorduk. Merdivenlere yöneldiğimizde sanki olayın ciddiyetini kavramışız gibi sesimiz kesilmişti ve ikimizden de çıt çıkmıyordu.

Mayıs birden durunca ona ayak uydurdum. Fısıldayarak konuştu. "Şu an muhtemelen baştan aşağı alkol kokuyoruz ve duş almamız lazım. Normalde yukarda alırdım ama mükemmel Ilgaz'ın, evi mükemmel olmuyor işte. O yüzden tek seçenek bu katta ki. İlk ben gireceğim duşa malum alışkınım hızlıca çıkarım sonra sen rahat rahat alırsın duşunu."

Başımı aşağı yukarı sallamamla nedensizce vücuduma salgılanan adrenalin ile dudaklarımı kemirmeye başladım.

"Sen iki dakika bekle, kıyafetleri ben hallederim. Malum üstün sessizlik yeteneğim var. Sen şimdi Tulip'i uyandırırsın falan." Gözlerini devirdi ve eliyle 'tamam mı?' der gibi bir hareket yapınca ben de 'tamam' der gibi yaptım ve son kez konuştu. "Sen banyonun orada bekle geliyorum."

Yanımdan ayrılmadan önce başımı salladıysam da gördüğünden emin değildim. Sessiz adımlarla banyonun oraya ilerlediğimde Mayıs resmen ışık hızında gelmişti ve, "Ben hemen çıkarım sen beni burada bekle ayrılma bir yere. Hiç güven vermiyorsun kafan hala güzel gibi duruyor." demesinin üzerine sırıttım ve buna karşılıkta gözlerini devirdi. "Ilgaz'la az vakit geçir." diyerek elinde ki kıyafetlerle birlikte banyoya girdi.

Ben Ilgaz'la çok mu vakit geçiriyordum? Alakası bile yoktu. Uzak duruyordum bir kere ben ondan. Ona benzeme ihtimalim ise sıfırdı. Sırtımı kapının hemen yanından duvara yaslayıp kafamı geri attım ve duvarı izledim. Bir an içimden ıslık çalmak gelse de kafamı iki yana sallayıp kendimi durdurdum. En azından hala kendimi frenleyebiliyorum. Demek ki o kadar da kafam güzel değilmiş.

Birden duyduğum, "Arıza Kız." sesiyle kendimi sorguladım. Kafamın içinde onun sesimi vardı? Yoksa gerçek miydi?

Bir an gerçek olma ihtimaliyle yerimde sıçrayarak bakışlarımı karşıma çevirdim. Ilgaz'ı görmemle yakalanma korkusuyla yutkundum. Altında boxerı ve üstünde sadece kısa kollu bir tişörtle oluşunu bile umursamadım. Belki de kafam yerinde olmadığı içindir.

Kalçasını merdivenin tırabzanlarına yaslamış elleriyle de iki yanından tırabzana tutunmuştu. Gözlerini kısarak beni baştan aşağı süzdü ve sırıtarak, "N’aber?" diye sordu. Oldukça rahattı. Bir an onun gerçekten hayal olabilme ihtimalini düşündüm. Hayır değildi ve şu an karşımdaydı.

"İ-iyi." desem de ne dediğimi bilmiyordum. Mayıs hani hemen çıkacaktı, nerede bu kız? Acaba düşüp bayılmıştım ve şu an rüya görüyor olabilir miydim? Hayır ben rüya görmezdim ki.

Verdiğim cevaba gülerek yavaşça tırabzandan ayrıldı ve aynı yavaşlıkla bana doğru ilerlemeye başladı. Eğer hesap sorarsa ne cevap vereceğimi bilmediğimden duvara daha fazla sindim.

Aramızda belirli bir mesafe kala durduğunda yutkundum. Ne soracağını bilmiyordum. Belki de hiç bir şey sormayacaktı. Kafasına omzuna düşürüp, "Mayıs'a uymadın umarım?" dedi sorar gibi. Gözlerim büyürken öylece ona bakakaldım. Biliyor muydu? Güldü, sanki içimi okumuş gibi konuştu. "Arıza Kız, ben Mayıs'ı kaç yıldır takip ediyorum senin haberin var mı? Kendisi bile bilmiyor bunu. Hepiniz hakkında sandığınızdan daha fazla şey biliyorum."

Gözlerimi kaırdım ve arkasında ki boşluğa bakarak umursamaz bir ses tonuyla konuşmaya çalıştım. "Benim hakkımda da mı?"

"Senin hakkında bilmem gereken bir şeyler mi var?"

Hızlıca kafamı iki yana salladım ve ona baktım. "Yok."

Güldü ve iki adım daha atıp aramızdaki mesafeyi sıfırladı. "Ciddiyim. Yalan söyleyemiyorsun." Bir an duraksar gibi oldu. "Bu özelliğini geliştirmemiz lazım. Fransa'da bizi ele verebilirsin."

"Öyle bir şey yapmam." diyerek kafamı kaldırıp ona baktım.

"Biliyorum." diye fısıldadı ve nefesi yüzüme döküldü. "Ben her şeyi biliyorum."

Konuyu dağıtmak için, "Nasıl uyandın sen?" diye sordum.

Sakin bir şekilde omuz silkti. "Uykum hafiftir." Gözleri kısılırken dudakları tek bir kenara doğru sinsice kıvrıldı. "Bil böyle şeyleri."

Kaşlarım çatılırken, "Nedenmiş o?" diye hala az da olsa sarhoş halime bakmadan ona diklendim.

Güldü. "Sevgililer birbirini tanır diye biliyorum."

Bakışlarımı kaçırırken sanki daha fazla duvara sinebilirmişim gibi bedenimi geriye bastırdım.

"Bana bak." Nedensizce söylediğini emir olarak algıladım ve bakışlarımı hızlıca ona çevirdim. Sırıtışı silinmişti ve olabilecek en ciddi şekilde bana bakıyordu. "Arıza Kız, seni hiç bir şeye zorlamıyorum. Tamam, hoşuma gidiyor olabilirsin ama bu şekilde değil."

Kurduğu cümleyle gözlerim büyürken toparlamak ister gibi hızla konuştu. "Yani arıza çıkarman. Hoşuma gidiyor yani beni eğlendirdiğin için."

Başımı anlıyormuş gibi aşağı yukarı salladım. "Konuşsana. Bir şey de, şu an hiç kendin gibi değilsin."

Dudaklarımı aralasam da diyecek bir şey bulamayıp geri kapattım ama bakışlarımı gözlerinden ayırmadım.

Derin bir nefesi içine çekmesiyle göğsü kalktı ve geri verirken aynı şekilde indi. Tek elini duvara dayadı ve üzerime eğilirken, "Arıza Kız." diye fısıldadı. "Benden kaçıyorsun."

"Hayır." dediğimde sesim normal yüz ifadem normaldi. Tepkisiz, duygusuz...

Başını aşağı yukarı salladı. "Kaçıyorsun." Gözleri gözlerimin en derinine saplanırken, "Görüyorum ve biliyorum. Sen kavga çıkarmayınca ekip hiç eğlenceli olmuyor. Eğer kaçmanın nedeni Fake love ise zorunda değilsin. Sadece..." Yutkundu. "Sadece benden uzaklaşma."

Öylece ona bakarken ne ara bu kadar yakınlaştığımızı bilmiyordum ama cevap olarak bu sefer kafamı iki yana sallamamın yeterli gelmeyeceğini fark edip konuştum. "Zorlamıyorsun. Ben kendimi zorladım ve bir kere bu yola girdim. Ayrıca ben senden kaçmıyorum." Bakışlarımı kaçırdım. "Korkularımdan kaçıyorum..." Fısıltıdan daha kısık çıkan sesime karşılık sessizliğini korudu sanki kendimi açmamı beliyordu ama kafamı iki yana sallayarak bunu ona vermedim, yine konuyu değiştirdim. "Hem her şeyi biliyorum derken," Kaşlarım çatıldı. "Mayıs? Ne biliyorsun."

İlk konuyu değiştirdiğim için sıkıntıyla nefesini bıraksa da sonrasında tekrar güldü. Onun maskesi de gülüşüydü. Mayıs'ın ki umursamazlığı. Benim ki neydi?

"Her şeyi desem." Gözlerim şaşkınlıkla irileşti. "Bakma hiç öyle. Sadece o bilmediğimi zannediyor ve kendini üstün yeteneklere sahip zannediyor." Sırıtıp bana daha da yaklaştı ve aramızda neredeyse bir karışlık mesafe bile kalmadı. "Ve öyle bilmeye devam edecek. Değil mi?"

Bu sefer onu alaya alır gibi ben sırıttım. "Bende Mayıs'tan bunu saklayacağım? Komiksin Ilgaz."

"Komik olduğumu biliyorum, o konuda da bir numarayım ama bu ayrı bir konu. Mayıs'a hiç bir şey bildiğimi söylemeyeceksin."

Ona bunu inanamayan gözlerle baktım. Bunu gerçekten yapacağıma inanıyor muydu yani?

"Arıza Kız" diye fısıldayıp bana daha da yaklaştı. "Senin hakkında da bildiklerim var. Mesela yaklaşık yedi ay önce gördüğüm adam-"

Lafını yarıda kestim. "Yuh be! Ne zamandır takip ediyorsun sen beni?"

"Öyle ortaya karışık ya kimi ne zaman istersem. İyice hobim olmuştu biliyor musun? Şimdi kendimi boşta kalmış hissediyorum." Gözlerimi devirmemle daha çok sırıttı. "Her neyse. Konuyu değiştirme çünkü bir tek ben istediğimde değiştirmene izin veririm. O yüzden, anlatmayacaksın."

Ofladım ve "Peki." diye mırıldandım. Anlatsam nereden anlayacaktı?

"Hey! Benim repliklerimi sal. Ve yemin ederim bir insan bu kadar yalan söyleyemez ya!"

Kaşlarımı çatarak bu sefer ben ona yaklaştım. Bunu neden yaptım? "Ben söylemesem de Mayıs bunu anlayacak kadar akıllı bir kız."

"Nıç. Değil. Maalesef onun egosu genetik ve benden geliyor. Sadece benim izin verdiğim kadar yükselebilir ve tek hamlemle yere çakılabilir yani. Zaten şu an bir iddianın içinde olduğumuzdan o yakında kendi itiraf edecek." Gözlerini kısarak bana baktı. "Sen de buna mani olmayacaksın. Tamam mı?"

Gözlerimi devirdim. "Madem bilmemi istemiyorsun neden çıktın odandan?"

Gözlerini kapattı ve bir süre öyle durup, "Zaten ben benim irademi..." diye mırıldandıktan sonra geri açtı. Tekrar sırıtıp bana baktı. "Çünkü canım öyle istedi Arıza Kız."

Sonunda geri çekilmesiyle rahat bir nefes bıraktım. "Neyse ne işte." diye mırıldanıp ona dik dik baktım. "Madem Mayıs'ın bilmesini istemiyorsun," Odasını işaret ettim. "Toz ol çünkü su sesi kesildi."

İlk banyonun kapısına sonra da bana bakınca geri geri adımlamaya başladı ve yine sırıttı. "Mayıs'la çok takılma sen. Gereğinden fazla zeki olmuşsun."

Kaşlarım çatılırken küçük bir çocuğun sinirlenmesi gibi tek ayağımı yere vurdum. "Size ne ya benim kiminle takılıp takılmayacağımdan."

Kimsenin duymasını umursamadan kafasını geriye atıp kahkaha atmasıyla kaşlarım daha fazla çatıldı ve hızla tüm kapılara göz gezdirdim. "Sonunda be! Ara sıra bağır çağır şöyle. İyi geliyor."

"Ilgaz!" diye çemkirmemle kaçar gibi odasına girdi ve arkasından kendimi tutamayıp gülmeye başladım. O sırada banyonun kapısı açıldığında ben, yüzümde ki gülüş ve Mayıs bir süre bakıştık.

"Selis?" dedi sorar gibi.

"Mayıs?" dedim aynı şekilde.

"Git duşunu al ve iyice kendine gel. Delirmeye başladın sen iyice."

Hala gülerken kafamı aşağı yukarı salladım. İçeri girdiğim sırada Mayıs hala söyleniyordu. "Bir ara yatağımın başına dikilip 'Hadi kalk içmeye gidelim.' demenden korkuyorum Selis. Hiç iyi olmadı. Sakın alışma ve kendine iyi geldiğini falan düşünme. Tamam mı?"

Gözlerimi devirip kapıyı yüzüne kapattım ve arkamdan onunda gözlerini devirdiğine eminim. Şu an farkına vardığım gerçekle bir an duraksadım. Bana alkol iyi gelmemişti ki, yine Ilgaz iyi gelmişti. Neden böyle oluyordu? Neden ben ondan kaçtıkça kendimi yine onda buluyordum?

Yutkundum ve hızla üzerimi çıkardım. Şu an düşüncelerimle baş başa kalamazdım. Elimden gelen en hızlı şekilde duş aldım ve Mayıs'ın getirdiği yeni kıyafetleri üzerime geçirip çıkardıklarıma makineye fırlattım.

Bir süre aynada ki aksimi izledim. Sonrasında iyice kendime gelmek için yüzüme bir kaç kez soğuk su çarptım.

İyice kendime geldiğimi hissettiğimde kendimi geceyi hatırlamaya zorlasam da aklıma hiç bir şey gelmedi.

Alkol kokusundan tamamen arınabilmek için dişlerimi fırçaladım ve işim bitince banyodan çıktım. Saate baktığımda zaten herkesin uyanmış olduğu gerçeğiyle yüzleştim.

Neyse ki uykusuzluğa alışıktım ve bu benim için hiç bir zaman dert olmamıştı. Mutfaktan gelen seslerle adımlarımı oraya yönlendirdim.

Mutfağa girdiğimde ise hiç beklemediğim bir o kadar da şaşırmadığım bir manzarayla karşılaştım.

Afet ile Mayıs birbirine dikleniyordu. Nedeni neydi bilmiyordum, çokta umurumda değildi. Yani Mayıs ve benim olduğum her yerde kavga olabilirdi. Asıl Mayıs geceden sonra nasıl kavga edecek gücü kendinde buluyordu. Dürüst olursak benim şu an tek isteğim karnımı doyurup kendimi yatağa fırlatmaktı. Uyumasam da yatmak istiyordum ama Mayıs benim aksime oldukça dinç duruyordu. Gerçi doğru ya o böyle yorucu ve bundan daha yorucu aktivitelere alışıktı.

Kumsal, Afet'in hemen arkasında ne konuda tartışıyorlarsa onu destekler gibi duruyordu. Bu durumda benimde Mayıs'ı desteklemem gerekiyordu sanırım. Düşüncelerime gözlerimi devirdim. Neden durduk yerde Mayıs'ın arkasında durup onu savunayım ki?

Masada karşılıklı otursalar da konuşmayan Tulip ve Cansel'in yanına yerleşip, "Günaydın." dedim. Tulip gülümseyip bana döndü ve ilk karşılık veren o oldu.

"Günaydın, uyandığını duymamışım."

Bende yorgunda olsa gülümsedim. "Erken kalktım."

Başını sallayıp önüne döndü. O sırada tartışmaya kulak vermeye çalıştım. Sanırım yemek yapmak konusunda ve kimin daha iyi olduğu gibi konu hakkında tartışıyorlardı. Eh, biz Kankırmızısı ekibiydik ve her zaman tartışacak, kavga edecek bir neden bulurduk. Bu kimin daha iyi yemek yaptığı gibi saçma bir konuda olsa o kavga edilebilirdi.

Mayıs, "Tamam o zaman aynı malzemelerle aynı yemeği yapalım ve görelim kimin daha iyi olduğunu." dediğinde gözlerimi devirdim ve önüme dönüp tırnaklarımın kenarlarında ki etleri yolmaya başladım.

Kumsal'ın dudaklarında Mayıs'ı taklit eder gibi küçümseyen bir gülüş belirdi ve sonra eliyle ilk kendini ve Afet'i sonra Mayıs'ı gösterdi. "Bu şartlar altında mı? İkiye karşı bir."

Afet de susmadı ve Kumsal'a destek çıktı. "Ayrıca bu zamana kadar tüm yemekleri de benim yaptığımı hatırlatırım."

Mayıs, "Bir kere ben sizi tek başıma bile yenerim." diyerek bir süre sustu. "Yine de sırf siz mızıkçılık yapmayın diye..." Birden birinin kolumdan tuttuğunu hissettiğimde gözlerim ilk kolumda ki ele sonra da elin sahibine kayınca Mayıs'ı ve siyah saçlarını gördüm. Biden beni çekince boşluğuma geldi ve ayağa kalkıp yanında durmuş bulundum. Ben afallamış bir şekilde ona bakarken o hala Kumsal ve Afet'e bakıyordu. "Benim yanımda da Selis var."

Kumsal tek kaşını kaldırıp, "Siz ne zaman yakın oldunuz bu bir. İkincisi, sen tüm evi toplasan yine Afet'ten iyi yemek yapamazsınız." dedi.

Mayıs oflayarak hala kolumda duran eliyle beni biraz daha çekiştirince muhtemelen konuşmamı ve onu savunmamı bekliyordu. Kolumu elinden kurtarıp bir adım atarak tam arkasında durdum. Bence herkes için Mayıs'ın yanında olduğumu belli eden ama benim için gizlenmek amaçlı yapılan bu hareket yeterde artardı. Ne yani birde herkesin içinde böyle saçma bir konu için Mayıs'ı mı savunacaktım? Ayrıca ya gerçekten iyi yemek yapamıyorsa? Durduk yere hiç göt olmak gibi bir isteğim yok.

Ortamı derin bir sessizlik kapladığında Mayıs dişlerinin arasından, "Selis." dedi sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla.

Gözlerimi devirdim ve başımı saçlarının arasına gizleyerek fısıldadım. "Ne?"

"Bir şeyler söyleyip beni savunmaya ne dersin canım arkadaşım?"

Kusar gibi bir ses çıkardım. "Seni ve savunmak, bir de ben? Ayrıca canım arkadaşım ne ya?"

"Teker teker söylediklerimi eleştirene kadar birazcık avukatım olabilirsin mesela."

"Kendini yeterince savunabiliyorsun bence?"

"Selis." dedi uyarır gibi dişlerinin arasından.

"Mayıs ben yemek yapmayı bilmiyorum. Şakasız bilmiyorum. Sıfır yani. Boş boş bana güvenip girme bu yola. Hani yani birde sırf hırs için bu kadar dikleniyorsan birde senin de hiç yeteneğin yoksa gel vazgeçelim bu her şeyde en iyisi olma sevdasından."

Ofladığını işitsem de başka bir şey demedi ve tekrar Afet ile Kumsal'a dönüş yaptı. Muhtemelen pes etmek için dudaklarını aralayacağı sırada Tulip ayaklandı ve aramızda durup ellerini birbirine bir kez vurdu. Ellerini o pozisyonda çenesine yerleştirirken hevesli ve masum gözlerle bize baktı. "Bende katılabilir miyim bu yarışınıza?"

Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken Mayıs hiç beklemeden sorusunun hemen ardına bir saniye bile düşünmeden cevabını yapıştırdı. "Ya bir de sen çıkma başımıza. Otur oturduğun yerde."

Sert cevabına karşılık ona kaşlarımı çatarak baktığımda aynısını Afet'inde yaptığını gördüm. Kumsal ise aynı rahat tavırla ellerini iki yana germiş mutfağın tezgahına koymuş kafasını arkaya atmış vaziyete saçları arkaya doğru dökülürken duruyordu. Muhtemelen asıl eğlenceli kısma geçmeyi bekliyordu.

Afet, Tulip'in kolundan tutup kendi tarafına çekince anlayışlı bir sesle, "Tabii ki. Dışlayacak halimiz yok ya." diyerek son cümlesini yandan imalı bir şekilde Mayıs'a bakarak dile getirmişti.

Kumsal kafasını düzeltirken bıkmış gibi hepimizde sırasıyla gözlerini gezdirdi. "Ve yine eşitsizlik olur. Şimdiden söyliyim eğer şu şekil sonsuz bir döngüye gireceksen ben en başından ayrılırım bu ortamdan."

Mayıs sırıtarak, "Ne güzel işte sen çıkınca eşitlik sağlanmış olur." dedi.

"Hah," diye bir nida döküldü Kumsal'ın dudaklarından. "Oradan bakınca dostumu yarı yolda bırakacak bir kıza mı benziyorum?"

Bunu hiç bir ima bulundurmadan söylese de Mayıs'ın gözleri anlık bana kaydı ve susarak Afet'e döndü. Ben kendimi tutamayarak kulağın doğru fısıldadım. "Ben seni yarı yolda bırakmıyorum direk yola çıkmıyorum çünkü ortada bir yol yok Mayıs. İyi misin sen yumurta bile kıramayan bir kızım ben."

"Sus Selis." dedi dişlerinin arasından. Maalesef özellikle bana emir verir gibi konuşulduğunda o söylenenin tam zıddını yapmak gibi bir huyum vardı.

"Bak yemin ederim şu an burayı terk edip seni ortada mal gibi bırakabilirim Mayıs. En azından senin arkanda duruyorum bu kadarına şükret."

Ofladığı sırada bu sefer arkamızdan Cansel lafa girdi. Bence Mayıs bir daha oflamamalıydı. "İsterseniz ben size yardım ederim."

Mayıs ile bakışlarımız aynı anda Cansel'e döndüğünde Afet'in hayal kırıklığı içinde ki sesi, "Aşk olsun valla Cansel. O kadar abine karşı savundum seni." dedi.

Cansel mahcup olmuş gibi dudaklarını birbirine bastırdı ve her zaman ki çekingen sesiyle konuştu. "Yani eşitlik olsun ki siz yarışın ve en iyinin sen olduğu ortaya çıksın diye."

Mayıs, "Öyle mi?" diye sorgulayıcı bir sesle sorunca Afet güldü ve "Ben okeyim o zaman." dedi.

Mayıs gözlerini devirip önüne döndüğünde, "İyi bari sırf eşitlik olsun diye yanımızda dur." dedi ve Cansel sanki dünden razıymış gibi hevesle kalkıp yanımıza geldi.

O sırada Afet elini öne uzatıp, "Sırf zorlanma diye sadece pilava ne dersin?" dedi.

Mayıs sırıtarak elini tuttu ve sanki kurban pazarındaymışlar gibi sallamaya başladılar. "Yanına çorba."

"Mercimek."

Mayıs dudak bükerek başını aşağı yukarı salladı ve tam "Ve," diye cümleye başlayacağı sırada ellerini tutarak ayırdım ve "Bence yeterli." dedim. Mayıs'ın çatık kaşları beni bulsa da ona göz ucuyla dahi bakmadan tezgaha yöneldim.

Tulip'in, "Peki kimin daha iyi yaptığına kim karar verecek?" sorusunu Afet, "İçerdekilere puanlatırız olur biter." diye yanıtladı. Herkesten onay gelince tezgahı ikiye ayırıp üçer üçer kedi taraflarımıza geçtik.

Mayıs ile bir süre kaşlarımız çatık vaziyette birbirimize baktık. "Ne yaptığını zannediyorsun sen?" diye kısık sesli konuşsa da sesi bağırıyor etkisi yapıyordu. Neyse ki bana işlemiyordu.

"Asıl sen ne yaptığını zannediyorsun?"

"Bıraksaydın da tatlı olarak da baklavayı ayarlasaydım."

Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. "Yok artık Mayıs. İyi misin sen? İyi ki durdurmuşum seni." Gözlerini devirip önüne döndüğünde bende aynısını yaptım ve bir süre boş tezgaha baktık. "Kusura bakmazsan ne yapmayı planlıyorsun? Hani ben hiç bir şey yapmayı bilmiyorum ya?"

Yandan bir şekilde bana baktı ama siniri geçmişti. "Gerçekten hiç bir şey mi bilmiyorsun?" Kafamı iki yana salladım. "Evde yemekleri kim yapıyordu da sana el sürdürmüyordu acaba?"

Sorusunun ardına yutkundum ve başımı önüme eğerken kısık sesle, "Dışarıdan söylüyordum." diye aklıma gelen ilk yalanı attım.

"Doğru senin o bankada ki meşhur tükenmek bilmez paran var."

Kaşlarımı çatarak ona döndüm. "Konumuz bu mu şu an? Nasıl yemek yapacağımızın derdine düşmemiz gerekmiyor mu?”

Mayıs'ta aynı pozisyonda bana dönüş sağladı. "Ben gerçekten çok iyi yemek yapıyorum."

Gözlerimi devirdim. "Tamam ama sadece senin yeteneklerin şu üç kişiye karşılık verecek mi?"

Uzun süredir sessizliğini koruyan hatta yanımızda olduğunu bile neredeyse unuttuğumuz Cansel konuşunca ikimiz de ona baktık. "Aslında abimin yemek bilgisi sıfırın altında olduğu için evdeki tüm yemekleri ben yapıyordum. Yani bende iyiyim sanırım bu konuda."

Mayıs kendini tutamayıp gözlerini devirdi ve iğneleyici bir tonda konuştu. "Konuştu Afet yancısı." Dirseğimle kolundan dürttüğümde bana yandan bir bakış atıp omuz silkti.

Cansel başını önüne eğdiğinde parlak sarı saçları yüzünü örttü. "Sadece ikinizin de gönlü olsun istedim."

Benim yüzümde sıcak bir tebessüm belirirken Mayıs aşağılayıcı bir şekilde gülüp, "Seni bu saflığınla çok kandırırlar bilgin olsun." dedi. Cansel kafasını kaldırdığında ilk kez kaşlarını çatık gördüm. Yine de kafasını iki yana sallayıp tekrar aynı masum ifadesine geri döndü. O an aklımda bir soru canlandı; Acaba Cansel rol yapıyor olabilir miydi?

Mayıs, "Her neyse." diyerek önüne döndü. Bir süre durduktan sonra, "İş bölümü yapsak iyi olur." dedi.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Hadi ya, bak bu hiç aklıma gelmemişti." Sert bakışlarını bana dikince dudaklarıma fermuar çektim ama bunu da onu alaya almak için yapmıştım. Bunu fark edince burnundan sert bir nefes verdi ve önüne döndü.

Sağ tarafımızdan bir gülüşme sesi geldiğinde üçümüzde o tarafı baktık. Baya baya Tulip, Afet ve Kumsal eğlenerek, gülüşerek yemek yapıyorlardı ama biz mal gibi kalmıştık.

Mayıs, "Lütfen ikinizden biri 'sırf bizi sinir etmek için yapıyorlar' desin." dediğinde Cansel ile aynı anda kafamızı iki yana salladık.

Mayıs bir süre öylece durup önüne döndüğünde ellerini birbirine bir kez vurup dikkatimizi ona vermemizi sağladı. İlk bana baktı. "Tatlım lütfen en azından mercimeği yıkayabileceğini söyle içim rahatlasın." Bir süre dudak büzüp düşündüm ve düşünmeme bile hayretler içinde bakınca gülerek başımı aşağı yukarı salladım. Bunun üzerine rahatlamış bir nefes verdi ve Cansel'e döndü. Cansel'in hazır ola geçmesiyle Mayıs sırıttı ve "Yemek yapmakta iyisin ve bundan eminsin?" dedi sorar gibi. Cansel kafasını aşağı yukarı salladığında Mayıs güldü ve "Harika." dedi. Tekrar emir moduna geçti. “Sende soğan ve havucu hallet o zaman. Nasıl yapacağını bildiğini umduğum için bir şey demiyorum."

Cansel aynı bir asker gibi başını hızla indirip kaldırdı ve "Emredersin şef." demesiyle üçümüzde güldük. Evet Mayıs bile sonunda güldü. Bu üçümüz arasında ki gerilimi biraz azaltırken daha da rahatlamamızı sağlamıştı.

Herkes iş başına geçtiğinde dolaptan mercimek kavanozunu aldım ve ne kadar koyacağımı bilmediğimden Mayıs'a baktım. Gülerek, "Bir su bardağı yeter." dedi. Başımı aşağı yukarı sallayıp önüme döndüm ve bir su bardağı mercimeği çıkardım ve gerekli işlemleri sırayla uygulamaya başladım.

O an hiç hissetmediğim kadar aile ortamında hissettim. Sanki normal bir aileydik ve normal bir hayat yaşıyorduk ve normal bir akşam yemeği hazırlıyorduk. Akşam? Bir dakika ya biz neden sabahın köründe kahvaltı yerine akşam yemeği yapıyorduk? Sanırım hepimizin ortak noktası gaza gelince yani hırslanınca gözünün hiç bir şey görmemesi artı olarak beynimizin durması olmalıydı.

Bende zaten sırf bu yüzden Ilgaz ile sevgili rolü yapmak zorunda kalıyorum. Aslında zorunda değildim bunu bu sabah o da söylemişti. Bir an tenimde onun nefesini hissetmemle duraksasam da işime geri döndüm. Neden şu an bile aklıma o geliyordu? Aslında onun kız hali yanımdayken bu normaldi. Mayıs'ın emir veriş şekli ve şu an Cansel ile bana üstünlük taslaması birebir Ilgaz'dı. Acaba Ilgaz'ın Mayıs'ı parmağında oynatışı gibi Mayıs'ta Ilgaz'ı parmağında oynatıyor olabilir miydi? Yani belki de kendini akıllı zanneden Ilgaz'dı ve... Pekala, an itibariyle benim bile beynimi yakmışlardı. Sanırım en iyisi iki kuzenin arasına girmemekti.

Mayıs'ın, "Selis." demesiyle bakışlarım ona döndü ve kaç dakikadır mercimeği yıkar pozisyonda olduğumu bilmediğimi fark ettim. "Mercimeğin suyunu çıkar demedim sadece yıka dedim."

Önüme döndüm ve "Ha, evet." dedim. Suyu kapattım ve Mayıs'a dönüp, "Şimdi ne yapacağım?" diye sordum.

Mayıs gözlerini devirip, "Lütfen suyu süzmeni benim söylememi bekleme." dedi. Ne yapmam gerektiğini anlayıp önüme döndüm.

Önüme döner dönmez duraksadığım için tekrar Mayıs'a döndüm. "Nasıl süzeceğim?"

Şaşkınlıkla gözleri büyüdü hatta dudakları aralandı. Bir süre ciddi ciddi bunu sorup sormadığımı anlamak için öylece bana bakakaldı. En sonunda, "Süzgeçle Selis." diye fısıldadı. Öneme döneceğim sırada, "Büyük olanıyla." diye açıklama gereğinde bulundu. Sanki açıklamasa ben çatalların yanında duran küçük süzgeçle yapacaktım? Evet, tam olarak öyle yapacaktım.

Herkes işine odaklanmışken diğer taraftan Kumsal, "Acaba diyorum süre falan mı koysaydık. Biz bitirmek üzereyiz de siz akşama anca bitireceksiniz gibi duruyor." diye sataştı.

Mayıs karşılık vermek için dudaklarını aralasa da ona fırsat vermeden lafa atladım. Bazen böyle iyi davranışlar sergileyebiliyordum işte, ama bazen. "Benim bildiğim çorba ve pilav akşam yenen yemekler."

Kurduğum cümlenin ardından herkes ama gerçekten herkes durdu ve dönüp birbirine baktı. Gerçekten bunu ben söylemeden önce kimse düşünmemişti. Bir süre hatta uzun bir süre öyle durup birbirimize baktığımızda herkes muhtemelen şu an ne yaptığımızı sorguladı. En sonunda hepimiz teker teker birbirimize bakıp güldüğümüzde bizim gülüşlerimiz hatta kahkahalarımız tüm evi inletti.

Gerçekten tüm evi inletmiş olacak ki çok geçmeden Tutku kıvırcık saçlarını ve kafasını kapıdan içeri sokup, "Siz iyi misiniz?" diye sordu.

Kumsal eliyle onay işareti verirken, "Kesinlikle." dedi.

Tutku göz ucuyla Kumsal'a bakıp, "Yok pek güvenemedim." dedi. Mayıs'a döndü. "May?"

"Oğlum abla demek o kadar zor değil lan." Mayıs'ın takıldığı kısım ile daha çok güldük.

Tutku tekrar hepimize göz gezdirdi ve en sonunda dudaklarını birbirine bastırıp kafasını aşağı yukarı salladı. "En iyisi abime söyliyim de bir psikolog falan çağırsın ya da direk akıl hastanesine de yatırılabilirsiniz. Emin olamadım ama delirdiğinizden eminim artık."

Tutku hala ingilizceyi tam diline oturtamadığından bir garip dursa da hepimiz alışmıştık ve nedensizce hala gülüyorduk. Bir dakika Tutku hariç kimse neden ingilizce konuşmuyordu şu an? Neyse bu şuan da dert edeceğim bir mesele değil. Tutku kaşlarını çattı ve başka bir şey demeden kafasını geri çekti. Çok geçmeden mutfağa girdi ve parmak uçlarında yükselip arkamızda kalan tezgaha bakmaya çalıştı. Bunu yaparken de ellerini arkadan belinde birleştirmişti ve kesinlikle küçük bir çocuk yerine yaşlı bir amca gibi görünüyordu.

"Hem siz ne yapıyorsunuz?" Gülüşmelerimiz yavaş yavaş kesilirken soruyu yanıtlamak için Afet konuştu. Konuştuğu an bakışlarım ona döndüğünde gülmekten şakasız domates gibi kızarmıştı.

"Bence hiç sorgulama içerideki kişiliğe ve abine birazdan yemek puanlayacaklarını ve bunu sorgulamadan yapacaklarını söyle."

Bir bilmiş edasıyla tek elini kaldırdı ve kıvırcık siyah saçlarını savurarak, "Ben neden aranızda aracı oluyorum bunu sorabilir miyim?" diye sordu.

Kumsal, "Soramazsın." dedi ve bir saniye bile geçmeden hemen ardından Mayıs, "Bir işe yara bari ve git Afet'in dediklerini içerideki şahıslara ilet." dedi. Bunun ardından Kumsal ve Mayıs aynı anda birbirine baktıklarında aynı anda sırıttılar. Evet Mayıs an itibariyle biriyle daha bağ kurmuş bulunuyordu ki bu iki şahıssında duruşu aynı gibiydi. Sadece Kumsal birazcık daha sıcakkanlı ve bir o kadarda soğukkanlıydı. Neyse şuan Kumsal'ı çözmekle hiç uğraşamayacağım. Bu görev bence Afet'e düşüyor.

Tutku tekrar ağzını açacağı sırada Mayıs susturdu. "Hadi Tutku hadi." diyerek eliyle kış kış yapar gibi kovdu ve Tutku oflayarak aramızdan ayrıldı. Tam olarak kapıdan çıkar çıkmaz kaldığımız yerden devam edip bir süre daha gülüştük.

En sonunda tekrar ciddiyete bağladığımızda Kumsal konuştu. "Bir kere teklifi sunan Mayıs'tı."

"Yemek çeşidini söyleyen de Afet'ti." diyerek Mayıs'ın yanında durdum. E benim işim laf kalabalığı yaparak savunma yapmaktı. Bir şeye dayanarak konuşma işini Mayıs devralabilirdi.

Kumsal'ın bakışları bana döndüğünde, "Devam ettiren Mayıs'tı." dedi.

Bu noktada çenemi yukarı diktim. "Kabul eden Afet'ti."

Sanki beklediği noktaya gelmişim gibi sırıttı ve "Sen durdurmasaydın arttıracak olan da Mayıs'tı." dedi.

Öfkeyle Mayıs'a döndüm ve gözlerimle Kumsal'ı işaret ederek 'hadi savun' der gibi baktım. Mayıs gözlerini devirip Kumsal'a döndü. "Sen Afet'in avukatı mısın?"

Kumsal kalçasını tezgaha yaslarken daha fazla sırıttı. "En azından onun avukatı olabilecek bir dostu var."

Kendimi tutamadım ve lafa atlayan ben oldum. "Ben Mayıs'ın kendini savunma potansiyelinin olduğunun farkında olduğum için susuyorum."

Kumsal yüzünü buruşturdu. "Çok karmaşık cümle kuruyorsun."

"Ben anlıyorum onu." Mayıs'ın birden kurduğu cümleyle benimde yüzümde bir sırıtış oluştu.

En sonunda Afet bir abla gibi olayı toparlamak adına konuştu. "Her neyse en başta süre adına bir şey konuşmadığımız için kimseyi kısıtlamayalım ama erken bitiren tüm gün hava atabilir. Onun dışında bence kimse bizim ne zaman ne yaptığımızı sorgulamasın yoksa sonuç olarak Tutku'nun düşüncelerine varabiliriz." diyerek konuya noktayı koydu ve önüne döndü.

Bizde önümüze döndüğümüzde Mayıs söylenmeyi ihmal etmedi. "Hep senin yüzünden yavaş gidiyoruz." Bunu bana söylediğini fark ettiğimde hızla ona döndüm.

"Pardon da ben en azından olmayan yeteneğimle bir şeyler yapmak için çabalıyorum. Sen o kadar övdüğün yeteneklerinle neler yapıyorsun."

Mayıs'ın yerine Cansel konuştu. "Şey Mayıs ablam çoktan pilavı yaptı. Yani bitirmek üzere."

Şaşkınlıkla pilav tenceresine döndüğümde Mayıs sırıttı. Sinirle çocuk gibi dudak büzüp, "İyi." dedim ve önüme döndüm.

Mayıs'ın güldüğünü işittim. "Aferin kız gözüme girdin." Bunu muhtemelen Cansel'e söylemişti. En son tekrar bana döndü. "Selis çocuk gibi küsmedin değil mi?"

"Salak mısın Mayıs?"

"Seninle konuşurken senin seviyene inmeye zorluyorum kendimi ondan salaklaşmış olabilirim."

Kaşlarımı çatıp ona döndüğümde dudaklarını birbirine bastırmış kendini gülmemek için zor tutuyordu. Sinirle dilimi damağıma vurdum ve "Yapmıyorum ulan." diyerek masaya doğru ilerledim ve sandalyelerden birini çekerek oturdum. Birazcık çocuk gibi davranarak kollarımı göğsümde bağladım.

Mayıs gözlerini devirip bana döndü. "Selis hiç seninle uğraşamam şu an yetiştirmem gereken bir yemek var."

Omuz silktim. "Uğraşma o zaman."

Güler gibi bir nefes bıraktı. "Peki."

Kullandığı kelimeyle ona baktığımda yüzünde ki sırıtışla bunu bilerek yaptığını anladım. Tam ağzımı açacağım sırada arkasını döndü ve tezgahın üzerinde ki soğanlarla ilgilendi. Cansel'e baktığımda masum bir tavırla omuz silkti. Bu yapacağım bir şey yok demekti. Cansel'de Mayıs'a yardım için bana arkasını döndüğünde sırıttım.

İşten kaytarma planı başarılı. Valla sırf Mayıs için şu ana kadar elimi sürmediğim yemekler ile haşır neşir olamazdım. Rahat bir şekilde sandalyeye yaslandım ve kafamı arkaya attığım sırada tavanla kısa bir süre bakıştım. Bakışmam kısa sürdü çünkü yanımda yani yanımda ki masanın üstünde bir hareketlilik oldu.

Bakışlarım masaya kaydığında Tulip'in oturduğunu gördüm. Bu haline istemsizce gülümsedim. Bazen çocuk gibi oluyordu. Bakışlarımız kesişince o da gülümsedi. Nedensizce içim sıcacık oldu. Acaba kendileri gerçekten güneş olabilir miydi?

"N’oldu?" diye sordu.

Sorusuna soruyla karşılık verdim. "Sen neden geldin?"

Omuz silkti. "Sıkıldım. Yemin ederim iki arkadaş beni dışlıyorlar." Kafasını iki yana sallayarak güldü. "Yok bu arada öyle bir şey sadece yemek yapmak bana göre değilmiş o kadar. Sen?"

"Ben yemek yapamıyorum ve yapmakta istemiyorum. Kaytardım yani."

"O zaman benim buraya gelmemle eşitlik sağlandı."

Güldüm. "Kesinlikle. Malum kendileri çok takıntılılar."

"Evet." dediği sırada birinin bizi izlediği hissiyatına kapıldığım için bakışlarımı anlık Mayıs tarafına çevirdim. Mayıs'ın kaşları çatık bizi izlediğini gördüğümde benimde kaşlarım çatıldı. Benim ona baktığımı fark edince gülümsedi ama bu sahteydi. Hani zaten içten gülümseyemiyordu ama bu kendini saklamak içindi. Kaşlarım daha fazla çatılınca önüne döndü.

Acaba hala Tulip'ten haz etmiyor muydu? Sırf ben istiyorum diye ona iyi yaklaşıyor olabilir miydi? Kafam yine allak bullak olmuştu. Peki anlık da olsa Tulip'e güvenebilir miydim?

Tulip'e döndüm ve "Tulip." diye fısıldadım. Kendi olduğu onaylayan bir mırıltı çıkardı. "Bir şey soracağım." Sanırım ciddi bir şey soracağımı anlamış olacak ki masadan aşağı sarkan bacaklarını sallamayı bıraktı ve başını omzunun üzerinden bana çevirip hafifçe eğildi. Başını bir kez salladığında, "Mayıs ile aranız nasıl?" diye birden pat diye sordum.

Bir an duraksadığını hissetsem de çaktırmadı ve hala gülümserken, "İyi" dedi.

Kaşlarım çatıldı çünkü gülüşünün sahte olduğu belliydi. "Ciddi bir şekilde sordum ve sende ciddi bir şekilde cevap ver."

Oturduğu yerde tekrar aynı pozisyonuna geçmeye çalışsa da vücudunda ki kasılmaları görebiliyordum. Kendini yeterince iyi gizleyemiyordu. "Ben ciddiyim zat-"

Lafını yarıda kestim ve dişlerimin arasından, "Beni geçiştirme." dedim.

Tam ağzını açacağı sırada Afet ve Mayıs aynı anda, "Bitti!" diye bağırdılar. Normalde buna gülebilirdim ama şu an gözlerimi kısmış Tulip'i inceliyordum. Sanki bu bir kaçış yoluymuş gibi birden masadan aşağı fırladı ve gülerek Kumsal ve Afet'in yanına geçti. Peki madem şimdilik ortama ayak uydurup bu işi kurcalamayacaktım.

Bende ayaklanıp Mayıs ve Cansel'in yanına geçtim. Afet ve Mayıs'ın birbirine attığı rekabetçi bakışlara karşılık gözlerimi devirdim. Kollarımı göğsümde toplayıp kalçamı tezgaha yasladım.

Mayıs, "Tabaklara koyup masaya koyalım ve hangi tabağın kime ait olduğunu bilmeden puanlasınlar." dedi.

Tulip kendini tutamayıp, "Yok MasterChef." dedi. Demesinin ardından Mayıs'ın gözleri sertçe ve ciddiyetle Tulip'e dönünce Tulip'in gülüşü soldu.

Tamam bu konuyu çokta sonraya ertelemesem iyi olacaktı.

Afet'in başını aşağı yukarı sallayarak Mayıs'ı onayladığını gördüm. "Mayıs haklı."

Kumsal arkadan ellerini Afet'in omuzlarına koydu ve "Bunun ciddi bir yarış olacağını düşünmemiştim. Yani düşünmüştüm de işte bu kadar değil." diye açıklamaya çalıştı kendini.

Az önce bana attığı lafını geri yollamak için, "Keşke doğru düzgün cümle kurabilsen." dedim. Sanırım biraz kin tutuyordum ama biraz.

Afet, "Ben onu öyle seviyorum." dediğinde hepimiz sustuk.

Bundan sonrası yemekleri tabakları koymakla ve masaya yerleştirmemizle gelişmişti. Aynı zamanda Cenk, Ilgaz ve Tutku da tadım için yerlerini almıştı. Gerçekten işler o kadar ciddiye bağlamıştı ki kendimi bir an yarışmada gibi hissettim. Mayıs ve Afet masanın karşısında kollarını göğsünde bağlamış duruyorlardı. Ne kadar onlara yardım etsek de asıl iş onların başının altından çıkmıştı.

Cansel ve Kumsal bir tarafta ben ve Tulip bir taraftaydık. Artık az önce kurulan takımların bir anlamı kalmamıştı. Dediğim gibi asıl oyun Afet ve Mayıs arasındaydı.

Cenk, Ilgaz ve Tutku üçlüsü hala önlerinde ki tabaklara anlamsız gözlerle bakarken Afet konuştu. "Yiyeceksiniz ve puanlayacaksınız işte. Bunu anlaması bu kadar zor olmamalı." Bir an gerçekten Afet'in içine başka birinin kaçıp kaçmadığını düşündüm. Onu bu hale getiren Mayıs mıydı yoksa kendi içinde ki sinirimi? Ben oyumu sinirden yana kullanıyordum çünkü sinirlenince gözü dönüyordu.

Cenk, "Salak değiliz o kadarını anladık her halde." dedi. "Ama neden?" Şu an kimse Türkçe konuşmamızı garipsemiyordu hatta az önce İngilizce konuşan Tutku bile Türkçeye geçiş sağlamıştı ve bunu yaparken sorgulamamıştı. Aynı şekilde diğerleri de.

Mayıs kafasını geri attı ve saçları belinden aşağı dökülürken sıkılmış gibi, "Aaa." dedi. Tekrar karşısında ki üç adama bakınca, "Bir şeyi de sorgulamasanız?" dedi sorar gibi tek kaşını kaldırarak.

Tutku sorunun ardından bir saniye beklemeden ve düşünmeden, "Hayır." dediği gibi Ilgaz ile Mayıs aynı anda, "Sana konuş diyen olmadı." dediğinde sustu. Acaba kuzenler olarak Tutku'nun üstünde biraz fazla mı baskı kuruyorlardı? Belki de farkında değillerdi.

Ilgaz sözü devraldı. "Şimdi ben sizin lideriniz olduğum için bana bazı şeyleri açıklamak zorunda-"

Mayıs lafını kesti. "Liderliğin batsın Ilgaz." Omzunun üstünden bana baktı. "Kızım sen şu liderlik konusunu hani kurcalayacaktın? Ben bunun emirleri altında yaşayamam."

Ilgaz olduğu yerde rahatça yaslanıp dirseğini sandalyenin sırt kısmına yaslayıp aynı rahatlıkla bana baktı. "Onun kafa yoracak daha önemli konuları var." dedi ve sırıttı. Yine sırıttı.

Sırıtışı ve söyledikleri üstüne benim yerime cevap vermesi sinirlerimi tepeme attırırken kaşlarım çatıldı. Eğer şuan bir çizgi film karakteri olsaydım başımdan duman çıkabilirdi. Gerçi benden önce bu durum muhtemelen şu an konunun dağılmasına sinir olan Afet'te görülürdü.

"Çok biliyorsun sen!" diye dikleneceğim sırada Mayıs benim sesimi bastırıp konuştu.

"Bak yemin ederim o yemeği zorla ağzına tıkarım senin. Şu an konu senin ve Selis'in arasında olan o saçma sapan Fake love değil." İşaret parmağını sallayarak kurduğu cümlelerin ardından Afet'te aynı pozisyonu alıp konuştu.

"Katılıyorum. Bu ekipte zaten neredeyse herkesin arasında bir rekabet var ve şu an sıra Mayıs ile benim aramda ki rekabette. O yüzden şu yemekleri yiyin ve puanlayın!" Afet kendinden beklenmeyecek derece yüksek desibelde konuşunca kulaklarımı bile tıkamak istedim. Şu an sinirden kızarmıştı ve sanki saçlarını yolmak istiyormuş gibi ellerini başına götürse de hiç bir şey yapmadan geri indirdi. Sanırım sinirlenince azıcık gözü dönüyordu.

Cenk, "Ha mesele şimdi belli oldu. Siz en iyi kimin yemek yaptığını anlamak istiyorsunuz." dediğinde Afet ile Mayıs aynı anda "Evet." diye bağırdı ve neredeyse onların ses dalgaları deprem etkisi yaratarak evi salladı.

Cenk ellerini teslim olur gibi kaldırıp masum bir yüzle Afet'e baktı. "Tamam bir şey demedim ki. Malum biliyorsun benim aklım biraz geriden geliyor." Afet'i sakinleştirmek için girdiği bu hale gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırsam da Afet'te en ufak bir yumuşama belirtisi yoktu. Sadece tek kaşını kaldırmış Cenk'e bakarken ne yaptığını anlamlandırmaya çalışıyordu.

Cenk yatıştırıcı bir şekilde tebessüm ederken hala yeşil gözleri Afet'teydi. Ellerini masaya koydu ve tabakları hafifçe itip, "Benim Afet'in bu dünyada ki en iyi şeften bile daha iyi yemek yaptığını söylemem için bu yemeklerin tadına bakmama gerek yok. Zaten zehir versen şu an onun bile en iyisini senin yaptığını söylerim ve ölüm pahasına bile içerim."

Afet bir an gevşer gibi olsa da kendini toparlamak için kaşlarını çattı. "Hadi ya?" dedi onu alaya alarak.

Cenk kendinden en emin sesle, "Evet, öyle." dedi. Bir süre sadece ikisinin anlayacağı kadar derin ama bir o kadar da anlamlı şekilde bakıştılar ve Cenk'in dudakları tek bir kenara doğru kıvrılırken Afet'in yanaklarına kan pompalandığına şahit oldum. Az önce tam anlamıyla gözleriyle konuşmuşlardı.

Afet yine de kendinden ödün vermeden çenesini yukarı dikti. "O kadar iyi mi tanıyorsun beni ve yemeklerimi?"

Sorusunun ardından Cenk bir an duraksadı ama bu kısa bir andı. O anda da muhtemelen bu sorunun altından bir bit yeniği çıkıp çıkamayacağını düşünmüş olmalıydı. Çıkmayacağı kanısına varınca konuştu. "Evet, tanıyorum."

Afet'in dudakları kurnazlıkla iki yana kıvrıldı ve aynı sinsilikle gözleri kısılırken, "İyi madem." dedi. Bir kaç adım atıp tam masayla dip dibe gelip kollarını tekrar göğsünde bağdaş kurdu ve hafifçe Cenk'e doğru eğilip, "Hangi tabağın bana ait olduğunu da hemen anlarsın diye düşünüyorum." diye fısıldadı. Cenk'in yüzünde ki gülüş solarken bakışları endişeyle tabaklara indi. Afet doğrulup tekrar geriye doğru iki adım atıp Mayıs'ın yanına geldi. "Hatta senin tadına bakmana bile gerek yok değil mi Altın Çocuk. Sonuçta tek bakışta bile anlarsın benim yemeklerimi." Cenk'in gözlerinin içi dehşet ile dolunca kafasını kaldırıp Afet'e baktı. Afet bu sırada gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Merak etme yine de o kadar büyük bir beklentiye girmeyeceğim."

Cenk bir çocuk gibi başını aşağı yukarı salladı ve tekrar tabaklara baktı.

Mayıs bir kere ellerini birbirine vurdu ve "Tamam o zaman Cenk kendine gelene kadar Ilgaz ve Tutku siz yiyin ve puanlayın." dedi. Kaşlarıyla tehditkâr bir şekilde tabakları gösterdi ve aynı tehditkâr gözlerle bakışlarını ikisi arasında gezdirirken, "Hadi." dedi aynı tehdit içeren ses tonuyla.

Afet ellerini kaldırıp, "Hop hop." dedi. “Baskı yok.”

Mayıs saçlarını tek omzunun üstünden savurup, "İyi be. Zaten eninde sonunda en iyi yemeği benim yaptığım belli olacak." Dedi.

Afet iddialı bir şekilde kafasını sallayıp Mayıs’ı onayladı. “Aynen aynen. Göreceğiz orasını.”

Mayıs burnundan sinirli bir soluk verirken Tutku eline kaşığı aldı ve bodoslama Afet’in çorbasına dalıp bir kaşık aldı ve tadına baktı. Höpürdeterek içmesine karşılık Kumsal yüzünü buruşturdu. “Sofra adabı diye bir şey öğretmediler mi sana hiç?”

Tutku kaşlarını kaldırıp indirdi. “Maalesef o dersi dinlememişim.” Kumsal aynı şekilde yüzünü buruşturmuş vaziyette ona bakarken Tutku bizim yani Mayıs’ın tabakların geçiş yaptı. İlk çorba sonra pilavdan yiyerek Mayıs’a döndü. “Şimdi ben hani tabak kime ait onu mu söyleyeceğim yoksa sadece puanlayacak mıyım?”

Afet lafa girdi. “Yok o sadece Cenk’e özel bir durum sen sadece puanlasan yeter.”

Tutku kafasına aşağı yukarı sallarken tekrar tabaklara göz attı ve yeni bir soru daha sordu. Aynı şekilde gözlerini Mayıs’a dikmişti. “Peki tüm tabakları teker teker mi puanlayacağım yoksa çorba ile pilav birden mi?”

Mayıs’ın kaşları çatılsa da bir şey demedi. “Birden.”

Tutku başını aşağı yukarı sallayıp tabaklara öndü. Kararsız kalmış gibi poz keserken puanlamak için ağzını açtıysa da geri kapattı. Tekrar Mayıs’a döndü ve gözlerinin içine dimdik bakarak, “Tekrar tadabiliyor muyuz?” diye sordu.

Mayıs anlık göz devirecek gibi olsa da kendini tuttu ve sinirini saklamak adına anlayışlı bir şekilde gülümsemeye çalıştı. Dişlerinin arasından, “Tabii ki canım kuzenim. Konudan bağımsız sen abinle çok vakit geçirme ama olur mu?”

Tutku saf ayaklarına yatıp, “Aa neden ki o benim abim sonuçta.” Dediğinde Ilgaz sırıtarak sandalyeye rahat bir şekilde yaslandı ve kollarını göğsünün altında birleştirip keyifle Mayıs’ın sinirden moraran yüzünü izlemeye koyuldu.

Mayıs sabır dilenir gibi burnundan sert bir nefes çekip ağzından yavaşça bıraktı. “Bende senin ablan oluyorum ya hani.”

Tutku bir şey diyecekse de kendini tuttu çünkü yüzünde beliren sırıtışı gizlemek için kafasını eğip tekrar yemeklerin tadına bakması gerekti. Kontrolsüzce dudaklarım tek bir kenara doğru kıvrıldı ve bende kollarımı göğsümün altında birleştirip kalçamı tezgaha yaslayarak Mayıs’ı ve onu çığırından çıkaran Tutku’yu izleye başladım. Doğrusu böyle izleyince de pek keyifli oluyormuş.

Tutku tekrar yemeklerin tadına bakıp kafasını kaldırdı ve tekrar Mayıs’a dik dik bakıp puanlama harici bir soru sormak için dudaklarını araladıysa da Mayıs’ın yükselen öfkeli sesiyle kendini bastırmak zorunda kaldı. “Tutku şunları puanla artık sabrımı sınama benim.”

Tutku cıkcıklayıp yerinden kalktı ve sanki üstünde toz varmış gibi silkelerken yalandan homurdanmaya başladı. “Yok ben jüriye yapılan böyle terbiyesizliği ömrü hayatım boyunca görmedim. Gidiyorum ben daha fazla onurumun aşağılanmasına katlanamam.”

Mayıs’ın il sinirini bastırmayı çalışıp üç saniye gözlerini yumsa da dayanamadı ve tüm evi inletecek kadar yüksek çıkan sesiyle Tutku’yu kalktığı gibi geri yerine oturtturdu. “Tutku sabrımı sınama benim otur puanla şunu sonra hangi cehenneme gidiyorsan git. Sanki ömründe yüz kez jürilik yapmış gibi poz kesme bana, ilk kez yapıyorsun bunu o da benim sayemde. Tepemi attırma o zerre kadar kalmış onurunu da tamamen yok ettirme bana şimdi.”

Tutku korkuyla yutkunup başını aşağı yukarı salladı ve sesini çıkarmadan son kez yemeklere bakıp eliyle Afet’in yemeklerini gösterdi. “Bu her zaman yediklerimize benzediğine göre muhtemelen Afet ablanın yemekleri ama olamayabilir yani kesinlikle yanımda ki şahıs fark etmesin diye aklını karıştırmıyorum.”

Cenk lafa girdi. “Sağ ol ya gram kadar kalan beynimi de yakıp yok ettiğin için.”

Tutku aynı saygıyla başını sallayıp, “Ne demek efenim vazifemiz.” Dedi.

Tutku tekrar ağzını açmadan Mayıs gram kısılmayan sesiyle lafa girdi. “Sana yorum yapma dedim diye hatırlıyorum.”

Tutkudan yükselen sesiyle. “Ay tamam be!” diye bağırsa da Mayıs aynı şekilde karşılık verip onu bastırdı. Kavga sanki biraz ciddiye mi bağlanıyordu? Pardon unutmuşum biz Kankırmızısı ekibiydik bizim normalimiz buydu.

“Sesini yükseltme bana karşı. Senin karşında istediğin zaman çemkirebileceğin ya da dalga geçebileceğin bir kız yok.”

Tutku kaşlarını çatıp Afet’in tabağını gösterip, “On puan veriyorum buna.” Dedi ve bizim tabağı gösterdi. “Bunu da bir puan veriyorum o da Cansel’in emeği için yani yoksa inat değil mi sıfır verirdim.”

Cansel’in hafif sinirli sesi araya girdi. “Ne yani benim emeğimin karşılığı bir puan mı.” Cansel’i ilk kez bu kadar sinirli görüyor olabilirdim. Yani Cansel ve sinir?

Cenk araya girdi. “Bir dakika siz bir de takım mı kurdunuz?”

Kumsal başını salladı. “Herhalde ne bekliyordun?”

Alaya alarak konuşmasını gram takmadan işaret parmağını Afet ile Cansel arasında hareket ettirdi. “Ve siz aynı takımda değilsiniz?” dedi sorar gibi.

Afet sırıtarak başını salladı. Cenk korkuyla yutkunup yavaşça yerinden kalktı. “Şimdiden ellerinize sağlık ben doydum.” Eh, tabi bir tarafta kardeşi bir tarafta da... Afet, Cenk’in tam olarak neyi oluyordu şimdi?

“Ne bekliyorduk ki birde benim yemeğimi bulacaktı.”

Afet’in hafif tripli sesinin ardından Cenk ona döndü. “Lan fırsat mı bıraktılar Tutku hepsini döküldü.”

Afet Cenk yerine karşısında ki duvara bakıp, “Olabilir.” Cenk cümlesine devam etmesini beklese de Afet sustu ve Cenk yalvaran gözlerle kardeşine döndü Cansel abisine kıyamamış olacak ki hafifçe gülümseyip başını salladı. Cenk yemeklere döndü ve ikisinden de kaşıklayıp tadına baktı.

“Eh zaten bu tuzsuz olmuş.” Diyerek bizim yaptığımız çorbayı gösterdi. Mayıs ağzı açık Cenk’e bakarken Cenk, “Birde pilavı lapa olmuş.” Deyince bu sefer benim şarteller attı.

“Yalnız şuan burada çok pis bir hile dönüyor.” Diyerek masaya yürüyüp Mayıs’ın yanında durdum. Mayıs aradığı gazı almış gibi sert sesiyle yine evi inletti.

“Bir, bunun neresi lapa? İki, tuzu senin kardeşin attı. Üç,” diyerek Afet’e döndü ve işaret parmağını sallayarak, “Sen zaten anca hileyle kazanırsın ne bekliyordum ki.” Diyerek Afet’e temas etmeden arkasından dolaşıp gitti.

Afet arkasından ağzı açık bakakaldı. “Ne oldu şimdi?”

Güldüm. “Yok bir şey sadece her şeyde bir numara olmadığını öğrenmek biraz koymuş olabilir.”

Kumsal sözlerimin ardından esaslı bir kahkaha atsa da ben çoktan kapıya yönelmiştim. Ilgaz’ın sesiyle durdum. “Ee ben daha bakmadım tadına.” Gözlerimi kapatıp içime derin bir nefes çektim.

“Sana gerek kalmadı merak etme.” Tekrar bir adım atacağım sırada yine konuştu ve onu görmesem de şuanda sırıttığına nedensizce emindim.

“Ama ben belki sevgilimin yaptığı yemeği merak ediyorum.” Sevgilim kelimesine yaptığı vurgu sinirlerimi bozduğu için dişlerimi sıkıp zoraki bir şekilde gülümsedim ve sinirle arkamı dönüp ona doğru yürüdüm. Sinir bozucu gülümsememle ona bakarken o hala aynı pozisyonda ama gamzesi belli olacak şekilde sırıtırken bana bakıyordu.

Tek elimi masaya bastırdım ve kaşığını elime alıp benim emeğim bile geçmeyen pilava kaşığı daldırdım. Hiç yapmayacağım şeyi yapıp pilavı ağzına doğru tuttuğumda anlık afallamasıyla kaşları havaya kalktı ve bir kaç saniye duraksadı ama hemen kendini toparlayıp ağzını açtı.

Kaşığı sertçe ağzına sokup tekrar doğruldum ve ellerimi çırparken kafamı omzuma düşürüp aynı sinir bozuculukla gülümsedim. “Zıkkım olsun Ilgaz umarım boğazında kalır.” Diyerek mutfaktan çıktım arkamdan seslense de duymazdan geldim. Sonuçta yemeği ben yapmamıştım ve bu yüzden sözlerim geçerli sayılmazdı. Yani emeğim geçmeyen bir şeyde duam da kabul görmemeliydi. Gerçekten boğazında kalmazdı değil mi? Sonuçta ağzına ben vermiştim. Ne düşünüyorum ben ya! Ne hali varsa görsün bana ne ki?

Kafamı sinirle iki yana salladım üst kata çıkmaya niyetlendiysem de salonda oturan Mayıs’ı gördüğümde vazgeçip yanına gittim.

Kollarını göğsünün altında birleştirmiş resmen küçük küsmüş bir çocuk gibi oturuyordu. Bakışları hala yerde olsa da yanına oturduğumu fark ettiğini biliyordum. Onun bu haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Az önce yeri göğü inleten Mayıs nerede?”

Bir süre cevap vermesini beklesem de aynı şekilde susarak yeri izlemeye devam etti. Üstüne birde küsmüş bir çocuk gibi dudak büzdü. Bir omuz silkip bana ne bana ne diye ağlamadığı kalmıştı. Şuan da her şeyden çok gülmek istesem de yanaklarımın içini ısırıp kendimi tutabildiğim kadar tuttum. Aynı onun gibi oturdum ama ben kafamı geriye atıp tavana baktım. “Küs müyüz?”

Tek kaşımı kaldırdım ama göremeyeceğini biliyordum. Omuz silktiğini hissettim. “Hayır.”

Hafifçe kıkırdadım ve başımı yan yatırıp ona baktım. “Şuan ki halin ne peki?”

En sonunda pes etmiş gibi kollarını açtı ve yönünü bana çevirip gözlerimin içine baktı. “Selis ben yemek yapamıyor muyum?”

Güldüm artık kendimi tutamıyordum. Gülüşümle kaşları çatıldığı için toparlamak adına hemen yerimde dikleştim. “Ne alakası var dediğin gibi anca hileyle kazanırlar zaten sen buna mı kafayı taktın cidden?”

Başını aşağı yukarı salladı. “En güzel ben yemek yapıyorum değil mi?”

Bunu çocuk gibi sorsa da ben ciddili düşündüm ve “Şimdi senin yaptığın yemeğin tadına bakmadığım için...” diye devam ettirecektim cümlemi ama kaşlarının daha fazla çatıldığını görünce dayanamayıp güldüm. “Tamam , tamam. En güzel yemekleri de sen yapıyorsun. Oldu mu?”

O da güldü kafasını aşağı yukarı sallarken, “Oldu.” Dedi. İkimizde gülüşürken gerçekten kendimi çocuk gibi hissediyordum oysaki yirmi yaşındaydım ama Mayıs’la birlikteyken sanki dört yaşımda ki Selis oluyordum. Garipti bir insanın yanında böyle mutlu hissetmek, dünyadan uzaklaşmak. Sanırım kafamın dağılması için içkiye ihtiyacım yoktu Mayıs yeterliydi. Bazen iyi bir arkadaş her şeye bedeldi. Acaba Mayıs benim hakkımda ne düşünüyordu? Nedense ben kendimi hiç iyi bir arkadaş gibi hissedemiyordum...

Gülüşmelerimiz kesilirken zamanla herkes salona doluştu. Ilgaz ve çatık kaşlarını gördüğümde aynı onun gibi sırıttım. Nasıl oluyormuş böyle eğlenmek Ilgaz Bey?

Herkes salonda istediği yere oturunca nedeni olmayan bir sessizlik peyda oldu. Sanırım ekip olarak ya çok gürültülü ya da çok sessiz olacaktık. Ortamız yoktu.

Sessizlik ne kadar sürdü bilmiyorum ama en sonunda Kumsal konuştu. “Oyun oynayalım mı?”

Mayıs’la aynı anda göz devirdiğimizde Cenk, “Bence artık siz bu soruyu sormayın?” dedi.

Kumsal, “Çok biliyorsun sen.” diye diklenecekken Ilgaz araya girdi.

“Her şeyden önce sorabilir miyim, herkes neden Türkçe konuşmaya başladı?” Herkes sessizleşti çünkü kimse yanıtını bilmiyordu. Bu ipin ucu bana dokunacaktı sanırım çünkü bu akımı başlatan bendim. Ama kimseye devam ettirmesini de söylememiştim ki! Yerimde rahatsızca kıpırdandım. Ilgaz bu tarafa bakmasa da bunu hissettiğine eminim.

Yandan Mayıs’a baktım hala halıyı izliyordu. Sanırım bir süre bu hilekarlar ile konuşmayacaktı. Sözü ben devraldım. “Ee sende Türkçe konuşuyorsun.”

“Siz konuşuyorsunuz diye.” derken sonunda bakışlarını bana çevirmişti.

Ağzımı açsam da diyecek bir şey bulamayıp geri kapattım. Tam aklıma kendimi nasıl savunacağım fikri gelmişken Kumsal yerinde dikleşerek lafa atladı. “Ben Mayıs konuşuyor diye başladım konuşmaya.”

Ilgaz, Mayıs'a dönüş yaptığında Mayıs ona yan gözle bile bakmadan, "Bana telefon al." dedi.

Ilgaz bir süre anlamamış gibi Mayıs'a bakınca Mayıs da yandan yandan Ilgaz'a baktı. "Ne bakıyorsun tanıyamadın herhalde?"

Ilgaz, "Konumuz bu mu?" diye sorunca Mayıs omuz silkti.

"Benim konum bu ama doğru siz benim düşüncelerimi umursamadığınız için boş konuşuyorum değil mi?"

Mayıs az önce trip mi attı? Bizim bildiğimiz Mayıs? Vay anasını şu yirmi yıllık ömrümde daha nelere şahit olacaktım acaba?

Ilgaz, "Az önce mutfakta ağzımı açmadım ben." diye kendini savunsa da Mayıs onu takmadı ve kafasını geriye atıp koltuğa yaslayıp tavanı izlemeye konuldu.

"Sen zaten hiç bir şey yapma tamam mı?"

Ilgaz yerinden ayaklandı. "Lan bir salisede konu nerelere geldi? Bir rahat durun da sorumu-"

Bu sefer sanki Cansel bizi kurtarmak adına öne atıldı. Eh, en küçüğümüz olduğu için bir tek ona kıyamazlardı herhalde.

"İstop oynayalım mı?"

Herkes birden uzaylı görmüş gibi Cansel'e baktı. Mayıs hariç, o hala tavanı izliyordu. Cenk kardeşine bakışımızdan rahatsız olmuş gibi yerinde kıpırdandı. Kim olsa rahatsız olurdu.

"Bakmasanıza öyle kardeşime. Tek bildiği oyun istop."

Afet gülüşünü tutamadı. "Sence biz buna mı şaşırdık?"

Cenk, "Akıl bıraksaydın durumu kavrayabilirdim." diye kendini savunduğunda Afet yerinde dikleşti.

"Ha yani ben sende beyin bırakmayacak kadar çok mu yordum seni? Bunu mu kastediyorsun? Yok yani mutfakta ben zorlamadım seni o kadar iddialı konuş diye. Kendin ettin kendin buldun."

Cenk oflayıp işaret ve orta parmaklarını birleştirip şakaklarına masaj yaparken konuştu. "Tamam Alev Kafa şuan hiç laf sokmalarını çekemeyeceğim."

"Ne yani ben çok konuşuyorum. Öyle mi?" Aynı Kumsal gibi yüzünü buruşturdu, sanırım beraber takıla takıla birbirlerine benzemişlerdi. Biz niye Mayıs'la birbirimize benzeyemiyoruz ki? Pardon biz aynıydık değil mi? Aynı zamanda bir o kadar da farklı...

Cenk oflayıp yerinde dikleştiği sırada Afet onu takmadan Cansel'in elinden tutup kaldırdı. "Ben varım oynayalım." dediği sırada sanki Kumsal sonunda beklediği olmuş gibi yerinden doğruldu. Uzun saçlarını omzundan arkaya atarken, "Ee malum Afet nerede ben orada." diyerek havalı bir şekilde kafasını sallayıp ellerini iki yana açarak kendini gösterdi. Daha önce Kumsal ve Mayıs'ı aurasının aynı olduğunu düşünmüş müydüm?

Kumsal Ilgaz'a döndü. "Top var mıydı?"

Ilgaz ağzını aralayacağı sırada Tutku arkasında koltuktan lafa atladı. "Benden bu ses tonuyla bahsetmen hiç hoş değil?" Tutku oturduğu kanepeye ayaklarını uzatıp rahatça yayılmış bir şekilde dururken elinde kırlentle oynuyordu. Kumsal'ın bakışları ilk ona kaydı ve ne dediğini anlamasa da sonrasında aydınlanma gelmiş gibi yüzünü buruşturdu ve cevap verme zahmetine bile girmeden Ilgaz'a geri dönüş yaptı.

Ilgaz sakin kalmak için kendini zorlarcasına içine derin bir nefes çekti eş zamanlı olarak kalkıp inen göğsü ona eşlik ettiğinde omzunun üstünden Tutku'ya baktı. Elleri iki yanından yumruk olmuştu. Dişlerinin arasından, "Sana konuş demedim." Tutku'yu süzdü; "Düzgün otur." dediği anda Tutku'nun tüm neşesi kaçsa da belli etmeden abisinin dediklerini yerine getirdi. Pekala Tulip konusundan sonra buraya da bir el atmak lazımdı. Gerçi bana neyse. Bir dakika ya Tulip demişken o nerede?

Gözlerim etrafa gezindi ve kapının pervazına omzunu yaslamış kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izlediğini gördüm. Yüzünde ki huzurlu ama buruk gülümseme yok sayılacak gibi değildi. O neden sanki arkadaş grubunda ki dışlanmış üye gibi uzakta duruyordu ki? Hani Cansel bile aramıza dahil olmuşken... Aklıma hiç arkadaşı olmadığı ve yalnız büyüdüğü ile ilgili söyledikleri gelince içim burkuldu. Göz göze geldiğimizde dudaklarımı aralasam da Ilgaz'ın sesi beni bastırdı.

"Ayrıca sizce tek derdimiz top mu?"

Ilgaz, Kumsal'a dönmüş konuşurken Kumsal'ın gözleri Ilgaz'ın ardında ki Tutku'ya takılı kalmıştı. Tutku'nun bakışları ise önündeydi ve uğraştığı ellerinde. Tırnak mı yiyordu o?

Kumsal tekrar Ilgaz'a dönüş sağladı. "Evet haklısın tek sorunumuz bu değil. Bir ara kardeşini katı ebeveynler gibi kısıtlamaman konusunda da konuşmalıyız."

Ilgaz zaten onun kuralları dışına çıktığımız için -Bu kurallar şu an ingilizce konuşmamamız oluyordu- sinirliyken şimdi iyice tepesi atmıştı. "Kardeşimi nasıl yetiştirdiğim hakkında sana hesap verecek değilim." İşte bazen egonun fazlası da insana zarar oluyordu.

Dayanamayıp lafa atladım. "Fark etmediysen diye söylüyorum Tutku on sekiz yaşında istediği gibi davranabilecek bir birey."

Yanımdan Mayıs konuya dahil oldu. "Ve daha önce söylediğim gibi sen onu bu işlerden uzak tutup koruma bahanesiyle pasif kılamazsın."

Ilgaz'ın bakışları üçümüz arasında gidip gelirken, "Şu an size susmanızı emrediyordum. Unutmayın diye belirtmek isterim ki ben liderinizim."

Yanımdan Mayıs'ın homurdanmaları gelirken ben ayağa kalktım ve tam karşısında durdum. "İnanır mısın bu benim hiç umurumda değil."

Sanki bir tek benim ona diklenmem hoşuna gidiyormuş gibi bana döndü ve sırıttı. Kesinlikle beni çıldırtmak istiyordu. "Öyle mi Arıza Kız? O sözleşmenin altında senin de imzan var ama."

Bende aynı şekilde karşılık verip sırıttım. Şimdi biraz Mayıs’tan öğrendiklerimi sergileme vaktiydi. "Benim elimde daha iyisi var." deyip cebimden telefonu çıkarıp ona gösterdim. "İmza anının ses kaydı. Senin bana bir itirazım olup olmadığını soruşun ve aynı şekilde benim daha sonra o maddeyi konuşacağımızı söyleyeceğim falan işte. Basit şeyler yani ama senin elinde ki kozlardan daha iddialı olduğu kesin."

Sanki söylediklerim Ilgaz'ın hoşuna gitmiş gibi sırıtışı büyüdü ve gamzeleri gülüş çizgileriyle harmanlandı. Neden bu manzaraya içimin gittiğini hissediyordum?

Ilgaz aramızda ki bir adım mesafeyi kapattı ve kulağıma doğru eğilip kimsenin duyamayacağı şekilde fısıldadı. "Benimde sana hatırlatmak istediğim bir konu var." Gülüşünü hissettim, dudaklarını saçlarıma temas etti. "Sevgilim..." Kaşlarım çatılırken sinirle dişlerimi sıktım.

Ilgaz geri çekildiğinde yüzlerimiz arasında bir karış mesafe kalmamıştı. Dimdik nefret ettiğim ya da kendimi nefret etmeye zorladığım gözlerine bakarken konuştum. "Bire bir."

Dilini damağına vurdu. "İki-bir. İmzana karşılık ses kaydı. Fake love'a karşılık." I harfini uzatıp bir süre düşündü. Tekrar konuştuğunda sırıtışı daha sinsi bir hale gelmişti. Nefesi yüzüme çarparken konuştu. "Hiç bir şey yok Arıza Kız. Pardon Selen mi demeliydim?"

Yutkunmak istedim ama aynı zamanda vücuduma akın eden sinirle gözlerimi yumup dilimi ağzımın içinde gezdirdim. Sırf sinir olsun diye iki adım gerileyip hala yan yana ayakta duran Cansel ve Afet'e yöneldim. "Oynayalım ben varım."

Ilgaz'ın kaşları onu umursamazlığım üstüne çatılırken tekrar sinirli ama bir o kadar bastırmaya çalıştığı sesiyle konuştu. "Şu an konumuz-"

Lafını yarıda kesip tatlı ama yapmacık aynı zamanda onun sinir olacağını bildiğim bir şekilde gülümseyip ona döndüm. "Tamam rica et hepimiz ingilizce konuşmaya geri dönelim." dediğim an ağzı bir karış açık kaldı.

Bir kaç dakika afallamanın etkisiyle konuşamadı konuşmak istese de kekelediği için kendini toparlamaya çalıştı. Bu sırada arkamdan Mayıs'ın Ilgaz'ı küçümseyen gülüşünü duydu ve benim yüzümde de Ilgaz'ınkine benzer bir sırıtış belirdi.

En sonunda Ilgaz ağzını açtığında kaşları çatılmış vaziyetteydi. "Burada sizin iyiliğinizi düşünüyorum. Oraya gittiğimizde tek açığımızla yakalanabiliriz ve yakalanırsak ne olur biliyor musunuz?"

Arkamdan Mayıs, "Sen ve o mükemmel zekan tüm önlemleri aldı diye biliyordum ben ama." diye atıldığında benim de kaşlarım cevap beklercesine havalandı. Ilgaz kendini sakin kalmaya zorlarken ben dudaklarımı büzdüm ve sıkılmış gibi bir yüz ifadesine büründüm.

"Ne haliniz varsa görün sizi düşünende kabahat!" diyerek salonu terk etti arkasından bakakaldığımda herkes Kankırmızısı sessizliğine gömülmüştü. Yutkundum, nedensizce içimden peşinden gitme isteği geliyordu.

Ilgaz'ın çıkışından bir saniye bile geçmemişken Tutku, "Şimdi istop oynamıyor muyuz?" diye sorunca gülmemek için kendimi zor tuttum.

Kumsal gülerek, "Top var mı?" diye sorunca ingilizce konuşmuştu. Pekala kendi isteğimizle ingilizce konuşabiliyorduk işte.

Tutku da aynı şekilde İngilizceye geçiş yaptı. "Bende başka mı?"

Kumsal yüzünü buruşturduğunda, Tutku gülerek kafasını salladı ve onu onayladı. "Var siz bahçeye çıkın ben bulurum." dediğinde ayaklandı ve bir anlık duraksayıp Cansel'e döndü. "Neden istop lan harbiden."

Cenk atıldı. "Dedik ya tek bildiği oyun o diye."

Afet cık cıklayarak Cenk'e döndü. "Kardeşine başka oyun öğretemedin mi?"

Cenk'in kaşları çatıldı. "Öğrenebilseydim öğretirdim herhalde."

Afet'in yutkunuşunu duymasam da hissettim. Kumsal durumu toparlamak adına, "Zaten benimde en sevdiğim oyun istop." diyerek Cansel'e gülümsedi. Yalan söylediği belliydi ama kimse bir şey demedi. Anlık olarak herkes İngilizceye geri dönmüştü ama ben alışkanlık olarak içimden hala onlara Türkçe isimleriyle seslenmeye devam edeceğim.

Önce Tutku sonra sırasıyla diğerleri çıkarken Mayıs hala oturduğu yerden milim kıpırdamamıştı. Bende hala aynı şekilde yerimde dikilirken omzumun üzerinden ona baktım. "Umarım özel bir davetiye falan beklemiyorsundur. Eğer bekliyorsan üzülerek söylemem gerekiyor ki öyle bir şey gelmeyecek."

Kafasını iki yana sallayarak kendini gülmeye zorladıysa da gözleri kapıya takılınca kendini durdurdu. Bende oraya bakınca Tulip'in orada dikildiğini gördüm ama ses etmeden tekrar Mayıs'a döndüm. Mayıs Tulip'i takmamaya çalışırken yüzünde ki alaylı ifadeyle bana döndü. "Sen neyi bekliyorsun tatlım?" Tek kaşını kaldırıp beni baştan aşağı süzdü. Buz mavileri tekrar benim gözlerimin en derinine saplanınca kendimi neredeyse çıplak hissettim.

Kaşlarım çatılırken, "Umarım olağanüstü güçlerini kullanıp beynimi taramıyorsundur?" diye alayla sordu.

Bilmiş bir tavırla güldü. "Ne yapmak istediğini anlamak için beynini taramama gerek yok tatlım." Gülercesine bir nefes alıp yerinden doğruldu. Kapıya doğru adımlamaya başladı ve yanımdan geçerken elini omzuma koyup yandan bir şekilde bana baktı. Buz mavileri her açıdan korkutucu duruyordu. "Hazır yanına gitmişken benim telefon meselesinden de bahset. Malum bana bir telefon borçlusun."

Yanımdan geçip gitti. Ben öylece kalırken sadece Mayıs'ın kaç kişiliği olduğuna takıldım. Benimleyken kendisi olduğunu düşünürdüm ama aynı zamanda bir çocuk da olabiliyordum. Bazen de bir abla oluyor. Çapkın kişiliğini görmedim ama adamları nasıl baştan çıkardığı gözlerimin önünde canlanır gibi oldu. Duygusuz ve göz renginden daha soğuk kişiliği zaten her zaman sahip olduğu bir şey ama istediği zaman istediği kişi olabiliyordu. Şuan fark ediyordum Mayıs gerçekten hayran olunacak bir kız. Tabii bu benim ona hayran olacağım ve düşüncelerimi dile getireceğim anlamına asla gelmiyor. Zaten gereğinden fazla bir egosu vardı. Benim onu övmeme ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Ayrıca pardon da nasıl daha benim bile kendi içimde kabullenemediğim şeyi tek bakışıyla anlamıştı? Bu kız normal değildi ama dedikleri doğruydu çünkü ben şuan kendimi tutamayıp Ilgaz'ın yanına gidecektim.

Kapıya yöneldiğim sırada Mayıs'ın hala çıkmadığını ve Tulip'le bakıştığını gördüm. İkisi de kapının iki yanındaydı ve bana çıkacak alan kalmamıştı. Sanki benim burada olduğumu unutmuş gibiydiler. Bunu fırsat bilip onları dinleyebilirdim. Tabii konuşmayı akıl edebilirlerse.

Tulip ve Mayıs o kadar uzun süre bakıştı ki artık sıkıldığımı hisseder gibi oldum. Tam sesimi çıkaracağım sırada Mayıs konuştu. "Oynamayacak mısın?"

Cidden mi? Bunu mu sormuştu. Tulip yutkunup bakışlarını Mayıs'ın arkasına diktiğinde onları daha dikkatli inceledim. Sanırım gözleriyle konuşmuşlardı. Yani sanırım.

Tulip kafasını iki yana salladı. "Oyunu bilmiyorum, sıkılırım. Yorgunum zaten."

Mayıs kaşlarını alayla kaldırdı. "Yorulacak bir şey yapmadın ki?"

Tulip'in kaşları çatıldı. "Herkesin bünyesi çok sağlam olamıyor demek ki May." diyerek Mayıs'ın yanından sıyrılıp geçti. Tulip'in ne yaşadığını ve bunu söylediğini bilmiyordum ama Mayıs'ın yaşadıklarını bildiğim için bu sözle bana bile ağır gelmişti. Oysa Mayıs'ın bünyesi hepimizden daha çökük durumdaydı. Sadece o bunu çok iyi gizleyip güçlü gözükmesini biliyordu.

Mayıs'ın yutkunuşunu görsem de kendini hemen toparlayıp duygusuz maskesini geri taktı ve omuz silkip Tulip'in aksi yöne çıkışa ilerdi. Anlık Mayıs'ı istop oynarken düşündüğümde gözümün önüne gelen görüntüler beni güldürdü. En azından onunla dalga geçme fırsatını kaçırmamak için elimi çabuk tutacaktım.

Tulip ve Mayıs ile sonra ilgilenirdim, önceliğim Ilgaz ve oyundu. Ilgaz'ın nerede olduğunu bilmediğimden yukarı çıktım ve ilk odasına bakma kararı aldım. Kapıyı tıklattım ve 'gel' komutuyla içeri girdim.

Ilgaz bana arkası dönük bir şekilde pencerenin önünde dirseklerini pencereye yaslamış şekilde durduğunu ve dışarıyı izlediğini gördüm. Bir dakika onun odası dağ manzarasına mı bakıyordu? Bende bundan istiyordum. Her neyse şu an şımarıklık sırası değildi.

Kapıyı kapatıp Ilgaz'ın yanına adımladığımda bir tek Ilgaz'a bakıyordum nedense şu an hiç odasını inceleyesim gelmemişti. Yanına vardığımda hemen camın yanında ki duvara sırtımı yasladım. Tek ayağımı dizimden kırıp tabanını duvara yaslarken kollarımı göğsümün altında bağdaş kurdum. Ben odanın kapısına bakarken o hala manzarayı seyrediyordu. İkimiz zıt yönlere bakıyorduk, her zaman olması gerektiği gibi...

Umarım buraya geldiğime pişman olmazdım.

Bir süre ikimizde sustuk. Sanırım ilk benim konuşmam gerekiyordu. Kafamı ona çevirmeden yan bir şekilde baktım. Bir süre onu izledim ve bana bakmasını bekledim ama bakmayınca camdan içeriye vuran havayı ciğerlerime doldurup konuşma kararımı kesinleştirdim. "Bizim odada neden bu manzaradan yok?" Tek kaşımı kaldırıp sorduğum soruya cevap vermeyip hala manzarayı izlemeye devam etti. Ilgaz'ın yanına geldiğim gibi Türkçe konuşmaya geri dönmüştüm çünkü... İnat.

Cevap vermeyince çenemi yukarı kaldırdım ve bununla kafamda arkamdaki duvara hafifçe temas etti. Bakışlarımı tekrar kapıya çevirdiğimde, "Trip mi yiyorum ben şuan?" diye sorduğumda güldüğünü hissettim ama hala bana bakmıyordu. Hala konuşmayınca, "Hani sevgilinim ya?" diye sordum. Sonra düzelttim; "Yani rol icabı."

Yandan bir şekilde ona baktığımda hala aynı pozisyondaydı ve yandan da olsa bana bakmıyordu sadece kafasını iki yana hafifçe sallamıştı. En azından bir tepki verme zahmetinde bulunmuştu.

"Bu arada Mayıs'ın telefon meselesi ciddi. Yani normalde onun için kendimi yormazdım ama telefonunu ben kırdığım için..." Sonlara doğru sesim kısılmıştı. Sanırım suçumu kabul etmekte hiç iyi değildim. Yine de sanırım Ilgaz'ın ilgisini çekmiş olmalıyım ki hala manzarayı izlerken tek kaşını kaldırmıştı. "Hiç sorgulama kendimde değildim." Dudaklarını birbirine bastırdığını gördüğümde sabahı hatırlamamla yanaklarımda ısı hissettim. Ben utanmış mıydım? Yok artık.

"Of Ilgaz çok yoruyorsun insanı. Seninle sevgili olacak kişiye şimdiden kolaylık diliyorum."

Sonunda konuşmuştu ama benim aksime ingilizce. "Yani kendine."

Derdi belli olmuştu ama anlamamış gibi Türkçe konuşmaya devam ettim. "Gerçekten sevgili olacağın kişiye."

Aynı şekilde, "Yani kendine." diye tekrarladığında kaşlarım çatılsa da duruşumu bozmadım.

"Bilgin olsun daha geleceği görmek gibi bir güç keşfedilmedi."

Sırıtışı hafifte olsa kendini belli etti ama hala bana dönmemekte ısrarcıydı. "Liderler ön görüşlü olur Selen."

İkinci derdi de belliydi. Sonunda pes eden ben oldum. Bu ilk ve son kez olacak bir durum. "Lider olduğunu kabul etmedim hala." derken ingilizce konuşmaya geçiş yapmıştım. Adam resmen benden inatçı çıkmıştı! Yok böyle bir şey ya.

Ilgaz sırıtışı büyüse de bana bakmamakta ısrarcıydı. "O konuda da yola getiririz."

Kaşlarım iyice çatıldı ve yan yan bakmaktan ağrıyan gözlerimi tekrar kapıya çevirdim. Onun yüzünden şaşı bile olabilirdim. "Çok beklersin. Ne zannediyorsun sen kendini?"

"Lideriniz." dedi kesin bir dille ve hiç düşünmeden. Ofladım.

"Filmlerden falan çıkmış olabilir misin?"

Tek eliyle gün ışığında iyice rengi açılan saçına düzeltti. "Biliyorum mükemmelim."

"Ha ha ha. Ne kadar da komik şeysin sen öyle."

Sırıtışı iyice genişlemişti ve ben bunu göremiyordum. Oysa o gamzesinin gülüş çizgisine karıştığını izlemek çok güze- Ne düşünüyorum ben ya!

Kaşlarım çatılırken kendimi tutamayıp, "Sırıtacaksan yüzüme yüzüme yap. Öyle arkamdan iş çevirme." diye çemkirdim.

Bu sefer ki gülüşü daha sesliydi ve saklama çabasına girmiyordu. Bana yandan baktığını hissettim ama bu sefer ben bakmadım. "O kadar hoşuna gittiğini bilmiyordum." Sözlerinin ardından aynı yandan bakışı ona attım.

Kaşlarım mümkünmüşçesine daha fazla çatıldı. Normalde bu olmazdı genellikle göz devirip sakinleşmeyi tercih ederdim. Acilen orijinal halime dönmem lazımdı. "Öyle bir şey söylemedim ben!"

Güldü. "Biliyorum ama sen nasıl beni görmeden sırıttığımı anlayabiliyorsan ben de sen söylemesen de içindekileri okuyabiliyorum."

Yutkundum. Konuşmak için dudaklarımı aralasam da geri kapandı. Beni anlıyor muydu? Hah, saçmalık.

Gözlerimi yumup kafamı tamamen geri yasladım. "Boş konuşmada bir numarasın."

"Biliyorum."

Fısıltısıyla kafamın yan tarafını duvara yasladım ve gözlerimi açıp ona baktım. O da kafasını çevirmiş ve omzunun üzerinden bana bakıyordu. İçine derin bir nefes çekmesinin ardından sanki aynada ki yansımammış gibi bende aynısını tekrarladım.

Gözlerimizle konuşmuyorduk belki ama birbirimizi anlıyorduk.

Yutkundum. Ağzımı aralasam da ilk o konuştu. "Liderlik taslamamdan sıkılmış olabilirsiniz ama ben böyle yetiştirildim. O yüzden kusura bakmayın." Türkçe konuşmuştu. Yutkundu. "Tutku'yu yönetmemde bu yüzden." Tekrar kafasını manzaraya çevirdi sanki kaçıyordu ama neyden?

"Bilmiyorum Arıza Kız bazen kendimi kontrol edemiyorum." Gözlerini yumdu tekrar İngilizceye geri dönüş sağladı. Sanki bir an sadece içini dökmek istemişti ama bunun yanlış bir şey olduğuna karar verip susmuştu. "Boş konuştum yine." Sessizce söylemişti bunu sanki kendi kendine konuşur gibi.

"Boş konuşmanı seviyorum." Bunu neden söyledim bilmiyorum ama içimden söylemek geldi ve söyledim. Sanırım kendimi bir süre böyle kandıracaktım.

Ilgaz'ın bakışları tekrar omzunun üstünden bana dönünce yüzünde huzurlu bir tebessüm oluşmuştu. Bunun bir tanımı yoktu ne sırıtış ne gülümseme çok... Çok farklıydı ve ben sanki içimin ısındığını hissediyordum. Verdiği hissiyat kışın soğuktan eve geçip sobanın yanında ısınmaya benziyordu. Yavaş yavaş çözülürdü buz tutmuş vücudun ve bu sana huzur verirdi. Sobanın cızırtısı rahatsızlık vermesi gereken yerde hoşuna giderdi; Ilgaz'ın sırıtması gibi ya da boş konuşması. Asıl huzuru ise onu izlemek verirdi. Yani sobanın içinde ki ateşi belki de karanlıkta duvara yansıttığı şekiller... Her şekilde aynı şeydi. Her şekilde Ilgaz'dı o, ismi Irvin olsa bile.

"Arıza çıkarmanı seviyorum." Yüzümü hafif bakışlarıyla izlerken söyledikleri sözler sanki uçuyormuşum gibi hissettirmişti. Sanki tüyden hafif olmuşum gibi. Belki de bu az önce onu üzdüğümü düşünüp şu an moralini yerine getirdiğim için vicdan azabı çekme durumundan beni kurtarmıştı ve bunun rahatlamasıydı. Belki de sadece onun etkisi. Bu etkinin bir adı yoktu ama olamazdı da zaten, olmamalıydı.

Kendime geldiğimde onun yüzünde olan tebessümden bende de olduğunu fark ettim çünkü yüz kaslarım aynı şekilde durmaktan ağrımıştı. Kafamı iki yana sallayıp duvarla bağımı kopardım bu sırada o da dikleşti ve tam karşımda durdu. Ne diyecektim ben? Şimdi ne gerek vardı hareket etmesine ne güzel konuyu tatlıya bağlayıp kaçacaktım.

İçime derin bir nefes çektiğimde onun kokusu doldu burnuma ve bunu daha önce hiç yaşamadığımı fark ettim. Bazen dejavu hissiyatı yaşardım ama bunu ömrümde ilk kez yaşıyordum. Onun kokusu aldığım tüm kokulardan farklıydı. Aynı zamanda onun kokusunu daha önce hiç solumadığımı da fark ettim.

Onun kokusu da huzurdu. Yağmurdan sonra ki toprak gibi kokuyordu. Garip ama zihnimde ki tanımı buydu. Belki dışarıdan geliyordur diye camdan dışarı baktım ama hayır bugün yağmur yağamamıştı. Koku ondan geliyordu. Huzur veriyordu ama benim canımı da yakıyordu. Bir o kadar kandırıcıydı kokusu. Mutlu bir an yaşadığına inandırır sonra da cehennemi yaşatabilirdi. Ama yine de güzeldi ve soludukça daha fazla istiyordu insan.

Pekala, benim Ilgaz ile yalnız kalmamam lazım. Gerçekten bana bir şeyler oluyordu. Kendim gibi hissedemiyordum yanında. Belki de asıl kendimden bile sakladığım gerçek ben oluyordum yanında. Ama öyle bir şey olmadığı için boş yapmaya gerek yoktu. Saçmalıktı.

Tekrar göz göze geldiğimizde yine içim acıdı. Gözlerinin bu renk olmasına ne gerek vardı ki. Gerçi bana neydi ki bundan.

"İstop oynamaya gidiyorum ben o zaman."

Dudaklarını birbirine bastırdı. "Seni istop oynarken hayal etmek..." Hafifçe kıkırdadığında kaşlarım çatıldı. Çatık kaşlarıma bakınca birden elini kaldırdı ve ben istemsizce bir adım geri gittim. Eli havada kalınca bir kaç saniye öylece kaldık. Reflekslerim bazen kendini bana sormadan olaya dahil edebiliyordu ve ben buna engel olamıyordum. Yüzünü sorgulayıcı bir şüphe kaplarken hemen ardından hüznünü de gördüm. Neden o üzüldüğünde içim burkuluyordu? Tabii burkulurdu her zaman sırıtırsa böyle durgun gördüğümde üzülürdüm. Yine onun suçuydu.

Eli hala havada dururken kendini toparlamaya çalıştı ve konuşmadan önce dudaklarını ıslatıp araladı ama diyecek bir şey bulamayıp geri kapattığında elini indirmek için harekete geçti. Ya ben iyi günümdeydim ya o şanslı günündeydi ama yine hiç yapmayacağım bir şey yaptım.

Geriye attığım bir adımı hızlıca aynı yerine getirmek için ileri adımladım ve az önce ki pozisyonuma gelirken hızlı davranıp elini tam olarak indirmeden havada yakalayıp az önce ki pozisyonuna getirdim. Ne yapacağını bilmiyordum ama ona güveniyordum. Yani en azından bana zarar vermek için elini kaldırmadığından eminim.

Bu hareketimle mutlu olmasını beklerken o tekrar duraksadı ve diyecek bir şey bulamadı. "Sanırım kendimi alıştırmam gerekiyor. Sevgililer birbirine temas etmekten çekinmez diye biliyorum."

Kendini toparlamak için sırıtırken elim hala elinin üzerinde yüz hizamda duruyordu. "Sanırım huyuma geliyorsun." Elini bıraktım ve kollarımı bağdaş kurdum. Sırıtışı büyürken, "Ne oldu bana karşı şansın olmadığını mı fark ettin? Ee sende haklısın sonuçta dayanılamayacak bir cazibem var." diye kendini övmesine karşılık sadece kaşlarım daha fazla çatıldı ve hala havada duran eli bu fırsatı bekliyormuşçasına kaşlarımın ortasına gitti. İşaret parmağını aşağıdan yukarı hareket ettirirken, "Bu kadar kolay çatma o kaşlarını yaşlanmadan kırışacak yoksa." diye fısıldadı. Kaşlarımı yine çatmak istesem de hala orada duran eli engel oldu ve bende gözlerimi devirdim. Elini çektikten sonra bir süre beni izledi. "O gözlerini de o kadar çok devirme."

"Abartma Irvin. İki övdük diye hemen emir moduna geçiyorsun. Git ilk kuzenine ver bu tavsiyeleri sonra bana gel. Ayrıca doktor musun be sen?"

"Yok da ne biliyim şimdi gözün yamulur falan." Dayanamayıp tekrar gözlerimi devirdim.

"Zaten senin yüzünden şaşı kalacağım ben." diyerek gözlerimi gözlerine diktiğimde sırıtışı solar gibi oldu ama kendini tuttu.

İçine derin bir nefes çekti ve çok kısa bir an gözlerini yumup geri açtı. "Belki sabah konuştuklarımızı hatırlamazsın diye söylüyorum." diye bir açıklama yaparak konuşmaya başladı. "Selen, zorunda değilsin. Temas sevmiyorsan mecburiyetin yok. Bizimle gelmek zorunda bile değilsin."

Kaşlarım tekrar çatıldı. "Oldu canım. Sonra tek başıma ne yapacağım ben burada." Takıldığım konuya şaşırarak gözlerini az da olsa büyüttü. Boğazımı temizledim. "Yani şey işte... Benim yaşam amacım intikam haline gelmiş. Sayın çok bilmiş liderimiz bunu bilemedi sanırım. O yüzden ölüm bile beni bu yoldan vazgeçiremez."

Gözlerini yumdu ve bir süre öyle kalıp, "Yaşam felsefen haline geldi değil mi intikam?" diye sorunca kalakaldım. Yani, evet ama... "İntikamını almak olmasa yaşamak için bir sebebin yok." Alayla güldü ama gülüşünde acı vardı. Gözlerini aralayıp gözlerimin en içine sanki ruhuma baktı. "Ölmek istiyorsun ama yapamıyorsun yaşamak zorundasın. Seni için kendini feda edenler için..." Sustu. Hareket eden ademelmasından yutkunduğunu fark ettim ve bende yutkunmamak için kendimi zor tuttum.

Ya içimi görüyordu ya da... Bana benzeme ihtimali yoktu değil mi?

Ortamı toparlamak için gülümsemeye çalıştım. İlk kez ağlayamadığım için şükrediyordum sanırım. "Benim istop oynayışımdan daha eğlenceli bir kişi daha var." diye ışık hızında konuyu değiştirdim. 'Kimmiş o' der gibi tek kaşını kaldırınca, "Çok sevdiğin kuzenin." dediğimde güldü. Ve ben yine onun gülüşünde, gamzesinde, gülüş çizgilerinin her birinde hem kayboldum hem de kendimi buldum.

"Tamam, sanırım bu eğlenceli olacak." dediğinde bende kendimi tutamayıp güldüm çünkü aklıma Mayıs geldikçe gülesim geliyordu. Tamam her şeyi beklerdim Mayıs'tan ama çocuk gibi istop oynayacağı... Hani başka bir oyun da değil istop.

"Eğlence ne kelime." derken gülüşümü durduramadım ve ona döndüğümde az önce oluşan huzurlu tebessümle bana baktığını gördüm ve nedensizce kendimi hemen toparladım. Acaba çok mu açık olmuştum. Kendimi bu kadar hızlı herkese açmamalıydım. Tamam, Ilgaz bana zarar vermezdi ama yine de... Beynimin içinde beliren sesler ilacıma ihtiyacım olduğunu haykırıyordu ama kendimi bir süre sıkmam gerekiyordu.

Hala sanki büyülü bir şeymişim gibi beni izlerken duraksadım ve gözlerimi kırpıştırıp ona baktım. Hiç beklemediğim bir anda, "Çok güzel gülüyorsun," dediğinde ne diyeceğimi bilemedim. "Daha çok gülsene."

Öylece kaldım ama benim dudaklarımın arasından sadece, "Hayır." döküldü. Net, kesin ve isteğini kırıcı da olsa reddeden bir dille söylemiştim. Gülüşüm beni güzel kılıyorsa gülmeyecektim. Güzel olmak istemiyordum, sevmiyordum. Güzel olmamalıydım.

Ilgaz'ın da hevesinin kırıldığını hissettim çünkü onunda sırıtışı solmuştu yine de kendini zorladığı kadarıyla gamzesi belliydi. Ama bu sefer gerçekten hayır onu üzdüğüm için toparlamaya da çalışmayacaktım çünkü bu konu tartışmaya kapalıydı.

Kural şu; Seni güzel kılan şeylerden uzak dur.

Ilgaz'ın tek eli ensesine gittiğinde bakışlarını etrafta gezdirdi ve konuyu dağıtmak için bahane aradı. Yine de konuşan ben oldum. "Bari May'ı o kadar izleyip eğleneceksen kıza yeni bir telefon al."

Hızla kafasını aşağı yukarı salladı. "Evet evet. Son modelinden aliyim hem de."

Gözlerimi devirdim. "Abartma Irvin. Benim telefonumdan güzel olmasın onun övünmelerini çekemem hiç."

Sırıttı. "Ee seninkini de yenileyelim."

Şüpheyle gözlerimi kıstım. "Bu paranın kökü nereden geliyor."

Gülerken hiç beklemediğim bir anda sanki çok normal bir şeymiş gibi elimi tutup beni kapıya doğru yönlendirdiğinde bir iki adım arkasından yürüyerek onu takip ediyordum ve gözlerimi üzerinden ayırmıyordum. Hala gülüyordu ve gülüşünün arasından, "Meslek sırrı canım, maalesef söyleyemiyoruz." dedi. Gülmek istedim ama tuttum kendimi. Neden durduk yere gülünce güzel olduğumu belirtmişti ki?

Odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimizde hala birleşik duran ellerimize baktım ve "Şu an tam olarak ne yapıyoruz?" diye sordum.

Durdu ve bana döndü. "Salak mısın Selen? İstop oynamaya gidiyoruz işte."

Nedensizce beynim konunun dışına saptı dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için kendimi tuttum. "Ha sende oynayacaksın yani?" diye tek kaşımı kaldırıp sordum. Ilgaz'ın dudakları tek bir kenara doğru kıvrıldı.

"Evet, emin ol çocuk oyunu oynarken bile çok seksi görünürüm." Hevesli gülüşüm solarken gözlerimi devirdim.

"Her şekilde beni sinir etmeyi beceriyorsun ya brova sana!" diye söylenerek önden yürümeye başladım. Hala birleşik olan ellerimiz yardımıyla bu sefer o peşimden sürüklendi. Sahiden neden yapıştırıcı sürülmüş gibi bu ellerimiz bir türlü ayrılmıyordu? Daha demin onu durdurma nedenimi hatırlayınca durdum ve onu sırıtırken buldum.

Hızlıca durduğum için hızını ayarlayamayıp dibime girmişti ve benden hemen bir üstteki basamaktan durmuştu. Durumu eşitlemek için yanıma indiğinde daha dibime girdi ve benim topuklarım merdivenin dışında kaldı. Aynı basamaktaydık ama yine de boyu uzun olduğu için kafamı kaldırarak ona bakmak zorunda kalmıştım çünkü benden uzundu!

O da bana üstten bakışları atarken hala sırıtıyordu ve çenesi de bir türlü durmuyordu. "Ayrıca Conroy oynayacaksa ben neden oynamayayım ki?"

Aklıma düşen soruyla hem yakınlığımız hem de neden durduğumu unutup yine konudan saptım. "Sahiden Conroy kaç yaşında?" Nedense Cenk'in yabancı ismi yani Conroy bir türlü ağzıma oturmuyordu ama zamanla alışırdım o yüzden sıkıntı değildi.

Ilgaz kısa bir an düşündü. "En büyüğümüz orası kesinde yaşı..." Çok kısa bir an düşündü. "Otuz iki civarında olması lazım."

Yaşı o kadar büyük değildi ama yine de bize göre çok büyük olduğundan anlık şaşkınlıkla dudaklarım aralandı ve "Hadi be!" diye bir şaşkınlık nidası döküldü.

Ilgaz güldü ve yine önden yürümeye başladı. Birbirinden bir türlü ayıramadığımız ellerimle peşinden sürüklenirken az kalsın düşecektim ama kendimi toparladım.

Ilgaz sanki bu şaşkınlığım yetmemiş gibi susmadı. "Sen şimdi Aisha'nın yirmi dokuz yaşında olduğunu da bilmiyorsundur."

Duyduklarımla daha da şoke olurken, "Yuh ama artık. Tamam biliyordum en büyüğümüz olduğunu ama." diye fısıldadım dehşet içinde.

Ilgaz bu halimden keyif alırcasına gülüyordu ve sanki sırf yalnız daha çok vakit geçirelim diye adımlarını yavaş atıyordu ve bende ellerimizden dolayı ona ayak uyduruyordum. Ilgaz aynı keyifle, "Abartma istersen." dediğinde anlık olarak ona çemkirdim.

"Neyi abartmayayım ya hani ne biliyim ben daha yirmi yaşındayım." Sırf rahatlamak için gözlerimi devirsem de işe yaramadı Ilgaz daha çok gülünce sinirim arttı. Çatık kaşlarla, "Sen kaç yaşındasın?" diye sordum sert sesimle.

Bu onu daha çok eğlendirirken yandan imalı bir bakış atıp önüne döndü. "Ne yapacaksın yaşımı?" diye imalı bir sesle sorduğunda kendimi yine tutamadım.

"Nikahıma alacam Irvin!" Evde yankılanan sesimle o da kafasını arkaya atıp kahkaha attı. Bayılıyordu beni deli etmeye bu kesindi ama benim bir an önce eski halime dönüp onun yanında kendime hakim olmayı öğrenmem gerekiyordu.

"Tamam ya sakin. O da olur zamanla." diye daha fazla dalga geçince kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Kendi kendime konuşup, "Sakin ol Selis. Burundan al, ağızdan ver." diye nefeslerimi saymaya başlamam onu daha çok güldürdü.

Ayıplar bir tavırla, "Aa ama kendi içinde de yabancı isimlerimizle." diye hatırlatma yapınca sakinleşme işini bir kenara attım.

"Beynim sizi öyle kodlamış demek ki Irvin. Bari içimi rahat bırak almayayım altıma."

Ilgaz bir kahkaha daha atınca resmen holün ortasında durmuş konuşuyorduk, ya da kavga ediyorduk. Sahi biz tam olarak ne yapıyorduk?

"Tamam ya sakin ol. Sen sinirlenince bir eril enerjin yükseldi sanki."

Kaşlarımı çatıp çenemi kaldırıp diklendim. "Ne alakası var şu an?"

Gülüşünü bastırmaya çalışsa da kendini durduramadı. "Ne biliyim işte almayayım altıma falan."

Ne söylediğimi kavrayınca yanaklarımın ısındığını hissettim ve bu onu daha çok güldürdü. Ben ve utanmak? Tamam duygusuz bir kız değildim ama bir günde iki kez yaşanmazdı bu be!

Sinirle sustum. Evet sadece sustum ve sanırım Ilgaz bu suskunluğumun hiç hayra alamet olmadığını anlamış olacak ki hemen kendini toparladı. Bu durumda bile ellerimiz hala birleşmişti ve benim aklıma bu gelmiyordu ama elimin terlediğini hissediyordum.

Ilgaz hatasını telafi etmek isteyen bir çocuk gibi başını eğdi ve "Yirmi bir yaşındayım." dedi otoriter bir sesle. Bu sefer benim gülme isteğim gelse de kendimi tuttum.

Aynı ciddi, sert ve otoriter sesle, "İyi." dedim. Lafı kısa kestim. "Peki şu an ellerimiz tam olarak neden bu durumda?" diye sorarken kaşlarımla birleşmiş vaziyette olan ellerimizi işaret ettim.

Ilgaz'ın bakışları ellerimize kaydı sonra bakışlarımı bulunca saf saf, "Sevgili değil miyiz?" diye sordu.

"Irvin!" diye dişlerimin arasından öfkeli, sinirli ve bolca uyarı dolu bir şekilde konuştuğumda hızla elimi bıraktı ve iki adım geriledi.

"Sen sinirlenince gerçekten eril enerjin yükseliyor bu arada. Buna emin oldum."

Neredeyse ateş çıkacak vaziyette olan bakışlarımı ona sapladığımda irkildi ve, "Tamam be bir şey demedik. Zaten doğru söyleyeni de dokuz köyden kovsunlar." diye hiç pes etmeden kendini savundu.

"Irvin!" diye neredeyse kükrediğimde Ilgaz gözlerini kocaman büyüttü.

"Yavaş be kızım şuan tüm dünya genelinde 9.8'lik deprem oldu."

"Artık sussan mı?" diye son kalan sabır kırıntımla konuştuğumda sırıtmamak için kendini zor tutsa da gamzesi belli oluyordu.

Ciddi bir tavır takındıktan sonra, "Peki." dedi ve kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Bu normalde beni daha çok sinirlendirirdi ama artık ona alıştığımdan mı yoksa başka bir şeyden mi bilmiyorum sadece kimsenin görmeyeceğine emin olup güldüm. Of gerçekten şimdi de gülüşüme kafayı takacaktım. Mayıs'ı bazen o kadar iyi anlıyordum ki.

Hiç vakit kaybetmeden postallarımı giyip bahçeye çıktım. Umarım bu botlarla oynamak zor olmazdı. Bahçedekilere göz gezdirdiğimde Tulip hariç herkesi gördüm ve hala oynamaya başlamadıklarını bizi yani şuanda beni beklediklerini gördüm çünkü sanki saatlerdir Ilgaz'da onlarla birlikte beni bekliyormuş gibi yanlarında durup gözlerini bana dikmişti. Birde üstüne, "Sonunda beklenilen şahıs da gelebildi." dediğinde resmen sabrımı sınıyordu.

Sırf onun sinirlerini bozmak için sırıttım ve "Assolistler en son gelir sayın lider bey." dedim sonra sakinliğimi silip, "Ayrıca şahıs sensin be!" diye yükseldim.

Ilgaz ellerini çırpıp, "Evet günlük Arıza Kız dozumuzu da aldığımızı göre oyuna başlayabiliriz." dediğinde gözlerimi devirdim ve diğerlerine göz ucuyla bakıp Mayıs'ın yanına geçtim.

Şaka gibiydi ama birazdan ciddi ciddi istop oynayacaktık.

Cenk, "Oyunu biliyorsunuzdur herhalde?" diye sorunca Kumsal atıldı.

"Renkli mi renksiz mi?"

Cenk yan gözle Cansel'e baktı. Cansel düşündü etrafa baktı. "Bence etrafta yeterince renk var."

Cenk hiç düşünmeden, "Renksiz oynuyoruz o zaman." dedi.

Cansel'in kaşları çatılır gibi olsa da kendini aynı masum görünüşe soktu. Tek kaşım havalandı. Cansel'de gerçekten bir şeyler vardı ama ben sorun çözme kuruluşu olmadığım için bunu zamana bırakmayı tercih ediyorum. En azından şimdilik.

Tutku topu sektirirken Cenk kaptı ve "Başlatıyorum o zaman bence hepiniz biliyorsunuz?" dedi sorar gibi.

Herkes kafasını salladığında Mayıs koluma yapışı beni hafifçe kendine çekti. Neredeyse dibine girdiğimde kulağıma doğru fısıldadı. "Ben bilmiyorum."

Gülerek bir adım geriledim ve ona dönüp yanağından makas aldım. "Kendini ana kaptırmayı öğren tatlım."

Mayıs göz devirdi ve alayla gülüp, "Sen kime poz kesiyorsun be. Büyüğüm ben senden bir kere." diye bir milyonuncu kez benden büyük olduğunu söylemiş oldu.

Gözlerimi devirdim ve ellerimi cebime sokup, "Şu an sana laf yetiştirmeye uğraşmayacağım çünküüü." Gözlerimi kısıp düşünür gibi yaptım. "Büyüklere saygı önemli." Arkamı dönüp ondan uzak bir noktaya geçtim sanırım daire oluşturuyorduk ve ortada elinde ki topla Cenk duruyordu.

Mayıs bir dakika geçmeden yanımda bitti. "Selen, kızım bir dur." Aynı şekilde dibime girip fısıltıyla konuşmaya devam etti. "Böyle de hiç tadı çıkmıyor. Kavga ederken yaş farkını görmezden gelebiliriz."

Dram yaparak elimi göğsüme koydum ve hafifçe öne eğilip dudaklarımı büzdüm ve yapmacık bir üzüntüyle ona baktım. "Ben çok saygılı bir kız olduğum için-" Tam bir şeyler zırvalayacaktım ki Cenk, "Thanos!" diye bağırıp topu havaya atınca hızla toptan uzak bir noktaya koştum ve Mayıs'ta peşimden geldi.

Tutku, "Lan madem topu geri bana atacaksın niye alıyorsun?" diye bir haykırışla topa doğru koştu ve düşmeden yakalamaya çabaladıysa da beceremedi.

Mayıs hemen arkamda durdu. Kimse çok uzağa gitmemişti çünkü bahçe genişti ve çok uzağa kaçarsak kimse vurulmazdı. Öyle olunca da oyunun zevki çıkmazdı. Bazen kaybetmekte oyunu eğlenceli kılabilirdi.

Mayıs arkama saklandığı için hafifçe yana çekildim ve tam o sırada Tutku, "İstop!" diye bağırınca dondum. Mayıs normalde peşimden gelecekse de beni taklit edip durdu. Doğrusu oyunu bende bilmiyordum ama sanırım göz aşinalığından şu an doğaçlama bir şekilde kavrıyordum. Bu göz aşinalığının da nereden geldiğini hiç bilmiyordum.

Mayıs yanımdan kimsenin duyamayacağı şekilde konuştu. "Selen şu an ne yapıyoruz?"

"Sen bana ayak uydur tatlım." dedim sırıtarak. Bir an Ilgaz'a benzemiş gibi hissettim ama umursamadım. "Ama bil ki bende oyunu bilmiyorum." Mayıs arkamda kalıyordu omzumun üstünden ona baksam görecektim muhtemelen ama şu an gözümü toptan ayırmak istemiyordum. Yine de arkamdan Mayıs'ın şaşkınlık içinde sırtımla bakıştığını hissediyorum.

"Kızım neden peşinden sürükledin o zaman?" diye sinirle sorduğunda aynı onun gibi küçümser bir tavırla güldüm.

"Valla sen kendi özgür, hür iradenle beni takip ettin."

Arkamdan kızgın boğalar gibi burnundan soluduğunu duyabiliyordum ama verebilecek bir cevabı olmadığı için sustu. Bu haline gülmek istedim ama kendimi tuttum.

Bu sırada Tutku topu Afet'e atmıştı vurmak için ama Afet kaçarak kurtulmuş sonrasında topu eline almıştı. "Kathy!" diye bağırarak topu Kumsal'dan uzak bir noktaya doğu havaya attı ki kaçmak için bize fırsat tanıyabilsin. Afet gerçekten bir anne gibi düşünceliydi.

Kumsal topun peşinden koşarken ben geriye doğru adımlamıştım. Sanırım Mayıs öne doğru koşmaya niyetlenmiş olacak ki birbirimize çarpıştık. Baya sert çarpıştığımız için ikimizde yere yapıştık. Mayıs sinirle bana bakıp, "Seninle her şeyimiz ters olmak zorunda mı ya?" diye söylendi. Bu sırada Kumsal, "İstop!" dediği için öylece oturduğumu yerde kalmıştık. Birbirimize sinirli bakışlar atarken ikimizin de odağı tamamen dağılmıştı.

Kumsal hem yerde oturmamızı hem de ona bakmamızı fırsat bilip mesafeye bakmadan topu bize fırlatmıştı. Yine de kızda ki gücün maşallahı olduğu için biz daha yerimizden kalkamadan top ik benim kafama benden sekip Mayıs'ın kafasına çarpmıştı.

Tam itiraz için ağzımı açacaktım ki Mayıs benden önce davrandı. "İlk ona çarptı." diye eliyle beni işaret etmişti.

Afallamış bir şekilde ona döndüm. "Sen ne kadar da satıcı birisin öyle ya?" dememe takılmadı bile.

Kumsal gülerek, "Bir taşla iki kuş." diyerek yanımıza geldi.

Mayıs hala beni satmanın peşindeydi. E doğru, Mayıs her şeyde bir numara olmak zorunda olduğu için ilk yenilmeyi kabullenemezdi. Birde benimle aynı anda yenilmeyi asla!

...

 

Bölüm çok uzun olduğu için ikiye böldüm part1 ve part2 şeklinde. Bunu geç fark ettim bir okurum söylemeseydi fark etmeyecektim. O yüzden bölümün yarısını biraz geç atıyorum. Düzenleme için diğer bölümleri silip paylaşabilirim çok takmayın siz kafaya bölüm isimlerine göre okumaya devam edin:)

Bölüm : 21.07.2025 01:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...