
Normalliğin dışında yaşadığımız hayatımızda çok klasik diye adlandıracağımız olaylarda yaşıyorduk. Belki de klişe denirdi ama bu durumda nasıl oluyorsa kendi içimizde daha farklı hallere getiriyorduk. Anlatamıyordum bile çünkü anlatılmaz yaşanırdı.
Karşımıza çıkan Thanos elinde ki feneri yere düşürmüş ve korkusunu geçirmek için başmağıyla üst dişlerini ittirmişti. May, "Ne yapıyorsun be!” diye bağırmış ve o da karşılık olarak, "Asıl siz ne yapıyorsunuz be!" diye bağırmıştı.
Bu sırada aradan Conroy ve Irvin arkasından gelmiş ve Irvin beni görünce sırıtarak, "Tamam yapışık ikiz dedik de siz işi biraz abartmadınız mı?" demişti.
May, "Hani maça gidiyordunuz siz?" diye sorsa da zaten bir iş çevirdiklerini biliyordu sadece ses etmemişti. Aslında hepimiz için aynı durum geçerliydi.
Conroy atıldı lafa, "Bu lider bozuntusu," diyerek Irvin'i göstermişti. Eh, en azından ona tek böyle diyen ben değilmişim. "Tüm işçilerini kovduğundan evin arkasına atış alanı kurmak da bize kaldı."
May içine derin bir nefes çekerken ben sakince, "Bize yalan söyleme sebebiniz?" diye sordum.
Conroy muhtemelen mantıklı bir açıklama yapmak için ağzını açacaktı ama Irvin lafa atladı. "Canımız öyle istedi."
Ben ağzımı açacaktım ki May lafa atladı. "Senin canını bir si-"
Irvin onu böldü. "Seninle mi konuşuyorum ben." dediğinde benimle konuştuğunun aksine yüz ifadesi yorgun bir hal almıştı. Benimle konuşurken enerjisinin yerine gelmesini komik mi bulsam tatlı mı bilemedim ama pek modum yerinde olmadığından tepkisiz kalmayı seçtim.
Bu sırada May, "Aman yemedik sevgilini." diye söylenmekle meşguldü. Yanımızdan geçip atış alanına doğru yürürken de, "Biriniz gelsin de anlatsın doğru düzgün ne haltlar ettiğinizi!" diye bağırıyordu.
Conroy arkasından, "Bağırmasana kızım. Eve gidecek ses." diye söylenerek peşinden yürüdü.
"Evde ses yalıtımı yok mu?" diye soran Thanos'a yan bir bakış attı Irvin. Sustu ve "İşimiz de bitmişti zaten. Bende eve geçiyordum." diyerek eve gitti.
Irvin ile bir süre bakıştık ve konuşan o oldu. "Ee boşuna mı geldin buraya kadar. Arıza çıkarsana."
Normalde gülerdim ama şu an gerçekten yorgun hissediyordum. "Saat gecenin ikisi Irvin."
Omuz silkti. "Olabilir."
"Normal değilsin."
"Ha sen çok normalsin yani."
Aynı sakinlikle konuşuyordum ve o beni sinirlendiremediği için daha fazla kuduruyordu. "Öyle bir iddiam olmadı."
"Olsun o zaman."
En sonunda dayanamayıp sessiz bir şekilde güldüm. "Ne istiyorsun Irvin?”
Bakışları gülüşüme takılı kaldı. "Şuan hiç bir şey." dedi mayışmış sesiyle. Onun bu halleri beni güldürürken bakışlarımı arkasına çevirdim ama alanı çok incelemeden ona geri dönüş yaptım. Nasıl olsa daha sonra incelemek için fırsatım olurdu.
"Ne için bu alan?" diye sordum ciddi bir sesle.
Aksime rahat bir tavırla omzunun üstünden alana baktı ve tekrar bana dönüp omuz silkti. "Öyle Fransa'ya gitmeden silah çalışırız diye. Her şeyden azda olsa olsun. Lazım olur."
Kafamı salladım ama silah sesi kulağıma dolmuştu bile. Bu sese alışmam şarttı ama hala her duyduğumda gözüm kapanıyordu. Yarın bakacağız bir çaresine.
Omuz silktim ve "Her neyse." deyip geçiştirdim. "Uykum var benim." diyerek ona arkamı döndüm ama yine de peşimden geldi.
"Nereye ya?"
Ofladım. "Nereye olabilir Irvin. Çalıştır bakalım beynini nereye gidebilirim? Hadi sana güveniyorum yapabilirsin bunu. Yoksa çalışmaya çalışmaya pas tutmuş olacak içerde."
Laf sokmamla sırıttı. "Senin ki çok mu çalışıyor?"
"Tabii." dedim. "Bir saniye bile durmuyor."
Güldü. "Sallama. Uyurken ne halt yiyor." Kabus görmekle meşgul oluyor genelde.
"Ben uyurken beynim uyanık. Tehlikelere karşı. Bak ekibinde benim gibi bir üyeye sahip olduğun için çok şanslısın." dedim onun gibi kendimi överek. Biraz egodan zarar gelmezdi.
"Zaten o konuda şüphe yok ama bil diye söylüyorum ego konusunda benimle boy ölçüşemezsin."
Onu taklit ederek, "Ona ne şüphe." dedim.
Bu sırada arkamızdan May ve onun arkasından da Conroy da bize yetişmişti.
May, "Salonda kızları uyandırıp odalarına götürmek size kalmış iş bu arada ben direkt yatmaya çıkıyorum." diyerek direkt üst kata yöneldi.
Conroy bana baktığında omuz silktim. "Salona git anlarsın ne dediğini."
Hiç bir şey demeden salona geçti Irvin de beni beklemeden peşinden gitti. Şerefsiz. İşine geldiğinde peşimden ayrılmaz. Gıcık işte.
Ben salona geçmedim mutfağa gittim. Su içmem lazımdı. Zaten artık ekibi fazlasıyla iyi tanıdığımda oluşacak senaryo kafamda kuruluydu. Muhtemelen yardım için Thanos'u çağırırlardı ve Thanos söylenen söylene ne derlerse yapardı. May direkt yukarı çıksa da artık azıcık Tulip'e de değer verdiğinden onu odasına kadar götürürdü. Irvin lider pozları kesip köşede oturur ve onları izlerdi. Bu sırada Thanos May'a yardım bahanesiyle kaçardı. Conroy'da ilk Aisha'yı yatağına taşımak isterdi. Muhtemelen tam kucağına alacağı sırada mükemmel 6. hislere sahip Kathy uyanır ve arkadaşını sarhoş haliyle kendi taşırdı. Bu sırada bir kavga da yaşanırdı ama Kathy sarhoş olduğundan çok uzamazdı. Geriye zaten Clara kalır Conroy'da kardeşini kucaklayıp odasına götürürdü. Gitmeden önce de Irvin ile konuşurdu.
Irvin en son ne halt yerdi bilmiyorum çünkü bana sağı solu belli değil diyordu ama asıl onun sağı solu belli değildi. Zaten ne yapacağı da çok umurumda değildi. Ekibi bu kadar iyi tanımamda ayrı bir komikti.
Suyumu alıp masaya geçtim ve yudum yudum içerken bakışlarımı masaya kilitledim. Gözümün önüne gelen oldukça canlı görüntülerle suyu kafama diktim ve kafamı arkaya atıp tavanı izlemeye koyuldum.
Bir şekilde kendimi boşlukta hissetmeye çalıştım. Ancak böyle aklımda ki düşüncelerden kurtulurdum. Zaten her şekilde birazdan odama gidip ilacımı içecektim ama muhtemelen yine de uyuyamayacaktım. Ben çok mu ileri görüşlü olmuştum? Ah hayır, sadece hislerim kuvvetliydi ve benim bu hayatta tek güvendiğim şeyler hislerim olabilirdi.
Ne kadar süre o şekilde tavanı izledim bilmiyorum ama en sonunda kalkmaya karar verdim ve bardağı tezgaha bırakıp merdivenlere yöneldim.
Yine de belki kafam dağılır diye vazgeçip salona yöneldim. Orada ki içki şişelerini kimsenin toplamadığına bahse girebilirdim. Zaten bu iş yarından itibaren Kathy'e kalacaktı bari kıza bir yardımım dokunsundu.
İçeri girdiğim an Irvin'i görmemle durdum. Gözlerimi kırpıştırıp bir süre gerçekliğini sorguladım. Yok artık canım, onu hayal görecek kadar kafayı sıyırmış olamazdım değil mi?
Kafasını geriye atmış elinde yeni açılmış içki şişesiyle duruyordu ve tavanı izliyordu, benim gibi... Kesinlikle hayal görüyordum.
Birden kafasını kaldırıp bana bakınca irkildim bunu görmesiyle sırıttı. Pekala asla hayal değildi ama o hala burada ne arıyordu?
"Arıza Kız?" diye sorarcasına konuşmasıyla yutkundum. Ben burada ne arıyordum? Muhtemelen ona yönelteceğim soruların benzerleri onun kafasında da dolanıyordu.
Kaç saat mutfakta kalmıştım Allah bilir bu deli miydi?! Önünde ki iki şişeye bakıp gözlerimi büyüttüm. Bunlar yeni açılmıştı! "Şaka mısın sen ya? Madem evde içki vardı neden yerini söylemedin de bize yenisini sipariş ettirdin?" Benim takıldığım konu da bir ayrıydı tabii.
Güldü sözlerimle. "Tamam ben size paranızı iade edeceğim."
Omuz silktim ve ona doğru adımladım. "Kathy'e söyle bunu ben sipariş etmedim."
Yerde bizim bıraktığımız şişe ve kadehleri devirmemek için üstlerinden atlayarak geçerken o konuştu. "Sakın o kızla beni muhatap etme! Bir bana bir Conroy'a gıcıklığı var. Geçi ben Conroy'a göre şanslı sayılırım."
Sonunda onun yanına ulaştığımda yanına otururken bende güldüm. "Sana niye taktı?"
Şişeyi yere bıraktı. "Ne biliyim ben? Gelmiş Conroy'a sataştıktan sonra bana hepiniz aynısınız deyip duruyor ara sıra laf sokuyor ne dediğini anlamıyorum."
Sözleriyle gülüşümü tutamadım. Kesinlikle Tulip'ten bulaşmıştı bu erkek nefreti ona başka bir açıklaması olamazdı yani.
Irvin yanımdan, "Hep gülsen böyle..." diye mırıldandığında durup kafamı çevirip ona baktım. Sarhoştu ve nedensizce gözüme çok tatlı gelmişti. Böyle de kıyamazdım ki ama...
Gülümsedim. "Uyuyana kadar senin için gülebilirim."
Gözleri heyecanla büyüdü. "Gerçekten mi?" Hadi ama bir yumuşadık diye hemen de çocuğa dönüşemezdi! Yine de fikrimden dönmedim ve ona yumuşak yaklaştım. Belki bana yine iyi gelirdi ve sesler ile görüntüler giderdi. En azından kısa bir süre, uyuyana kadar...
Başımı aynı onun gibi çocukça aşağı yukarı sallarken dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Bir an duraksadım ve onun da anlık hevesi yüzünde kayboldu. Aynı çocuklukla dudak büzdüm. "Ama senin beni güldürmen lazım."
Sırıttı. Sarhoştu ama çocuk gibi olsa da hala kendisiydi. "Tabii Arıza Kız, o bizim görevimiz."
Dudaklarım tek bir kenara doğru hafifçe kıvrıldı. "Öyle mi? Kim veriyor bu görevi sana?"
Gülümsemesi huzurlu bir hal aldı. "Kalbim." dediği an benim gülüşüm soldu ve bakışlarımı kaçırdım. Yanlış mı yapıyordum? Böyle gelmemeliydim ona. Ama terslediğimde de hiç bir halt değişmedi ki. Gerçi beni gerçekten seviyor olamazdı zaten klişe olacak ama arkadaşı olarak seviyor olmalı. O bile çok aslında, hiç sevmese beni?
Hala ona bakmazken, "Kalbini dinleme o zaman." dedim. Umarım bu konuştuklarımızı yarın unuturdu.
"Ama neden ki?" diye sordu aynı çocuksu sesiyle. Gülümsedim ama ona bakmadım ve sırf gülümsememi görmesin diye kafamı koltuğa yaslayıp tavana baktım. Terslememekte kararlıydım.
"Sonra canın acır."
"Acımaz benim canım dayanıklıyım bir kere." O da aynı benim gibi kafasını koltuğa dayamış ve tavana bakıyordu ama ek olarak aynı küsmüş bir çocuk gibi kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kafamı yan bir şekilde koltuğa dayayıp bu haline baktığımda güldüm ve o da aynı hızda sanki gülüşümü görebilmek için kafasını bana çevirdi. Gerçekten bu kadar güzel mi gülüyordum? Kesinlikle bir daha gülmemem lazımdı. Yine de bu gece istisna yapabilirdim.
"Nereden biliyorsun?" diye sordum birden ciddileşen sesimle ve gülüşümün aksine hüzünlü bir sesle. Ve kendimi tutamayarak devam ettim, "Sen hiç aşk acısı çektin mi?" dedim. Bu tamamen isteğim dışında ağzımdan kaçmıştı bu gece ben çok mu dışımdan konuşuyordum sanki?
Bakışlarına hüzün çökerken gözlerimin en içine baktı. "Sen çektin mi?" Hayır ama ya ben görüntülerden kurtulayım dedikçe bu benim inadıma mı oluyordu gerçekten?
Kafamı tekrar eski haline getirip tavanı izlemeye devam ettim. Göz teması da kurmamak lazımdı kendileriyle. "Neden bu kadar çok içtin?" diye sordum konuyu değiştirerek ve o da bana uyum sağladı.
Bir süre düşündü soruma cevap verebilmek için. "Hatırlamıyorum ki." dedi aynı çocuksu sesiyle. Neden böyle tatlı olmuştu birden bire?
Aklımın içinde bir ses yankılandı ama bu şu ana kadar olan seslerden farklıydı. Odaklansam belki ne olduğunu anlardım ama şu an kafamdan uzaklaşmak istediğim için dikkatimi Irvin'e verdim.
"Peki." dedim aynı onun gibi.
"Hey! O benim repliğim." demesiyle güldüm. O da güldü. "Sende ne kolay gülebiliyormuşsun da bizim haberimiz yokmuş Arıza Kız."
Fısıltısıyla yutkundum ve gözlerimi yumdum. Sadece bu gece, bir gece rahat bırakacağım kendimi... Bir daha olmayacak zaten. Hem o da bunları yarın hatırlamaz ki.
Sözlerine karşılık bir cevap veremedim ve yine konuyu değiştirdim. "Ben gelemeden önce ne yapıyordun?"
"İçiyordum."
"Hadi ya şaka yapıyorsun ben anlamamıştım." diye dayanamayarak onu terslesem de eski halime hemen geri döndüm. Zaten şu an çocuk gibiydi birde ağlarsa falan başıma iş alamazdım. "Başka ne yapıyordun?"
"Tavanı izliyordum."
"Neden?" diye sordum sonunda istediğim cevabı aldığımda.
Omuz silktiğini hissettim. "Unuttum. Hatırlayınca söylerim tamam mı?" dediğinde uslu bir çocuk gibi kafamı salladım ve bu onu güldürdü. "Ama tavanda altı tane leke, iki örümcek ağı ve on beş tane nokta saydım. Gerçi noktalar bir süre sonra birbirine girdiğinden karıştırdım."
Tavanı kafa dağıtmak için izliyordu benim aksime. Ben ise düşüncelerime dalmak için.
"Neden tavanı izliyorsun ki? Kafanı dağıtmak için filmde izleyebilirsin."
"Aslında onun için değil ama boş ver."
"Merak ediyorum." diye üsteledim çünkü gerçekten merak etmiştim. İlk kez birini çözmek istiyordum çünkü Irvin çok karmaşıktı sadece bakışlarımla ve gözlemlerimle anlayabileceğim birisi değildi.
"Boş ver, ben kendimi büyütmeyi seviyorum sadece. Öyle çok büyük bir derdim yok."
Ben kendimle mi konuşuyorum. Acaba delirdim de bunu Irvin sanıp aynayla falan mı konuşuyordum. Anlık düşüncemle yerimde doğrulup ona döndüm ve işaretparmağımla onu bir kere dürttüm. Neresinden dürttüğüme dikkat etmemiştim ama gülerek yerinden sıçrayınca gözlerimi büyüttüm. Yok gerçekti bence.
"N’apıyorsun be?" dedi gülüşünün arasından ne yapmıştım ki? "Tikim var benim." dediğinde dudaklarım sinsice iki yana kıvrılırken gözlerim kısıldı. "Sakın Arıza Kız. Şu an aklından bin türlü düşünce geçtiğini biliyorum." derken gülüşünü anca anca geçiyordu. İşaret parmağını kaldırıp beni tehdit edercesine salladı. "Yemin ederim seninle çok pis oynarım benimle uğraşma."
Şu an elime koz geçmişti resmen uğraşmayıp ne yapacaktım. Ayrıca en fazla ne yapabilirdi ki?
Dayanamayıp işaret parmağımla tekrar karnından dürttüğümde daha hafif güldü ve tam kenardan dürttüğümde tekrar yerinden sıçrayıp gülmeye başlamıştı. Gülüşü de çok güzeldi. Gülüş çizgileri falan... Ne diyorum ya!
"Bak rahat dur." diye beni uyardığında tekrar dürttüm ve yerinden kalktı.
"Acaba diyorum ben bunu May'a falan da mı söylesem."
Eli kalbine gitti. "Lütfen ilişkimize üçüncü kişi dahil etme."
Tek kaşım havalandı. "Öyle mi?"
"Arıza Kız." derken hala az da olsa gülüyordu. "Bak anlaşalım ben senin daha az üstüne geleyim sende bu tik meselesini unut."
Düşünüyor gibi yaptım. "Söylemek konusunu unutabilirim."
"Hadi ama ya!" dedi ellerini iki yana açarken. Şu an sarhoş ve yarın bu olanları hatırlamazsa elimde her an kullanabileceğim bir koz olurdu. Mesela böyle herkesin ortasında tikini bilmeyen saf bir kız olarak yanlıkla ona dokunsam ve o da rezil olsa... Bu ve bunun gibi çeşitli planlar şimdilik aklımın bir köşesinde kalabilirdi.
"Arıza Kız!" diye bağırmasıyla bir süredir bana seslendiğini anladım. Yere diktiğim bakışlarımı çekip yüzümde ki sinsi ifadeyi sildim.
"Efendim." dedim masum ve saf bir çocuk gibi.
"Bak gerçekten hayır. Bu olmaz. Aklında neler geçiyor hiç emin değilim-"
Onu kestim. "Tamam neden tavanı izlediğini söyle."
Bir süre boş boş yüzüme baktı. "Lan hatırlamıyorum!" diyerek elini saçlarına geçirmesiyle kafamı arkaya atıp kahkaha attım ve bende ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. Bu gece biraz kendim olsam bir şey olur muydu?
"Başka anlaşma." diye seçenek sunarken ben ona doğru yürüyordum ve o da geri geri gidiyordu. Birden tekrar karnına dokunduğumda iki büklüm olarak gülmeye başladı. "Yapma şunu."
Bu kadar eğlenceli olması normal değildi. Art arda iki kere daha tikiyle oynamamla onun gülüşü daha arttı ve ben gülüş çizgileri ve gamzelerini seyre dalarken kendimi tutamayıp daha fazla güldüm. Umarım evin çok sağlam bir ses yalıtımı vardır.
"Arıza Kız." dedi zar zor gülüşünün arasından bir kere daha dokunmamla daha çok güldü ve ellerini karnına sarıp kendini korumaya çalıştı. Hafif bükük duruyor ve hala geri geri adımlıyordu ama adımları çok küçüktü. Ona ayak uydurarak üstüne yürüyordum. Doğrusu şu an Irvin ile geçirebileceğim en eğlenceli vakti geçiriyor olabilirdim.
"Skor 2-3 oldu bu arada."
"Ne alaka ya!" diye sataştı. "Sen ne ara beni geçtin." E sarhoşta olsan demek ki egon ağır basıyordu. Ya da acaba sevgili Irvin rol mü kesiyordu? Yok canım o kadar içip sarhoş olmaması imkansızdı. Birde keşke bende sarhoş olsaydım şu an ama zaman geçtikçe tamamen kendime geliyordum. Ama ben böyle şansın...
Zaten şu an ne kadar eğlensem de sesler hala beynimin bir köşesindeydi ama o kadar baskın değildi. Şu an zihnimin içinde bir çocuğun gülüşleri ağır basıyordu. En son dört yaşımda duyduğum gülüşler...
Ben bir kaç kere daha tikiyle oynarken onun sırtı duvar ile buluşmak üzereydi. Şahsen şu an hiçte temas etmekten gocunmuyordum ve rahatsız da olmuyordum aksine eğleniyordum. "Şimdi şöyle ki..." diye hala skor konusunu açıklama derdindeydi. Bir insan bu kadar egolu olabilirdi ama...
Sırtı duvarla buluşunca üst üste sayamayacağım kadar tikiyle oynamaya başladım artık kaçacak yeri de yoktu. Bir sağ bir sol saldırırken onun gülüşleri çoktan kahkahaya dönüşmüş ve hatta bir üst boyuta ulaşmıştı. Bu beni de güldürüyordu ama onun kadar çok değil. İstemesem de unutmuştum kahkaha atmayı.
Gülüşünün arasından konuşmaya çalışsa da zorlanıyordu ve başaramıyordu. En sonunda ben ne olduğunu anlamadan iki bileğimi iki eliyle tuttu ve 180 derece bizi döndürerek yerlerimizi değiştirdi. Benim sırtımın duvarla buluşmasını sağlarken bileklerimi de kafamın iki yanından duvara sabitlemişti ama çok güç uygulamıyordu. Kafamı kaldırıp ona bakarken duvarla bir bütün olmuştum ve o bir belki iki adım uzağımda üzerime eğilmiş halde hala gülüyordu ve gülüşünü bastırmaya çalışıyordu.
Bir süre güldüm ama yakınlığımızı fark ettiğimde gülüşüm sakinleşti ama yüzüm solmadı. Muhtemelen uzun süre sonra rengim yerine gelmişti. Çok güldüğüm için nefes alış verişim değişmişti ve hızlı hızlı nefes alıp verdiğimden göğsümde aynı hızda inip kalkıyordu.
Irvin bir süre beni izledi ama hala az da olsa gülüyordu. "Yeter ama..." dedi nefes nefese. Benden kat ve kat çok güldüğünden onun nefes alışverişleri daha beter haldeydi. Hatta kalp ritimleri bile değişmiş olabilirdi.
Aramızda ki adımlık mesafeyi kapattığında ayağı benim ayağımla temas etmişti ve şu an gereğinde fazla yakındık. O sarhoştu ve bunun zevkini normalden daha az çıkarırdı umarım ama ben sarhoş değildim ve şuan rahatsız olmam lazımdı... Hiçte böyle bir durum söz konusu değildi.
"Irvin..." diye fısıldadığım da o da artık gülmeyi bırakabilmişti ama derin derin nefesler alıp veriyordu. "İyi misin?"
"Birde soruyor ya. Kızım sen hurdalıkta mı doğdun?"
"Ne alaka be!" Ama şimdi adam sarhoşken de gıcıktı.
"Ne biliyim orada arızalı araçlar olur ya."
"Irvin senin beyin sıfırlanmış durumun çok vahim. Hurdalıkta hurda çöp araçlar olur."
"Senin yerin neresi o zaman."
İçime sabır dolu bir nefes çektim ve onun kokusunu solumamla kısa bir an gözlerimi yumdum. Geri açtığımda dudağımda ki bir an bile solmayan gülüşüm huzurlu ama buruk bir hal almıştı. Onun gülüş çizgilerine ve gülüşünün azalmasıyla daha çok belli olan gamzelerine kilitlenip kaldım. "Senin gülüşünde çok güzel..." diye mırıldandım. Bunu içimden söylemem gerekiyordu!
Hızla ne yaptığımı fark ederek gözlerimi Irvin'in gözlerine çıkardım. Harika, artık sırıtıyordu da! "Öyle mi?" dedi egosunun tavan olduğunu belli eden bir sesle.
"Şu an senden öndeyim." diye konuyu değiştirdim. Daha ne kadar ağzımdan saçma sapan şeyler kaçıracaktım. Böyle ona umut mu veriyordum? Acaba beni sevmesinde- Yani arkadaş olarak sevmesinde benim etkim çok var mıydı? Onun kalbini kırmak istemiyordum. Neden bilmiyordum ama şu an onu düşünüyordum. Normalde birini kırmak umurumda olmamalıydı sadece kendimi düşünmeliydim ama Kankırmızısı ekibinden sonra bu oldukça zordu doğrusu.
"Hatırlatma şunu." dedi çatılan kaşlarıyla. Hala fazla yakındık!
"Öyle ama." diye gülerek yanından geçip gitmek istedim ama duvarla sırtımın temasının kesilmesiyle öne gelmiştim ve harika artık daha da yakınındaydım. Acaba bizim sorunumuz neydi bu mesafeyi koruyamama konusunda?
Elleri hala bileklerimdeydi ve duvardan ayrılsa da aynı pozisyonda duruyordu. "Şimdi izin verirsen geri yerime oturacağım." diyerek kendimi açıkladım yoksa beni bırakacak hali yoktu. Gerçi istesem hemen geçip giderdim yanından ama bir kere bu gece ona yumuşak davranma kararı almıştım. Sahi ben bu kararı neden almıştım?
"Tı." dedi kafasını bir kere yukarı kaldırıp indirirken, aynı anda kaşlarıyla da bu hareketine eşlik etmişti. Benim kaşlarım çatıldığında tekrar sırıttı. Sırıtışına gıcık kapıyordum ama gamzeleri çok güzeldi. Bu terslikte bir iş vardı.
"Öyle kolay salmam seni."
Yüzüme alaylıbir ifade takındım. "Öyle mi? Ne yapacaksın?"
Düşündü bir akç beni süzdükten sonra kaşları çatıldı. "Hahi temastan nefret eden Arıza Kız?"
Omuz silktim. "Nefret etmek değildi o sevmiyordum."
"Aynı şey!"
"Irvin acaba sen şu an durumu eşitlemek için yer mi arıyorsun?" diye sormamla çocuk gibi dudak büzüp beni bıraktı ve yerine geçip kollarını göğsünde bağladı ve bakışlarını yere sabitledi.
Dudaklarım aralanırken, "Lütfen sen bir daha sarhoş olma şu an şok geçirip bayılabilirim ve sen sarhoş olduğundan beni kimse kurtaramaz." dedim ama tepki vermedi. "Hadi ama bir tanecik Arıza Kız'ın, Fake love'n şurada ölse böyle küs mü kalacaksın?" Ben şu an ne yapıyordum? Daha doğrusu biz şu an ne yapıyorduk? İyi ki bir sarhoş diye sesimi çıkarmadım. "Hadi ama Irvin."
Omuz silkti. Oflayarak yanına oturdum ve yerde ki şişeyi alıp kafama diktim. Geri bıraktığımda boğazım sızlıyordu. Şu an tek isteğim bu geceyi yarın hatırlamamaktı.
En sonunda pes ederek ona döndüm. "Ya zaten yarın sen bunları unutacaksın sarhoş olduğun için."
Anlamayarak, "Yani?" diye sormuştu. Sonunda ilgisini çekebilmiştim. Gerçekten ben şu an ne yapıyordum. Koskoca Selis Kandemir ne hallere düşmüştü. Bir erkeğin tribini çekecek kız mıydım ben? Neyse ki bu bir kereye mahsus olacak bir şeydi o yüzden rahattım.
"Şöyle ki sen unutacağın için ben ölsem de sana skorun değiştiğini kanıtlayamam o yüzden hala eşitiz tamam mı?" Tepki vermeyince kendimi zorladım. "Sevgilim..." dedim olabilecek en kısık sesle.
Güldüğünü duymamla hızla eğdiğim kafamı kaldırdım ve direk gamzelerine baktım. Bunu huy edinmem hiç normal değildi. Neyse bir geceye mahsus bir şey olmazdı.
"Tamam barıştık." dedi küçük çocuk gibi.
"Küs müydük!?" dedim sahte bir kızgınlıkla.
Dudaklarını büzdü. "Ben sana küsemem ki?"
"Neden?" diye sordum sormamam gerektiğini bildiğim halde.
"Kalbim izin vermez." Gözlerimi yumdum. Unutmak istiyordum en çok şu anları yarın hatırlamak istemiyordum. Duymazdan gelmeye devam etsem yeterli olurdu şimdilik. Sonra ilacımı içtiğimde rahatlardım.
"Ne düşündüğünü hatırlayamadın mı hala?" diye sorduğumda omuz silkti. Dayanamayıp bir kere tikiyle oynadığımda güldü ve refleks olarak direkt elimden tuttu. Onun kadar olmasa da bende güldüm ve "Çok iyi bu ya." dedim. Morali bozulmasın ve yine küsmesin diye, "Ama merak etme ben nasıl sadece bu gece güleceksem senin içinde sadece bu gece tikinle oynayacağım." dedim.
Onun gülüşü yavaşlarken sırf o hiç susmayan çenesi sussun diye serbest elimle bir kere daha karnına dokundum ve aynı hızla elimi tutup üstüme eğildi. Yani elimi tutması yeterliydi aslında.
O gülerken ben stres olmuştum. Yani durduk yere şu an stresten terleyecek duruma gelmem normal miydi? En iyisi bu gece hemen bitsindi.
"Artık rahat dur." Omuz silktim çocuk gibi.
"Ne düşündüğünü söyle."
"İnat mısın kızım sen?" Kafamı aşağı yukarı sallamamla sırıttı ve ben gamzelerine bakmamak için kendimle savaştım. "Belli zaten." Kaşları çatıldı. "Nerelisin sen?"
Gözlerimi devirdim. "Hiç konuyu değiştirme."
Oflayarak geri çekildi. Zaten nefesini biraz daha yüzümde hissetseydim nefesini kesecektim o olacaktı en sonunda. Ya ne halden ne hale gelmiştik şaka gibi ya! Ekipleyken her şeye alışırdım ama bu biraz zordu çünkü yalnızken sürekli tek bir duygu içerisindeydim. Böylesini otomatikman garipsiyordum.
"Fransa'ya gideceğimiz gün doğum günüm." dediğinde şaşkınlıkla ona döndüm.
"Ne?" dedim anlık afallamayla. Sadece kafasını aşağı yukarı salladı. "Cidden bunu mu dert ettin?"
Yani benim o mükemmel hayal gücüm daha derin acılar düşünmüştü. Ne yani şimdi bu geldi gelesiye doğum gününü mü dert ediyordu? Yok artık beni kandırıyordu.
"Olamaz mı?!" diye çıkışmasına aldırış etmeden ciddi bir tavırla, "Benimle dalga geçiyorsun değil mi?" diye sordum. Bana yandan ciddi bir bakış attı. Ciddiydi!
"Ha baya doğum gününü kutlayamayacağın için falan mı üzülüyorsun?"
"Saçmalama Selen! Zaten hiç kutlayamadım." dediğinde yutkundum. Ben dört yaşıma kadar kutlamıştım. Yani bir tek dördüncü yaşımı hatırlıyordum kesik kesik ama diğerlerini de annem kutlamış videolarını izletmişti. Anlık mutlu anılarımı hatırlamamla yüzümde buruk bir tebessüm oluşsa da kafamı iki yana sallayarak bunu yok ettim. Şu an konumuz Irvin'di ve benim ona odaklanmam lazımdı.
"Ee sorun ne o zaman?" diye sordum anlayışlı tutmaya çalıştığım sesimle. Önyargıyla yaklaşmamam lazımdı. Şuna bak ya resmen yirmi yaşımda kendimi insan ilişkileri konusunda eğitiyorum.
"Boş ver dedim ya ben büyütüyorum olayı." Yerinden kalktığında elinden tutup onu durdurdum. Omzunun üstünden bana baktığında ikimizin de az önce ki neşesi yok olmuştu ve geriye sadece acılarımız kalmıştı.
Başımı omzuma doğru yatırdım. "Abartmıyorsun aslında için acıyor ama kendini kandırman lazım çünkü daha büyük sorunlarımız var." Sözlerimle yutkundu ve bakışlarını kaçırdı. "Sen bana ne yaşadığımı soruyorsun ama hangimizin acısının daha büyük olduğu önemli değil ki. Acı acıdır ve can yakar. Küçükte olsa büyükte ve ben senin acılarını dinlemek istiyorum."
"Ne işe yarayacak ki?" diye sormasıyla ben yutkundum. Aslında şu an sadece kendimizle yüzleşiyorduk. Onunla bu kadar benzememiz de hiç normal değildi mesela.
"Rahatlarsın deyip seni kandırmayacağım çünkü aslında dertlerini anlatmak rahatlatmaz insanı karşında ki kişinin sana verdiği teselli içini rahatlatır." İçime derin bir nefes çektim. "Maalesef bende aradığın o teselli yok. Ama yine de ben seni merak ediyorum." Dudak büzüp bir süre düşünür gibi yaptım ama hala bana bakmıyordu. "Şöyle yapalım mı? Kendimiz için değil birbirimiz için içimizdekileri dökelim?"
Bunları ben mi söylüyordum? Yoksa içimde ki uzun zamandır herkesten sakladığım hatta neredeyse varlığının bile farkında olmadığım gerçek ben mi? İkidir oluyordu bu üçüncüsü olmazdı çünkü ben o Selis'i tanımıyordum ve bu davranışlarına da hiç alışkın değildim.
En sonunda Irvin'in bakışları bana döndü ve bir an hala elini tuttuğum elime bakıp buruk bir şekilde gülümseyip tekrar bana döndü. "Nasıl olacak o?"
Gözlerimle yanımı gösterdim. "Otur."
Omuz silkti aynı bir çocuk gibi. "Oturmasam?"
"Böyle mi konuşacağız sayın liderim?"
Sırıttı. "Bana uyar." Gözlerimi devirdim.
"Irvin bir tane yapıştırmamı istemiyorsan otur şuraya da bir modumu da bozma!" Salise de o halden bu hale gelmem bir mucizeydi doğrusu. Bu duygu değişimi işi gerçekten bir tek bu ekipte oluyordu.
Oflayarak yanıma oturdu ve bu sırada elim aşağı düştü. "Tamam be!" diye söyleniyordu o da. İçince çocuklaşması normal değildi. Acaba doğum günü yaklaştığı için mi böyleydi. Yani belki de normalde böyle olmuyordu içtiğinde? Aman bu kadarından da gerçekten bana neydi?!
"Şimdi şöyle ki ben seni merak ediyorum sen beni." diye ellerimle de küçük çocuğa anlatır gibi anlatıyordum. Düştüğüm hal şaka gibiydi.
Kafasını aşağı yukarı sallayıp beni onayladı ve devam etmemi bekledi. "O zaman yapacağımız şey şu. Birbirimiz için geçmişimizi yani acılarımızı anlatacağız. Sırf benim merakımı gidermek için."
"Ama karşılıklı." dediğinde bir an duraksadım ve yavaşça kafamı aşağı yukarı salladım.
Bence benden beklenilemeyecek bir potansiyelde çözüm yolu bulmuştum.
"O zaman anlat. Neden doğum günün geldi diye üzgünsün?"
"Aslında doğum günüm diye değil de. Yani öyle gibi de..." Normalde aralıksız konuşan Irvin şu an cümle kuramıyordu. Hiç mi kendini kimseye açıklamamıştı? Bir süre duraksayıp nefeslendi ve muhtemelen kafasında cümlelerini toparlayıp konuştu. "Beş yaş doğum günümde ev yanmıştı. Yedinci yaşımda kalp krizi geçirmiştim. Onuncu da Thanos'u yılan sokmuştu... Aslında her doğum günümde küçükte olsa bir şey yaşandı. Büyük bir şey yaşamadım gerçekten ama bu doğum günüm böyle büyük bir olayla çakışınca... Yani Fransa'ya gideceğiz ve ilk günden bir aksaklık yaşarsak kendimi suçlamaktan başka bir şey yapamam. Her şeyi planladım bana öğretildiği gibi mükemmel yedek planım var iki tane ama ya olmazsa. Kafamda sayamayacağım kadar çok ihtimal var Arıza Kız. Ben başarısız olursam diye korkuyorum..." Normalin aksine yavaş ve zorlanarak anlatmıştı ve tıkanmıştı.
"Irvin..." diyebildim ama devamı gelmedi.
"Sorun değil zaten senden bir teselli beklemiyorum sadece senin merakın gitsin diye anlattım senin için."
Kafamı aşağı yukarı salladım. "Ben de merak ediyorum Selen sen gerçekten ne yaşadın?"
Alayla, "Ama bu çok genel oldu." dediğimde o ciddiyetini bozmadı. Beni tanımıştı ve şu an tek çabamın konuyu dağıtmak olduğunun farkındaydı.
"Peki o zaman." dedi ve sustu. Ama sadece 'peki' demediğinden cümleye devam edeceğini biliyordum ve onu bekledim. Irvin'i bu kadar iyi tanımam normal değildi. Gerçi son zamanlarda hiç bir şey normal değildi. Özellikle Irvin'leyken...
"Uykum var." dedim onun konuşmasını beklemekten vazgeçerek. Konuşursa geçmişimi kurcalardı ve ben sırf onun için kabul ettiğim bu kısa süreli anlaşmada kendimi ele vermek istemiyordum. Geçmişimden kaçarken onu anlatmak istemiyordum.
Kafasını aşağı yukarı salladı ve bu sefer net bir sesle, "Peki." dedi. Bir süre ikimizde hareket etmedik ve ne yapacağımı bilemeden ona baktım. Kafasını eğmiş hafif yan çaprazına yani aramızda ki boşluğa bakıyordu. Baktığı yere bakınca ne istediğini anladım. Ellerimiz yan yana duruyordu ve onun serçe parmağı benim elime dokunup dokunmama arasında gidip geliyordu. Onun bu masumluğu yüzümde hafif bir gülümsemenin oluşmasına neden olsa da hareket etmedim. Ona daha fazlasını vermeyecektim. Eğer bir ihtimal bu geceyi hatırlarsa umutlanmasını istemiyordum. Kalbinden çok bahsediyordu ve... Onun üzülmesini istemiyordum ama şöyle bir gerçek vardı ben bir daha kimseyi sevemezdim. Zaten kendimi kandırıyordum eğer kendime de dürüst olursam işler karışırdı ama ondan nefret ediyordum. Hala adını bile içimden geçiremezken...
Aklıma Fransa ve orada ne yapacağım geldiğinde kafamı iki yana sallayıp düşüncelerimi kovdum ve kafamı geriye attım. Bir süre tavanı izledim ve yanımda Irvin'in kokusu varken güvende hissedemesem de nasıl olduğunu bilmeden gözlerimi yumdum ve uykuya daldım. Aklımda ise tavanı izlerken düşündüğüm son düşünceler vardı.
Irvin'de nasıl nefret ettiğim tüm özellikler toplanmışken ben huzuru onda bulabiliyordum? Nasıl bir tek o bana iyi gelebiliyordu ve onun yanında bu kadar rahat hissetmeye başlamıştım?
...
Gözlerim açılırken her zamankinden daha yorgun hissediyordum. Yerimde esnedim ve etrafıma bakınırken salonda olduğumu fark ettim. Kafam o kadar ağrıyordu ki... Ve kafamı aynı zamanda gereğinden fazla ağırlaşmış hissediyordum. Keşke şu an yastıktan hiç kafamı kaldırmasam...
Üstümde ki örtüyü atıp oturur pozisyona geldiğimde salona gözlerimi gezdirdim ve pencereden sızan ışıkla güneşin yeni doğduğunu fark ettim. Bir süre geceyi hatırlamasam da Irvin'i ve her detayıyla yaşadıklarımızı hatırlayınca yüzümü buruşturdum. Resmen çocuk gibiydik dün gece ve umuyorum ki o bunu hatırlamıyordur yoksa dilinden düşemezdim. Gerçi ben de onun tikiyle oynardım karşılık olarak. Omuz silktim.
Zaten rüyalarımda bana yeterince musallat olmuştu. Üzerime örtüle battaniyeyi katlarken duraksadım ve kafamı kaldırıp duvarla bakıştım bir süre. Bir dakika ne rüya mı? Ben ve rüya görmek? Yok artık. Dudaklarımda alaycı bir gülüş belirse de rüya gördüğüme adım kadar emindim. Ama nasıl? İlacımı içmemiştim ve kabus görme olasılığım çok yüksekti!
Hani sadece kabus görmemekle kalmamış bir de rüya mı görmüştüm? Ay yok artık. Kalktığım koltuğa geri çökerken ellerime bakıyordum. Şu an her şey gerçekti değil mi? Ben ölmemiştim falan. En son ne zaman rüya görmüştüm? Dört yaşımda falan mı?
Delirmiş gibi güldüm. Kafamı kaldırdığımda dün geceki fazlasıyla yakın olduğumuz duvar ile karşılaştım ve bir süre duvarla bakıştım. Aklıma rüyam gelince titreyerek yerimden kalktım ve yastık ile battaniyeyi alıp salondan çıktım. Birde rüyamda görecek kısım kalmamış gibi o duvar kısmını ve daha ilerisi- Her neyse rüyayı hiç yaşanmamış sayıp hayatıma devam edecektim. Ne oluyordu bana?
Ayrıca ben nasıl uyumuştum ki? Beni Irvin'in yatırdığı ve üstümü de onun örttüğü belliydi. Egolu ama düşünceli... Aynı onun gibi sırıtmamla merdiven basamaklarını çıkan adımlarım durdu ve sırıtışımı sildim. İyice aptallaşıyordum. En iyisi bir duş aliyim ben, hem alkol kokmuşumdur, kendime de gelirim.
Battaniye ve yastığı odama bırakırken Tulip'i uyandırmamaya dikkat etmiştim ve hızla duşa girmiştim. Kıyafetlerimi çıkarıp buz gibi suyun altına kendimi attığımda vücudum irkilse de soğuk su iyi gelmişti. Hem zihnim açılırdı.
Bir süre karşıda ki mermer duvarı izledim. Üşüdüğümü hissettiğim de hemen duştan çıktım ve odadan çıkarken yanıma aldığım kıyafetleri üzerime geçirdim. Ne aldığıma bile doğru düzgün bakamamıştım ve şu an fark ediyordum.
Mavi kotun üstüne koyu mavi kazak. Eh iyiydi işte. Saçlarımı kuruttum ve taradığımda aldığı dalgalı şekille yüzümü buruşturdum keşke hiç taramasaydım.
Kendimle ilgilenme işini kısa tuttum ve duştan çıktım. Saat kaçtı ama bizim ekibin erken uyanma gibi bir sorunu olduğundan mutfaktan sesler geliyordu. Umarım kahvaltıya oturmuşlardır yoksa hiç masayı kurma havamda değildim.
Neyse ki kahvaltı hazırdı. Kimsenin yüzüne bakmadan May'ın yanına geçtim ve tabağıma yiyeceğim şeyleri alıp karnımı doyurma işine geçtim. May yanımdan, "İnsan bir günaydın der." dedi. İşi asla saygılı davranmak değildi ve benimle kavga etmeyi özlediği çok belliydi ama hiç takmadan omuz silktim.
May iyice dibime girip kulağıma, "Siz iyi misiniz?" diye fısıldadı.
Ona baktığımda kaşlarıyla karşıyı gösterdi ve gösterdiği yere baktığımda Irvin'i tabağında ki yemeklerle oynarken buldum. Normalde incelemezdim bu kadar o yüzden belki de tabağında ki yemeklerle her zaman oynuyordu. Ben niye bunu dert etmiştim ki?
Irvin de birden kafasını kaldırıp bana bakınca gözlerimi kırpıştırdım. Yemek boğazımda kalmıştı ama çaktırmadan çayımdan bir yudum alıp ona gülümsedim. Muhtemelen gülümsememi garip bulmuş olacak ki -zaten olabilecek en zorlama ve garip şekilde gülümsüyordum- kaşları havalandı. Dudaklarımı birbirine bastırdığımda önüme döndüm. Belki de geceyi hatırlamıyordu ve derdi başkaydı.
Bu konuyu sonra konuşurduk nasıl olsa. Bir dakika ya neden konuşuyorduk bir konuda konuşmadan kapansın işte daha ne istiyorum ki.
Birden Irvin ayaklandı ve herkes ona baktığında boğazını temizleyip her zaman ki gibi kesintisiz ve hızlı şekilde konuştu. "Şöyle ki kahvaltıdan sonra evin arkasına geçiyoruz. Neden diye soranlar olursa ki muhtemelen sorarsınız ben ve zekam bunu düşündük." Göz devirdim. Bir sorun yoktu Irvin yine aynı Irvin'di. "Evin arkasına poligon kurduk ama açık alanda olanından. Fransa'ya gitmeden zaten hepiniz az da olsa dövüş çalışmışsınızdır ama bu konuda da az da olsa bilginiz olsun istedim." Bir süre kimse bir şey diyecek mi diye bekledikten sonra mutfaktan çıktı ve ben rahat bir nefes bıraktım.
Aynı anda May'ın yanımda konuşmasıyla yerimde hafifçe sıçradım. "Artık ne olduğunu anlat." Konuşma tarzına ve isteğine bol bol gözlerimi devirip yerimden kalktım ve belki yemeği May yapmıştır diye daha sonra söylenmesin diye "Ellerinize sağlık." diye ağzımın içinde söylenip Irvin'in peşinden çıktım.
Çıktığım gibi onu görmemle durdum ve bir süre birbirimize baktık. Bir şey söylemesini bekledim ama söylemeyince hırka almak için yukarıya yöneldim. Sonuçta hava soğuktu.
Bir anda, "Selen." demesiyle durdum ve gözlerimi yumdum. Ben bu Selen deyişini biliyordum sanki. Bir şeyi sorgulayacak gibiydi. Ben neden durduk yere bu kadar stres olmaya başlamıştım ki. Neyse bir kaç güne geçerdi hem zaten ilk Fake love işinde de böyle olmuştu sonra geçmişti. Konu Irvin olduğunda vücudum ve beynim kısa devre yapıyordu ama neyse ki kendi kendine format atıp düzelme gibi bir özelliği vardı.
İçime derin bir nefes çekip kendimi sakinleştirdim ve hala durduğu yerde duran Irvin Beye döndüm. "Ne?" dedim. Normalde 'Ne' demezdim ne der gibi bir hareket yapardım ama bunu garipsemedi.
"Dün gece ne oldu?" demesiyle duraksadım. Gerçekten hatırlamıyor muydu yoksa sadece beni mi deniyordu? Konuşmadığımı fark ettiğinde kısa bir açıklama yaptı. "Yani ben en son içiyordum tek başıma. Sonra sen yanımdaydın... Herhalde sızmışım uyandığımda da yanımdaydın işte."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Nasıl?" Ben mi fazla salaklaşmıştım?
"Yani sende yanımda oturuyordun ama uyuyordun işte..." Gözlerimi kıstım. Yalan söylemiyordu ama eksik anlatıyordu. Neyse zaten diğer kısımlar çokta umurumda değildi.
Omuz silktim umursamaz görünmeye çalışarak. "Sadece bende yanına geldim, içtik biraz, konuştuk falan. O kadar."
Sırıttı. “Yalan söyleyemiyorsun." Ama ben beni... Sabır istiyordum, tek isteğim sabırdı mesela...
Göz devirdim. "Neye inanıyorsan inan." Yukarı çıkmaktan vazgeçip direk dışarı çıkmaya karar verdim. Nasıl olsa soğuğa dayanıklıydım. Tam yanından geçecekken kolumdan tuttu. 'Ne' der gibi kafamı salladım.
"Ne konuştuk?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim.
"Bilmem anlatabiliyor muyum ama beraber içtik dedim. Hani benimde senden çok bir farkım yoktu."
Gözlerini şüpheyle kıstı ama harelerinde ki alayı saklayamadı. "O zaman geceyi nasıl hatırlıyorsun?"
"Irvin!" dedim dişlerimin arasından. Kaşlarını kaldırdığında devam etmemi bekledi. "Senden sonra geldim ben dolayısıyla senden daha az içmiş bulundum. O yüzden hatırlamam normal."
"E konuştuklarımız?" dedi masum tuttuğu sesiyle. Böyle konuşmasına her şeyden daha çok gıcık kapıyordum. Gece ki hali hariç. Gece tamamen masum bir çocuk gibiydi, rol kesmiyordu. Böyle olduğunda çok yapmacık duruyordu. Belki de gece ki halini görmesem şu an bu kadar gıcık kapmazdım ona.
"Irvin. Detayları hatırlamıyorum." dediğimde May'ın sesini duydum.
"Ne yapıyorsunuz siz?" Onun sesiyle kendime gelmiş sayılırdım çünkü Irvin ile biraz fazla yakın duruyorduk. Nefeslerimiz birbirine çarpacak kadar... Abartılacak bir şey yoktu bence.
May'ın sesiyle kolumda ki elini çekti ve bir adım gerilerken bende yönümü May'a çevirdim. Irvin rahat bir tavır takınmaya çalışarak ellerini cebine yerleştirdi ama yüzünde ki sırıtışı yoktu. Artık neredeyse o sırıtışın bana özel olduğunu düşünecektim.
"Ne yapıyormuşuz?" diye sordu Irvin, May'a karşılık olarak.
May gözlerini kısarken dudaklarını düşünüyormuş gibi büzdü. "Bilmem çok yakındınız."
Evet çok yakındık ve ben bunu May söyleyene kadar fark etmemiş ve bir rahatsızlık duymamıştım. Ben iyi değildim. Acaba hasta falan mı olmuştum? Belki de... Neden şu an aklımı meşgul edecek herhangi bir bahane bulamıyordum?
Irvin aynı rahat tavırla. "Sevgilim." dediğinde ona elimin tersiyle bir tane geçirmek istedim. Neyse ki bu anlık isteğimi faaliyete geçirmeden engelleyebilmiştim.
May alayla kaşlarını kaldırdı. "Öyle mi? Ben sahte olduğunu ve bu sahteliğin sadece Fransa'da geçerli olduğunu biliyordum."
Irvin kafasını iki yana salladı ve hiç bir şey söylemeden yanımızdan ayrıldı. May arkasından bir karış açık ağzıyla bakıyordu. Bana döndü ve Irvin'in gittiği yönü göstererek, "Az önce beni görmezden mi geldi bu?" dediğinde 'maalesef' der gibi kafamı salladım. May aynı sinirle arkasını döndü ve çoktan gözden kaybolan Irvin'in arkasından bağırdı. "Sen var ya kavga edilmeye değmezsin. Sen mi beni umursamıyorsun? Bundan sonra ben seni kale bile almıyorum. Zaten seninle muhatap olabilmek seviyemi senin seviyene düşürmek ne kadar zordu haberin var mı?” Alayla ve daha çok üstünlük belirten bir şekilde güldü. "Kıymetimi bil sen benim. Benim gibi bir kuzenin olduğu için yatıp kalkıp şükretsen az. Ayrıca-"diye devam edeceği sırada onu böldüm.
"Tamam May en en en sensin. Sus artık kafam şişti. Zaten muhtemelen Irvin'de şu an seni duymuyor. Duysa da umursadığını pek sanmıyorum." Carlamasından başım şişmişti.
Dehşet içinde kendini gösterdi. "Ben umursanılmayacak bir kız mıyım? Ayrıca duymassa duymasın." Son cümlesinde sesini Irvin'e duyurma çabasıyla yükseltmişti ama ben pek duyduğunu zannetmiyordum. Sonra tekrar bana döndü. "İçimde mi kalsın ayrıca Selen?" O kesinlikle Irvin'in kuzeniydi. "Bu arada zaten her şeyin eni ve birincisi olduğumu biliyorum." diyerek saçını omzundan arkaya havalı bir şekilde savurdu.
Ofladım ve aynı anda gözlerimi devirdim. Omuzlarım çökmüştü, yemin ederim bu kız beni erken yaşlandıracaktı. "Tamam May tamam. Ben senle kavga ederim, seni umursarım ama bir süre sus olur mu?"
Aynı dehşetle gözleri büyüdü. "Ben çok mu konuşuyorum?"
"May şu an neyin derdindeyiz?" diye sordum en ciddi sesimle. Acaba uzun süredir içinde bir kavga dozu falan mı tutuyordu da şu an onu mu boşaltıyordu?
May bir süre durdu ve dehşet içinde ki ifadesini yüzünden yok edip sinsi bir sırıtış takındı. Yavaş adımlarla bana doğru gelirken tehlikeli sesiyle, "Bence de konumuz çok başka şeyler olmalı." dediğinde gözlerimi kıstım ve kaşlarımı alayla kaldırıp onu süzdüm.
"Ne bu baştan çıkarma taktiğimi." Sözlerimle durdu. Keyfi kaçmıştı.
"Bunu benim demem gerekiyordu." Gözlerini devirip adımlarını normal hıza getirip karşıma geldi. "Benim kişiliğime özeniyorsun değil mi?"
"Aynen ondan May." diyerek onu geçiştirdim ve ona arkamı dönüp kapıya adımladım.
May arkamdan, "Ahanda kabul ettin." diye bağırıyordu ama onu takmadan yürümeye devam etti. Kısa sürede dibimde bitti ve kolunu omzuma atıp benimle birlikte evden çıktı. Evin arkasını yürürken susmadı. "Şimdi anlatacak mısın?"
"Neyi diye sormayacağım çünkü soracağım daha önemli bir şey var. Acaba senin içine Irvin'in kişiliği falan kaçmış olabilir mi?"
"Ne alaka ya!” diye anlık yükselse de hafif öksürüklerle kendini toparladı. "Konuyu değiştirme."
Bıkkınca, "Ne duymak istiyorsun May?" dedim.
Güldü. "Orasını sen anlatacaksın." Gözlerimi devirdim. "Neydi bugün ki haliniz?"
"Ne varmış bugün ki halimiz de May?" diye bıkkınca sorduğumda evin arkasına varmıştık ve ben yine etrafı incelemeden duvar dibine çöktüm. Alttan alttan May'a bakarken o kollarını göğsünde bağdaş kurup bana üstten bir bakış attı. "Bil diye söylüyorum bana üstten bakınca benden üstün olmuyorsun."
Alayla güldü. "Biliyorum merak etme. Buradan hiç mermide küçük ama hayat bitirir felsefesine girme bence."
"Merak etme hiç girmeyeceğim."
"Kime?" diye sormasıyla olabilecek en abartılı şekilde gözlerimi devirdim ve o da gülerek yanıma oturdu. "Zaten ben senden uzunum o yüzden hep üstten bakıyorum."
Benden gerçekten uzundu. Ne gereği vardı yani. "Bu benden üstün olduğunu göstermez."
Şu ana kadar atabileceği en küçümseyici gülüşü attı. "Zaten senden çoğu konuda üstünüm tatlım."
Gözlerimi devirdim. "Tamam May öyleymiş."
"Ya n’oluyor sana!" diye aniden yükseldi ve ben gözlerimi büyütüp omzumun üzerinden ona baktım. "Hani anlamıyorum sorun bende mi? Neden artık kimse eskisi gibi bana sataşmıyor? Ekibin tadı çıkmıyor böyle."
Kendimi tutamayıp güldüm ve kafamı iki yana sallayarak önüme döndüm. "Belki de ekip artık seni çözmüştür."
"Ben istemeden kimse beni çözemez." Doğru söze ne denirdi ki. "Lan sataşsana bana. Haksızken haklı çıkmayı bilen kızsın sen. Kaçtır bana tatlım da demiyorsun." Küskün bir tavırla konuşmasıyla kafamı arkaya atıp kahkaha attım.
Ona dönüp yanağından makas aldım. "Merak etme sen hala benim tatlımsın."
İlk yapmacık bir şekilde gülümsese de sonra gözlerini devirerek aynı soğuk ifadesine büründü ve bakışlarını karşısına dikti bende aynısını yaptığımda bir süre sustuk ve aramızda ki tek ses rüzgarın uğultusu oldu.
"Böyle susacak mıyız?" diye sorduğunda kafamı aşağı yukarı salladım. Güldü ama acıyla. "Zaten sen hep susuyorsun." Yutkundum. Ben iyi bir arkadaş değildim sanırım. Omuz silkti ve ayağa kalkarken üstünü de silkeledi. "Neyse sorun değil ben seni böyle de seviyorum." dediğinde gülümsedim ve bana uzattığı elini tutup ayağa kalktım. Normalde doğrulmak için bir ele ihtiyaç duymazdım ama May başkaydı. Ya da mantıken ilk arkadaşımda olduğundan olabilirdi.
Bu sırada diğerleri de ortama giriş yapmıştı.
Irvin silahların olduğu kısımda durduğunda herkes iki yanına dizilmişti. Kendimi askeri eğitimde gibi hissediyordum.
Irvin eline silahı alıp gösterdi. "Bu silah."
"Şaka yapıyorsun." diye Conroy'un onunla dalga geçmesiyle kaşları çatıldı ve Conroy'a dönüş yaptı.
"Bende nasıl kullanıldığını bilmediğimden herhalde. Biraz bekleyin de mekanizmasını çözeyim."
Conroy, "Bilmediğin işe neden bulaşıyorsun?" diye sorduğunda Irvin lafa atılamadan Thanos işin içine girdi ve tabancayı eline alıp herkese gösterdi.
"Tabanca, yarı otomatik. Elinize alın. Boş mu dolu mu kontrol edin." Şarjörünü çıkarıp gösterdi. "Şarjör." Tekrar geri taktı. "Takılı ve dolu olduğundan emin olun. Eğer dolu değilse mermiyi doldurun ya da yanınızda hazır şarjör bulundurun. Fişeği sürün, ve namluyu kontrol edin. Emniyeti açın." Anlatırken elinde ki silahla her bir detayı gösteriyordu. Bize arkasını döndü ve ileride ki insan şeklinde karton hedefe silahı doğrulttu. "Tetiğe nişan aldıktan sonra dokunun. Parmağınızı sürekli tetiğin üzerinde değil de tetik korkuluğunun dışında tutmaya çalışın." Tek gözünü kapatıp nişan aldı. "Gez-göz-arpacık. Bunu da bilin bir zahmet." Nefesini içine çekerken göğsü şişti. "Nefesinizi alın yarısını verirken nişanınızı alın." Söylerken nefesinin yarısını vermişti. "Ve ateş." dediği an tetiği çekti ve silah sesi yankılandığı an istemsizce gözlerim kapandı bir süre açamadım ama Thanos'un sesiyle kendime geldim. Sanırım her şeyin başlangıcı olan bu ses her zaman travmam olarak kalacaktı. "Ateş ettiğinizde silah geri tepecektir ama silahı doğru kavrarsanız bunu önlersiniz." Bu sırada bakışlarımı hedefe çevirmiştim. Tam alnının ortasından hedefi on ikiden vurmuştu. Tek kaşım havalandı. Thanos abisinden bile çok çok ustaydı bu konuda.
Irvin bu duruma şaşırmış gibi durmuyordu ama o daha silahı nasıl tutacağını bilmezken bir başkasının yani kardeşinin ondan bu konuda kat ve kat iyi olmasını sindiremiyordu. Onu bu kadar iyi tanımam normal değildi.
Her şeyden sonra ortamda hafif bir barut kokusu olmuştu ama rüzgar bu kokuyu dağıtmıştı.
Thanos ciddi halinden çıkıp cıvık kişiliğine geçiş yaparken bize döndü ve ellerini iki yana açıp kendini gösterdi. "Kısaca beni örnek alın."
Conroy ona kaşlarını kaldırmış alayla bakarken, Irvin'in kaşları çatılmıştı. Yanımda ki May ise gerilmişti. Eh sanırım o da hiç silah kullanmamıştı. Bende kullanmamıştım. Bir ara zorla elime verseler de sesinden hala korkuyordum.
Irvin, "Sen nerden biliyorsun böyle silah kullanmayı?" diye sorduğunda hepimiz ona şaşırmış bir vaziyette baktık. Her şeyi bilen Irvin kardeşinin nasıl bu kadar iyi silah kullandığını mı bilmiyordu? Ama ben buna gülerdim.
Thanos'un dudakları acılı bir şekilde kıvrılırken, "Biliyorsun." dedi olabilecek en duygu dolu anlamlı sesiyle ama bu duyguları da anlamları da sadece Irvin çözebilirdi. Sanırım, Thanos'un kastını anlamış olacak ki yutkundu ve yutkunuşuyla ademelması hareketlendi. Başını ağır ağır aşağı yukarı salladı. "Biliyorum." dedi aynı Thanos'un ses tonuyla.
Abi kardeş mükemmel bir ilişkileri vardı doğrusu. May'ın yanımdan, "Selen ben silah kullanmayı bilmiyorum." demesini umursamadım ve omuz silktim. Arkamdan yine onu umursamamam ile ilgili bolca söylenmelerini de duymazdan geldim ve ilgimi Thanos'a verdim. Gerçi o çoktan cıvımıştı.
"Yani bu mükemmel insanın kardeşi de bazı konularda harikalar yaratabiliyor işte." derken silahının ucuna üfledi havalı gözükmek için. O kıvırcık saçlarıyla asla havalı durmuyordu.
Bu sırada ortama hiç beklenilmeyen biri atıldı. Clara...
Birden Thanos'un önünde dikildiğinde Conroy gözlerini kısmış kardeşini izliyordu. Clara konuşmaya bil gerek duymadan Thanos'un elinde ki silaha uzandığında Thanos silah hafifçe geri çekti. Clara'ya karşı olan koruma iç güdüsü hepimizin içinde vardı.
Thanos silahı çekmesiyle kendi de hafifçe geri çekilmiş ve yana doğru bir adım atmıştı. Böylece hedefe yan bir şekilde bakıyordu. Clara ofladı ve silahlara yöneldi. Bu sırada Thanos, Conroy ile göz göze gelmişti ve Conroy gözlerini açıp kapatarak Thanos'a onay vermişti. Thanos aynı dalgayla, "Gel abisi hemen küsme al biraz da sen oyna silahla." dediğinde Clara çatık kaşlarıyla Thanos'a döndü. Doğrusu böylede pek bir tatlıydı.
Tam Thanos'un karşısına geçtiğinde Thanos ile aralarında iki, üç adım mesafe vardı. Thanos silahı uzattığın da Clara kısık gözleriyle silahı kavradı ve az önce emniyeti kapatılan silahın emniyetini açtı ve diğer kontrolleri de yaptı ama bunu yaparken yeşil gözlerini bir saniye bile Thanos'un mavi gözlerinden ayırmadı. Thanos ona üstten bakarken o da kafasını kaldırmış ona bakıyordu.
En sonunda hedefe tamamen dönmeden silahı sol eliyle kavradı. İnce parmakları silah tutmaya çok yakışmasa da o da bu konuda uzman gözüküyor gibiydi. Yoksa durduk yere şov kesecek hali yoktu ya.
En sonunda parmağını tetiğin üstüne getirdiğinde elini hafifçe sağ alta kaydırdı ve hala gözleri Thanos’tayken parmağını tetiğe koydu ve tetiği çekti. Yankılanan silah sesiyle yine gözlerim kapanmıştı ama bu sefer kısa sürmesini sağlamıştım. Zaten bu durumun üzerine gitmem gerekiyordu ömrümün sonuna kadar her silah sesinde gözlerimi yumamazdım. Şu an bu anı film izler gibi izlememiz de hiç normal değildi de ben yine sesimi çıkarmıyordum.
Bakışlarım hızla hedefe döndüğünde hedefin tam kalbinin ortasından vurulduğunu gördüm. Bunu bakmadan yapmıştı? Clara? Kız sanırım sandığımızdan daha bambaşka bir şeydi. Aslında aramızda çözülmesi en zor kişi de olabilirdi.
Clara'nın dudakları zevkle ve üstünlükle tek tarafı kıvrılırken Thanos omzunun üzerinden hedefe bakmıştı ve karşılaştığı sonuçla gözlerini büyüterek geri Clara'ya dönmüştü. Hepimiz şaşkındık ama Clara bir kere bile hedefe bakmamıştı. Kendinden emindi ve hedefi kalbinden vurduğunu biliyordu, sanki başka bir seçenek yokmuş gibi çenesini yukarı dikti ve Thanos'a alttan baksa da artık daha üstündü bakışları.
Küçük göründüğüne bakmamak lazımmış demek ki. Zaten silahı ateşlediğinde de eli bir kez olsun titrememişti. En sonunda hemen vurduktan sonra silahın namlusunu dudaklarına yaklaştırıp tehlikeli bir yavaşlıkla üflemişti. Şu an gözüme May'dan daha havalı geliyordu mesela...
Thanos hala afallamış gözlerle ona bakıyordu. Clara bir adım attı ve silahı Thanos'un eline vermek yerine tam göğsüne yapıştırdı. Sertçe yapamamıştı bu güç onda yoktu. Yoksa var mıydı?
"Oynadığım oyunu en iyi şekilde oynarım." Omuz silkti ve eski masum haline döndü. "Öyle bil diye."
Silahı bırakmadan hemen önce Thanos silahı tutmuştu ve kısa bir an elleri temas etmişti. Thanos'un kaşları kalkarken, "Neydi bu şimdi?" diye sordu. Bu sırada Clara ona arkasını dönmüş ve adımlamaya başlamıştı. Ona cevap verme zahmetine bile girmeden eve doğru yürüdü.
Onun yerine Conroy, Thanos'un sorusuna cevap verdi. "Sanırım bu konu da en iyisinin sen olmadığının kanıtı." Omuz silkti. "Ya da fazla özgüvenin zararı." dedi ama özgüvenden kastı Thanos'un kendisini övmesiydi sanırım. Muhtemelen Clara kendisinin daha iyi olduğu bir konuda sessiz kalamamıştı ve kendini övmeden zirveye taşımıştı.
Kathy lafa girdi. "Sanırım demek istiyor ki beni de örnek alabilirsiniz."
Thanos Kathy'i duymazdan geldi ya da duymadı ve hala Clara'nın arkasından bakarken aynı abisine benzer bir şekilde sırıttı. "Sevdim ben bu kızı." demesiyle Conroy'un kaşları havalandı.
"Efendim?" dedi sanki duymamış gibi.
Thanos kendine gelirken sonunda Clara'nın etkisinden çıkabilmişti. Gözlerini kırpıştırdı ve Conroy'a dönerken, "Yani yetenekli kız. Maşallah, çok iyi yetiştirmişsiniz." dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Bu sırada May arkamdan, "Yalnız kız ilk başta silahın dolu olduğunu eliyle tartarak anladı." dediğinde onu umursamadım ve bu onu yine sinirlendirdi. "Bak bu iki oldu üçüncüde ciddili konuşmam seninle."
Kafamı 'aynen' der gibi salladım ve onu geçiştirdim.
Bu sırada Irvin yine takıntılı olduğu liderlik iplerini eline aldı ve "Tamam hadi beyniniz yetiyorsa anlamışsınızdır. İş başına." dedi.
May'ın arkamdan gözlerini devirdiğini hissettim. Hırsla, "Bunu bir gün öyle bir döveceğim ki anca aklı başına gelecek." dediğinde bende hevesle kafamı salladım ve ona döndüm. Kuzen ilişkileri de mükemmeldi doğrusu.
"Beni de yanına al." Aynı Irvin gibi sırıttı.
"Bakıyorum da konu Irvin olunca anca dikkatini çekebiliyoruz." Gözlerimi devirdim ve silahlara yöneldim bu sırada Kathy, Aisha ve Conroy üçlüsü silahlarını almış sol tarafta çalışmaya başlamışlardı. Bir süre kafam dağılsın diye onları izledim çünkü sanırım bu silahlara dokunabileceğimi sanmıyordum. En azından kendime süre tanımalıydım.
Aisha sanırım sırayla ne yapacağını kafasında kodlamış olmalı ki Thanos'un gösterdiği sırayla her şeyi yaptı ve silahı hedefe doğrulttu. İçine derin bir nefes çekerken titriyordu. Hassas bir kızdı, korkması normaldi.
Hedefe ateşlediğinde beceremedi ve ben yine kısa bir an gözlerimi yumdum. Aynı anda sağ taraftan da silah sesi gelmesiyle gözlerimi yumdum. Vücudumda hiç bir hareketlenme olmuyordu ama anlık olarak normal göz kırpmasından birazcık daha uzun gözlerimi yumuyordum. Tek tepki buydu yoksa yüzümde mimik bile kıpırdamıyordu. Sadece gözlerimi kapalı tutma sürem değişebiliyordu.
Gözlerimi geri açtığımda Conroy, Aisha'nın arkasına geçmişti ve tam ona nasıl silahı kullanacağını gösterecekken araya Kathy girdi. Klasik bir manzaraydı.
Bakışlarımı diğer tarafa çevirdiğimde May ve Thanos'u gördüm. Muhtemelen May kendi dilinde Thanos'tan yardım istemişti. İlk işler normal gitse de işler kavgayla sonuçlanmıştı çünkü buradan bakınca bir tek saç baş dalmadıkları kalmış gibi duruyordu.
Gülerek kafamı iki yana salladım ve arkamı döndüğüm sırada burnumun dibinde ki Irvin'i gördüm. Ne zamandır orada duruyordu o?
Kafamı kaldırıp ona baktığımda sırıtıyordu. "Ne o Arıza Kız? Artık hislerin sana o kadar yardımcı olmuyor mu?" dediğinde bir süre yine ne diyor diye yüzüne baktım. Bu onun daha çok sırıtmasına neden olurken içime derin bir nefes çektim ve onun kokusunu solumamla kendimi durdurdum.
Kafasını eğip yüzlerimiz arasında ki mesafeyi kısalttı ve "Yarım saattir arkandayım ve beni fark etmedin." diye durumu açıkladı.
Al işte psikolojimle oynanınca böyle oluyordu! Sahi ben onun orada olduğunu nasıl anlamamıştım. Hani bir bir yerlerime girmediği kalmıştı.
İçimde ki fırtınanın aksine gayet rahat bir tavırla omuz silktim. "Umursamadım arkamda durmanı."
"Ha anladın yani?" demesiyle ona boş boş baktım ve bu onu daha çok güldürdü. "Yalan söyleyemiyorsun Arıza Kız."
Kaşlarım çatılırken üstümüzde ki bakışları hissetmemle kafamı sola çevirdim ve May'ın bakışlarıyla karşılaştım. İmalı imalı bizi süzerken silahına mermi dolduruyordu ve bunu oldukça rahat yapıyordu. Hızlı kavramıştı işi. Bakışlarını üzerimizden çektiğinde Irvin'e omuz atarak yanından geçtim ve bir kaç adım atmamla önüme çıkan silahların olduğu masadan rastgele bir silah aldım.
Hala her silah sesinde gözlerimi yumuyordum ve bunu Irvin'in fark etmemiş olmasını umuyordum.
Silahı alıp arkamı döndüğümde Irvin yine dibimdeydi gözlerimi devirip yanından bu sefer ona temas etmeden geçtim. Arkamdan güldüğünü duydum. Sağım solum belli olmuyordu işte.
Ateş edilen yere geldiğimde bir süre durdum ve elimde ki silahla bakıştım. Zorlukla yutkundum. bu sefer gerçekten ilacıma ihtiyacım vardı sanırım.
Etrafımda art arda silah sesi vardı ama ben bir tanesinde takılı kalmıştım. Bu ses bir insanın hayatını mahvedebilir miydi? Benimkini mahvetmişti. Kulaklarım uğulduyordu ve rüzgarın sesiyle silahların sesi birbirine karışıyordu. Barut kokusu burnumun direğini sızlatırken benim tek aldığım koku sanki kan kokusuydu.
Gözlerimi sıkıca yumdum ama bu beni kendime getirmek yerine daha çok o anın içine sürükledi. Silah sesi, çığlık atmamak için ağzımı kapatışım ve annemin yere yığılan bedeniyle attığım o yeri göğü inleten çığlık. Oradaydım o andaydım.
Şimdiyse elimde annemin hayatını bitiren, benim hayatımı mahveden silah vardı. Kıpırdayamıyordum, titreyemiyordum bile. Sanki öylece donmuştum, ölü gidiydim. Ayakta dikilen bir ölü...
Annemin ölürken açık kalan gözleri... Alnından fışkıran kan ve can çekişi... Son mutlu anlarım... Son kahkahalarım...
Birden birinin omzuma dokunmasıyla irkildim. Gözümün önüne beni tutup çeken o adamın gözleri gelmesiyle neredeyse uyuşmasını sağlayacak kadar yumduğum gözlerimi açtım.
Küçükken yapamadığımı yapıp omzumda ki eli tuttum ve bir kere çevirdim, ikincisini yapacağım sırada onun kim olduğunu fark ettim.
Irvin...
Ben ne yapıyordum? Yine çevreme zarar veriyordum. Etrafıma baktım. Neyse ki kimse bize bakmıyordu ama ben hala robot gibiydim. İlacıma her şeyden çok ihtiyacım vardı ve şu an bu silah seslerinden bir an önce uzaklaşmam lazımdı.
Hızla Irvin'in kolunu bıraktım. Silah zaten elimden düşmüştü ama umursamadan hızlı adımlarla eve yürüdüm. Koşmuyordum ama çok hızlı yürüyordum. Peşimden birinin geldiğini duyuyordum.
Kafamı kaldırıp etrafı inceledim. Kış olmasına rağmen ağaçların yaprakları dökülmemişti acaba bu ağaçların türü neydi? Çam değildi, çam olsa bilirdim.
Eve baktım. Ne kadar da büyüktü. Sanki biz içinde yaşadıkça daha da genişlemişti. Gerçi çoğu şey zaten-
Arkamdan yaklaşan Irvin'in kolumu tutup beni hızla kendine çevirmesiyle durdum ve kafamı kaldırıp ona baktım. Dönüşümün etkisiyle saçlarım savrulup onun yüzüne çarpmıştı ve geçip gitmişti. Her şey gibi...
Irvin, "Selen, dedim." deyince bana seslendiğini fark ettim. O kadar mı kendimde değildim?
Nefes alış verişlerim hızlanmıştı. Hayır, uzun süredir kriz geçirmiyordum ve bu olamazdı. Hele birinin önünde asla! İlacımı almam lazımdı, uzun süredir içmediğim için böyle olmuştu zaten.
Irvin yüzümü iki elinin arasına alıp dikkatimi ona vermemi sağladı. O hariç her yere bakıyordum ve silah sesleri hala vardı. Eve girmek istiyordum, evde ses yalıtımı vardı bu sesi duymazdım.
"Arıza Kız." dedi sanki acı çekiyormuş gibi. Durdu büyümüş gözlerimle onu süzdüm. Canı mı acıyordu, istemeden ona zarar mı vermiştim? "İyiyim ben." dedi. Sanki aklımda ki düşünceleri okumuştu.
Onun gözlerine kilitlendi bakışlarım. Hayır, bu gözlerde bana hiç iyi gelmiyordu. Gitmem lazımdı buradan.
Yüzünü yüzüme daha fazla yaklaştırdı ama hayır şu an bana iyi gelmiyordu. Dokunuşu üstümde ki elleri hatırlatıyordu. Canım acıyordu, canım çok acıyordu...
"Bana bak Arıza Kız. İyi misin? Yanlış bir şey mi yaptım?" Cevap vermememle beni hafifçe salladı. "İyi misin? Bir şey söyle ne yapmam lazım?" Bana daha fazla dokunmamalıydı, bana daha fazla bakmamalıydı...
"Arıza Kız-" Onu yarıda kestim ve haykırırcasına bağırdım.
"Sus artık! Bana iyi bir şey mi yamak istiyorsun?" Yüzümde ki ellerini tuttum ve sertçe yüzümden ayırdım. Göğsünden tüm gücümle ittiğimde bir iki adım gerilemişti. "Bana dokunma! Bana bakma! Uzak dur benden!" İşaret parmağımı kaldırıp ona sallayacağım sırada titremeye başladığımı fark ettim.
Siktir! Şu an olmazdı. Birinin gözü önünde kriz geçiremezdim. Son kalan gücümle parmağımı ona salladım ve nefret dolan gözlerimle ona baktım. Bunu gördüğünde duruldu ve afalladı sanki elini nereye koyacağını bilemedi ve tek yapabildiği beni dinlemek oldu. "Bak Irvin bu zamana kadar kendi başımın çaresine baktım, kendi kendime ayakta durdum. Sana da o saçma silah eğitimini de ihtiyacım yok benim!" Silah kelimesine tükürürcesine söylemiştim.
Başka bir şey demedim ve öfkeyle arkamı döndüm. Bir şey diyemedi öylece arkamdan baktı ve bende onu umursamadım. İlacımı almam lazımdı. Evet, ilaç, ilaç...
Hızla merdivenleri çıkarken aşağı yeni inen Tulip'i gördüm ama umursamadım. Sanırım arkamdan seslendi ama duymadım.
Odayı girip kapıyı arkamdan olabildiğince sert şekilde kapattım ve hızla kıyafetlerimin arasına gizlediğim ilacımı buldum ve çıkardım. Elime neredeyse tüm kutuyu boşaltırken hepsini ağzıma tıktım ve yutamayınca komidinin üstünde ki su şişeme uzanıp suyu bir dikişte yarıladım. Kutunun içinde kalan hapları da kafama diktim sanki içilecek bir şeymiş gibi. Suyu son kez içip kendimi yatağa attım ve bir süre gözlerimi yumdum.
Sessizlik ve yalnızlık. En sevdiğim...
Gözlerimi geri açtığımda tavanla bakıştım. Birazdan uykuya dalardım ve kabuslarımla baş başa kalırdım ama kafama dolan düşünceler normal değildi. Neden şu an Irvin'i düşünüyordum?
Normalde hep kendimi düşünürdüm. En önceye kendimi koyardım. Ne değişmişti?
Acaba onun canını çok yakmış mıydım? Kolunu bükmek dışında kendimde değilken başka bir yerine zarar vermiş miydim? Peki kalbi çok acımış mıydı? Çok mu ileri gitmiştim? Neden öyle konuşmuştum ki?
İçime derin bir nefes çektim. Ben kötü biri miyim?
Öfkem ve nefretim ona değildi ki. Kendimeydi... Hayır, değildi. Kendimi seviyorum bir kere ben. Evet. Zaten ben canımı yakanlara sinirliydim. Yoksa sırf Irvin'in canını yaktım diye kendimden tiksinecek bir kız değildim. Zaten ben neler yaşamıştım da kendimi sevmeyi başarmıştım. Irvin mi kendimden nefret etmemi sağlayacaktı? Komikti. Komikti değil mi?
Yutkundum ve gözlerimi yumup yatakta iki büklüm oldum. Uyanınca belki onun gönlünü alabilirdim ama asla onun bana iyi geldiği gibi ona iyi gelemezdim. Zaten iyi bir arkadaş da değildim.
Ben sanırım kötü biriydim...
...
Mutluydum. Etraf karanlıktı, bir çocuğun kahkahaları vardı kulaklarımda. Hayır bu benim kahkahamdı ama gözlerim kapalıydı.
Bir silah sesi...
Gözlerim aynı hızla açıldı ve yerde yatan annemin bedeni karşımdaydı. O küçük çocuktum, o küçük bedenin içine sıkışıp kalmıştım sanki.
Kahkahanın yerini bir çığlık aldı. Sanki tüm dünya o sırada inledi ama ben duymuyordum. Sadece tüm hayatımı bağladığım annemin açık gözleri vardı karşımda. Onun da gözleri bal rengiydi ama benim ki kadar parlak değildi. Koyu sarıydı gözleri.
Üstümde eller hissettiğim de biri beni kurtarsın istedim ama o an kimsem yoktu. Annem artık yoktu. Belki küçüktüm ama çoğu şeyin farkındaydım ve ölümün ne olduğunu çok küçük yaşta öğrenmek zorunda kalmıştım.
Birden hissettiğim el çok gerçekçi geldiğinde yerimde sıçradım ve gözlerim bu sefer gerçekten açıldı.
İlk idrak edemedim. Zaman ve mekan algımın gelmesini bekledim ve çok kısa sürede en son neler olduğunu hatırlamamla kendime geldim.
Tulip muhtemelen kabus gördüğümü anlamış olacak ki beni uyandırmak istemişti ama şu an bunun için bile koluma dokunmasını istemiyordum.
Kolumu elinden çekerken yatağımda dikleştim ve bir süre kabusun etkisinden çıkmak için kendimi zorladım. Bu sırada yanımda endişeli gözlerle bana bakan Tulip, "Kabus görüyordun sanırım." dedi.
Ben hep kabus görürdüm ama en katlanılmazı buydu o yüzden sayıklamış olabilirdim. Ona döndüm, "Bir şey sayıkladım mı?" diye sordum.
Gözlerini kırpıştırdı. "Yani dudakların hareket ediyordu ama bir şey demedin sadece kısık sesle inliyordun." Rahat bir nefes verdim. Muhtemelen kabusumda ki çığlıklar iniltiye dönüşmüştü.
Güldüm bu düşünceye. Olması gereken buydu ama. Büyük olan acılarım hep küçük gözükmeliydi. Hatta hiç belli etmemeliydim. Bu düşünce yapısı nereden kaldı bilmiyorum ama doğrusunun bu olduğunu biliyor ve bir türlü kendi içimde bunu yalanlayamıyordum.
Tulip bir bardak su uzattığında teşekkür ederek elinden aldım ve içtim. Bardağı ona geri verdiğim sırada odaya biri daldı. Bu kişinin May'dan başka kimse olmadığını bildiğimden bakmadım bile ve yataktan çıkıp ayaklarımı sarkıttım.
May, "Ne yapıyorsunuz siz tüm gün burada?" diye sorduğunda yorgun bakışlarımı ona çevirdim ve yorgunluğumu elimden geldiğince gizlemeye çalıştım.
"Tatlım sen çok mu kıskanç olmaya başladın?"
Gözlerini devirdi. "Merak bu bir kere."
"Benim bildiğim insanlar sebepsiz yere bir şeyi merak etmezler."
"Tamam Selen tamam. Zaten ben sizi çağırmak için geldim."
Tulip beni yormayıp sorulması gerek soruyu sordu. "Nereye?"
May omuz silkti. "Ne biliyim. Sayın liderimiz sinema salonu mu ne kurmuş onu kullanacakmışız."
Tulip, "Ciddi misin?" diye sorunca May gözlerini devirdi.
"Oradan bakınca şaka yapıyor gibi bir halim mi var?"
"Yokta bilemedim şimdi. Irvin'in işi gücü yok sinema salonu mu yapmış."
"İşte parayı nereye harcayacağını şaşırdı. Paranın kökünü de bir bilsem nereden geliyor."
Onların kavgasını çekemeyeceğim için ayaklandım ve odadan çıktım. Hala arkamdan Irvin'den bahsetmeye ve birbirlerine laf sokmaya devam ediyorlardı.
Şu an Irvin'i düşünmek istemiyordum ama aklımdan çıkmıyordu. Normal miydi bu?
Kendime gelmek için elimi yüzümü yıkadım ve aşağı indim. Girişte ki saatle göz göze geldiğimde akşam sekiz olduğunu fark ettim. Bu kadar uzun süredir uyuyordum ve ben tek bir kabusla işin içinden yırtmıştım. Eh iyi gibiydi işte.
Karnımın guruldadığını hissettiğimde dolapta hazır bir şeyler bulma umuduyla mutfağa girdim. Ve tabii orada Irvin'i görmeyi beklemiyordum.
Tezgahın önünde durmuştu. Muhtemelen su içmek için gelmiş olmalıydı. Bardağı tezgaha bırakıp arkasını döndüğünde göz göze geldik ve ben dolaba doğru adımladım. Kapıya doğru adımlayacağı sırada, "Bence o bardağı en azından makineye koy yoksa Kathy ufak çaplı bir evi yıkma krizi geçirebilir." dedim.
Durdu ve hiç bir şey demeden arkasını dönüp bardağı makineye yerleştirdi. Ben sırf gitmesin diye saçma sapan konular açmaya devam ettim. Ne yapıyordum ben?
"Yani hani anlamıyorum niye evde ki hizmetlileri kovarsın ki?"
Bir şey demeden çıkışa ilerlediği sırada durdum ve tamamen ona döndüm. "Küstün mü sen bana?" Bunu gerçekten sormuş muydum? Bu kimdi ve Selis Kandemir neredeydi?
Irvin tam kapının eşiğinde durdu ama bana dönmedi ve ben sırtıyla bakışmak zorunda kaldım. "Hayır." dedi sadece.
"Bu kadar mı?" diye sordum çocuk gibi dudak büzerek.
Bir an kafasını benim aksim yöne çevirdi ve çok kısa bir süre öyle bekledi. Sonra tüm vücuduyla bana döndü. Kafasını omzuna düşürdü ve gözlerini kısıp bana baktı. Hala dümdüz bir suratla bana bakıyordu!
"Ne?" dedim saf bir sesle.
İçine derin bir nefes çekti ve göğsü kalkıp inerken bir süre bekledi. Alt dudağını ıslattıktan sonra, "Ne istiyorsun Selen?" diye sordu.
"Arıza Kız'a ne oldu?" dedim aynı masum sesimle ve birde gözlerimi kırpıştırdım. Eminim ki sert yüz hatlarımla hiç tatlı durmuyordum ama denemeye değerdi. Bu arada asla özür dilemek falan değildi amaç. Sadece... Öyle işte.
Irvin sırf gülmemek için kendini sıkıyordu ve gülmek için iki yana gerilen dudaklarını tutmasıyla çok komik bir yüz ifadesi oluşmuştu.
Kaşlarım çatıldığında az önce ki ciddi ifadesine geçip, "O kadar sevdiğini bilmiyordum." dedi omuz silkip umursamaz görünmeye çalışarak.
"Neyi?" diye sordum kendimi tutamayıp. Çok mu salak duruyordum.
Bu sefer kendini tutamayıp güldü ve gerilen dudaklarıyla gamzeleri belli oldu ama kısa sürede gülüş çizgilerine karıştı. Ben onu seyre dalarken o gülüşünün arasından, "Beni demek isterdim ama sırf şu an beni kesme diye doğru cevabı verip, sana taktığım lakaptan bahsettiğimi söylüyorum." dedi.
Anlık gelen aydınlanmayla kendime geldim ve o sırada yüzümün gerildiğini fark ettim. Ben ne zamandan beri sırıtıyordum? Anlık rolleri mi değiştirdik acaba? Onun ve gülüşünün etkisine kapılınca böyle oluyordu işte!
Kaşlarım çatıldı. "Hayır sadece alışkanlık yani farklı geldi işte."
Gülüşünü bastırırken kafasını aşağı yukarı salladı. "Tamam Selen."
Gözlerimi devirdim. "İnadına yapıyorsun değil mi?"
"Neyi?" diye sordu beni taklit ederek aynı masum sesle.
Omuz silktim. "Neyse çokta umurumdaydı."
Kaşlarını alayla kaldırdı. "Değil miydi?"
"Yo." dedim aynı rahat tavırla ve ona arkamı dönüp buzdolabını açtım. Ben içine bakarken o konuşuyordu.
"Tabii yarım saattir sırf seni burada tutabilmek için saçmalayanda bendim zaten."
Sinirle buz dolabını kapatıp aynı hızla ona döndüm. "Öyle bir şey yapmadım ben!"
Sırıttı. "Yavaş ol. O buzdolabı ne kadar haberin var mı?"
"Bir şey olmaz yenisini alırsın nasıl olsa paran tükenmiyor."
Kafasını aşağı yukarı salladı. "Aynen ondan Selen." dediğinde iyice bozuldum. Tamam hani Fransa'da da muhtemelen çoğunlukla bu isimle seslenirdi ama garip duruyordu işte. Alışmıştım bir kere benim yerimde kim olsa aynı şeyi yaşardı.
Küsmüş bir tavırla kollarımı göğsümde bağdaş kurduğumda daha çok sırıttı. "Çocuk gibi oluyorsun böyle." dediğinde göz devirdim.
"Sen çok mu farklısın?"
Gözlerini kırpıştırdı anlık afallamayla. "Değil miyim?"
"Hayır." dediğimde bir süre sustu.
En son, "Peki.” diyerek mutfaktan çıkmaya niyetlendiğinde peşinden çıktım. O kadar da aç değildim zaten.
"Bir dakika ya!" diye seslendiğimde ve durup bana döndüğünde bende tam karşısında durmuştum. "Sen sinema salonu kurup bizi oraya çağırmamış mıydın?"
Kafasıyla onayladı beni. "Aynen öyle yapmıştım."
"E neden buradasın?"
Sırıttı ve havalı zannettiği şekilde kendini gösterdi. "Assolistler en son çıkar Arız-" Söylemeden kendini tuttu ve benim kaşlarım çatıldı.
"Al işte küssün bana." dedim onu göstererek.
Gülümsedi ama içinde burukluk vardı. "İyisin değil mi?" diye sorduğunda yutkundum.
Başımı eğdim. "Yanlış anlama asla özür dilemiyorum ama hani sabah olanlar için şey..."
"Ney?" dedi. Nefesini saç diplerimde hissetsem de başımı kaldırmadım.
"Yani işte iyi değildim o an. Çokta hatırlamıyorum ama sert çıktım sana. Yani hani hiç de normal davranmıyorsun şu an birde."
Güldü. "Normalim bu benim Selen."
Kafamı kaldırdığımda çok yakındık ama umursamadım. "Benim yanımda olanı bu değil ama." diye ısrar etmeye devam ettim.
Omuz silkti. "Nasılım ki senin yanında?" Anlık yutkunamadım, kısa bir an nefesimin kesildiğini hissetsem de kendimi toparladım ve gözlerinin içine baktım.
"Böyle değilsin işte."
"Nasılım ama?" Şu an iki çocuk gibiydik. Tabii dışarıdan farklı görünebilirdik orası ayrı.
"Bilmiyorum işte. Israr etme bir şeyi de."
Güldü. "Bilmiyorsan nasıl senin yanında böyle olmadığım söyleyebiliyorsun?"
"Şey gibi bu bir kere. Cevabın yanlış olduğunu biliyorum ama doğrusunu bulamıyorum."
Gülüşü büyüdü. "O zeka seviyesindeyim diyorsun yani."
"Öyle bir şey demedim ben."
"Tamam demedin." diye üstüme gelmeme kararı aldı. Bir süre öyle kaldık.
"E barıştık mı şimdi?" diye sordum dayanamayarak.
"Küs müydük ki?"
"Sen söyleyeceksin onu." Bir süre durdu ve yüzümü izledi kafasını geriye atıp düşünür gibi yaptı ve benden bir adım uzaklaştığında umudumu yitirmiştim ki yerinde doğruldu ve konuştuğunda ona baktım. İçimde garip bir his vardı ama tarifi yoktu.
"Tamam şöyle yapalım." dediğinde hevesle, "Ne yapalım?" diye sormama güldü.
"Öyle ne istersem yapacakmış gibi durma." İlk saf saf göz kırpıştırsam da sonra kaşlarım çatıldı.
"Yemin ederim seni çekiyorum diye bana madalya falan takılmalı."
"Bakarız bir ara." deyip geçiştirdi. Kesin o madalyayı yaptıracak para da vardır onda. "Şimdi sen bana bugün neden öyle olduğunu söyle bende seni affedeyim."
"Özür dilemiyorum ben!" diye bağırdığımda yüzünü buruşturdu.
"Tamam yanlış cümle oldu değiştir kelimeyi kendi kafanda. Barışmak için tamam mı?"
Başımı aşağı yukarı salladım ama bir an ne dediğini anlayınca durdum. "Başka bir soru?" dedim afallamış şekilde ona bakarken. Cıklayınca durdum ve bakışlarımı kaçırıp arkasında duvara kilitledim.
"Silah sesi yüzünden."
Sanki çok şok edici bir şey söylemişim gibi abartılı bir tepki verip ellerini yüzüne götürdü ve şaşkınlıkla dudaklarını bir karış araladı. "Hadi canım ben anlamamıştım. Şaka yapıyorsun değil mi?"
Benimle dalga geçmesiyle kaşlarım çatıldı. "Yok sen çoktan barışmışsın benimle. Dalga geçiyorsun benimle."
"Ama hala Arıza Kız demedim." dediğinde güldüm.
"Şimdi dedin işte."
Bakışları gülüşüm de takılı kaldı. O kadar yoğun bakıyordu ki sanki dünyada ki en güzel şey benim gülüşümmüş gibi. Benim için abartılacak bir şey yoktu aslında.
"Tamam barıştık.” dediğinde sevinçle yerinde zıpladım ve çocuk gibi ellerimi çırptım. Ne yaptığımı fark etmemle durdum ve boğazımı bir kaç öksürükle temizlerken ciddileşmeye çalıştım ama o sırıtarak beni izliyordu.
"Ne?" dedim ters bir tavırla.
"Çok garip bir şeysin sen." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Tamam barıştıysak boş yapma da şu kurduğun sinema salonu nerede göster." diye emir verdim. Hayretle kaşlarını kaldırdı ve ona omuz silkerek karşılık verdim. "Hiç öyle bakma bana. Sana günlük bu kadar ilgi yeter. Sonra sen ve o asla eksilmeyen egon gereğinden fazla şımarıyorsunuz."
Güldü ve kafasını iki yana sallayarak arkasını döndü. "Takip et beni."
"Emir verme bana!" diye bağırsam da onu takip etmeye başlamıştım. Keşke May'a sorsaydım yerini o zaman Irvin'in peşinden gitmek zorunda kalmazdım. Gerçi şu an halimden gayet memnundum. Yani normalde kırdığım kalpleri düşünmezdim ama Irvin biraz farklıydı. Aslında baya farklıydı. Onu farklı kılan ben miydim yoksa o gerçekten farklı mıydı bilmiyordum. Belki de bana olan yaklaşımı farklı olduğu için ben onu herkesten ayrı tutuyordum.
Belki de ona böyle yaklaşmam yanlıştı. Bana karşı farklı duygular beslemesini istemiyordum çünkü ben kimseyi sevemezdim. Onun yanında hiç hissetmediğim duyguları hissediyordum ve buna bir anlam veremiyordum ama o duyguları daha önce hissetmediğime emindim. Eğer hissetseydim ya tanıdık gelirdi ya da ne olduğunu bilirdim. Ama bu duyguların hiç biri sevgi değildi. Belki bağlılık belki alışkanlık ama ben kimseyi sevemezdim.
Zaten şu an sadece arkadaştık sadece o bana sataşmayı seviyordu o kadar. Aslında bende ona bulaşmayı seviyordum. Yine de Fransa'ya gidince sahte sevgili olacaktık ama geri dönüşte ne olur bilinmezdi. Belki de arkadaş kalırdık belki de yollarımız ayrılırdı. Zaten ömrümüzün sonuna kadar onun evinde kalamazdık, tüm ekip dağılacaktı. Bu kaçınılmaz bir sondu sadece nereye dağılacağımız belli değildi.
Irvin'le çatı katına çıkmıştık. Demek sinema salonu buradaydı. Eh zaten bodrum katı karargah yaptıktan sonra ya açık hava sineması olurdu ya da çatı katı. Birde kaçak kat çıkabilirdi eve tabii.
Daha önce gördüğüm ama içine bakmadığım kapıdan içeri girdiğimizde ortamın cidden sinema salonundan farkı olmadığını gördüm. Her şey aynıydı ama sadece daha küçüktü.
Ekipte ki herkes koltuklara yerleşmişti. Bir patlamış mısır eksikti.
May bizim girdiğimizi gördüğünde direk lafa atladı. "Sonunda teşrif edebildiniz." Ben göz devirip koltuklardan birine geçtim. May en öndeydi ve tüm koltuklar dolmuştu. Eh, diğerleriyle de o kadar yakın olmadığımdan en arkaya geçmemde sakınca yoktu bence. Zaten üç sırada dizilmişti koltuklar.
Irvin ona aldırmadan projeksiyon ile ilgileneceği anda Conroy lafa atladı. "Durduk yere nereden geldi aklına film izleme fikri?"
Irvin rahat bir tavırla. "Canım sıkıldığında yaptırdım burayı. Eh, Fransa'ya gitmeden de bir kere kullanayım dedim. Bakın sizi de davet ettim. Ne kadar da hayırlı bir liderim."
Conroy, "Ne demezsin." diye söylenirken Kathy lafa girdi.
"Zenginin hali de bir başka. Biz can sıkıntısında video kaydırırız o sinema salonu kurar." Buradan sonra ciddileşti. "Cidden bu para nereden geliyor?"
Irvin ofladı. "Söylüyorum inanmıyorsunuz ki."
Kathy yüzünü buruştururken ben gözlerimi devirmiştim. May'ın da gözlerini devirdiğine eminim.
Kısa süre içinde Irvin filmi açmış ve sanki başka yer yokmuş gibi gelip yanıma yerleşmişti. Filmin ne olduğuna çok bakamamıştı ama muhtemelen korku filmiydi. Kısık sesle gülerek Irvin'e doğru eğilip kimsenin duyamayacağı şekilde fısıldadım. "Ne şimdi bu? Korkup sana sarılmamı falan mı bekliyorsun? Ne zamandan kalma taktik bu?"
O da güldü. "Her zaman işe yarar ama merak etme öyle bir niyet içerisinde değilim. Zaten sende pek işe yarayacağını zannetmem."
"Nedenmiş o?" İkimizde küçük çocuklar gibi fısır fısır konuşuyorduk.
"Boş ver. Nedenini söylersem burayı başıma yıkabilirsin."
Üstünlükle sırıttım. Böylede iyice May, Irvin karışımı bir şeye dönüşmüştüm. "Sen benden çok mu korkuyorsun?"
"Sorma tir tir titriyorum şu an." Aynı alayla cevap vermişti ve o an ekranda bir dağ evi belirince irkildim. Yerler ıslaktı ve yeni yağmur yağmış gibiydi. Neden bu kadar çok benziyordu? Irvin yanımda konuşsa da ben öylece ekrana kilitlemiş ve kasılıp kalmıştım.
Görüntü değişti ama ben orada öylece kaldım. Kulaklarımda çığlıklar vardı. Hayır ya! Şu an ilacıma ihtiyacım vardı ama daha bugün bir kutuyu bitirdiğimden daha fazlası beni krize sokabilirdi ve daha kötü olabilirdim.
Omzumda hissettiğim elle irkilerek kendimi geri attım. Bakışlarımı omzumun üzerinden Irvin'e çevirdiğimde gözlerini kısmış bana bakıyordu. "İyi misin sen?"
Kafamı zorla aşağı yukarı salladım ama kasılıyordum.
Irvin bir ekrana bir bana baktı. "Bu kadar korkacağını bilsem açmazdım ya." diye dalga geçse de ben hala aynı kasıntı halimle kalınca tekrar ekrana baktı. Aslında daha korkutucu hiç bir şey olmamıştı ve o da bunun farkındaydı.
Ben donmuş vaziyette ona bakarken Irvin ne yapacağını bilemeyerek bana baktı. "Sarılmak ister misin?" diye sordu çekinerek ve ret edeceğimden emin şekilde.
Ben ise hem onu hem de kendimi şaşırtacak bir şey yaptım. Irvin'in bedenine kollarımı dolarken başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi yumdum. Bu sıralar zaten kendimi hiç kontrol edemiyordum ve bu yaptığım için daha sonra pişman olabilirdim.
Irvin bir an donup kalsa da o da kollarını bana sardı ve bir süre öyle kaldık. Kokusu da bana en çok unutmak istediğim şeyleri hatırlatsa da yine de huzur veriyordu. Şu an benim için anormal olan çok şey vardı ama ben kendim gibi hissediyordum.
Irvin, "Bence hala işe yarıyormuş." dediğinde ilk ne dediğini anlayamadım. Aklıma az önce konuştuklarımız gelince güldüm. "Sen hep güleceksen ben küsmem senle hiç."
Sözleriyle yutkundum. Hala görüntü ve sesler vardı ama üzerimde o elleri hissetmiyordum. Oysa biri bana dokunurken en çok hissetmem gerek şeydi o eller. Garipti.
Kısa süre sonra Irvin yine konuştu. "Bilmek istersin diye söylüyorum May bize bizi kesecek gibi bakıyor."
Güldüm. "Kıskanıyor beni."
O da güldü. "May da bir senin yanında farklı. Bence bunun nedeni senin farklı olman."
Normalde bir paragraf ona laf sokabilirdim ama şu an susma modumdaydım. "Tamam Irvin aynen ondan."
Güldü. Şu an gülüşünü görebilmek için kafamı kaldırmak istesem de kıpırdamadım bile.
Onunlayken çocuk gibi hissetmiyordum. Direkt olarak dört yaşında ki o mutlu çocuk oluyordum. Olmasam da içimde ki o çocuğun varlığını hissediyordum ve ne kadar inkar edersem edeyim ben aslında onun yanında gerçek ben oluyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |