
Anılar... Yaşanıp giden, sonrasında kaybolan anılar. Bir şey yaşarız ve en azından anı olarak kalsın deriz. Peki, gerçekten anı olarak kalmasına hazır mıyız? Yoksa uzaklaşmak için kendimizi mi kandırıyoruz? Yaşanılan onca şey, birlikte dökülen gözyaşları, atılan kahkahalar ve çeşit çeşit duygular. Bunları silmeye- hayır. Geride bırakmaya hazır mıyız? Anı olarak kalsın deriz ama bu canımızı daha çok yakmaz mı? Orada hayatımızın bir bölümünde var olmuştur sonuçta. Belki de nereye baksak onu göreceğiz. Anı olarak kalması fazla can yakmaz mı?
Unutsak? Unutmayı denesek. Bu daha da zor. Hele uzun süredir hayatımızdaysa unutmak imkansız çünkü hayatımızın bir parçası olur. Ve beynimizi unutmak istediğimize yordukça hatırlarız aslında. Gerçekten hafızadan anıları silmedikçe unutmak imkansız. Bunu yapmaya çalışmak ise bence anı olarak kalmasından daha acı verici. En azından anı olarak kaldığında belki bir süre sonra alışırız. Evet, birde o seçenek var... Alışmak.
Hayatının her yerinde olan birinin yokluğuna alışabilir mi insan? Onu aramaz mı? Herhangi bir anda aklına ilk o gelmez mi? Mutluğunu paylaşmaya alışmışsındır belki. Her mutlu olduğunda aramak istediğin ilk o olmaz mı? Yada üzüldüğünde içini ona dökerdin hep. Yine hayat seni sıkıştığında koşacağın ilk kişi o olmaz mı? Durum böyleyken birinin yokluğuna alışmak cidden bu kadar kolay mı? Bence değil, hatta çok zor. Ama belki yokluğunun acısına alışılabilir. Bir insan acıya alışır mı? Ben alıştım, eskiden de bu böyleydi. Şimdi de böyle olmasının bir sakıncası yok bence. Peki, ben bunu başarabilir miyim?
Birde bir seçenek daha var. Tekrar bir araya gelmek. Yaşanılan onca şeyi unutamasak bile üstüne bir sünger çekip yeniden başlamak yada kaldığı yerden devam etmek. Yaşanılan olaya göre bu değişir. Eğer iki insan birbirinde çok büyük zararlar bıraktıysa kaldığı yerden devam etmesi kadar zor bir şey yoktur. O zaman tekrar başlamak? Hiçbir şey yaşanmamışçasına. Ama tekrar başlarsak sonumuz yine aynı olmaz mıydı? İki kişi... İkisi yine aynı, yaşananlar da baştan başlayacaksa aynı. Fark ne? Tecrübeler mi? Öyleyse yaşananların üstüne sünger çekmemek gerekirdi. Eğer bunu yapıyorsak tecrübelerde giderdi. Ve dejavu kaçınılmaz olurdu. Denildiği gibi tüm yollar Roma’ya çıkardı, aynı şeyi ne kadar tekrarlarsak tekrarlayalım son değişmezdi. Ama bir seçenek daha var. Yola Roma’dan başlarsak? Yine de dejavu yaşanır mı?
Zaman... Her şeyi zaman gösterecekti. Ve biz insanların beklemekten başka bir şansı yoktu.
Göz kapaklarım o kadar ağırlaşmıştı ki sanki üstlerine tonlarca taş bırakılmıştı. Birbirlerine Japon yapıştırıcısıyla yapıştırılmışçasına ayrılmaması da cabası. Her yerim ağrıyordu ama bir o kadar da hissizdim. Yine o kaçınılmaz olan zifiri karanlıktaydım. Gerçek mi? Kabus mu? Ayırt edebilmem için bir şey olmalıydı ama ben sanki o zifiri karanlığın ortasında öylece dikiliyordum. Göremediğim için dinlemeyi seçtim. Çıt yoktu. Tek bir ses yoktu.
Bir adım sesi duydum sonrasında ise bir ses. “Arıza Kız.” Kafamı kaldırdım. Hayır gözlerim kapalı değildi, gözlerim bir kumaşla bağlanmıştı ve ben ayakta hareketsiz bir şekilde dikiliyordum. Dudaklarımı araladım, boğazım bile kurumuştu. Bir şey söylemeyi denedim ama sesim çıkmadı. Sanki sadece burada durmak için vardım. Etkisiz eleman gibiydim.
Sonra arkamdan bir ses daha geldi. “Matmazel.” Yutkundum ama pekte başaramadım. Önümde Ilgaz, arkamda Demir. Benden ne yapmam bekleniyordu?
Sonra bir silah sesi. Zaten kapalı olan gözlerimi daha sıkı yumdum. Ellerim kulaklarına gitti ama bir sancı hissettim o an. Karnımda. Tek elim karnıma gitti. Kanıyordu. Ben vurulmuştum. Sonra Ilgaz’da, Demir’de gitti. Gözlerimin önünde ki kumaş kalktı. Yavaş yavaş aydınlandı. Ama ışık maviydi. Soğuk dondurucu bir mavi. Yerde dizlerimin üstüne çökmüştüm. Elim karnıma gitti. Artık kanamıyordu. Etrafımda elektrik kablolarının kesilmesiyle çıkan cız seslerini duyunca kafamı çevirerek bulunduğum yere baktım. Tam kimsenin olmadığına kanaat getireceğim esnada yerde yatan kızı gördüm. Simsiyah saçları vardı. O an aklıma tem bir kişi geldi.
Hızla ayaklandım ama yeniden yere düştüm. Yine ayaklandım ve tekrar düştüm. Yine ve yine. Koşmaya çalıştım ama yapamadım. O, orada öylece yatarken ben ona bir türlü ulaşamadım. Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı ve ben onu aşamıyordum. Sertçe yere düşeceğim esnada kolumdan biri tuttu ve kaldırdı. Gördüğüm kişi... Gördüğüm kişi bayılmadan önce son gördüğüm kişiyle aynıydı. Ablam... Elis Kandemir.
Parlak kahveleriyle bana bakarken ne olduğunu kavrayamadım. O an gerçek kafama düştü. Bu bir kabustu. Bunu bu zamana kadar anlamamak aptallıktı. Ama yine... Yine ve yine. Fazla gerçekçiydi. Şu ana kadar ayırt etmesi zordu. Kabussa kendimi de uyandırabilirim. Bunu daha önce birkaç kere yapmışlığım vardı. Yine yapardım.
Gözlerimi sıkıca yumdum ve ortamdan sıyrılmayı bekledim. Vücudumda ki hissizlik azaldı. Elis’in kolumda ki elinin hissi yok oldu. Ortamın ısısı hissedilir oldu. Ne soğuk ne sıcaktı. Uzaktan gelen, “Selis.” Sesiyle kendime gelir gibi oldum. “La kızım ne kadar da derin uykun varmış.” Duyduğum sesle dudaklarım iki yana kıvrıldı. Mayıs’tı ve sesi gayet iyi geliyordu.
Gözlerim yavaşça aralandı. Beyaz ışık süzmeleri gözlerimi istila ettiğinde elimi kaldırıp gözlerimin önüne tuttum. Kendime geldiğimi hissettiğimde gözlerimi ovuşturdum ve elimi geri yere indirdim. Yere... Başımı eğdiğimde yerde olduğumu gördüm. Beton zeminin üstünde yerde oturuyordum ve sırtım duvara yaslıydı. Tek elim karnımın üstündeydi. O an en son yaşananlar yavaş yavaş beynime doldu.
“Oh be. Şükür.” Duyduğum sesle başımı sağa çevirdim. Bir an algılayamadım ama açık açık bir zindanda olduğumu fark ettiğimde yerimde dikleştim. Sızlayan karnımla iki büklüm oldum. Biraz soluklandıktan sonra sonunda kafamı kaldırıp Mayıs’a bakabilmiştim.
Koskocaman bir odanın içinde karşılıklı zindanlarda tutuluyorduk. Bir klozet bile yoktu. Bomboş bir yerdi. O odanın karşısında ben diğer tarafında. Parmaklıkların ardından birbirimize bakarken o halinden memnun gibi ayaklarını uzatmıştı.
Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımda güldü. “Sonunda uyanabildin. Canım sıkılıyordu.”
Hala yaşadıklarımın şaşkınlığı içerisinde olduğum için sesim fısıltı gibi çıkıyordu. “Biz neredeyiz?”
Mayıs aynı rahatlıkla omuz silkti. “Bilinmiyor.”
Kaşlarım çatıldı. Şimdi kendime gelebilmiştim. Elis beni bayıltmıştı ve Mayıs ortalıkta yoktu. İkimizi aynı yere kaçıracakları aklımın ucundan geçmezdi. Peki ya Ilgaz? Etrafa bakındım başka kimse yoktu. Mayıs’a döndüm. Çatık kaşlar altında, “Ilgaz?” diye sorduğumda dudak büzerek düşündü.
“Görmedim. Çatışırken birinin arkadan kafama vurduğunu hatırlıyorum ama kim görmedim.” Ellerini iki yana açtı. “Ve buradayım.”
Parçaları yerine oturtmaya çalıştım ama kafam allak bullaktı. Kafamı eğdim ve kıyafetlerimi hafifçe kaldırıp karnıma baktım. Bandajla sarılmıştı. Yani tıbbi bir müdahale yapılmıştı.
Mayıs, “O ne?” diye sorduğunda ona baktım. Üzerimde kazak vardı şuan. Ama normalde olmadığına emindim. Kazağımı geri indirerek omuz silktim. Aynı onun rahatlığıyla konuştum. “Bir şey değil. Sadece çatışmada vuruldum.”
Duyduklarıyla yüzünde ki endişe çok dağılmasa da benim rahatlığıma karşılık aynı tavırla cevap verdi. “İyi bari önemli bir şey değilmiş.”
Bende aynı rahatlıkla duvara yaslanıp onun gibi bacaklarımı uzattım. “Evet.” diyerek etrafı inceledim. Bomboş bir odaydı ama büyüktü. Mayıs’la olan karşılıklı zindanlardan hemen yanda iki tane daha vardı ama onlar boştu. Ortası ise fazla genişti. Sanki bizi uzak tutmak için. Omzumun üstünden Mayıs’a baktım. “Ne zamandır buradayız?”
İçine derin bir nefes çekerek düşündü. O da omzunun üstünden bana baktığında, “Bilmiyorum.” dedi. “İlk uyandığımda sen yoktun. Sonra seni getirdiler ama yaklaşık bir gündür uyuyorsun. Sonraaa.” Omuz silkti yeniden. “Bekliyoruz işte.”
Bakışlarım kısıldığında onu süzdüm. “Bir şey yaptılar mı?”
“Hayır.”
“Peki, kimseyi gördün mü?”
“Yemek getiren ve tuvalete götüren iri yarı yüzü maskeli adamlar dışında kimseyi görmedim.” Yeniden ağzımı açacağım sırada konuşmama izin vermedi. “Bu ne be. Sorguya mı çekiliyorum.”
Onun enerjisinin aksine ölü gibi olan halimle başımı iki yana salladım ve önüme döndüm. Zaten uzun süredir böyleydim. Tam anlamıyla ölü gibi. Yaşamak için bir amacım vardı ama onu da yapmak istemiyordum. Sanırım ben ölmek istiyordum.
“Hayır sadece parçaları yerine oturtmaya çalışıyorum.”
Ben düşüncelere dalıp gitmişken Mayıs’ın soruları bitmemişti. “Selis...” dediğinde yine omzumun üstünden ona baktım. “O adam,” Nasıl söyleyeceğini bilemiyor gibiydi. “Yani baban-“
Lafını keserek yeniden önüme döndüm. “İnan ben bile ne olduğunu bilmiyorum Mayıs. İzninle ben biraz düşünüp bir şeyleri kafamda oturtturayım sonra sana geri dönüş sağlarım.”
Sözlerimle güldü ama sustu. O da düşünceliydi sadece belli etmiyordu. Ortam fazla sessizdi. Aynı kabusta ki gibi. Kabus aklıma gelince kafamı iki yana salladım. Sanırım düşünme işini ertelemem lazımdı yoksa kafayı yiyecektim.
Yeniden kafamı çevirip Mayıs’a baktım. O da düşünce denizinde boğuluyor gibiydi. Tam dudaklarımı aralayıp bir şey söyleyeceğim sırada odaya giriş olan büyük çelik kapı açıldı. Sırtımı yasladığım duvar tarafında Mayıs ile tam aramızda ortada kalıyordu kapı. Kafamı çevirmek yetmeyince hafifçe üst bedenimi döndürdüm. Kapının iki yanında dikilen iki iri yarı korumaları gördüm sonrasında ise içeri giren ablamı. Elis’i.
Üzerinde simsiyah eşofman takımı vardı. Gözlerinde ise güneş gözlüğü. İçeri havalı bir giriş yaptığını zannediyordu muhtemelen. Bu haline göz devirmeden edemedim. İçeri girmesiyle arkasından kapı kapandı. Tek eli benimkinin aksine dümdüz olan saçlarına gitti. Önüne gelen tutamı iki parmağının arkasına sıkıştırarak elini saçının dibinden ucuna kadar kaydırarak arkaya itti. Kafasını da hafifçe sola doğru sallamasıyla bana yönelmişti. Dilini üst dişlerinde gezdirerek bana baktı. Elini tekrar cebine yerleştirdi ve olduğu yerde bir ayağının topuğunun üstünde durarak, diğerini ise sadece döndürerek vücudunu bana döndürdü. Ayağında yine topuklu botları vardı. Eşofmanının altında kaldığından gözükmese de uzun olduğu belliydi. Dönmesiyle birlikte ucunu kaldırdığı ayağını tamamen yere bastı.
Kafamı kaldırmış ona bakıyordum. Nedensizce ayaklanacak gücüm yoktu. Dudakları iki yana kıvrıldığında inci gibi dizili beyaz dişlerini göstererek güldü. Yavaşça adım attı. Her adımıyla başını bir sağa bir sola yatırıyordu ve beraberinde kafasıyla birlikte saçları da iki sırayla sağa sola dökülüyordu. Saçları bile orantılıydı. Sessiz odada çıkan tek ses Elis’in topuklarının zeminde bıraktığı yankılı takırtılardı.
Sonunda parmaklıklara iki adım kala durduğunda o üstten ben alttan bakıştık. Yani ben gözlüklerine baktım. Kafasını hafifçe sallayarak, “N’aber?” dediğinde dişlerimi sıktım. İçimde parlayan kıvılcım öyle güçlüydü ki neredeyse sıktığım dişlerimin gıcırtısını duydum. Bu halime de güldü. Kafasını geri atarak hafifçe salladı ve önüne gelen saçlarını geri attı. Bir süre kafasını arkaya yatırarak tavanı izledi. Bu süreçte ayağının ucunu kaldırıp indirerek yerde belirli bir ritim tuttu.
Dilini damağına belirli aralıklarla iki kez vurup bana baktı. İçine derin bir nefes çektiğinde gözlerini göremesem de beni süzüyordu. Bu süreçte Mayıs’ın sesi duyuldu. “Film falan çekiyoruz da ben figüran mıyım?” Sonrasında alayla gülüşünü duydum ama Elis’in önümde dikilen bedeninden onu göremedim. “Bence bana ana karakter olmak yakışırdı.”
Elis onun bu sözleriyle güldü ama Mayıs’a bakmadı. Sadece, “Sen oyunun anahtar taşısın zaten.” demekle yetindi. Ne dediğini anlamadığım için kaşlarım çatıldı. Mayıs’ın da aynı vaziyette olduğuna emindim.
Gücümü toplayıp parmaklıklardan birine tutundum. Zorla ayağa kalktım. Acaba kaç gündür uyuyordum? Belki de bu yüzden gücüm gitmişti. Ayakta durup tam karşısında dikildiğimde çenemi yukarı diktim. Kısa bir kız değildim, hatta uzundum ama Elis benden de uzun duruyordu. Kesinlikle o giydiği bir karış topuklular sayesindeydi. Yoksa aynı boyda olduğumuza eminim.
“Bizden ne istiyorsun?” diye gayet makul bir soru sordum. Aslında sorulacak bir sürü soru vardı ama bunu seçtim.
Elis bir süre yerinde hafifçe salladı. “Orasına daha karar vermedim.” Ağzımı açacağım an, “Amaa,” diye uzatarak konuştu. “İşe ilk önce senin o saçma ekibinden kurtularak başlayabilirim.” Sözleriyle kaşlarım çatıldı.
Parmaklılara tutunup olabildiğinde ona yaklaştım. “Onlara zarar verirsen beni de kaybedersin.” İşlerinin yine benle olduğu çok belliydi. Eskiden de neden üstümde bu kadar ısrarcı olduklarını yeni anlıyordum. Babam Sonsuzluk’un kurucusuydu sonuçta. Bir kızı yanındayken diğerini de istemesi gayet normaldi. Eğer böyle olmasaydı kimse 4 yıl bir kız onlara itaat etsin diye çabalamazdı.
Tek kaşını kaldırdı. “Öyle mi?”
Kafamı kararlı bir şekilde salladım. “Öyle.” Zorla yutkundum. “Eğer onların kılına zarar gelirse beni elde edemezsiniz.” Aklımda başka bir anlaşma daha vardı aslında. Beynimde ki çarklar dönüyordu ama çok riskli şeyler düşünüyordu.
Sözlerimle kafasını geri yatırıp kahkahayı basması kaçınılmaz olmuştu. Yeniden bana baktığında, “Birde anlaşma yap onları bırak beni al diye.” dedi. Aslında tam olarak öyle yapacaktım. Belki içlerine sızar ve onlara zorluk çıkarmadan istediklerini yapardım. Bir şekilde Ilgazlarla bağlantı kurarsam da içeriden burayı çökertebilirdik.
Aynı kararlılıkla ona baktım. “Gerekirse onu da yaparım.”
Mayıs’ın geriden, “Bende senin ecdadını sikerim.” ye atılmasını ikimizde umursamadık. Yani ben umursamadım ama Elis küfre tahammül edememiş gibi çenesi kasılmıştı ve dişlerinin arasından, “Küfretme.” demişti. Sesinde ricadan çok kesin bir emir vardı.
Mayıs’ı görmesem de gözlerini devirdiğine eminim. İlerleyen zamanda Elis’in inadına küfredeceğinden de bir o kadar emindim.
Elis yeniden bana odakladığında tek elini cebinden çıkardı. Kafasını omzuna eğip çıkardığı elini omuz hizasında kaldırdı ve başparmağını sırayla diğer parmaklarının üzerine atıp bastırarak eklemlerini kıtlattı. Gözlerimi kısıp ona baktığımda dayanamayıp merak ettiğim o soruyu sordum. “Ne zamandan beri bu işin içindesin?”
Güldü sözlerimle. Diğer elini de cebinden çıkardı ve kafasını dikleştirerek sağ tarafta ki saçlarını sol omzundan öne attı. Diğer eliyle saçlarını düzeltti ve sağ elini cebine geri götürürken diğeriyle boynunda açığa çıkardığı dövmeyi gösterdi. İki parmağın kaplayacağı boyutta bir sonsuzluk işareti dövmesiydi. Siyah oje sürülü tırnaklarının tersini dövmesinde gezdirirken, “Zannettiğinden daha uzun süredir.” dedi. Dudak büzdü sonra. “Muhtemelen sen daha doğmamıştın.”
Dikkatle ona bakarken aslında bildiklerimi oturtmaya çalışıyordum. Ablamla ilgili tek bildiğim gizemli bir ölüm ve mezarının bile olmayışı. Çocuk aklımla ölümün bile ne demek olduğunu bilmezken ne zaman öldüğünü sormamıştım anneme. Ama şuan taşlar az da olsa yerine oturuyordu. Ablam ölmemişti aslında hep bu işin içindeydi. Belki de en baştan beri. Babam ise ben doğduğum için değil bu iş için evi terk etmişti.
Aynı dikkatle ona bakarken, “Hiç ölmedin aslında.” diyerek bildiklerimi doğrulatmak istedim. “Kimse seni kaçırmadı ve kayıplara karışmadın.”
Dudak büzerek elini geri cebine yerleştirdi ve omuz silkti. “Bir nevi Sonsuzluk beni kaçırmış oluyor. Kayıplara da karışmış oluyorum.” Ellerini iki yana açtı hafifçe. “Ve şuanda da ortaya çıktım.”
Derin derin nefesler aldım. Ne ara öldü bildiğim ablamın yaşadığını hazmettiğimi ve bu işin içinde olduğunu sindirdiğimi bilmiyordum doğrusu. Ve şuan ona karşı dikleniyordum. Ben mi hayatı çok hızlı yaşıyordum? Yoksa hayat mı buna beni zorluyordu?
Hiçbir şey demedim. Diyecek bir şey bulamadım. Ben parmaklıkların ardında o orada birbirimize baktık. Onunda sanki diyecek çok şeyi varda susuyor gibiydi. Yeniden kafasını sallayarak saçlarını arkasına savurdu. “Başka diyecek bir şeyin var mı?”
Açık açık, “Senin var gibi.” dedim. Hislerim, beni asla yanıltmayan hislerim. Onun şuan çok şey sustuğunu söylüyordu.
Güldü sözlerimle. “Beni tanımıyorsun kardeşim.” derken bir adım gerilemişti. Geri geri adımlarken konuşmaya devam etti. “Eğer bir şey söylemek istersem söylerim, içimde tutmak ve susmak bana göre değil. Anneme benziyorum değil mi?” Bu an adımları sekteye uğrar gibi oldu. Dilini damağına vurarak devam etti. “Zannettiğinden daha çok babamın kızıyım.” Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Ama bir şey demedim. İçimde nedense onu aklamak isteyen bir taraf vardı. Belki de sadece hayalimde ki ablama kavuşma isteğiydi. Saçma sapan bir hevesti.
Sırf içimde ki bu hissiyatı durdurmak ve ona laf atmak için, “Babanda mı kapalı ortamda güneş gözlüğü takar?” diye sordum.
Tam anlamıyla kötü kadın kahkahası attı. Hani şu katil olanlardan. Kafasını iki yana sallayarak, “Racon öyle gerektiriyor.” dedi. “Ve gözlerim gereksiz parlak hiç kötüye benzemiyorum böyle daha havalı.” Gözlerimi devirmemle birlikte bana uzaktan öpücük attı. “Tanıştığıma memnun oldum kardeşim.” Kardeşim kelimesini de bir garip söylüyordu.
Tam kapının önünde durup tek elini kaldırdı ve parmaklarını kıpırdatarak el salladı. “Görüşürüz.” Hızla bedenini döndürerek arkasını dönmesiyle saçları savrulmuştu. Kapıya döndüğünde başını Mayıs’a çevirdi. Havada ki eli gözlüğüne gitti ve havalı bir şekilde çıkardı. Mayıs’a baktı bir süre. “Senle de tanıştığıma hiç memnun olmadım küfürbaz kız.” Sesinde açık açık bizle eğlendiğini belli eden bir tını vardı. Yeniden yüksek sesle güldü ve kapıya üç kere belirli aralıklarla vurdu. Çelik kapı açıldığında gözlüğünün kenarlarını iki eliyle tutarak taktı ve adeta podyumda yürürcesine odadan çıktı. Çelik kapı arkasından kapandığında göz devirmek için kendimi bir saniye bile tutmadım.
Elis çıktığı gibi Mayıs’ta olduğu yerden ayaklandı. Parmaklıklara tutunarak ayakta durmuştu o da. Bu hali gözümden kaçmadı, gözlerim kısılırken onu inceledim. “Sana ne oluyor be?”
Umursamaz görünmeye çalışarak omuz silkti. “Yat yat güç kalmadı.”
Konuyu değiştirmesine izin vermeden lafı ağzına tıktım. “Sana bir şey yapmadılar dimi?”
Gözlerini devirerek yeniden bana döndü. “Yapsalar belli olurdu herhalde.”
Kollarımı göğsümde bağdaş kurarak onu süzdüm. “Bence belli.” dedim güçsüz halini kastederek.
Klasik aşağılayıcı gülüşlerinden birini attı. “Sen uyurken iyi tabii,” Alaycı bir şekilde konuşarak tek eliyle yattığı yeri gösterdi. “Kaç gündür şurada yattığım hakkında fikrin var mı? Olamaz çünkü benimde yok. Belim tutuldu lan!”
Bu isyanına gülmemek için kendimi sıksam da dudaklarımın arasından firar eden gülüşe engel olamadım. “Tamam, inandım.”
Baygın gözlerle bana baktı. “Şükür.” Yüzünü buruşturarak elini beline attı. “Harbi ağrıyor ha.” Bu sefer o konuşmama izin vermedi. İşaret parmağını sallayarak, “Şimdi sen dökül. Ne oluyor?” Heyecanla bana yaklaşabildiği kadar yaklaşmak için parmaklıklara tutunup başını iki parmaklığın arasına yasladı. “O kız kim? Kardeşim dedi sana.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak bakışlarımı kaçırdım. Bende bir bilsem anlatacaktım da işte. Yeniden Mayıs’a baktım. “Ablammış işte.” Öyle bir baktı ki arada parmaklık olmasa beni döveceğini anladım. Yüz ifadesi sinirli olsa da komiğime geldi. Gülmeden edemedim. Hemen toparlayıp bildiğimi anlattım. “Bir ablam olduğunu ve küçük yaşta öldüğünü biliyordum.” Az önce Elis’in çıktığı kapıyı gösterdim. “Ölmemiş.”
Tek kaşı havalandı. “Baban?”
Dudak büzdüm ve annemin anlattıklarını aklımdan geçirdim. “Ablamın ölümünden sonra beni hazmedemeyip ben doğunca evi terk etmiş.” Basit bir şeymiş gibi omuz silktim. “Doğruluğu şuandan itibaren tartışılır.”
Mayıs’ın bakışları boşluğa daldığında düşündüğünü anladım. Ben bile kafamda oturtturamazken o acaba nasıldı? Sanırım bir süre bu gerçeği yok sayacaktım çünkü hazmetmesi kolay değildi.
Mayıs yeniden bana baktığında, “Hiç bir halt anlamadım.” dedi.
Sesli şekilde gülerek kafamı salladım. “Biliyor musun bende.” O da benle birlikte güldü.
Sonra birden sustu. Bende sustum. Gözleri kısıldığında ve yere baktığında ne olduğunu anlamadım. Bende onun gibi parmaklıklara kafamı yasladım. Arada ki iki, üç metre olmasa yakındık bence. “Ne oldu?” diye fısıldadım. Burada canım sıkılıyordu ve ne yapmam gerektiğini de bilmiyordum. Yeniden Elis gelene kadar Mayıs ile oyalanabilirdik.
Mayıs kısılmış gözlerini yüzüme çıkardı ve aynı şekilde fısıldayarak, “Sıçmam lazım.” dediğinde kendimi tutamayıp iki adım gerileyerek kahkaha attım. Mayıs da gülecekti ama gülemiyor gibiydi. “Güldürme altıma yapacağım.” Sözleriyle daha çok güldüm.
En sonunda Mayıs bağırarak kapıda ki koruma yada gardiyanlara artık her ne amaçla oradalarsa onlara seslendi. “Hey, koca adamlar bakın buraya!” Gülmem geçtiğinde kapıya odaklandım. Tık yoktu. Mayıs yeniden, “Başlayacağım sizin saat başı verdiğiniz izinlere.” Ayağıyla parmaklıklara bir tekme attı. “Sıçmam lazım, bunun saati mi olur?” Yeniden kapıya odaklandım. Yine tık yok. Mayıs sinirle çığlık atınca yeniden güldüm. Bana ters ters bakıp yere oturdu. “Neyse tutabilirim.”
Dudaklarımı büzerek kafamı aşağı yukarı salladım. “Büyük yetenek.” Gözlerini devirdi ama cevap vermedi. Bende ona doğru olacak şekilde sırımı duvara yasladım. Karşılıklı ayaklarımızı uzatıp oturmuşken canım sıkılmıştı. “E buralarda ne yapıyorsun?”
Bir süre düşündü. “Bazı saat başları yemek bazılarında tuvalet izinleri var.” Ofladı. “Kaçış şansı yok. Tuvalette camı geçtim havalandırma bile yok! Seni de iki tane benim üç katım olan adam götürdüğü için... Gram kurtulma şansın yok.” Sonra ciddileşti. “Cidden ne yapacağız?”
Bende yutkundum bu sırada. Acaba Zirve’de durumlar nasıldı? Belki de herkes bizim gibi esir alınmıştı hatta belki de... Öldürülmüş olabilirler miydi. “Mayıs, Ilgaz’ı hiç görmedin değil mi?”
Kafasını iki yana salladı. Gözlerimde ki korkuyu görmüştü. “Merak etme. Onlara bir şey yapsalar bize de,” duraksadı. “Yani en azından beni de öldürürlerdi.”
Başımı salladım. Bir sürü seçenek vardı. Mesela biz şuan neredeydik? Sonsuzluk Türkiye’de dediler. O zaman biz... “Mayıs,” diyerek birden kafamı kaldırdım. Dikkatle bana baktığını gördüğümde, “Şuan Türkiye’de olma olasılığımız yüzde kaç?” diye sordum.
Bir süre düşündü sonra sadece, “Mümkün.” diye yanıtladı sorumu. Yine sustuğumuzda kapının açılma sesi geldi. Mayıs onun için geldiklerini düşünüp, “Sonunda.” diyerek ayaklandı.
Ben kucağımda ki ellerimle oynarken duyduğum sesle parmaklarım durdu. “Burası bir süre bende.” Sözlerinin ardından kapının kapanma sesi geldi. Gözlerim büyüdü. Doğru mu duymuştum? Şuan bünyem bir şoku daha kaldırmazdı.
Ben donmuş bir şekilde öylece dururken duyduğum sesi doğrulamak için başımı bile kaldıramıyordum. Kapının kapanmasının ardından duyduğum adım seslerinin arasına Mayıs’ın, “Hey, ben çağırdım seni.” deyişini duydum. Sanırım gelen kişi onu pek umursamadı. Adım sesleri durduğunda ise üzerime gölgesi düştü. Kafamı hafifçe kaldırdığımda ayakkabılarını gördüm.
Bir süre ayakkabılarıyla bakıştım. O da kim olduğunu anladığımı anlamış olmalı ki ses çıkarmadı ve beni bekledi. İçime derin bir nefes çekerek yavaşça kafamı kaldırdım. Siyah pantolonun üstüne beyaz gömlek ve üzerine siyah ceket giymişti. Bakışlarım sonunda yüzüne çıktığında yanılmadığımı fark ettim.
Bembeyaz teninin üstüne gece karası saçları ve aynı şekilde simsiyah gözleriyle bana bakıyordu. Oydu.
Ömer Özer.
Başım hafifçe yana bükülürken içimde hissettiğim hayal kırıklığını bastıramadım. O da mı? Neden tanıdığım yada tanımadığım herkes bu işin içinde çıkıyordu?
İçimde ki duygular gözlerime yansımış olmalı ki dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. “Prenses.”
Anlık geçmişe giden zihnimi durduramadım.
Koltukta otururken bozulan televizyonumu tamir eden Ömer’e bakıyordum. Huysuzlanmadan edemedim. “Yemin ederim akşam oldu.”
Ters ters baktı bana. “Beni abin bil dedim sana, tamirci değil.”
“Abiler ne işe yarar?”
Elinde tornavidayı yere bırakıp televizyonun arkasından çıktı ve kumandayı eline aldı. “Bilmem ne işe yarar?”
Gözlerimi devirdim yine. “Sen nasıl abisin. Abiler zeki olur.”
Kumandayı koltuğa fırlattı. “Dokunmuyorum lan televizyonuna.”
Kapıya yöneldiğinde hemen kalkıp önünü kestim ve kollarımı iki yana açıp onu durdurdum. “Tamam tamam. Özür dilerim.” Düz düz bakmaya devam edince alttan ona göz kırpıştırdım. 19 yaşında olmam onun gözünde tatlı olmama engel değildi. “Televizyonu yapacak mısın?”
Oflayarak geri döndü. Kıkırtımı tutamadım. İlk ters ters baksa da sonra o da gülmüştü. Kumandayı eline alıp pür dikkat televizyonla ilgilendi ama bir yandan da söyleniyordu. “Zaten ben beni abin bil dediğim günün-“ İçine derin bir nefes çekti. “Küfür yok.”
Kendi kendine konuşmasına güldüm. Koltuğa geri otururken, “Küfür konusunda ki hassasiyetin gözlerimi yaşartıyor.” dedim.
“İnan sende benim yaşadığım kızla yaşasaydın küfür edemezdin.”
Gözlerim kısıldı. “Yine mi şu gizemli kız?”
Kafasını aşağı yukarı salladı ama dertli gibiydi. “Maalesef.”
Dudak büzerek düşündüm. “Sevgilin mi değil mi anlamıyorum.”
Sonunda televizyondan bir kanal açabildiğinde rahat bir nefes verdi ama bana da laf yetiştirmeyi ihmal etmedi. “Çocukluk arkadaşı.”
İmayla kaşlarımı kaldırdım. “Sevgilin olmasına engel değil.” Bazen o kızı merak ediyordum çünkü adını bile bilmiyordum.
Kendini karşımda ki koltuğa bıraktı. “Çok konuşuyorsun küçük hanım.”
Yüzümü buruşturdum. “Bana şöyle deme.”
“Prenses.”
Kafamı geri atarak sabır dilendim. Elimi kaldırarak, “Lütfen sus.” dedim.
Gülüşünü duydum. “Bence sende bunu çok sevdin.” Gözlerimi kısarak ona baktığımda kahkaha attı. “Kesinlikle artık bunu daha çok söyleyeceğim.”
Elimi anlıma vurdum. Tamir olan televizyona baktığımda elimle kapıyı gösterdim. “Tamam şimdi defolup git.”
Elini kalbine attı. “Kırılıyorum ve beni kullanıyormuşsun gibi hissediyorum.”
Safça ona baktım. “Zaten öyle yapıyorum.”
Gözlerini kısarak bana baktı kumandayı son kez eline aldı ve bir şeyler yaptı. Kaşlarım çatıldığında kumandayı koltuğa atıp ıslık çalarak kapıya yöneldi. “Tamir etmemiştim bu arada telefondan açtığım kanala bağlamıştım beni sal diye.”
Hızla ayaklandım ama Ömer’de adımlarını hızlandırdı. Hızla ayakkabılarını giyip çıktığında arkasından bağırdım. “Madem övündüğün kadar zenginsin bana televizyon al!” Binadaki insanların ne diyeceği umurumda değildi.
O da binadan çıkmadan önce alt kattan bağırdı. “Tamam küçük prenses alırız.” Göz devirmeden edemedim. Aradaki 13 yaş farkını her zaman gözüme sokup abilik taslıyordu ama işim düşünce de kaçıyordu. Zaten inadıma prenses diyordu ekstra bana Demir’i hatırlatması dışında hiç bir sıkıntı yoktu. Eve girip kapıyı sertçe çarptım ama asıl yapmak istediğim kafamı duvara vurmaktı.
Hatırladıklarım sadece bir kaç saniyede gözümün önünden geçti. “Sen?” dedim. Abi yada Ömer demeye dilim varmadı. Onun burada ne işi vardı? Tek dizinin üzerine çöküp benle daha rahat göz teması kurdu.
“Abim,” Kafamı hızla iki yana sallayıp susturdum onu. “Sus.” Yine vardı. Ağlama isteği... Bazen hıçkıra hıçkıra ağlamak isteyeceğim kadar canım acıyordu ama gözyaşı akmıyordu. Neden her insanın yaptığı en basit eylemden bu kadar uzaktım?
“Selis bak-“
Yine onu susturdum. “Sende mi? Gerçekten bir sen kalmıştın.” Aklıma gelenlerle anlık duraksadım. Demir gitti tam altı ay sonra Ömer geldi. Arada yaşanan olaylar belki Sonsuzluk’la ilgili değildi ama bunlar... Dayanamayıp büyük bir kahkaha attım. Elimle Ömer’i gösterdim, aynı anda gözlerinin içine bakarken, “Sende mi hayatıma planlı girdin?” dedim ve hemen ardından yeniden güldüm. Delirmiş gibiydim. Ben kendi kendime sayıklarken Ömer hızla oturduğu yerden kalktı ve cebinden çıkardığı anahtarla zindanın kapısını açıp yanıma geldi.
Hızla yanımda dizlerinin üzerine çöküp yüzümü ellerinin arasına aldı ama izin vermedim. Ellerini yüzümden sökercesine iteledim ve göğsüne art arda vurdum. Ellerimi tutunca, “Selis bak bana ve dinle.” dedi.
Ağlamıyordum ama ağlıyor gibi nefesim sıklaşmıştı. Sadece gözyaşı yoktu. “Doğru söyle bana. Sen hatta tüm hayatım planlı mıydı? Belki de Barış bile...”
Devamını ne ben getirebildim ne de o getirmeme izin verdi. Beni omuzlarımdan tutup sarstı. “Yok öyle bir şey. Bana bak hiçbir şey planlı değildi. Tamam dört yıl işkencen,” Ağzından kaçırdığını fark ettikleriyle dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve gözlerini kaçırdı.
Dayanamayıp bir kahkaha daha attım. “Biliyorsun. Sen her şeyi biliyorsun.” Gülmeyi bırakınca kafamı aşağı yukarı salladım. “Doğru belki de sende ablam gibi en başından beri buradaydın. Hatta babama kurarken yardım etmişsindir. Ne güzel babam, ablam birde abim dediğim insan her şeyin başı. Harika, cidden harika!”
Ömer yutkundu. “Tamam her şeyi açıklayacağım ama şimdi,” Eli cebine gittiğinde bakışları kısa bir an kapıya takıldı. Sanki şuan burada olmaması lazımdı. Cebinden telefonu çıkardı ve bana uzattı. “Sizinkilere haber verebilir misin?”
Anlık afalladım ama buradan çıkma ve ekibe kavuşma ümidiyle hemen toparlandım. Olduğum yerde dikleşerek Ömer’e baktım. “Ne?”
İçine derin bir nefes çekip cümlelerini toparladı. “Demir’in numarası var ama ulaşamıyorum.”
Yine bir şok daha geçirdim. “Demir’i de tanıyorsun?”
Tek eliyle sertçe yüzünü sıvazladı. “Şimdi sikicem ya.” Bu sefer küfrünü tutamamıştı. Zaten az önce ki gözlemlerime göre muhtemelen küfretmesine izin vermeyen kişide Elis’ti. Boynunun yanında Elis’le aynı dövmeye sahip olması ise her şeyi açıklıyordu ama Sonsuzluk’un varlığını bu zamana kadar bilmediğimden hiç sorgulamamıştım bunu.
Elini yüzünden çekince yeniden bana odaklandı. “Bak abim, şimdi sen birini çağırıyorsun ve sizi kurtarmak için bu numaradan benimle iletişime geçiyorlar ki sizi buradan çıkarabilelim.”
“Diğerleri-“
Yine lafımı kesti. “İyiler. Çatışmada geri çekilen taraf biz olduk.” Sonra beni süzdü ve sinirle güldü. “Nedeni de belli ya gerçi.”
“Sende mi oradaydın?” diye hızla aklıma takılan soruyu sordum.
Kafasını iki yana salladı. “Hayır, benim burada işlerim vardı.”
Yine bir gerçek ve yine sindiremiyordum. Tamam bunu da yok sayacaktım. Kafamı aşağı yukarı salladım. “Demir’e mesaj attın mı?” Şuan aklımda ezbere hiçbir numara yoktu ama elimizde Demir’in numarası varsa belki ona ulaşabilirdik.
Ömer gözlerini yumdu. Ne olduğunu anlamadım. Bana baktığında, “Aradım ulaşılmayınca mesaj attım.” dedi ve zorla yutkundu. “Cevap...” Sanki söylemeye dili varmıyormuş gibi mesajı açıp gösterdi.
Artık benim yapabileceğim bir şey yok.
Bunun ardından bir sürü ısrar mesajı ama karşılık olarak alınan tek şey görüldüydü. Bir an duraksadım Demir olduğuna ikna olamadım. Ömer telefonu çekerken, “Yine de konumu attım ama saatler geçti ve...” O söylemese de anlamıştım. Neden? Artık ben hayatımda olan hiçbir durumu kestiremiyor ve anlamlandıramıyordum.
Yine yok saydım. Bir süre yaşadıklarımı yok saymam lazımdı yoksa yaşayabilecek gibi değildim. Ömer’e baktım yeniden. Bakışlarım çaresizdi ama soru işareti doluydu. Kimsenin numarasını ezbere bilmiyordum hatta kendiminkini bile bilip bilmediğim şüpheliydi. İlacım yüzünden yaşadığım anlar silinirken numaraları aklımda tutmam bir mucize olurdu.
O an uzun zamandır sesi çıkmayan Mayıs’ın sesi yankılandı sessizliğin içinde. “Ben Ilgaz’ın numarasını biliyorum.” Ömer’le ikimizde Mayıs’a baktığımızda o da ne olduğunu kestiremiyordu ama buradan çıkış yolunu bulduğumuzun farkındaydı.
Ömer kafasını salladı ve telefondan hızla tuşları açtı. “Söyle.” Mayıs itiraz etmeden numarayı söyledi ve Ömer numarayı tuşladıktan hemen sonra aradı. Telefon çalarken ondan alıp kulağıma yasladım.
Telefon hala çalarken yandan Ömer’e bakıp, “Türkiye’de miyiz?” diye sordum. En azından kafamda ki soru işaretlerinden biri eksilsin istiyordum. Ömer kafasını sallayıp beni onayladığı sırada telefon açılmıştı. “Alo?” diyen temkinli ses bizzat Ilgaz’a aitti.
Sesini duymamla rahat bir nefes verebilmiştim. İyiydi, sorun yok...
Çok uzatmadan, “Ilgaz.” dedim hızla. Sesimi duymasıyla birlikte bir hareketlenme oldu.
“Selis?” dedi sorar gibi. Yine Selis, Arıza Kız değil...
“Benim.” diye onayladım detaylara çok takılmadan.
Ilgaz, “Neredesin? Mayıs yanında mı?” diye sordu telaşla.
Sanki görebilecekmiş gibi kafamı salladım. “Yanımda. Sonsuzluk’un elindeyiz.”
Devamını getiremeden, “Tamam Afet konumunuzu buldu geliyoruz.” dedi.
Hızla konuştum. “Dur. Fevri davranmayın. Bilgi ve destek için bu numaranın sahibiyle iletişimde kalın.” Ömer’e baktığımda beni gözleriyle onayladı.
Ilgaz, “Emin misin?” diye sordu. Muhtemelen zorla konuşturulma ihtimalimden şüphelenmişti.
“Evet, eminim. Bana güven.” Ilgaz’dan ses gelmedi.
“Peki.” demekle yetindi.
Ömer ayaklandı ve elini uzattı. Bir yandan kapıya bakıyordu. Aceleyle, “Şimdi kapatıyorum.” dedim. Konuşmasına fırsat vermeden telefonu kulağımdan çekmiştim ama dayanamayıp yeniden yasladım. “Ilgaz,” dedim yutkunarak. Sesimi zor bulmuştum nedensizce. Bir mırıltıyla beni onaylayınca, “İyisiniz, iyisin... Değil mi?” diye sordum.
Bir süre sustu. Sanki yüzünde ki sırıtışı buradan hissetmiş gibiydim. “Selis,” dediğinde bu düşünceyi kafamdan attım. Artık bana ne Arıza Kız diyordu ne de sırıtıyordu. Zaten ondan bunu beklemekte bencilce olurdu. “Sen nasılsan bende öyleyim.” diye açık uçlu bir yanıt verdi ve ben telefonu kapatmadan o kapattı. İçime zorla bir nefes çektim.
Telefonu Ömer’e uzattım ve bakışlarımla işin hallolduğunu onayladım. O da kafasını salladı ve hızla bulunduğum hücreden çıkıp kapıyı yeniden kilitledi. Telefonu arka cebine attı. Hızla kapıya ilerlediği sırada kapının ağır açılma sesi geldi. Çıkmak için geç kalmıştı.
Kapı tamamen açılmadan hızla iki adım geriledi ve Mayıs’ın hücresinin önünde durdu. Hafif yan dönerek kapıya o şekilde baktı. Kapı açıldığında içeri ilk iki tane iri cüsseli adamlar girdi. Hepsi siyahlar içindeydi. Boyları iki metreden uzun değilse bende bir şey bilmiyordum.
Elis üstünü değiştirmişti. Ne ara değiştirdiğini bilmiyordum ama altında siyah deri taytı ve üstünde siyah bir badi vardı. Ayağında yine uzun topuklu botları vardı. Beline ortasında sonsuzluk işareti olan bir kemer takmıştı. Üzerine ise uzun siyah deri bir trençkot giymişti. İçeri girince arkasından yine kapı kapandı. Siyah gözlüğü yine gözündeyken bakışlarını odada gezdirdi.
İlk bana sonra Mayıs’a baktı. Mayıs’a baktığı an iki tarafından önüne dökülen saçlarını arkasına attı ve ona doğru yürüdü. Tam karşısında durduğunda ellerini trençkotunun cebine attı. Sırtıyla bakışırken sesini duydum. “Merhaba.” Sesinde ki alayı gizleme zahmetine girmiyordu.
Elis’in içeri girmesiyle ayağa kalkan Mayıs tam Elis’in karşısında dikildi ve çenesini yukarı dikti. Ellerini arkasında bağlayarak delici buz mavilerini Elis’e dikti. “Tanıştığımıza memnun olmadığını zannediyordum.”
Bu sırada bende ayağa kalktım. Ömer, Elis’in bir iki adım sağında dikiliyordu. Onun varlığını Elis garipsememişti. Tek kaşım havalandı. Tam hücrenin ucunda durdum ve onlara yaklaşabildiğim kadar yaklaştım. Bir yandan onlara bir yandan Ömer’e bakıyordum. Ömer ise sanki hiç umurunda değilmişim gibi Elis’e bakıyordu.
Elis aynı alaycılıkla güldü. “Bunu reddetmedim.” derken kafasını iki yana salladı ve tek ayağını dizinden kırarak olduğu yerde hafifçe sallandı. “Yeni bir buluşum var.”
Mayıs konuşmasını bekledi ama karşılaştığı tek şey sessizlik oldu. Mayıs sıkılmış gibi, “Eee,” dedi. “Ben bu bilgiyle ne yapabilirim?”
Elis omuz silkti. “Hiç.” dedi uzatarak. Sonra olduğu yerde hafifçe dönerek Ömer’e baktı. “Lord’um?” dedi sorar gibi. Ömer aynı ciddiyetle bakmaya devam etti. “Sizin burada ne işiniz var?”
Ömer’in yüzünde tek bir mimik kıpırdamazken, “Deney farelerinle tanışmak istedim.” dedi. “Yeni gelmiştim pekte konuşamadık.”
Elis heyecanla ellerini bir kez birbirine vurdu. “Sana bir sürprizim var.” Sözlerinin ardından hızla bana döndü ve topuklularının çıkardığı takırtılarla yanıma geldi. Yanıma geldiği an yeniden Ömer’e döndü ve tek eliyle gözlüğünü çıkardı. Saçlarını arkaya savurduğunda tek eliyle beni gösterdi. “Bil bakalım bu kim?”
Ömer bize döndüğünde duygusuz gözlerini kısa bir an bana değdirmişti. Yeniden Elis’e baktığında, “Kim?” diye sordu bilmiyormuş gibi.
Elis heyecanla kahkaha attı. “Sana bahsettiğim kaçak kardeşim. Hani şu senin bir yıl boyunca aradığın.” Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Hayatımın arka planında gerçekten bilmediğim çok şey dönüyordu. “Nasıl benziyor muyuz?”
Ömer gözlerini kısarak bana baktı. “Daha çok Kral’a benziyor.”
Elis kafasını aşağı yukarı sallayarak gözlüğünü yeniden gözüne taktı. “Evet o biraz babama çekmiş.” Sonra yandan bana baktı. “Hatta baya bir babama çekmiş.”
Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Ömer, Elis’e ciddiyetle bakmaya devam edince Elis ofladı. “Görev başında fazla ciddisin bana dünya yansa umurunda olmayacak Ömer lazım.” Sonra ağır adımlarla Mayıs’a ilerledi. “Çünkü,” diye uzatarak konuştu. “Asıl eğlence şimdi başlıyor.”
Ömer kısa bir an bana baktı. Çok kısa ama bakışlarında ki özrü gördüm. O an kafama şimşek çaktı. Bize, hayır. Mayıs’a bir şey yapacaklardı. Yine de temkinli davranma kararı aldım. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
Saçlarını savurarak omzunun üstünden bana baktı. “Ooo, demek kardeşimin ilgisini çekebildik.” Dudakları tehlikeli bir yavaşlıkla iki yan kıvrıldı. Kafasını sallayarak, “Çıkarın.” dediğinde siyahlar içindeki adamlar emri alarak Mayıs’ı hücreden çıkardılar. Mayıs direnmedi çünkü adamları yenemeyeceğini biliyordu.
Elis gülümseyerek Ömer’e döndü. “Lord’um.” dediğinde Ömer kafasını sallayarak kapıya yöneldi. Kapıya üç kez belirli ritimle vurduğunda kapı açıldı ve kapının önünde beliren adam elinde ki garip aleti Ömer’e verdi. Kaşlarım daha da çatılırken kapı kapandı.
Ömer içine derin bir nefes çekti ve onunda dudakları iki yana kıvrıldığında Elis’e döndü. “Kraliçe’m.” diyerek Elis’e aleti uzattığında Elis çoktan cebinden çıkardığı siyah deri eldivenleri ellerine geçirmişti. Ömer’in elinden aleti aldığında bir süre elindeki alete bakındı.
O sırada bende inceleme fırsatı buldum. Yaklaşık 30-40 santim olan aletin ucunda yuvarlak bir şey takılıydı. Çapı bir karıştan biraz uzun olan dairenin üzerinde tel kadar ince sayamayacağım kadar çok iğne vardı. Gözlerim büyürken korkuyla yutkundum. Ne işe yaradığını bile bilmiyordum ama ucunda iğne varsa hiç hayra alamet değildi.
Parmaklıklara yapışarak, “Sakın!” diye bağırdım. “Onu Mayıs’ın üzerinde kullanmayacaksın!”
Emir kipiyle konuşmama karşılık gür bir kahkaha daha attı. Bana döndü ve gözlüklerinin ardından bakarken üzülüyormuş gibi dudak büzdü. “Üzgünüm kardeşim seni kırmak istemezdim ama tamda o yapma dediğin şeyi yapacağım.” Bir kahkaha daha atarken aleti tek eliyle tuttu. Kafasını geri yatırarak diğer eliyle gözlüğünü çıkardı. Saçları geri savrulurken gözlüğün uçlarını saçlarının içinden geçirerek çıkardı. Sonra yeniden dikleştiğinde yandan Ömer’e bakarak gözlüğünü uzattı. “Tutabilir misin Lord’um?”
Ömer sabır dilenir gibi gözlerini yumduğunda Elis neşeyle gülüyordu. İnsanlarla uğraşmak hoşuna gidiyor gibiydi. Ömer sertçe gözlüğü aldığında, “Hey!” diye bağırdı. “Kıracaksın.”
“Yenisini alırsın.” diye kısa bir yanıt vermekle yetindi.
Elis anlık aydınlanmış gibi duraksadı. Sonra, “Doğru.” diyerek Mayıs’a döndü. “Ben istersem alırım.”
Artık tamamen Mayıs ile ilgilenmeye koyulduğunda dudakları zevkle iki yana kıvrılmıştı. Yavaş adımlarla Mayıs’ın karşısında durduğunda Mayıs sinirle soluyordu. “Şuan istersem bu iki adamı da devirebilirim.” Yapardı yada yapamazdı. Kestiremiyorum doğrusu.
Elis’in kaşları havalandı. “Ama ben varım.”
Alayla gülen Mayıs’tı. Küçümser bakışlarla Elis’i süzdü. “Sende çok zor bir lokma değilsin.”
Elis çok komik bir şey söylemiş gibi birden yükselerek güldü. Sonra Ömer’e döndü ve işaret parmağıyla kendini göstererek, “Duydun mu Ömer? Beni devirebileceğini düşünüyor.” diye alayla konuştu. Gülerken yeniden Mayıs’a döndü. Tek elinde aleti tutarken diğerini cebine attı. Neredeyse Mayıs’ın burnunun dibine girdiğinde, “N’apacaksın?” diye sordu ama aynı hızla cebinde ki elini çıkarıp Mayıs’ın boynuna çıkardığı şırıngayı enjekte etti. Ben bağırırken Elis zevkle gülüyordu. “Doğrusu merakta etmiyorum. Zaten artık yapamazsın.”
Mayıs’ın gözleri kaymadan önce son kalan gücüyle kafasını öne savurduğunda Elis şırıngayı sapladığı yerden çıkarak geri kaçtı ve Mayıs’ın atmaya çalıştığı kafadan kurtuldu. “Tüh,” dedi. “Şansına küs artık, bir daha ki sefere.”
Mayıs tam bayılmamıştı ama vücudundaki tüm güçte çekilmiş gibiydi. Elis bu halini zevkle izledi. Aleti yere bırakarak üzerinde ki trençkotu çıkardı ve onu da yere savurdu. Saçlarını trençkotunu çıkarmadan önce cebinden aldığı lastikle dağınık bir topuz yaptı ve kafasını iki yana esnetti.
Aleti yeniden eline aldığında, “Şimdi başlıyoruz.” dedi.
O an belki durdurma ümidiyle, “Dur. Tamam, yanınızda dururum. İstediklerinizi yaparım ama onu bırakın!” diye bağırdım. Elis’in adımlarının sekteye uğradığını görünce devam ettim. “Deneğinde olurum. Dayanıklıyım tüm aletlerini bende deneyebilirsin.”
Elis yandan bana bakarak dudak büzdü. “Vay, sevgi insana neler yaptırıyor.” Sonra bir kere dilini damağına vurdu. “Ama yok ben acıdan besleniyorum. Merak etme arkadaşın ölmeyecek sadece yeni icadımı deneyeceğim.”
İkna etme çabasıyla kafamı iki yana salladım. “Benim üzerimde dene.”
Yüzünü buruşturdu. “Seni de susturtmak zorunda bırakma beni. Şurada keyifle, kaliteli zaman geçireceğim. Bölme.”
Elis önüne döndüğünde kafamı hafifçe eğerek Ömer’e baktım. Ona baktığımı hissettiğinde kimse görmeden yandan bana baktı. Yalvaran bakışlarımı gördüğünde dudaklarını birbirine bastırarak yutkundu. Gözlerindeki çaresizliği gördüm. Bir şey yapamazdı.
Yeniden Elis’e döndüm. Korumalar yarı baygın halde ki Mayıs’ı tam ortaya getirmişlerdi. Yüzü bana dönüktü. Hücrede yan yan ilerleyerek onun karşısında durdum. Yine arada mesafe vardı ama gözlerini yerden kaldırsa beni görebilecekti. Elis tam Mayıs’ın arkasına geçtiğinde, “Mayıs.” diye seslendim. “Bana bak.” Hala bu anda mı bilmem gerekiyordu. Eğer değilse tek hissedeceği şey acı olacaktı. Belki bana odaklanırsa az da olsa acısını azaltabilirdim. Her şey zihinde bitiyordu. Dört yıllık işkencede bunu öğrenmiştim. Tek yapılması gereken işkence anında soğukkanlı kalıp beynini yönetebilmek. Ben çok ileri seviyede başaramamıştım ama andan ve acıdan soyutlanırsak daha az hissedilebiliyordu. Bunu tam anlamıyla yapabilen var mıydı bilmiyorum, aynı zamanda hissedilecek acıya da alışkın olmak lazımdı.
Mayıs tepki vermeyince sertçe yutkundum. Beni duymuyordu. İlaç sinirlerini yatıştırmamıştı, beynini andan uzaklaştırmıştı. Belki de uyuşturucuydu bilmiyorum. Ama kesin olan şey Mayıs’ın şuan burada olmayışıydı. Elis Mayıs’ın arkasına geçtiğinde ilacın ucunda ki tuşa bir kere bastı. O kısacık anda bile tellerin ucuna gelen elektrik akımı belirgindi.
Elis bu görüntüyle zevkle sırıttı. Yeniden Mayıs’a baktım. “Mayıs beni duyman lazım. Lütfen Mayıs.” Yine tık yok. Başı önüne eğik öylece yere bakıyordu. Saçları yüzünü kapatıyordu belki de gözleri kapalıydı ama saçma olurdu. Amaç acıyı hissetmesiyle onu bayıltmazlardı.
Elis aletin yuvarlak başlığını Mayıs’a doğru tutup havaya kaldırdı ve sertçe Mayıs’ın sırtına sapladı. Mayıs acıyla çığlık atarak kafasını kaldırdı. Gözlerim titreşirken, “Mayıs.” dedim bir kez daha.
Daha elektrik akımını sağlayacak tuşa basılmamışken bile sırtına saplanan iğnelerle akan kan yere damlamaya başlamıştı. “Dur!” diye bağırdım bu sefer Elis’e. Kafamı kaldırıp Mayıs’ın arkasında ki Elis’e bakmaya çalıştım. “Ne istiyorsun söyle! Yemin ederim yapacağım!”
Mayıs’ın çığlıkları arasından Elis bağırdı. “Acı çekmeni istiyorum kardeşim ama fiziksel olarak değil.” Aletin ucunda ki tuşa basınca elektrik akımı sağlandı. Hızla Mayıs’a baktım. Zaten iki büklüm olan vücudu elektrik akımıyla titremeye başlamıştı. Kafamı iki yana salladım, hayır bu olmamalıydı. Onun yerinde ben olmalıydım. Acı çeken ben olmalıydım. Onun bir suçu yoktu ki. Onun ne Sonsuzluk’la ne de Zirve’yle bir bağlantısı yoktu. O tamamen tesadüfen girmişti aramıza. Zaten çok acı çekmişti, buna da gerek var mıydı? Sağlığı bile yerinde değildi Mayıs’ın! Buna dayanamazdı.
Mayıs’ın titreyen bedenine kilitlenmişken Elis’in sesini duydum. “Tam olarak bundan. Ruhsal acı çekmeni istiyorum ve bu daha başlangıç. Neydi kurduğunuz ekibin adı?”
Eğer şuan Mayıs’ı o iki adam tutmuyor olsaydı çoktan yere devrilmişti. Dizleri hafif bükülmüştü. İmkanı olsa yere çökmüştü. Ama bağıramıyordu da verilen elektrikle titrerken kendini kasıyordu. Zaten akan kan hızlanmıştı. Yerde neredeyse kan gölü oluşmuştu ama gözleri hala açıktı. Direniyordu bu anda bile değildi ama direniyordu. Zaten Mayıs hayatı boyunca her şeye direnmişti, birde buna gerek var mıydı?
Elis kendi kendine konuşmaya devam etti. “Ha, Kankırmızısı.” Yine güldü. “Hepsi buraya gelecek. Hepsi bu acıyı çekecek. Ve hepsi senin gözünün önünde ölecek kardeşim. İşte o zaman ruhsal acı neymiş göreceksin. Gerçekten ruhsuz bir insana dönüştüğünü görürsem seni oradan çıkarırım.”
Ben o zaman buradan çıkmak isteyecek miydim? Elis’in neşeli kahkahasının ardından alet Mayıs’ın sırtından çekildi. Mayıs kendini sıkmayı bıraktığında bir çığlıkla daha öne eğilmek istedi. Sanki o acıyı sırtımda hissettim. Hala kan akıyordu. Belki de tam anlamıyla içi yanıyor gibi hissediyordu. İçinde bir ateş onun organlarını yakıyordu ama durduramıyordu.
Dizlerini biraz daha kırarak eğildiğinde bende onunla birlikte eğildim. Tam karşısında göz hizasındaydım ama o gözlerini sıkı sıkı yummuş acısını bedeninden dışarı atmak istercesine bağırıyordu. Gözlerinden dökülen yaşları gördüm. O an bende ağlamak istedim ama olmadı.
Mayıs orada acılarla kıvranırken ben bakmaktan başka bir şey yapamadım. Aklıma gelmiyordu. Ne geleceğine bile bilmiyordum. Ben acı çekmeye alışıktım. Karşımda birini acı çekerken görmeye değil. Hele sevdiğim birini hiç değil. İçim acırken dişlerimi sıktım. “Mayıs...” Sesim fısıltı gibiydi. Ona bir şey olmadı değil mi? Ölmeyecek demişti. Şuan Mayıs’ı bu hale getiren ablamın tek sözüne tutunacak kadar aciz bir durumdaydım.
Mayıs yine titreme krizine girince kafamı iki yana salladım. “Hayır, hayır, hayır...” diye art arda fısıldadım. Onun ölmesine izin veremezdim. Kafamı kaldırıp Elis’e baktım. Gözlerimde ki acizliği gizlemedim. Yalvaran bakışlarımla ona bakarken, “Lütfen,” diye fısıldadım. “Şimdi değil. Şuan öldürme.”
Ilgaz bizi kurtarabilirdi. O zamana kadar yaşasa yeterliydi. Elis’in bakışlarında tek bir duygu yoktu. Acıma bile yoktu. Zevkle dudağı tek kenara kıvrıldığında aleti Ömer’e uzattı. Ömer elinden aleti aldığında Mayıs’ın arkasından çıkarak bana doğru yürüdü. Tam Mayıs ile aramıza geçerek önümde eğildi. “Canım kardeşim. Seni seveceğimi hiç düşünmezdim.” Güldü ve bakışlarını yüzümün her bir noktasında gezdirdi. “Fazla iyi bir kızsın. Anlatıldığından daha iyi.” Yüzünü buruşturdu. “Ama,” dediğinde parlak kahveleri tam gözlerimin içine baktı. “Ben senin içinde ki kötülüğü görebiliyorum.” Dikleşip bana tepeden baktı. “O kötülüğü sevdim. Ortaya çıktığında seni tam anlamıyla sevebilirim.”
Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama sözleriyle ateş çıkacak noktaya geldiğine eminim. Hızla dikleştim ve parmaklıklara tutunarak, “Beni kendinle karıştırma! Sakın bunu yapma! Eğer ölmezsem bil ki hepinizden bugünün intikamını alacağım. Hem de en beklemediğin anda!” diye haykırdım ve sinirle ayağımı vurdum parmaklıklara.
Bu halim Elis’i keyiflendirmekten başka bir işe yarmadı. Mayıs acıdan ben sinirden titrerken gülerek önümden çekildi. Eldivenleri çıkarırken ıslık çaldı. “Hep merak ettiğim bir şey vardır.” Onu da merakını da...
Yeniden Mayıs’ın arkasına geçtiğinde onu umursamadan Mayıs’a döndüm. Ağlıyordu. Çığlıklarının yerini kesik inlemeler aldığında ağlayarak iki büklüm olmuştu. İçine zor nefes çektiğini fark ettim. Bayılabilirdi her an. Belki de bunu istiyordu acıdan kurtulmak için bayılmayı, hatta ölmeyi...
Elis susmadı, onun kahrolası sesi susmadı. “Acaba yaraya tuz basmak deyimini gerçeğe dökersek nasıl olur?”
Öfkeden kızaran bakışlarımı ona diktim. Ama dişlerimi öyle bir kenetlemiştim ki cevap bile veremedim. Bu halimle daha da keyiflendi hatta neredeyse olduğu yerde hafifçe zıpladı. “Bence de. Denemeliyiz.”
Yeniden Ömer’e baktı. Ömer bakışlarından ne istediğini anlayıp kapıya yöneleceği sırada duraksadı. Mayıs’a bakarken, “Ölecek gibi. Öldürmemeliyiz işimize yarayacak.” dedi.
Elis alayla tek kaşını kaldırdı. “Benim yöntemlerime ne zamandan beri karışılıyor?”
Ömer burnundan sert bir nefes vererek arkasını döndü ve yeniden kapıya üç kez tıklattı. Açıldığında, “Tuz torbası.” emrini vererek geri çekildi.
Bir adam 5 kiloluk kocaman torbayı getirdi ve Elis’in önüne bıraktı. Elis ona kafasıyla çık emrini verince kapıya yöneldi. Hala Mayıs’ı tutan adamlara, “Kızı bırakın.” emrini verdiği an adamlar Mayıs’ın kollarını bıraktı. Elis kafasıyla kapıyı işaret ederek, “Sizde çıkın.” dedi. Adamlar emre itaat ettiğinde odada sadece Ömer, Elis, ben ve yerde yüz üstü yatan Mayıs kaldı.
Mayıs kendi kanının içinde yatarken gözleri yarı açıktı. Acıyla inlemesinin arasından öksürdü ve öksürüğüyle de neredeyse avuç avuç kan kustu. Fazla kan kaybetmişti ve kaybetmeye de devam ediyordu. Böyle hayata tutunamazdı.
Bende hızla dizlerimin üzerine çöktüm. “Mayıs.” diye fısıldadım. Kafamı omzuma yatırarak ona baktım. Şuan bana laf sokmalıydı, kalkıp kendini övmeliydi. Her şeyi yapmalıydı ama kanlar içinde yatmamalıydı. Ben varken o bu işkenceyi çekmemeliydi.
Yine Elis’in lanet olası sesini duydum. “Merak etme bitmek üzere.” Yanına bırakılan torbayı aldı ve içinde ki tasa tuz doldurdu. Tası tam Mayıs’ın tepesinde tuttuğunda artık ruhsuz gözlerle ona bakıyordum. Gerçekten tüm duygularım yok olmuş gibiydi. İstediğine ulaşıyordu hem de daha ilk denemeden.
Kafasını hafifçe yana yatırdı. “Sanırım kapanmış yaraya tuz basılmaktı deyim ama olsun böylesi daha acı verici.” Sözlerinin ardından yine tüm odayı inletecek bir kahkaha attı. Tası yan yatırarak yavaşça tuzu Mayıs’ın sırtına döktü.
Bayılmak üzere olan Mayıs hissettiği acıyla titredi. Kalan gücüyle sadece hafifçe inleyebilmişti. Bağıramıyordu da artık. Çaresiz gözlerle ona bakarken vücudunun her bir yanını tarıyor bir çözüm arıyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
Elis kıkırdayarak tuzu döktü. Mayıs’ın delik kıyafetlerinden içeri süzülen tuzla hissettiği acıyı ben yaşamadan tahmin edemezdim. Belki de derisinin bile içine sızmıştı. Sonuçta sırtı da kıyafetleri gibi delik olmalıydı. Tuzun şuan tek avantajı azda olsa kanı durduracak olmasıydı. Yine tıp bilgim sıfıra yakındı belki de tuz damarları tıkayacak ve kan akışını tamamen engelleyecekti. Zaten sinirleri parçalanmış olmalıydı ondan emindim.
Elis tası arka arkaya doldurarak Mayıs’ın sırtına döktü. Neredeyse torbayı yarıladığında tası tuzun içine attı. “Sıkıldım.” Onu umursamadım. Tek odağım acıyla titreyen ve ağlarken bir yandan dudaklarını kıpırdatan Mayıs’tı. Kendi kendine bir şeyler sayıklıyordu ama ben ne olduğunu duyamıyor, anlayamıyordum.
Birden Elis ayağını Mayıs’ın sırtına bastırınca Mayıs’ın gözleri büyüdü ve bir çığlık daha attı. Kulaklarımın çınladığını hissettiğimde yüzümü acıyla buruşturdum ama bu içimde ki acı içindi. Mayıs’ın hissettiği acı sanki benim göğsüme de işlenmiş gibiydi.
Mayıs kesik kesik nefes alırken bir kere daha öksürüp kan kustu. Gözyaşları kurumuştu artık. Ağlayamıyordu bile. Belki de gözyaşı da tükenmişti aynı Mayıs gibi.
Elis ayağını hafifçe bastırdığında botunun topuğu hafifçe Mayıs’ın sırtına girdi. Mayıs’ın dişlerinin birbirine çarpışını duydum. Elis, “Bana bak.” dediğinde zorla kafamı kaldırdım. Onu gördüğümde yüklenen sinire engel olamıyordum. Avuç içlerimi sertçe yere bastırarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Dişlerimi sıkmış o şekilde nefes alıyordum. Bu halim onu güldürdü. “İstediğin kadar yalvar seni öldürmeyeceğim.” Bakışları karnıma indi. “Hatta iyileştiriyorum bile.” Yeniden gözlerime baktı. “Şimdi arkadaşın yaşayacak ama istediğim zaman bana ekibin diğer üyelerinin kaldığı yeri söylemezsen,” Ayağını daha sert bastırdığında Mayıs bir kere daha bağırdı. “Arkadaşın ölmez. Daha beter işkenceler görür.”
Sertçe yutkundum. Çıkış yolum yoktu. Hepsi ölecekti ama tutunacağım bir dal vardı. Mayıs hala nefes alıyordu ve Ilgaz bizi kurtarmaya gelebilirdi.
Sustum her şeyi zamana bıraktım. Elis suskunluğumu bir kabulleniş olarak algılamış olmalı ki ayağını Mayıs’ın sırtından çekti ve iki adım geriledi. “Güzel.” Yüzüne sıçrayan kanlarla korkutucu görünüyordu. Ekinin tersiyle alnındaki kanı sildi ve eline bakarken zevkle güldü. Zevkle gülerken bir adımda arkasına döndü. Sonra yeniden Ömer’in karşısında dikildi. Elini uzattığında Ömer avucunun içine güneş gözlüğünü bıraktı. Elis saçlarını geri atarak gözlüğünü taktı ve topuklularının takırtısı eşliğinde odadan çıktı. Çıkmadan önce Ömer’e bakmış, “Sen buraları toparlarsın.” demişti.
Ömer ağzının içinde, “Zaten sen dağıt ben toplayayım.” diye homurdanmıştı ama onu dinlemeden çıktı.
Ben yeniden Mayıs’a baktım. Sertçe yutkundum. Titremeleri de durmuştu. Sanki tamamen hissiz gibiydi. Gece karası saçları hayatının karanlığını yansıtır gibi dağılmıştı. Kendi kanının içinde yatarken gözleri açıktı ama boşluktaydı. Bir eli yüzünün ilerisine doğru uzamıştı ve avucu tepeye bakıyordu.
Gözlerimin yandığını hissettim ama gözyaşı gelmedi. Düğüm düğüm olan boğazıma inat bir kez daha yutkunduğumda boğazımın yandığını hissettim. Bir elim kalbime gitti. Acıyordu sanki kalbimin bir parçası koparılmış gibiydi. Mayıs’la dosttan hatta kardeşten de öteydik biz. Ruhlarımız birbirini tamamlıyordu. Şimdi o zarar görmüştü ve benim içim acıyordu.
Onun gözünün baktığı noktaya kafamı koyarak yere uzandım. Parmaklıkların arasından kolumu uzatarak onun eline uzandım. Elini tutamasam da en azından parmaklarımla parmaklarına dokunabilmiştim. Buz gibiydi teni fazla soğuktu. Esmerdi onun teni. Şimdi niye bu kadar açıktı. Buz mavisi gözlerine baktım. O da bana bakıyordu ama beni görüyor muydu?
Dudaklarımı araladım. Bir şeyler mırıldanıyordu ama duymuyordum. “Mayıs,” dedim beni duyması umuduyla. Dudakları duraksadı.
Yeniden açtığında fısıltıdan daha da sessiz bir şekilde, “Duygu...” demişti.
Gözlerimi sıkıca yumdum. Benim yerimde Duygu’yu görüyordu. Onun yanına mı gidiyordu? Ama ben ne olacaktım? Mayıs’ta benim Duygu’mdu. O ölmese olmaz mı? Yada aynı anda ölelim. Bu acıyı birbirimize yaşatmayalım.
“Gitme.” diyebildim sadece. Sahip olduğum tek kardeşimde benden gitmesin. Uzun süre sonra edindiğim ilk arkadaşımda benden gitmesin. Onunla çocuk olduğum dostum benden gitmesin. Geçmişimi ilk kez açtığım kişi benden gitmesin... N’olur, lütfen, yalvarırım... Mayıs benden gitmesin.
Yeniden açtım gözlerimi. Hala boşluğa bakar gibi bana bakıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim yada sadece yanıldım. Bilmiyorum hissizleşmiştim. Duygularım benden alınmış gibiydi. İçim bomboş gibi hissediyordum.
Buz mavisi gözlerine baktım ama sanki maviliği gitmiş gibiydi. Tek elimle gözümü ovuşturdum ama hayır. Mayıs’ın gözlerinin mavisi ondan alınmıştı. Sahip olduğu tek renk artık yoktu. Gözleri soluk beyaza yakın bir griydi. Renksiz, cansız... Ölü gibi.
Hıçkırdım. Ağlamadım ama hıçkırdım. “Mayıs...” O an yanında beliren ayakları gördüm. Ömer’indi biliyordum bakmadım. “Abi.” dedim yıllar sonra. “Yine ne istesem yapar mısın?”
Kısa bir sessizliğin ardından sesini duydum. “İstemesen bile yaparım Prenses.”
Bu sefer sinir olamadım. Sadece Mayıs’ı yaşatsa ve onu buradan kurtarsa bana yeterdi. Ben ölsem de olurdu artık zaten uzun süredir boş boş yaşıyordum. Ama Mayıs ölmemeliydi.
Ömer, Mayıs’ı kucaklayarak yerden kaldırdığında kafamı kaldırıp ona baktım. O da bana bakıyordu. “Sizi bugün buradan çıkaracağım.” Gözlerimi kapattım ve o teşekkürümü anladı. Yorgun hissediyordum fazlasıyla. Mayıs’ı odadan çıkardığında bile görüntüsü hala gözlerimin önündeydi. Gözümü açtım karşılaştığım tek şey kan gölü oldu. Kapattım. Kan gölünün içinde Mayıs belirdi.
Uyumak istedim ama göreceğim kabusları hayal bile edemiyordum yine de direnemedim. Uykuya yenik düştüm. Elis’in tabiriyle oyunun asıl başrolü olan Mayıs kabuslarımın da başrolü oldu bugün. Hiçbirinde de Ilgaz gelmedi. Belki de bizi bulamayacaktı. Zaten bulsa, gelip bizi kurtarsa bile şu andan sonra bir işe yarar mıydı ki?
2 YIL ÖNCE
Kabus görmemiştim. Uyumuş muydum? O da muamma. Gözlerim kapanmıştı ve bir daha hiç açılmamalarını istemiştim. Belki de bayılmıştım. Bir an dün yaşanan her şeyin kabus olmasını istedim. Değildi ama. Gözlerim aralandı, tavanla bakıştım.
Etrafa bakmak istemedim. Dağ evinde olduğumu görmek istemedim. Her gün olduğu gibi gözümü evimde açmak istedim. Her yerde Demir’in anısının olduğu evde. Bu da imkansızdı. Her şey gerçekti, hem de fazlasıyla.
Uyandığımda ilk hissizlik hissettim. Sonrasında ise kasılma ile gelen ağrı. Üşüyordum ama kendime bile bakmak istemiyordum. Bu bedenden de iğreniyordum artık. Benim olmasa yada şuan ölsem. Nereden devam edecektim? Nasıl toparlayacaktım? Tekrar bir yaşama sebebi bulabilir miydim? Artık çok zor geliyordu. Acaba kıpırdamasam şuan kanamadan ölür müydüm? Gece boyunca bu olmadıysa ve ben şuan uyanıyorsam buda zor bir ihtimaldi.
Elimi kıpırdattım ilk. Donmuş vaziyetten çıkma kararı aldım. Elimi kaldırıp gözümün hizasında tuttum. Çiziklerle doluydu, kızarık ve morluklar vardı. Muhtemelen her yerim böyleydi.
Elimi indirdim. Kolumu kıpırdatmamla bile bir ağrı saplanmıştı bedenime. O an beynim sinyal verdi. Barış hala burada mı? Doğrulmak istedim ama güç bulamadım. Kafamı sola çevirdim. Hemen ileride ki sehpanın üzerinde gördüğüm not kağıdıyla yutkundum. Özenle yerleştirilmişti.
Zorla ellerimi iki yanıma bastırarak yerimden doğruldum. Vücudumun her yerine batan sancılar bıçak saplanmasından farksızdı. Nefesim kesildiğinde kasıklarımda hissettiğim zonklamayla bağırarak ayaklarımı yere indirdim ve oturduğum yerde iki büklüm oldum. Ellerim kasıklarıma gittiğinde dokunamadım bile. Cesaret edemedim.
Gözlerimi sıkıca yumarak acının geçmesini bekledim. İki yandan koltuğun üzerinde ki ince örtüyü sıktım. Kesik kesik inleyerek nefes almaya çalıştım. Aldığım nefes bile göğsüme batıyordu. Gözümü açtığımda kafamı geri attım ve dikleşmeye çalıştım. Zar zor toparladım kendimi ama ağrılar hala vardı. Sadece yok sayabiliyordum.
Tekrar sehpaya baktığımda zar zor kendimi koltukta ileri itip kağıda uzanabildim. Yeniden şiddetli bir sancı saplandığında kasılarak dişlerimi sıktım. Dişlerimin arasından zar zor nefes alıp verdim. En sonunda içimde ki acıları tek bir nefese doldurup bıraktığımda geri koltuğa yaslandım. Elimde ki kağıtla bir süre soluklandıktan sonra sonunda kağıdı açabilmiştim. Yazıları ilk göremediğimde görüşümün puslu olduğunu o an anladım. Bir kaç kere gözlerimi kapatıp açtığımda kendime gelebilmiştim.
Ben bir süreliğine yokum ama merak etme elbet görüşürüz. Banyoda kıyafet var. Fazla dram yapıp abartma bir duş al kendine gelirsin. Eğer bu geceyi de unutmak için ilacına ihtiyaç duyarsan yerim belli. Yakın zamanda görüşmek üzere güzelim.
Okuduklarımla midemin ağzıma gelmesi bir olmuştu. Dün gece vücudumun veremediği tepkiler şimdi gelmişti. Kağıt elimden düşerken sinir ve acıyla vücudum titriyordu. Midemdeki sıvının ağzıma gelmesiyle öne eğilerek olduğum yerde kustum. Şu ufacık hareketin bile verdiği acı katlanılmazdı.
Midemde olan veya olmayan her şeyi öğürerek çıkarttım. İğreniyordum hem de her şeyden ama en çok kendimden. Güzelim yazmış birde... Kusmam bitince dişlerimi sıkarak doğruldum. Ellerimde iki yanımda yumruk oldu. O an güzel olmaktan da nefret ettim. Hele birinin güzeli olmak... Gözlerimi yumduğumda vücudumu işgal eden tek şey sinirdi. Muhtemelen sinir sistemimi yatıştıracak ilacın etkisi geçmişti.
Haykırarak elime geçen ilk yastığı fırlattım. Acıyı umursamadan ayağa kalkıp koltuğun üzerine serili olan örtüyü de yere indirdim. Vücudumun her yeri zonkluyordu ama her zerremi kaplayan öfkeden kurtulamıyordum. Sinirle masaya bir tekme attığımda uyguladığım kuvveti kasıklarımda hissettim. Bu en şiddetlisiydi.
İçimden bir şey kopuyormuş gibi hissettiğimde bir kez daha haykırarak yere çöktüm. Ellerim acımı geçirmek istercesine kasıklarıma giderken dizlerim üzerinde yerde iki büklümdüm. Hıçkırdım ama ağlayamadım. Ağlamaya zorladım kendimi belki rahatlardım ama olmadı. Sadece acı dolu çığlıklarımdan ibaretti tüm sesler.
Sakinleşmeye yaklaştığımda kafamı kaldırdım. Ellerime bulaşan kanı görmezden gelerek yüzüme yapışan saçlarımı geri iteledim. Kafamı kaldırmamla pencereden gözüken ormanı görmem bir oldu. Güneş yoktu. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı ama dünün aksine yağmurda yağmıyordu. Ben neredeydim? Buradan çıksam nereye gidecektim?
Biraz soluklandıktan sonra gücümü toplayarak avuçlarımı yere bastırarak ayaklandım. Vücudum titriyordu ama bu sinirden yada acıdan değildi. Güçsüzlüktendi. Her an yere yıkılacak olan bir bedenle ayakta durduğumdandı. Yıkılmam lazımdı. Normal bir insan yıkılırdı. Bende bir kez normal olsam ne olurdu?
İçime derin bir nefes daha çekerek bunu da yok saydım. Soba sönmüştü. Ev tam anlamıyla buz kesmişti. Belki de vücudum buz kesmişti ama ben yandığımı hissediyordum. Banyoyu bulduğum gibi kendimi buz gibi suyun altına attım. Arınmak istiyordum. Su onun dokunuşlarını siler miydi?
Su soğuktu ama benim bedenim yanıyordu. Sırtımı soğuk mermere yasladım. Yine soğuk yoktu. Daha fazla ayakta duramadım. Sırtım duvara yaslı halde yavaşça yere çöktüm. Ayaklarımı dizlerimden kırarak kendime çektim. Acı hissi azalmıştı en azından. Mermerden süzülen kırmızılığa baktım. Muhtemelen kuruyan kanlar vücudumdan gidiyordu. Peki kanlar gidince benim yaşadıklarımda gidecek miydi?
Direklerimi dizlerime yasladım ve bileklerimin içlerini anlıma yaslayarak kafamı toplamaya çalıştım. Şimdi ne yapacağız kızım? Ha? Nereden başlayacağız kendimizi toparlamaya? Ölemedik yine. Lanet olsun ki ölemedik. O zaman yine ve yine yaşama bir şekilde tutunmak zorundaydık. Tutunmasak ne olurdu?
Göğsümü şişirecek bir nefes daha alırken ellerimi iki yandan mermere bıraktım. Kafamı geri atıp gözlerimi kapattım. Kafamda ki düşünceler susmuyordu. Delirecek gibiydim. Ne kadar suyun altında kaldım bilmiyorum ama en sonunda soğuğu hissettim. Dağ başında olduğundan mı bilmem su gerçekten buzdan farksızdı. Anlık gelen üşüme titremesiyle irkilerek doğruldum. Hızla suyu kapatıp banyodan çıktım. Kirli sepetinin üstüne kıyafetler gördüm. Benim değildi ama bana aitti. Yani dün giydiklerim değildi ama bu kıyafetlerin evimde, benim dolabımda olduğuna emindim. Barış benden gizli evime mi girmişti? O zaman artık o evde güvenli değildi.
Kafamı iki yana salladım. Evde buz gibiydi. Üşüme hissiyatını geçirmek için hızla ilk iç çamaşırlarımı sonra da kazak ve kot pantolonu giydim. Acaba bu kıyafetleri ne ara buraya getirmişti? O an gözüm daldığında bir aydınlanma yaşadım. Yutkunumazken fark ettiklerimi zorla sindirdim.
Barış dün içtiği için ve kafası yerinde olmadığı için anlık gelen istekle bunu yapmamıştı. Bunu uzun zamandır planlıyor olmalıydı. İğneler, kıyafetler... Gerçekten benim yanımda bunca zaman sırf bunu yapmak için mi durmuştu? Neden ben? Gerçekten neden ben? Şu içine sıçtığımın hayatın neden bütün bunları ben yaşamak zorundaydım!
Hayır böyle bir şeyi kimse yaşamasın ama bende yaşamayım. Artık bende acı çekmeyeyim. Olmaz mı? Zaten yeterince yıpratmadı mı bu hayat beni?
Kafamı iki yana sallayarak kendime geldim. Odada ki tek ses saçlarımdan yere damlayan suyun sesiydi. Ruh gibiydim, ölü gibiydim ama yaşıyordum. Buna yaşamak denirse...
Arkamı döndüğüm gibi kendimle göz göze geldim. Önümde ki boy aynasıyla bakıştığımda sertçe yutkundum. Görünürde her şey aynıydı. Yüzümde ve ellerimde görünen morlukları saymazsak tabii. Başımda zonkluyordu. Dün gece silik silikti. Çok sert çarpmış mıydım başımı? Anlık sertçe vurulma anını hissettim. Tam anlımın ortası zonkladı. Elim alnıma giderken yüzümü buruşturdum. Her hareketim acıydı ama yok sayabilirdim. Sanırım... Görüntü yoktu acı vardı. Dün yaşananlar dün gecede kalmış, ölmüştü belki ama bıraktığı hasar hala diriydi.
Aynada kendimi süzdüm. Baştan aşağı. Yüzümü buruşturmadan edemedim. Gözümün önüne Barış geliyordu. Her kendime baktığında onu mu hatırlayacaktım? Zaten temastan çekinirken acaba bu sefer biri bana dokunmak istediğinde ne yapacaktım?
Aynaya doğru adımladım. Tam karşısında durduğumda bakışlarım yüzüme çıktı. Gözlerime baktım. Altları mordu. Yanağım şişmişti. Ama bu halime rağmen güzeldim... Ben gerçekten bunu istemiyordum! İnsanların bana bakmasını bile istemiyordum artık! Kimse beni güzel bulmasın, gerekirse iğrenerek bakıp uzaklaşsın!
Elime bir şey geçmesini ve aynayı kırmak istedim ama hiçbir şey bulamayınca tek elimle aynaya art arda iki yumruk indirdim. Ayna kırılırken yarısı yere döküldü, yarısı kaldı. Yüzümü az çok görüyordum. Kesilen elimden bulaşan kan aynadan aşağı süzülürken elimde ki kana baktım. Can acısını bile hissetmiyordum. Elim yanıma düştü ve saçlarımdan süzülen suya kanın yere damlama sesi de eşlik etti.
Yere eğdim başımı. Yerde ki aynada daha çok kendimle yüzleştim. Yüzüm acıyla kasıldı. Kendimden hiç olmadığı kadar nefret ediyordum. Yere aynaların üzerine çöktüm. Bir yerime batmasını umursamadım.
Sağlam olan elime bir ayna parçası aldım ve yüzüme baktım. Barış’tan da, Agnes’ten de, Cedric’tan da nefret ediyorum. Hayatımın bu hale gelmesini sağlayan herkesten nefret ediyordum. Ama en çokta şuan gördüğüm yansımadan. Eğer bu kız olmasaydı acı olmazdı. Ölmek değil de hiç doğmamak isterdim. Keşke bu dünyada olmasaydım. Benim yerime daha mutlu ve şanslı insanlar yer alsaydı.
Ayna elimden düştüğünde sırtımı kırdığım aynaya yasladım. Ayaklarımı uzatırken yanlarda kalan ayna parçalarından görünen yüzüme baktım. Kanayan elim küçük ama keskin bir ayna parçasına uzandı. İlk yüzeyinde görünen aksime sonra da keskin köşesine baktım. En sonda da elimde ki kana.
Şimdi toparlansam yeniden kanımın akmayacağı ne malumdu. Hayat şu andan itibaren canımı acıtmayacağına dair söz verebilir miydi? Veremezdi. O halde ben neden hala yaşıyordum? Neden hala bu çabaya giriyordum? Lanetliydim ben. Hayatıma giren herkesin bana zararı dokunuyordu. Mutlu olamıyordum. Böyle yaşanır mıydı?
Bakışlarım yeniden yerde ki aynalara ve üzerlerindeki sayamayacağım kadar çok olan aksimle kesiştiğinde sertçe yutkundum. Yutkunmamla birlikte boğazımda ki ufacık hareketlenmeye kaydı bakışlarım, oradan da şah damarıma. Küçücük bir kesik, azıcık daha kan akacak ve kurtulacağım, bitecek bu işkence.
Elimde ki parçanın keskin yüzeyini boğazıma dayadığımda yerdeki aynalardan kendimi izliyordum. Tam şah damarımın üzerinde durdurdum. Küçücük bir baskı, sonra her şey bitecek. Ağlayamıyordum bile. Bu halime bile ağlayamazken yaşamamın ne anlamı vardı?
Gözlerimi sıkıca yumdum. Elim titriyordu. Hayır titrememeliydi. Bitecekti her şey. Kurtulacaktım. Korkuyor muydum yoksa? Yine ben korkuyor muydum?
Tam o an duyduğum sesin hayal olduğunu zannettim. Belki de bunu yapmamak için neden arıyordum ama hayır o an duyduğum kapıya vurulma sesi gerçekti. Gözlerim aralanırken sesi doğrulamak için bekledim. Kapıya bir kere daha vuruldu. Neydi bu şimdi? Hayata tutunmam için bir işaret falan mı?
Kendi kendime güldüm. Kapı bir kez daha çalınca gülüşüm kesildi. Barış olabilir miydi? Telaşla yerimde doğruldum. Elimde ki ayna parçasını bir kenara savururken kapının ağzına geldim. Barış olsa çalmazdı, anahtarı vardı. Kimdi o zaman? Gerçekten bu ıssız yere biri geldi mi? Bu gerçekten yaşama tutunmam için bana gönderilen bir sebep miydi. Üstelik tam her şeyden vazgeçmişken.
Kapıyı açmaya cesaret edemedim. Beni daha büyük bir tehlikenin beklemediğinden emin olamazdım. Ama sonra kapıyı çalan kadının sesini duydum. “Kimse var mı?” Nahif, su gibi ama otoriter sesli bir kadındı.
Yine de açmayacaktım ama uzun süredir hissedemediğim hislerim o an adımlarımı ileri itti. Güven, dedi. O senin kurtuluşun, dedi.
Kadına değil, hislerime güvendim. Hızla kapıya adımladım. Önüne geldiğimde açıp açmamak konusunda sekteye uğrasam da duraksamadan açtım. Bu sırada kadın arkasını dönmüş gidiyordu. Kapıyı açtığımın sesini duymuş olmalı ki adımları durdu.
Sırtıyla ve omuzlarından aşağı dökülen dalgalı sarı saçlarıyla bakıştım kısa bir süre. Sonra bana döndü. İlk gözlerimiz kesişti. Buğulu mavi gözleri vardı. Alnına dökülen tel tel kâküller onu tatlı gösteriyordu. Güvenilir bir insana benziyordu ama ben hislerim ne derse onu yapmakta kararlıydım.
Kadın beni görünce gülümsedi. “Rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Arabamızın ilerde benzini bitti de yakınlardaki tek ev sizindi. Girişte ki benzin bidonlarını da görünce...” Bir yandan beni incelediği için sonları doğru sesi kısılmıştı. Yüzümde ki şişlik ve morluklara baktı ilk. Sonra boğazıma. Muhtemelen elimden kan sürülmüştü. En son elimden akan ve yere damlayan kanı gördüğünde gözlerinin titreştiğine şahitlik ettim. Bakışları arkamdan gözüktüğü kadar evin içine kaydı. Gözlerinde ki korku görülmeyecek gibi değildi. Belki de yardım teklif etmek bir yana korkup kaçacaktı. Yine de beni şaşırttı. Endişeyle bana doğru adımladı ve telaşla üzerime eğilip, “Siz iyi misiniz?” diye sordu.
Yutkundum. Gerçekten kurtulabilir miydim? Beni şehre bıraksalar... Sonra ne olacaktı. Sadece eve gitmem lazımdı. Ve... Vücudumda ki ağrılar yeniden boy gösteriyordu. Özellikle kasıklarımda ki yanma. Doktora gitmem lazımdı. Ama ne diyecektim? Kendimden bile iğrendiğim noktada kime ne anlatacaktım. İmkansızdı ağzımı açamazdım. En azından eve gitsem yeterdi. Orası güvenliydi... Yani, sanırım.
Zorla yutkundum. Kadın endişeyle bana bakıyordu. Kendimi toparladığımda kafamı iki yana salladım. Konuşamayacağımı fark ettiğinde ellerimi tutmak için ileri atıldı ama ben hızla iki adım geriledim. Nefesim hızlanmış ve gözlerim büyümüştü. Hayır, isteyerek yapmadım. Ben... Sadece kendimi korumak istiyordum. Zarar vermezdi belki bana ama... Kimse bana dokunmasa olmaz mıydı?
Kadın hemen bir adım geriledi. “Yardıma ihtiyacınız var mı?”
Gözlerimin titrediğini hissettim. İyi birine benziyordu. Sadece kafamı aşağı yukarı sallamakla yetindim. Kadın halime acımış olmalı ki acıyla gülümsedi. Oysa ben insanların bana acımasından da nefret eder, kimseden yardım istemezdim. İstisnalar olabilirdi ama, değil mi?
“Tamam şöyle yapalım.” Eliyle girişin ilerisinde ki bidonları gösterdi. “Benzin lazım. Arabaya götürelim. Seni de nereye istersen bırakalım yada aileni aramamızı ister misin?” Sonra yeniden eve baktı. Kafasında ne olabileceğini şekillendiriyordu. Muhtemelen şiddet gördüğümü düşünmüştü. “Yada polisi,” Tekrar bana baktı ve fısıldayarak konuştu. “İçerde biri var mı?” Bu sefer kafamı iki yana salladığımda dudaklarını birbirine bastırdı. “Neyin var?”
“Ben...” dedim ama devamı gelmedi. Kadın anlayışla başını bir kere salladı. Bana zarar vermeyeceğini göstermek adına ellerini iki yanına teslim olur gibi kaldırdı.
Geri geri adımlarken, “Tamam, sana dokunmuyorum sadece beni takip et yolda ne olduğunu anlatırsın.” dedi. “Olur mu?” Mırıltıyla onu onaylamıştım. Gülümsemesi büyüdü. Sonra eliyle bidonları gösterdiğinde kafamı sallayarak gerekli izni verdim. Onu takip ettim. Hislerim güven diyordu ve hislerime güveniyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Aileni arayalım mı demişti. Aileyi geçtim benim artık kimsem yoktu ki. Yalnızdım, yapayalnız. Her anlamda.
Yaklaşık iki dakika yürümenin sonucuyla uzakta ki araba görünmüştü. Kız iki adım önümde yürüyordu. Omzunun üzerinden bana bakıp gülümsedi. “Adın neydi bu arada?”
“Selis.” diyebilmiştim kısık sesimle. Çekinmekten çok fazla çığlık attığım için ses tellerim yıpranmıştı. Sıcak bir şeyler içsem iyi gelirdi. Evet, evet sıcak şeyler içmeliydim... Gerçekten tek sorunum bu muydu? Hayır, bende farkındayım ama kafamı dağıtmam lazım. Dün geceyi hatırladıkça canım yanacaktı. Yok saymaktan ve kendimi kandırmaktan başka hiçbir şansım yoktu toparlamak için. Ve evet, toparlamak zorundaydım çünkü ölemiyordum. Sanki ölüm bana yasaktı.
Kız gülümseyerek sert rüzgarın yüzüne savurduğu sarı saçlarını geri iteledi. “Bende Hayal. Tanıştığıma memnun oldum.”
Gülümsemekle yetindim. İsimlerimiz benziyordu, yani anlam bakımından. Selis, sürekli hayal kuran demekti. Onun ise direkt adı Hayal’di.
Arabaya yaklaştığımızda içime derin bir nefes çektim. Toprak kokuyordu. Yağmurdan sonra ki o toprak kokusu. Bu koku benim için umuttu artık. Her şey bitti dediğim noktada çalan kapıyla eş değerdi bu koku. Ama bir o kadarda sevmiyordum çünkü bana dün geceyi hatırlatacaktı. Yine de kurtulma kısmına odaklanabilirdim sanırım. Kafamı iyiye yorabilirdim evet hep böyle yapmıştım. Yine yapabilirdim değil mi?
Bilemezdim ki bundan sonra bunun tam aksinin olacağını. Bu gece hayatımda çok şey değiştirmişti. Aslında hayır, hayatımı değil beni değiştirmişti. Ben değiştiğim için ise hayatım değişmişti. Hayatımın kontrolü benim elimdeydi ve ben bundan sonrasında her seferinde bunu bile bile kendimi batırmıştım.
Arabaya yaklaştığımızda karşıdan bir adam bizle aynı anda gelmişti. İlk Hayal’e bakıp bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki beni gördüğü gibi kaşları çatıldı. Koşarak yanımıza geldi. Tam arabanın önüne geldiğine Hayal’in yanında durdu. Çatık kaşlar altında beni süzdüğünde terlediğimin farkında bile değildim. Geriliyordum. Bakışları beni geriyordu. Aynı bakışla Hayal’e döndü. “Bu kim?”
Hayal aynı güleç yüzle adama baktı. Elinde ki benzin bidonunu göstererek, “Benzini aldığım hanımefendi. Adı Selis’miş. İyi değil gibiydi, bende bizimle şehre kadar gelebileceğini düşündüm.” dedi. Bunları söylerken beni rencide etmemek için özel bir çaba gösteriyordu. Sanırım bana acıdığında rahatsız olduğumu da hissetmişti ve bunu bir daha yapmamıştı. Fazla iyi biri gibiydi. Bu dünyaya sığamayacak kadar fazla...
Adamın ise hala kaşları çatıktı. Yeniden bana baktı ve Hayal’e döndüğünde Hayal tatlı tatlı göz kırpıştırdı. Adam elini anlına vurdu. “Senin bu iyilik meleği hallerin bir gün başımıza bela olacak.”
Ağzımı açıp yardımı reddetmek istedim o an. Sonra bulunduğum yerin neresi bile olmadığını bildiğim aklıma gelince susma kararı aldım. Yine de, “Sadece şehir içinde bir yere bıraksanız yeter.” demiştim. Sadece bu ıssız ormandan çıkmak istiyordum. Artık bir ayıdan çok karşıma herhangi başka bir insanın çıkmasından korkuyordum.
Adam şakaklarını ovuştururken bir Hayal’e bir bana baktı. En son bana döndüğünde yeniden beni inceledi. “Telefonun veya kimliğin yok mu?”
Sorusuyla yutkundum. Evde kalmıştı. Birden kurtulma ümidiyle almak aklıma bile gelmemişti. Şimdi geri dönerler miydi? Elimi yumruk yapıp baş parmağımla arkamı işaret ettim. “Evde kaldı.”
Adam sinirle bir kez daha gözlerini yumdu. Dağınık hafif dalgalı kahverengi saçları vardı. Uzun kemikli yüz hattına eşlik eden hafif çıkıntılı bir burnu ve benle neredeyse aynı olan bal rengi gözleri vardı. “Tamam.” diyerek gözlerini açtı. Başıyla arabayı işaret etti. “Bin arabaya benzini doldurayım sonra evin önünden geçer kimliğini telefonunu alır en sonunda şehir içinde bir yere bırakırız seni.”
Sözleriyle hızla kafamı salladım. Hayal denen kız neşeyle güldüğünde adam ona ters ters bakmıştı. Hızla arka koltuğa geçtim. Hayal’de ön koltuğa oturduğunda adını bilmediğim adam benzini doldurup hızla sürücü koltuğuna oturmuştu. Dediği gibi evin önünden geçtik ve ben çok oyalanmadan çantamı alarak çıktım. Arabaya geri bindiğimde yeniden hareket etmişti. Ormanlık alanlardan geçtik ama bir türlü bitmedi. Bir an İstanbul’da olduğumuzdan şüphe ettim.
Arabada ki sessizlik germeye başladığında sesimi çıkarabildiğim kadar konuştum. “Sizin burada ne işiniz vardı?”
Adam sert bakışlarla yolu izlerken Hayal aynadan bana bakarak soruma cevap verdi. “Normalde geçmezdik de...” Bir saniye durdu. Bakışları yanında ki adama kaydı kısa süreliğine, sonra yeniden aynadan benimle göz teması kurdu. “Geçmemiz gerekti diyelim.”
Gülümsemeye çalışarak önüme döndüm. Çok kurcalamayacaktım. Yaklaşık bir saat sonra şehre girdiğimizde Hayal yeniden bana döndü. “Aileni aramak ister misin?” Yeniden o soruyu sorduğunda yutkundum. Zaten dağ başında telefon çekmiyordu ve şansıma şarjım bitmişti ve ben bunu arabada fark etmiştim. Neyse sorun değil, zaten arayacak kimsem yoktu.
Düz bir ifadeyle baktım çünkü nasıl bir tepki vermem gerekir onu da bilmiyordum. “Kimsem yok benim.” Açık ve nettim. Bu an adamın bakışlarının aynadan bana kaydığını hissettim ama çok uzun sürmemişti. Hemen geri çekmiş olmalıydı.
Hayal sözlerimle duraksadı. Bakışlarını kaçırdığında, “Polise gidelim mi?” diye sormuştu.
Bir saniye düşünmeden, “Hayır.” dedim. Bir şeyim yoktu. Zaten onunla buraya gelen bendim. Onun verdiği ilacı kullananda bendim. Bıraktığı notta açık açık uyuşturucu olduğunu anlamıştım. Belki tamamı değil ama bu korkuyla bile ona gideceğimi düşünüyor ve buna bu kadar güveniyorsa bana verdiği ilaç uyuşturucu dışında bir şey olamazdı. Ve ben Barış’ın kimya bölümünde okumasına güvenerek o ilaçları düzenli kullanmıştım. Her şekilde bende yanardım. Aslında bu çok umurumda değildi. Asıl sorun, ben dün gece yaşadıklarımı nasıl anlatacağımı bilmiyordum.
Hayal titrek gözlerle bana baktı. “Peki senin için yapabileceğimiz-“
Lafını kesen arabayı kullanan adamdı. “Yok.” Net ve keskin bir dille söylemişti bu kelimeyi. Sesi öylesine baskındı ki ben bile yerime sinmiştim ama Hayal buna alışmış gibiydi. Kaşları çatık ve dik bakışlarıyla adama bakıyordu. Adam bal rengi gözlerini yandan Hayal’e dikti. İkisi de ters ters bakışıyordu. “Zaten ne olduysa fazla iyilik meraklısı olduğumuzdan olmadı mı? Ne yaşadıysak bu yardım hevesiyle yaşamadık mı? Daha ne zorluyorsun?”
Adamın sert yükselişine Hayal aynı şekilde karşılık vermişti. “Senin yaptıklarının sorumluluğunu bana yükleme sakın!”
Adam dişlerini sıkarak önüne döndüğünde Hayal sakinleşmek için nefeslendi. O tatlı kız az önce tam anlamıyla bir canavar oluvermişti. Zorlasa gözlerinden alev çıkacak gibiydi. Bakılınca cıvıl cıvıl bir kıza benziyordu aslında. Evet bir kez daha dış görünüşe aldanmamak gerektiğini öğrenmiştim.
Hayal yeniden bana baktığında gülümsüyordu. “Kusura bakma minicik bir aile dramımıza tanıklık ettin.”
Kafamı iki yana salladım. Evli olup olmadıklarını sormak istedim ama parmaklarında yüzük yoktu. Belki de sadece sevgiliydiler sorgulamadım.
Yaklaşık bir saatin ardından şehre gelebilmiştik. Gidecekleri yere giderken beni yol üstünde yaşadığım ilçeye bırakacaklardı. Eve çok yakın bir noktada araba durduğunda teşekkür etmek için ağzımı açmıştım ki Hayal bana döndü. Hızla, “Ben doktorum.” dedi. Adam kafasını direksiyona vurdu. Sanırım söz geçiremeyeceğini anlamıştı ve artık salmıştı. “Anlıyorum. Polise veya hastaneye gitmek istemiyor olabilirsin ama evinde yaralarına bakıp aciliyet durumunu tespit edebilirim. Ona göre ilaç yazarım en azından.”
Öylece kalakalmıştım. Dün yaşadıklarımdan sonra dünyada iyi insanların varlığına olan inancımı kaybetmiştim ama tam olarak karşımda duran kız bu düşüncemi parçalara ayırmış hatta yok etmişti. Zorla kendimi toparlayabilmiştim. Dilimi kuruyan sudaklarımda gezdirerek kafamı iki yana sallayarak, “Gerek yo-“ diyecektim ki lafımı kesti.
Kafasını aşağı yukarı sallayarak, “Gerek var.” dedi. Hayal kapıyı açıp dışarı çıkarken adam kafası direksiyona yan yaslı bir şekilde umutsuz bakışlarla onu izliyordu. Hayal kapımı açtı yine gülümseyerek, “Evine kısa süreliğine misafir olmamızda sakınca yok değil mi?” diye sormuştu. Bedenimin buz kestiğini hissettim. Dün yaşananlar aklımda canlanınca ve Barış’ın ellerini üzerimde hissedince gözlerimi sıkıca yumdum. Yine de Hayal’i reddetmedim. Hala hislerim kötü şeyler çağrıştırmıyordu bana. Dün gece oysa ki içim daralmıştı hem de fazlasıyla. Ama benim özel güçlerim yoktu ki o hisleri Barış’a karşı duyduğumu bilemezdim. O evden ve ormanlık alandan çekindiğimi düşünmüştüm.
Dün geceyi düşünmeyi bırakıp gözlerimi açtım ve yeniden Hayal’in buğulu mavi gözlerine baktım. “Hayır, sorun olmaz.”
Sözlerimle gülüşü genişledi. Adeta sekerek arka kapıya ilerledi. Benden yaşça büyük duruyordu ama hayat neşesi hala yerindeydi. O an reddedemeyeceğim derecede ona imrendiğimi hissettim. Arabadan çıkıp kapıyı kapattım. Hayal bagajdan bir kaç sağlık ekipmanı almıştı. Doktor kızın hali de başka oluyordu tabii. Acaba ben her şeye rağmen okumaya devam etsem onun gibi olur muydum?
Adamda arabadan indi. Çantamı koluma taktım ve Hayal bana baktığında eve yürüdüm. Anahtar neyse ki çantadaydı. Kısa sürede eve girdiğimizde Hayal ve hala adını bilmediğim adam arkamdan geldi. Derin bir nefes aldım. Aslında korkmuyordum şuan çünkü hislerim fazla iç açıcıydı. Gerçekten bana yardım edip gidecek gibiydiler. Hem evden, hem hayatımdan.
İçeri girdiğimizde salona yöneldim. Hayal arkamdan geldi ve maalesef o adamda. Hayal’e döndüm. Kendi evimde fazla çekingen duruyordum. Bunu gören Hayal gülümseyerek, “Çekinme otur ben sana bakiyim.” demişti. Sonra ters ters adama baktı. “Sen ne diye geliyorsun. Çıksana.”
Adam la havle çekerek salondan çıktı ve kapıyı sertçe çarptı. Hala kapının ardındaydı ama şu anlık bir sorun teşkil etmiyordu. Hislerim beni rahatlatmak istercesine fazla rahatlardı. Hayal yeniden sıcak bakışlarıyla bana döndü. Masanın yanından bir sandalye çekerek karşıma oturdu. Aldığı ekipmanları bir köşeye bırakarak dirseklerini dizlerine yaslayıp öne eğildi. “Şimdi anlat bakalım. Sana ne oldu?”
Amacını anladığımda bakışlarımı kaçırdım. “Hiçbir şey.”
“Bilmiyorsan diye söyleyeyim. Doktor hasta gizliliği denilen bir şey var. O yüzden burada anlattığın bende kalır.” Bunu söylerken elini inandırmak istercesine göğsüne yaslamıştı. “Şimdi anlat. Ne yaşadığını bilmeden sana tedavi uygulayamam.”
Hala ona bakamazken, “Bakmasan da olur. Ben toparlarım.” demiştim.
Hayal’in derin bir nefes verdiğini duydum. “Şiddet mi gördün?”
Gözlerim kapandı. Yine de susmamayı tercih ettim. “Keşke o kadar az olsa.” Şiddete alışkındım ama bu yaşadığım... Hayatımın en acı verici tecrübesiydi.
Hayal bir süre sustu. Korkarak, “Sana...” diye başladı ama devamı gelmedi. Anlamıştı. Bana dokunmak istediğinde gerilememden bile anlamıştı belki de. Kafamı aşağı yukarı salladım. İkimizde sustuk. Bir an polise gitmem için ısrar edeceğini düşündüm ama öyle bir şey yapmadı. “Tamam o zaman,” diye cümleye başlasa da toparlayamadı. “Ee şöyle yapalım...” Sanki kafasını toparlayamıyor gibiydi. Bende şuan kafamı toparlayamıyordum. Buraya kadar yok sayabilmiştim. Şimdi yeniden yok olmak istiyordum. Ölmek değil, hiç var olmamak veya birden dünyadan silinmek. Aslında ben o aynayı boğazıma dayadığımda bile ölmek istememiştim. Sadece o an tek çıkış yolu, kurtuluş gibi gelmişti ama istediğim ölüm değildi.
Hayal en sonunda kendini toparladı. “Kazağını çıkarabilir misin? Vücudunda ki morluklara bakmam lazım.” Onu onayladım. Kadın olduğu için çekinmedim ama yine de bedenim kendini her temasta geri çekmişti. Zar zor kontrolü yapabilmişti.
En sonunda üzerime eğilip fısıldayarak, “Vajinal kontrol de yapılmalı.” dedi. Sanırım sevgilisi olan adamın kapıdan bizi dinlediğinin o da farkında olmalıydı. “Burada yapılabilecek bir şey değil bu. İlla ki yırtılmalar vardır. Enfeksiyona kadar gidebilir. Hastaneye gitmek zorundasın. Yine de ben antibiyotik ve eritme ilacı yazacağım sana enfeksiyon varsa temizlenir. Emin olmak için idrarını kontrol et ona göre içersin. Vücudunda ki morluklar için krem veririm. Her hangi bir kırık gözükmüyor. Bahsettiğin iğneler içinde kanını temizlemek gerekiyor bunun için serum lazım.” Duraksadı. Gözlerini kısıp düşündü. Kısa bir an kapıya baktı. “Sanırım halledebilirim. Son olarak kafanda hasar olabilir. Belirgin bir şey yok ama emar çekmek lazım. Sen yine hastaneye gitmemekte kararlıysan yapabileceğim bir şey yok. Diğerleri zaten dediğim gibi her yerinde ağrılar olacaktır, özellikle kasıklarında zamanla geçecek.” Bu noktada duraksadı. İçine derin bir nefes çekti ve puslu gözlerini benimkilere sabitledi. “En önemlisi Selis. Psikolojik tedavi görmen lazım. Bu olayı dün yaşamana rağmen bu kadar umursamaz olman bile başlı başına büyük bir çöküşün habercisi. Krizler geçirebilirsin ve o an kontrol elinde olmaz, kendine zarar verebilirsin. Şuan böylesin ama ya gece olduğunda? Olaylar zihninde dönecek sorun bahsettiğin kabuslardan çıkacak. Uyanıkken o anı tekrar yaşadığını hissedeceksin. Delirme olasılığın çok yüksek Selis. Belki de bu bedenin sana ait olduğunu unutup kendini kesecek veya başka şeyler yapacaksın. Her şey olabilir.” Zorla yutkundu ve etrafına bakındı. Çözmüştüm onu elinde ki imkanlarla çözüm arıyordu şuan. “Yine de gece titreme ve terleme geldiğinde kendinde kalmaya çalış. Yorgun ve halsiz hissettiğinde ise yere çökme yatağa at kendini ve uyu. Kabuslarına rağmen uyu. Durduk yere kendini kasabilirsin. O anlarda da güvende olduğunu hatırlat kendine tamam mı? Tek başına olabilirsin ama bunu aşacaksın. Güçlü bir kıza benziyorsun. Yine de yalnız ve toparlayamayacak gibi hissettiğin anlar olursa sana numaramı vere-“
Bu anda Hayal’in lafını kesen salonun kapısının hiddetle açılması ve hala adını bilmediğim adamın içeri sertçe girmesi olmuştu. Sanırım Hayal’in daha fazla iyilik yapmasını istemiyordu. İyi polis ve kötü polis gibiydiler. Ama bana hayata dair hatırlattıkları şeyler vardı. Hayatta iyi ve kötü insanlar olabilirdi. Hatta yan yana da olabilirdiler. Ama bir kötü var diye iyilerden ümidimi kesmemeliydim. Ve bir iyi var diye herkesi de öyle zannetmemeliydim. Hayatımda belki bir an bulunmuşlardı ama bana öğrettikleri büyük bir ders vardı. Muhtemelen onlar bile bunun farkında değildiler.
İçeri daldığı gibi çatık kaşlarla Hayal’e bakarak, “Bitmedi mi tedavin?” demişti. Neyse ki üstümü geri giyinmiştim o yüzden sorun yoktu.
Hayal gözlerini kapatıp sabır çektikten sonra sinirli gözlerle adama baktı. “Bitti.” dedi dişlerinin arasından. Sonra yeniden bana baktı. “Numara işini unut ama devletin sağlayacağı psikologları gözden geçirmeyi de unutma.”
Sözleriyle kafamı sallayarak onu onayladım. Bu sırada üzerimde ki bakışları hissettiğimde adama döndüm. Bana içi acımış gibi bakıyordu. Olduğum yerde küçülüp yok olmak istedim. Bu acıyan bakışlardan da nefret ediyordum. Adam ona baktığımı fark ettiği gibi bakışlarını benden kaçırdı. O an aklıma hayatla ilgili bir not daha düştüm. Kimseyi görünüşüyle yargılama iyi gözüken biri kötü, kötü gözüken biri iyi çıkabilirdi. Bugünden itibaren insanlar benim için iki sınıfa ayrıldı. İyi ve kötü. Şu zamana kadar hep kötü insanlar girmişti hayatıma. Tabii onlara odaklanıp iyilerinde hakkını yememek lazım ama... Gördüğüm zararlara bakınca iyi kısmın pekte bir etkisi yok gibiydi. İçine derin bir nefes çekerek ana odaklandım. Düşüncelerime dalarsam çıkamazdım. Bunu yalnız olduğum bir zamana saklamalıydım.
Hayal, “Şimdi ilaçlarını yazalım.” dediğinde bir kağıt ve kalem çıkardı. “TC kimlik numaranı söyler misin?” derken de telefonunu çıkarıyordu. Dudaklarımı dişledim çünkü bilmiyordum. Ben bu hafızayla hiçbir şeyi ezberleyemiyordum.
Hayal bana baktığında gözlerimi kırpıştırarak, “Ezberimde yok.” dedim.
Yine hiçbir şekilde kınamayarak anlayışlı bir şekilde tebessüm etti. “Tamam, kimliğinden bakalım.”
Kalkmaya meylederek, “Çantamın içindeydi. Vestiyere bıraktım.” dediğimde beni durdurdu.
“Sen yorma kendini.” Sözlerinin ardından sadece adama bakması yetmişti.
Ağzının içinde, “Sanki kölesi var ya.” diye homurdanarak giden adamın arkasından gülmüştü.
Hayal’e döndüm ve içimde tutamadığım o soruyu sordum. “Sevgili misiniz?”
Hayal sorumun ardından bön bön bana baktı. Sonra gülerek ağzını açmıştı ki adamın araya giren sesiyle konuşmadı. “Selis Kandemir.” Soyadıma baskı yaparak konuşmuştu. Ona baktığımda bir kimliğe bir bana bakıyordu. “Soyadın Kandemir ve adın Selis... Benzer.” Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi son cümlesinde.
Kafamı omzuma yatırarak, “Anlamadım.” demiştim.
Adam şüpheyle bana bakıyordu. “Kimsem yok dedin. Ailene ne oldu?”
Neden sorduğunu anlayamamıştım. “Neden soruyorsun?” Korkak kız içimde kaybolduğunda herkese diklenen kız birden ortaya çıkmıştı o an.
Adam tam karşımda durduğunda oturduğum yerden kafamı kaldırarak ona bakıyordum. Hemen yanında ki Hayal’e kimliği uzattı. Hayal aldığında hala bana bakıyordu. “Soruma cevap ver.”
Tek kaşım havalandı. “Vermezsem ne olur?”
“Neden polise gitmekten bu kadar çekiniyorsun?” Şuan suçlu durumuna mı düşmüştüm?
“Sana hesap mı vereceğim?”
Dudağını büzerek telefonunu çıkardı. “Doğru polise vermek daha cazip gelir sana.” Sonra güldü. “Bende bir zamanlar polistim de malum bazıları yüzünden görevden atıldık.”
Kaşlarım çatıldı. Açık açık bana imada bulunuyordu. Sırf bu saçma durumdan çıkmak için, ”Annem dört yaşımdayken vefat etti. Babam ise ben doğduğumda evi terk etmiş hiç tanımadım.” dedim. Telefonda gezinen parmakları duraksadı. Ellerimi iki yana açıp, “Oldu mu?” diye sorduğumda bakışları yeniden yüzüme tırmanmıştı.
“Başka?”
“Ne başka?”
“Başka biri yok mu?”
Bir an Demir’i kastedip kastetmediğini merak ettim ama ailen demişti. Demir’i biliyor olamazdı. Gerçi ailemi nereden biliyordu o da bir muamma. “Yok.”
“Emin misin?”
“Polisliği mi özledin? Beni sorguya çekmenin amacı ne?” Beni zorlamamalıydı. Zorlandığımda acısını yüzüne vurmaktan gram çekinmezdim.
Duraksadığında telefonu cebine attı. “Annenin adı neydi?” Söylediklerimi duymazdan geliyordu.
Sabır çekerek, “Leyla.” dedim.
Durdu uzun uzun yüzüme baktı. Belki de eski soruşturmalarından kalma birine benzetmişti. Her şey olabilirdi.
Hayal araya atladı ve adamın koluna dokunarak, “Saçmalamayı kes artık.” dedi ve gülümseyerek bana döndü. “Kusura bakma bu sıralar onun kafası karışık.”
Başımı aşağı yukarı salladım ama ters bakışlarım hala adını bilmediğim adamdaydı. “Belli.” dedim aynı terslikle.
Adam hala bana bakarken Hayal, “Özür için ilaçlarını direkt alıp getirmeyi teklif ediyorum.” demişti. Bunu bana demişti ama araya giren adını bilmediğim adamdı.
“Reddedildi.”
Hayal bana bakarken gülümsemeye çalıştı. Dişlerinin arasından, “Sana sormadım.” diye laf atmayı ihmal etmedi.
İsimsiz şahsı gram düşünmüyordum ama Hayal’e daha fazla yük olmak istemedin. “Hayır, gerek yo-“ Hayal sert bakışlarıyla beni susturunca sesim kısılmıştı. Yerime sindim.
“Gerek var.” dedi sorusunu kendi yanıtlayarak. “Şimdi alıp geliyoruz. Hem bu sayede serumda yaparım sana.” Niyeti belli olmuştu. Bu planı az önce kurmuş olmalıydı. “Sonuçta bizi dağda kalmaktan kurtardın. İyiliğe karşı iyilik bence hiç mahcup da hissetmemelisin.”
Gülümsemekle yetinmiştim. Adam hala bana ters ters bakıyordu. Neyse ki Hayal olaya müdahale etti ekipmanlarını da toplayarak adamı peşinden sürükleyerek evden çıkardı. Kısa sürede geri geldiler ama. İlaçları bıraktı ve hangi duruma göre kullanmam gerektiği anlattı ama unutma riskimi de göze alarak hepsinin üzerine yazdı. Doktor yazısı denilen bir gerçek vardı ama ses etmedim. Umarım orada yazanları okuyabilirdim çünkü anlattıklarını yüzde yüz unutacaktım.
Serumu takarken hala isimsizle ters ters bakışıyorduk. Hayal, “Keser misiniz şunu?” diye rica ama bir o kadarda emreder gibi konuşmuştu. Sanırım rica kısmı bana emir kısmı onaydı.
Açık açık hiç çekinmeden, “Sevgilin beni sevmedi sanırım.” diye yine adama sataştım. Neyime güvendiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Düne kadar korkak olan kıza bugün ne olduğunu da bilmiyordum. Bir gecenin beni bu kadar hızlı değiştireceğini tahmin edemezdim.
Hayal ağzını açtığında adam konuşmasına izin vermedi. Kollarını göğsünde bağlamış sırtını karşımda ki duvara yaslamış ters ters bana bakıyordu. “Bir, sevgili kelimesini imalı söylemene gerek yok çünkü evet öyleyiz.” Merakım gereğinden fazlaydı bir şeyi merak ettim mi yanıtı almam şarttı. “İki, evet seni hiç sevmedim Selis Kandemir.” İsmimi ayrı soy ismimi ayrı vurgulayarak söylüyordu. Kesinlikle eski bir dosyadan kalma birine benziyordum çünkü bunun başka bir izahı olamazdı.
Bende aynı imayla karşılık verdim ona. “Duygularımız karşılıklı, isimsiz bey.”
Dudağı yana kıvrıldı. “Adım,” İlk duraksar gibi oldu sonra devam etti. “İlker.”
Yanımda Hayal’in gülen sesini duydum. Ona döndüğümde serumla işi bitmiş ve doğrulmuştu. İlk neden güldüğünü anlamadım. İlker’e bakıyordu, sonra bana baktı. “Çocuk gibisiniz.” Kafasını iki yana salladı. “Şakasız.” Sonra İlker’e baktı. “Ve isimler benzeyebilir. Sevgilim. Bunu bu kadar kafaya takma istersen.”
İlker oflayarak yaslandığı duvardan ayrıldı. An itibariyle onlara kafa yormama kararı almıştım. Hayal son kez bana serum bittiğinde nasıl çıkaracağımı anlattı. Telefonunu cebine attığında İlker’in yanına yöneldi. “Bizden bu kadar Selis. Kendine iyi bak dediklerimi unutma. Muhtemelen bir daha görüşemeyiz çünkü bizim burada işimiz bitti.”
Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”
Güldü. Omuz silkerek, “Bir süre şehir değişikliği. Toparlamamız gereken birkaç sorun var.” dedi.
İlker ağzının içinde, “Yada belki de direkt sorun olmalıyız.” diye mırıldanmıştı. Bakışları yere dalmıştı burada değil gibiydi.
Hayal onu dirseğiyle dürttü. “Hadi gidelim.”
İlker kafasını salladı. İlk Hayal’e baktı. “Gidelim.” Sonra bana baktı. Bir süre beni izledikten sonra, “Bu da Kandemir’lere yaptığım son iyilik olsun.” dedi.
Kaşlarım çatıldığında Hayal yanlış anlaşılmayı düzeltti. “O soyadına takmış durumda. Aldırma senlik bir olay yok.”
Sonlara doğru bağırarak bana sesini duyurmaya çalışmıştı çünkü İlker onu kapıya sürüklemişti. Evin ses yalıtımının berbat olduğunu bilseydi eminim ki bağırmazdı. Kapıdan çıkmadan önce ise kısa bir konuşmalarına şahit olmuştum.
Hayal, “Sen ne ara bu kadar yalancı oldun?” diye soruyordu gülerek.
İlker ise aynı huysuz sesiyle. “Tedbir onun adı. Tedbir.”
Hayal, “Aynen,” diye mırıltıyla onu onayladı ama daha çok alaya alıyor gibiydi. “İnandım.” Sonrasında çıkıp gittiler. Hem evden hem hayatımdan.
Hayal haklıydı burada işleri bitmişti. Ve İlker’de haklıydı. Bu bana yaptıkları ilk ve son iyilikti. Bana fark etmeden çok şey kattılar. Hem hayata tutunmamı sağladılar hem de bambaşka bir düşünce açısı kazanmamı sağladılar. Birkaç saatte hayatımda büyük bir yer edindiler. Ama kalan ömrümde de bir daha karşılaşamayacaktık.
Ev sessizliğe büründüğünde kafamı geri atıp duvarla bakıştım. Artık Selis Kandemir yalnızdı. Sanırım yalnızlığa alışmam lazımdı ha? Yoksa daha fazla acı çekmem kaçınılmazdı. En iyisi hayatıma giren her insanın girdiği gibi çıkmasını sağlamaktı aynı bugün olduğu gibi. Aslında ben dört veya sekiz yaşımda değil. Şuan büyümüştüm. Hayatla şuan tanışmıştım ve ben yaşamaya asıl şimdi başlıyordum.
Bu düşüncelerimin değişmesi de tabii bir saat sonraki şiddetli krizimle son bulmuştu. Evi birbirine katmıştım. Kendime zarar verme raddesine gelmiştim ama zorla durmuştum. Yerde iki büklüm olup uyuduğumda ise kabuslarımın başrolü Barış’tı. Ama alışacaktım. Her zaman yaptığımı yapacaktım. Bunlara da alışacaktım. Krizlerde zamanla azalacaktı ama asıl sorun o birkaç ay sonra başlayacaktı. Vücuduma alamadığım uyuşturucunun yoksunluğu ile başlayacaktı asıl hayat mücadelem. Ve ben bu mücadelede yapayalnız olacaktım. Yani birkaç ay sonrasına kadar böyle düşünecektim. Sonrasında tabii ki her zamanki gibi düşünce yapım değişecekti çünkü her bir yaşanmışlık bana yeni bir şey katacaktı. Değişmek insanın ruhunda vardı. Hayatla tanıştıkça her zorluk için kendine yeni bir gard alır ve değişirdi. Bunun için insanları suçlamamalıydık, olgunlaşmak için değişmek lazımdı.
2 AY SONRASI
Aradan geçen zamanın bana kattığı tek bir şey bile yoktu. Kafayı yiyordum, çıldırmak üzereydim. Evden çıkamıyordum. Demir gitmişti ama geride kalan parası hala duruyordu. Hesapta kalan parayı idareli kullanıyordum ama para kazanmam lazımdı. Bunun için evden çıkmam. Denedim şu 2 ayda sayamayacağım kadar çok denedim ama nefesim kesiliyordu. Etrafta kimse yokken fısıltılar duyuyordum, sonra kendi çığlığımı. Üzerimde elleri ve Barış’ın nefesini hissediyordum. Dışarısı güvenli değildi. Evdeyken bile kapıyı alttan üstten üç kere kilitliyordum. Hatta gece yatarken ne olur olmaz bulunduğum odanın kapısını bile kilitliyordum. Diğer tüm ihtiyaçlarımı internet üzerinden karşılıyordum. Kendime gelene kadar bunu böyle götürecektim ama yapamıyordum. Terlemelerim artmıştı. Beynim alarm veriyordu. Yoksunluk çekiyordum. İlaca ihtiyacım vardı. 2 ay boyunca elimde ki bir kutuyu haftada bir veya iki kere içerek yettirmiştim. Ama bitmişti. Ve ben 2 haftadır kafayı yemek üzereydim.
Müzik dinliyordum, televizyon izliyordum, aynanın karşısına geçip kendi kendime konuşuyordum, hatta Demir ile aldığımız 1000 parçalık yapbozu iki kere bitirmiştim. Bunun gibi bir sürü şey. Ama sonunda yine tavana izlerken buluyordum kendimi ve sonucu kontrol edemeyeceğim şiddette kriz. O anı tam anlamıyla tekrar yaşatıyordu bana beynim ve buna engel olan tek şey ilacımdı. O yoktu.
Ne yapmam gerekiyor bilmiyordum. Aslında biliyordum. 1 ay önce telefonuma mesaj gelmişti. Direniyordum ama kendime engel olamıyordum.
Şuan yerde otururken sırtımı koltuğa yaslamış başımı geri atmıştım. Tavanla bakışırken nefeslerimi kontrol altına almaya çalışıyordum ama durdurulamayacak raddedeydi. Gereğinden fazla terliyordum. İki yanımdan kafama vurdum gözlerimi sıkıca yumdum ama gözümün önüne gelen tek şey o gece oldu. İyi değildim ve unutamıyordum. Her gün aklımda canlanıyordu.
Gözlerimi geri açtım. Doğrulduğumda bakışlarım telefonla kesişti. Titreyen elim yeniden telefona uzandı. Zorla açtım ve yeniden o mesaja girdim. Kaçtır bakışıyordum ama yapmak istemiyordum.
Fazla dirençli çıktın. Yoksa hala bitmedi mi ilacın? Beni daha fazla ne kadar bekleteceksin?
Barış’ın numarasını engellemiştim. Bu başka numaraydı ama o olduğu çok belliydi. Evi buraya yürüme bir buçuk saat uzaklıktaydı. Normalde her akşam yürüyüş yapan ben için kısaydı ama uzun süredir evden çıkmıyordum. Zaten kendi ayaklarımla Barış’a gitmek gibi bir isteğimde yoktu.
Şuanda da öyle bir isteğim yoktu ama vücudumu kontrol edemiyordum. Tek istediği ilaçtı. O ilacı içmek. Bundan başka bir düşünce yoktu kafamda. Bu düşünceden kurtulmak için o dolu halini tercih ederdim oysa ki.
Derin derin nefesler alıp telefonu kapattım. Kendimi sakinleştirebilirdim. Uyuyup kabuslara boğabilirdim ama Barış’a gitmeyecektim.
Birden beynime vuran sesle gözlerimi sıkıca yumup kafamı eğdim. Sinyal sesi gibiydi. Fazla yüksekti. Bu sıralar çok oluyordu. Etrafla bağım kesildiğinde sadece o ses vardı. Ellerimle kulaklarımı kapattım ama ses zaten benim kafamın içinden geliyordu. “Sus, sus...” diye sayıkladım.
O an her şeyi siktir edip ayaklandım ama kontrol bende değil gibiydi. Montumu ve botlarımı giyindim hızlıca. Telefonumu ve anahtarı cebime atıp evden çıktım. Adımlarım fazla hızlıydı. O an tek düşündüğüm ilacımı almaktı. Kimden alacağımı bile kendime hatırlatamıyordum. Sadece içmem lazımdı o kadar.
Yaklaşık yarım saat koştum. Barış’ın evi uzaktaydı ama artık görüşüme girmişti. O an adımlarım bıçak değmiş gibi kesildi. Olduğum yerde buz kestim ve göz kırpıştırdım. Hala hızlı nefes alıyor ve terliyordum.
Ben n’apıyorum? Ben gerçekten şuan ne yapıyorum!
Sırf bir ilaç için Barış’ın ayağına mı gidiyorum? Kafamı iki yana salladım. Hayır bunu yapmamalıydım. Bir süre daha dayanmam lazımdı, sonra belki hiç istemeyecektim. Evet, evet.
Adımlarımı geri atmak istedim ama olduğu yere çakılmışlardı. Ben geri dönmek istiyordum ama bilinç altım o ilaca ulaşmak istiyordu. Resmen kendi içimde savaş veriyordum. Gözlerimi yumup derin derin nefesler aldım. Ne ara buraya geldiğim hakkında bir bilgim yoktu. Sanki bir an kontrolüm başkasındaydı ve şuan kendimdim. Hayır ikisi de bendim sadece... Gerçekten kafayı yiyordum.
Gözüm kapalı kaldırımın ortasında dikilirken birden biri kolumdan sertçe tuttu. Aynı saniyede sırtım sertçe duvara çarpınca çığlık atmak için ağzımı aralamıştım ki ağzımın üzerine kapanan el buna engel oldu. Gözlerim açıldığında karşımda gördüğüm kişiyle birlikte korkuyla büyümüştü.
Çığlık atmak istedikçe sadece mırıltı olarak çıkıyordu sesim. Beni daha sert duvara bastırınca acıyla yüzümü buruşturdum. Vücudumda ki birkaç morluk hala duruyordu. Özellikle kafam fazlasıyla acıyordu.
Barış’ın kehribarlarında şeytani parıltılar belirdiğinde otuz iki diş gülmüştü. “Sonunda be güzelim.” İğrendim. Sesinden, üzerimde ki ellerinden iğrendim. Ama onu itecek gücüm yoktu. Yine de denemek istedim ve tek elimi göğsüne bastırıp ittirdim ama milim kıpırdamadı üstüne eğlenir gibi güldü. Kafasını iki yana salladı. “Bende seni bekliyordum. Çok geç kaldın.”
Evi uzaktaydı. O uzaklıktan beni görse bile ben olduğumu anlayamazdı. Şansa onun dışarıda olduğu vakte denk gelmiş olmalıydım. Gözlerimde ki korkunun yerini nefret aldı ama bu Barış’ı daha da güldürmekten başka bir işe yaramadı. “Kızıyor musun yoksa bana? Ama o an gerçekten kendimde değildim sende biliyorsun, sarhoştum.”
Şu zamana kadar içmemiştim ama bu saatten sonra içmezdim de. Kan kokusuna alışmıştım. İlk ondanda nefret ederdim ama alışmıştım. Bu saatten sonra sanırım en nefret ettiğim koku içki olacaktı. O gün yağmur kokusu diye düşündüm ama hayır o benim için artık kurtuluşun simgesiydi. Asıl aklımda o geceyi uyandıran koku içkiydi.
Yüzümde ki iğrenmeyi görmüştü bu onu sinirlendirse de belli etmedi. “İlaç evimde.” Başıyla ilerde ki evi işaret etti. “Hadi gel de alalım.” Kafamı iki yana salladım ama yüzüme bastırdığı eli engel oldu. Bir yandan onu itmeye çalışıp debeleniyordum ama alabildiğim bir sonuç yoktu.
Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında, “Eve de gitmek zorunda değiliz tabii ama sen burada rahat durmazsın.” demişti. O an midemin yeniden ağzıma geldiğini hissettim. Kusmak istedim. Üzerimde ki elleri sabit duruyor olabilirdi ama ben fazlasını hissediyordum. Temastan bir kez daha nefret ettim.
O an birden Barış’ın arkasında bir adam belirdi. Ne olduğunu anlamadan Barış’ın ensesini kavradığı gibi geri çekti. Barış’ın elleri üzerimden çekilirken anın verdiği şokla dondum. Ellerimi iki yandan duvara bastırırken büyüyen gözlerimle adamın Barış’ı çektiği gibi kendine çevirmesini izledim. Barış ne olduğunu hala kavrayamazken gelen kişi Barış’ın yakasını tuttuğu gibi diğer eliyle yüzüne bir yumruk indirdi. Barış yere savrulduğunda, “Şerefsiz it.” dedi.
Barış yerde ellerinin üzerinde doğruldu ve aval aval tepesinde dikilen adama baktı. “Sende kimsin be?” Bana baktı o an. Bende göz kırpıştırdım çünkü ne olduğunu hala anlamıyordum.
Adama baktım yeniden. Bembeyaz teni ve teninin aksine simsiyah düz saçları vardı. Gözleri de saçlarıyla aynı renkti. Yuvarlak bir yüzü vardı ama çene hattı belirgindi. Yüzünü inceledim ama hiçbir yerden çıkaramadım. Tanımıyordum. Kaşlarım çatıldı. Belki de buradan geçerken yardım etmek istemişti. Olabilir miydi? Basit bir tesadüf müydü?
Adam güldüğünde bembeyaz dişleri gözüktü. Tek dizini kırarak Barış’ın önünde eğildi. Yeniden yakasını tutup yüzüne yaklaştırdı. “Ben kimim biliyor musun?” Barış korkuyla yutkundu. Saf korkuyu kehribar gözlerinde gördüm. “Senin gibi sokak serserilerinin korkulu rüyası.” Adam eğlenerek güldü. Barış’ı alaya aldığı fazlasıyla belliydi ama Barış hissettiği korkuyla bunu anladı mı şüpheli. “Ha ama senin gibi üst düzey şerefsiz köpeklerinde eceli.”
Barış ağzını açamadan adam Barış’ın yüzüne sertçe kafasını indirdi. Duyduğum kırılma sesiyle yüzümü buruşturdum. Barış yeniden yere devrildiğinde burnundan kan akıyordu ve gözleri kapanmıştı. Sanırım bayılmıştı. O an neden hala burada durduğumu sorguladım.
Adam yerden kalkarak üstünü sirkeledi. Bana döndüğünde yüzü ciddi bir hal almıştı. Kısaca beni süzdü. “İyi misiniz?” Sorusuna cevap veremedim çünkü donmuş vaziyetteydim. Adamın gözleri kısıldı. “Ben Ömer,” diyerek elini ileri uzattı. Muhtemelen tanışmak içindi ama bedenim bana sormadan kendini geri çekmişti. Bazen düşünmeden tepkiler verebiliyordum. Duvarla neredeyse bütün olduğumda isminin Ömer olduğunu öğrendiğim adam elini indirdi. “Tamam temas yok.” derken ellerini teslim olur gibi iki yana kaldırdı. Sonra sokağın ucunu gösterdi. “Evim şurada ekmek almak için çıkmıştım. Sizi görünce yardıma ihtiyacın olacağını düşündüm.”
Sertçe yutkundum. Kendimi toparlayarak kafamı bir kere salladım. “Teşekkürler.” dedim ama sesim bir o kadar soğuk ve mesafeliydi.
Ömer yerde yatan Barış’a baktı. “Bu kim?” Barış’a baktığımda sustum. Anlatabilecek gibi değildim. “Pekala anladım. Sanırım seni rahatsız ediyor polise gitmeyi düşündün mü?” Niye herkes bunu diyordu? Kafamı iki yana sallarken bakışlarım boşluğa dalmıştı. “Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
Sesimde bakışlarım gibi bomboştu. “Niye yardım edesin ki?”
Omuz silktiğini hissettim. “İyilik yapmayı severim.”
Sorgulamadım. Beynim o an buraya gelme amacımı hatırlattı. Yeni tanıdığım birinden bunu istemek saçmaydı. Yine de kendimi kontrol edemedin. Hızla Ömer’in siyah gözlerine baktım. “Senden bir şey istesem yapar mısın?”
Ömer’in gözleri kısıldı. “Ne gibi?”
Bakışlarım Barış’ın ilerde ki evine daldı. “İlaca ihtiyacım var ve bu ilaç,” Yerde yatan Barış’ı gösterdim. “Onun evinde. Almama yardım eder misin?”
Tek kaşı havalanmıştı. “Tam olarak nasıl bir ilaç bu?” Dudaklarımı birbirine bastırarak sustum. Anlamış mıydı? Sonra birden, “Tamam.” dedi. “Nerede evi? Hemen gidip alalım.”
Hızla ona baktım. “Gerçekten mi?”
Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. “Gerçekten.”
Birine güvenmemeliydim. Belki de ilaçları almamı sağlayıp beni ve Barış’ı polise verecekti. Ama düşünemiyordum bile sadece ilacımı almalıydım. Gerisine sonra bakardım. Öncelik ilaç. Hızla elimle ileriyi işaret ettim. “Evi orada.”
Ömer kafasını salladı. Yere eğildi ve Barış’ın ceplerini karıştırdı. Anahtarı bulduğunda doğruldu. “Gidelim.” dediği gibi gösterdiğim yönde yürümeye başladı.
Hızla ilerleyen sırtıyla bakışırken, “Bunu böyle yolun ortasında mı bırakacağız?” diye bağırdım arkasından. İlla ki biri geçecekti ve bunu garipserdi.
Ömer’de aynı şekilde bağırarak konuştu. “Çok sert vurmadım. Yaklaşık beş dakikaya ayılır. İhtiyacın olan ilaçları çalmamız için yeterli bir süre gibi duruyor.”
Gözlerimi kırpıştırarak Barış’a baktım. Sonra hızla kendime geldim ve Ömer’e yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Bir iki adım uzağında yürürken Barış’ın evine yaklaşmıştık. Ömer çevrede ki evleri tararken, “Hangisi?” diye sordu.
Elimle Barış’ınkini gösterdiğimde oraya yöneldi. Kısa sürede içeri girmiştik ve salonda köşede dizili yaklaşık 20 kutuyu görünce gözlerim büyüdü. Evine hiç girmemiştim, sadece önünde buluştuğumuz olmuştu. Burada resmen bir stok vardı ve hepsi de benim ilacımdı. Ömer kutuları görünce, “Şimdiden söyleyeyim ben en fazla üç kutu taşırım.” demişti.
Kapının eşiğinde durarak kafamı uzatmış bakıyordum içeri. Henüz yeni tanıdığım biriyle eve girme fikri pekte mantıklı gelmiyordu. Kafamı salladım. “Bende bir tane.”
Ömer güldü cebinden bir şey çıkarıp ağzına attı. Ne olduğunu ilk anlamadım ama bir tane daha havaya atıp ağzıyla yakalayınca fındık olduğunu anladım. Şu durumda fındık mı yiyordu?
Sorgulamadım. Dediği gibi üç kutu aldı ve bende bir kutu. Bir daha buraya gelmek istemiyordum o yüzden bunları idareli kullanmalıydım. Zaten her bir kutudan yaklaşık 100 ilaç kutusu çıksa hepsinin içinde de 30 tane olduğunu varsayarsak... Fazlasıyla yeterdi. Kendimi toparlayana kadar yetse zaten başka bir şey istemiyordum.
Evime yaklaştığımızda durdum. Evin yerini öğrenmesini istemiyordum. Kutuları burada bıraktırsam tek tek taşırdım sonrasında. Durduğum yerde, “Burası.” dedim. Aynı soğuk bakışlarla ona bakıyordum. “Sen bırak ben teker teker eve taşırım.”
Neden böyle yaptığımı anlamış olmalı ki itiraz etmeden dediğimi yaptı. Durduğumuz eve baktı. Dudak büzerek bana dönüş sağladı. “Tek mi yaşıyorsun?” Cevap vermek istemedim ama sessizliğimle cevabını almış gibiydi. Kafasını sallayarak, “Anladım.” dedi. “O zaman ben gidiyorum. Başka bir şeye ihtiyacın olursa...” Devamını bir an getiremedi. Duraksadı ve sonra, “Sokağa çıkman yeter. Ben bulurum seni.” dedi. Tek kaşım havalandığında cebinden bir fındık daha çıkardı ve havaya atarak ağzıyla yakaladı. “Sokakların kahramanıyım ben kızım. Eğer o an başka birini kurtarmıyorsam seni bulurum.”
Kaşlarım çatılmıştı. Ona karşı kötü bir his hissetmiyordum ama yalan söylediğine yemin edebilirdim. “Teşekkür ederim. Gerisini ben hallederim. Tekrar bana yardım etmene gerek yok.”
Güldü sözlerimle arkasını dönerek yürümeye başladı bir yandan hala fındık yiyordu. “Göreceğiz.”
Sözleriyle arkasından bakakaldım. Bir an deli olup olmadığını düşündüm sonrasında ise kafa yormama kararı aldım. Hızla kolileri eve taşıdım ve neredeyse elime geçen ilk kutunun yarısını avucuma döküp içtim. Anında rahatladım. Belki de tamamen psikolojikti. Yoksa bir ilaç anında etki gösteremezdi.
O günden itibaren Ömer’le bir daha karşılaşmayacağımıza neredeyse emindim. Ama aynı gün farklı saatlerde ona kolileri bıraktırdığım noktaya Barış’ın evinde ki diğer kolilerde üçer üçer gelmişti. Hiçbirinde Ömer’i görmedim. Her baktığımda kutular oradaydı. Benim için geldiğini bildiğimden sorgulamadan eve taşıdım.
Hayır son kez karşılaşmamıştık. Evimin kapısı bazen çalmıştı. Kimse yoktu ama bırakılan yemekler ve diğer her şey ondan geliyordu emindim. Neden bunu yaptığını anlamadım. Cesaretimi toplayıp her dışarı çıktığımda onla karşılaşıp ayak üstü konuşmasaydık ta bilmeyecektim.
Söylediğine göre fazla iyilik meraklısıymış. Her seferinde bana yardım ediyordu oysa ben onunla muhatap bile olmuyordum. İsmimi bile bilmiyordu aylarca mesela. Bunu yapmamın nedeni hislerimin onu kötü görmesi değildi. Aksine dediği gibi fazla iyi birine benziyordu. Komikti de güldürüyordu beni. Ama tüm söyledikleri yalandı, bundan adım gibi emindim. Ondan uzak durma çabam bunun yüzündendi ama zamanla ona ısınmış hatta alışmıştım.
Öyle ki abi diyeceğim raddeye gelmişti benim için. O da kimsesizmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüş. O da beni kardeşi gibi görüyordu. Belki kan bağımız yoktu ama abi kardeş gibiydik. Evime alacağım, hatta kendimi anlatacağım kadar abim gibiydi hatta. Hiç sahip olmadığım abi sıcaklığı vardı onda.
Beraber geçirdiğimiz bir yılda toparlanıp düzelmemi sağlayanda oydu beni yeniden ayağa kaldıranda, güçlü bir kız yapanda. Hayatımın dönüm noktalarından biride Ömer’di. Abimdi. Ama o da bir yılın sonunda yurt dışından gelen iş teklifiyle gitmek zorunda kalmıştı. Bana para gönderiyordu ama onu artık göremiyordum. Hayatımda bir şeyi daha kabullenmiştim o an. Gerçekten ben kimi seversem ve bağlanırsam o hayatımdan iyi yada kötü çıkıp gidecekti.
Yine de Ömer’in de bana kattığı çok şey olmuştu ve en önemlisi de yaşama amacımdı. Küçüklüğümü -yani bir tek annemin ölümünü- anlattığımda intikam demişti. Buna tutun ve bunun için yaşa. Öyle yapacaktım, hem de tahmin edemeyeceği kadar intikama odaklanacaktım. Bunu söylerken bence Ömer’de hayatımın merkezine intikamı koyacağımı düşünmemişti. Bende öyle düşünmemiştim ama zamanla böyle olacaktı. Hiç tutunmadığım kadar bu intikama tutunacaktım çünkü ben normal bir hayat yaşayamazdım. Bana bu imkan sunulmamıştı. O yüzden bende sunulan imkanlarla yaşayacaktım. Normal bir hayat bana göre değildi belki de, bu en başından beri böyleydi ama ben bunu 19 yaşımda kabullenmiştim. Geç miydi? Belki geçti. Ama eninde sonunda bunu kabullenmiştim. Kendi hayatımı kendim oluşturacaktım ve bu normalin dışında olacaktı. Belki beceremeyecektim ama denemiş olacaktım.
...
Gözlerim aralandığında ilk parmaklıklarla karşılaştım. Nerede olduğumu algılayamadığımda yaşananlar aklıma doldu. Mayıs geldi aklıma, hızla yerimden doğruldum. Yerdeki kan bile temizlenmişti ama ruhum duymamıştı. Gerçekten uyumuş muydum? Kabus görmemiştim. Garipti. Sadece boşlukta sürüklenmiş gibi hissediyordum. Oysa Mayıs’ın işkencesinden sonra türlü türlü kabus görmeliydim. Acaba bu da mı bir şeye işaretti? Düşünmek istemiyordum çünkü düşündükçe delirecek gibi oluyordum.
Başıma giren sancıyla şakaklarımı ovuşturdum. O sıra tekrardan aklıma Mayıs düşünce kafamı kaldırıp karşıma baktım. Kimse yoktu. Ne yapacaklardı ona? Daha fazla bir şey yapmazlardı değil mi? Ömer söz vermişti, benim abim sözünde dururdu.
Çelik kapının gürültüyle açılma sesini duyduğum gibi ayaklandım. Yüzü maskeli iki metre adamlardan biri gelmişti. Kucağında Mayıs’la içeri girdi. Diğer bir adam Mayıs’ın hücresinin kapısını açtı. Mayıs’ı duvara yaslayıp yatırdıklarında onlara bakmadım bile. Tek odağım Mayıs’tı. Gözleri kapalıydı. Dudaklarım aralansa da sesimi bulamadım.
Gelen adamlar çıktığında kapı aynı gürültüyle kapandı. Gözlerim titreştiğinde ayakta duracak gücü kendimde bulamadım. İyi miydi? Rengi atmıştı... Ölü gibiydi. Parmaklıklara tutunduğum ellerim kayarken dizlerimin üzerine çöktüm. “Mayıs...” diye fısıldadım. “Duyuyor musun beni?” Dudaklarımın arasından bir hıçkırık firar etti. “İyisin değil mi?”
Ses yoktu, kıpırtı yoktu. İçim parçalandı. Bir kez daha onun yerinde olmak istedim. Göğsüm sızladığı an gözlerim kapandı ama duyduğum sesle anında geri açıldı. Silah sesi... Birinci silahın ardından art arda silahlar patladı. Ellerim kulaklarıma gitti ama kapatmadım. Öylece bakakaldım. Gözlerim kapanıp açılırken kendimi anda tuttum. İyiyim, sorun yok...
Bakışlarım etrafta dolandı. Gücümü toplayıp yeniden ayaklandım. En son yeniden Mayıs’a baktım. Hala aynı şekilde duruyordu. Kapıya doğru, “Hey!” diye bağırdım. “Ne oluyor?”
Kapı açıldığında içeri Ömer geldi. İçeri girdiğinde başını uzatıp son kez dışarı baktı. Yeniden bana döndüğünde nefes nefese kalmıştı. Telaşlıydı. O an jeton düştü kafama. Ilgaz’ı aramıştım. Bizi kurtarmaya geleceklerdi ve gelmişti.
Bakışlarım umutla parlarken Ömer’e baktım. “Abi.”
Gülerek cebinden anahtarını çıkardı. “İyi ki abin var he.” Anahtarla Mayıs’ın kapısını açtı ve içeri girdi. Sonra duraksadı. Oradan çıkıp bana yöneldi. Benim kapımı açıp yeniden Mayıs’a yöneldi. Mayıs’ı tek hamlede kucaklayarak kaldırdı. Kapıya yöneldiğinde, “Beni takip et.” demişti. Başımı sallayarak dediğini yaptım.
Silah sesleri dışarıdan geliyordu. İçeride kimse yoktu. Ömer’in adımları hızlıydı. Ona uyum sağladım. En sonunda bir kapının önünde durduk. Başıyla kapıyı işaret ettiğinde konuşmasına gerek kalmadan kapıyı açtım. Dışarı çıktığımda arkamdan geldi. Hızla etrafa bakındım. Ormanlık bir alandaydık ve hava karanlıktı.
İleride duvar kenarında bekleyen Ilgaz’ı gördüğümde kalbim teklemişti. Muhtemelen kurtulmanın getirdiği heyecandandı. Ilgaz’da bu tarafa baktığında bakışlarımız kesişti. Net bir şekilde göremesem de hissettim. Soluklarım hızlanırken yanımdan hızla geçen Ömer’le kendime geldim. Hızla ilerledik ve kısa sürede Ilgaz’ın yanına geldik.
Ilgaz bir bana bir Ömer’e ve kucağında ki Mayıs’a bakıyordu. Ömer, “Konuştuğumuz gibi. Sen kızları alıp git bende bizim adamları arkadan etkisiz hale getirip işinizi kolaylaştıracağım.” dedi. Ilgaz kafasıyla onaylarken Ömer, Mayıs’ı Ilgaz’a vermişti.
Ömer son kez bana baktı. O an cebinden fındık çıkarıp ağzına atmasına hayretle baktım. “Ben sözümde dururum Prenses, gördüğün gibi.” Sonra göz kırptı. “Abini unutmamana sevindim. Yakın zamanda görüşürüz umarım.” Ağzımı açmama fırsat vermeden geldiğimiz yönde geri gitmişti.
Arkasından bakakalırken, “Görüşürüz.” diye fısıldamıştım. Sonra hızla Ilgaz’a döndüm. Ne diyeceğimi bilmiyordum. O da bilmiyor olmalı ki bir süre öylece bakıştık. Bakışları hızla üzerimde geziniyordu. Yeniden göz göze geldiğimizde soracak çok sorum vardı ama hepsini yuttum şuan sırası değildi.
Ilgaz’da bunun farkında olmalı ki dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Kafasıyla sağ tarafı işaret etti. “Arabaya.”
Kafamı sallayarak onu onayladım ve peşine takıldım. Hızla arabaya gelmiştik. Nefes nefese arabanın önünde durduğumuzda küçük betondan binadan uzaklaşmıştık. Ormanın ortasında öylece duruyordu. İki sokak lambasının ışığından görebildiğim kadarıyla kapının önündeki adamlar ileriye ateş ediyordu. İleride ise iki gölge gördüm. Gözlerimi kısarak iyice emin oldum. Evet yaklaşık 50 kişiye sadece iki kişi kafa tutuyordu.
Nefes nefese Ilgaz’a döndüm. Mayıs’ı arka koltuklara yatırıp bana baktı aynı anda, “Neler oldu?” diye sorduğumuzda bir süre öylece bakıştık. Gözlerimi kırpıştırdığımda Mayıs’ı gösterdim. “İşkence...” dedim ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Hızla kafamı topladım. “Kendi ürettikleri bir alet. Elektroşok gibi ama bunun ucunda iğneler vardı. Mayıs’ın sırtına saplayıp elektrik verdiler. Sonra ne yaptılar bilmiyorum. Amaçları öldürmek değilmiş-“
Nefes almadan anlatmamı ellerini omuzlarıma koyarak durdurdu. “Tamam, sakin.” Bir süre yüzüme eğilip bana baktı. “İyi misin sen? Vurulmuşsun Fransa’da.” Kafamı hızla aşağı yukarı salladım. Omzumda ki elinin sıkılaştığını hissettim. Sanki kendini sıkıyor gibiydi. Ne için anlayamadım. Kafasını aşağı yukarı sallayıp geri çekildi. “Peki.”
“Siz?” diye sordum ekibi kastederek. Aslında onu merak ediyordum ama... Bunu benim bile kabullenmem saçmaydı şuan.
Ilgaz kafasını salladı. “Sorun yok. Her şeyi eve gidince konuşuruz.”
Kafamı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. “Tamam o zaman.” Dudaklarım aralandı ama ne diyeceğimi bilemedim. Arabaya baktım. O an Ilgaz’ın sesini duydum yeniden ama aynı anda duyduğum adım sesiyle kaşlarım çatıldı.
“Mayıs iyiymiş. Ömer,” Duraksadı. “Adı Ömer’di değil mi? O söyledi. Gerekli müdahale yapılmış ama eve doktor çağırdık. İkinize de ayrı ayrı bakılacak, sorun yok.”
Çatık kaşlar altında hem onu hem de yaklaşan ayak sesini dinliyordum. Ayak sesinin çok yakında durduğunu hissettiğimde hızla kafamı kaldırdım. Ilgaz’ın arkasına çatık kaşlarla baktığımda Ilgaz ilk anlayamadı. O ne olduğunu anlamazken Ilgaz’ı kolundan tuttuğum gibi geriye çektim. Bende iki adım gerilerken yana kaymıştım. Dört, beş adım uzağımızda ki adamın savurduğu bıçak dibimizden sıyrılıp geçerken Ilgaz’ın yanımda soluğunu tuttuğunu fark ettim.
Adamla ilgilenmeden hemen önce Ilgaz’ı kontrol ettim. İyiydi. Yeniden adama döndüm. Hızla eğilip aldığım taşı gölgesinden görebildiğim kadar ona fırlattım. Sanırım kafasını denk gelmiş olmalı ki inleyerek hafifçe eğilmişti. Karanlıkta net göremesem de gözlerim alışmıştı. Yine de kedi olmadığım için her şeyi algılayamıyordum.
Adamın eğilmesini fırsat bilerek ona doğru koştum ve hızla yüzüne bir tekme geçirdim. İki adım geriledi. Hemen sonra üzerime atıldığında yana kaydım. Attığı yumruğu havada yakaladım ve kolunu bükerek arkasına geçtim. Adam haykırdığında yüzümü buruşturmuştum. Sanırım azıcık kolunu kırmıştım.
Diğer elimle saçlarına asıldım ve kafasını sertçe yandaki ağaca vurdum. Tüm gücümü uygulayarak bir kez daha vurduğumda iki adım gerilemiştim. Karnımın sızladığını hissettiğimde tek elim karnıma gitti.
Adamın bayılmasını beklerken bana döndüğünü görünce içten içe sövdüm. İnsan mıydı bunlar? Üzerime atılacağını hissettiğimde tam gerileyecektim duyduğum silah sesiyle yine gözlerim kapandı. Çok yakından gelmişti hatta neredeyse dibimden.
Hızla Ilgaz’a dönerek gözlerimi açtım. İyiydi. Kendimi kontrol ettim hiçbir acı hissi yoktu. Sonra yeniden adama döndüm. Tam alnının çatından vurulmuştu. Kısa sürede yere yığıldı. Arkasında beliren bedeni gördüğümde gözlerimi kıstım. Yakınlaştığında gördüğüm kişiyle gözlerim büyüdü.
Afet gülümseyerek bana baktı ve silahı gösterdi. “Sevdim ben bu işi.” Dudaklarım aralandığında ne diyeceğimi bilemedim. Afet bu halime güldü. “Sende iyi dövüşüyorsun yalnız.”
Evet, dövüşmeyi de Ömer öğretmişti. Aklıma düşen anıyla tebessüm etmeden duramadım.
Ömer’in attığı yumruktan kurtulmak için başımı eğdiğim an karnına ben bir yumruk geçirdim. Ömer’le tanışalı 7 ay olmuştu. Herkese iyilik yaptığını söylüyordu, ilk başlarda garipsememiştim ama zamanla garip gelmişti. Ona bunu sorduğumda nedeninin olmadığını sadece beni diğer yardım ettiği insanlardan farklı gördüğünü söylemişti. Hatta kardeşi gibi gördüğünü. Bundan sonra da bende ona abi demeye başlamıştım.
Hayata beni alıştırmıştı ve beni tam anlamıyla toparlamıştı. Şuanda ise bana dövüş öğretiyordu. Ömer karnını tutarak gerilediğinde öksürdü. Tek elini kaldırarak, “Tamam, dur.” dedi. Doğrulduğumda o da kısa sürede doğruldu. Beni alkışlayarak, “Bir aylık üstün çabayla resmen bir şaheser çıkardım ortaya.” dedi.
Ona göz devirerek karşılık verdim. Yorgunlukla kendimi koltuğa attım. “Nasıl ama? Güçlenmişim değil mi?”
Ömer masanın üstünde ki küçük kaseye doldurduğu fındıktan bir avuç aldı. Fındığı yerken, “Yooo.” dedi rahat bir tavırla.
Kaşlarım çatılırken oturduğum yerde doğruldum. Az önce dövüştüğümüz kısmı göstererek, “Ne demek yooo? Tek yumrukla gerilettim seni.” dedim.
Ömer ağzında ki fındığı yuttuğunda güldü. “Hayır, sevin diye ben geriledim.” Elime geçirdiğim yastığı Ömer’in kafasına attım. Eğilerek yastıktan kurtuldu geri doğrulduğunda ciddileşmişti. “Tamam. Şaka bir yana hala güçsüzsün. Ama hızlı öğreniyorsun. Yüzden fazla teknik biliyorsun.” Avucunda ki fındık bittiğinde ellerini iki kere çırptı. “Bu başına bir şey gelirse karşındakini etkisiz hale getirmeye yeter. Ha ama o kişi benim kadar iyiyse dövüş konusunda biraz zor.”
Gözlerim kısıldı. “Herkes senin gibi sokak çocuğu değil.” Gülerek kendini yanıma bıraktı.
Eliyle omzuma vurduğunda yüzümü buruşturdum. Eli ağırdı. “Tamam. Şimdi kalk abine su getir.”
Sertçe ittim omzumdaki elini. “Hizmetlin değilim ben!”
Kafasını sallayarak beni onayladı. “Evet, kardeşimsin.”
Ayağımla ayağına sertçe vurdum. “Kalk kendin al.”
Güldü ve kafasını geri attı. “Şuan üşeniyorum.”
Göz devirdim ama görmedi. Böyle de pek tadı olmadı da neyse. “Sende bana benzedin iyice. Ne tavanı izlemeler falan?” Güldü sözlerimle ama cevap vermedi. Tavanı izlerken dalıp gitmiş gibiydi. “Ne düşünüyorsun?”
Göğsünü şişerek bir nefes çekti içine. “İyileşiyorsun Selis.” Doğrularak bana döndü. “Bak temas problemini bile aştın.” Ona ne olduğunu anlatmamıştım ama sorguladığında ve sustuğumda Barış’ın ne yaptığını anlamıştı. Tamamen yönünü bana çevirdi. “Hayata dönme vakti gelmedi mi?”
Sorusuyla bakışlarım boşluğa daldı. Bir süre düşünerek kafamı iki yana salladım. “Hayal kuramıyorum abi. Bir hedef yok. Sadece yaşamak için yaşıyor gibiyim. Ben her seferinde bir yaşama sebebi bulurdum ama bu sefer yok.”
Omuzlarımdan tuttuğunda ona baktım. “O zaman yeni yaşama sebebi buluruz. Yeniden üniversite sınavına çalışmaya ne dersin?”
Burukça gülümsedim. “Nedeni var yada yok ama artık normal bir hayatımın olacağını düşünmüyorum.”
Bakışları arkamda duvara odaklandı. Bir şey düşünüyordu. “Anneni öldürenler...” Evet. bu konudan da ona bahsetmiştim. Çok soru soruyordu, birinden kaçıyım derken öbüründen beni yakalıyordu. Aklımla oynuyordu ve yaşadıklarımı öğreniyordu. Ben tamamını anlatmasam da o azıcık bahsettiğimde tüm olayı çözüyordu. Fazla zekiydi ve bu sinirimi bozuyordu. Yine de kaçırılıp işkence gördüğümü bilmiyordu.
Aklına gelen şeyle yeniden bana baktı. “İntikam almaya ne dersin Selis?”
Kaşlarım çatıldı. “Ne?”
“Elimizde hiçbir bilgi olmayabilir ama araştırırız. Sonra dövüşmeyi öğreniyorsun. İntikam için hazır hale gelirsin.” Dudaklarını birbirine bastırarak kısa süreli sustu. “Aslında biraz kendini kandırmak gibi. Ama hayata tutunmak için bir nedenin olur.”
Düşündüm, bu konuşmanın ardından uzun süre düşündüm ve gerçekten de intikamımı hayatımın tam orta yerine koydum. Şu ana kadar yaşadığım her şeye rağmen direnmiştim hayata. Sıradan basit bir insan nasıl yaşarsa öyle yaşamaya çalışmış, normal hayaller kurmuştum. Ama olmuyordu hayat buna izin vermiyordu. Belki de farklı olmam lazımdı. Çoğu insan üniversite okurken benim intikam için çabalamam lazımdı.
Öyle de oldu ama ben farklı olmak istemedim. Herkes gibi basit istekleri olan kızı bu hala getirmişlerdi. Bu benim suçum değildi. Ben zorlamıştım, normal bir hayatım olması için zorlamıştım ama hayır olmuyordu. Her insan normal kalamıyordu.
O günden sonra bu hırs haline geldi. Dövüşte uzmanlaştım ne işime yarayacağını düşünmedim. Ölemediğim için yaşamaya çalıştım sadece. Her şey bu kadar basit ama bir o kadar da karmaşıktı.
Aklıma düşen anıyla kısa bir an geçmişe gitmiş gibiydim ama hızla kendime geldim. Ciddileşerek Afet’e baktım. “Hepiniz mi geldiniz?”
Sorumla Ilgaz’a döndüm. Karanlıkta net göremesem de sanki beni izlerken sırıttığını gördüm ama belki de yanılmıştım. Ilgaz kendine gelerek kafasını iki yana salladı. “Hayır, sadece biz.”
Bizden kastı Afet’le ikisi olmalıydı ama az önce ileride çatışan birini daha görmüştüm. Afet’e döndüm. “İki kişi mi bu kadar adama kafa tuttunuz?”
Afet ağzını açıp cevap veremeden arkamda duyduğum patlama sesiyle iki adım ileri attım. Hızla arkamı dönüp binaya baktım. Bina alevler içinde yanarken dudaklarım aralanmıştı. Siyah geceyi aydınlatan alevlerin gözümün içinde parladığını hissettim. O an aklıma tek bir soru geldi. Ömer içerde miydi?
Bir süre sessizliğin ardından ağaçların arasından duyduğum hışırtıyla o tarafı döndüm. Afet’in arkasından gelen kişiyle şaşkınlığım daha da arttı. Demir’i görmemle öylece kaldım. Burada ne dönüyordu?
Demir beni gördüğünde rahat bir nefes vermişti ama ben çatık kaşlarla ona bakıyordum. Demir, “Matmazel.” diyerek bana adımladığında elimle onu durdurdum.
Başımı Ilgaz’a çevirdim. “Burada ne oluyor?”
Ilgaz sırtı arabaya yaslı şekilde dururken kısaca Demir’e bakıp bana döndü. “Minik bir iş birliği yaptık diyelim.”
Tek kaşım havalandı. “Demir’le?” Kafasını aşağı yukarı salladığında Demir’e döndüm. Gözleriyle beni taramakla meşguldü. “Biz Türkiye’de olduğumuza emin miyiz?” Şakasız beynim durmuş gibi hissediyordum.
Demir kafasıyla arabayı işaret etti. “Yolda konuşuruz,” Arkamda yanan binaya baktı. “Buradan gidelim şimdi.”
İtiraz etmedim. Mayıs iyi olmayabilirdi. Belki de sadece hayatta tutmuşlardı ve fazla ilgilenmemişlerdi. Her şey olabilirdi. Demir yanımdan geçerek arabaya yöneldiğinde Afet’le yeniden göz göze geldik. Yanıma gelip tek eliyle bana sarıldı. “İyiyseniz sorun yok. Ekipte de bir sıkıntı yok. Dört günde çok fazla şey yaşamadık merak etme. Sizi bekledik.”
Yine şaşırdığımda sarılmasına karşılık bile veremedim. Öylece kalmıştım. 4 gündür baygın mıydım ben?
Afet ayrıldığında bende arabaya döndüm. Afet sürücü koltuğuna ilerlediğinde ön kapının orada sırtı arabaya yaslı duran Ilgaz’ı ve hemen önünde dikilen Demir’i gördüm. Gözlerim kısıldı. Demir’le işbirliği yaptık derken? Kafamda oturtturamıyordum bazı şeyleri.
Demir ve Ilgaz birbirlerine öldürücü bakışlar atarken sadece izledim. Şuan birbirlerine pek bir zararları yoktu. Afet kornaya basıp, “Binin şu arabaya zaten gelene kadar kavganız bitmedi!” diye bağırdı. Sinirliydi sanırım ve Afet’in siniri hiç çekilmiyordu.
Ilgaz elleri cebinde yaslandığı kapıdan ayrıldı. Demir’in yanından geçtiğinde bana döndü. “İşbirliğinin büyük kısmını da ben üstlendim bu arada.”
Demir’in eli kapıya uzanırken hayretler içinde Ilgaz’a baktı. Eliyle binayı gösterdi. “Şu patlamayı ben sağladım.” Ilgaz onu takmadan arabaya bindiğinde Demir’le bakıştık. Göz kırpıştırdığımda bu sefer onun kaşları çatıktı. Arabaya binen Ilgaz’ı işaret ederek, “Bu çok konuşuyor. Kurtarmaya geç kalsaydık onun yüzündendi.” dedi ve cevap vermemi beklemeden arabaya bindi.
Öylece kaldığımda ne diyeceğimi bilemedim. Kısa bir an yaşadığım anın gerçekliğini sorguladım. Afet yeniden kornaya bastığında hızla arabaya adımladım. Arabaya bindiğimde Afet ağaçların arasına dalarak yola çıkmıştı. Bir süre kimse konuşmadı. Arkada Ilgaz ve ben otururken Mayıs’ın başını kucağıma almıştım ve aramızda yatıyordu. Ellerim Mayıs’ın siyah saçlarını severken yine dalıp gitmiştim.
Yine kafamda ki sorular çoğaldı ve ucunu bulamayacağım hale geldi. Kafamı iki yana sallayarak kendime geldim. Yanımda ki Ilgaz’a döndüm. “Sen gittikten sonra ne oldu?” Ilgaz bana baktığında, “Fransa’da.” diye ekledim.
Ilgaz gözlerini kısarak düşündü bir süre. “Bayıltıldım. Muhtemelen arkamdan biri vurdu. Net değil o anlar. Uyandığımda çatışma bitmişti ve ben sahilde olduğumdan kimse beni bulamamıştı. İşin garip yani bayıldığımda ön kısımdaydım.”
Kaşlarım çatıldığında Fransa’yı düşündüm. “Earl yanında değil miydi?” Ilgaz dudaklarını araladı ama diyecek bir şey bulamayınca geri kapattı. Ilgaz bayıltıldığında Earl nasıl kaçmıştı?
O sırada Afet konuştu. “Fransa’da Sonsuzluk geri çekildi. İlk nedenini anlamadık. Seni bulamayınca istediklerini aldıklarını fark ettik.” Bir süre sustu. “Ekip dağılmıştı. Ilgaz uyandığında yanımıza geldi ve ekibi topladı. Holly ve Demir’de yanımıza geldiğinde Türkiye’ye götürülme ihtimalinden bahsettiler.” Gecenin karanlığıyla laciverte dönen gözlerini aynadan bana dikti. “Sonuç olarak buradayız ve dört gündür sizi arıyoruz.”
Kaşlarım hala çatıkken Demir’e baktım. “Madem kurtarmaya gelecektin Ömer’in mesajına niye öyle cevap verdin.”
Demir kıpırdamadan durdu. “Hangi mesaj?”
Ofladım. “Sana yerimizi söylediği.”
Demir omzunun üstünden bana baktı. “Öyle bir mesaj almadım.”
Alayla gülmeden edemedim. Bu gülüş kucağımda ki Mayıs’ı hatırlatınca ise yutkunamadım. Yine de Demir’e cevap verdim. “Cevap bile vermişsin.”
Kaşları daha da çatılırken bana öylece baktı. Gözleriyle öyle bir şey olmadığını anlatıyordu aslında. Tepki vermediğimde önüne döndü. Telefonunu çıkardığını gördüm ama onunla ilgilenmedim. Muhtemelen mesajı kontrol edecekti.
Ilgaz’a döndüm. “Sonuç olarak ne yapıyoruz?”
Ilgaz’ın bakışları camdan dışarıyı seyrederken dudaklarını birbirine bastırdı. Bu ifadeyi biliyordum çaresiz hissediyordu ve muhtemelen aklına bir şey gelmiyordu. “Bilmiyorum Selis.” Hala ismimi duymaya alışmadığımdan dişlerimi sıktım. Sadece bunun için canımın yanması normal değildi. “Gerçekten bilmiyorum bu sefer.”
İçimde hissettiğim acıyı yok saydım ve gülümsedim. “Olsun.” dedim omuz silkerek. “Beraber bir şeyler düşünürüz sonuçta biz bir ekibiz.”
Bakışlarını camdan koparıp bana çevirdi. Karanlıkta pek göremesem de derin bakıyordu. Bir şey demedi. Öylece baktı. Sırıtmadı bile. Bu da içimi acıttı. Belki de Mayıs’a üzüldüğümdendi. Her şeyi neden Ilgaz’a ve davranışlarına bağlıyordum ki?
Afet konuştu önden. “Zaten kavga etmekten bir şey düşünemediler ki.” Ona yöneldim ama konuşmadım. O yine de içimde ki soru işaretlerini anlamış gibi konuştu. “Yemin ederim senin aramandan sonra direkt gelebilirdik. Ömer denilen şahsiyetle de hemen iletişime geçemedik.” İşkence anında aramış olmalıydılar ama konuşmadım. Konuşmaya bile halim yok gibiydi. “Demir bir yandan, Ilgaz bir yandan saldırdığı için belki de hat o yüzden meşguldeydi.” İç çekerek aynadan bana baktı. “Yemin ederim Mayıs’la senin kavgalarını tercih ederim.”
Gülmeye bile enerjim yoktu. Demir yandan Afet’e bakarak konuştu. “Her şeyi büyütür müsün sen?”
Afet tek eliyle arabayı kullanırken diğeriyle kendini gösterdi. “Ben mi büyütüyorum sence? Arabanın kolunu tutarak yarım saat ben süreceğim kavgası yaptınız. Eğer ben sizinle gelmeseydim yol boyu da kavga ederdiniz. Yada hiç arabaya binemezdiniz.”
Demir ağzının içinde homurdandı ama sustu. Ilgaz’da yandan bana baktı. “Ciddiye almadığını varsayarak susuyorum.” Sözleriyle gülesim geldi bir an ama cidden halim yoktu.
Aklıma takılan bir şey vardı ama. “Şimdi siz onlarca adama üç kişi mi kafa tuttunuz?”
Demir dilini damağına vurdu. “Ömer’in sokak çetesi.”
Tek kaşım havalandı. “Bir, Ömer’le nereden tanışıyorsunuz? İki, Ömer gerçekten sokak çocuğu mu yoksa Sonsuzluk’tan mı?”
Demir içine bir nefes çekti ve kafasını geri atarak gözlerini yumdu. “Çok soru soruyorsun Matmazel.”
Ağzımı açamadan Ilgaz cevap verdi. “Sende çok cevap ver.”
Elimle alnımı ovuşturdum. Afet’in neyi kastettiğini anlıyordum. “Şuan anlıyorum seni Afet.” Sonra hayretle ikisine baktım. “Bu kız orada işkence görürken siz bu kavgalar yüzünden mi geç kaldınız?” Ilgaz susarak yerine sindiğinde, Demir aynı rahatlığındaydı. Elimi alnıma vurdum bu sefer. “Basıl birlik oldunuz onu sorguluyorum.”
Ilgaz konuştu bu sefer. “Bu öndeki yine sorularından şikayet eder diye ben cevap veriyim. Zaten kimse benden daha iyi yanıtlayamaz sorularını-“
Lafını Demir kesti. “Kavgaların yarısı tam olarak bunun şu boş konuşmaları ve kendini övmeleriyle geçti.”
Ilgaz ona bakmasa da laf atmayı ihmal etmedi. “Sende benim kadar önemli bir şahsiyet olsaydın övünmek isterdin kendinle.”
Demir yeniden dilini damağına vurdu. “Yok ben susmayı tercih ediyorum.”
“Gördük onu.” Ağzımın içinde homurdanmama engel olamamıştım. Ilgaz’a döndüm. “Sorumun cevabı?”
Ilgaz tamamen bana yöneldi. “Aslında direkt Türkiye’ye dönmek için bunlarla iş birliği yaptık. Bunlar dediğim Demir ve Holly. Zirve bizi öldürmek isterken ölse iş birliği yapmaz.” Yine nefes almadan kesintisiz konuşuyordu. Bu bir yetenekti bu arada. “Neyse zaten bu işin temelinde de seni kurtarmak yatıyordu yoksa keyiflerinden bu abi kardeşte yardım etmez bize.”
“Ne boş yaptın ya.” diye önden laf atan Demir’i duymamazlıktan geldi. Bende öyle yaptım.
“Aslında Ömer’de bu işbirliğinin içinde sayılır.” Bir süre sustu ve düşündü. “Kankırmızısı, Zirve ve Sonsuzluk işbirliği mi yapmış oldu şimdi?”
Afet güldü. “Aynen öyle oldu.”
Ilgaz kafasını salladı. “Neyse bu Demir’in elinde bu binanın çökertme sistemi varmış. Acil durumlar için her bina da var aslında ama şifreli Ömer’de bir şekilde şifreyi buldu. Binayı patlatma işi oradan gerçekleşti. Ekibi de riske atmak istemedik Ömer’in kendi başına kurduğu bir sokak çetesi varmış onları gönderdi buraya. O şekilde işte, planı da ben kurdum bu arada. Yine lideriniz tüm işi üstlendi.”
Bu haline gülmeden edemedim. Çok konuşmasını özlemiştim. Boş yapıyordu ama boş yapması güzeldi. Güldüğümde o sustu. Yeniden Ilgaz’a baktım. Öylece gülüşümü izliyordu. Gülümseyerek, “Teşekkür ederim o zaman liderimize.” dedim.
Ilgaz yutkunarak önüne döndü. O an bende dalıp gittim. Garipti ama baya baya Ilgaz ile Demir işbirliği yapmıştı. Biri Mayıs ile beni alırken diğeri binayı patlatmıştı. O zaman Ömer’in haberi vardı. Binadan uzaklaşmıştır değil mi? Bence kurtulmuştur eğer aksi olsaydı hissederdim.
İçime derin bir nefes çekerek başımı eğip Mayıs’a baktım. Rengi solmuştu. Ama nefes alıyordu. O an parmaklarımın şah damarının üzerinde olduğunu fark ettim. Nabzını kontrol ediyordum. Yutkundum, bunu yaptığımın bile farkında değildim. Ama iyiydi. Yani umarım...
Keşke bana yapsalardı bu işkenceyi. Ben alışkındım canımın yanmasına, Mayıs değildi. Ben sanırım bu arkadaşlık işini beceremiyordum. Onu koruyamamıştım. İlk başta kaçırılmasına mani olmalıydım belki de. Ya ölseydi? Suçlusu ben olacaktım. Ekibe bile yanlışlıkla girmişti. Ben gerçekten iyi bir arkadaş değildim.
İçim karardığında kafamı kaldırdım ve içime derin bir nefes çektim. Araba sessizdi ve Demir Kankırmızısı ekibinden olmamasına rağmen bizim sessizliğimizdeydi. Kankırmızısı sessizliği denilen bir gerçek vardı, en azından benim için.
Aynaya baktığımda Demir’le göz göze geldik. Ne zamandır oradan beni izliyordu bilmiyordum ama gecede neredeyse siyaha bürünen kahveleri bendeydi. Dudaklarımı ilk birbirine bastırdım ama yine de kendimi durduramadım. Dudaklarımı kıpırdatarak sessizce, “Teşekkür ederim.” dedim. Demesem de gözlerimden okurdu ama dedim. Kendim için değil, Mayıs’ın ölmesine izin vermedikleri için. Bunu da söylemedim ama gözlerimden gördü. Bunu anladığını da bende gözlerinden gördüm. Sadece bakışarak tonlarca kelime konuşabiliyorduk çünkü ikimizde özümüzde sessizdik.
Peki bu aşk mıydı? Bunu sorgulamadan edemiyordum artık. Birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Hele Demir. Kendimin bile tanıyamadığı beni ezbere biliyordu. Düşünmek istemedim. Kaçtım, duygularımdan, kafamın içindeki seslerden, her şeyden. Korkaktım. Reddedemeyecek kadar korkaktım. Bir şeyleri yaşamak yerine kaçmayı tercih edecek kadar korkaktım. Ama bu bendim. Cesur olmak bana göre değildi belki de. Her şeye rağmen kendim olmayı seviyordum. Kendimi sevmemi sağlayan kişiyi bugün görmüşken bu cümleyi kurmamak imkansızdı. Abim, gerçekten benim için çok ayrı bir yerdeydi. Şuan fark ediyordum da ben bir tek onun yanında kendim olup çocuklaşabiliyordum. Çünkü beni en kötü zamanımda ayağa kaldıran oydu.
Ama gerçek Selis kimdi? İçinde hala ter temiz çocuğu barındıran mı? Demir’in Matmazel’i mi? Yoksa şuan ki halim yani Ilgaz’ın eski deyimiyle Arıza Kız mı?
...
Eveeeeeeetttt. Uzun süre ardından bir bölümün daha sonuna geldik. Bölüm, karakterler her şey hakkındaki düşüncelerinizi merakla bekliyorummm.
Bence Elis'i sevmediniz. Spoi vermek gibi olmasın ama sevmezsiniz ilerdede yani çok bir ümit bağlamayın. Ama... Ömer? KZksjskd. Onu sevdiniz dimiii.
Şuan uzun süre ardından bölüm atmanın şımarıklığı içerisindeyim çaktırmayın.
Birde Hayal ve İlker'e değineyim. İlerki herhangi bir bölümde
okumayı beklemeyin. Zaten yazdığım gibi Selis'e hayatla ilgili bir çok şey katıp gittiler. Bu kadardı hani başka bir yerde beklemeyin olayları onlarla bağlaştırmayın. Sanki hiç kitapta geçmemişler gibi davranın.
Ha şeyide söyliyim. Kankırmızısı için playlist yaptım zaten ınstagramda paylaştım ama görmeyenler için yaziyim dedim. Instagram hesabımda öne çıkanlara ekledim playlist linkinide oradan ulaşabilirsiniz. Bölüm için şarkı seçme işini beceremiyorum şuanlık zaten playlisttede çok iddialı değilim ama umuyorumki beğenirnisiz çünkü bazıları müziksiz kitap okuyamıyormuş bunu öğrenince yaptım. Neyse ben çok komişmiyim. Çok çok öpüldünüss babaysss.
Instagram; r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |