
Lambalar bir yanar, bir sönerdi. Gece olunca yanar, gündüz olunca sönerdi. Onun döngüsü buydu. Aslında insanlarda böyle değil miydi? Hayatımızın bir kısmında mutlu, diğer kısmında üzgün olurduk. Aynı lamba gibi bir sırada olurdu. Mutlu olurduk gülerdik ama sonra ki gün ağlayabilirdik. Belki de normali buydu. Herkes böyleydi. Belki diğer insanların sürekli mutlu olduğunu düşündüğümüz zamanlar olurdu ama hepsi bir yanılgı olurdu genellikle. Bizim yüzümüze gülmesi yalnızken ağlamadığı anlamına gelmez. İnsanlar sonuçta göstermek istediği kadarını gösterirdi. Bizde gördüklerimizle onlara imrenir keşke onun gibi bir hayatım olsa derdik. Bilemezdik sonuçta onun hayatının arka planını.
Bence başkalarına bakmak yerine kendimize odaklanmalıydık. Hadi diyelim onlar hep mutlu. Özenerek mi geçirecektik tüm hayatımızı? Olanı kabullenmeli ve nasıl işleri yoluna koyacağımıza bakmalıydık. Bazen de her anı dibine kadar yaşamlıydık. Üzüldüysek o an gözlerimiz şişene kadar ağlamalı, mutluysak da sonra ne olacağını düşünmeden eğlenmeliydik. Hayat başka şekilde geçer miydi? Zannetmem. Bunun aksi durumda hayatı kendimize zehretmekten başka bir şey yapmazdık.
Tüm bunları sadece tavanda ki lambayı izlerken düşünmüştüm. Tabii bu sonuca varana kadarda başka bir sürü şey... Sanırım ben azıcık fazla düşünüyor olabilirdim. Belki de her şeyi bu kadar düşündüğüm içim kafam hep doluydu. Belki detaylara daha az takılırsam az da olsa rahatlardım. Ama ben bunu yapabileceğimi pek zannetmiyorum.
Oflayarak kafamı çevirip yanımda ki yatakta yatan Mayıs’a baktım. Tüm kontrolleri yapılmıştı. Doktor sadece kan kaybı olduğunu söyleyip kan takviyesi sağlamıştı. Kanı ise Ilgaz vermişti çünkü Mayıs’la uyuşan tek kan onunkiydi. Benimle aynı olsaydı eğer bir saniye düşünmeden verirdim. Gerçi sanırım bende çok kan kaybetmiştim ama bu pek umurumda değil.
Ilgaz’ın batmasıyla birlikte zengin olduğunu öğrenmem çatışma anına denk geldiğinden unutmuştum ama farklı bir eve geldiğimizde bunu hatırladım. Ilgaz’ın villası da mühürlenmişti. Resmen elde kalan şey sıfırdı. Bu evi ise... İşin komik tarafı da oydu. Bu evde Demir’indi. Ev dediğim malikaneden farksızdı. Herkes zenginde benim mi haberim yok?
Buranında öncekinden pek bir farkı yoktu ama. Mayıs’la aynı odadaydık yine klasik. Mayıs’ta uyanırsa inşallah bunu öğrenecekti. Doktora neden uyanmadığını sorduğumuzda ise kan değerlerinin düşüklüğünden dolayı demişti. Kan ile birlikte serum takılıydı.
Odada bir tek serumun çıkardığı ses vardı. Pıt, pıt, pıt... Sonra bir ses daha eklendi. Kapının açılma sesi. Tavana odaklı gözlerimi kendime gelmek için kısa bir an yumup açtım. Sonra gelene bakmak için yerimden doğruldum. Ilgaz’dı... Şaşırtıcı değil. Neredeyse beş dakika da bir uyandı mı diye Mayıs’ı kontrol ediyordu. Eğer sorun çıkmazsa sabaha kadar uyanmalıydı ama hala tık yoktu.
Ilgaz, “Gelebilir miyim?” dediğinde sadece Mayıs için gelmediğini anladım. Sanırım şu dört günde olanları konuşacaktık. Onu kafamla onayladığımda kapıyı kapatıp odaya tamamen girdi. Yavaş adımlarla yanıma geldiğinde yatağa oturdu. Ayaklarımı yere bastığımda bende yanında oturuyordum. İkimizde Mayıs’a bakıyorduk. Normalde konuşmayı Ilgaz başlatırdı. Bekledim. Konuşmadı. Bu seferde ben başlatmak istedim, bence bir sakıncası yoktu.
“Böyle oturacak mıyız?”
“Genelde sen öyle yaparsın.” Sesi soğuktu. Sesi o günden beri soğuktu. Kriz anı net değildi. Bazen ona bir şey yapıp, yapmadığımı düşünüyordum. Belki de sadece aylar öncesi aldığımız birbirimizden uzaklaşma kararını şimdi uygulamaya koymuştu. Nedenini sorgulamak istemiyordum. Düşündükçe kafayı yiyordum çünkü.
“Sen de tam tersi.” Yandan ona baktım. “Susmazsın pek... Yani öyleydin.”
Bana bakmadı. Mayıs’a bakmaya devam etti ama en azından konuştu. “Haklısın. Öyleydim.” Geçmiş zaman ekini vurgulayarak konuşmuştu.
Bende Mayıs’a döndüm. Garip ama üşüdüğümü hissettim. Sıcaktı oda. Yine de belli etmedim. “Benim yüzümden.” dedim birden. Susuyordu ama beni dinlediğini bildiğimden konuşmaya devam ettim. “Mayıs’ın intikamla bir ilgisi bile yokmuş baksana. Bu ekipte olmasa bu işkenceyi görmeyecekti...”
Susacağını düşündüm ama konuştu. “Bunun seninle ilgisi ne?”
Bir an duraksadım. Beynimde ki çarklar dönerken tüm oklar bana yönelikti. O kadar kendimi suçlamaya programlanmıştım ki nedeni önemli değildi. Suçlu hep bendim. En sonunda sorusunun cevabını bulduğumda hızla konuştum. “Elis sırf bana acı çektirmek için ona bu işkenceyi yaptı.”
Konudan çıkıp, “Elis?” diye sordu.
Kafamı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. “Elis.” Dudaklarımı kemirdim, o kelime ağzımdan çıkmıyordu ama zorladım. “Ablam.” Ilgaz’ın şaşırdığını hissettiğimde devam ettim. Pek konuşmuyordu şu sıralar malum. Hani özellikle de yalnız kalınca, diğerlerinin yanında aynı gibiydi ama böyleyken... Ilgaz değil gibiydi. Sanki bana özel böyle davranıyordu. Kafam daha da eskiye gitti ama anda kalmaya çalıştım. “Babamla birlikte o da işlerin başında sanırım.” Bu artık canımı yakmıyordu çünkü onları tanımıyordum. Ama Ömer’in de hayatımı mahveden kişilerin içinde olma olasılığı içimde bir yerleri acıtıyordu. Zaten insan sevdiklerinden gelen darbeyle yıkılırdı. Düşmanı bin kere vursa nefreti harmanlanırdı ama dostu bir kere vurunca o hayal kırıklığı bile insanı öldürmeye yeterdi.
Konuşmasını bekledim. Boş yapmasını bekledim. Ama yok. Sustu. Demir yetmezmiş gibi birde Ilgaz sustu. “Bir şey demeyecek misin?”
Sorumla omuz silkti. “Ne denir?” Yutkundum. Sanki... Yer değiştirmişiz gibi hissediyordum. Yeniden Türkiye’deydik ama o ben, ben ise oydum. Yaşanılmadan anlaşılacak bir durum değildi.
“Sende,” dediğinde tek kelimesiyle hızla ona baktım. “Sende vurulmuşsun.”
Kafamı sallayarak yeniden Mayıs’a baktım. “İyiyim ama. Nasıl olsa ben işlerine yarayacağım değil mi?” Sözlerim ardından gülmüştüm ama ağlamaklı gibiydi. Oysa ben ağlayamıyordum.
İçine derin bir nefes çektiğini duydum. “Bu Ömer kim?”
İlk cevap vermek istemedim ama artık saklamanın da bir manası yoktu. “Abim gibi.” diyebildim sadece. Hatta gibi değil kan bağımız olmasa da abimdi o.
“Anladım.” dedi sadece. Susacağını düşündüm ama konuştu. “Peki ya Dem-“ diye başladığı cümlesi kapının çalmasıyla sonlandı. Ilgaz gözlerini yumdu bir süre.
Yandan ona bakarken, “Gel.” dedim kapıyı çalan kişiye.
Ilgaz’da bu an gözlerini açıp bana bakmıştı. Kısa bir an bakıştık, sonra ben gözlerimi çekerek kapıya baktım. Gelen Demir’di. İyi insan lafın üstüne gelmese de olurdu. Bilmiyorum ama sanki Demir’den uzaklaşmış gibi hissediyordum. Nedeni yoktu sanki şu zamana kadar kendimi kandırıyor gibiydim. Zaten öyleydi aslında hayatıma kimseyi almamak için Demir’i özlemeye fazla yormuştum kendimi. Ama şuan fark ediyordum. Ben özlüyordum ama onu değil anılarımızı, yaşananları. Şimdi yeniden birlikte olsak o günler geri gelir miydi? Zannetmiyorum.
Demir odaya girdiğinde sadece bana bakıyordu. Bende ona baktığımda direkt lafa girdi. “Konuşalım mı?” derken gözleriyle kapıyı göstermişti.
İçime derin bir nefes çektim. Ne konuşacaktık? Bitirmemiş miydik tüm konuşacaklarımızı? Tükenmemiş miydi kelimeler? Bunca zaman sustuktan sonra mı konuşacaktı?
Yine de itiraz etmedim. Kafamla onu onaylarken ayaklandım. Son kez Mayıs’a baktım. Ilgaz’a bakamadım. İçim acıyordu göğsüme sanki küçük iğneler batıyordu. Onu böyle görmeye alışkın değildim ve böyle olmasının nedeninin de ben olduğumu hissediyordum. O yüzden ona bakacak yüzü bulamadım ve dışarı çıktım. Çok ilerlemedim bir iki adım attığımda Demir’de odadan çıkmış ve tam karşımda durmuştu.
Burası da iki katlıydı ve biz üst kattaydık. Upuzun bir hol vardı. Çoğu odanın kapısı da buradan gözüküyordu. Ayakta duracağımı hissetmediğimde destek almak için sırtımı duvara yasladım. Sadece baktım. Konuşmak gelmiyordu içimden.
Demir beni birkaç kere süzdü. “Orada sana bir şey yapmadılar değil mi?” Kafamı iki yana salladım. Bir adım daha atıp tam karşımda durdu. “İyi misin Matmazel?”
Alayla gülmeden edemedim. Gülerken kafamı önüme eğdim ve ayaklarımla bakışırken konuştum. “İyiyim tabii ki. Alt tarafı hayatımı mahveden topluluğu kuran kişinin babam olduğunu ve ölü zannettiğim ablamın da babamla birlikte olduğunu. Abim gibi gördüğüm en yıkılmış anımda beni toparlayan adamında bu işin bir parçası olduğunu ve,” Bu noktada onun kahvelerine baktım. “Bunların hepsini senin bildiğini öğrendim.” Tek elimle diğer kolumu tutarken omuz silktim. “Kötü olmam için pek bir neden yok gibi.” Sonra kaşlarım çatıldı. “Vurulmam ve kardeşim dediğim kızın gözlerimin önünde işkence edilmesi de var tabii.” Kafamı omzuma eğerek ona imayla baktım. “Pek bir sorun yok gibi gerçekten.”
Sertçe yutkundu. “Matmazel ben...”
“Ben üzülmeyeyim diye,” Gülümsediğimde onun bakışlarında acı vardı. “Biliyorum Demir. Tanıyorum seni, senin de beni tanıdığın gibi.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ama ne var biliyor musun?” Öylece gözlerime dalıp gittiğinde devam ettim. “Üzülmeyi tercih ederdim. Gerçekten. En azından hepsi üst üste binmezdi.”
Gözlerini yumduğunda bir süre öylece kaldı. Yüzünü inceledim. Bir hafta önce heyecanlanmamı sağlayan yakınlığın şuan bir etkisi yoktu üzerimde. Belki de gerçekten Mayıs’ın işkencesini izlemek iyi gelmemişti. Fazla duygusuz hissediyordum. Hatta direkt hiçbir şey hissetmiyordum. Demir gözlerini açtığında ise kahve gözlerini görmek o an kalbimin teklemesine neden olmuştu. Nedeni ise... Aklıma Ilgaz’ın gelmesi? Gerçekten mi? Şaka falan olmalıydı.
“Ne bilmek istiyorsun?”
Aynı acı tebessümle ona bakmaya devam ettim. “Geç kalmadın mı bu soruyu sormak için.” Sustu. Alışmıştım artık. Bakışlarım az önce çıktığım odanın kapısına kaydı. “Ömer’le ne zamandır tanışıyordunuz?” Ses gelmediğinde yeniden ona baktım. Bakışlarını kaçırmıştı. Yine kaçıyordu. Bunu fark etmemle bir kahkaha attım. “Cevabını veremeyeceksin madem niye sor diyorsun?” diye bağırdığımda çıldırmış gibiydim. Gerçekten artık kendimi camdan atmak istiyordum.
Demir bana baktığında kaşları çatılmıştı. “Soru tek beni ilgilendirmiyor.” Sertçe yüzümü ovuşturdum. “Matmazel bana bak.” Bakmadım ellerimle yüzümü kapatıp başımı önüme eğdim. Sakinleşmeliydim, sinir hiçbir şeye yaramayacaktı. Elini kolumda hissettiğimde başımı kaldırdım. Kaşlarım çatılmıştı. Tek elini omzumun üstünden duvara yaslayıp üzerime eğilmişti.
Dişlerimi sıktığımda, “Temas sevmiyorum.” dedim net bir sesle. Gerçekten anlıyordum. Beni bıraktığı için zaten hiçbir zaman onu suçlayamamıştım artık suçlamak gibi bir imkanımda yoktu. İstememişti beni bırakmayı ama hala sevdiğini iddia ederken aradan 2 yıl geçmesine rağmen beni aramamıştı. Hala sevdiğini iddia ederken Lenora’yı öpmüştü. Bu şartlarda bana dokunması ve teması fazlasıyla rahatsız ediyordu. Kolumu bırakmadığında sertçe ben çektim.
Öfkeli bakışlarım onun gözlerindeyken o sabırla bana bakıyordu. “Matmazel,” dedi sakinleştirmeye çalıştığı sesle. Aynı sertlikle ona baktım. “Bana öyle bakma!” diye patladığında umursamadan tam olarak aynı şekilde baktım. Yüzünü sertçe tek eliyle ovuşturdu ve sonra elini saçlarından geçirdi. Eli boşta kaldığında diğer taraftan onu da sertçe duvara çarptı. Yüzümde tek bir mimik oynamadan ona bakıyordum. Derin derin nefes aldı. “Bekle. Sadece bekle. Gerçekten ne merak ediyorsan söyleyeceğim.”
Bakışlarında ki çaresizliği gördüğümde içimde bir kırılma hissettim. Her şeye rağmen ona karşı öfke gardını alamıyordum. Eskiden de ona böyle öfkeyle bakmamı istemezdi ve ben sorgulamazdım. Belki de ondan nefret etmemden korkuyordur. Her şeye rağmen ona nefretle bakmamdan korkuyor olabilir.
Gözlerimi kapatıp içime derin bir nefes çektim. Geri açtığımda ne öfke ne de bir sevgi kırıntısı vardı gözlerimde. Duygusuz şekilde ona baktım. “Bana tek bir şey söyle.” Konuştuğumda bakışları kısa bir an dudaklarıma kaydı. O an yakınlığımızı fark ettim. Kendimi geri geçmek istedim ama zaten duvarla bir bütündüm. Umursamamaya çalışarak konuşmaya devam ettim. “Sadece Ömer’in bu işlerle bir bağlantısı var mı? Yani en azından benimle tanıştığında var mıydı?” Cevabını biliyordum ama duymaktan da deli gibi korkuyordum. Tek isteğim artık Zirve’den de, Sonsuzluk’tan da, intikamımdan da uzak hayatımda biri olmasıydı. Hiç bir bağlantısı olmadan. Ama zordu. Hayatımda ki tüm insanlarla bu sayede tanışmışken bu çok zordu.
Kafasını hafifçe eğdi ve yine bakışlarını kaçırdı. Cevabımı almıştım. Göz devirerek kolunun altından geçmek istediğimde elini duvara sürterek daha aşağı indirdi. Ters ters ona baktığımda göz temasını sağlayıp bir süre beni izledi. “Mesaja Holly cevap vermiş.” Konudan bağımsız söyledikleriyle kaşlarım çatıldı. Neyden bahsediyordu? “Ömer’in attığı mesaja. Sevgili kardeşim her şeyden çok senden kurtulmak istediği için ölmeni istemiş.”
Dayanamadım. Gerçekten kendimi tutamayıp güldüm. Sinirlerim fazlasıyla bozulmuştu. “Olsun. En azından biri beni yaşatmak yerine ölmemi istiyor.” Bunun beni üzmesini geçtim sinir bile etmemişti. Herkes beni yaşatmak için çabalarken birinin ölmem için uğraşması güzeldi hatta. Pekala, gerçekten iyi değildim.
“Matmazel...”
Elimi havaya savurdum. “Demir çık şuradan gerçekten. Holly’e hiç kızmıyorum çünkü haklı. Birimiz kurtulurken diğeri oranın kurbanı olmuş. Benle ilgilene kadar Holly’le ilgilensen belki de şuan böyle bir kız değildi. Sadece senin değil benim de suçum. Orada yalnız olduğumu düşünmek salaklıktan başka bir şey değildi. O yüzden beni öldürmek mi istiyor?” Omuz silktim. “Yapabilirse ne güzel.” Ellerimi iki yana açarak kendimi gösterdim. “Çünkü gördüğün üzere yaşanılan her şeye rağmen hala nefes alabiliyorum.” Ağzımın içinde, “Maalesef.” diye homurdandıktan sonra diğer kolunun altından geçmek istedim ama onu da aşağı indirdi. Sinirle ona döndüm. “Ay, ne!”
Bu çıkışımla dudakları iki kenara kıvrıldı. Bu daha çok sinirlerimi bozdu. Sinirden gülüyordum şuan. “Bazen fazla sevimli oluyorsun.”
Sözlerine karşılık tek yaptığım daha çok gülmek oldu. “Demir lütfen çık önümden, delirmek için çok gencim.”
Dudaklarında ki tebessümle beni izlerken bir süre sustu. Sonra geri çekildi. İleri adım atacağım an sesini duymamla durdum. “Ömer’i de suçlama.” Bakışlarım kapıdaydı ama o da onu dinlediğimin farkındaydı. “İnan her şeye rağmen ablan gibi biri olmamak için çok direndi. Ve ondan nefret de etme. Gerçekten kimsesiz ve...” Duraksadı kısa bir an. “Bunu bilmende bir sakınca yok bence.” diyerek devam etti. “Ömer’de seni kardeşi gibi görüyor. Ve onun için aile kelimesi kardeşten ibaret.” Gözlerim titreştiğinde ona baktım. Anladığımı fark ettiğinde acıyla gülümsedi bu sefer. “Ondan ailesini alma Matmazel. Sadece biraz sabır, her şeyi açıklayacak.”
Başımla onu onayladım. Dinlemeden kimseyi yargılamam lazımdı belki de. Kapıya doğru adım attığımda, “Zaten sabretmekten ve beklemekten sabır taşına dönüşeceğim yakında.” diye söylenmeyi de ihmal etmedim. Ama onun tek yaptığı bu halimden eğlenir gibi gülmek olmuştu. Tam kapının önünde durduğumda kapı açıldı.
Ilgaz’ı görmemle kapıya uzanan elim geri yerine indi. Gözlerindeki hafif kıpırtıyı görmemle göz kırpıştırdım. Ne olduğunu çözemedim ama bir şey olmuştu. “Ne oldu?” diye sordum direkt.
Kısa bir an Demir’e baktı çok oyalanmadan bana döndü ve başıyla içeriyi gösterdi. “Mayıs uyandı. Seni görmek istiyor.”
Resmen gözlerimin parladığını hissettim. Dudaklarım iki yana kıvrılırken anın verdiği sersemlikle, “Gerçekten mi?” diye sordum. Başını sallayarak beni onayladı ve içeri girmem için yana çekildi.
Hızla odaya girdim. Arkamdan Demir’le ikisinin ters ters bakıştığını hissettim ama umursamadım. Odaya girmemle direkt Mayıs’a yöneldim. Uyanmış hatta yatağında oturmuş baygın gözlerle bana bakıyordu. Adımlarım tam yatağının yanında durduğunda bir süre bakıştık. Yüzümde tam anlamıyla güller açıyordu, neredeyse otuz iki diş sırıtıyordum.
Mayıs bu halime gözlerini kısarak baktı. “Ne var bu kadar mutlu olacak?” Sonra odada gözlerini gezdirdi. “Ayrıca neler olmuş bana anlatmıyorsun. Yazıklar olsun.”
Güldüm söylenmesiyle. Yanına yaklaşırken, “Kaç saattir uyuduğun için olabilir mi?” diye sordum. Hala gülüyordum.
Gözlerini devirdi sözlerime karşılık. Odada ki sandalyeyi tam karşısına çekerken o konuşuyordu. “Sen günlerce uyuyorsun biz sesimizi çıkarıyor muyuz? Ayrıca insanlar baygınken de çevresini duyarmış. Sen anlatsan ben duyardım.”
Gözlerimi devirerek sandalyeye oturdum ama hala gülüyordum. “Ben baygınken sen öyle mi yapt-“ Sonra cümlelerim kesildi. Göz göze gelmemizle dudaklarımda ki gülüş soldu. Gözlerimde ki parıltının solduğunu hissettim. Bir süre gözlerinde takılı kaldım.
“Ne?” dediğinde sertçe yutkundum. Göğsümün sıkıştığını hissettim. O an orada yanıldığımı yada anlık bir şey olduğunu zannetmiştim ama hayır Mayıs’ın gözleri griydi.
Mayıs’ın buz mavileri, artık soluk birer griden ibaretti.
Dudaklarım aralansa da bir şey diyemedim. İçimde bir şeyler parçalandı. “Benim yüzümden...” diye fısıldadım. Mayıs’ın kaşları çatıldığında yerinde dikleşmeye çalıştı ama sırtı acımış olmalı ki iki yanından yorganı sıkıp gözlerini yumdu. Kısa bir an başını önüne eğip yeniden kaldırdı ve aradığı gücü bulmuş gibi dikleşerek oturdu. Sonunda sıktığı dişlerini bırakıp rahat bir nefes vermişti. Acıya alışık gibiydi. Doğru, hayatı hastanelerde geçmişti.
Bana dikkatle baktı ama ben onun gözlerine bakamıyordum. O kadar alışmıştım ki mavilere şuan çok garip geliyordu bu durum. “Ne olduysa senin bir suçun yok.” Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırıp gözlerine bakmaya zorladım kendimi.
“Hayır Mayıs. Bu sefer gerçekten benim yüzümden. Sırf benim arkadaşımsın diye...” Gözlerimi kapatarak başımı önüme eğdim. Yine aynısı işte. Ben yine birini sevdim ve... O benim yüzümden zarar gördü. Son kez deniyim diyordum ama olmuyordu. Lanetli gibiydim.
“Öf ne abarttın.” Yeniden kafamı kaldırıp ona baktım. “Ne olmuş iki işkence görmüşsek. Hem iyi tarafından bakalım,” Alttan alttan ona bakarken duraksadı. Dilini dudaklarında gezdirdi ve etrafına bakındı. Yeniden bana baktığında dudak büzdü. “Ben iyi tarafından bakacak kadar pozitif biri değilim. Nerede benim kızım o halleder bu işi.”
Gülmeden edemedim sözleriyle ama her gözlerine baktığımda içim burkuluyordu. Belki de içimde ki hüzün gözlerime yansıyordu. “Mayıs,” dediğimde bana baktı. İlk kaşları çatıldı.
“Ne Tulip’e de mi bir şey yapmışlar?” İlk duraksadım sonra en son Tulip’in sözünün geçtiğini hatırlayınca kafamı iki yana salladım.
“Hayır ondan değil.” Ne olduğunu anlamak istercesine bana baktı. “Aynaya bakmadın değil mi?” Doğru ne ara bakacaktı ki.
Çatık kaşları düzeldi. Sertçe yutkundu, yüzünde dehşete benzer bir ifade oluştu. “Ne?” Hızla etrafına bakındı. “Hayır, yüzüme bir şey olamaz. Ben nasıl böyle erkekleri tavlayacağım.” Baygın bakışlarım onu bulduğunda bana yandan bakarak güldü. “Cidden ne var yüzümde?”
Bir nefes çektim içime. Zorlukla gülümsedim. “Biraz göz rengin değilmiş olabilir.”
Anlamadı. Göz kırpıştırırken, “Ne?” dedi. Ayaklanıp Ilgaz’ın Fransa’dan gelirken yanına aldığı telefonu alıp Mayıs’a verdim. Mayıs elinde ki telefonla bakıştı bir süre. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. “Ne?”
Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. “Acaba diyorum senin o çok zeki beynine de bir zarar mı geldi?”
Göz devirerek telefona döndü. “Ha ha ha, çok komik.”
Sonra telefonun ekranından gözüken kendisiyle bakıştı. Siyah ekranda göz rengi gözükmüyordu tabii. “Kamerayı aç tatlım.”
Söz dinleyerek kamerayı açtı ve tekrar yüzüne baktı. Değişikliği fark etmesiyle bir süre duraksadı. Sonra kamerayı gözüne yaklaştırıp öyle baktı. Ben öylece tepkisini izlerken telefonu kapatıp yanına bıraktı. Sakindi. Yavaşça kafasını bana çevirdi. Birden heyecanla, “Kızım bu mükemmel bir şey!” dediğinde yükselmesiyle neredeyse bir adım gerileyecektim. Göz kırpıştırarak ona baktığımda gülerek tek eliyle gözlerini gösterdi. “Şu gözlerin çekiciliğine bak. Mavilerim fazla açıktı, bazen insanlar benden korkuyordu. Böylesi daha iyi.” Yeniden güldüğünde ben düz bir ifadeyle ona bakıyordum. Neden söylediklerinin aksini düşündüğünü hissediyordum? Şuan bana gülüyor olabilirdi ama sanki...
“Mayıs,” diyerek kalktığım yere geri oturdum. Kafamı omzuma eğdim. Sırf kendi canımı yakmak için gözlerine baktım. Bak Selis, eserini gör. Birini sevip bağlanmanın sonuçlarını gör. “Canın çok mu yandı?”
Gülen yüzü solduğunda içine bir nefes çekip bakışlarını kaçırdı. “Şuan iyiyim.” Sustum ve ona bakmaya devam ettim. Bana bakmıyordu ama konuştu. “O an bana ne verdiler Selis?” Bana baktığında zorlukla alayla güldü. “Çok iyi kafa yapıyor. Ara sıra kullanırım.” Aynı ifadeyle ona baktığımda dudaklarını birbirine bastırdı. “Duygu’yu gördüm.” Pes eder gibi nefesini verdiğinde anlattı. “Rüyalarımda bulanık olan kızı o sırada o kadar net gördüm ki... Ama onu görmek acı verdi. Normalde tam tersi olurdu...” Gözleri dolduğunda yeniden bana baktı. Yaşarmış gözlerini görmemle göğsüme bir bıçak daha saplandı. “Biliyor musun eğer Duygu ölmeseydi biz yetimhaneden beraber çıkıp ev tutacaktık. Sonra orada birlikte yaşayacaktık. İkimiz birbirimize yetiyorduk çünkü. Zaten beni sağlık sorunlarımdan dolayı kimse evlatlık almazdı. Duygu’yu da almasınlar diye elimizden geleni yaptık...” Çocuk gibiydi yine. Duygu’yla olan anılarını anlatırken o küçük Mayıs’a dönüşüyordu.
Gözünden birkaç damla art arda düştüğünde hızla sildi ve ellerini gözlerine bastırdı. “Keşke alsalardı. Belki daha iyi bakarlardı. Beraber olamasak da yaşardı. O mutlu olmayı hak ediyordu.” Ellerini gözlerinden çekip buruk gözlerle bana baktı. “Kimse beni onun kadar korumazdı Selis. Orada bana yaptıklarına tüm çocuklar şahitti ama tek yaptıkları susmaktı.” Tek eliyle kendini gösterdi. “Bu güçlü, hakkını yedirmeyen kız bir zamanlar ona yapılanlara karşılık sesini çıkaramıyordu. Fısıltılarım bile yoktu, sessizce ağlıyordum ben her gece yatağımda. Duyarlarsa bana yeniden zarar vermesinler diye.” Bir an duraksadı, kaşları çatıldı. “Bunları anlatmıştım değil mi?”
En içten şekilde gülümsedim. “Unutmuşum ben, tekrar anlat.” Hayır, hatırlıyordum ama rahatlayacaksa anlatmasında sakınca yoktu.
Omuz silkti. “Her şeye rağmen Duygu beni korudu. Ona dokunamadılar ama. O bir ağzını açtı mı susmazdı. Küçük yaşta bile o kadar cesurdu ki. Meğer ailesi her gün kavga ettiğinden onlardan öğrenmiş böyle bağırıp çağırmayı.”
Bu noktada konuşmadan edemedim. “Ailesi varsa niye oradaydı?” Aklımda tonlarca cevap vardı bu sorum için ama yine de sormak istedim.
“Annesinin ikinci evliliğiymiş. Annesini de onun gibi kimsesiz sayılır. Evlendikten sonra babası Duygu’yu istememiş bunun için hep kavga ederlermiş evde. Bir günde babası annesini öldürünce... Biri hapse, diğeri mezara. Duygu ise yetimhaneye...” Tanımadığım biri için bile içimin sızladığını hissettim. “Zaten geldikten kısa süre sonra benimle tanıştı ve korudu.”
Bir süre sustu, bende susunca devam etti. “Zorbalık yapan kızların sesi çıkmadı o varken. Hatta benden tonlarca kez özür dilediler. Duygu nasılsa onlarda aynı oldular. İyiler zannettim, çocuktum nasıl olsa.” Sertçe yutkundu. “Sonra Duygu gitti...” Acıyla güldü. “Sanki güncelleme gelmiş gibi daha da kötüleştiler.” Dudaklarını dişledi. “Bir gün bıçakla uykumda sırtımı kesmiştiler biliyor musun?” Gözlerim büyüdüğünde o normalmiş gibi anlatmaya devam etti. “O sıralar skolyozum vardı. Korse takmam lazımdı taksaydım kesemezlerdi. Gerçi gece hep çıkartıyordum ama ondan sonra gece yatarken de taktım. Birde sinir sıkışmam vardı. İlk kestiklerinde zannettim ondan acıyor. Sonra acı artınca bağırmak istedim ama izin vermediler...” Dayamayıp ağlamaya başladığında ben buz kesmiştim. Tam olarak nasıl çocuklardı bunlar? “Bayılıp ayıldığımda ise psikoloğa gitmiştim çünkü bunu benim yaptığımı söylemişlerdi. Kendimi kestiğimi... Orada ki herkesi tehdit edip yalancı şahitlik yaptırmışlardı.”
Hıçkırarak ağlamaya başladığında elleriyle yüzünü kapattı. Dişimi dudağıma geçirdiğimde yaşlarının arasından zorla, “Neden ben? Ne yapmıştım ki onlara?” diyebilmişti. Zaten zorla konuşuyordu. Böyle anlarda gerçekten çocuk oluyordu. Şuan o anın üzerinden yıllar geçmesine rağmen neden diye sorgulamasının başka bir açıklaması yoktu.
Dayanamayarak uzanıp ona sarıldım. “Bazı insanlar kötüdür Mayıs.” İçime derin bir nefes çekerek sırtının acımasına izin vermeyecek şekilde sarılmaya çalıştım. “Kötülerinde tek tahammül edemedikleri iyiler olur, özellikle senin gibi masum olanlar.”
Ağlamalarının arasından, “Dün o anı yaşar gibi oldum.” dedi. Gözlerimi yumduğumda sakinleşmesini bekledim. Ağlaması hafifleyince ondan ayrıldım. Ellerini tutup yüzünden çekerek yaşlarını ben sildim. Bakışları kucağına bıraktığı ellerindeydi. Ellerini tutup bana bakmasını sağladım.
“Ne gördün?” O anı bilirdim. Acı değildi sadece, yaşanan herhangi bir an tekrar yaşanırdı. Hem psikolojik hem fiziksel acı hissettirirdi. Tabii daha da gelişmiş olabilirlerdi, bu ben çocukken böyleydi.
Burnunu çekti bir kere, tek eliyle önüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. “İlk andan koptum. Ona saldırmak için hazırlanıyordum. Adamları devireceğim anı bekliyordum ama bana ne yaptıysa... Gözlerim karardı ilk sesler vardı sonra uğultu.” Bildiğim şeyleri birebir dinlerken kafamı sallayarak onu onayladım . “Acıyı hissetmemle birlikte o anları yaşar gibi oldum. En sonunda çöktüm.” Kendini tutamayıp tekrar ağlamaya başladı. “Karşımda Duygu vardı. Bir an dedim öldüm yanına gidiyorum. İstedim, her şeyden çok istedim ama...” Gözlerini silerek bana baktı. “Direndim Selis çünkü...” Bir süre sadece gözlerime baktı konuşmadı.
“Çünkü?” diye sordum teşvik etmek için.
“Artık yeni bir Duygu’m vardı burada. Onun için kalmak istedim.” İlk anlamadım, ben sanırım bazen gerçekten salaklaşıyordum. Sonra jeton düştüğünde nefesimin kesildiğini hissettim. Duygu’nun yerine koyduğu kişi... Bendim.
Dayanamayarak yeniden ona sarıldım. “Mayıs...” diyebildim sadece ama devamı gelmedi.
Mayıs’ta bana sarıldı bu sefer. İçini çekerek zorla konuştu. “Bir şey deme. Sadece bil istedim.” Gözlerimi kapatıp daha sıkı sarıldım. Bu sırada artan hıçkırıklarını azaltmak istedim. “Selis?”
“Hım?” diye onayladım.
“Sende beni bırakma olur mu? Sende...” Sustum ne diyeceğini bile bile sustum ve devam etmesine izin verdim. “Sende ölme olur mu?”
Daha sıkı sarılmak istedim ama canının yanacağını bildiğimden yapamadım. Ben ölmüyorum diyemedim, benim hayatıma girenler benden önce çıkıyor diyemedim. Sadece, “Sende Mayıs. Lütfen sende çıkma hayatımdan.” diyebildim.
Ağlaması bitene kadar öyle kaldık. Sakinleşmesini bekledim. En sonunda o geri çekildiğinde bende yavaşça geri çekildim. Gözlerini sildikten sonra ellerinde ki ıslaklığa baktı. Göz devirdiğinde, “Ne dram yaptık be!” dedi. Buruk bir şekilde güldüm. İşaret parmağını kaldırıp kendini gösterdi. “Yine de bence acıya iyi dayandım.” Tek kaşını kaldırıp onay beklediğinde gülerek başımı salladım.
“İyi dayandın Mayıs.”
Kollarını iki yana açarak, “Tabii ki de.” dedi. “Ablan star tatlım.” Yetinemeyip daha da havaya girdi ve saçını savurdu. “Senden bile daha dayanık-“ Cümlesinin sonuna doğru kısılan sesiyle duraksadı. Sahte gülüşü solduğunda bana baktı. “Sana da küçükken böyle şeyler mi yapıyorlardı?”
Daha kötüsü... Yine de onu üzmek istemedim. Gülerek sandalyede geri yaslandım. “Saçmalama kaç yıl önceydi o. Teknoloji o kadar gelişmemişti. Basit şeylerdi benimkiler.”
Kafasını omzuna yatırdı. “Emin miyiz?” Kafamı aşağı yukarı sallayarak bir mırıltıyla onu onayladım. “Pekii.” diye uzatarak konuşmasıyla kaşlarım çatıldı ve olduğum yerde dikleştim.
“O Ilgaz’ın sözü.”
Hayretler içinde bana baktı. “Kelimeyi Ilgaz’dan daha çok sahiplenmenin şaşkınlığı içerisindeyim.”
Sustum. Ama öyleydi. O kadar çok ondan duymuştum ki artık başkasında duysam da aklıma ilk o geliyordu.
Bu sırada kapı açıldı. Mayıs hızla yüzünü son kez sildi. Gelene baktığımda Ilgaz olduğunu gördüm. Nadiren gördüğüm sinirli halindeydi ama siniri bile sakindi. Yani Afet’in sinirle kimse yarışamazdı zaten. Onu gördükten sonra da... Gerçi Cansel’in öbür kişilikte vardı.
Mayıs, Ilgaz’ı görmesiyle, “Ooo,” diye yükseldi. “İyi insan lafın üstüne gelir derlerdi, kötüsü de geliyormuş.”
Ilgaz çatık kaşlarla kapıyı sertçe kapattı. “Bir insan şu haldeyken bile bu kadar keyifli olabilir.”
“Tabii ki. Ben mükemmeliyetin vücut bulmuş haliyim.”
“Dedi kendini bir şey sanan asıl mükemmeliyetin kuzeni.”
Ilgaz’ın sözlerine göz devirerek karşılık vermeyi tercih etti Mayıs. İki kuzen çok iyi anlaşıyorlardı doğrusu.
Ilgaz, Mayıs’ın yatağının ayak ucunda durduğunda içine derin bir nefes çekti. Mayıs’ın yüzünü süzdüğünde kaşları çatıldı. Ağladığını fark etmişti ama dudaklarını birbirine bastırıp sesini çıkarmadı. Mayıs’ın gözlerine baktığında eliyle alnını ovuşturdu. “Hayalet gibi bakıyorsun Mayıs.”
“Çok biliyorsun.” diyerek bir kez daha göz devirdi Mayıs. “Senin gibi boş bakmıyorum en azından.” Mayıs saçlarını savurduğunda duraksadı. Bakışları odada gezindiğinde kaşları çatıldı. “Bir dakika lan,” Bir bana bir Ilgaz’a baktı. “Biz neredeyiz?”
Ilgaz güler gibi oldu. Bana baktığını hissettiğimde ona baktım. “Bunun beynine zarar mı verdiler orada?” Mayıs arkasında ki yastığı alıp hızla Ilgaz’a savurunca Ilgaz yastığı havada yakalamıştı. Dayanamayarak güldü ve yastığı kucağında tuttu. O gülerken bende hafifçe gülümsediğimi fark etmedim. Ilgaz, “Tamam sakin.” dediğinde Mayıs ters bakışlarla ona bakmaya devam ediyordu.
“Kafam gayet yerinde.”
Ilgaz dudak büzerek kafasını salladı. “İnanmış gibi yapıyorum.”
Mayıs sabır dilenir gibi kafasını geri attı. Sonra Ilgaz’a baktığında aynı sinirle, “Neredeyiz oğlum söylesene!” dedi.
Ben gülmemek için zor dururken Ilgaz içine derin bir nefes çekerek bize doğru ilerledi. Tam arkamda durduğunda yandan uzanıp Mayıs’ın sırtına yastığı geri koydu. “Rahat dur. Dikişlerin patlamasın.” Konuşurken saçlarıma çarpan nefesini yok saymaya çalıştım. Geri doğrulduğunda tek elini sandalyenin arkasına yaslayıp olduğu yerde durdu.
Anlık vücudum kendini kilitler gibi oldu ama nedenini anlamadım. Yada ben kendimi kasmıştım çünkü kafamı kaldırıp Ilgaz’a bakmamak için kendimi zor zapt ediyordum. Neden ona bakmak istediğimi ise bilmiyordum. Sadece içimden öyle geliyordu.
Mayıs, “Eee,” dediğinde ona baktım. Kafasını kaldırmış Ilgaz’a bakıyordu. “Bakışma merasimi falan mı yapıyoruz?” Ilgaz konuşmadığında Mayıs avucunu bir kere alnına vurdu. “Canım kuzenim, neredeyiz?”
“Ev mühürlendiği için buradayız.”
Mayıs hızla kafasını kaldırdı. Bu sefer cidden sinirliydi. “Lan burası neresi!” Kulağımın çınladığını hissettiğimde yüzümü buruşturup kafamı omzuma yatırdım.
Ilgaz’ın gülen sesini duydum ama eğlenmekten çok ima barındırıyordu. “Demir’in, yani Dean’in.” Nedeni anlaşıldı. “Ama burada çok duramayız ben o adamın yüzünü göremeye bile katlanamıyorum her an elimde kalabilir.”
Mayıs ağzı bir karış açık Ilgaz’a bakarken ben son sözleriyle kendimi tutamayıp gülmüştüm. Doğru ya doğru konuşursak Demir, Ilgaz’a üflese devrilirdi. Sadece gerçekler.
Kimse konuşmadığında en son Mayıs, “Anlamıyorum.” dedi açık açık. Bakışları dalmıştı muhtemelen düşünüyordu.
“Kuzenimin beynini yemişler.”
Mayıs tekrar ters bakışlarını Ilgaz’a çevirdi. “Asıl sen anlatmayı beceremiyorsun.”
Ilgaz ellerini teslim olur gibi iki yana kaldırdı ve daha fazla uzatmayıp kısaca özet geçti. “Sen ortadan kaybolunca bende seni aramaya çıktım.” Duraksayıp, “Çatışmadan bahsediyorum bu arada.” diye dip not düştü. “Sonra ben bayıltıldım o sırada Selis vurulup kaçırılmış. Bunun ablası...” Kaşlarını çatıp duraksadı. “Oraları biliyor musun?”
Mayıs da çatık kaşlarla, “Bilmez miyim.” dedi. “Artık onunla şahsi bir meselem var.”
Kollarımı göğsümde bağdaş kurup kafamı salladım. “Benim de.”
Mayıs göz devirerek bana baktı. “Sana ne oluyor be?”
Yandan onun gibi havalı bir bakış atmaya çalıştım. “Senin meselen benim meselem tatlım.”
Mayıs’ın dudakları sözlerimle iki yana kıvrıldı. Sonra Ilgaz’a döndü. “Ee sonra?”
“Sonra işte buraya gelebilmek için anlaşma yaptık. Demir ve Holly’le...”
Mayıs lafını kesti. “Dean Demir’se, Holly’nin adı ne?”
“Buna mı takıldın?” Mayıs kafasını salladı. “Ne bileyim. Çok merak ediyorsan git kendisine sor.”
Mayıs kendini geri çekti. “Yok kalsın. Hiç çekemeyeceğim onun robot hallerini.”
Ilgaz kafasını sallayarak devam etti. “Buraya geldik işte ve... Ha bu arada ben Türkiye’nin en zenginlerinden falandım sonra çatışma anında battığımız haberini aldım. Bunu bil, yeter.”
Ilgaz ağzını açıp devam edeceği sırada Mayıs onu kesti. İlk anlayamasa da şuan yaşadığı aydınlanmayla ağzı bir karış açılmıştı. “Bir dakika, bir dakika... Sen nesin?”
Ilgaz kendiyle övünme fırsatını asla kaçırmadı. “Tam olarak o duyduğundan, anlamadıysan tekrar söyleye-“
Mayıs göz devirip elini kaldırdı. “Tamam, kes.”
Ilgaz tüm havasıyla elini saçlarından geçirdi. “Sonra işte battığım için bizim kaldığımız evde mühürlendi. Şuan maalesef ki Demir’in ayarladığı evdeyiz. Ama en kısa zamanda buradan gideriz.”
Gülerek kafamı geri attım. Alttan ona bakarken, “Olmayan paranla o işi nasıl yapacaksın?” diye sordum.
Ilgaz kafasını eğip gözlerini kısarak bana baktı. Kısa bir an dudaklarına baktım sırıtışını görme umuduyla ama yok. Artık yoktu. “Sen çok istiyorsan burada kalabilirsin, Selis.”
Sabır dolu bir nefes verdim. Yine de göz devirmeden rahatlayamadım. “Bu söylediğimden tam olarak bunu nasıl çıkardın acaba?”
Dudağı çok hafif mini minnacık sol tarafa doğru kıvrıldı ama gamzesi bile yoktu. “O da benim üstün maharetlerimden biri.”
Düşünür gibi gözlerimi kıstım. “Olmayan şeyleri kendi kafanda kurup oluyor gibi saymak...” Dudaklarım kıvrıldığında aynı onun gibi ukala şekilde baktım. “Daha çok şizofrenlik gibi geldi.”
Kolunu kırarak yavaşça üzerime eğildi. “Sen çok mu konuşuyorsun sanki?”
Omuz silktim. “Bilmem. Öyle mi olmuş?”
Yüzlerimiz arasında hala belirli bir mesafe vardı ve tersten bakışıyorduk. “Bence biliyorsun.”
Mayıs, “Bu manzaraya daha ne kadar maruz kalacağım?” diyene kadar pekte susmaya niyetimiz yok gibiydi. Şahsen ben akşama kadar atışabilirdim. Sıkıntı değildi yani.
Ilgaz tekrar doğrulup Mayıs’a döndüğünde bende kafamı kaldırdım. “Neyse işte öyle.” Bir süre durup düşündü. “Başka soru?”
Mayıs içine derin bir nefes çekti. “Ben öğrendiğim bilgileri bir yerli yerine oturtayım gerisini sonra konuşuruz.” Ilgaz kafasını salladığında yine hepimiz susmuştuk. Bir süre sonra konuşan yine Mayıs oldu. “Ekipte ki herkes iyi mi?”
Ilgaz kafasını aşağı yukarı salladı. “Hem de fazlasıyla.”
Bir anda kapı sertçe açıldığında Tulip içeriye daldı. Aynı sinirle kapıyı kapattı. “Ne çekilmez bir ekibiz biz ya!”
Onun bu gelişiyle Mayıs bir kahkaha patlattı. “Gerçekten fazlasıyla iyiymişiz.”
Ilgaz, Tulip’e bakarak, “Ne oldu?” diye sorduğunda Tulip ona döndü.
“Evde kahve yokmuş!” Ben güldüğümde Mayıs’ta hiddetlendi.
“Ne demek yok?”
Ilgaz bir adım geriledi. “Hiç sizin kız sohbetinizi çekemeyeceğim.” Bize konuşma fırsatı bırakmadan odadan çıktı. Kısa süre arkasından baktım sonra yeniden Tulip’e döndüm. “Sen ne zamandır kahve içiyorsun?” Tulip, çay insanıydı. Soyadına kadar yabancı olan kız baya çay tiryakisiydi.
Tulip, Mayıs’ın yatağının ayak ucuna oturdu. “Sorun ben değil Kumsal zaten. Kahve yok diye ortalığı ayağa kaldırdı.” Evin ses yalıtımı iyiydi demek ki çünkü tek bir ses bile duymamıştık.
Mayıs, “Haklı.” dediğinde Tulip yandan ona baktı.
“Ne kahveymiş arkada-“ Sonra birden durdu. Gözlerini kırpıştırdığında Mayıs’a baktı. Sonra şaşkınlıkla gözleri büyüdü. Ağzı aralık öylece Mayıs’a bakakaldı.
Mayıs sorunun yine gözleri olduğunu zannederek göz devirdi. “Biliyorum göz rengim değişmiş.”
Tulip daha büyük şaşkınlıkla gözlerine baktı. Mayıs diyene kadar bunu fark etmediğinden eminim. “Sen ne ara uyandın?”
Dayanamayarak güldüm. Mayıs gözlerini kısarak Tulip’e baktı. “Tabii sen anca ekiple otur. Bir gelip bakmaz mı insan arkadaşına?”
Tulip hızla yerinden kalkıp Mayıs’ın yanına geldi ve sıkıca sarıldı. Mayıs ilk öylece kaldı sonra yavaşça kollarını Tulip’e sardı. “İyi misin?”
Tulip ‘in sorusunu sadece bir mırıltıyla onayladı. “Sence benim kötü olma ihtimalim var mı?”
Tulip gülerek geri çekildi. “Yok ki. Doğru.”
Tulip’in mavilerinin buğulandığını görmemle göz kırpıştırdım. Mayıs’ta bunu fark edince göz devirdi. “Ay drama Queen, ağla bir de. Abartma iyiyiz.”
Tulip omuz silkti. “Ağlarım ki.”
Mayıs bu haline güldü. Yatakta yana kayıp Tulip’i omzundan tuttu ve yanına oturtturdu. “Annen iyi sorun yok.”
Bu hallerini derin bir tebessümle izledim. En başta tam anlamıyla düşman olan ikili şuan o kadar farklıydılar ki. Tulip tam anlamıyla çocuk oluyordu bazen. Bir ara şakasına Mayıs ona annelik yapıyordu. Şuan ise durum böyleydi. Annesini hiç tanımayan kız ve kaybettiği annesini her şeyden çok seven kızın arkadaşlığıydı bu. İnsanın içini sıcacık yapıyordu.
Mayıs, Tulip ‘in saçlarında elini gezdirdiğinde, “Sırf bu yüzden mi bu kadar sinirliydin sen?” diye konuyu değiştirdi. “Kahve kavgası yüzünden?”
Tulip yerinde dikleşip Mayıs’a döndü. “Hayır tabii ki.” Önüne gelen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırıp anlatmaya başladı. “Kumsal kahve yok deyince herkes evin eksikliğini saydı. O sırada Demir yoktu tabii. Holly’i bulduğumuzdan tüm şikayetleri ona saydırdık. Ama kız cidden robot. Programlanmış gibi hepimize cevap verdi. En sonunda Demir geldi Holly’le pek sarmamış olmalı ki ona yığıldılar.” Bu noktada kendini gösterdi. “Bak ben ağzımı açmadım, olaya dahil bile olmadım.” Sinirle saçını arkaya attı. “Sonra Tutku birden bana döndü. Dedi sende destek olsana az bize. Amacımız ne onu bile anlamadım. Tutku’nun lafından sonra herkes benim üstüme geldi benim ağzım bir karış açık bakıyorum onlara kimin ne dediği de belli değil. Holly müdahale etmeseydi ekipten atılacaktım ya!”
Mayıs’ın kaşları çatıldı. “Holly ne alaka?”
Ofladı Tulip. “Herhalde gözüne çok zavallı geldim herkesi susturdu. Bende ortamdan tüm gururumla ayrıldım.”
Gülen bendim bu sefer. “Daha çok sinirinle gibi.”
Bana döndü hızla. “Ama haksız mıyım?”
Mayıs gülerek onu kendine çekip arkadan sarıldı. “Yok hiç olur musun?”
Tulip çocuk gibi omuz silkti. “Zaten siz yoksunuz canım sıkılıyor.”
“E gelseydin.”
“Ne biliyim uyandığını! Kalabalık etmeyin diye kovdu bizi doktor.”
Mayıs gülmekle yetindi. Ortam sessizleştiğinde Mayıs, “Şimdi ne yapacağımız hakkında bir şey konuştunuz mu?” diye sordu.
Tulip kafasını iki yana salladı. “Hayır, şimdilik buradayız.” Kaşları çatıldı. “Harbi biz neden buradayız?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp uzanıp Tulip’in omzunu tuttum. Bana baktığında kafamı iki yana salladım. “Sayın liderimiz battığı için.”
Tulip’in kaşları çatıldı. Yüzü de çocuksuydu ve böyle de tatlı oluyordu. “Eee ev?”
Mayıs lafa girdi. “Ilgaz’ın zengin olup olmadığını garipsemeyecek misin?”
Tulip kafasını geri atıp başını Mayıs’ın omzuna yasladı. Alttan ona bakarken, “Zaten belli değil miydi?” diye sordu.
Mayıs alayla kaşlarını kaldırarak kafasını hafifçe eğip ona baktı. “Türkiye’nin en zenginlerinden olduğu?”
Tulip duraksadı. Kısa bir an dudakları açılıp kapandı ama tek verdiği tepki umursamazlıkla omuz silkmek oldu. “O da olabilir.”
Mayıs bıkmışlıkla Tulip’i ileri iteledi. “Birinizde benim kadar şaşırın ya!” Tulip gülerek ayağa kalktı.
Kafamı kaldırıp Tulip’e baktım. O da bana bakarak, “Bir şey diyeceğim bu Demir ne ayak?” diye sordu.
Daha ben ağzımı açamadan Mayıs, “Selis’in exi.” dediğinde hayretler içinde ona döndüm. Bu ifademe tepkisiz gözlerle bakarken, “Ne?” dedi. “Yalan mı?”
Elimi alnıma vurarak sandalyeden ayaklandım. “Tamam, ben yokmuşum gibi siz dedikodumu yapmaya devam edin. Yeter ki şu sohbete beni katmayın.”
Söylenmemi umursamadan konuştu Tulip. “Eee Ilgaz?”
Tam olarak beklediğim sohbete girildiği için kendimi yatağa attım ve tavanı izlemeye koyuldum. Kulağım onlardaydı tabii ki.
Mayıs güldü. “O da nexti olacak.”
Göz devirerek, “Saçma sapan konuşma Mayıs.” diye araya girdim.
Tulip’in sorular bitmemişti. Benim kalktığım sandalyeye oturarak ciddiyetle, “O zaman bu Demir niye hala buna Matmazel diyor?” diye sordu.
Kaşlarım çatılsa da onlara bakmadım. Yine de araya girmeden duramadım. “Onu nereden duydun be sen?”
Tulip gülerken, “Bizde deriniz yani.” demişti.
Mayıs’ta bana sataşarak, “Sen bir girme araya. Dedikodunu yapıyoruz şurada.” dediğinde ellerimle yüzümü kapattım. Şimdi kendimi parçalayacağım. Mayıs ciddiyetle Tulip’e döndü. “Şimdi kısaca özet geçeceğim iyi dinle beni tekrar anlatmaya uğraştırma.” Tulip’ten ses gelmedi muhtemelen kafasını sallayarak onu onaylamıştı. “Bu Demir’le Kankırmızısı’ndan önce sevgiliymiş.”
Mayıs sustu ve Tulip’in tepkisini bekledi. “Belliydi.”
Mayıs, Tulip’in sakinliğine karşılık, “Şimdi elimin tersiyle bir geçireceğim sana. Şaşırsana lan!” diye yükseldi.
Tulip bir süre sustu. Sonra, “Şaka yapıyorsun!” diye uzatarak konuştu. “Nasıl yani? Oha, nasıl lan!”
Mayıs’ın göz devirdiğini görmesem de görmüş kadar oldum. “Tamam, kes.” Sonra anlatmaya devam etti. “Zaten,” Duraksadı. “Doğru lan, bunları Fransa’da öğrenmiştik.”
Gülmeden edemedim. “Beynine veriler yeni yeni yükleniyor sanırım.”
Tulip’te sözlerime gülünce Mayıs, “Sana araya girme demedim mi?” diye sorunca elimle ağzıma görünmez bir fermuar çektim. “Neyse işte zaten orada sende vardın. Selis’i bak beni değil Selis’i kurtarmak için iş birliği yapmışlar.”
Tulip ciddiyetle konuştu. “Buraları biliyorum zaten. Anlamadığım madem Demir ile Selis ayrıldı neden hala Demir onu koruyor?”
Yine araya girmeden duramadım. “Bunu bana sorman gerekmez mi?” İkisi de sanki burada yokmuşum gibi davranınca göz devirdim.
Mayıs’ın sesini duydum bu sefer. “Bence Demir seviyor.” Sonra fısıldayarak konuştu. “Selis’i pek anlayamadım seviyor mu sevmiyor mu? Bence kendi de bunu anlayamıyor.”
Ses çıkarmadım çünkü öyleydi. Eskiden olsa düşünmeden evet derdim. Ama şimdi... Demir’i seviyordum ama bunun aşk olup olmadığından şüpheliydim. Mesela istese canımı verirdim. O benim için bu kadar şey yapmışken bende bundan çekinmezdim. Ama bu aşk mıydı?
“Yani Demir o yüzden bize yardım etti?”
Tulip’in sorusunu Mayıs bir mırıltıyla onayladı. İkisi sustuğunda Mayıs’ın gülüşünü duydum. Aklına gelen her neyse bu onu daha çok güldürdü. Bu noktada bana baktığını hissettim ama ben ona dönmedim. “Ne kadar şanslısın kız sen.” Daha çok güldü, hatta gülüşünün arasından zorla konuştu. “İkisi de yanında. Canın sıkıldığında bir o, bir bu.”
Başımın altında ki yastığı alıp yüzüme bastırdım ve hafif bir çığlık attım. Ben burada kafayı yiyordum onun dediğine bak. O kadar kolay olsa şuan kafam bu kadar dolu olmazdı herhalde.
Tulip’in de güldüğünü duydum. Tabii derdi biz çekeriz eğlencesi onlara düşer. “Harika bir üçlüyüz biz ya,” Ters ters ona baktığımda eliyle beni gösteriyordu. “İki erkeğin arasında kalmış.” Sonra Mayıs’a döndü. “Erkekleri sırf eğlence aracı olarak kullanıyor.” Sonra kendini gösterdi. “Ve erkeklerden ölümüne nefret ediyor.” Sözleri bittiğinde daha çok güldü.
Dayanamayıp bende güldüm. Gerçekten deli gibiydik. Mayıs başını kaldırıp iki yanında olan kan ve seruma baktı. İkisinin de bittiğini görünce sertçe çıkardı. Yerimde oturur pozisyona geldiğimde kaşlarım çatılmıştı. Mayıs serumu çıkardığı yerden akan kanı umursamadan üstüne sildi. Oflayarak ayaklandı. “Ne yaptığını sorabilir miyim?”
Sorumla kafasını kaldırıp bana baktı. “Canım sıkıldı.” Kollarını arkaya atıp gerileceği esnada duraksadı ve yüzü buruştu. Beli acıyordu. Bu haliyle neyi zorluyordu bilmiyorum.
Göz devirerek ellerimi iki yanımdan yatağa bastırdım. “Ne yapmayı planlıyorsun şu halinle?”
Mayıs alayla güldü ve acısını yok saydı. “Cluba gidelim mi?”
Dehşetle ona baktığımda ben ağzımı açamadan Tulip gerekli tepkiyi verdi. “Yok artık Mayıs.”
Tulip’e katılarak, “Bence de.” dedim. “Belin bu haldeyken oraya gidip ne yapmayı planlıyorsun?”
Mayıs göz devirerek dolaba doğru yürüdü. Açıp kıyafetlere baktı. Omzunun üstünden bana baktı. “E senin ki zengin.”
“Yemin ederim kendimi camdan aşağı atacağım şimdi.”
Mayıs sözlerime karşılık sadece güldü. Dudak büzerek kıyafetlere baktı. Birkaç parça bir şey alıp dolabı kapattı ve aynada kendine baktı. “Ciddi değilsin değil mi?”
Tulip’in sözleriyle ona döndü. Tulip’in yüzünde ki masum ifadeyi görünce ona uyum sağlayıp göz kırpıştırdı. “Niye ki?”
Dayanamayarak ayaklandım. “Mayıs yat şu yatağa benim asabımı bozma. Bir yere gitmiyorsun.”
Mayıs dehşet içinde bana döndü. Sonra Tulip’e baktı. Beni göstererek, “Görüyorsun değil mi beni yatağa atıyor.” dedi. Ben hayretler içinde ona bakarken o masummuş gibi dudak büzdü. “Paylaşamıyor da kimseyle beni.”
Yanına vardığım gibi kafasına bir tane geçirdim. “Sinirimi bozma benim Mayıs. Ciddiyim bir yere gitmiyorsun.”
Mayıs ağlayacakmış gibi ilk bana sonra Tulip’e baktı. Kafasını tutarak, “Şiddette uyguluyor.” diye masum rolünü sürdürdü.
Tulip’te benimle aynı şaşkınlık içindeydi. “Birde bana diyor iyi rol yapıyorsun diye.”
Mayıs, Tulip’in sözlerinden sonra bir kahkaha attı ve elinde ki kıyafetleri yatağa attı. “Neyse ciddileşirsek,” diyerek bana döndü. “Ben iyiyim. Can sıkıntısı beni daha kötü etkiliyor.” Kendini göstererek olduğu yerde bir tur döndü. “Bedenimin eğlenceye ihtiyacı var.”
Elimi alnıma vurdum. Gerçekten ikna edilmesi zordu. Onun suyuna gitme kararı aldım. Tatlılıkla ona bakarak, “Tamam.” dedim. Böyle de kendimi çocuk kandırıyor gibi hissediyordum. “İyileş sonra yine eğlenirsin. Hem sırtın bu haldeyken ne yapmayı planlıyorsun ki?” Cidden bunu dediğime inanamıyorum.
Mayıs gülerek saçını savurdu. “Tabii sen bilmezsin. O anda acı bile zevk oluyor tatlım.”
Tulip yüzünü buruşturarak bizi dinliyordu. “Ben şuan tam olarak nasıl bir konuşmaya şahitlik ediyorum?”
Yandan ona baktım. “Kulağını tıka sen.” Başını sallayarak beni onayladı ve cidden de elleriyle kulaklarını kapattı. Cidden çocuk gibiydi. Bu haline gülmeden edemedim.
Mayıs’ın kararlılıkla bana baktığını gördüğümde ofladım. “Vazgeçmeyeceksin değil mi?”
Kaşlarını kaldırıp indirerek, “Tı.” diye bir ses çıkardı.
Sinirle, “Ne halt yiyorsan ye!” diyerek yatağıma yöneldim. Sertçe yatağa oturup kollarımı göğsümde bağdaş kurdum. “Ama bil ki ben hiçbir yere gelmiyorum.” Sözlerime karşılık olarak bana imalı bir şekilde baktı. Aynı kararlılıkla çenemi yukarı diktim.
Ve bundan yaklaşık 10 dakika sonra montumu giyinmiş evden nasıl çıkacağımızı konuşuyorduk. Tulip zaten ne yapsak ayak uyduruyordu. Söylenerek odadan çıkmıştık. “Yok, anlamıyorum ben şuan buna nasıl ikna oldum.”
Tulip hala olayı algılayamamıştı. “Biz şuan tam olarak ne yapıyoruz?”
Mayıs sessizce güldü. “Planımızın evden kaçma aşamasındayız. Ben tek başıma bu işi sorunsuz hallederdim de yanımda çıraklarım varken biraz zor.”
Göz devirerek söylenmeye devam ettim. “Kusura bakma senin kadar gizli kapaklı iş çevirmediğimizden biraz acemiyiz.”
Tulip, “Sen nasıl bu kadar ustasın?” diye sordu sessizce. “Ekip kurulalı ne oldu sanki. Ne kadar kaçmış olabilirsin ki evden?”
Mayıs yandan ona baktı. “Çok konuşma yolu göster. Ben bilmiyorum evi.” Tulip kafasını sallayarak öne çıktı. Zaten gece yarısıydı ve herkes uyuyordu. Işıklar kapalıydı, etrafta tek bir ses yoktu. Mayıs fısıldayarak konuşmaya devam etti. “Ayrıca tahmin edemeyeceğin kadar çok kaçtım o evden. Tabii benim uzmanlık alanı küçükken yetimhaneden kaçmalara dayanıyor.”
Alayla ona baktım. “O zamanlar nereye kaçıyordun? Parka mı?”
Gülerek kafasını salladı. “Evet. Ama asıl amaç kedime yemek vermekti.”
Tulip karanlıkta bir şey göremediğinden telefonunun ekran ışığıyla devam etti. Yine de bizi dinliyordu. “Kedin mi vardı?”
Mayıs gülümsedi, mırıltıyla onayladı. “Evet, adı Yumak’tı.” Güldü sonra. “Aklıma tek gelen isim buydu. Rafadan Tayfa’yı izlediniz değil mi? Çocukken illa ki izlemişsinizdir. Bende bir ara gizlice izlemiştim.” Burukça gülümsedi. “Orada ki kızlara rahatsızlık vermemek için gizlice izlemiştim. Orada ki köpeğin adı da Yumak’tı. Kediyle köpek isminin aynı olmasında bir sakınca yok bence?”
Gülerek kafamı iki yana salladım. “Yok, Mayıs.”
Bu sırada aşağı inip kapının önüne gelmiştik. Ben botlarımı alırken Mayıs’ta eline geçen sporları aldı. Tulip çoktan çıkmış bizi bekliyordu. Hızla bizde çıktık ve kapıyı kapattık. Yolda öylesine giderken ilk konuşan Tulip oldu. “Peki ne oldu kedine?”
Mayıs dudak büzerek omuz silkti. “Bilmem ki, birden kayboldu. Belki başka biri sahiplendi yada... Öldü.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Bu Duygu’dan önce miydi sonra mı?”
“Öncesinde, o yüzden ilk arkadaşım aslında Yumak.” Sonrasında yeniden güldü. “Bundan Duygu’ya bahsettiğimde kediyi kıskanmıştı. Olmayan kedinin her bahsi geçtiğinde Yamuk diyordu kedime. Sırf inadıma yapıyordu.”
Bende dayanamayarak güldüm. “Bu arada biz nereye gidiyoruz?”
Mayıs ellerini kabanının cebine atarak omuz silkti. Bir süre etrafına bakındı. “Elbet buralarda vardır bir bar.”
Tulip kafasını kaldırıp yandan Mayıs’a baktı. “Sadece içmeye gidiyoruz değil mi?” Emin olmak ister gibi ama bir o kadar da kararsız sormuştu bu soruyu.
Mayıs imayla güldü ve aynı şekilde yandan Tulip’e baktı. “Siz öyle yaparsınız.”
Dayanamayıp yine kafasına bir tane geçirdim. “Zaten nasıl ikna olduğumu bilmiyorum. Oraya gittiğimizde yanımızdan ayrılmıyorsun. Sadece içip çıkacağız.”
Mayıs diğer yanında kalan bana baktı bu sefer. Kaşlarını kaldırmıştı. “Hadi ya, ben öyle bir şey dediğimi hatırlamıyorum.”
“Mayıs!” dedim dişlerimin arasından. Umursamadan önüne döndü ve adımlarını hızlandırdı. Arkasından ağzımın içinde homurdandım. “Bir gün yanlışlıkla hamile kalacaksın o zaman göreceğim ben seni.”
Sözlerimle Mayıs durdu. Sırtıyla bakıştığım sırada dev bir kahkaha attı. Bana dönerek kendini gösterdi. Hala gülerken, “Bu gördüğün mükemmel kız adeta bu iş için yaratıldı tatlım.” dedi. Anlamayarak ona baktığımda, “Rahmim gelişmedi benim. Hamile kalma ihtimalim yüzde sıfırdan daha düşük.” diye açıkladı.
Tam karşısında geldiğimizde durdum. Çatık kaşlarla ona baktım. Tulip yanımda yerini aldığında benim düşüncelerimi o dile getirdi. “Nasıl yani?”
Mayıs buruk bir gülümsemeyle ona baktı. “Baya baya işte.”
Tulip bir şeyi söyleyip söylememekte kararsız kalsa da en sonunda çekinerek, “Ee o zaman o işi nasıl görüyorsunuz?” diye sordu.
Mayıs sorusuna karşılık yeniden güldü. Ben ise onu inceliyordum. Bu durumdan zevk alıyor gibi gösteriyordu ama mavilerinin yerini alan gri gözlerindeki acıyı görebiliyordum, gülüşü bile buruktu. Gülüşü hafiflediğinde göz kırparak Tulip’in yanağını parmaklarının arasına sıkıştırıp hafifçe çekti. “Rahmim gelişmedi diyorum tatlım. Vajinamda herhangi bir sıkıntı yok.” Sonra yine güldü. “Anlamadıysan detay veriyim. Cinsel istek duyabili-“
Yüzümü buruşturarak onu kestim. “Ay tamam sus ya anladık.”
Gülerek bana döndü. “Ama şanslıyım ki regl olmuyorum.”
Tulip hızla lafa atladı. “Ya bende istiyorum.” Mayıs yine kahkaha attı ve arkasını döndü.
Yürümeye kaldığı yerden devam ederken, “Şansına küs. Benim gibi seçilmiş insanlar çok az sayıda var.” dedi. Bu durumdan bu kadar mutlu olmadığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam.
Tulip’le peşinden ilerlemeye devam ettik. Aklımda beliren soruyu sormadan duramadım. “Bu da mı doğuştan var? Yoksa bir olaydan sonra mı oldu?” O yetimhanede kızların bir şey yapma olasılığı da çok yüksek.
Mayıs yine güldü. “Benim tüm sağlık sorunlarım doğuştan tatlım.”
Kafamı salladım. Dudaklarımı kemirirken, “Peki ya hiç...” diye cümleye başladım ama devamını getiremedim. “Ne?” diye sorduğunda dayanamayıp, “Hiç anne olmak istemedin mi?” diye sordum. Saçma bir soruydu ama aklıma takılmıştı. Böyle bir hayatta bunu düşünmemişti belki de ama gözlerinde ki hüzün? Onun bir açıklaması yoktu.
Mayıs sorumla bir kahkaha daha attı. Bana yandan alayla baktı. Kimse göremezdi belki ama gülüşünde ki acıyı da bakışlarında ki hüznü de ben görebiliyordum. Kafasını iki yana salladı. “Ciddi misin Selis? Daha kendime bile bakamıyorum. Bu kadar sorumsuz biriyken böyle bir şey hiç düşünmedim.” Önüne döndü. Bir süre sustu başını önüne eğdiğinde yutkunduğunu gördüm. “Yine de...”
“Yine de?”
“Yani annelik duygusunu hiç tatmadığımdan bir ara bir çocuğa bunu yaşatmak istedim. Hani yaşayamadığım hayatı yaşatmak... Bunu istediğim olmuştu ama ufak bir hayaldi bir aralar.”
Sonra sustu ve bende onu konuşmaya zorlamadım. Kendi içinde çelişmiyordu aslında kendini kandırıyordu. Bazı noktalarda Mayıs’la benziyorduk ve onu burada anlıyordum. Bu basit bir düşünce değildi belki de hayaliydi ama olamayacağını öğrendiğinde kendini sorumsuz biri olduğuna inandırmıştı. Bende yapıyordum bunu. Hatta genellikle böyle yapıyordum. Eğer yapmazsam nasıl yaşanırdı ki? Her seferinde hayata tutunmak için bulduğum sebep elimden alındığında başka hangi şekilde yeni bir yaşama sebebi bulabilirdim ki? Böyle yapmadan nasıl yaşayabilirdim? İmkansızdı.
Bir süre yine sustuk. Mayıs’ı takip ettik. Nereye gittiğimizi sorgulamadım. Mayıs İstanbul’daki tüm gece kulüplerini bilse şaşırmazdım. Ara sıra Mayıs’ın yüzüne bakıyordum çaktırmadan. Hayır anne olmak değildi onun isteği gerçekten. Sadece bu dünyada her şeye rağmen mutlu olabilecek bir çocuk belki de. Burukça gülümsedim ve yanında yürürken fısıldayarak konuştum. “Evlatlık edinmek diye bir seçenek var tatlım. Senin kafan yetmez söyliyim dedim.”
Alayla bana baktı. “Öyle mi?”
Hevesle kafamı salladım. “Evet.” Aynı hevesle kafamı kaldırıp ona baktım. “Belki de orada hayatı kötü olan birini kurtarırsın. Senin gibi bir hayat yaşamasına engel olursun.”
Yutkunduğunu gördüm. “Yine de hayatın kötü tarafıyla tanışmış olacak.”
Kaşlarım çatıldı. “Ne yani bir kere üzüldü diye hiç mutlu olmasın mı?” Kafamı iki yana salladım. “Bence yaşadığı tüm kötü şeylere rağmen mutlu olunabileceğini öğrenmeli.” İmayla ona baktım. “Bunu da ona biri öğretmeli.”
Gülerek kafasını iki yana salladı. “Zorlama Selis. O düşüncemi regl olamadığımı fark ettiğimde ve bunun nedenini öğrendiğimde toprağa gömdüm ben.”
Umutla gülümsedim. Bakışlarında hala o isteği görebiliyordum o yüzdendi bu ısrarım yoksa zorlamazdım. “Belki de o toprak senin içindedir ve hayalinde bir tohumdur. Gömüp yok ettiğini zannettiğin yerde içinde bir ağaç olup büyümüştür.”
Dayanamayıp güldü. “Ne zamandır bu kadar edebi birisin?”
Gururla çenemi kaldırdım. “Benim lisede hep edebiyat notlarım doksan üstü olurdu bir kere.” Sonra kafamı omzuma yatırdım. “Ha bu sevdiğim anlamına gelmez. Sayısalcıydım ben.”
Gülerek elini kafama atıp saçlarımı karıştırdı. “Aferin sana zeki kız.” Güldüğüm sırada onun kaşları çatıldı. Başını omzundan arkaya çevirdi. “Nerede benim asıl kızım ya?”
Tulip gülerek Mayıs’ın diğer yanında belirdi. “Burada.” Mayıs’ta gülerek kolunu onun omzuna attı ve göğsüne yasladı. Yapışık üçüz gibi yürürken Tulip konuştu. “Şimdi senin hiç çocuğun olamıyor değil mi?”
Mayıs bunu neden sorduğunu anlamasa da, “Hayır.” dedi.
Tulip rahat bir nefes vererek, “Oh be.” dedi. Mayıs kafasını eğip ona baktığında o da tatlı tatlı gülerek Mayıs’a baktı. “Bir an benden başka kızın olacak diye korktum.” Tulip’in sözleriyle Mayıs kafasını geriye atarak kahkaha attı. Yolun devamında konuşmadık ve Mayıs’a ayak uydurduk. Kısa sürede bir kulübe gelmiştik.
İçeri girmeden derin bir nefes verdim. “Hala şuan burada olduğumuza inanamıyorum.”
Tulip bana katıldı. “Bende.”
Mayıs ikimizin de kolundan çekiştirerek içeri yönlendirdi. “İçeri girince inanırsınız o zaman.”
İçeri girdiğimizde kokteyl masalarından boş olan birinin yanında durduk. Mayıs bizim yerimize de içki söyledi. Dışarısı ne kadar soğuksa buradaki hava da bir o kadar boğuktu. İçki kokusu ciğerlerime nüfus ettiğinde kusasım geldi ama kendimi tuttum.
Kafamı çalan müziğe odaklanmaya çalıştım ama onun sesi de fazlaydı. Beni buraya getiren neydi tam olarak? Doğru, Mayıs.
Kısa sürede önümüze adını bilmediğim kokteyller geldi. Mayıs geldiği gibi içtiğinde hafif hafif yerinde dans ediyordu, hele bakışları... Tam anlamıyla avını arayan yırtıcı gibiydi. Erkek seçiyordu resmen.
Beni dinlemeyecekti muhtemelen ama şansımı denemek istedim. “Mayıs yanımızdan ayrılıp bizi burada,” derken etrafı iğrenerek gösteriyordum. “Yalnız bırakmayacaksın değil mi?”
Mayıs bana bakmıyordu bile. “Tam olarak ondan yapacağım.” Kafamı masaya vurmak istiyordum. Sinirden önümde ki kokteylden bir yudum aldım. Ağzıma gelen acımsı tatla yüzümü buruşturdum. Bir o kadar ferah ve acıydı. İçtiğim şeyin ne olduğuyla ilgilenemeyecektim çünkü daha büyük sorunlarımız vardı. An itibariyle biriyle bakışan Mayıs gibi.
Kaşlarım çatılırken, “Mayıs!” diye onu uyardım ama artık çok geçti. Yerinde yayıla yayıla hareket ederken çoktan adamı süzmeye başlamıştı. Aynı şekilde bakıştığı adamda ağır ağır içkisini içerek onu süzüyordu. Tulip’in duymasını umursamadan, “Hani Earl’ı seviyordun sen?” diye sordum.
Mayıs’ın hareketleri duraksadı. Gözlerini devirip bana döndü. “Şurada onu unutmaya çalışıyoruz değil mi tatlım? Merak etme benim her gün yaptığım iş.” Göz kırparak yeniden adama döndü. Alnımı ovuşturdum, başım ağrımaya başlamıştı. Yemin ederim kendimi annesiymiş gibi hissediyordum.
Mayıs üzerinde ki kabanı ağır hareketlerle çıkardı. Şu mesafeden adamı tahrik ediyordu resmen. Bakışlarımı onlardan çektim ve kokteylden bir yudum daha içtim. Yorum yapmıyorum, ne yaparsa yapsın çünkü durdurması imkansızdı.
Tulip dibime girip, “Mayıs tamamda. Biz niye buradayız onu sorguladım şuan.” dedi.
Oflayarak bir yudum daha içtim. İçtikçe tadı normal geliyordu. Umarım alkol miktarı azdır çünkü sarhoş olmak istediğimi zannetmiyorum. Sadece, “Uyum sağla bir süre.” dedim. Dediğimi yapıp kafasını salladı. Uyum sağlama şeklide çocuk gibi uslu uslu meyve suyu içer gibi içkisini içmekti. Etrafına korkak bakışlar atıyordu. Bu haline gülmeden edemedim.
Dayanamayarak Mayıs’a baktım. Zaten evden çıkmadan kısacık bir şort ve üstüne de sıfır kol bluz giymesinden başımıza gelecekleri anlamalıydım. Soğuk falan demeden giyinip çıkmıştı! Üstüne aldığı kaban şuan yerlerdeydi.
Saçlarını başından diğer tarafa attı ve içkisinden bir yudum aldı. Bardaktan taşan birkaç damla çenesinden aşağı süzülürken bakışları bir an olsun adamdan ayrılmıyordu. Diğer eliyle çenesinden boynuna süzülen içkiyi sildi. Umarım gözümüzün önünde bir şeyler yapmazlardı. Artık yapmasını da geçiyorum, yeter ki gözümüzün önünde olmasın. Zaten ortam yeterince boğucuydu. Neyse ki artık içki kokusu eskisi gibi travmalarımı tetiklemiyordu.
Mayıs içkisinden son bir yudum alarak masaya bıraktı ve ağır adımlarla adama doğru yürüdü. Tulip’in yandan bana baktığını hissettim. “Saldım artık. Ne yapıyorsa yapsın.”
Bakışlarımı o tarafa yönlendirmek istemesem de ara sıra kayıyordu yanlışlıkla. Görebildiğim on numara beş yıldız cilveyle Mayıs’ın adamın dibine girdiğiydi. Onları arkama alıp Tulip’e döndüm. “Ben daha fazla bakamıyorum sen bak.”
“Ben niye bakıyorum ya?” diye sızlansa da bakışlarımla gerekli cevabı verdim. Ben Tulip’e bakarken o da kaçamak bakışlarla Mayıs’a bakıyordu. İçine derin bir nefes çekti. “Madem bu kadar yakınlar odaya falan geçsinler.”
Güldüm. “Ne kadar yakınlar?”
Gözlerini kıstı. “An itibariyle öpüşüyorlar.”
Elimi kaldırarak onu susturdum. “Tamam detaya gerek yok.”
Gülerek karşılık verdi. “Beli nasıl acımıyor anlamıyorum.”
Sıkıntılı bir nefes verip elimdeki kokteylden bir yudum daha içtim. “Acıyor, sadece acıya alıştı.” Parmağımı kaldırıp açılan dudaklarının kapanmasını sağladım. “Ve nereden bildiğimi sorma.”
Dudaklarını birbirine bastırıp mühürledi. Yeniden Mayıs’a baktığında gözleri büyüdü. “E bunlar nereye gitti?” Hızla arkamı döndüm. Az önce yan yana oldukları masa boştu.
“Bilmek istemezsin.” Elimdeki kokteyle baktım. Yudum yudum içe içe neredeyse bitirmiştim. Kalanını da kafama dikledim. Tek yudumda kalanını içmemle acımdı tat boğazımı yaktı. “Yok abi ben hiçbir zaman içkiyle anlamayacağım.”
Tulip gülerek kokteylini masaya bıraktı. “Al benden de o kadar.” Beraber güldük. Gürültülü ortamda bağırarak konuşmaktan zaten yıpranan boğazım içkiyle tamamen yanmıştı. Alkol miktarını bilmiyordum içtiğimin ama vücudumun gevşediğini hissediyordum. Hala alkole dayanıklı değildim. Sarhoş olmak istemiyordum gerçekten ama zordu. Tulip, “Burada mı bekleyeceğiz?” diye sordu.
Ortamda dans edip eğlenen insanların yanında biz kaskatı duruyorduk. Fazla dikkat çekiyorduk. Gerçi ben hafiften gevşemiş gibiydim ama... Evet buradan çıksak iyi olurdu.
Kafamı iki yana salladım. “Dışarı çıkalım.”
Tulip göz kırpıştırarak bana baktı. “E Mayıs?”
Başımın döndüğünü hissettim. Tekte çarpması imkansızdı. O kadar mı dayanıksızdım cidden ya? Sert bir nefes verdim burnumdan. “Mayıs işini bilir. Her gün evden çıkıp bize yakalanmadığına göre buradan ayrılacağı zamanı biliyor olmalı.” Kafamla geldiğimiz yönü işaret ettim. “Çıkalım dışarıda buraya yakın bir yerde bekleyelim. Mayıs çıktığında görürüz.” Kafasını sallayarak beni onayladı.
Tam arkamızı döndüğümüzde önümüze çıkan bedenle gözlerim büyüdü. Bir Tulip’e bir bana bakan kahve gözler fazla tanıdıktı. En son bende durdu ve gerçekten mi der gibi baktığında dudaklarımı birbirine bastırdım.
Tulip anın şaşkınlığıyla bir bana bir Demir’e bakıyordu. Bende şaşkındım tabii ama gevşeyen vücudum tepki vermeme izin vermiyordu. Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. “Senin burada ne işin var?”
Demir sözlerimle beni süzdü sonra da etrafa bakındı. “Asıl sizin burada ne işiniz var?” Ağzımı aralasam da konuşmama izin vermedi. “Cidden burası mı Matmazel? İçmeye gelmenizi geçtim ama burası mı?”
Benim yerime Tulip konuştu. “Ne var ki burada?”
Demir bıkkınlıkla nefesini verdi. “Gizli uyuşturucu ticareti yapılan bir mekan burası.” Gözlerim büyüdüğünde Demir kafasını salladı. “Hatta çoğu genci haberi olmadan burada bağımlı yapıyorlar.” Büyümüş gözlerimle masada tamamını içtiğim kokteyle baktım. Demir’de baktığım yöne bakınca, “Lütfen bunu yapmadığını söyle.” dedi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp susmaya karar verdim. Demir bir bana bir Tulip’e baktı. “Üçüncünüz nerede?”
Tulip arkayı göstereceği sırada duraksadı ve bana baktı. “Nerede?”
Dudaklarımı kemirerek, “Herhangi bir odada olabilir.” dedim.
Demir gözlerini yumdu. Bir süre sakin kalmak adına o şekilde durdu. “Tamam siz çıkın ben...” Duraksayarak bana baktı. “Neydi kızın adı?”
Baygın bakışlarla ona baktım. “Mayıs.”
Kafasını sallayarak onayladı. “Ben Mayıs’ı bulayım.”
Güldüm alayla. “Oldu. Başka istek? Biz buluruz Mayıs’ı.”
Demir sinirle elini saçlarına geçirdi. “Tamam beraber arıyoruz o zaman.”
Olduğum yerde ayağımı yere vurdum. “Sana ihtiyacımız yok.”
Dudağı yavaşça kıvrıldığında bir kez beni süzdü. “Öyle miymiş?” Mırıltıyla onu onayladım ama duyup duymadığından da emin değildim. Demir kendini tutamayıp güldü. “Arkadaşınızı bulup çıkalım şuradan hadi.” Kafasıyla gösterdiği yöne doğru yürümeye başladığında Tulip’le kısa bir an bakıştık. Kafamı sallayarak onayladığımda Demir’i takip ettik. Köşede olan merdivenlerin önüne geldiğimizde hızla aşağı indik. Buraya müzik sesi çok az geliyordu ama inleme sesleri o müzik sesini de bastırıyordu. Yüzümü buruşturmadan edemedim. Koskoca koridorda Mayıs’ın hangi odada olduğunu nasıl bulacaktık?
Tulip, “Tam olarak ne yapmayı planlıyoruz?” diye sorduğunda hepimiz durmuş loş ışıkla aydınlanan koridora bakıyorduk. “Her odaya tek tek bakacak halimiz yok ya.”
Demir dudaklarını birbirine bastırdı. “O yüzden bana bırakın dedim.”
Kaşlarımı çatarak ona döndüm. “Niye? Sen bakınca sorun yok biz bakınca mı var?”
Bu sefer Demir’in kaşları da çatıktı. “Aynen öyle Matmazel.”
Sinirle dişlerimi sıktım ve onu dinlemeden yürümeye başladım. Koridor sağ sol ikiye ayrılıyordu. Sağ tarafa doğru yürüdüm ve arkamdan gelip gelmemesi umurumda değildi. Doğrusu nereye gittiğimi de bilmiyordum. İçki gerçekten çarpmış olmalı ki başımın döndüğünü hissediyordum.
Yerimde sendelediğimde biri kolumdan tuttu. Hızla iki adım geriledim. Tutanın Demir olduğunu görmemle kaşlarım yeniden çatıldı ve aynı inatla yürümeye devam ettim. “Matmazel tam olarak ne yapmayı planlıyorsun?”
Durdum. “Bilmiyorum!” diye bağırarak ona döndüm. Derin bir nefes verdi. Arkasına baktığımda Tulip’i göremedim. “Tulip nerede?”
Demir yüzünü ovuşturdu. “Arkadaşlarında senin kadar garip-“
Lafını kestim. Kendimi göstererek, “Ben garip miyim?” diye sordum.
Demir bu halime bakarken dudaklarını birbirine bastırdı. “Değilsin Matmazel.”
Çenemi yukarı kaldırdım. “Sorumu yanıtlamadın.” Demir tam karşımda durduğunda kaşları çatılmıştı. “Tulip nerede?”
Oflayarak, “Konuşturuyor musun ki cevap verelim.” diye homurdandı. Kaşlarım çatıldığında yine konuşacağımı anlamış olmalı ki işaret parmağını kaldırıp beni susturdu. Dudaklarımın hemen önünde tutmuştu ama değdirmiyordu. Temas etmemek için özel bir çaba sarf ediyor gibiydi. “Bir lafımı bitireyim öyle konuş.” Kafamı salladığımda elini çekti ve arkasını gösterdi. “Çok zeki arkadaşın Mayıs’ın inleme sesini tanıyıp bulacağını iddia ederek tam aksi yönde ilerledi. Onun kafa ayık gibiydi ama artık emin değilim.”
Sözleriyle kahkaha attım. “Tabii ki çok zeki. Gayette mantıklı konuşmuş.” Ben acaba birkaç şişe alkol aldım da benim mi haberim yok? Yada... Uyuşturucu yoktur değil mi onun içinde? Aklıma gelenlerle yüzüm ağlamaklı bir ifadeye büründü. Dudak büzerek, “Demir,” dediğimde kaşları çatılmıştı. Birden ne olduğunu anlamaya çalışıyordu muhtemelen. “Ben uyuşturucu mu aldım?”
Takıldığım şeyi anlamasıyla güldü. “Normalde almıyordun sanki Matmazel.”
İlacımın aklıma gelmesiyle dudaklarım araladı. Yaşadığım aydınlanmayla kafamı aşağı yukarı salladım. “Doğru.” Sonra kaşlarım çatıldı ve kafamı kaldırıp ona baktım. “Sen nereden biliyorsun bunu?”
Gözlerine kilitlenen bakışlarımla duraksadı. Ne gördü bilmiyorum ama yutkundu. Bakışları yüzümün her noktasında gezinirken, “Ben senin her şeyini biliyorum Matmazel.” diye fısıldadı. Diyecek bir şey bulamayıp öylece bakmaya devam ettim ama bakışlarım onda iyi bir etki yaratmıyor olmalı ki gözlerini yumdu. “İnan şuan ki muhabbetimizden oldukça memnunum Matmazel ama arkadaşını mı bulsak acaba?”
Kafam ne ara bu kadar uçtu bilmiyorum. O an yakınlığımızı da yeni fark ettim. Hızla kendimi geri çektim ve kafamı salladım. “Evet, doğru. Mayıs’ı bulalım.”
Arkamdan gülüşünü duysam da dönüp ona bakmadım. İlerlemeye devam ettiğimde odalara bakındım. Burada seslerin azaldığını fark etmemle durdum. Çatık kaşlarla Demir’e baktım. Odaların kapılarından kırmızı ışıklar süzülüyordu yani içeride birileri vardı. Ama ses yoktu. Demir kaygıyla etrafa bakındı. “Umarım düşündüğüm şey değildir.”
Anlamayarak ona baktım. “Ne?”
Demir etrafına bakarak yanıma geldi. “Bazı odalarda uyuşturucu direkt damardan alınıyor.”
Kaşlarımı çatabildiğim kadar çattım. “Sen bunları nereden biliyorsun?”
Bana bakarken bakışlarındaki kararsızlığı gördüm. Sonra pes eder gibi nefesini verdi. “Burası bir zamanlar Zirve’ye bağlıydı. Hala öyle mi bilmiyorum. Direkt Sonsuzluk’a da bağlı olabilir”
Yerimde sendelesem de ayaklarımı daha sert yere basarak dengemi sağlayabilmiştim. “Uyuşturucu ne işlerine yarayacak ki?”
Bakışları etrafta gezinirken, “Sonsuzluk zannettiğin kadar basit bir kuruluş değil Matmazel. Ciddi manada dünyanın bir bölümüne hükmetmek istiyorlar ve bunun için her yerden saldırıyorlar.” dedi.
Bir anlık duraksadım. “Mayıs şuan...”
Kafasını iki yana salladı. “O yüzden hemen bulmalıyız.” Kafamı sallayarak onu onayladım. Buradan sonrası ise Mayıs’ı aramakla geçti. Tamamen sarhoş olup yarın bunları hatırlamak istemezdim ama baya baya tüm odalara baktık. Yanlışlıkla girmiş gibi yapıp içeride kim olduğuna baktık. En başta Demir yapsa da sonra inat edip bende baktım. Gördüğüm görüntüleri yarın unutmak istiyordum.
Neredeyse tüm koridor dönemeçlerle birlikte bitirmiştik. Demir artık Mayıs’ın burada olduğundan şüpheliydi. “Mayıs’ın buraya indiğine emin misin sen?”
Kafamı iki yana salladım. “Görmedim ama bir adamla geçebileceği başka yer var mı?” Son bir dönemeçten daha döndüğümüzde karşımızda gördüğümüz görüntüyle ikimizde öylece kaldık.
Bir an hayal gördüğümü zannettim ama o kadarda sarhoş değildim. Kafam ayıktı. Ama gördüklerim bu durumu sorgulatıyordu insana. Tulip birini mi dövüyordu?
Tulip adamın karnına bir tekme daha atıp geri çekildi. “Abicim neyi anlamıyorsun ben onu anlamıyorum. Ya bir kere ben sizi niye takip edeyim?” Adam sinirle Tulip’e atıldığında yana kaçtı Tulip. Hala söyleniyordu. “Türünün insan olduğundan emin miyiz peki?”
Adam, “Bana bak küçük kız benim asabımı bozma!” diye bağırdı.
Tulip, “Ay yeter!” diye bağırarak adama atıldı. Adamın erkekliğine bir tekme atarak iki büklüm olmasını sağladı. Sonra hızla sırtına çıktı ve gücünü ileri vererek yere devrilmesini sağladı. Adam sinirle devrildiği gibi kalkınca Tulip yana savrulmuştu. Tamam hala belirli bir gücü yoktu ama Tulip ne zamandır bu kadar teknik biliyordu? Fransa’da kendini fazlasıyla geliştirmiş olmalıydı.
Tulip devrildiği gibi kalkan adama yerden bir çelme taktı. Adamın kafası da yeterince ayık olmamalı ki çelmeyle sendeledi ve kafasını duvara vurdu. Tulip bunu fırsat bilerek ayaklandığı gibi adamı saçından tutup bir kez daha kafasını vurdu ve geri çekip tüm gücüyle yere savurdu. Adam yığıldığı yerden kalkamadan Tulip bir tekme daha atınca acıyla inledi ve gerisi gelmedi. Sanırım bayılmıştı.
Tulip hızlı hızlı soluk alıp verirken söylenmeyi ihmal etmedi. “İşimiz gücümüz yok gibi uğraştığımız şeye bak ya!” Sinirle bizim olduğumuz tarafı döndüğünde bizi gördü. Toz silkeler gibi birbirine vurduğu elleri öylece kaldığında bize bakakaldı. Birkaç saniye göz kırpıştırdı. Sonra arkasında yatan adama baktı. Yeniden bize döndüğünde, “Eee...” diye bir şeyler geveledi ağzının içinde. Önüne gelen saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. “Bu adam bana saldırınca bende şey oldu...”
Tek kaşım havalandığında, “Ney?” diye sordum.
Dudaklarını birbirine bastırdı sonra ilk aklına geleni söyleyerek, “Refleks.” dedi.
Bu sefer yanımda duran Demir’den ses geldi. “Refleks?”
“Hı hı,” diye onayladı. “Adam üstüme atılınca birden refleks olarak.” Güldü sonra. “Yoksa ben nasıl sereyim bu adamı yere.”
Şuan bunu düşünemeyecektim. “Bulamadın mı Mayıs’ı?”
Gururla çenesini kaldırdı. İleride ki kapıyı gösterdi. “Tahminimce şu odada.”
Aynı ifadeyle ona bakarken kafamı omzuma yatırdım. ”Tahminince?”
Yine kafasını sallayarak onayladı. “Evet.” Yerde yatan adamı gösterdi. “Bunlar az önce geldiler ve geldikleri gibi bu tarafa yöneldiler. Yani gelen herkes sırayla geliyor. Eğer Mayıslardan hemen sonra bunlar geldiyse Mayıs tahminimce şu odada.”
Tulip’in sözleriyle kafamı yanıma çevirip kaldırdım. Demir’e baktığımda o da kafasını eğmiş bana bakıyordu. Kendi salaklığımızı sorguluyorduk ikimizde. Sonra Demir, Tulip’e döndü tekrar. “Tamam o zaman.” diyerek kapıya yöneldi.
Tulip bir adım geriledi. “Pat diye dalacak mıyız? Emin olsaydık?”
Demir’in peşi sıra ilerlerken gülmeden edemedim. “Bunu ne kadar çok yaptığımızı bilemezsin.”
Tulip anlamayarak göz kırpıştırdı ama açıklamak gibi bir niyetim yoktu. Başım ağrıyordu ve bir an önce buradan gitmek istiyordum. Demir kapıyı açtı ve bu sefer dışarı çıkmadı. Sanırım aradığımızı bulmuştuk. Köşeden bende içeriye baktığımda gördüklerimle gözlerim büyüdü. Mayıs odadaki yatakta yatarken yatağın hemen yanında dikilen adamın elinde şırınga vardı. İçeriye dalmamızla bir süre ne olduğunu algılayamamış olmalı ki gözlerini kırpıştırarak bize baktı. Bakışlarım yeniden Mayıs’a kaydı. Baygındı. Kaşlarım çatıldığında yeniden adama baktım. O masada gördüğüm adam değildi. Burada ne dönüyordu?
Demir hızla ileri atılarak adamı yakasından tuttuğu gibi kendine çevirdi ve bir yumruk attı. Tek yumrukla bayılıp yere yığılan şahısla pek ilgilenmeden hızla Mayıs’ın yanına koştum. Ne yapacağımı bilemeyerek Demir’e baktım. Demir bir bana bir Mayıs’a bakıyordu şimdi. “Ne... Ne yapacağız? Bir şey yapmış olabilirler mi?”
Bir süre sustu sonra eğilip Mayıs’ın kollarını kontrol etti. “Bunlar evden kalan iğne izleri de olabilir, burada da açılmış olabilir.” Alttan bana baktı. “Kan tahlili yaptırmalıyız.” Kafamı sallayarak onu onayladım ama o bana bakmaya devam ediyordu.
“Ne?”
Sorumla sıkıntıyla nefesini vererek Mayıs’a döndü. “Şimdi ben bunu buradan çıkarmak için kucağıma alacağım ya. Sorun etmezsin değil mi?”
İçimdeki öfke gözlerime yansıdığında, “Demir seni döverim.” dedim açık açık. Her şeyi yok sayıp bunu sorun edeceğimi düşünüyor olamazdı.
Gülerek bana baktı. “Biliyorum döversin.” Bakışlarındaki imayı ilk anlayamasam da daha sonra Fransa’da olanlar aklıma geldi. Oraya gittiğimizdeki ilk dövüş...
Çenemi dikleştirerek, “Yılların hıncını aldım ben bir kere.” dedim.
Bu sırada Mayıs’ı tek hamlede kaldırıp doğrulmuştu. “Şikayetçi değilim.”
Kapıya doğru yürüdüğünde arkasından yüzümü buruşturdum. “Bir şeyden de şikayetçi olsan şaşarım.” Adam kafasından vurulmuş beyninde mermiyle yaşıyor tek bir şikayet duymadım.
Tulip hala kapının köşesinde ne olduğunu sorgulayan bakışlarla odaya bakıyordu. Bakışları beni bulduğunda omuz silktim. “İnan bu kafayla pekte düşünemiyorum. Sadece uyum sağla sonra düşünürüz.”
Dudaklarını birbirine bastırarak kafasını aşağı yukarı salladı. Odadaki bayılan adamın yerde hafifçe kıpırdandığını görünce hızla dışarı çıktım. Tulip’le birlikte Demir’in arkasından giderken ilk yukarıya çıkmış sonrada mekandan çıkmıştık. Temiz havayı hissetmemle içime derin bir nefes çektim ama bu midemin ağzıma gelmesine neden oldu. Yine de kendimi tuttum. Şuan ortam kusmak için müsait değildi.
Demir bir arabanın önünde durduğunda bizde durduk. Cebinde ki anahtarı zorla çıkarıp kapıyı açtı ve Mayıs’ı arka koltuğa yatırdı. Yeniden doğrulduğunda bana baktı. Arkaya binecektim tabii ki ama önce önümden çekilmesi gerekiyordu. Başını eğip tepeden bana baktığında arkada kalan kulübü işaret etti. “Harika mekan seçimi gerçekten. Nereden buldunuz burayı?” Bakışlarım arabanın içine kaydığında ben söylemesem de anladı. Kafasını iki yana sallayarak önümden çekildi. “Gerçekten çok iyi arkadaşlar edinmişsin kendine.”
Hala beni çocuk görüyordu. Yandan ona sert bir bakış attım. “Öyle zaten ama yorumlamak sana düşmedi.” Kaşlarını kaldırarak bana baktığı sırada hızla arabaya bindim ve kapıyı sertçe çekip kapattım. Kafamı kaldırıp ona baktığımda arabanın içini göremese de kapıya bakıp güldüğünü gördüm. Kaşlarım daha da çatıldı. Önüme dönüp Mayıs’ın başını kucağıma yatırdım ve kafamı eğip ona baktım. “Bir gece de şu anı iki kere yaşadığıma inanamıyorum tatlım.” Ondan ses gelmeyince göz devirdim. “Senin keyfin yerinde tabii.” Kimse arabaya binmeden son kez, “Ayrıca senin bulacağın mekanı sikiyim.” dedim.
Tulip ön koltuğa Demir’de sürücü koltuğuna geçtiğinde hızla arabayı çalıştırdı. İlk nereye gittiğimizi anlamadım ama sonra Demir’in hastane dediğini hatırladım. Gözlerim kapandığında kafamı Demir’in koltuğunun baş kısmına yavaşça yasladım. Uyumayacaktım sadece biraz dinlenecektim. Sanırım kafamı zannettiğim kadar yavaş yaslamamış olmalıyım ki Demir’in gülüşünü duydum. “Doğru söyle Matmazel. Ne kadar içtin?” Aynadan bana olan bakışlarını hissetsem de kafamı kaldırmadım. Sadece elimi kaldırıp bir yaptım. “Emin miyiz?”
“Evet,” dedim dudak büzerek. Ağlamaklı bir sesle, “Neden kimse bana inanmıyor?” diye sordum. Ne dediğimi pekte düşünmüyordum, konuşmak için konuşuyordum. Zaten hareket eden arabayla birlikte mide bulantım üst düzey artmıştı, her an kusabilirdim. O yüzden bir süre kimse üstüme gelmesindi.
Demir’in sesini yeniden duymamla kapanan gözlerimi araladım. “Başka kim inanmıyor sana?”
Kafamı kaldırmadan aynı şekilde durarak botlarımla bakıştım. Soruyu bile tam anlayamamışken ne cevap vereceğimle ilgili aklıma hiçbir şey gelmedi. Sadece omuz silktim. “Bir tanecik içtim ben.”
Bu sefer gülen Tulip’in sesiydi. “Gerçekten bu arada sadece bir highball içti.” Sadece dinliyordum onları ama başım ağrıyordu. Biran önce yüzüme soğuk su çarpmak istiyordum.
Demir, “Daha önce içtin mi?” diye sorunca mırıltıyla onayladım. “Muhtemelen az içtin ve uzun süre sonra bu seni çarptı.”
Oflamadan duramadım. “Konu ben miyim cidden ya?” Burada Mayıs baygındı.
Tulip, “Sahi,” diyerek konuyu topladı. “O adam ne yapıyordu?”
Bende soru sormak için hızla kafamı kaldırdım ama oturduğum yerde bile başım döndü. Yine de konuşabildim. “Ve o mekanın amacı tam olarak ne?”
Demir bir süre sustu sonra anlatmaya başladı. “Sonsuzluk’a bağlı olmalı yanlış değilsem. Her yerden saldırıyorlar o yüzden sokakta ki gençleri bağımlı yapıyorlar ilk sadece buranın içkisinin tadının farklı olduğu zannedilir ama sonra uyuşturucu verildiği açık açık söylenir ve herhangi biri çoktan bağımlı olduğundan bunu umursamaz. Damardan almaya başlar ilk parayla sonra da... İstediklerini yaptırırlar.”
Dehşetle gözlerim büyüdü. “Yani Mayıs...”
Kafasını iki yana salladı. “Bence bir şey olmadan kurtardık.”
Kafamı sallayarak onu onayladım ama şuan Sonsuzluk’un ne kadar büyük bir yer olduğunu fark ediyordum. Her yerden saldırıyorlardı ve tek istedikleri... Yani babamın tek istediği hükmedecek bir avuç topraktı. Kafayı mı yemişti? Peki ya Elis? O nasıl ikna olmuştu? Sorulacak çok soru vardı ama cevapları ulaşılamayacak kadar uzaktaydı.
Tulip elini saçlarından geçirerek omzunun üstünden bana baktı. “Gerçekten koskoca semtte burayı mı bulduk?”
Gülerek kafamı geri attım bu sefer. “Bence artık Mayıs akıllanır ve bir daha bu yaşanmaz.”
Tulip’e bakmadım ama gülüşünü duydum. “Sen bu dediğine inanıyor musun cidden?”
Omuz silktim. “Hayır. Muhtemelen artık gideceği yerleri önceden araştırır ama yine de gider.”
Gülerek beni onayladığı sırada ben elimi karnıma bastırmış mide bulantımı bastırmaya çalışıyordum. Bundan sonra içmeyecektim bu kesin kararım. Her seferinde bir olay. Yemin ederim yoruldum.
...
Evevevevevett bir bölümün daha sonuna geldik. Bu diğer bölüme göre daha kısaydı ama bence yeterince olaylıydı skjsldkd. Yani önceki bölümde üzüldüğünüz Mayıs bu bölüm yine formunda Mayıs'tanda başka bir şey beklenemezdi zaten.
Ve şuan şu noktada sormak istediğim bir sorum var çünkü merak ediyorum. Sizce bu kitabın sonunda Selis ile Demir mi olur yoksa Ilgaz ile Selis mi? Hani istekleriniz dışında mantıkla cevap verin. Bunu şuan soruyorum çünkü henüz hiçbir olay olmadı. Her şey diğer bölümle başlayıp sürekli değişim içinde olacak. Zaten Selis'te bu bölüm itibariyle gerçek aşkı sorgulamaya başladığından ne olacağını okudukça göreceğiz. Zamanla yani her şey, zamanla...
Neyseee bu kadar boş konuşmak yeter. Haftaya görüşmek üzere ölmeyin kendinize iyi bakın çok çok öpüldünüss babayss.
Instagram: r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |