63. Bölüm

Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

Bazen insan yetersiz hisseder. Hiçbir şeye yetişemediğini hisseder. Kafası karışıktır çünkü. Sırf bu yüzden hiçbir şeye yetişemez ama aslında hiçbir şey yapmadığındandır. Gün içinde yapılacak çok iş olduğunu düşünürüz ama hepsini sırayla yapsak hemen biter. Asıl olay yaptığımız işe odaklanmakta. Sonrasını düşünürsek o an bitmez. Ana odaklı yaşamalıydık, sonrasını düşünerek neden kafamızı yoralım? Sonra yaşanacak olan nasıl olsa olacak ve bitecek. Hata yapma olasılığı var. Olsun, her insan hata yapar. Yanlış yaptığımızı fark ettiğimizde durur ve düzeltmek için uğraş verir ona odaklanırız. İleriyi çok düşünmemek lazım çünkü pek bir faydası olmaz. İlla ki hayatla ilgili plan kurarız ama o planı kurup öylece rafa kaldırmalıyız. Zamanı geldiğinde de alıp uygulamaya koymalı. Aslında hayatın işleyişi bu kadar basitken neden insan bunu karmaşık hale getirir ki?

Hastanede Mayıs’ı direkt acil servise getirmiştik. Ben kusmak için lavaboya koştuğumdan Demir doktora onu evde baygın bulduğumuzu söylemişti. Sadece bu kadar ve kan değerlerine bakılacaktı. Mayıs zaten kısa sürede uyanmıştı, kafadan aldığı darbeyle bayılmış doktora uydurduğumuz yalana da ayak uydurarak raftan kafasına biblo düştüğünü söylemişti. Aynı şekilde Tulip’te kan vermişti çünkü içtiği içkide uyuşturucu olma ihtimali vardı. Ee ben zaten ilacımla uyuşturucu takviyesi aldığımdan hiç kendimi riske atmadım.

Normalde bir saat sonuçların çıkmasını bekleyecektik ama uyanan Mayıs asla yerinde duramadığı için hastaneden çıkmıştık bile. Sonuçlara sonra bakarmış hanımefendi. Hastaneden çıktığımız gibi içine derin bir nefes çekti Mayıs. “Oh be, dünya varmış.”

Göz devirerek ona baktım. “Aynen ne demezsin.” Dayanamayarak kaldırıma çöktüm. “Geberdim, cidden öldüm bittim.”

Tulip’te yanıma çöktü. “Al benden de o kadar.”

Mayıs oflayarak, “Abartmayın.” dedi ve o da yanımıza oturdu. Esneyerek, “Ama yorucu bir gündü.” dedi ve kafasını kaldırıp karşımızda ayakta dikilen Demir’e baktı. “Arabada su var mı? Ağzım kurudu.” Demir boş bakışlarla Mayıs’a bakmaya devam etti. “Konuşsana oğlum!”

“Cidden iyileşmeyi geçtim sırtını hiç dinlendirmeden kulübe gitmek hangi kafa?” Mayıs göz devirdiği sırada Demir eliyle bizi gösterdi. “Ve bunları da peşinden sürüklemek?”

Mayıs alayla gülerek ayaklarını uzattı. “Senin derdin belli oldu.” Uzanıp sırtıma iki kere vurduğunda yüzümü buruşturdum. Alkolü kustuğum için yeni yeni kendime geliyordum. “Merak etme turp gibi Selis’in. Pardon Matmazel’in. Bir şeyi yok. Çok iyi kendileri.”

İkisini de umursamadım sadece gözlerimi kapatıp sabır dinlendim. Demir aynı düz sesle konuştu. “Öyle olmasaydı bu kadar sakin olmazdım zaten.”

“Allah’ım sana geliyorum ya,” diyerek ayaklandım ve onları arkamda bırakarak arabaya doğru yürüdüm. Uykum vardı, gözlerim adeta çökmüştü. Mayıs’ta iyiydi, sorun yok işte. Biraz uyuyup kabus görmek istiyordum. Evet durum öyle ki kabus görmek istiyorum! Arabanın yanına geldiğimde kilitli olduğunu hatırlayarak arkamı döndüm. Demir ellerini deri ceketinin cebine sokmuş yavaş adımlarla buraya geliyordu. Havasını yesinler.

Arkasından Tulip ve Mayıs ondan önce geldi ve o kapıyı açtığında bu sefer Mayıs öne bindi. Kapıyı kapatmadan bir süre Tulip’le bakıştılar. Tulip, “Gelirken ben oradaydım.” dediğinde Mayıs’ta gülerek, “Şimdi de ben buradayım.” dedi.

Mayıs kapıyı kapatmak için çektiğinde Tulip tuttu. “Benim arkada midem bulanıyor.”

Mayıs göz devirdi. “Yeni yeni icatlar çıkarma. Ayrıca ben hastayım.”

“Tamam işte, rahat rahat otur arkada.”

Mayıs kapıyı çok hafif çektiğinde Tulip daha sert asıldı. Demir, “Umarım o kapı kırılmaz.” dese de ikisi de onu takmadı. Mayıs gözlerini kısarak Tulip’e baktığında Tulip’te onu taklit etti. Mayıs onun bu haline gülerek, “Tulip çek elini.” dedi. “Şu kapıyı bi çeksem parmağın kısılacak, çek elini.”

Tulip yanaklarını şişirerek ofladı ama kapıyı da bırakmadı. En az benim kadar inatçıydı. Bu noktada olaya ben dahil oldum. Kollarımı bağdaş kurarak arabanın tepesine yasladım ve çenemi de koluma yaslayarak arabanın bu tarafından onlara baktım. “Affedersiniz ama bu yaşta ön koltuk kavgası mı yapıyorsunuz?” Benim hiçbir zaman böyle bir sorunum olmamıştı çünkü ben arka koltuk kızıydım. Orasının rahatlık başka yerde bulunamazdı.

Tulip kafasını kaldırdı ve bana baktı. Sonra aklıma gelen şeyle göremesem de arabanın içinde ki Mayıs’a baktım. “Hem sen bilmiyorsun Mayıs,” Seslenmemle Mayıs kafasını uzatıp bana baktı. Kafasını Ne? der gibi salladığında güldüm. Tulip’i işaret ederek, “Bu var ya bu,” dedim. “Mekanda bir adam dövmüş.” Sonra över nitelikte bir ıslık çaldım. “Haşat etti adamı. Görsen gözlerine inanamazsın.”

Mayıs büyüyen gözleriyle Tulip’e döndü. “Hadi canım.”

Ben gülerken Tulip’in kaşları çatılmıştı. “Ya refleks diyorum. Adam üzerime atılınca refleks olarak dövmüş bulundum.”

Mayıs tek kaşını kaldırarak, “Refleks?” diye sordu.

Tulip kafasını hızla sallayarak onu onayladı. “Evet, zaten adam sarhoştu bir vurmayla devrildi.”

Araya girerek, “Adamın sırtına çıktı.” diye bilgi aktarımı yaptım.

Tulip sinirle bana döndü. “Sende sarhoş değil miydin o sıra nasıl hatırlıyorsun?”

Güldüm ama aklıma gelenlerle yüzümü buruşturdum. “İnan o anları her şeyden çok unutmak istiyorum.” Gerçekten kafam yerinde değildi yoksa her odaya dalmak fikrini asla onaylamazdım.

Mayıs, “Neden?” diye sorunca göz devirdim.

“Dondum soğuktan hadi ne konuştunuz.” Başımla Tulip’e arabayı işaret ettim. “Bin sende evde devam edersiniz konuşmaya pardon tartışmaya.”

Tulip aynı uslu bir çocuk gibi kafasını salladı ve Mayıs’ın arkasına geçti. Mayıs’ta bir şey demeden kapısını sertçe kapattı. Bende binmek için yaslandığım arabadan ayrıldığım sırada yanımdaki Demir’le göz göze geldik. O da sırtını arabaya yaslamış yandan bana bakıyordu. “Ne? Ne bakıyorsun?”

Sorumla kısa bir an arabaya baktı. “Hiç,” dedi ama ne dediğini anladım.

“Hiç onlara laf etme normalleri o bir kere ve ben onları böyle seviyorum.”

Buruk bir şekilde gülümsediğinde aynı düz bakışlarla ona baktım. “Sonunda insanlarla sağlıklı ilişkiler kurabilmene sevindim Matmazel. Okuldaki kimseyle anlaşamıyordun zamanında.”

Dudak büzerek omuz silktim. “Onlar beni sevmiyordu bir kere benim bir suçum yoktu.”

Gülerek yaslandığı arabadan ayrıldı. “Aynen asla soğuk bakışlarınla onları geri püskürtmüyordun.”

Kaşlarım çatıldığında bu ekibin ilk hali aklıma geldi. Güldüğümde kafamı iki yana salladım. “İnan bu ekibin başlarında hepimiz öyleydik.” Kollarımı hafifçe iki yana açtım. “Ama gördüğün üzere şuan bir aileyiz.” Aynı buruk gülümsemeyle bana baktı ama konuşmadı. Bir süre öylece beni izledi. Bende kıpırdamadan öylece durdum ama sert bir rüzgar estiğinde üşüdüğümü hissettim. Titreyerek, “Tamam, hadi eve gidelim.” dedim ve arabaya döndüm.

Kapıyı açtığımda binmeden hemen önce, “Sonunda gerçek mutluluğu bulmana sevindim.” dediğini duydum. Duraksayarak ona baktım ama o benden hızlı davranıp arabaya binmişti. Çok oyalanmadan kendimi koltuğa bıraktım. Kapıyı çekmemle araba anında hareket etti. Bakışlarım camdan dışarı daldığında dediği cümle kafamda dönüyordu. Gerçek mutluluk... Tamam bu zamana kadar hissetmediğim kadar mutlu hissetmiştim ekiple ama eskiden de Demir’leyken mutluydum. Neyi kastetmişti? Yada öylesine bir cümleydi sadece ben çok düşünüyordum.

Kısa bir sessizliğin ardından Mayıs, “E hani benim suyum?” diye sorunca Demir bıkkınlığını belli eden bir nefes verdi.

“Yanına bakarsan görürsün.”

Mayıs göz devirerek yanından bir şişe su aldı. “Pekte naziksin.” Suyu içip şişenin kapağını kapatırken, “Şimdiden söyleyeyim sizle iş birliği yaptık diye bizim planlarımıza karışamazsınız. Özellikle o robot kardeşin hiç karışamaz.”

Demir’in bu noktada kaşları çatıldı. “Birincisi, benim kardeşime robot deyip durma onunda bir kalbi var. İkincisi, o konuları sayın liderinizle çokça konuştuk merak etme.”

Mayıs göz devirerek gerekli tepkisini verdi. “Aferin size ama bil diye söylüyorum o ekibin lideri benim o kendini bir şey zannediyor.”

Alayla gülerek Mayıs’a döndüm. “Bundan Ilgaz’ın haberi var mı?”

Mayıs omzunun üstünden kaşlarını kaldırarak bana baktı. “Sen ne zamandan beri Ilgaz’ın avukatı oldun sorabilir miyim?”

Omuz silkerek yeniden camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. Demir’in ağzının içinde homurdandığını duydum ama umursamadım. Zaten ne dediğini de anlamamıştım. Kapanan gözlerime yenik düşerek kafamı cama yasladım. Uyuyamasam da ağrıyan gözlerimi dinlendirmiş olurdum en azından.

Bir süre sonra arabanın durduğunu hissettiğimde ilk gözlerimi açamadım. Yandan Tulip’in, “Selis.” diye çağırmasıyla zorlayarak gözlerimi açtım.

Elimle ağzımı kapatıp esnedikten sonra kapıyı açıp arabadan çıktım. Eve baktığımda salonun ışığının yandığını gördüm. Gülerek Mayıs’a döndüm. “Gazan mübarek olsun.”

Ne dediğimi anlamayarak eve baktı ama yanan ışığı görünce açık kapıyı sertçe kapattı. “Bu niye uyanık ya,” Sonra Demir’e döndü. “Sen mi haber verdin?”

Demir arabayı kilitleyip anahtarı cebine attığında Mayıs’a yandan bile bakmamıştı. “Aynen, işim gücüm yok Ilgaz Bey’e rapor geçeceğim.”

Mayıs karşılık olarak görmese de göz devirdi. Kapının önüne geldiğimizde Demir anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Anahtarı görmemle gülerek Mayıs’a döndüm. “Sadece tek bir sorum var. Evden kaçtık da geri dönüş için anahtarı olan var mıydı?”

Mayıs sözlerimle başını kaldırıp havaya baktı. Tulip’te dönüp ona baktığında Mayıs yandan bize baktı. “Ne var be! Orasını da siz düşünüverseydiniz.” Demir’in kapıyı açmasıyla hızla kendini içeri attı. “Her şeyi ben mi yapacağım ya!”

Tulip şaşkınlıkla arkasından bakarken eliyle Mayıs’ın gittiği yönü gösterip bize döndü. “Az önce suçlu biz mi olduk?”

Resmen enerjim sıfıra düştüğü için sadece kafamı sallayarak onayladım ve eve girdim. Bir an önce kendimi yatağa atmak istiyordum. Her yerim ağrıyordu. Bir gece için bu kadar macera yeterde artardı bence. Eve girdiğimiz gibi salondaki kanepede oturan Ilgaz’la karşılaştık. Hesap vermesi gereken Mayıs’tı ama yine de bende Mayıs’ın yanında durdum.

Ilgaz gereğinden fazla ciddi bir yüz ifadesiyle Mayıs’a bakıyordu. Demir’de geçip tekli koltuklardan birine oturdu. Ilgaz ayağa kalkarak yönünü Demir’e çevirdi. “Neredeydiniz?” Demir, Ilgaz’a kısa bir bakış atarak cebinden telefonunu çıkardı. Hiç umursamadan telefona baktı. Ilgaz cevap alamayınca sinirle Mayıs’a döndü. “Bu haldeyken tam olarak neredeydin?”

Mayıs göz devirerek, “O sesini kıs.” diye bir uyarı geçti ilk. “Ayrıca unuttuysan hatırlatayım ben senin kuzeninim ve en az senin kadar mükemmelim. Kısaca fazlasıyla iyiyim. Hiçbir sorunda yok.” Mayıs eliyle okey işareti yaparak kafasını hafifçe salladı. “Tamam mıyız? Bence yeterli.” Elini geri indirerek odaya yöneldiğinde Ilgaz’ın bana yönelmesiyle durdu ama lafa girmedi.

Ilgaz bana baktığında tek kaşım havalandı. Her zamanki gibi onun konuşmasını bekledim ama öylece bakmakta kararlıydı. Şuan ortamı terk edebilirdim zaten benim bir suçum yoktu ama iç güdülerim beni konuşmaya itti. “Bakışlarınla beynimi mi okumaya çalışıyorsun?”

Sırıtmasını bekledim ama aynı ciddi ifadeyle bakmaya devam etti. “Hayır.” dedi net bir sesle. “Ne olduğunu anlatmanı bekliyorum.”

Göz devirdim. “Sorsana o zaman.” Ilgaz aynı ciddiyetle bana bakınca sinirden dişlerimi sıktım. Şimdi kendimi parçalayacağım yemin ederim. “Sadece kulübe gittik.” Ilgaz kısa bir an Demir’e bakınca dudaklarımı birbirine bastırdım. “Gittiğimiz yer Sonsuzluk’a aitmiş.” Sonra bunu hatırlamamla kaşlarımı çatarak Mayıs’a döndüm. “Ama gerçekten senin bulacağın mekanı-“

Mayıs lafımı kesti. “Konu yine nasıl bana döndü tam olarak?”

Göz devirerek içime derin bir nefes çektim. “Konu hep sendin Mayıs.”

Mayıs’ın alayla gülüşünü duydum. “Şans işte. Ayrıca buraya en yakın mekan orasıydı benim suçum ne? Hem ne güzel işte macera oldu bize de.”

Yandan sert bir bakışla ona baktım. “Sen geceyi baygın geçirdiğin için rahat olabilirsin ama bir günde bu kadar koşuşturmaca bana yeterli.” Sonra yeniden Ilgaz’a döndüm. “İşte Demir geldi haber verdi nerede olduğumuzu. Yani olduğumuz yerin nasıl bir yer olduğunu.” Yüzümü buruşturdum. “Öf, işte kime ait olduğunu.” Ellerimi ağrıyan şakaklarıma bastırdım. “Mayıs’a uyuşturucu verilmeden kurtardık, hastaneye falan gittik kan tahlili için ama Mayıs bir saat bile bekleyemediğinden sonuçları almadan geldik.” Kollarımı iki yana açtım. “Ve buradayız.” Kapanan gözlerime zor dayanıyordum.

Ilgaz kafası karışmış bir şekilde bana bakıyordu. “Uyuşturucu ne alaka?”

Bu sefer konuşan Tulip’ti. “Sonsuzluk’un büyümek için girdiği çabalar. Kısaca son anda yırttık.”

Ilgaz sinirle Mayıs’a döndüğünde Mayıs elini kaldırıp onu susturdu. “Bak son anda yırttık diyor. Yani hiçbir şey olmadı. Stres yapma bu kadar. Rahat ol biraz.”

Ilgaz elini sertçe saçlarından geçirerek, “Bu halde, sırtın tam olarak bu haldeyken mi Mayıs? Ciddi misin sen?” diye sordu.

Mayıs yüzünü ovuşturarak, “İyiyim diyorum çok mu zor anlamak?” dese de sırtının ağrıdığına ve acıdan zor durduğuna ben emindim.

Tulip açık açık, “Valla Mayıs zorla götürdü bizi peşinden o yüzden ben bir azar çekeceğimi düşünmeyerek odama çıkıyorum.” dedi ve ortamdan ayrıldı.

Mayıs arkasından ağzı bir karış açık bakarak, “Az önce beni mi sattı o?” diye sordu.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Biraz öyle oldu.”

Mayıs göz devirerek yeniden Ilgaz’a döndü. “Var mı başka bir şey?”

Ilgaz derin derin nefesler alarak sakinleşme çabalarındayken, “Bir süre gözüme gözükme Mayıs.” dedi.

Mayıs telaşlanmış gibi, “Olamaz ben canım kuzenimi görmeden nasıl yaşayacağım?” dedi. Sonra ise gülerek, “Çok güzel bir ödül bu arada. Şimdi biraz daha bayılmaya gidiyorum ben.” diyerek salondan ayrıldı.

Ilgaz en son bana baktığında bende ona baktım. Her seferinde kendi kafamda ilk o konuşacak yarışına giriyordum ama her seferinde kaybediyordum. Ilgaz burada ruhsuz gibi davranırken ben kafayı yiyordum. Ayrıca sırıtmıyordu!

Aynı onun bu suratını taklit ederek dümdüz baktım. Yine ilk konuşan ben oldum. “Bana bir şey demeyecek misin?”

Bir an dudağı yana kıvrılır gibi olsa da hala aynı ifadeyle bana bakıyordu. Sana ne denir ki Arıza Kız derdi normalde. Ama normalde, şuan asla normal değildi. Bir dakika, ben onun ne diyeceğini nereden biliyordum? Tam olarak hangi ara onu bu kadar iyi tanımıştım?

Ben yine kendi kendime kafayı yerken Ilgaz’ın tek yaptığı kafasını iki yana sallayarak, “Hayır.” demek olmuştu.

“Neden?” diye sordum. Gayet mantıklı bir soruydu bence çünkü normalde elbet bir şeyler derdi.

Ilgaz gözlerimin içine bakarak, “Selis,” demesiyle bir mırıltıyla onu onaylamam bir oldu. Kafasıyla yukarıyı gösterdi. “Uyu artık. Tamam?”

Burnumdan sert bir nefes verdim. “Uykum yok.” diyerek sert adımlarla merdivenlere yöneldim. Uykuyu bilmiyorum ama gözlerim ağrıyordu. Evet, sanırım uykum vardı. Gözlerim yarı kapalı gezerken ayağımı bir yere vurmuştum. Acıyla anlık durdum ve gözlerimi yumdum. Kafamı eğip nereye vurduğuma baktığımda sehpalara vurduğumu gördüm. Sinirle bir tane daha sehpalara ben tekme attım. Sırıtmıyor ya! Çıldıracağım.

Merdivenlerin ucuna gelmemle Ilgaz’ın sesini duydum. “Madem evden çıktıklarını gördün niye durdurmadın?” Adımlarım durduğunda duvarın kenarına geçerek sırtımı duvara yasladım ve anlık olarak onları dinleme kararı aldım.

Demir bir süre sustu koltuk sesinden ayaklandığını anladım. “Durdurmak yerine takip etmek daha cazip geldi demek ki.”

Ilgaz’ın sinirli soluklarını duyabiliyordum. “Ya başlarına bir şey gelseydi. Sonsuzluk’un mekanı diyorsun ya orada olduklarını fark edip kaçırsalardı yeniden. O zaman ne yapacaktın?”

“Kurtarırdım.” Ilgaz’ın sinirle güldüğünü duydum.

“Kardeşin varken biraz zor gibi.” Sonrasında duraksadı. Salona bir süre sessizlik hakim oldu. “Doğru, artık kardeşin yok.”

Demir’in ses tonu bu noktada değişti işte. “Ne demek o?”

“Valla ben senin yapmadığını yapıp durdurmaya çalıştım ama yine de gitti.”

Demir, “Nereye gitti? Doğru düzgün anlat şu işi!” diye bağırınca neredeyse tüm evde sesi yankılandı.

Ilgaz ilk sustu. Sanki sessizliği Demir’e inat gibiydi. “Valla evden çıkarken şans eseri gördüm. Nereye gittiğini sordum, Fransa’ya dedi. Neden dedim-“

“Kısa kes şunu.” İkisi de birbirine o kadar zıttı ki. Özellikle şu konuşma konusunda.

“Anlatmıyorum la.”

Demir’in sinirli soluklarını buradan duyabiliyordum. “Anlat diye yalvaracak halim yok.” Kısa bir sessizlik sonra yine konuşan Demir’di. “Çıkalı ne kadar oldu?” Ilgaz susunca bu sefer Demir’in sesi daha da yüksekti. “İnat mısın lan sen!”

Ilgaz bu sefer güldü. “Anlat diye yalvarırsan söylerim.”

Demir’de kendini tutamayarak güldü. “Bunu yapacağıma inanıyor birde.” Demir aynı sinirle, “Zaten bir işe yarasan şaşarım.” dediği sırada Ilgaz’ında sinirleri atmış olmalı ki bu sefer onun sesi de yüksekti.

“Sen kendini çok mu bir şey zannediyorsun iki işe yaradın diye! Ben olmasam Mayıs’la Selis’i biraz zor kurtarırdık!”

Artık ikisi de bağırıyordu. “Şuan kızları eve getiren kim? Ben fark etmeseydim şuan halleri ne olurdu bir düşün istersen!”

Merdivenlerden duyduğum adım sesleriyle kafamı o tarafı çevirdim ve gelen Mayıs’ı gördüm. Yanıma geldiğinde, “Ne oluyor yine?” diye sormuştu.

Omuz silktim. “Küçük bir kavga sanırım.”

Alayla güldü ve kısa bir an kafasını uzatarak salona baktım. Gülerek geri çekildi ve merdivenlere oturdu. “Aynen baya küçük.”

Bir şeyin devrilme sesi geldiğinde kafamı uzatıp içeri baktım. Gördüklerimle gözlerim büyüdü. Ilgaz, Demir’in yüzüne bir yumruk geçirmiş, “Sırf evine aldın diye sana minnettar olacak değiliz!” diye bağırıyordu. Sinirden yüzü kızarmıştı.

Demir başını eğmiş bir süre öylece durmuştu. Sinirini zapt etmeye çalışıyordu ama dayanamamış olmalı ki doğrulduğu gibi o da Ilgaz’a bir yumruk attı. “Kendi kafanda kurup ona göre oynama!”

Tam içeri gitmek için bir adım atacaktım ki elimden tutan Mayıs beni geri çekti ve merdivenlere yanına oturttu. Kalkamayayım diye kolunu omzuma atıp beni olduğum yere sabitledi. “Bırak sinir stres ne varsa atsınlar. Karışma.”

“Mayıs-“ diye itiraz etmeye hazırlansam da ortama dahil olan Tulip beni susturdu.

“Bence de yoksa içlerinde tuttuklarını her an ekipten birine patlatabilirler.” O da Mayıs’ın diğer tarafına oturduğunda hayretler içinde onlara bakıyordum.

“Siz ciddi misiniz?”

Mayıs gülerek başını omzuma yasladı. Üzerini değiştirmiş siyah polar pijama takımını giymişti. Aynı takımın pembesini de Tulip giymişti. “Gayette ciddiyiz Selis.” Elini uzatıp içeriyi gösterdi. Kavga sesleri devam ediyordu. İkisi de birbirini suçluyordu ama saçmaydı. En basit şeyi bile birbirilerinin yüzüne vuruyorlardı. “Sence bu kavganın nedeni ne?”

Mayıs’ın sorusuyla duraksadım. Bakışlarım kucağımda ki parmaklarıma indi. Zorla yutkundum. Biliyordum aslında ama kabul etmekte istemiyordum. Ilgaz beni sevmiyordu ki, kendi söylemişti. Ben o kadar değerli değildim onun için. “Anlaşamamaları olabilir mi?” diye bir öneri sundum.

Mayıs gülerek diğer kolunu da bana sardı. Yandan bana sarılırken, “Kabul et.” dedi. “Aşk konusunda senin de bir çocuktan farkın kalmıyor.” Sonra duraksadı, “Gerçi çocukların aşkla işi olmaz ama anladın sen beni işte.”

Gülerek başımı sallayarak onu onayladım. “Anladım.”

Bu sırada Tulip lafa girdi. Kafasını uzatarak yandan bana baktı. “Kısaca diyor ki kavganın asıl nedeni sensin.”

Ben öylece ona bakarken bu sefer konuşan Mayıs’tı. “Ama ikisinin de bunu kendi içinde kabullenemediğine eminim.” Alttan bana baktı. “Aynı senin gibi.”

Bakışlarımı ondan kaçırdım ama Tulip’e yakalandım. Dizlerini kendine çekip kollarını bacaklarına doladı ve yüzünü bize çevirerek kafasını yandan dizlerine yasladı. “Selis bir şey soracağım.” Bir mırıltıyla onu onayladığımda yüzüne düşen saç tutamını eliyle geri iteledi. Dudakları aralandı ama geri kapandı. “Merak ediyorum daaa,”

“Bilmiyorum.” Ne soracağını bildiğimden direkt cevap verdim. “Ne hissettiğimi bilmiyorum. Ne istediğimi bilmiyorum. Kimi sevdiğimi...” Duraksadım. Pes eder gibi nefesimi verip, “Artık bilmiyorum.” dedim.

İçerden bir şeyin devrilme sesi geldiğinde gözlerimi yumdum. Bu sırada Mayıs’ın sesini duydum. “Kim için korktun?”

Beynimin düşünmeye bile fırsat vermeden aralanan dudaklarım, “Ilga-“ dedi ama kendimi durdurdum. Gözlerimi açarak kafamı eğip Mayıs’a baktım. Ne diyeceğimi bilemeden dudaklarımı ısırdım. Neden düşünmeden konuşursun ki! Sonrasında toparlamaya çalışıp, “Yani Demir çok güçlü hani Ilgaz o kadar değil ya ondan...” diye bir şeyler geveledim ama bu Mayıs’ın sadece gülmesini sağladı.

Tulip’in sesini duymamla ona baktım bu sefer. “Düşünmeden konuştun.” Bir süre anlamam için bana baktı ama boş bakışlarımı gördüğünde o da güldü ve durumu Mayıs açıkladı.

“Demek istiyor ki beynin değil kalbin konuştu.” Bakışlarımı kaçırıp karşıda ki duvara sabitledim. Hayır öyle değildi sadece... Bilmiyorum içimde her şey birbirine girmiş gibi hissediyorum. Mayıs doğrularak bana döndü ve ellerimi tuttu. Bu hareketiyle bende ona baktım. “Yani tatlım anlayacağın aslında cevap çok basit ama sen içinde karmaşıklaştırıyorsun.” Bakışlarımı önüme eğdim ama o susmadı. “Bak kuzenim diye böyle demiyorum zaten kendisine gıcık oluyorum.” Bir süre sustu. “Ben şu içeride ki iki şahsiyete de gıcık oluyorum.” Ona baktığımda kaşları çatılmıştı. “Sen bunlarla nasıl anlaşıyorsun?”

Gülmemi tutamadım. “Hiçbir fikrim yok.”

Mayıs saçını omzundan geriye savurarak, “Her neyse.” dedi. “Kısaca diyeceğim bir şey varsa o da şu olur. Düşüncelerini yok say ve kalbini dinlemeye çalış. Kaçma ayrıca şu duygularından benim sinirimi bozma.” Sonra yeniden bana sarılarak başını omzuma yasladı. “Şimdi rahat dur ablanın dinlenmesi lazım.”

Mayıs’ın söylediklerini pek uygulamaya koyabilecek bir kafamın olduğunu zannetmiyorum doğrusu. Şu zamana kadar kalbimi hiç dinlemedim. Öyle ki kalbini dinlemek cümlesi bile bana garip geliyordu. Sadece kafamdaki düşünceler vardı. Beni ben yapan buydu. Onları nasıl susturabilirdim ki?

Tulip’le göz göze geldiğimizde o da tebessüm ederek bana baktı. “Selis,” Yine bir mırıltıyla onu onayladım. “Eskiden Demir’i seviyor muydun?” Eskiden? Daha geçen gün seviyorum demiyor muydum? Ne ara eski olmuştu. Fazla garip geliyordu. O kadar her anımda Demir demiştim ki eski demek geride bırakmak... Sanki hayatımın işleyişi buydu ve ben ondan vazgeçemiyordum. “Yada hala seviyor musun?”

Mayıs yandan ona bir tane geçirdi. “Karıştırma kızın kafasını.”

Tulip omzu acımış gibi sızlanarak ovuşturdu. “Ne vuruyorsun be!”

Mayıs gülerek, “Bu arada Selis salaksın.” dedi. “Bak şakasız senin yerinde ben olsam bu ikisini öyle bir kullanırdım ki.”

Göz devirerek bana yapışan Mayıs’ı ittim. “Rica ediyorum kendi düşüncelerini kendine sakla.” Mayıs onu itmemle gülerek daha çok yapıştı bana.

“Tamam tek bir şey isteyeceğim.”

Kafamı eğip ona baktım. “Ne?”

“Şuan içini dök. Düşüncelerini yani. Dile getir ve,” Eliyle içeriyi gösterdi. “Kalkıp şunları durduralım yoksa birinden biri ölene kadar hayvan gibi birbirlerini dövecekler.”

Tulip gülse de endişeyle duvara bakmadan edemedim. Sonra Mayıs’a baktım yeniden. Pes eder gibi bir nefes koyuverdim. “Tamam,” diyerek başladım ama tüm düşüncelerimi dile getirmek imkansızdı. Düşünmemeye çalıştım, yani ne diyeceğimi düşünmemeye ve ağzıma geleni tutmadım. Ne diyeceğimi planlayarak konuşursam pekte Mayıs’ın istediği gibi içimi dökmüş olmazdım. “Eskiden olsa şüphesiz bak tek bir saniye düşünmeden derim ki Demir’i seviyorum ama şimdi... Ilgaz... Bilmiyorum o kadar içimde her şey birbirine girmiş durumda ki. Demir benim için vurulmuş ve ben sanki bunu hissetmiş gibi beni terk ettiği için onu hiç suçlayamadım. Sonra Ilgaz... Fransa’da dedikleri...” İçime derin bir nefes çekip gözlerimi yumdum.

Mayıs yerinde dikleşti bu sırada ve benden ayrıldı. Gözlerimi açıp ona baktığımda gri gözlerini görmek bunca şeyin üstüne dayanılmaz bir acı daha yükledi bedenime. “Ne dedi Fransa’da?”

Bakışlarımı kaçırarak, “Beni sevmiyormuş işte.” dedim. Sonra hızla Mayıs’a baktım. “Ya bunu düşünmem hata zaten. Ben kimim ki niye beni sevsin. Boş boş kendi kendime triplere girdim. Ortada bir şey yoktu ki.”

Tulip’in sesini duymamla ona döndüm. “Ilgaz öyle bir şey mi dedi?” Kafamı sallayarak onu onayladım. Gülerek doğrulup sırtını duvara yasladı. “Sende inandın? Ya bir kilometre uzaktan sizi izleyen fark eder be.” Yandan içeriye baktı. “E Demir’in de neden Ilgaz’a bu kadar bilendiği açık.”

“Hayır ama-“ diye itiraz edeceğim sırada lafımı kesen Mayıs’tı.

“Ilgaz başka ne dedi?” Sorusuyla birlikte bakışlarımı kaçırdığımda çenemi tutup ona bakmamı sağladı. Resmen bakışlarıyla insanı manipüle ediyordu başka bir açıklaması yoktu bu durumun.

“İşte sevilecek kadar değerli değilmişim falan... Haklı ama-“ Yine lafımı kesti.

“Bunu Ilgaz dedi?” Tek kaşını kaldırarak sorduğu soruya başımı sallayarak onay verdim. Kafasını geri atarak kahkaha attı ama daha çok sinirden gibiydi. İçerideki sesler fazlasıyla arttığından bu kahkahayı duyduklarından şüpheliydim. Yeniden bana baktı. Sinirle dilini dişlerinin üzerinde gezdirdi. “Benim kuzenim has salak ya!” Gözlerini devirip sakinleşmeye çalıştı. “Demir’den devam et sen Selis. Bak valla ya.”

Bakışlarımı kaçırarak, “Şöyle bir sorun var ki,” dedim.

Tulip kaşlarını hafifçe çatarak. “Ne?” diye sorduğunda çekinerek konuştum.

“Ilgaz’la konuşmakta bana iyi geliyor, yani geliyordu.” Bakışlarım boşluğa daldığında tebessüm ettiğimin farkında değildim. “Hani sanki böyle intikam falan kalmıyor öylesine her şey güzel gibi. Zaman durmuyor ama nasıl geçtiğinin farkına da varmıyorum.” Kıkırtımı tutamadım. “Bazen çocuk oluyormuş gibi hissediyorum. Hani o 4 yaşında henüz hiçbir şeyi yaşamamış Selis. Sırıtması da çok güzel, gamzeleri gülüş çizgisi falan.” Sonra gülüşüm soldu. “Gerçi artık sırıtmıyor ama olsun. Arıza Kız’da demiyor eskisi gibi,” Kaşlarımı çatarak Mayıs’a baktım. “Çok mu sakinleştim ben? Artık Arıza çıkarmıyorum ya ondan mı öyle diyor?” Aklıma gelenlerle bir anlık yutkunamadım. “İlk kez işte o dediklerinden sonra Selis demişti bana.”

Mayıs düz bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Hiçbir duygu yoktu sanki. Düz bir sesle, “O an kırıldın mı Selis?” diye sordu.

Hızla kafamı iki yana salladım. “Hayı-“ Sonra duraksadım. Canım acımıştı, sanki kalbime bir şey batmıştı. Vücudum hiçbir şey olmadığı halde çökmüş gibiydi. Sonrasında krizde geçirmiştim. Yıllar sonra kendimden yeniden nefret etmiştim... Zorla boğazıma gelen tüm bu cümleleri yuttuğum sırada sesim kısırlaşmıştı. “Hayır, kırılmadım.”

Evet, kırıldım. Belki de hayatımda ilk kez kırıldım.

Mayıs kafasını iki yana salladığında bana sanki iyileşmesi imkansız bir hastaymışım gibi umutsuz gözlerle bakıyordu. “Peki bu az önce anlattıkların sence aşk mı?”

Yutkundum. Bu sefer içimde tutmadan direkt söyledim cümlelerimi. “Bilmiyorum. Daha önce hiç böyle bir şey hissetmedim. Ama daha önce öyle çok bir insanla da tanışmadım. Belki normal basit bir sevgi... Aşkı biliyorum çünkü, Demir’e karşı böyle değildim ki ben.”

“Aşk ne Selis?”

Bir süre duraksadım. Eskiden çok emin konuşurdum ama artık Demir’e karşı hissettiklerimin aşk olup olmadığından emin değildim. “Bilmiyorum.”

Mayıs göğsünü şişirecek bir nefes aldı. Verdiğinde, “Tamam o zaman. Az önce dediklerimi unut.” dedi. “Hepsini unut ve kendi hissettiklerini kendin bul.”

Göz devirerek, “Kaç aydır bunu yapmaya çalışıyorum haberin var mı senin?” dememle güldü. “Ben kendimi anlamıyorum bazen. Hani Demir terk ettiğinden beri Demir’i istiyorum zannederdim.” İçeriyi gösterdim. “Demir burada ama ben onu istemiyorum sanki. Hani sadece onu beklemek güzeldi. Onu bahane ederek hayatıma kimseyi almamak güzeldi. Ilgaz... Ilgaz şu şekilde davranana kadar onun hayatımda kapladığı yeri anlamadım ki zaten. Benim hatam. Resmen onun sırıtışını arıyorum etrafta.”

Bu sefer gülen Tulip’ti. “Selis acaba diyorum sen kendine acı çektirmeyi falan mı seviyorsun?” Ona bakarken boş boş göz kırpıştırdım. “Demir yokken Demir diyormuşsun eee şimdi Demir var. Ilgaz önce ki gibi davranırken ondan kaçıyordun böyle oldu şimdi onu arıyorsun.”

Mayıs’ta dayanamayarak Tulip’in sözleriyle güldü. “Mantıklı bu arada.” Yeniden bana döndü. “Tatlım mazoşist falan olabilir misin?”

Göz devirerek arkamda ki duvara yaslandım. “Abartma Mayıs. Fiziksel acı vermiyorum kendime.

Tulip doğrularak, “Ha kabul ediyorsun yani?” diye sordu.

Umursamaz bir tavırla, “Neyi?” diye sordum.

Mayıs cevapladı sorumu. “Kendine acı çektirmek için böyle yaptığını.”

Yüzümü sertçe ovuşturduğum sırada duyduğum ayak sesleriyle kafamı kaldırdım ve merdivenlere baktım. Tüm ekip seslere ayaklanmış olmalıydı. En önde sarı saçları fazlasıyla dağılmış olan Cenk bize baktı. Sonra da kafasını kaldırıp içeriyle bağlantılı olan duvara. “Bu ses ne?”

Mayıs alayla gülerek ayaklandı. “Horoz dövüştürüyoruz. İzlemek isteyenler,” Etrafına bakınarak, “Ee.” dedi ve eline kaptığı vazoyu ekibe doğru uzattı. “Paraları buraya atabilir. Bahisler açılmıştır.”

Kumsal yüzünü buruşturarak Mayıs’ın uzattığı vazoya baktı. “Cidden n’oluyor?”

Mayıs göz devirerek vazoyu aldığı yere koydu ve kollarını göğsünde bağdaş kurarak ekibe baktı. “Bir şey değil. Ilgaz ve Demir birbirini dövüyor.”

Cenk ilk, “Neden?” diye sordu ama sonra benimle göz göze gelince dudaklarını birbirine bastırarak başını salladı. “Anlıyorum.”

Hayretle ona bakarken, “Yok artık.” dedim. “O kadar mı belli ya?”

Afet parmaklarını kızıl saçlarından geçirerek, “İnan daha çok belli olan bir şey yok.” dedi.

Mayıs, “Yo, var.” dediğinde Afet’in koyu mavi gözleri ona döndü. Ne der gibi baktığında Mayıs gülerek Cenk’le ona baktı. İma ettiği Cenk’le ikisiydi ama o, “Kumsal’la sevgili olduğunuz.” dedi.

Afet’in dudakları aralandığında Kumsal konuşmasına fırsat vermeden, “Tüh,” dedi. “O kadar mı belli ettik.”

Afet kaşlarını çatarak, “Kumsal!” dese de Kumsal omuz silkerek yaslandığı duvardan ayrıldı.

Merdivenleri bir bir indiğinde önüne Mayıs çıktı. Çekilmesi için gözlerine baktığı sırada kaşları çatıldı. “Senin gözlere ne oldu be?”

Mayıs üstünlük belirtisi gösteren cinsten güldü. Saçını savurarak yana çekildi. “Bir süre böyle takılıyorum. Yeni bir tarz deniyorum da.”

“Aynen ne demezsin.” diye ağzımın içinde homurdanmamla bana bakıp göz kırptı. Göz devirerek gerekli karşılığı verdim. Bende oturduğum yerden ayaklandığımda içeri ilk geçen ben oldum.

Değişen bir şey yoktu. Enerjileri tükenmemiş gibi birbirlerini yumruklamaya devam ediyorlardı. İkisinin de yüzü kan içinde kalmıştı. İçimin acıdığını hissettim. O an içimden Mayıs’ın sesi kim için? diye sordu ama kafamı iki yana sallayarak onu susturdum.

İçeri girmemi görmemiş olmalılar ki Demir’in yumruğuyla iki adım gerileyen Ilgaz, “At lan o zaman bizi evden!” diyordu.

Demir’in üstüne atıldığında havalanan yumruğunu tutan Demir onu göğsünden geri ittirdi. “Bak oğlum sende şizofrenlik falan var herhalde. Öyle bir şey demedim ben!”

Ilgaz pes etmeyip yeniden öne atılmasıyla Demir eğildi ve Ilgaz’ın savurduğu yumruktan kurtuldu. Ama geri doğrulduğunda Ilgaz hiç beklemeden bir yumruk daha atınca kaçamamıştı. “O zaman senin emirlerin doğrultusunda yaşamamı da istemeyeceksin!”

Demir burnundan akan kanı sildiğinde aldığı soluklarla göğsü kalkıp iniyordu. “Benim evimdeysen kendini çok bir şey zannetmeyeceksin!”

Demir sıktığı yumruğunu kaldıracağı sırada dayanamayarak araya girdim çünkü beni geçtim salonda ki ekibin varlığını bile fark edemeyecek durumdalar. Aralarına girdiğim gibi Demir’in havalanan yumruğunu tuttum ve “Yeter!” diye bağırdım. Demir benimle göz göze geldiğinde yeni yeni kendine geliyor gibiydi. Bir süre derin derin nefesler alarak bana baktı sonra kafasını kaldırıp ardımda kalan Ilgaz’a. Ne yaptığını fark etmesiyle sertçe yutkundu. Kahveleri yeniden benim sarılarımı bulduğunda kafamı iki yana salladım ve geri çekildi. Yumruğunu bırakmamla birlikte elini geri indirdi.

Aralarından çekilerek ikisine birden baktım. “Siz tam olarak ne yapıyorsunuz?” Mayıs’ın varlığını yanımda hissetmemle kafamı yana çevirip baktım ve Mayıs’ı görmemle yanılmadığımı anladım.

“Kız haklı. Tam olarak gecenin bir yarısı ne yapıyorsunuz?” Bir an beni desteklediğini zannettim ama yanılmıştım. “Yok hani tüm evi ayağa kaldırdınız. Şurada bir uyuyup dinleneyim diyorum evde kavga ediyorsunuz.” Eliyle kapıyı gösterdi. “Çok meraklıysanız gidin dışarıda edin kavganızı. Ne diye uyumama engel oluyorsunuz?”

Ilgaz’ın öfke dolu bakışları ona döndü bu sefer. “Sen gece dışarı çıkmayı biliyorsun.”

Mayıs hızla ekibe dönüp, “Yalan atıyor, inanmayın.” dedi.

Bende arkamdaki ekibe baktım. “Yalan atmıyor, inanın.”

Mayıs yandan beni çimdiklese de umursamadım. Yeniden Demir ve Ilgaz’a döndüm. Kollarımı göğsümde bağdaş kurarak baktığımda ne diyeceğimi cidden bilmiyordum. Tam anlamıyla ikisinin suratı da darmadağındı.

Kumsal kendini koltuğa atarak ikisine de sırayla baktı. “Kavga sebebi ne tek merak ettiğim bu?” Demir cevap vermeden kendini tekli koltuğa bıraktı. Sert bakışları Ilgaz’daydı. Ilgaz’da aynı bakışları ona gönderirken hemen karşısında ki tekli koltuğa geçti. Kumsal onlara bakmayı bırakıp bana baktı. Gülerek, “Doğru, unutmuşum.” dedi. Her şey ve herkes sinirlerimle oynamak için vardı bu dünyada.

Tutku’da yüzüne dökülen kıvırcık saçlarını geri iterek Kumsal’ın yanına oturdu. “Tüm evi ayağa kaldırmanıza gerek var mıydı?”

Ilgaz sertçe kardeşine baktı bu sefer. “Sen sus.”

Kumsal’ın kaşları bu noktada çatıldı. “Karışma çocuğa.”

Mayıs kırk yılın başı Kumsal’ı destekleyerek, “Haklı.” dedi. “Sen burada kavga et sorun yok çocuk ağzını açsın suç.”

Aynı sert bakışlarla Mayıs’a baktı. “Çünkü çocuk.”

Mayıs göz devirerek Tutku’nun yanına oturdu. “Abartma her şeyi.” Bende gidip Mayıs’ın yanında ki koltuğun köşesine oturdum. Tüm ekip koltuklara oturmuş birbirimize bakıyorduk şuan. Mayıs herkese tek tek baktığında, “Lan!” diyerek yerinde dikleşti. “Benim robot kız nerede?”

Demir sertçe, “Holly’e şöyle deme dedim kaç kere!” dediğinde Mayıs’ın tek yaptığı alayla gülmek oldu.

Kafasını uzatıp Demir’e baktı. “Bak bakiyim bana.” Demir dirseklerini dizlerine yaslamış hafif öne eğik yere bakmaya devam etti. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. “La bi bak!” Demir yandan ona baktığında Mayıs gülerek parmağıyla kendi yüzünü gösterdi. “Oradan bakınca sözlerini ciddiye alıyor gibi mi duruyorum?”

Demir içine derin bir nefes çekerek önüne döndü. “Yemin ederim Zirve bu kadar sabrımı sınamamıştır benim.”

Mayıs saçını savurarak geri yaslandı. “Zirve ne be? Oradaki tüm öğrencileri toplasan bir ben edemezler.” Sonra yeniden Demir’e baktı. “Ee sorumun cevabını alamadım.” Demir onu umursamayınca üzülmüş gibi dudak büzerek Ilgaz’a döndü. Ilgaz’la göz göze gelmesiyle kendini tutamayıp bir kahkaha attı. Eliyle Ilgaz’ın yüzünü işaret ederek, “Yemin ederim hiçbir şey bu kadar keyfimi yerine getiremez.” dedi. Gülüşünün arasından zorla konuşuyordu. “Oğlum bu yüzünün hali ne?”

Ilgaz’ın yüzünü incelediğimde içimin sızladığını hissettim. Ama Ilgaz bunu pek takıyor gibi değildi. “Mayıs hala sana öfkeliyim sinirimi bozma.”

Mayıs inadına yapar gibi daha çok güldü. “Senin öfkenden ne olur be?”

Ilgaz kafasını geri atıp koltuğun arkasına yasladı. Sakinleşmek için derin derin nefesler alıp veriyordu. Yine de Mayıs’ın sorusunu yanıtsız bırakmadı. “Holly Fransa’ya gitti bu arada. Soruna cevap vermesini beklediğin kişi pek konuşmuyor, o yüzden ben cevaplayayım dedim.”

Demir’in ters bakışları yeniden onu bulduğunda içime sabır dolu bir nefes çektim. Mayıs bu noktada ciddileşti. “Nereye gitti?” Kafasını kaldırıp bana baktı. “Doğru mu duydum?” Kafamı sallayarak onu onayladım.

Bu noktada Cenk konuya dahil oldu. “Sebep?” Demir sakinleşme çabaları içinde gözlerini yumduğuna Cenk sorusuna yanıt alamadı.

Kumsal öne eğilerek ikisine baktı. “Ne o meditasyon saatimi şimdi de?” Aynı anda Demir ve Ilgaz’da ona öldürecekmiş gibi baktığında Kumsal’da tek bir kıpırtı olmadı. Dilini damağına vurarak, ”Şu yüzlerle sizi asla ciddiye alamıyorum.” dedi.

Afet kollarını bağlayarak geri yaslandı. “Tekrar bir kavga yaşanacak mı yoksa yatmaya geri gidebiliyor muyuz?”

Ilgaz, Demir’e bakarken dişlerinin arasından, “Hiç belli olmaz orası.” dedi.

Demir gözlerini sıkıca yumarak bir şeyler mırıldandı ama duyamadım. En son yeniden Ilgaz’a baktığında, “Kaşınma.” dedi net bir sesle.

Ilgaz ağzını aralamadan, “Yine başlamayın.” diyerek susturdum. Ilgaz bakışlarını bana çıkardığında salona girdiğimden beri ilk kez göz göze gelmiştik. Gözlerinden biri hafif şişmişti. Dişlerimi sıktım. Canı çok yanmıştır kesin. Ilgaz’ın gözleri ise ifadesizdi. Alışmıştım ama artık böyleydi. Olsun yine de Ilgaz’dı.

Mayıs’ın konuşmasıyla ilk bakışlarını çeken Ilgaz oldu. “Holly Fransa’ya bizim yerimizi söylemeye falan gitmedi değil mi?” Ilgaz’la bakıştığında omuz silkti. “Beklerim yani ondan.”

Ilgaz konuşmak için dudaklarını aralasa da geri kapattı. Gözlerini yumarak birkaç saniye öyle kaldı. Geri açtığında sertçe Demir’e baktı. “Maya için gidiyormuş.”

Demir’de ona baktığında zorla güldü. “Kardeşimi tanıyorum ne için gittiğini de gayet iyi biliyorum merak etme.” Ellerini dizlerine bastırıp ayaklandı. “Şimdi de onu almaya gidiyorum.”

Tutku yerinde dikleşerek, “E biz ne olacağız?” diye sordu. Gülmemek için zor tuttum kendimi.

Demir ona yandan bir bakış attığı sırada Ilgaz konuştu. “Bizim buna ihtiyacımız yok.”

Tutku kafasını eğerek abisine baktı. “E ev onun.”

Demir derin bir nefesi içine çekerek, “Bir süre kendiniz takılın. Yedek anahtarlar kapının orada asılı.” dedi.

Bir iki adım attığı sırada konuşan Mayıs’tı. “Ha ciddi ciddi gidiyorsun yani?” Demir omzunun üstünden ona baktığında Mayıs kafasını hafifçe yatırarak, “Fransa’ya?” diye sordu. Demir cevap verme zahmetine girmeden önüne döndüğünde, “Zenginlik başka bir şey.” dedi ve bu sefer Ilgaz’a yöneldi. “Malum ben daha tadamadan battık biz.” Ilgaz en sert bakışıyla ona baktığında Mayıs onu takmadı bile. Yeniden Demir’e yöneldi. “Sende anca o robotu düşün zaten.”

Demir dayanamayarak sinirle ona döndü. “Sen ne olsun istiyorsun?” Yine sesi yükselmişti.

Mayıs elini kaldırarak, “O sesini kıs,” dedi. “Ayrıca robot dememi Holly bile sorun etmiyordu. Sana ne oluyor?”

Demir sinirle elini saçlarından geçirdi. “Ben abisi olarak sorun ediyorum.”

Mayıs alayla güldü. “Yeni mi aklına geldi abisi olduğun?”

Demir tamamen Mayıs’a döndüğünde, “Sen sınırlarını çok zorluyorsun.” dedi.

Mayıs aynı diklenmeyle yerinde doğrulup dik bir şekilde durdu. Ellerini iki yana bastırıp, “He, zorluyorum. Ne yapacaksın?” dedi.

Ilgaz’ın sesi onları böldü. “Kaşınma Demir. Tüm ekibe karşı teksin şuan.”

Demir’in dudaklarında küçümseyen bir gülüş belirdiğinde Ilgaz’a döndü. “Ne yaparsın? Çok merak ettim ne yaparsın?”

Ilgaz’da ayaklandı. Aralarında hala belirli bir mesafe vardı. “Sen neyine bu kadar güveniyorsun?” Bir adım ileri attı. “Şurada seni öldürsek ne yapabilirsin?”

Demir’in gülüşü sesli hale geldi. “Kaç adam öldürdün Ilgaz? Şu zamana kadar kaç adam öldürdün?”

Ilgaz düz bir bakışla ona bakarken gözüme çok farklı geliyordu. “İlki sen olabilirsin.”

Demir kafasını iki yana sallayarak arkasını döndü. “Ben gelene kadar mümkünse evi yıkmayın. Malum çocuktan farkınız yok ”

Ilgaz’ın yine bir şey demek için dudaklarını araladığını gördüğümde yeniden bir kavga çıkmasın diye kendimi öne attım. Oturduğum yerden ayaklandım. İlk ne diyeceğimi bilemedim ve ilk aklıma geleni söyledim. “Bende geliyorum.”

Demir sesimi duymasıyla birlikte durdu. İlk omzunun üstünden bana baktı sonra ise tamamen yönünü bana çevirdi. “Nereye tam olarak?”

Ben az önce ne dedim? Ben en iyisi artık böyle her şeyde kendimi öne atmayayım. Dudaklarımı dişledim ama lafımdan da geri durmadım. İnatla çenemi yukarı dikerek, “Fransa’ya.” dedim.

Daha Demir ağzını açamadan arkamdan Ilgaz’ın, “Hayır.” dediğini duydum. Demir’le olan göz temasını koparıp arkama döndüm. Ilgaz tam karşımda dikilirken bir süre sustum. An itibariyle tam anlamıyla Demir ile Ilgaz’ın arasındaydım.

Kafamı hafifçe iki yana sallayarak kendime geldim ve Ilgaz’ın gözlerinin içine bakarak, “Anlamadım?” dedim.

Ilgaz aynı ifadesizlikle bana bakarken sesi az önce ki kadar netti. “İzin vermiyorum gitmene.”

Öylece bakakaldım. Beynim anlık durmuş gibiydi. Kaşlarım çatıldığında, “İzin almadım.” dedim.

Ilgaz içine derin bir nefes çekti. “Almana gerek yok. Göndermiyorum seni hiçbir yere.” Ağzımı araladığımda konuşmama fırsat vermedi. “Zaten amaçları seni ele geçirmekken onların ayağına gitmene izin vermem.”

Öylece ona bakakaldım. Yüzüne bakarken bir yandan da içim acıyordu. “Benden sana ne?”

Ilgaz’ın dudakları aralandı ama ne diyecekse yuttu. “Sende bu ekibin bir parçasısın ve diğerleri gibi senin de bir zarar görmene izin vermem.”

Vücuduma nükseden siniri hissettiğimde dişlerimi sıktım. “Merak etme bana bir şey olmaz.” Sinirle arkamı döneceğim esnada kolumdan tuttu ve yeniden beni kendine çevirdi.

Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda yüzü az öncekine göre fazla yakındı. “Ya olursa?” Fısıltısıyla birlikte sanki gözleri titreşmişti. “Kanıtlayabilir misin sana hiçbir şey olmayacağını?”

Bir süre öylece baktım gözlerine. Benim için endişeleniyor muydu? Yoksa tamamen bir yanılgı mıydı? İçime derin bir nefes çektiğim sırada arkamdan Demir’in sesi geldi. Evet, o da vardı değil mi? “Zaten bende öylece gelmene izin verecek değilim.” Siniri tüm hücrelerimde hissettiğimde gözlerimi sıkıca yumdum.

Belki bir belki iki saniye o şekilde durdum. Hızla arkamı döndüğümde yükselen sesimle, “Ya size ne ya! Size ne! Ne ilgilendiriyor sizi benim Fransa’ya gelmem?” dedim.

Demir’in kahvelerinde bir duygu seçmek imkansızdı, kendini gizledi mi bu işi çok iyi yapıyordu. “Eğer benimle geleceksen beni ilgilendirir Matmazel.”

Elimi alnıma atıp bir süre ovuşturdum. “Senin için gelmiyorum ben.” Demir alayla kaşlarını kaldırdığında benim kaşlarım hala çatıktı. Yemin ederim sinirden başım ağrıyordu. “Holly için geliyorum.” Demir kendini tutamadı ve güldü. Bana inanmadığını belli ettiğinde kendimi kanıtlama çabasına girdim. “Kızın hayatı benim yüzümden mahvolmuş Demir.”

Demir kafasını iki yana salladı. “Hayır, hiçbir şey senin yüzünden değil.” Bir adım gerilerken, “Şimdi otur şuraya ben geri gelene kadar uslu uslu bekle.” dedi.

Vücudum emir kipine karşı resmen ayrı bir tepkimeye girdi. Tam olarak o şarteller atar denilen şeyden oldu. Sinirle iki adım ileri atarken, “Demir öyle bir peşinden gelirim ki aklın şaşar.” dedim.

Demir içine sabır dolu bir nefes çekti ve ellerini omuzlarıma yerleştirdi. Üzerime eğilerek, “Matmazel bilmem farkında mısın ama benim tüm hayatım seni onlardan uzak tutma çabalarıyla geçti.” dedi. “Buna rağmen sence kendi ellerimle seni onlara götürür müyüm?”

Aynı ifadeyle ona bakamaya devam ettim. “Sen götürmeyeceksin zaten, ben gideceğim.”

Yine güldü ve gülüşü içimde anlamsız bir kıpırtıya neden oldu. Tam olarak bundan bahsediyorum işte bedenim Ilgaz ve Demir’e karşı ayrı ayrı tepkiler gösteriyordu ve ben artık hangisinin aşk olduğunu anlamıyordum. “Ona da bir kere izin veririm, Matmazel.”

Gözlerimi bir süre yumdum. Kısa bir andı ama karar vermek için yeterliydi. Omuzlarımı silkerek ellerini geri çekmesini sağladım. Gözlerimi açıp kahvelerine düz bir ifadeyle bakmaya çalıştım. “Tamam,” Elimle kapıyı gösterdim. “Git.” Elimi geri indirirken umursamaz bir tavırla, “Gelmiyorum.” dedim.

Demir iki adım geri attığı sırada, “İyi, aferin.” dedi ama bakışları gözlerime kilitlendiğinde adımları durdu. Bir süre gözlerime baktı. Kafasını omzuna yatırırken, “Matmazel.” diye uzatarak konuştu. Kafasını iki yana sallayarak işaret parmağını kaldırdı. “Sakın, sakın inada bağlamıyorsun.”

Umursamaz tavırla dudak büzdüm. “Öyle bir şey yapmıyorum.”

Parmağını indirirken dudağı hafifçe kıvrılmıştı. “Ve bende seni tanıyorum.” Bir süre yüzüme baktı. Ne diyeceğini bilemeyerek dudaklarını birbirine bastırdı. Bir an arkamdaki Ilgaz’a baktı. İlk ona bir şey diyecek gibi oldu ama sonra yönünü Mayıs’a çevirdi. Kaşları hafifçe çatıldı. “Burada en sorumluluk sahibi kim?”

Mayıs, “Ben gayet öyleyim.” dediğinde Demir inanmadığını belli ederek kafasını salladı.

Bakışları Tulip’le kesişince kafasıyla beni işaret etti. “Arkadaşına sahip çık.” Tulip daha algılayamadan Demir arkasını döndü ve hızla evden çıktı.

Yönümü Tulip’e çevirdim ve teslim olur gibi ellerimi kaldırdım. “Merak etme. Şimdi odama çıkıp uyuyacağım.”

Arkamdan Mayıs’ın alayla güldüğünü duydum ama bir şey söylemedi. Ellerini bir kez birbirine vurup ayaklandı. “Pekala, bugünlük bu kadar kaos yeterli. Şimdi uyku zamanı.”

Başını Cenk’in omzuna yaslamış olan Afet’in gözleri kapalı olsa da hala burada olmalı ki başını sallayarak Mayıs’ı onayladı. “Aynen öyle.” Sonra ayaklandı ve aynı şekilde kapalı gözleriyle merdivenlere yöneldi. “Hadi uyumaya devam edelim.”

Arkasından Cenk gülerek ayaklandı. “Önüne bak Alev Kafa. Ha düşsen sorun değil ben ve kaslı kollarım imdadına yetişiriz.”

“Çok konuşuyorsun Altın Çocuk. Evi çoktan kafamda belirli bir koordinatta kodladım. Gözüm kapalı gezebiliyorum.” Sözleriyle gülüşümü tutamadım. Kız ultra zeki falandı.

Cenk sözleriyle öylece bakakaldığında eliyle kendini işaret ederek bize döndü. “Bu bana her seferinde salak muamelesi çekiyor ama siz ciddiye almayın normalde çok zekiyimdir.”

Kumsal yüzünü buruşturarak Cenk’e baktı. “Aynen, inandım.” Cenk merdivenlere yöneldiğinde Kumsal ayaklandı. “Nereye tam olarak?”

Cenk ona bakma zahmetine bile girmeden, “Afet’e.” dedi. “Şimdi bir yere takılır falan, hiç belli olmaz.”

Kumsal hızla peşinden koşarak, “Sana mı kaldı benim arkadaşıma bakmak. Ben ona yeterim.” dedi. Merdivenlerin oradan hala sesleri geliyordu. “Ayrıca yapıştın kıza sülük gibi bi sal.”

“O bundan pek şikayetçi değil.”

“Ben şikayetçiyim!”

“Sana ne oluyor hala anlayabilmiş değilim zaten...” diye sesleri azaldığında salon yeniden sessizliğe bürünmüştü.

Kısa süre sonra ayaklanan Tutku, Cansel’e bakarak, “Abin seni hep unutuyor görüyor musun?” dedi. Sonra kendiyle övünür gibi önüne gelen kıvırcık tutamları arkaya savurarak, “Neyse ki ben varım.” dedi.

Cansel dizlerine yasladığı dirsekleriyle öne eğilmiş ve yüzünü elleriyle kapatmıştı. Tutku’nun sözleriyle kafasını kaldırarak yeşil gözleriyle Tutku’ya baktı. O da pek ayık değildi. “Sağ ol buna çok ihtiyacım vardı.” Esneyerek ayaklandı. Başka bir şey demeden merdivenlere yöneldiğinde Tutku’da peşi sıra gitti.

Mayıs arkalarından cık cıklayarak, “Ekibin geldiği hale bak ya.” dedi. Ayaklanıp tüm havasıyla saçını savurdu. “Neyse ki ben varım yoksa aksiyon ihtiyacımızı kim karşılayacaktı?”

Ilgaz’ın sert sesini hemen yanımda duymamla irkilsem de belli etmedim. “Mayıs defol git şuradan sinirlerimi bozuyorsun.”

Mayıs göz devirerek Ilgaz’ın taklidini yaptı ve merdivenlere yöneldi. Bağırarak, “Tulip ayakta uyuma!” dediğinde tam anlamıyla ayakta duvara yaslanmış vaziyette uyuklayan Tulip sıçrayarak kendine geldi.

Bu haline gülmeden edemedim. “Leylek misin kızım sen?”

Bana baktığında uykulu gözleri ne dediğimi anlamadığını belli ediyordu. Kafasını aşağı yukarı sallayarak, “Hı hı.” diye bir mırıltıyla beni onayladı ve Mayıs’ın arkasından peşi sıra ilerledi.

Onun bu haline gülerken arkamda Ilgaz’ın varlığını hatırlamamla gülüşüm soldu. Şuan ortamı terk etmek istiyordum ama bir o kadarda onunla konuşmak. Omzumun üstünden ona dönüp baktığımda o da bana bakıyordu. Yönümü tamamen ona çevirdim. Başımla yukarıyı gösterdim. “Sen gitmeyecek misin?”

Dudağı hafif yana kıvırılır gibi oldu ama ifadesi hala düzdü. “Önden sen.”

Bakışlarım yüzünde gezindiğinde ne yapacağımı bilemeyerek dudağımı kemirdim. “Canın çok acıdı mı?”

Ilgaz bu sefer güldü ama alayla. “Bunu umursuyor muydun sen?”

Kaşlarım çatıldığında kafamı bir kere salladım. “Evet.”

Aynı alayla kafasını iki yana salladı. “Hiç zannetmiyorum Selis.”

Arkasını dönüp merdivenlerin aksi yönünde ilerlediğinde, “Nereye?” diye sormadan edemedim.

Adımları durdu ve omzunun üstünden bana baktı. “Artık cidden uyu Selis.”

Sinirle dişlerimi sıktığımda artık onun bu haline dayanamıyordum. “Az önce bunu dediğinde,” Yüzünü işaret ettim. “Şu hale geldin.”

Omuz silkerek yeniden önüne döndü. Sırtıyla bakıştığım esnada sesini duydum. “Bu sefer bir şey olmayacak.” Bir süre durdu sonra kafasıyla merdivenleri işaret etti. “Git artık.”

İnatla çenemi dikleştirdim. “Gitmiyorum.”

Ilgaz sinirle bana döndü. “Ne istiyorsun Selis?” Anlık yükselmesiyle göz kırpıştırdım. “Sana geldiğimde itiyorsun, gittiğimde peşimden geliyorsun.” Ellerini iki yana hafifçe açtı. “Ne istiyorsun?”

Bakışlarımı kaçırdığımda zorla yutkundum. “Ben...” Ne diyecektim ki? Daha ben bile ne istediğimi bilmezken ne diyecektim?

“Git Selis. Bak gerçekten git.” Bakışlarımı yeniden ona çıkardığımda diyecek bir şey bulamadım. Onu böyle görmek canımı yakıyordu, sürekli gülen Ilgaz bu haldeyken kendi değil gibiydi. Yada belki de normal hali buydu ama ben onu görememiştim. Belki de gitmem lazımdı gerçekten. Neyin ısrarındaydım?

Kafamı sallayarak onu onayladım ve bir şey demeden arkamı döndüm. Hızla merdivenlere yöneldim. Kısa sürede üst kata çıktığımda kendimi odaya attım. Işık kapalıydı ve Mayıs’ın uyuma ihtimaline karşılık ışığı açmadan yatağı buldum ve sessizce kendimi yatağa bıraktım. Pencereden süzülen ışıkla oda yine karanlıktı ama zamanla gözlerim alışmıştı. Tek baktığım yer tavandı ve yine kafamda bir sürü düşünce. Beni boğuyorlardı ve kurtulamıyordum.

Haklı. Ilgaz haklı. O da senden gitmişken zorlama. Demir var yıllarca beklediğimiz Demir var. Zorlama şansını. Bir kez daha gitmeden tutun Demir’e. Yoksa yine yalnız kalacaksın.

Sorun da oradaydı. Ben Demir’i istemiyordum... Acaba istiyor muydum? O kadar uzun zamandır kendimi kandırıyorum ki artık gerçekten ne istediğimi veya kim olduğumu bilmiyordum. Belki de Demir’in yokluğuna alıştığımdan kaçıyordum ama aslında onu istiyordum. Sonuçta Ilgaz ne zamandır hayatımdaydı ki? Onu sevme ihtimalim olamazdı. Evet, evet. Öyleydi.

Gözlerimi kapattım ama uyumadım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum gözlerimi geri açtığımda dikkatle yatakta oturur pozisyona geldim. Ayaklanıp dolaptan bir çanta aldım ve içine birkaç kıyafet sokuşturdum. Montumu giyerek telefonu ve cüzdanı da ceplerime sıkıştırdım. Bu esnada karnım sızladı. Vurulduğum aklıma gelince yüzümü buruşturdum. Aradan kaç gün geçmişti hala iyileşmedi mi? Gerçi hiçte bakmadım yaraya bu zamana kadar. Neyse acıya dayanıklıyım sorun yok.

Sessizce kapıyı açtığım esnada Mayıs’ın sesini duydum. “Senin kadar iflah olmaz birini görmedim ben tatlım.”

Dudağımı kemirerek omzumun üstünden ona baktım. “Sen uyumuyor muydun?”

Esneyerek benim tarafıma döndü yatakta. “Uykum hafiftir benim.” Bir süre sustu sonra yorganı kafasına çekerek, “Varınca aramayı unutma.”

Gülümsedim. Bir süre öylece durdum. “Sağ ol Mayıs.”

Gülme sesini duydum. Yorganın altından boğuk çıkan sesiyle konuştu. “Tamam hadi git. Daha fazla uykumu bölme.” Görmese de kafamı sallayarak onu onayladım. “Kimseye yakalanma.”

Gülerek, “Tamam, abla.” dedim ve daha fazla lafı uzatmadan odadan çıktım. Kapıyı dikkatle kapatarak merdivenlere yöneldim. Telefonumun ekranını açıp kısık ışıkta merdivenleri indim ve hızlı ama sessiz adımlarla kapıya yöneldim. Kapıyı açıp botlarımı giydiğimde dışarı çıkmıştım.

Rahat bir nefes aldım sonunda. Şimdi sıra Demir’e yetişmekti. Yani söz dinleyeceğimi zannediyorsa yanılıyordu. Pek öyle düşündüğünü de zannetmiyordum ama neyse. Bir şeyi yapacağım dersem yapardım. Artık nedeni umurumda değil ama Fransa’ya gideceğim. İnat değil mi? Yapma denileni yaparım.

Bir iki adım attığım esnada soldan gelen sesle adımlarım durdu. Ilgaz, “Gerçekten mi?” diye sorunca yutkundum. Yavaşça ona döndüm ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Diyecek bir şey bulamadığımda konuşan yine o oldu. Yaslandığı duvardan ayrılarak iki adımda karşımda dikildi. Elleri cebinde üstten bana bakarken, “Neden?” diye sordu.

Yüzündeki yaralarla ilgilenmiş olmalıydı. İki tane yara bandı vardı. Kuruyan dudaklarımı ıslattığımda, “Ne neden?” diye sordum.

Bir süre gözlerime baktı. Öyle bir bakışı vardı ki içim acıyordu. “Neden bu kadar ısrarcısın gitmekte?”

Bakışlarımı kaçırıp sokağa baktım. Sadece istiyordum, nedenini kendi içimde hiç sorgulamamıştım. “Bilmiyorum.” demekle yetindim.

Bir süre sustuğunda yine konuşmayacak zannederek ona baktım ama o sanki bunu bekliyormuş gibi göz göze geldiğimizde konuştu. “Onu bulmuşken kaybetmek istemiyorsun değil mi?” İlk neyi kastettiğini anlayamadım ama sonra aklıma Demir geldi. Evet, öyle olmalıydı. Başka bir nedeni olamazdı. Cevap vermediğimde içine derin bir nefes çekti. Bu sefer gözlerini kaçıran oydu. “Tamam, anlıyorum.” Sonra gözlerini kapattı. Bir süre öylece kaldı. O an içine kaç cümlesine gömdü bilmiyorum ama söylemek isteyip de söyleyemediği çok şey var gibiydi. Anlıyorum derken, hiç anlamıyorum der gibiydi.

Gözlerini araladığında kafasını aşağı yukarı salladı. “Git Selis. Ama geri dönme.” Kaşlarım çatıldığında bunu hissetmiş gibi bana baktı. “Bana geri dönme.” Gözlerimi kırpıştırdığımda ne olduğunu anlamlandırmadım. Beynimde çok şey vardı ama içim sıkışıyordu. Sanki bir şey göğsümü sıkıştırıyor da nefes alamıyor gibiydim.

Dudaklarım mühürlenmiş gibi aralanmadı bir süre. Öylece gözlerine baktım. Yüzünü inceledikçe içimdeki acı artıyordu. Parmaklarımın uçlarının uyuştuğunu hissettim. Sanki ona dokunsam acısını çekip alabilecek gibi bir his vardı içimde ama bunu yapacak cesaretim yoktu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, onunlayken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştım zaten. Yine öyleydi. Ama artık öyle olmayacaktı. Şimdi gittiğimde geri dönecektim belki ama asla aynı olmayacaktık.

Ilgaz zorla bakışlarını benden kopardı. Yola bakarak, “Git, Selis.” dedi. Garipti ama hissediyordum sanki benim içimdeki acının aynısı ondada vardı. “İkimizde birbirimizi sevemiyoruz işte. Olmuyor baksana.” Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerinin titreştiğini hissettim. Sanki dokunsam ağlayacak gibiydi. Her zaman gülen Ilgaz ilk kez böyleydi. “Haklıydın sen, en baştan uzaklaşmalıydık.”

Evet, haklı olmak istemediğim kadar yine haklıydım. Ben zarardım, varlığım zarardı. En baştan hissetmiştim ona zarar vereceğimi ama engel olamıyordum bazı şeylere. Yine konuşamadım öylece ona bakmak daha makul geldi. Gitmek istemedim bir an için hep ona bakmak istedim.

Yeniden bana baktığında bir adım geriledi. Gözlerinin buğulandığını gördüm, yanılmak istedim ama pek yanlış görmüş gibi değildim. “Git, Selis. Daha fazla hasar bırakmadan git.”

Kirpiklerim titreştiği sırada o bir adım daha geriledi. Bana git diyordu ama giden kendisiydi. Ben gitsem o yine gelirdi çünkü ama bu sefer giden oydu. Peki ben onun peşinden gidecek kadar cesur muydum?

Son kez göz göze geldik o an. Veda mıydı bu bakışma? Bilmiyorum. Ben zaten ne zaman ne biliyorum ki...

Ben hala öyle dikilmeye devam ederken gözlerini gözlerimden koparan o oldu. Hızla arkasını döndü ve kapıya anahtarı taktı. Eli ayağı birbirine girmiş gibi bir süre anahtarı çeviremedi. Kapıyı açtığı gibi kendini içeri attı ve son kez bana bakmadan kapıyı sertçe kapattı. Öylece baktım kapıya sanki o da bana bakıyormuş gibi ama bakmazdı. Gitmişti artık, bitmişti her şey. Ne bitmişti? Ortada olan bir şey mi vardı?

Gözlerimi sıkıca yumdum. Rüzgar sert esiyordu ama ben sanki soğuğu hissetmiyordum. Gözlerimi açmadan arkamı döndüm biraz daha kapıya bakarsam gidemeyecektim çünkü. Sanki o hala kapının arkasındaydı ve ben kapıya baktıkça ona bakıyor gibi kopamıyordum bu noktadan.

Arkamı döndüğüm gibi gözlerimi açtım. Kafamı gökyüzüne kaldırmamla bulutlu havayla bakıştım. İçime derin bir nefes çektim. Ciğerlerim soğuk havayla dolduğunda yüzümde bir damla hissettim. Anlık ağladığımı zannedip gözlerimi kontrol ettim ama hayır bu imkansızdı. Ben duygusuzdum, üzülemezdim bile ağlamak benim neyimeydi?

Damlalar bir bir birini takip edince yağmur yağdığını anladım. Titrediğimi hissettim. Yağmur bana hiç iyi şeyler hatırlatmıyordu. Hızlı adımlarla caddeye çıktım. Şansıma taksi yoktu. Aktarma yaparak havalimanına geldim. Bileti ise yolda ayarlamıştım. En yakın Fransa uçağı bir saateydi. Bundan önce ki seferlere baktım. Hepsi gece yarısından önceydi. Yani Demir’de bu uçakta olacaktı.

Son 10 dakika kala tüm kontrollerden geçmiştim. Sahte kimliği kullanmıştım bu durumda çünkü pasaportumda Selen üzerine kayıtlıydı. Neyse ki bir sorun çıkmamıştı. Hızlı adımlarla uçağa ilerledim. Bilet kontrolünden sonra bana ait olan koltuğu buldum. Koltuğa adımlarken hemen önümde oturan kişiyle gözlerimi kapattım. Yandan görüyordum ama Demir olduğu belliydi. Bula bula burayı mı bulmuştum. Gerçi uçak tam dolu değildi hala birkaç boş koltuk vardı. Acaba arkaya geçsem ne olurdu?

Hostes koluma dokunup, “Hanımefendi yerinize geçer misiniz?” deyince daha fazla oyalanmadan kendi koltuğuma oturdum. Kemerimi bağladığımda telefonu da uçak moduma aldım. Uçak kalktıktan kısa süre sonra uyumaya zorladım kendimi ama yapamadım. Koltuklar hiç rahat değildi, normalde pek böyle şeylerden şikayet etmezdim ama bu uçağın koltukları cidden rahat değildi. Telefonu elime aldım, en azından sosyal medyada takılabilirdim. Tabii uçağın Wi-Fi hizmeti varsa. Anons yapılmamıştı ama bakmaya değerdi.

Aradığım interneti bulduğumda gururla gülümsedim. Çok büyük bir iş başarmıştım bence. İnternete bağlandığım gibi ekrana düşen mesajla gülümsemem soldu. Numara kayıtlı değildi, hala kaydetmemiştim ve nedeni yoktu.

 

Arkamdakinin sen olduğunu biliyorum Matmazel.

 

Dudaklarımı istemsizce kemirdim. Nasıl anlamıştı? Ne cevap vereceğimi bilemezken ekrana bir mesaj daha düştü.

 

Yanımda yolcu yok. Kimse görmeden gel, zaten bunu çok iyi yapıyorsun.

 

Bana laf mı sokmuştu o? Derin bir nefes vererek telefonu kapattım. Etrafı yokladım ve hızla kemerimi açıp ayaklandım. Birkaç saniye içinde Demir’in yanındaydım. Öylece önümdeki koltuğa baktım ve hiçbir şey demedim. Suç üstü yakalanan çocuklar gibi hissediyorum.

“Ben seninle ne yapacağım Matmazel?”

İfadesiz bir şekilde karşı koltuğa bakmaya devam ettim. “Huyumu biliyorsun.”

Oflayışını duydum. “Kahretsin ki biliyorum.” Bir süre sustu bende ona ayak uydurdum. “Uçaktan indiğimiz gibi yanımdan ayrılma.” Yandan ters bir ifadeyle ona baktığımda gözlerini kapattı. “Rica ediyorum Matmazel.”

Uyuz bir şekilde gülümseyerek, “Bakarız.” dedim ve yeniden önüme döndüm.

Bir süre ilkimizde sessiz kaldık. Ben aynen bu şekilde pek muhatap olmadan yolu bitirmeyi planlıyordum ama Demir konuşunca bu planlarım çöp oldu. “Benimle gelip tam olarak ne yapmayı planlıyorsun?”

Kafamı çevirip ona baktığımda o kolunu diğer taraftaki kolçağa koymuş yüzünü yumruk yaptığı eline yaslamış bana bakıyordu. Bir süre boş boş yüzüne baktım. Cidden ben orada ne yapacaktım? Bazen sonrayı düşünmeden hareket edebiliyordum. Bu bence kötü bir şey değildi. “Sen ne yapmayı planlıyorsun?”

Netti. “Kardeşimi almayı.”

Kafamı sallayarak önüme döndüm. “İyi bende sana yardımcı olurum işte.”

Gülüşü duydum. Ardından, “Çok beklersin Matmazel. Durduğun yerde duruyorsun. Seni annemlerin bir metre yakınına yaklaştırmam.” dedi.

Rahat bir tavırla omuz silktim. “Ben yine gizlice gelirim peşinden.”

Demir’in hayretle bana baktığını hissediyordum. “Kızım sen benim sınanma aracım mısın?”

Bu sefer gülen bendim. Yandan ona baktım. “Neden olmasın.”

Bakışları gülüşüme takıldığında onun da tebessüm ettiğini gördüm. “Bu durumdan pekte şikayetçi olacağımı zannetmiyorum.”

Gülüşümü bastırmak için dudaklarımı birbirine bastırdım ve önüme döndüm. Gözlerimi kapatıp kafamı geri attım ama cidden hiç rahat değildi. Yerimde rahatsızca kıpırdandığım esnada Demir’in iç çekişini duydum. Başımın üstünde elini hissettiğimde gözlerim açıldı ama tepki göstermeme engel olarak, “Şişt.” dedi. “İnsanlar rahatsız olmasın.”

Kaşlarım çatıldığında, “Umurumda mı sence?” diye sordum. Bu esnada kafamdaki elini hafifçe bastırarak kafamı yandan omzuna yatırmıştı. Eli hala saçlarımda kalınca, “Temas sevmiyorum diyorum inadına mı yapıyorsun?” dedim. Kafamı çekmek istediğimde eliyle hafifçe bastırdı. “Yemin ederim çığlık atarım, insanlar umurumda değil.” Yani tabii kimseyi rahatsız etmekte istemem.

Demir’in güldüğünü hissettim. “Gayette umurunda ama hadi diyelim ki değil,” Beni bu kadar iyi tanıması hiç iyi değildi. “Bizi uçaktan atmalarını istemezsin bence.”

Göz devirdim. “Havadayız Demir.”

“Olabilir hiç belli olmaz bu işler.” Yeniden kafamı çekmek istediğimde izin vermedi. Yemin ederim çığlık atacağım! “Tamam temas sevmiyorsun. Hadi benim temasımı da sevmiyorsun diyelim.” O bana inanmadığını mı kastediyordu? Gerçekten bana dokunmasından rahatsız oluyorum. “Mantıken kafan kazağıma yaslı o yüzden temas etmiş sayılmıyorsun.” Derin bir nefes alıp verdi. “Uyu biraz dinlen, sonra bu hiç olmamış gibi benden nefret etmeye devam edersin.”

Nefret ettiğimi ona ne ara söylemiştim? Benim yaptıklarımdan bir benim haberim yoktu anlaşılan. Ama bunu böyle bilmesini de sorun etmeyerek sustum. “Tamam elini çek, kafamı çekmeyeceğim.”

Memnuniyetle, “Okey.” dediğinde sinirle bir kez daha gözlerimi devirdim. O elini çekerken benim aklıma istemsizce Ilgaz düştü. En son ne zaman peki demişti acaba? Yoksa artık peki demeyi de mi bırakacaktı? Susuyordu çoğunlukla. Neden herkes bana susuyordu?

Düşünmemek için gözlerimi yumdum. Omzu da abartılacak kadar rahat değildi ama yine de koltuklara göre idare ederdi. Kimi kandırıyorum ki rahattı işte. Yarı uykulu halde midem guruldadığında elim karnıma gitti. En son eve geldiğimizde içtiğim çorbayla duruyordum. E birde bunun üstüne içtiğim içki. Gerçi sonrasında kusmuştum. Yani midem muhtemelen boştu. Her neyse onca şeyin arasında açlığımı dert etmeyeceğim.

Yarı uykulu bir halde, “Arkandakinin ben olduğumu nasıl anladın?” diye sordum fısıltıyla.

Demir’in soluk seslerinin arasına kendi sesi karıştı ama uykuya dalmak üzere olduğumdan sesi kısık geldi. “Anlarım ben Matmazel. Sen yakınımda olduğunda ben hep seni anlarım.”

Uykuya dalmadan hemen önce, “Ya uzaksak?” diye sordum.

Bir süre sustu. Sessizliğe gömülünce uyuduğumu zannettim ama konuşunca yanıldığımı anladım. “Yakın olmanın bir yolunu bulurum.”

Konuşamadım ama içimden söyleyemediğim cümlelerim aktı. Bul Demir. Lütfen bul ve bir kez de sen bana gel. Sanırım konuşabilsem de söylemeyecektim bunları.

Uykuya dalarken kucağımdaki elimin üstünde parmaklarının gezindiğini hissettim. Avuç içimdeki çizgilerde geziniyordu yine muhtemelen. Tepki veremedim bu beni daha da mayıştırdı, engel olamadım.

Tamamen kendimden geçmeden aklıma son kez Ilgaz geldi. Acaba uyumuş muydu? Hah, beni düşünecek hali yoktu ya. Gitmiştim istediği olmuştu. Uzaktık artık hem de her şekilde. İçimde yine kötü bir his vardı ama bu diğerleri gibi değildi. Sanki mesafeye rağmen Ilgaz’ı hissediyordum ama saçmaydı. Tamamen kendi kafamda kurduklarımdı.

 

...

 

Zifiri karanlığın içindeydim yine. Üzerimde eller hissediyordum yine. Canım acıyordu yine.

Aynı şeyleri yaşamaktan yorulmuştum. Kabusta olsa yorulmuştum. Gözlerimi sıkıca birbirine bastırdım. Bu kabusu her gördüğümde o güne ışınlanıyordum. Bir zamanlar o kadar çok tekrarlamıştı ki artık kabus olduğunu anlamamak imkansızdı. Ama uyanmak istemiyordum. Gözlerim kapansın ve bir daha uyanmamayayım. O günü hatırladıkça boğazıma dayadığım ayna parçasını yeniden hissediyordum. Ölmek istiyordum... Her zaman yaşamak için bir neden arayan o kız ölmek istiyordu o gün çünkü bir kez daha yaşama tutunacağına inanmıyordu.

Gözlerim sıkıca yumuluyken gözümün önünde oluşan parlaklıkla aralamıştım. Ellerimle yüzümü kapattım. Küçüktü bu eller, minnacıktı. Yüzüme tutulan beyaz ışık gözlerimi yakıyordu. Demir diren diyordu her seferinde çünkü bu ışık beynime sızmak içinmiş. Gözlerim acıyordu. Belki de ben artık bu yüzden ağlayamıyordum. Neden olmasın? Neden ağlayamadığımı hiç merak etmemiştim. İşkencelerden sonra ağlayamıyordum.

Gözümün önündeki ışık çekildiğinde derin bir nefes aldım. Ta ki sırtıma nükseden acıya kadar. Sanki bir bıçak saplanmıştı. Haykırarak dizlerimin üzerine çöktüm. Kafamı eğdiğimde yere akan kanları gördüm. Sırtımdaki acıyla yere devrilip iki büklüm oldum. Yavaşça acı çekildi. Birden kesilen acıyla gözlerimi açtım ve karşımdaki Mayıs’ı gördüm. Kan ondan geliyordu. İçinde yattığım kan gölü ona aitti. Gri gözleri yarı aralık bana bakıyordu.

Görmek istemedim, sebebi olduğum sonuçlara gözlerimi yumdum. Kaçtım her zaman ki gibi. Yeniden gözlerimi açtığımda bir uçurumun kenarındaydım. Uzun süredir kabuslarımın geçtiği o uçurumdu. Bana ne anlatmak istiyordu bilmiyorum ama uzun süredir bunu görüyordum.

Sırtımda bir el hissettim. Gelecek olanı bildiğimden hemen iki adım yana kayıp uçurumdan uzaklaştım. Biliyordum yine itecekti beni. Ama karşımda gördüğüm yüzle donup kaldım. Annemdi... Bir an emin olamadım. Uzun süredir görmediğim için emin olamadım. Elimde bir fotoğrafı bile yoktu. Ara sıra kabuslarımın arasında minik bir rüya gibi gelip gidiyordu. “Anne...” diye fısıldadım varla yok arası.

Annem gülümsedi. “Kızım.” Gözlerim titreşti. Ağlayacak gibiydim. “Seni seviyorum.” Dudaklarım aralandı ama konuşamadım. “Her ne yaparsan yap, ben seni seviyorum.”

“Anne,” diyerek öne adım atacaktım ki annemin bedeni gitti. Yerinde neredeyse ona birebir benzeyen o kız geldi. Elis. Dudaklarındaki gülüş o kadar şeytaniydi ki... Kötüydü. Reddedilemeyecek kadar kötü biriydi.

“Kardeşim.” Konuşmasıyla bir adım geriledim. Soğuk rüzgarları tenimde hissettim. O an sanki rüzgar kulağıma intikam diye fısıldadı. Asıl intikam karşında.

Zorla yutkundum ve güçlü durmaya çalıştım. Bu halim onu güldürdü. Kollarını açıp kendini öne çıkardı. “Bak buradayım, yalnızım. İntikamını almayacak mısın?” Kafamı iki yana sallayarak geriledim. Gitmek istiyordum bu uçurum kenarından, çünkü her defasında düşen ben oluyordum. Ama Elis üzerime yürüdü. “Her şeyin başlangıcı ve bitişi benim.” Yavaş adımlarla bana gelirken benim geriye attığım adımlar sanki boşluktaydı. Durdu, kafasını omzuna yatırdı. “Beni yok etmeyecek misin?”

Bende durdum. Bir silah patladı, gözlerim kapandı. Geri açtığımda karşımda kimse yoktu. Ayaklarımın ucundaki ıslaklığı hissettiğimde kafamı eğdim. Kan vardı, hayatımın rengi olmuştu her yer. Kan kırmızısı... Biraz ileriye baktığımda yerde yatan bedeni gördüm. Kız mı erkek mi ayırt edemeden ayaklarım altından yer çekildi. Yine uçurumdan düşme hissiyle gözlerimi kapattım. Artık korkmuyordum çünkü alışmıştım ilk başlarda çığlık atardım ama şimdi tam anlamıyla boşluk hissiydi.

Düşme hissi arttığında gözlerimi araladım. Işık yüzünden kamaşan gözlerimle ilk nerede olduğumu algılayamadım sonra aklıma uçakta olduğum geldi. Nefes alışlarım hızlanmıştı, ne kadar kabuslara alışsam da vücudumun verdiği tepkilerden kurtulamıyordum. Kabuslarım hayatımdan çıkmıyordu belki de onlara alışıp sevmeliydim. En azından artık uyumaktan kaçmazdım. Saçma bir düşünceydi ama denemeye değerdi. Sonuçta yaptığım en iyi şey kendimi kandırmaktı benim.

Bir süre sonra kendime tamamen geldim. Düşme hissi yoktu belki ama uçağın inişte olduğunu hissediyordum. İçime derin bir nefes çektim, gözlerimi önümdeki koltuktan ayırıp kucağıma indirdim. Elimin üzerindeki avuç içimde gezinen parmakları gördüğümde bakışlarımı kaldırdım. Yanıma baktığımda koyu kahve gözleri gördüm. Demir kafasını eğmiş bana bakıyordu. Bir süre öylece baktım hala tam ayılamamıştım.

Demir bana bakarken, “İyi misin?” diye sordu.

Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp kendime gelmeye çalıştım. Hızla omzuna yasladığım başımı çekerek doğruldum. Elimi de elinin altından çektim ve gözlerimi ovuşturdum. Kafamı sallayarak sorusunu onayladım. “İyiyim.” Başını çevirmiş dikkatle bana bakıyordu. Konunun kabuslarıma geleceğini anladığımdan ona bakmadım. Bakışlarım etrafta gezinirken, “Geldik mi?” diye sordum. Mırıltıyla beni onayladı. Yine ona bakmadım.

“Matmazel?”

Önüme bakmaya devam ederek onu bir mırıltıyla onayladım.

“Hala mı kabuslar var?”

Buruk bir şekilde gülümsedim. “Hiç gitmediler ki Demir.” Yutkunarak bakışlarımı kucağımda oynadığım ellerime indirdim. Ona bakmamakta kararlıydım. “Ama sorun yok, alıştım. Sonuçta her insan böyle şeyler yaşar. Abartmaya gerek yok.” Sessiz kaldı uçakta anons yapıldığında kemerimi açtım. Bu noktada ayaklanacağım için ona bakmak zorunda kaldım. Yerinden kıpırdamamıştı bile. “İniyoruz.”

Kemerini açıp dikleşti ama kalkmayarak önümü tamamen kapattı. Hafifçe kafamı kaldırıp ona baktığımda kahve gözleri yüzümü inceliyordu. Dudakları aralandı ama ne diyecekse yuttu. Bir süre sustu, en sonunda konuştuğunda, “Matmazel,” diye cümleye başladı. “Çok ciddiyim uçaktan inince yanımdan ayrılma. Sonra ne yapacağımızı konuşuruz ama bir süre sözümü dinle olur mu?” Bakışlarımı kaçırdığımda uyarır mahiyette, “Matmazel.” dediğinde pes eder gibi nefesimi verdim.

“Peki.” dediğimde yüzünü buruşturarak ayaklandı.

“Şunu deme, aklıma hiç gelmemesi gereken biri geliyor.” Benim aklımdan hiç çıkmıyor ki...

Omuz silkerek bende ayaklandım. Peşi sıra ilerlediğimde kısa sürede uçaktan çıkmıştık. Sırt çantamı aldığımda havalimanından çıkmış, taksi bekliyorduk. Demir’e bakarak, “Zirve’ye mi gideceğiz?” diye sordum.

O bana bakmadan kısık gözlerle ileriye bakmaya devam etti. “Hayır, benim evime.”

Şaşırdım, yalan yok şaşırdım. “Ayrı evin mi var?”

Omzunun üstünden bana bakıp burukça gülümsedi. “Evet ama sen şimdi benimle aynı evde kalmaktan da rahatsız olursun. Ben seni en iyisi bir otele yerleştireyim.”

Gülerek önüme döndüm. Rüzgarın yüzüme savurduğu saç tutamını geri iterek, “Mantıklı ama yemezler.” dedim. “Beni başından atıp Holly’i alacaksın değil mi?” Dilimi damağıma vurdum. “Yemezler.”

Susup bana bakmaya devam etti. Bende sessizliğine ayak uydurdum. Kısa sürede taksi gelmişti ve bahsettiği eve gelmiştik. Ona ait daireye girdiğimizde rahat bir nefes verdi. Benim bakışlarım küçük evde gezinirken onun tek odak noktası bendim. En son kaçınılmaz olarak göz göze geldiğimizde, “Acıkmışsındır.” dedi. İtiraz etmek için ağzımı açtığımda konuşmama müsaade etmedi. “Hiç boşa palavra sıkma, acıktın. Biliyorum.” Yeniden kapıya yöneldiğinde kaşlarım çatıldı. Kafasıyla hemen girişin karşısındaki odayı işaret etti. “Sen orada kalırsın. Evde hiç malzeme yoktur. Ben alıp geleyim, kahvaltı yapalım sonra konuşuruz.”

Kaşlarım çatıldığında elimi öne uzatarak onu durdurdum. Yandan bana baktığında kaşları havalanmıştı. “Şuan beni kandırıp kendi başına iş yapmaya gitmiyorsun değil mi?”

Bıkkınlıkla nefes verdi. “Bana olan güvenin gözlerimi yaşatıyor Matmazel.” Cüzdanından bir kart çıkarıp avucuma bıraktı. Temas ettiğinde kızmak için dudaklarımı aralasam da hızla elini çekti. Çatık kaşlarımla ona bakmaya devam ederken avucumdaki kartı gösterdi. “Zirve giriş kartım bu. İnanmıyorsun madem sende dursun.”

Avucumdaki kartı inceledim. Dudak büzerek düşünür gibi yaptım. “Belki Holly Zirve’de değil ve-“

Demir yine lafımı kesti. “Tamam Matmazel. Şimdi bunun gibi yaklaşık 30 senaryo kur kafanda o zamana kadar geleceğim tamam mı?” Cevap bile vermemi beklemeden dışarı çıktı ve kapıyı yüzüme kapattı. Arkasından ağzımın içinde sövmeden edemedim. Şüpheci kafam durmuyordu ve yapmak istemesem de tam olarak onun dediğini yapıyordu. Gerçekten beni bu kadar iyi tanıması hiç iyi değildi.

Gözlerimi sakinleşmek adına devirerek onun dediği odaya girdim. Kısa bir göz gezdirmenin ardından onun odası olduğunu fark ettim. Çok kurcalamadan avucuma bıraktığı kartı şifonyerin üstüne bırakıp odadan çıktım. Misafir gelip onun odasında kalacak değildim. Bu konuda bile fazla fedakar olması can sıkıcıydı. Biraz kendini düşünmeliydi.

Yatak odasının hemen yanındaki kapıyı açtığımda mutfakla karşılaştım. Onu kapatıp diğerini açtım. Burası salondu, diğer kapıda lavabo ve banyoya açılıyor olmalıydı. Salona geçerek sırt çantamı kanepenin yanına bıraktım. Oturdum ve etrafa baktım. Bir koltuk takımı ve televizyondan oluşan basit bir salondu. Kendimi kanepeye atıp tavanı izlemeyi tercih ettim.

Bir süre sonra aklıma tek gelen şey Ilgaz olmuştu yine. Acaba uyuyabildi mi? Orada şuan saat kaçtı? Burada sekiz olduğuna göre orada dokuz olmalıydı. Ama evden çıkarken karşılaştığımızda da beşti. Yani gece uyumamıştı, eğer uyuduysa hala uyuyor olabilirdi yada belki hiç uyumamıştı. Hislerim uyuyamadığını söylüyordu . Ben yokken ne yapardı acaba? Normalde hep bana sataşırdı ama artık ben olsam da bunu yapmıyordu. Normalde neler yapardı ki?

Tavanla arama bir yüz girince sıçradım. Demir bu halime gülerek geri çekildi. “O kadar derin mi daldın ya?” Ellerimi iki yanıma bastırarak doğruldum ve ona baktım. Ellerinde poşetler vardı, yeni gelmiş olmalıydı. Cidden onun geldiğini fark etmeyecek kadar mı dalmıştım? Bu halime derin bir tebessümle baktı. “Tüh, keşke bölmeseydim yemeği yapana kadar açlığını hissetmezdin.”

Gözlerimi devirerek ayaklandım. “İyi, kaçmamışsın.”

Ondan önce mutfağa ilerlediğimde arkamdan, “Kaç farklı senaryo kurdun kafanda. Otuzu geçtin mi yoksa?” diye seslendi. Cevap veremedim. Ilgaz’ı düşündüm diyemedim. Sanki Ilgaz’la olmak gibi onu düşünürken de zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordum. Artık kendime Ilgaz’ı yasaklayacaktım. Git dedi. Gittim, o da gitti. Ee ben daha ne istiyorum? Artık Tulip’in dediği gibi acı çekmeyi sevdiğimi falan düşünmeye başlayacağım.

Mutfağa geçtiğimde Demir’de arkamdan geldi. Kısa bir göz gezdirdim. Normalde yardım edecektim ama şuan o enerjiyi kendimde bulamadım. Tezgahın karşısındaki masanın etrafındaki sandalyelerden birine geçip oturdum. Demir kapının yanında durmuş bana bakarken kollarımı birbirine sarıp omuz silktim. “Ben misafirim.” Kafasını iki yana sallayarak bir şey demeden tezgaha yöneldi. Ayaklarımı kaldırıp önümdeki sandalyeye koydum.

Kahvaltıyı hazırlarken hiç konuşmadık. Belki bir iki laf ettik ama ne konuştuğumuza çok odaklanmamıştım. Ben buradaydım ama aklım Türkiye’deydi. İçime derin bir nefes çekip neredeyse hazır olan kahvaltıya baktım. Keşke kahvaltıyı hazırlasaydım en azından kafam dağılırdı. Şuan Holly’i Zirve’den almayı sırf kafam oyalansın diye istiyordum mesela.

Demir pişirdiği yumurtayı da masaya koydu. Neyli olduğunu anlayamamıştım ama hiç aç hissetmiyordum. Guruldayan karnım tam aksini söylese de iştahım yoktu. Demir’de geçip karşıma oturduğunda bir ona bir sofraya boş gözlerle baktım. “İyi en azından yeteneklerinden pek bir şey kaybetmemişsin.” İçime derin bir nefes çekerek ayaklarımı yere indirdim ve sofraya döndüm.

Kollarımı masaya yaslayarak bakışlarımı öylece masada gezdirdim. Normal bir kahvaltıydı, yıllar önce ki gibi... Ama bu neden içimde hiçbir kıpırtıya neden olmuyordu? Eski Selis hayır, Demir’in Matmazel’i gibi hissedip mutlu olmam gerekmez miydi? Niye öyle olmuyordu?

Yeniden Demir’e bakıp, “Plan ne?” diye sordum.

Demir bana inanamıyormuş gibi baktı. “Cidden mi Matmazel?” Kafamı sallayarak onu onayladım. Bir süre beni izledi sonra çayından bir yudum içti. Kahvaltıyı işaret ederek, “Bir şeyler ye anlatırım.” dedi.

Göz devirerek elime ekmek aldım. “Bil diye söylüyorum ben eski çocuk değilim. Kanmadım sadece ihtiyacım olduğu için yiyorum.”

“Kısaca yiyorsun ve ben amacıma ulaştım.”

Yumurtaya bandığım ekmek duraksadığında ona alttan ters bir ifadeyle baktım. “Tam olarak şu şekil bırakırım.”

Gözlerini kısarak beni inceledi. “Şuan gözümde nesin biliyor musun?”

“Ne?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak.

Gülmemek için kendini zor tutarken, “On üç yaşındaki Matmazel.” dedi. Tam olarak ekmeği o şekilde bırakıp ayaklanmaya niyetlendiğimde elini ileri uzatıp bana dokunmasa da durdurma çabalarına girdi. “Tamam, tamam. Demedim bir şey.”

Ters bir tavırla sandalyeye geri yerleştim. “İyi.” Kısa sürede doyacak kadar yemiştim. Sandalyeye yaslanarak ellerimi masaya yerleştirdim. “Doydum. Anlat şimdi.”

Beni taklit ederek o da geri yaslandı. “Seni kaçırmışım triplerinden ne zaman çıkarsın?”

Ofladım ve pes ederek ona istediğini verdim. “Ellerine sağlık.” Samimiyetsiz bir şekilde gülümsedim. “Oldu mu?”

Zevkle gülerek kafasını salladı. “Oldu.”

Bense ciddiyetle bir kez kafamı salladım. “Tamam, şimdi ne yapıyoruz anlat.”

Bir nefes verdi, sonra kısaca özet geçti. “Bir süre Holly’i izleteceğim. Zirve’deki korumalardan biriyle iletişime geçtim-“

Lafını kestim. “Bu ne ara oldu?” Bakışlarını tavana çıkardığında alnımı masaya vurmak istedim. “Sonra ben güvenmiyor oluyorum.”

Dudağı hafifçe tek tarafa kıvrıldığında kahveleri yeniden bendeydi. “Bu sayılmaz.” Göz devirerek gerekli karşılığı verdim. “Neyse bir süre Holly’i izleteceğim sonrasında ise ne yapacağıma bakarım.”

“Ne yapacağımıza.” diyerek onu düzelttim.

Kafasını sallayarak beni onayladı. “Aynen ondan.”

Aklıma takılan soruyu sormadan duramadım. “Ya Holly onu izlettiğini anlarsa?”

Sorumun hemen ardından yüksek sesle güldü. “Bunca yıl anlamamış bir, iki haftada hiç anlamaz.”

Tek kaşım havalandı. “Bunca yıl?”

Kafasını sallayarak beni onayladığı sırada bakışları dalıp gitmişti. “Dürüst olayım mı Matmazel?” Kafamı sallayarak onu onayladım görmese de bunu yapacağımı biliyor gibi konuşmaya devam etti. “Holly’nin yaşadığını biliyordum.” Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. “Yani oradan kaçarken değil, iki yıl sonra öğrendim.” Bana baktığında bakışları çekingendi. “Ömer sayesinde...”

Gözlerimi yumduğumda sakin kalmaya zorluyordum kendimi. “Artık sormuyorum.” Sakinleştiğimde yeniden ona baktım. Devam etmesini beklediğimi anlayınca kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

“Ömer’den aldım haberi.” İçine derin bir nefes çekti. “Sen ve Holly’den bir yıl sonra tanıdım onu. Arkadaştan öte kardeş gibi olduk. Sahip çıktı bana. Kaçmamıza da o yardımcı oldu-“

Bu sefer bölmeden duramadım. “Ne?”

Gülerek başını salladı. Bana bilmiş bir tavırla baktığında, “Küçük bir çocuğun nasıl ev sahibi olmasını bekliyordun Matmazel?” Yutkunduğumda susmayı tercih ettim. Dürüst olursak çocuk yaşımda bunu hiç düşünmemiştim.

Yine de susmadım. “Sende çocuk yaşında okumak yerine iş aramayı önceliğin yapmasaydın.”

Omuz silkti. “Sonuç olarak ikisini de hallettim.” Göz devirerek bakışlarımı masada ki ellerime kilitledim. “Biz kaçtıktan kısa süre sonra bulmuş Holly’i Ömer. O gün Holly, o olmasa ölecektim demişti hatırlıyor musun? Sizi masaya topladığında. Öyleymiş. Gerçekten ölmek üzereymiş, aslında annem yalanda söylememiş. Ölmüş zannedip diğer cesetlerin yanına atmışlar.” Biran yutkunamaz gibi oldum. Holly’e tam anlamıyla üzüleceğim aklıma gelmezdi. Ama bu çok acımasızcaydı... Ölüp ölmediğini bile kontrol etmeden cesetlerin arasına atılması... Ve bunun öz annesi tarafından yapılması... Çok caniceydi. “Ömer bulmasa kan kaybından ölürmüş de zaten.” diye anlatmaya devam etti. O da tıkanıyordu anlatırken. “Ömer bulduğunda yanında Kenan yani babam da olduğundan onu saklayamamış ama en azından kurtarmış. Holly’nin hatırlamaması lazım o anı baygındı ama Ömer’i hatırlıyor ismini bilmiyor ama onu kurtaran bir kahramanı olduğunu biliyor.” Bir süre sustu. Devam edecek gücü bulduğunda devam etti. “Bu olaydan sonra iki yıl Ömer bana haber vermeden Holly’e uzaktan bakmış. Her öldüresiye işkenceden sonra o kurtarmış.” Acıyla güldü. “Holly onun bir kurtarıcı meleği olduğunu zannediyormuş.” Dudaklarını birbirine bastırdı. O da bana bakmıyordu. “Ömer bana haber vermemiş çünkü bilsem onun için döneceğimi biliyordu. Aradan iki yıl geçse de geri dönecektim gerçi ama bana yaşadığı haberini verirken aynı sokaktaydık.” Bu noktada bana baktığını hissettiğimde bende ona baktım. “Bir gün evin kapısında beni baygın bulmuştun hatırlıyor musun?” Kafamı sallayarak onu onayladım ama diyecek bir şey bulamadım. O devam etti. “O gündü işte. Ömer burada korumam gereken biri olduğunu bana hatırlattı. O orada gizlice Holly’i korudu, uzaktan, Holly’nin ruhu bile duymadan... Her hafta konuşup düzenli bilgi alıyordum hatta.” Kendi kendine gülerek yeniden bakışlarını benden çekti ama ben ondan koparamadım, yüzünde asılı kaldı bakışlarım. “Buna rağmen Holly’i gördüğümde şaşırdım biliyor musun? Çok büyümüştü. Beklediğimin aksine iyi değildi ama... Zirve’nin kölesi gibiydi...” İçine zorla bir nefes çekti. “Gerçi her şeyden sonra başka imkanı da yoktu.”

En sonunda konuşabildiğimde, “Onun neden kaçmasını sağlamadın?” diye sordum.

Bir süre sustu ama daha fazla susamıyor gibiydi artık. İçinde tuttukları sadece benden uzaktayken değil yanımdayken sustukları fazlasıyla üst üste binmiş gibiydi. “İmkansızdı. Zaten her yerde bizi arıyorlardı ve Ömer her gün konum gizliliğimizi güncelliyordu. O olmasa burunların dibindeki bizi bulmamaları imkansızdı. Aysel’in elinde kalan tek askeri Holly’di artık. Arkın’ın kızından daha iyi bir asker yetiştirmekti amacı ve Sonsuzluk’un başına geçirmek.” İçine derin bir nefes çekti ama yarım kaldı. Cümleleri onu boğuyor gibiydi. “Bilmediği bir şey vardı gerçi.”

“Ney?”

Yeniden bana baktı. “Elis yenilmez Matmazel. Holly ne kadar eğitim gördüyse o bin katını gördü. Daha da beteri, Holly benim anlattıklarımla yani filmlerden görüp anlattıklarımla, birde senden dinleyip anlattıklarımla...” Cümle kuramayacak kadar tıkanmış gibiydi. “Her neyse işte. Holly azda olsa gerçek hayatı biliyordu. Elis doğduğu andan itibaren normal hayatı bu zannetti. Herkesin böyle eğitimlerden geçtiğini. Elis demek Sonsuzluk demek Matmazel. Onu yıkabilecek tek kişi ise Arkın çünkü onu oluşturan da Arkın’ın kendisi.”

Bakışlarım boşluğa daldığında, “Yani ablam, aslında özünde iyi biri mi?” diye sordum. Hala içimdeki kız çocuğu umutluydu bu konuda.

Kafasını iki yana salladı. “Bu imkansız. O saf kötü olarak yetiştirildi. Şeytandan daha şeytan biri. İçinde iyilik aramak imkansız çünkü o iyiliği hiç görmedi. İnsan öğretilmeyen bir şeyi bilemez ama öğretileni ezberler. Doğduğu andan itibaren ona gösterilen şey saf kötülük. Elis çok tehlikeli Matmazel. Psikopat denilecek kadar basit biri değil, daha da beteri. Kötülüğün vücut bulmuş hali. Burada Kraliçe diye anılıyor. Sanki kötülerin kraliçesi gibi.” İstemsizce güldü. “Böylede masal anlatıyor gibi oldu. Ama acı olanda bu Matmazel. Bunların hepsi gerçek.”

İlk ne diyeceğimi bilemedim sonra konunun ablamdan çıkmasını istedim. Kabullenmem gereken bir gerçek varsa o da ailemden kalan herkesin saf kötü olduğuydu. Benim hayatımın kötü karakterleri ablam ve babamdı ama başta babam. Ve herkes onun kurbanıydı. Biraz sustuktan sonra kafamda oturanlarla, “Yani Aysel, Holly’i Elis’i geçmesi için yetiştirdi?” dedim onaylatmak istercesine.

Kafasını aşağı yukarı salladı. “Evet ama bir o kadarda kendi kızına kıyamadığından bu işi Kenan’a verdi.” Kendi anne babasına bile isimleriyle hitap edecek kadar uzaktı. “Holly’nin tek korkup kendini çektiği kişi babası. Bak Arkın bile değil öz babası Kenan.”

Başımı kucağıma eğdiğimde, “Yani ellerindeki tek silah Holly’di ve onu kaybetmek istemediler?” diye sordum.

“Aynen öyle.” diye beni onayladı. “Eğer Holly’i de kaçırsaydık ortalığı ayağa kaldırıldılar ve Ömer ikimizi birden saklayamazdı. Güç insanı çok büyük bir hırsa sürüklüyor Matmazel. Ailemin gözü bundan kör oldu çünkü tek istedikleri Sonsuzluk’tu.”

Başımı kaldırıp ona baktım. “Holly kaçsaydı bizi bulurlardı yani?”

Kafasını sallayarak beni onayladı ve tam gözlerimin içine baktı. “İkinizden biri yanacaktı Matmazel. Ve ben senin için Holly’i yaktım.”

Bakışlarımı kaçırmak istedim ama öyle bir bakıyordu ki sanki kendisine kilitlemişti beni. “Yapmamalıydın.” Her şeyin başı zaten benim babamken bunu çekmesi gerekende bendim.

“Ama yaptım.” Sesinde zerre pişmanlık yoktu. “Ve bu benim tercihimdi, suçlu olanda, hatalı olanda benim Matmazel. Ben senin için Holly’i yaktım ama pişman değilim gerekirse senin için dünyayı hatta kendimi bile yakarım.”

Gözlerine bakarken diyecek bir şey bulamadım. Benim için yaptıkları içimde koca bir minnet dağına dönüşüyordu, nasıl karşılığını vereceğimi bilmiyordum artık. Sırf konuyu değiştirmek için, “Her şeyin başının babam olduğunu ne zamandan beri biliyorsun?” diye sordum.

Bu sefer bakışlarını kaçıran oydu. “Oradan kaçmadan hemen önce Ömer’e uzaktan seni göstermiştim. O an bana söyledi onun kızı olduğunu.”

Ürperdiğimi hissettiğimde kollarımı kendime doladım. Hayatımın arka planında benden habersiz çok şey dönüyordu. Benim yaşamam için haberim olmadan çok şey olmuştu. Bu canımı yakıyordu. O kadar şeyi hak etmiyordum. “Buna rağmen korkmadan kaçtın mı benimle?”

En sonunda yeniden bana baktığında içimi görmüş gibi konuyu dağıtmak istedi. Gülmeye çalışarak, “Daha çok Ömer’e güvenmiştim.” dedi. Bakışlarımı masaya kilitlediğimde öğrendiklerimle bir süre kendimi baş başa bıraktım. Acaba daha fazla ne vardı bilmediğim? Sormaya korktum. Daha beter şeyler öğrenmek istemedim o yüzden sustum. Sindiremiyordum bazı şeyleri, özellikle benim yüzümden mahvolan hayatları. Biraz daha zorlasam Holly’nin bana karşı olan nefretine hak verecektim.

“Susmamalıydın.” diyerek yeniden ona döndüm. Bana anlamayan gözlerle baktığında kuruyan boğazımı bardağın sonunda kalan çayla ıslattım. “Holly’de bunları bilmeliydi.”

Kafasını iki yana sallayarak o da sandalyede geri yaslandı. “Bilse de yaptıklarım geri alınamayacak Matmazel. O yüzden susmayı tercih ediyorum. Açıklamalısını duyduğumda hatalarımın üstünü örtmeyin çünkü o hata bir kez yapıldı ve yaşananlar yaşandı, geri alınamaz acılar bırakıldı.”

Öylece yüzüne baktım. Diyecek bir şey bulamadım. Yüzünde dünden kalan izler hala vardı. Ilgaz kadar olmasa da onun yüzü de dağılmıştı. Dudaklarım aralandığında sorup sormasam mı bilemedim ama sormayı tercih ettim. “Neden izin verdin?”

Kaşları çatıldığında anlamadığını belli ediyordu. “Neye?”

Yüzünde ki izleri işaret ettim. “İstesen Ilgaz’ın vurmasını geçtim dokunmasına izin vermezdin.”

Neyi sorduğumu anladığında buruk bir şekilde gülümsedi. “Boş ver orasını.” Bakışlarını benden çektiğinde sinirleri bozulmuş gibi güldü. “Anlıyorum ben o gevezeyi. Sinirlerini atması lazımdı.” Sandalyesini geri iterek ayaklandı. “Bu işler karşılıklı olur Matmazel. Sen anlamazsın boş ver.” Yanımdan geçerken ona göz devirdim ama yalan yok anlamıyordum onları. Mutfaktan çıkarken, “Bulaşıklar sende.” diye seslendi.

Göz devirerek bende ona seslendim. “Misafirperverlik sıfır.”

Ayaklandığım sırada salondan gelen sesini duydum. “Öyle deme ben çok centilmen bir adamım. Odamı bile sana veriyorum. Hadi yine şanslısın.”

Tabakları alıp tezgaha sertçe bıraktığımda, “İsteyen olmadı!” diye bağırdım. Cevap vermesini bekledim ama konuşmadı. Sofrayı toparlarken bulaşıkları makineye dizerken az önceki gibi pekte sesim çıkmamıştı çünkü kafamın dağılması için buna ihtiyacım vardı. Tabii sevgili beynimin her düşüncemi Ilgaz’a bağlaması ayrı bir sinir konusuydu. Kesinlikle onu o şekilde bırakıp geldiğimdendi yoksa sürekli onu düşünmemin başka bir açıklaması olamazdı.

 

...

 

“Ev yine bıraktığım gibi yani?” Sorumla Mayıs’ın gülüşünü kulağımdaki telefondan duydum. Aradan bir hafta geçmişti ve bu bir haftada pekte bir şey olmamıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama Demir odasını bana kakalamıştı. Çok ısrarcı olduğu için kabul ettim yoksa yatağın salondaki koltuklardan daha rahat olmasından bana ne.

“Aynen öyle.” diyerek beni onayladı. Mayıs’tan da Türkiye’deki haberleri alıyordum. Normalde mesajlaşarak birbirimize bilgi aktarımı yapıyorduk ama bugün konuşmayı tercih etmiştik. Dürüst olmak gerekirse hiç telefonla konuşma kızı olmadığımı fark ettim. Yazışmak daha iyiydi. “Orada durumlar ne?”

Derin bir iç çekişle birlikte kendimi sırt üstü yatağa bıraktım. “Çok sıkıcı. Kendimi odaya kapattım bildiğin. Hiç Demir’i falan sorma sadece yemek yerken birbirimizi görüyoruz. Onunla arama mesafe koymaya karar verdim.” Bu sözümün ardından Mayıs dev bir kahkaha attı. Kulağımın çınladığını hissettim. “Gülme. Ben inanıyorum bu kararımı birebir uygulayacağım.”

Mayıs’tan çeşitli mırıltılar duydum. “Evet, inandım.” Görmese de göz devirdim. “Hala Holly’i almadınız mı?”

Dilimi damağıma vurdum. “Demir ara sıra evden çıkıyor ama sorgulamaya bile üşeniyorum. Nasıl olsa Holly’i almaya beraber gideceğiz.”

“Nerden biliyorsun?”

“Söz verdi.”

“Ha, ona bu kadar güveniyorsun yani?”

Kaşlarım çatıldı. Hayır demek için dudaklarımı aralasam da diyemedim. Güveniyor muydum? Belki. “Of, Mayıs. İçim daraldı.” Sonra aklıma gelenlerle olduğum yerde doğruldum. “Kan tahlillerinin sonuçlarını kaç gündür geciktiriyorsun. Ne olmuş sonuçlar hala belli değil mi?”

Mayıs’ın oflayışını duydum ama o duymamışım gibi bir kez daha, daha yüksek sesle ofladı. “Birincisi ben geciktirmiyorum. O kan tahlilleri geçersiz çıkınca tekrar vermek zorunda kaldık. Bu benim suçum mu?” Sustuğumda onay almış gibi devam etti. “Aynen öyle.” Kısa bir an sustu. “Bugün sonuçları aldık...”

Sonlara doğru kısıklaşan sesiyle göz devirdim. Artık onu tanıyordum. “Heyecan yaratma Mayıs. Sadede gel.”

Gülerek karşılık verdi. “Merak etme, ikimizinki de temiz.” Rahat bir nefes verdiğimde konuşmama fırsat kalmadan yine o konuştu. “Sen niye o gün kan vermedin? Tulip’ten çok sen içtin içkiyi.” Dudaklarımı ısırdığımda ne diyeceğimi bilemedim. Susma kararı aldığımda Mayıs’ın nefes seslerini duyuyordum. “Bir şeyi de sen anlat be kızım.” Kaşlarım çatıldığında ne demek istediğini anlamamıştım. Kısa bir suskunluğun ardından, “İlacın uyuşturucuymuş.” dedi.

Gözlerim büyürken yan tarafımdaki aynayla göz göze geldim. “Sen...”

Sormama fırsat kalmadan cevapladı. “Fransa’da ilacı Earl’a verip içeriğine baktırdım. Sadece meraktı ama... İyi ki baktırmışım.” Buradan sonra sesi birkaç oktav yükseldi. “Kızım sen salak mısın? Sen geri zekâlı mısın? Uyuşturucu kullanmak nedir?”

Konuyu değiştirme çabalarıyla, “Sen hala Earl’le konuşuyor musun?” diye sorsam da yemediğini belli ederek güldü.

“Hiç konuyu değiştirme.”

Bu sefer oflayan bendim. “Merak edilecek bir şey değil yarısı su yarısı uyuşturucu çok büyük bir etkisi yok.” Sadece hafızamı siliyor o kadar, bence bu abartılacak bir şey değildi.

Mayıs’ın sesi kısılmak yerine daha da artmıştı. “İçim çok rahatladı cidden!” Sustum ve sakinleşmesini bekledim. Biraz zaman geçtiğinde normal tona inmiş sesiyle, “Tamam şimdilik bir şey demiyorum. Gelince çaresine bakarız.” dedi.

Nefesimi vererek güldüm. “Öyle bir şey isteseydim ben bakardım çaresine.”

“Selis benim tepemi attırma.” Dudaklarımı birbirine mühürledim. Karşılıklı bir süre sustuk.

Sonra asıl arama nedenime getirdim konuyu. Gerçekten konu buralara nasıl gelmişti? “Evdekiler nasıl?”

Sıkılmış sesiyle, “Az önce söyledim ya. Aynı kavga aynı hır gür.” dedi.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Direkt sormasam söylemeyecekti. “Ilgaz...” dedim ilk devamını getiremeyeceğim zannettim ama geldi. “O nasıl?”

İçi daralmış gibi, “Ay!” dedi. “Beni bu kadar merak etmemişsindir. Çok merak ediyorsan ara sor.” Bir şey diyemedim. Tabii o bilmezdi her daldığında tek bir kişiyi düşünmenin ne kadar insana kafayı yedirttiğini. Yada bilirdi...

Hevesli bir sesle, “Mayıs.” diye şakıdım.

Bir şey geleceğini anlayarak güldü ama bozuntuya vermedi. “Efendim tatlım.”

Sanki beni görebilecekmiş gibi şirinlik yapıp kafamı omzuma yatırdım. Aynada kendimi izliyordum ve gerçekten böyle yapınca hiç şirin olmadığımı bir kez daha anladım. “Ben Zirve’ye gittiğimizde sana Earl’ın ne yaptığını falan hani onunla ilgili birkaç bilgi versem.”

Bir süre susup onu dinledim. Sessizdi. Bir şey demesini beklediğimi anlayınca, “Eee,” diye devam etmemi sağladı.

“Eee işte. Sende bana şimdi Ilgaz’ın nasıl olduğunu söyle.” İlk sustum ama konuşmasına fırsat vermedim. “Nasıl? İyi mi? Aynı Ilgaz mı? Gülüyor mu? Sırıtıyor mu?” Gerçi o bir tek bana gamzelerini göstererek sırıtıyordu. “Ne biliyim kavgalara falan dahil oluyor mu?”

Derin derin nefes alış verişlerini dinledim ve heyecanla cevap vermesini bekledim. “Biliyor musun Selis?” Mırıltıyla onu konuşmaya teşvik ettim. “Hiç dikkat etmemişim.”

Kaşlarım çatıldığında, “Siktir git Mayıs.” demeden duramadım. Sinirlerimi bozuyordu, o kadar heveslenmiştim şurada.

“Tamam ya kızma.” dedi gülerek. “Ama cidden dikkat etmedim. Şansına küs yani. Ha sen yine de bana Earl’den bilgi getirebilirsin.”

“Hıı.” dedim samimiyetsizce. “Çok beklersin.” İşim gücüm yok Earl’a bakacağım. Gerçi işim gücüm yoktu ama... Her neyse işte Earl’le uğraşamazdım.

“Öf, tamam.” diye çıkıştı. Hareketlendiğini duymamla hafif bir inilti duydum.

Tek kaşım havalandığında aynada kendimi izliyordum. “Sen belinin iyileştiğine emin misin?”

Mayıs mırıltıyla onayladı beni. En son rahat bir nefesi serbest bıraktığında konuşabildi. “Sağ olsun Demir’inin ayarladığı yepyeni yataklarda yatmak belime çok iyi geldi ama biliyorsun ki ben aksiyon kızıyım bu kadar yatmak iyi değil bana.”

“Aynen sana seks lazım.” Sesimde ki bıkkınlığı duysa da zevkle güldü.

“Nasıl da tanıyor beni!” diye yükselmesiyle bende gülmeden edemedim.

Yine de, “Ayrıca nereden benim Demir’im oluyo-“ diye çıkışmam odanın kapısının açılmasıyla son buldu. Demir kapıdan kafasını uzatmış içeriye bakarken telefon kulağımda ona baktım. Gözlerimiz kesiştiğinde beynimi yeniden şüpheler istila etti.

Kaşlarım çatıldı. Demir neden bize yardım ediyordu? Hatta şuan bize de sayılmaz ekibe. Amaç benim diyeceğim ama ben iyiydim, anlaşmaları neydi tam olarak? Nereye kadar sürecekti bu iş birliği? Kafamdaki binlerce soru beni hem Demir’den hem Mayıs’tan uzaklaştırdı. Sonuç yani her bir düşüncemin bağlandığı nokta ise aynıydı. Ilgaz...


...

 

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi yazmayı unutmayın. Çokça öpüldünüsss.

 

Instagram; r_roselissa

Bölüm : 01.03.2026 22:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...