64. Bölüm

Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)

Roselissa
r_roselissa

Sırtınızdan bıçaklandığınızda suç sizi bıçaklayanda mıdır? Oysa ki size zarar veren bıçağın kendisidir. Ama o bıçağı hareket ettiren bir el vardır. O eli yönlendiren bir beyin... Ya o beyin de başka biri tarafından yönlendiriliyorsa? Ya sergilediğimiz davranışların sonucu başkasıysa? Ama biz zarar görmüşken bunu yapanın kim olduğunu düşünmek saçma olmaz mıydı? Bir açıklama yapılmıyorsa karşımızda bulduğumuzu suçlamakta yanlış ne vardı?

Aramızda sert rüzgarlar eserken ablamla ne zamandır bakışıyorduk bilmiyorum. Kıpırdamıyorduk ikimizde. Rüzgarın yüzümüze savurduğu saçları bile çekmiyorduk. Öylece duruyor ve birbirimize bakıyorduk. Ben buradaydım ama sanki bizi dıştan izliyordum. Kabus gördüğümü anlamamak imkansızdı ama uyanmak istemiyordum çünkü ne olacağını merak ediyordum.

Ama hiçbir şey olmadı. Bekledim ama öylece karşılıklı bakışmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Belki de asıl yüzleşme gerçekte yaşanmalıydı. Gözlerimi kapatıp açtığımda etraf karanlıktı. Bir an gözlerimi açmadığımı zannettim ama hayır zifiri karanlıktaydım. Birden şimşek çaktı. Anlık aydınlanıp kararmayla yerimde sıçradım. Kalbim gümbürderken kendi etrafımda dönüp nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.

Boğazıma sarılı elleri hissettiğimde çığlık attım. Sonra mekan değişti. Yerde yatıyordum. Buz gibiydi burası, dişlerim birbirine çarpacak kadar titriyordum. Küçücüktüm şimdi kendime sarılmıştım. Nefesimle ellerimi ısıtmaya çalışıyordum ama nefesim bile buz kesmişti sanki.

Soğuğa dayanamayarak gözlerimi yumdum. Geri açtığımda yine yüzüme rüzgar çarpıyordu ve yine uçurumdaydım. Ama bu sefer kimse yoktu. Yalnızdım. Yolun sonunda yine yalnız kalacaktım. Sanırım artık bunu kabullenmeliydim. Birden adım sesleri duymamla arkamı döndüm. Ormanlık alan sanki benim etrafımda dönüyordu.

"Oyun bitti." Duyduğum yabancı sesle kaşlarım çatıldı. Kim olduğunu anlamaya çalışırken bir kez daha kendi etrafımda döndüm. Yönünü uçuruma çevirdiğim esnada biri omuzlarımdan tuttu. Kıpırdanmaya çalıştım ama olmadı. Arkamdaki kişi yaklaşıp kulağıma fısıldadı. "Özür dilerim..."

Ne olduğunu anlayamadan uçurumdan itildiğimde bu his çok kuvvetliydi. Bitmiyordu ama düşüş hissi arttıkça sanki derim soyuluyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. O kısa anda gözümün önüne bir sürü görüntü geldi. Hiçbirini seçemesem de her biri beni dehşete düşürmeye yetti. Vahşet vardı orada, katledilen insanlar. Daha da kötüsü o insanları tanıyor oluşumdu. Belki bir yanılgıydı, emin değilim.

Nefessiz kaldığımı hissetmemle düşme hissi gelebilecek en gerçekçi hale geldi. Gözlerim birden açıldığında ilk nefes alamadım. Öksürerek yattığım yerden doğrulduğumda beynime saplanan sancıyla kafamı tutup çığlık attım. Bir elim göğsüme gitti. Yattığım yerde iki büklüm olduğumda titrediğimi fark ettim. Kalbim çok hızlı çarpıyordu, her an kaburgamdan dışarıya fırlayacak gibiydi.

Titreyen bedenimi durdurmak için ellerimi bedenime sardım. Zorla kafamı kaldırdım. Hala geceydi, gün aymamıştı. Yandaki aynayla görebildiğim kadar kendimle göz göze gelince titremelerim arttı. Bu iyi değildi. Hiç iyi değildi...

Nefeslerim boğazıma dizildiğinde tek elimi boğazıma sardım. Diğeriyle yorganı üzerimden atıp ayaklarımı yataktan aşağı sarkıttım. Ayağa kalkamadan eğilerek yeniden öksürdüm. Kusmak istiyordum, içimde ne varsa çıkarmak istiyordum.

Vücudum her öksürükte daha fazla titrerken kendime hakim olamıyordum. Kafamın içinde duyduğum çığlıkla bende bir çığlık attım. Kafayı yiyordum, ben gerçekten iyi değildim. Sadece kendimi kandırıyordum ama hiç iyi değildim.

Kendimi nefes almaya zorladıkça daha da kalbim hızlanıyordu ve bu titremelerimi arttırıyordu. Kafama sanki biri belirli bir düzenle vuruyordu. Yataktan kalkmak için tek elimi yanımdan yatağa bastırıp güç aldım, diğer elim nefes alma çabalarıyla tişörtümü çekiştiriyordu.

Ayağa kalktım ilk sadece mide bulantısı hissettim. İleri bir adım atamamla başım döndü ve zaten karanlık olan oda gözümün kararmasıyla neredeyse tamamen karardı. Dişlerimi sıkarak dayanmaya çalıştım. İlacıma ulaşsam yeterdi. Bir adım daha attığımda kafamı sanki biri iki yandan sertçe sıktı. Ellerimi kafama koyarak çığlık attığımda iki adım gerilemiştim.

Arkamdan bir şeye çarptığımı hissettim, sonra kırılma sesi geldi. Bu kafamdaki acıyı tetikledi. Bir çığlık daha atarken yere düştüm. Gücüm yoktu, uzun süre sonra böyle bir kriz geçiriyordum. Bir zamanlar her gün olurdu, hem de defalarca...

Dizlerimin üzerinde yere düşmemle hıçkırdım. Ağlamak istedim, içimde biriken zehri akıtmak istedim ama bu imkansızdı. Gözyaşlarım sanki bir ceza gibi benden alınmıştı. Hemen yanımda ki yatağa sırtımı yasladım. Dizlerimi kırarak kendime çektim ve kollarımı bacaklarıma sardım. Titremekten bunu zor yapmıştım. Kafamı da dizlerime yasladım ama titrediğim için defalarca kez dizlerime alnımı vurmuştum. Bu kafamdaki sancıyı kat ve kat arttırdı ama duramadım.

O şekilde yerde öylece dururken şiddetle kapının çarpma sesini duydum. Kafamı kaldıramadım ama karanlığımın aydınlandığını gözlerime sızan ışık süzmelerinden anladım. Ama karanlık istiyordum. Gözlerimi kapattım ve kendimi karanlığa mahkum ettim.

Bu esnada onun sesini duydum. "Matmazel!" Telaşla bana koşan adımlarını duydum ama tepki veremedim. Kendi içimde zaten yeterli bir savaş veriyordum. Bedenimdeki enerji tükeniyordu her seferinde ve ben engel olamıyordum. Bir ilacım vardı ama bazen ona ulaşamayacak kadar şiddetleniyordu krizlerim.

Bir kez daha hıçkırdım. Öyle çok titriyordum ki dişlerim birbirine çarpıyordu. Gözlerimi kapatmamla kabusumdaki görüntüler yeniden geldi. Hızla gözlerimi açtım ama kafamı kaldırmadım. Kendime daha sıkı sarılarak hafifçe ileri geri salladım.

Az öncekine kıyasla daha yakınımdan, hatta fazla yakınımdan gelen, "Matmazel..." sesiyle bir kez daha hıçkırdım. İstemiyordum. Hep kendi başıma atlatmıştım iki yıldır bu krizleri. Alışmıştım yalnızlığa. Şimdi yeniden onun varlığına desteğine alışırsam ondan kopamazdım. Biliyorum, o yüzden ondan uzak durmalıydım ama kafam şu haldeyken bu meseleyi düşünecek durumda değildim.

"İlaç..." diye fısıldadım ama muhtemelen duymadı. Koluma dokunduğunu hissetmemle kendimi geri çekmek istedim ama arkamda yatak vardı. Kayabildiğim kadar yana kaymaya çalıştım ama kırılan her neyse onun parçaları vardı o yüzden çok ilerleyemedim.

"Matmazel," diye acıyla seslendi bana. "Beni duyuyor musun?" Hiçbir tepki vermeden titremeye devam ettim. Sesi vardı ama algılarım bir o kadar kapalı gibiydi. Kulağımda hissettiğim cızırtı sesiyle başımı hafifçe yana yatırdım. "Dokunmam lazım Matmazel. Seni sakinleştirmek için. İzin ver şimdilik." Yapamıyordum beynim geri kaçmamı emrediyordu. Söylemesem de sanki aklımı okuyormuş gibi, "Beynini yöneten sensin." dedi. "Onu istediğine inandır. Şimdilik..."

Zorladım. Ne kadar becerebildim muamma ama zorladım. Bu daha çok titrememe neden oldu. Birden bana sarılmasıyla vücudum buz kesti. Kollarını bana dolayıp sıkı sıkı sardı ve çenesini başımın tepesine yasladı. "Bir şey yok. Sadece kafanın içindekilerin sana bir oyunu. İyisin... Sorun yok."

Beni daha da sıkı sarmalarken titremelerim anlık kesilmişti ama sarıldığı için değil ani temastan. Nefesim bile kesilmişken bir süre öylece donup kaldım. Sonra bir hıçkırıkla yeniden nefes aldım. Soluklarım hızlandığında titreme yeniden vurdu ve Demir daha sıkı sarıldı. Bu sefer daha hafifti. Onu itmek istedim ellerimi göğsüne koydum ama gücüm yoktu. Hayır ona alışamazdım, hayır onu istemiyordum.

Nefeslerim derinleştiğinde gözlerimi yumdum ve başımı onun göğsüne yasladım. Yorgun düşmüştüm yine. Bu anlarda mantığımı aramak zordu, o yüzden şimdi onunla sakinleşsem sonra kaldığım yerden uzak durmaya devam edebilirdim bence. Kriz anlarında bedenimin en çok aradığı şey güvenli bir sığınaktı. Her seferinde bu Demir olmuştu. Ömer'in yanında hep krizlerimi tutmuştum ama o olsa yine değişmezdi. Burada asıl nokta güvendi. Beynim güvendiği birini algıladığında sakinleşiyordu. Şimdi güvendeyiz, hiçbir şey olmayacak, bize zarar gelmez... Demir ise benim en güvendiğim sığınaktı bu zamana kadar. Hala öyle miydi? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey krizlerimde bana iyi geldiğiydi. Yani ben ne kadar reddetsem de beynim aslında ona güveniyordu.

Titremelerim son bulduğunda bedenim yine kendini kasmıştı. Dişlerimi sıktığımda nefeslerim kesik kesikti. Kalbim artık fazla yavaş atıyordu, bu iniş çıkışlar beni tüketiyordu. Kafamdaki zonklamalar sadece basit bir ağrıya dönüştüğünde Demir azda olsa iyi olduğumu hissetmiş gibi benden ayrıldı. Omuzlarımdan tutarak yere yığılmamı engelledi. Titrek gözlerin altında ona bakarken hıçkırdım. Bu halime karşılık dudakları acıyla kıvrıldı. "Bir ağlasan rahatlayacaksın aslında."

Ağlayamıyordum. Bu benim suçum değildi. Zamanında bunun için kendimi çok zorlamıştım. Loş ortamda müzik açıp kötü anılarımı düşündüğüm olmuştu ama hayır ağlayamıyordum. Sonuç ise yine krizdi.

Bakışlarımı kaçırdığımda, "İlaç..." diye fısıldadım. Yere eğdiğim bakışlarımla kırdığım vazoyu gördüm. Komidinin üzerindeki içinde yapay çiçekler olan bir vazoydu. Çarpmamla kırılmıştı ve kırıklar etrafa saçılmıştı. Bir yerimi kestim mi bilmiyorum, pek hissetmiyorum. O an aklıma tek bir düşünce geldi. Acıyı hissedersem krizlerden kurtulur muydum? Uyuşturucuyu saymazsak şu zamana kadar kendime bilerek zarar vermemiştim. Denediğim olmuştu ama hatırladığım kadarıyla hiç canımı yakmamıştım. Ama şimdi... Denemek istiyordum.

Demir beni duymazdan gelerek elleriyle omuzlarımı sıvazladı. "İyisin, ilaca ihtiyacın yok." Ensemden tutup bir kez daha başımı göğsüne yasladığında derin bir nefes alışla göğsünün hareketini hissettim. "Bunu tekrarla içinden."

İlacımın içinde uyuşturucu olduğunu biliyordu muhtemelen o yüzden hiç sorgulamamıştım. Bir süre sonra vücudum kendini kasmayı bıraktı. Serbest kalışımla hafif bir titreme yeniden vurdu. Bu sefer sadece titreme ve baş ağrısıydı. Gözlerim kapansa da titreşiyordu, bu gece rahat bir uyku yoktu bana anlaşılan.

Olduğum yerde doğrulup Demir'den uzaklaşmaya çalıştığımda Demir birden beni kucakladı. Ağzımı açamadan geri yatağa bıraktı. Baçım yastıkla buluştuğunda kısık gözlerimin ardından ona baktım. Bir eliyle yüzüme gelen saçlarımı geri iteledi yavaşça. Kahveleri yüzümün her noktasında gezinirken derin bir iç çekti. "Korkuttun be kızım." Gözlerini kapatıp elini çekmesiyle bir adım geriledi.

Ben onu öylece izlerken odadan çıktı ama ışığı kapatmadı. Kısa sürede bir poşetle geri geldi. Yatağın önünde eğildiğinde onu göremedim ama yerdeki kırıkları topladığına emindim. Öylece yorgun bakışlarla karşıya baktım. Hala azda olsa titriyordum.

Demir kısa sürede doğruldu ama bana bakmadı. Odadan yeniden çıktı ve kısa süre sonra elinde su bardağıyla geri döndü. Yanıma geldiğinde beni doğrultmak için üzerime eğildiğinde elimle onu durdurdum ve gücümü toplayabildiğim kadar ellerimi iki yanımdan bastırarak olduğum yerde suyu içebileceğim kadar doğruldum. Su bardağını elime aldığımda titrememin o kadar da az olmadığını fark ettim. Son bir umut Demir'e bakarak, "İlaç?" diye sorsam da dudaklarını birbirine bastırarak kafasını iki yana salladı.

"Şunu anla Matmazel. İlaç sana iyi gelmiyor, sen iyi geldiğini düşünüyorsun. Yine kendini kandırıyorsun." Kaşlarıyla bardağı işaret etti. "Zorlama, iç suyu kendine gel."

Göz devirmek istedim ama ciddi manada halim yoktu. Titreyen ellerle zar zor suyu içtim. Bitirebildiğimde yarısı çenemden aşağı süzülmüştü ama umursamadım. Bardağı geri Demir'e uzattığımda yine kendi çabamla geri yatağa uzandım. Ona bakmadan yan dönüp dizlerimi kendime çektim ve ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Titremelerimin geçmesini umut ederek gözlerimi yumdum. "Işığı kapatma bir süre olur mu?"

Soruma cevap vermedi. Odadan çıktığını adım seslerinden duydum ama geri geleceğini biliyordum. Gerekirse sabaha kadar dibimde ayakta beklerdi ama beni şu durumda yalnız bırakmazdı.

Tahmin ettiğim gibi kısa sürede odaya geldi. İsteğimin aksine ışığı kapatınca gözlerimi hızla araladım ama odaya süzülen hafif, loş ışıklar vardı. Pembe, mavi, kırmızı, yeşil... Tavanda belli belirsiz desenler oluşturuyordu. Oda yine karanlıktı ama zifiri siyah değildi en azından, renkler vardı. Artık benim hayatımda olmayan renkler...

Karşımda gördüğüm karartıyla gözlerimi yeniden kapattım ama istesem de uyku taklidi yapamazdım. Titreyen bedenim buna izin vermiyordu. Yatağın diğer tarafı hafifçe çöktüğünde kendimi olabildiğince geri çektim. Köşeye geldiğimde Demir'in alıp verdiği sıkıntılı solukları duyabiliyordum. "Sadece elini ver Matmazel." İnat ederek olduğum yerde daha da küçüldüm ve ellerimi bacaklarımın arasında sakladım. Bu halime zayıf bir şekilde güldüğünü duydum. "Neyi zorluyorsun tam olarak?" Yattığım yerden olabildiğinde omuz silkerek karşılık verdim. "Uzatma Matmazel. Bence şuan buna ikimizin de hali yok."

Sesimi bulduğumda, "Sana ne oldu? Kriz geçiren benim." dedim ama yine fısıltıdan fazlası değildi.

Bir süre sustu. "Ne yani bende mi kriz geçireyim istiyorsun?" Gülüşünü işittim sonra. "Yalnız ben şunca yılın birikmişleriyle bir vazoyu değil direkt bu evi yıkarım."

Gözlerimi hafifçe araladığımda kafamı kaldırıp ona baktım. Yatağın ucunda yarım bir şekilde oturmuş elini öne uzatmıştı. Tepeden kafasını eğmiş bana bakarken yutkundum. Yüzüne vuran yeşil ışıkla çok farklı duruyordu. Halim olsa gülerdim. Daha fazla zorlamanın manası yoktu çünkü gitmeyecekti biliyorum. Ne söylersem söyleyeyim bakışlarımı onun gibi gizleyemediğimden hep beni anlayacaktı ve ben onu hiç kandıramayacaktım.

Bir elimi ortaya çıkarıp ileri uzattığımda çok ileri götürmemiştim. Ama o elimi yakalayıp nazikçe kendine çekti. Parmaklarını avuç içimde gezdirmeye başladığında titremelerim sanki bunu bekliyormuş gibi kademe kademe azaldı. Yutkunarak gözlerimi yumdum. Ben onu itsem bile bedenim tam aksini yapıyordu ve ben artık gerçekten ne hissettiğimi çözemeyecek noktaya geliyordum. Çok büyük bir çıkmaz sokaktaydım ama aslında burası kalabalık bir meydanın tam ortasıydı.

"Matmazel," dediğinde ne isteyeceğini bildiğimden konuşmasına fırsat vermeden cevap verdim.

"Bana temas etmediğin sürece istediğini yap." Sesim mırıltı gibiydi çünkü ne kadar reddetsem de mayışıyordum.

Bir süre sessizlik oldu sonra yatağın diğer ucuna yattığını hissettim. "Yorgun olmasam yatmazdım Matmazel." Bir şey demedim, anlıyordum onu. Gözlerimi hafifçe araladığımda onun bir köşede benim diğer köşede yattığımız yatağın tam ortasındaki ellerimizi gördüm. Sadece ellerimiz temas halindeydi. O da beni rahatlatmak için. Şu görüntüye bakınca sanki aramızdaki bağ bu kadarmış gibi hissettirdi. İkimiz ayrı iki uçta duruyorduk ve elimi uzatan bendim tutanda o. O tutmayı bırakırsa tüm bağ kopardı. Aslında her şey bu kadar basitti.

Gözlerim geri kapandığında, "Türkiye'de durumlar iyidir değil mi?" diye sordum. Kabustan sonra ekibin aklımdan çıkması imkansızdı. Uykuya dalmak üzere de bunu soruyorsam... Kesinlikle uyuduğumda yeniden kabus görecektim.

Demir'in mırıltıyla beni onayladığını işittim. Uykuya daldığımdan sesi uzaklaşmıştı. "Neden sordun?"

Titremlerim yok olmuştu ve vücudum tamamen gevşemişti. Baş ağrım hala azda olsa vardı ama uyumama engel değildi. "Merak ettim."

"Şu durumda?"

Bu sefer ben onu mırıltıyla onayladım. "Bu durumda."

Bir şey demedi. Krizimin nedenini kabusta ekibi o halde görmem olduğunu bilmedi. İçimi kaplayan bir karartı vardı. Sadece kesik kesik görüntüler görmüştüm ama hepsi kanlar içindeydi. Daha garibi ise bu durumun tanıdık gelmesiydi. Oysa daha önce böyle bir kabus görmediğime eminim.

"Uyudun mu?"

Sorusuyla iç çektim. "Uyuyan insana bunu mu soruyorsun Demir?"

"Demek ki uyumamışsın."

Yerimde hafifçe kıpırdandım. Yataktan düşmemek için özel bir çaba gösteriyordum. "Uyuyacağım ama. Niye konuşturuyorsun?"

Gülüşünü duydum. "İyi olduğundan emin olmam lazım."

Bu sefer iç çeken bendim. "İyiyim Demir." Sonra başımı iyice yastığa gömdüm. "İlacımı versen daha iyi olabilirim tabii." O gücü bulabilsem kalkıp ben alırdım ama asla yoktu.

"İyi uykular Matmazel."

Yüzümü tamamen yastığa gömdüğümde boğuk sesle, "İyi uykular Demir Adam. Tabii uyursan..." Uyumayacağına adım gibi emindim. Bir şey demedi. Bende daha fazla dayanamayıp uykuya daldım. Avuç içimde dolanan parmakları ise bir saniye durmadı, dursa ve yokluğunu hissetsem uyanırdım çünkü. Sırf bu yüzden uyumayıp tüm gece bunu yapardı şuan bana. Eskiden yapmıştı, yine yapardı. Tarih tekerrür ediyordu ama bu sefer benim bazı korkularım vardı. Yeniden ona bağlanmak gibi...

...

Başıma vuran zonklamayla dişlerimi sıkarak kısık sesle inledim. Yine kabus görmüştüm ve önceki kabusta gördüğüm görüntüler vardı. Gece ara sıra titreme vurmuştu. İstesem de ilacımı içmeden iyi olamıyordum çünkü aklımı durduran tek şey oydu. Ve aklım durmadı mı fazla çalışıp düşüncelerimle beni boğuyordu. Belki de salak olmak daha güzeldi...

Bu sefer sadece baş ağrısı vardı. Geceki kadar şiddetli olmasa da yine de üzerimde bir etkisi vardı. Gözlerimi sıkmayı bırakıp zorla araladım. İçime zorlukla bir nefes çektim. Krizler bedenimi yoruyordu. Her yerim ağrıyordu ve yatmaya devam etmek istiyordum ama uyumak istemiyordum. Uyumadan dinlenmenin bir yolu yok muydu?

Gözlerim ilk bulanık görse de kısa sürede netleşti. İlk gördüğüm yatağın ortasındaki elim oldu. Demir'in parmakları hala avuç içimdeki çizgilerle oynuyordu. İçime derin bir nefes çekerek kafamı hafifçe kıpırdattım. Ona baktığımda hala aynı uzaklıkta yatağın diğer ucunda yattığını gördüm. O ellerimize bakıyordu ama uyandığımı fark etmiş olmalı ki içine derin bir nefes çekerek konuştu. "Gece boyu kabus gördün."

Kuruyan dudaklarımı zorla aralayarak çatallaşan sesimle kısıkta olsa konuşmayı başardım. "Biliyorum." Parmakları hala avuç içimde oynuyordu. Elimi çekmek istedim ama o gücü kendimde bulamadım. Belki de geri çekmek istemiyordum çünkü reddedemeyeceğim şekilde bu bana iyi geliyordu. "Sende gece boyu uyumadın."

Ben onun hala azda olsa yaralı yüzüne, şişmiş göz altlarına ve dağılmış saçlarına bakarken onun tek odağı ellerimizdi. "Nerden biliyorsun?"

Umursamaz bir tavırla dudak büzdüm. "Öyle hissettim." Aslında elimdeki dokunuşları durduğunda ara sıra uyanıp hafif krizler geçirmiştim. O an belki de uykuya dalmıştı ama ben kriz geçirince yeniden uyanmıştı. Benim yüzümden uyuyamamıştı... Bir an yutkunamadım. O bir şey demeyince yeniden konuşan ben oldum. "Bunu yapma."

Parmaklarının hareketi sekteye uğradığı an gözlerini kaldırarak bana baktı. Kızarmış kahve gözlerini görmek kalbimin teklemesine neden oldu. "Neyi?" Bir süre öylece ona baktım. Onunda sesi kısıktı, o da yorgundu ama benimle ilgileniyordu. Artık bunu yapmamalıydı çünkü bana iyi gelse de içimdeki vicdan dağına bir parça daha ekliyordu ve bunun sonucunda benim tek düşündüğüm bu borcu nasıl ödeyeceğim oluyordu. Ya adam benim için kafasından vurulmuştu! Yok saymaya çalışıyordum ama hayır olmuyordu içimde bir yangın vardı. Birinin benim için bu kadar çok acı çekmesi beni daha çok yaralıyordu. Söyleyecek çok şeyim vardı, ama bir o kadar da kelimelerim yetmiyordu. Kendi içimde çelişiyordum ve artık basit bir çıkmazda değil, koca bir yangının ortasındaydım. Sanki kurtuluş yoktu, sanki...

İçimdeki yangının aksine gayet sakin bir sesle, "Tekrar Demir olma." dedim. Acaba o da mı böyle yapıyordu? İçi yanmasına rağmen hep sakin, umursamaz görünüyordu? Daha önce hiç Demir'i bu kadar anlayacağımı düşünmemiştim ama şimdi...

Dudaklarında oluşan buruk tebessümle içimde bir yerler sızladı. Boğuluyor gibi hissediyordun ve daha birçok şey... Karmakarışıktım ve çözülecek gibi değildim. Buna rağmen Demir beni anlıyordu. "Niye?" diye sorunca kafamdaki karışıklığı yok saymaya çalışıp ona odaklanmayı denedim. "Tekrar Demir'in olmamı istemez misin?"

Aynı buruk gülümseme bende de oluştu. Eskiden onu hep sahiplenirdim çünkü bir tek benim Demir'imdi. Kendini bana adamıştı, sanki bana ait gibi hissettiriyordu. Benden hiç gitmez hep bende kalır gibiydi... Ama gitmişti. O hislerde onunla birlikte gitmişti. Gözlerimi kapatıp aklımda canlanan anıları yok etmeye çalıştım. Oysa ki bunları unutmak için çok çaba sarf etmiştim. Bir kere gözlerine bakınca hatırlayacak mıydım her seferinde? Ama olmazdı ki böyle. "İstemem Demir. Sadece Demir ol artık." Gözlerimi açtığımda anında bakışlarımız birbirini buldu, sanki hep birbirine aitmiş gibi. Söyleyemedim, bencilliğimi kendime sakladım. Cümlemi içimden devam ettirdim. Ne bana, ne başkasına. Kimsenin Demir'i olma. Elimi hafifçe geri çekerken, "Kendin ol sadece. Birazda kendini düşün, kendine de iyiliğin dokunsun olur mu?" dedim.

Elimi çektiğimde yatağın ortasındaki eli öylece kalmıştı. Bakışları kendi eline indiğinde içine sesli bir nefes çekti. "Senin için yaşarken bunu bana söylemen acımasızca değil mi Matmazel?" Acıyla güldü ve bu göğsümün sıkışmasına neden oldu. "İmkanı yok Matmazel. Ben sen varsan Demir'im. Yoksan zaten bir hiçim." Gözlerime yeniden baktığında bakışları fazla derinleşmişti. "Bir tek sana Demir'im. Bir tek sana... Kendime bile olamadığım kadar sana." Ne diyeceğimi bilemeden öylece ona bakakaldığımda bakışlarını kaçıranda, kaçar gibi yataktan kalkıp odadan çıkanda o olmuştu.

Öylece bıraktığı boşluğa baktım. Ben yoksam o yoktu. O zaman hep onun yanında mı olmalıydım? İyi olsun istiyordum, mutlu olsun istiyordum çünkü bunu en çok hak eden oydu. Peki bu cidden benim elimde miydi? İyide ben ne yapabilirdim ki? Daha kendime bile yararım yoktu. Aslında bir bakıma onun da kendine bir yararı yoktu. Biz ikimiz hem birbirimize zarar hem de yarardık. Bu, bu şekilde nereye kadar giderdi?

İçime derin bir nefes çekerek zorla gücümü topladım ve yatakta doğruldum. Başıma tekrar şiddetli bir ağrı saplanınca tek elimle ovuşturdum. Yorganı üzerimden atıp doğruldum. Son kez yatağa baktığımda Demir'in yorganı kendi tarafına bile çekmediğini gördüm. Gece çok soğuk olmuyordu ama... Sorun bu değildi zaten. Sorun yine kendinden önceye beni koymasıydı. Fazla fedakardı, gereğinden fazla... Kendini de düşünmeliydi ve ben hayatından çıkmadan en azından ona bunu öğretmek istiyordum. Küçükken de ona bir çok şey öğretmiştim, o da bana... Ona öğreteceğim son şeyde bu olsun istiyordum. Becerebilir miydim?

Daha fazla oyalanmadan sarsak adımlarla odanın köşesinde ki valizime ilerledim. Valizin dibine gelmemle birlikte dizlerimin üzerine çökmem bir olmuştu. Köşesine sakladığım ilacı bulduğum gibi avucuma doldurup içtim. Ne kadar olduğu umurumda değildi, yeter ki gün içinde kabusta gördüklerim aklıma gelmesindi. Kabus...

Aklıma ekip geldi. Etrafa bakındım. Telefonum neredeydi? Mayıs'ı aramalıydım. Ekip nasıldı? Ilgaz nasıldı... Bilmem lazım. Şuan öğrenmem gereken tek şey buydu. Kendimi toparlamamın da başka bir yolu yoktu zaten.

Dayanamayarak kendimi yere attım. Bir süre tavanı izleyip kendime gelmeye çalıştım. Bir süre sonra zorla ayaklandım. Vücudumdaki tüm güç çekilmiş gibiydi. Aynanın karşısına geçmemle kendime baktım. Berbat haldeydim. Uyumama rağmen göz altlarım şişmişti. Yorgunluğum gözlerime yansımış gibiydi. Dağılan saçlarımı düzeltmek için elimi saçlarıma geçirdim ama pekte bir etkisi olmadı. Duş alsam iyi olurdu. Kafam fazla karışıktı ne düşünmem ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Muhtemelen gün içinde de çeşitli iniş çıkışlarım olacaktı. Demir'le çok yüz yüze gelmesek iyi olurdu.

Bakışlarım aynanın sağına yere kayınca telefonumu yerde buldum. Muhtemelen kriz anında düşmüştü. Yere eğilip elime aldım ve bir süre ekrandaki yansımamla bakıştım. Kendimi arkamdaki yatağa bırakıp telefonu açtım. Mesajlara girdiğimde dudaklarımı birbirine bastırdım. Birden iyi misiniz? diye sormam çok mu garip olurdu?

İçime derin bir nefes çekerek başımı pencereye çevirdim. Başıma bir ağrı daha saplanınca gözlerimi kapattım. Yine de az öncekine göre iyiydim. Yada değildim. Bilmiyorum. Belki de Demir'in dediği gibi sadece kendimi kandırıyorumdur.

Göz devirerek ofladım ve telefonu kapattım ve yatağın diğer ucuna savurdum. Ellerimi saçlarıma daldırıp kafamı öne eğdim. "Kendine gel kızım. Kabus gördün sadece, her zaman gördüklerinden. Kafayı yeme. İyiler. Kimseyi germe." Kendimi sakinleştirme çabalarım başarısız sonuçlanınca hafif bir çığlık atarak az önce attığım telefona uzandım. Basit bir iyi misiniz? sorusundan bir şey olmazdı.

Selam tatlım. Umarım gece başını belaya sokacak bir şey yapmamışsındır.

Anında mesaja cevap gelmesiyle gülümsedim. Tabii saat farkı vardı. Onların çoktan uyanıp kahvaltı yapmış olması lazımdı. Eh, Mayıs'ta yapacak bir şey bulamayıp muhtemelen telefonda takılıyordur. Yani orada olmasam da orada gibiydim. Düzene o kadar alışmıştım ki... Evet, ben sanırım ekibi özlemiştim. Asla Ilgaz'ı değil. Genel olarak ekibi. Özleyecek olsam zaten buraya gelmezdim. Gerçi... Her neyse çok düşünmek zarardı. Bir süre kendime bu konuda düşünmeyi yasaklıyordum, en azından Türkiye'ye dönene kadar.

Yılın Beşinci Ayı: MAYIS

Bana olan güvenin her gün biraz daha beni duygulandırıyor tatlım.

Yani?

Yılın Beşinci Ayı: MAYIS

Ne yani?

Bir şey yaptın mı?

Yılın Beşinci Ayı: MAYIS

Şuan göz devirdim. Tahmin etmişsindir ama yine de belirtmek istedim.

Ve hayır. Hiç bi bok yapmadım.

Peki.

Başka mesaj yazmayınca dudaklarımı birbirine bastırdım. Sormasam söylemeyecekti. Vazgeçmeden hızla parmaklarımı klavyede gezdirdim ve mesajı gönderdim.

Ilgaz nasıl?

Ve ekip nasıl?

Direkt ekibi sorsam özellikle Ilgaz'a değinmeyeceğini biliyordum. Artık ekibi sorduğumda Ilgaz'ı merak ettiğimi bildiğinden inadına cevap vermiyordu.

Yılın Beşinci Ayı: MAYIS

İyiler.

Ilgaz'a dikkat etmemişim.

İyidir herhalde.

Sinirden dilimi ısırdım. İnadına yapıyordu. Israr etmeyecektim.

Peki.

Devamında ne mesaj attığına bakmadan telefonu kapattım. İyi olmasa söylerdi bence o yüzden iyilerdi. İçime derin bir nefes çektim. Ayağa kalkmamla anlık başım zonklasa da yok saymaya çalıştım. Abartılacak bir durum yoktu böyle krizleri yüzlerce insan geçiriyordu sonuçta. Odanın kapısını açıp dışarı çıktım. Mutfaktan sesler geliyordu. Muhtemelen Demir yine iş başındaydı ve ikimizde yine ne yapacağımızı çok iyi biliyorduk. Hiç bir şey olmamış gibi devam etmek...

Neyse, böylesi daha iyiydi zaten o yüzden sorun yoktu.

Lavaboya geçip elimi yüzümü yıkadım. Üzerimi değiştirmeye üşendiğimden direkt mutfağa geçtim. Demir ocağın orada tavada muhtemelen yumurta pişiriyordu. Kahvaltı hazır sayılırdı. Çoğu zaman yemekleri o hazırlıyordu ama sesi çıkmıyordu. Doğrusu tebrik edilesi bir davranıştı, gerçi eskiden de öyleydi. Alışkanlıklar değişmiyordu işte. Mesela bende tüm gün yatıyordum.

Geldiğimi belli etmek adına boğazımı temizledim. Demir'in profilinden dudaklarının kıvrıldığını gördüm. "Sağır değilim ben Matmazel."

Göz devirerek tezgaha ilerledim. "İyi bari kulakların hala sağlam."

Yanına geldiğimde ocağa baktım. Sucuklu yumurta yaptığını görmemle yüzümü buruşturdum. "Fransa'da sucuk mu varmış?"

Demir ocağın altını kısarken, "Ararsan bulamayacağın şey yok." dediğinde kaşlarım çatıldı.

Oflayarak tek elimle şakaklarımı ovuşturdum. "Demir zaten kafam fazla dolu, başım hala ağrıyor. Ne demeye çalışıyorsun, neyi ima ediyorsun hiç düşünecek ve kafa yoracak halde değilim."

"Ama hala uzun uzun konuşabiliyorsun."

Alttan ona ters ters baktığımda o bir de yumurtanın üstüne pul biber döküyordu. Kaşlarım havalanırken, "İnat mısın?"

Güldü. "Ayılırsın işte."

Elimi uzatıp elinden pul biber kavanozunu aldım. Ondan uzağa koyduğumda, "Kalsın ben kahvaltıdan sonra uyumaya devam edeceğim." dedim. Bedenini tamamen bana döndürdü. Bir süre öylece bana baktı yine yüzünden tek bir duygu okunamayacak halindeydi. Bakışlarını gözlerime kilitlendiğinde bende aynı düz ifadeyle ona baktım. Dilini damağına vurduğunda kafamı salladım. "Ne?"

Çenesini kaldırıp indirdi. "İzin vermiyorum."

Anlamadığım için kaşlarım havalandı. "Neye tam olarak?"

Omuz silkerek elini tezgahta ileri uzattı. "Uyumana."

Bir adım gerileyerek uzandığı pul biberi ondan uzaklaştırdım. Önüme gelen saçlarımı kafamı savurarak arkaya attım. "Sen kendini iyice annem zannettin. İzin aldığımı hatırlamıyorum."

O da bir adım ilerledi. "Benim evim, benim kurallarım."

Ciddi bir ifadeyle ona baktım. "Demir sana şuradan bir geçiririm şimdi. Bana çocukluk yapma diyene bak."

Sözlerimle güldü ve eş zamanlı olarak bir adım ilerledik. Ben geriye, o ileriye. "Okey o zaman. Şöyle diyelim." Ne? der gibi kafamı salladım. Dudağı tek kenara kıvrıldığında bir adım daha gerilerim. Sırtımın buzdolabına çarptığını hissettiğimde durmak zorunda kaldım. O da durdu. Aradaki iki adım mesafe olduğu yerde dururken öne eğilip elimdeki küçük kavanoza uzandı. Yüzlerimiz aynı hizaya indiğinde gözlerimin içine bakarak, "Senin kabus görmemen için uyumana izin vermiyorum." dedi. Eli kavanozun üzerindeki elimi sarınca öylece ona baktım. "Kısaca seni düşünüyorum Matmazel."

Şaşırdığımı hissetmemle kaşlarım havalandı. Hayır şaşırdığım beni düşünmesi değil bunu açıkça dile getirmesiydi. "Hayırdır? Bugün bir konuşma isteği gelmiş sana."

Bana buruk bir tebessümle baktığında içimde bir noktanın sızladığını hissettim. Direkt böyle demek istemezdim ama içimde tuttuklarım biriktikçe çıkmak istiyordu. Hayır atlatmamıştım. Niye susmuştu? Ömer'i göndermek yerine gelemese bile en azından arayıp... Biliyorum mantıklı bir açıklaması vardı ama içimdeki 18 yaşındaki o kız susmuyordu. Ölmüştü o kız ama susmuyordu.

"Sen demiyor muydun susma diye? Bende açıkça konuşuyorum işte." Sözleriyle daldığım karanlık kuyudan çıktım. Bazen geçmiş beni alıp götürüyordu ve buna engel olamıyordum. Biliyorum takılmamam lazımdı, geçip gitmem yok saymam lazımdı ama yok olmuyordu. En beklemediğim anda vuruyordu ve beni yerle bir ediyordu. Hayır kastım sadece Demir değildi. Tüm yaşadıklarım... Ne kadar reddetsem de çok ağırdı. Bir çocuğun yaşamaması gereken kadar ağır...

Ne ara aradaki mesafeyi kapattığını anlamamıştım ama tam karşımdaydı şimdi. Kafamı kaldırıp ona baktığımda yine kaşlarım çatıktı. "Onu Holly için dediğimi hatırlıyorum ben."

Nefesini verdiğinde, "Ve bende sana her zaman Holly'den önce senin geldiğini söylediğimi hatırlıyorum." dedi.

Göz devirmeden edemedim. "Şunu yapma artık."

"Nasıl yapmamayayım Matmazel? Kendimden bile önceye seni koyarken nasıl ilk düşündüğüm kişi sen olma? İmkanı yok. Benim için bir tek sen varsın." Bir şey demeden kafamı omzuma yatırıp yorgun bakışlarla ona baktım. Kavanozun üstünde duran elimin üstünde hala onun elinin olduğunu elimi hafifçe okşamasıyla hatırladım. "Hala anlamadın mı Matmazel? Benim dünyam tek bir kelimeden oluşuyor." Bakışları kısa bir an dudaklarıma kaydığında burnundan sert bir nefes verdi. Yeniden gözlerime baktığında hafifçe üzerime eğildi. Anlık nefesim kesildiğinde dudakları yanağımı es geçip kulağımın yakınında durdu. "Matmazel..."

Nefesimi tuttuğumda buz kestiğimi hissettim. Birden ne olmuştu nasıl bu konuma gelmiştik hiçbir fikrim yoktu. Kendimi toparlayıp sesimi net bir tonda çıkarabildiğimde, "Ne olmasını bekliyorsun Demir?" diye sordum. Geri çekildiğinde yüzlerimiz arasındaki mesafe bir karıştan azdı. Gözlerinin kahvesine dalıp giderken aklıma gelen kişi çok farklıydı ve bu durumda kendimden iğreniyordum. Hiç iyi hissetmiyordum bu şekilde. Sanki aklımdakiyle yanımdaki başkaydı. Teknik olarak öyleydi aslında ama... Cidden kafayı yiyeceğim! Cümlemin ardından uzun süre sustuğumu fark ettiğimde toparladım. "Onca şeyden sonra?" Sussam da Demir konuşmamıştı sanki cümlemin devamının geleceğini biliyor gibiydi. Son dediğimden sonra ise bir saniye beklemeden konuşmuştu sanki söyleyeceklerimin bittiğini biliyormuş gibi... Beni ezbere biliyordu. Gerçekten ben bile kim olduğumu kestiremezken o beni kendi yazdığı bir şiirmişim gibi ezbere biliyordu. Bu da içime dokunuyordu. O beni böyle severken ben ne yapacağımı bilmiyordum ona haksızlık ediyor gibi hissediyordum. Böyle daha da çıkmaza giriyordum ve düşündükçe kafayı yiyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum, ciddi manada bilmiyordum ve bu daha çok hata yapmama neden oluyordu. Artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kestiremeyecek durumdaydım ve... Ben sanırım kafayı yiyorum.

"Bilmiyorum Matmazel."

Verdiği cevapla gülüşümü tutamadım. Neden güldüğümün tek açıklaması bence deliriyor oluşumdu. "Sen ve belirsizlik?" Susardı ama bildikleriyle susardı. Genellikle bu cümleyi kuran ben olurdum.

Aynı şekilde o da güldü. Harika birlikte deliriyorduk. "Her zaman bir şeyleri bilmeyen taraf sen olmayacaksın ya." Gülüşü dursa da dudaklarındaki tebessüm yerini kuruyordu. "Ve eskiden söylemediğimi fark ettim." Boğazını temizledi. "İlk olarak bildiğin halde bilmiyorum dediğini veya bildiklerini içinde reddettiğin için bilmiyorum dediğini biliyorum ama bunu yok sayıyorum." İçine derin bir nefes çekti. "Bilme Matmazel. Herkes her şeyi bilecek değil ya. Ben seni belirsizliklerinle de severim."

Dudaklarım aralandığında bir an neye uğradığımı şaşırdım. Yaklaşık beş dakikada ben ne yaşadım? "Eee..." diye ağzımda bir şeyler gevelesem de pek net bir kelime çıkamadı.

Demir bir süre bu halime güldü. "Yani eskiden dememişim ya. O zaman dediğimi var say. Yoksa şuan niye böyle bir şey diyeyim."

Dudaklarım aralık kaşlarım çatıldığında garip bir ifadeyle ona baktım. "Aklımla oynuyorsun farkında mısın?"

Daha çok güldü ve iki adım geri çekilerek elindeki kavanozu gösterdi. Hızla kafamı eğerek tezgahtaki elime baktım. Onu ne ara almıştı? "Aynen ondan yapıyordum."

Kaşlarımı çatarak ona atılmamla hızla sırtını döndü ve kavanozu sakladı. "Bak çok ciddiyim ben o yumurtayı yiyemem." Acı sevmiyordum, hele sucuk hiç sevmiyordum! İkisine aynı anda tahammül edemezdim.

Gülerek iki adım ilerledi. Ve hızla yumurtanın üzerine pul biberi serpti. Işık hızıyla hareket ediyordu resmen! Somurtarak ona baktığımda o gayet keyifliydi. "İyi bari hala seni salağa çevirebilmem güzel." Kaşlarım çatıldığında o yüzüme bakarak keyifle gülüyordu. Bu sinirlerimi daha da zıplatınca elime ilk geçen şeyi ona fırlattığımda bunun bıçak olduğunu ilk fark etmemiştim. Hızla sağa kayarak bıçaktan kurtulduğunda bir süre göz kırpıştırarak duvara saplanan bıçağa baktım. Sonra tezgaha baktığımda doğrama tahtasını gördüm.

Sinirle ona dönerek tezgahı gösterdim. "Bir insan hiç mi değişmez ya! Hala aynı dağınıklıkla çalışıyorsun!"

Büyümüş gözlerle bana bakarken, "Beğenmiyorsan sen yap!" diye bağırdı ama sesi hiçte yüksek değildi. Bilerek benimkiyle eşitliyordu yoksa yeri göğü inlettiği zamanları da görmüştük.

"Ya bıçak sana gelseydi!"

"Fırlatmasaydın!"

"Sende salak salak konuşmasaydın!"

O tekrar ağzını açacağı sırada bakışlarımız kesişti. Bir saniye öyle durmamız yetti ve ikimizde dayanamayarak güldük. Gerçekten iyi değildik ama az önce tamamen refleks olarak fırlatmıştım o bıçağı. Bıçak olduğunu bilsem fırlatmayı geçtim elime bile almazdım. Ayrıca anlık yüreğim ağzıma gelmemiş değildi ve şuan sırf sinirden gülüyordum. Kalçamı tezgaha yaslayıp tek elimin avuç içini tezgaha yaslayıp diğer elimin bileğini anlıma yasladım. Bu sırada onun sesini duydum. "En azından bugünde seni güldürebildik."

İçime derin bir nefes çekerek gülüşümü sakinleştirmeye çalıştım. Omzumun üstünden ona baktığımda, "Sinirden gülüyorum." dedim.

"Sonuç olarak gülüyorsun." Ona bakarak yeniden güldüm ama bu sefer o kadar sesli değildi. Bir an sadece ona baktım. O da sustu ve bana uyum sağladı. Eskisi gibiydik ama bir o kadar değildik. Bunun farkındaydık ama ikimizin en iyi yaptığı şey yaşananları yok saymaktı. Bunu yapıyorduk ama sonumuz ne olacak bilmiyordum. Şu anlık tek hedefim Türkiye'ye dönmekti ve Demir'i düşünme işini de erteliyordum.

Elindeki kavanozu tezgaha bırakıp arkasını döndü ve duvara saplanan bıçağı çıkardı. Bana döndüğünde ağır adımlarla bana ilerlerken dudağını büzüp bıçağı inceledi. "Ömer bir şeyler öğretmiş. Eskiden olsa bıçağı bu refleksle tutamaz elini keserdin."

Gözlerimi devirerek, "Abartma istersen." dedim.

Kafasını kaldırıp bana baktığında omuz silkti. "Yo, bu oldukça düz hali abartılıda bilir tabii."

Yüzümü buruşturarak, "Tamam, sus." dedim. Pekala eskiden fazla sakar ve dövüş gibi uğraşlara asla yanaşmayan bir kızdım. Eh, biraz haklılık payı vardı ama biraz, azıcık.

Gülerek yanıma geçti ve bıçağı lavabonun içine fırlattı. Hemen yanımdan bana bakarken, "Ha bu arada," dedi. "Hala aynı Matmazel'sin. Bundan emin oldum." Alayla ona baktığımda kafasını sallayarak beni onayladı. "Aynen ondan." Yanımdan geçerken tam karşımda durdu. Tepeden bana bakarken dudağı tek bir kenara kıvrıldı. "Ha zaten benim için hep Matmazel'din ve bendeki yerinde hiç değişmemişti orası ayrı."

Kaşlarım çatıldığında çığlık atacaktım artık. Yalandan gülümseyip kafamı omzuma yatırdım. "Ne güzel." dedim itici bir samimiyetle. "Sende benim için hep Demir'din." Kaşları şaşırdığını belli ederek havalandığında kafamı sallayarak onu onayladım. "Çünkü adın Demir başka ne olabilirdin ki?" Yüzü bıkkınlığını belli eden bir şekil alınca bu sefer keyifle gülen bendim. Romantik ortamın içine etmek deyince de ben tabii. Demlikten gelen sesle başımla ocağı işaret ettim. "Su kaynamış sanırım."

Demir sinirle nefesini vererek ocağa yöneldiğinde keyifle gülerek tezgaha yasladığım elimle kendimi iterek tezgahtan uzaklaştım. Masaya oturmamla elime geçen ekmekten bir parça koparıp bala bandırdım. Bir açlık hissi gelmişti ve gariptir ki keyfim yerine gelmişti. Bunu yapan Demir miydi yoksa eskisi gibi hissetmem miydi? Bilmiyordum. Bilmiyordum... Bilmiyordum ve kendimi bilmediğim için suçlamıyordum. Demir'in en ufak sözü bile bana kendimi iyi ve normal hissettiriyordu. Belki de en ihtiyacım olan şey buydu. Birinin beni suçlamak yerine anlaması... Demir bunu yapıyordu ve bunu çok iyi yapıyordu ama ben ona nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Bence o da benden ne istediğini bilmiyordu. Yada biliyordu ama beni manipüle etmemek için susuyordu çünkü sözlerinin benim üzerimdeki etkisinden haberi vardı. Nasıl beş yaşındaki bir çocuk için ebeveynin söylediği bilgi %100 doğruysa Demir'in söylediklerini de benim beynim öyle algılıyordu çünkü oradan kurtulduğumda unuttuğum yaşamı bana hatırlatan oydu. Oysa o da bunu bilmiyordu...

Artık bundan sonrasını kestiremiyordum ama sanırım akışına bırakacaktım ve hata bile olsa anlık ne istiyorsam onu yapacaktım çünkü benim hatalarımı normal gören biri vardı. Demir benim içimde çok farklı bir noktadaydı ama buna aşk diyemiyordum artık çünkü asla Ilgaz'a karşı yaklaşımımla aynı değildi ve ben... Bilmiyorum. Evet, sanırım yine bilmiyorum diye kaçmayı tercih edeceğim çünkü şuan bu bana serbestti.

Düşüncelerim susmuştu... Onun cümleleri düşüncelerimi susturmuştu. Ve bu hiç hissetmediğim kadar hafif hissettiriyordu. Aynı eskisi gibi. Ama yine de anın tadına kendimi çok kaptıramadım bakışlarım boşluğa daldığında hatırladığın kabusumdu çünkü. Hayat mutlu olmama izin vermiyordu, zaten mutlu değildim de en azından anlık kafam boşalmıştı ve rahattı. Bir an eski Selis olmuş gibiydim ama vücudum rahata karşıydı kendini kasmadan edemiyordu. Hayata karşı tetikte olmayı öğrenmiştim bir kere ben. Hem de en şiddetli şekilde...

Hep derdim. Normal bir kız olup normal bir hayat yaşamak isterdim ama geçmişim buna izin vermiyordu.

Gözlerimin önündeki hareketliliği görmemle kendime geldim. Masaya bırakılan tavayı görmemle yüzümü buruşturdum. Şımarıklık yapıp yemek seçmeyecektim ama bunu cidden yemek istemiyordum. Tüm sevmediğim şeyler bir arada toplanmış gibiydi. Demir geri çekilip kısa sürede yeniden masaya geldiğinde önüme başka bir tabak vardı. Tabağın üstündeki kruvasanı görmemle gözlerimi kırpıştırarak Demir'e baktım. "Bu ne?"

Umursamaz bir tavırla arkasını dönerek ocaktaki demliği aldı. Çayları doldururken, "Aç kalmak istiyorsan yeme." dedi.

Gerçekten onu anlamıyordum ama gerçekten. "Direkt yumurtayı sade pişirebilirdin." Gerçi öylesini de o çok sevmiyordu.

Demliği yeniden ocağa koyduktan sonra arkasını döndüğü gibi bana baktı. "Ben mi aç kalayım Matmazel?"

Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Bir süre muhatabı kesmeliydik yoksa kavgadan başka bir anlaşma şeklimiz yoktu. "Neyse ne." diyerek elime kruvasanı aldım.

O da sessizce karşıma oturdu. Sessizce kahvaltı yaptık. Evet, fazla sessizdik. Çayı içerken sandalyede geri yaslanıp ona baktım. "Hayırdır?"

Artık fazlasıyla anladığım bir şey vardı. Demir susuyorsa bunun altında bir iş vardı. Sanırım o da bunu anladığımı fark etmiş olacak ki pes eder gibi bir nefes koyuverdi. "Bugün Holly ve Maya'yı Zirve'den çıkaracağım."

Güler gibi bir nefes verdim ve onu düzelttim. "Çıkaracağız."

Kafasını iki yana salladı. "Durduğun yerde duracaksın Matmazel."

Omuz silkerek çayın dibini de içip bardağı masaya bıraktım. "Hiç öyle bir niyetim yok."

Kaşları çatılmıştı. "Matmazel," dedi sabır dolu bir sesle. "Ne yapacaksın? Seni düşmanı olarak gören Holly'e yardım mı edeceksin?"

Bu noktada pes eden bendim çünkü ne yaptığımı bende bilmiyordum dışarıdan çok sakin görünüyor olabilirdim ama içim öyle değil karmakarışıktı. Küçük bir çığlık atarak ellerimle yüzümü kapattım. "Yemin ederim ben nasıl şu noktaya geldim bilmiyorum." Ellerimi yüzümden çektiğimde Demir garip bir ifadeyle bana bakıyordu. Muhtemelen o da ne olduğunu anlamıyordu. "Ya bak en son siz kavga etmeyin diye kendimi öne attım." Jest ve mimiklerimi de sonuna kadar kullanmamla dışarıdan komik duruyor olabilirdim ama kendi içimde hiçte öyle değildim. "Baktım sonra inada bağladım ne ara olduğunu bilmeden Fransa'dayım. Sonra gelmiş Mayıs diyor Demir'in izin vermez, götürmez semi peşinde. Şimdi onu da inada bağladım kafamın içinde tek kodladığım sana yardım etmek ama bunu içten içe istiyorum da çünkü sen onca şey yapmışken-" Nefesim kesildiğinde cümlelerimde içime çektiğim derin nefesle kesildi. Çaresiz gözlerle ona baktığımda o neredeyse gülecekti. "Yemin ederim artık direkt kendimin ne yapmak istediğini bilmiyorum. Sadece kafamda kodladıklarım ve kararlaştırdıklarım var. Ben kimim ve ne istiyorum? Hiçbir fikrim yok. Çok büyük bir karmaşanın içindeyim ve ne yapacağımı bilmiyorum." Ne dediğimi benim bile anlamadığını fark etmemle yüzümü buruşturdum. "Ne saçmalıyorum ben ya." Oflayarak ayağa kalkmamla sandalye hafif geri gittiğinden sinirle tutup ileri ittim. "Ama sonuç olarak seninle geliyorum."

Bir adım geri gitmemle Demir'e baktım. Ciddi ciddi gülmemek için kendini sıkıyordu. "Demir'in?"

Takıldığı yeri anlamamla avuç içimi sertçe anlıma vurdum. Elime geçen çay bardağını sertçe sıktığımda, "Demir bugün cidden elimden bir kaza çıkacak." dedim.

Bu onu daha da keyiflendirirken gülerek yerinden kalktı ve yanıma gelmesiyle elimde ki bardağa uzandı. "Sakin Matmazel." Bardağı ilk elimden alamadı biraz zorladığında derin bir nefes alarak bardağı saldım ve bir adım geriledim. Sesini duymamla yeniden ona baktım. "Tamam o zaman. Nasıl istiyorsan öyle yap." Gözlerini kısarak bana baktığında çenemi hafif bir açıyla yukarı diktim. "Ve belki de..." Uzatarak konuştu ve yeniden üzerime bir adım attı. "Aslında bu iniş çıkışların ve inadın sensindir Matmazel. Kendini sorgulama içinden geldiği gibi devam et." Kaşları çatıldı. "Ben yokken de hatırlat az şunları kendine." O an kafama neden böyle davrandığı dank etti. Krizden sonra böyle konuşuyordu. Bana iyi gelme çabası içindeydi...

İçimdeki karmaşayı içimde tutup yuttum ve sözlerine karşılık göz devirerek arkamı döndüm. "Sonuç olarak seninle geliyorum."

Arkamdan gülen sesini duydum. "Bakarız."

Kısaca beraber gidiyorduk.


...

Hepinizeee selamsss. Bu bölüm biraz kısaydı çünkü bölümün tamamı bu değil yarısı gibi bir şey. Bir diğer yarısıda var ama onu yazamadığım için part part atmaya karar verdim yani bu 4. Bölümün sadece ilk yarısı diğer yarısını ne zaman yazarım atarım hiçbir fikrim yok. Hafta içi yetiştirebilirsem hafta içi yetiştiremezsem hafta sonu. Normalde hiç atmazdım ama sizi mağdur edip bölimsüz bırakmak istemedim azda olsa okuyun dedim. İyi yapmışım dimiii¿

Sonra birde şeyi söylemek istiyorum. Yorumlarınızı görüyorum yanıt vermiyor olabilirim çoğunluğa ama hepsini okuyorum ve bilinki yazma konusunda en büyük motive kaynağım onlar o yüzden satır arası yorumlarınızı eksik etmezseniz çok sevinirim.

Ve dediğim gibi bir dahaki bölüm ne zaman gelir vs. Bilmiyorum zaten bunun ınstadan duyurusunu yapmıştım. Yazdıkça paylaşmaya çalışacağım özellikle önümüzdeki tatilde bolca yazmaya çalışıyorum ama ne olur bilmiyorum, Allah kerim. Ama gelişmelerden sizi haberdar edeceğim beklemede kaşın ve beni ınstagramdan takip etmeyi unutmayın çok çok öpüldünüss babaysss.

Instagram: r_roselissa

Bölüm : 08.03.2026 21:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...