
Gözlerimi açtığımda, odanın içi hâlâ sabahın loş ışıklarıyla doluydu. Cam duvarların ardından gün doğuyordu. Turuncu ve pembe tonları yavaşça kulübenin içine süzülüyordu. Sessizce başımı çevirdim. Chan hâlâ yanımdaydı. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Sanki gece boyunca uyanmamış, hiçbir şey düşünmemişti. O an... bir gün önce yaşanan her şeyin gerçek olduğuna inanmak istedim. Elimi uzattım, yanaklarına hafifçe dokundum. Gözlerini yavaşça açtı. Gülümsedi.
C–Günaydın, yıldızım.
S–Günaydın Starry...
C–Uyurken yine konuşuyordun.
S–Ne demişim?
C–“Sakın gitme.”
S–Belki de... seni kaybetmekten hâlâ korkuyorumdur.
C–Ben buradayım. Gitmeyeceğim.
Kısa bir sarılmadan sonra yataktan kalktık. Sessizce hazırlandık, son bir kez dışarıya baktık. Güneş artık tamamen doğmuştu. Dönme vaktiydi. Ama içimde bir şey ağırlaşıyordu. Her güzel anın sonu vardır ya… işte o his.
Arabaya binerken Chan’in elini tuttum.
S–Burası… bir rüyaydı.
C–Ve sen o rüyanın en güzel yerindeydin. Bir gün tekrar geleceğiz, söz.
Hastaneye vardığımızda kalabalık karşıladı bizi. Çocukların sesleri, koridorlardaki hareketlilik… her şey yerli yerindeydi. Ama benim aklım hâlâ o cam kulübedeydi.
Öğleden sonra Chan yanıma geldi, saçlarını hızlıca taramış ama gözleri yorgundu.
C–Min, birkaç saatliğine çıkıyorum.
S–Nereye?
C–Lee Know’la ve Changbin’le buluşacağım. Söz, erken dönerim.
Başımı salladım.
S–Tamam. Ama çok içme, olur mu?
C–Sana söz. Biraz eğlenip döneceğim. Hem seni özlemeye vakit bile bulamam.
Gülümsedi, yanağımdan öpüp çıktı. Onu uğurlarken içimde bir huzursuzluk vardı. Nedensizce. Chan hastaneden ayrıldıktan sonra birkaç saat geçti. Telefonum sessizdi. Mesaj atmadı. Ama bir parçam, "Her şey yolunda" diyordu. Diğer parçam ise, “Bir terslik olacak,” diye fısıldıyordu. O sırada Chan, şehir merkezine yakın bir mekânda Lee Know ve Changbin’le buluşmuştu. Klasik bir akşam. Kahkahalar, birkaç kadeh içki ve geçmişe dair sohbetler. Başta kontrollüydü Chan. Ama sonra... içkiler birikmeye başladı.
Changbin: “Hyung, iyi misin? Bak, biraz fazla hızlı içtin.”
Chan: “Ben… iyiyim. Gerçekten. Bırakın biraz dağılayım.”
Lee Know: “Seungmin’i üzme yeter. O çocuk sana güveniyor.”
Chan: “Üzmem... asla üzmem. Sadece… kafamı dağıtmak istedim.”
Ama sözler, bedenle yarışamaz bazen. Chan biraz sarhoştu artık. Ortamın kalabalığı artınca o da mekândan çıkıp “başka bir yere geçelim” dedi. Changbin ve Lee Know ısrarla dönmesini söylese de dinlemedi. Tam o sırada, cadde köşesinde Felix ve Hyunjin yürüyordu. Kalabalık içinde Chan’i tanımak zor olmadı. Yanında birkaç kız vardı. Gülüyordu. Sarhoşluğu gözlerinden okunuyordu.
Hyunjin: “Felix... o Chan değil mi?”
Felix: “Ne yapıyor o? O yanındaki kızlar da kim?”
Hyunjin: “Seungmin bunu öğrenirse… çok kırılır.”
Felix: “Bence hemen ona haber verelim.”
Telefonuma gelen mesajla irkildim. Felix’tendi.
“Min, Chan şu an merkezde başka bir bara geçiyor. Yanında kızlar var. Sarhoş gibi görünüyor.”
Bir saniyeliğine kalakaldım. Kalbim hızlıca atmaya başladı. Giyindim. Ayakkabılarımı aceleyle geçirdim. Hastane çıkışında bir taksi çevirdim. Gözümde tek bir görüntü: Chan. Yanında kızlar. Sarhoş. Ve ben… paramparça. Bara girdiğimde gözlerim hemen onu aradı. Ortalık kalabalıktı ama bulmam uzun sürmedi. Bir köşede, kızlardan biri koluna sarılmıştı. Chan ona bir şeyler söylüyordu. Gülüyordu. Ben... orada durdum. Bir saniye. Sonra bir saniye daha. O anın nasıl canımı yaktığını anlatamam. İçimdeki her şey, bir çığlık gibi yükseldi. Yanına gitmedim. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. O gece... sadece gittim. Çünkü kalmak daha çok yakardı. Ertesi sabah. Telefonum susmuyordu. Arayan Chan'di. Açmadım. Sonra mesajlar geldi. Birkaç saat sonra nihayet beni hastanede buldu. Gözleri kırmızıydı. Yorgun, pişman, darmadağın.
C-Min… lütfen, sadece bir dakika dinle. Sarhoştum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Bir şey olmadı. Sana yemin ederim.
S-Ama bana söz vermiştin.
C-Bir anlık hataydı. Sadece… özür dilerim.
S-Özrün… bu sefer yetmeyecek.
İçim kanıyordu. Ama o anda affetmek… bana ihanet gibi gelirdi. O cümleyi söyledikten sonra arkamı döndüm ve hastanenin koridoruna doğru yürümeye başladım. Ayak sesleri yankılanıyordu ama o beni takip etmedi. Belki donup kaldı, belki de ne diyeceğini bilemedi. Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. O an içimde yükselen duygu... hayal kırıklığıydı. O gün boyunca hiçbir şey hissetmeden hareket ettim. Saatlerce hastanedeki odamda oturdum. Hemşire içeri gelip birkaç kez bana bir şeyler söyledi ama dinlemedim. Tek duyduğum kendi iç sesimdi:
“Yanında olacağını söylemişti.”
“Bana güvenebilirsin demişti.”
“Oysa tek yaptığı şey… beni yalnız bırakmak oldu.”
Öğle saatlerine doğru Felix uğradı. Elinde bir termos vardı. Sıcak çikolata.
F-Hyunjin'le dün gece çok kızdık ona, Min. Sana böyle bir şeyi yaşatmaya hakkı yoktu.
S-Ben... görmeseydim bile içim hissederdi sanırım. Gözümle görmek daha beter oldu sadece.
F-Onunla konuştuk. Sabahtan beri seni arıyor. Sana ulaşamayınca kendi kendine mahvolmuş durumda. Ama haklısın. Sana karşı sorumluydu.
S-Felix… Ben ona çok güvenmiştim. Hayatımda belki de ilk kez bu kadar çok.
F-Ve o bunu mahvetti, biliyorum. Ama affetmek zorunda değilsin hemen. Kendini dinle.
Felix’in gözleri doldu, benimkiler çoktan taşmıştı zaten. Her şey, çok ağır geliyordu. Saat akşamüzeri beşe yaklaşırken, dışarıda yağmur başladı. Pencereden damlaların camdan süzülüşünü izliyordum. İçimde hala bir şey kıpırdıyordu. Belki özlem, belki öfke. Belki hepsi. Telefonuma bir mesaj daha düştü. Chan’dendi. Bu defa uzundu.
“Seungmin… ne desem yetersiz. Sadece şunu bilmeni istiyorum. O gece seni düşünmeden bir an yaşamadım. Ama o bir anlık düşüncesizlikle seni kırdım. Kendime kızgınım. Lütfen... seni özlüyorum. Eğer konuşmak istersen, bekliyorum. Aynı yerde, ilk buluştuğumuz kafede. Akşam yedide.”
Mesaja baktım. Gözlerimi kapattım. Elimi kalbimin üzerine koydum. Sustuğum her şey, birikmeye devam ediyordu. İçimdeki Seungmin, o kafeye gitmek istiyordu. Ama bugün değil. Bu akşam değil. Bugün kendi kalbimi tutmalıydım ellerimde. Bugün... onun değil, kendimin yanında olmalıydım. Saat yedi oldu. Camdan dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Ve ben, o kafeye gitmedim.
*Saat 19:04*
Yağmur hâlâ yağıyordu. Pencerenin önünde, kollarımı göğsümde kavuşturmuş, öylece dışarıya bakıyordum. Gözlerim boştu. Kalbimse... çığlık atıyordu. Gitme, dedi bir yanım. Diğer yanımsa çoktan ayaklanmıştı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. İçimde bir anda yükselen o duygu... bastıramadığım bir itişle, montumu alıp kapıya yöneldim. Sadece ayakkabılarımı geçirip kendimi dışarı attım. Ne şemsiyem vardı, ne planım. Ama koşuyordum. Koşmalıydım. Ayaklarım sırılsıklam. Nefesim kesilecek gibi. Ama adımlarımı durduramıyordum.
"Orada olma ihtimali..."
"Beklemesi..."
"Sadece bir açıklama..."
*Saat 19:17*
Kapıyı açtım. Zil sesi çaldı. İçerisi loştu. Sıcaktı. Burnuma kahve kokusu geldi önce. Sonra gözlerim ona kilitlendi. Chan… pencerenin kenarındaki o masada, elinde sımsıkı tuttuğu telefonuyla oturuyordu. Üstü ıslaktı, demek ki beklerken dışarı çıkmıştı. Ya da başka bir sebep… Umurumda değildi. Sadece ona doğru yürüdüm. Hızla. Yavaşlamadan. Masasına geldim. Duraksamadan söyledim:
“Neden yaptın? Neden sözünde durmadın?”
O anda gözleri bana kilitlendi. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı.
“Ben sana güvenmiştim! Sen... ‘yanındayım’ dedin! Herkesten farklıydın sen benim için! O gece, seninle yan yana olduğumda, kalbim ilk kez birine ait hissetti! Ama sen... içkiyi seçtin. Arkadaşlarını seçtin. Kızları seçtin.”
Chan'in gözleri doldu. Kıpırdayamadı. Ama tam o anda kapı tekrar açıldı.
Lee Know ve Changbin içeri girdi. İkisi de biraz nefes nefese, sırılsıklamdılar.
Lee Know: “Min... lütfen, bir şey söylemeden önce dinle.”
Changbin: “O gece onu biz çağırdık. Biz zorladık. Onun seni bırakmak gibi bir niyeti yoktu.”
Lee Know: “Bar fikri tamamen bizdendi. O istemedi. Ama biz... çok ısrar ettik. O yüzden lütfen Chan'e kızacaksan, bize kız.”
Bir an sessizlik oldu. Chan kafasını eğmişti. Elleri titriyordu.
Ben ise gözlerimi kıstım. Nefes alıp verdim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. İçimde bir şey kırılmıştı. Ve parçaları hâlâ yerdeydi.
Seungmin: “Ben kimseye kızmıyorum. Sadece... içime oturan şey şu: Beni tanıyan biri, böyle bir şeyin beni nasıl yıkacağını bilirdi.” “Özür mü?" Kabul etmiyorum. Çünkü kalbimde hâlâ sana ait bir şeyler var. Ve onları daha yeni toplamaya başlamışken... tekrar dağıtılmasına izin veremem.”
Masadan bir adım geriye çıktım. Chan gözlerime baktı. Bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi.
Seungmin:“Bu, bir vedaysa değil. Ama bir affediş de değil.”
Kapıyı açtım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Bu defa... adımlarım daha yavaştı. Ama daha kararlı.
*Saat 19:46*
Kapı kapandığında, içerideki hava bir anda soğudu sanki. Lee Know ve Changbin, sessizce Chan’in karşısına oturdu. Masadaki üç kişiden hiçbiri konuşmadı bir süre. Sadece yağmurun cama vuran sesi vardı, bir de Chan’in titreyen nefesi.
Gözleri hâlâ kapının yönündeydi. Seungmin’in gitme anı, zihninde defalarca tekrarlanıyordu.
Chan:“Ben... gerçekten... onun için uğraşıyordum. Ama bazen... kendimi bile taşıyamıyorum. Bir gecelik kaçış, ona yalan söylemek gibi oldu... biliyorum. Ama ben... Ben onu kaybetmek istememiştim.”
Changbin: “Chan, biz seni tanıyoruz. O gece ne halde olduğunu da biliyoruz. Ama Seungmin’in kalbi... çok daha hassas. O, seni sadece sevmedi. Sana güvendi. Sözlerine, duruşuna, yanında olacağına...”
Lee Know: “Ve o güven bir kere kırıldığında, toparlanması kolay olmuyor. Bak, peşinden gitti. O masaya kadar geldi. Ama artık yorgun. Senin yanında olmaya hâlâ hazır… ama canı yanıyor.”
Chan başını ellerinin arasına aldı. Saçlarından su damlıyordu hâlâ. Gözleri yaşla doldu.
Chan: “Keşke... sadece konuşsaydı benimle. Sadece sorsa, ‘ne oldu?’ dese... Ama haklı. Ben, onun dünyasını bir gecede sarsan kişi oldum.”
Changbin: “Belki bu... bir son değil. Ama bir sınav. Eğer gerçekten onun yanında olmak istiyorsan, bu defa sadece sözlerle değil, çabalarınla göstermen gerekecek.”
Chan:“Gösteririm. Yüz defa da affetmese... Ben beklerim. Çünkü Seungmin... benim evim gibiydi. Ve şimdi… evsizim.”
O gece Chan, eve dönmedi. O kafede sabahladı. Masadaki son çay soğudu. Ama onun içinde hâlâ yanmaya devam eden tek şey… Seungmin’e duyduğu pişmanlıktı.
*08:14 AM*
Telefon ekranı titredi. "Chan 🐺" – bir mesaj. Seungmin gözlerini ovuşturarak ekrana baktı.
“Min, dün gece için… affedilmek gibi bir hakkım yok biliyorum ama… sadece konuşabilir miyiz?”
Seungmin derin bir nefes aldı. Yastığa yaslandı, tavanı izledi uzun süre.Gözleri doldu, ama ağlamadı. Çünkü bu sefer gözyaşı bile yetmeyecek kadar kırılmıştı. Mesajı sildi. Cevap vermedi. Telefonu başucuna bıraktı ve kalktı.
*09:42 AM – Mutfakta*
Felix, elinde kahveyle geldi. Hyunjin arkasından yavaşça yaklaştı.
Felix: “Seung, Chan seni gerçekten önemsiyor. Dün gece pişmanlıktan paramparçaydı.”
Seungmin (sertçe):
“Ben ona ‘kendime zarar vereceksem git’ dedim. Gitti. Ve döndüğünde her şey için çok geçti. Bu kadar basitti.”
Hyunjin: “Belki bu kadar basit değildir? Seni kırmak istemediğine eminim.”
Seungmin:“Beni korumak isteyen biri, beni en çok kıran olmazdı.”
*10:18 AM – Chan’in Odası*
Chan, mesajın okunmadığını görünce içini çekti. Aramaya cesareti yoktu. Ama bir not yazdı. Uzun. Duygulu. Göndermedi. Sadece telefonun notlar kısmında kaldı:
"Seninle geçirdiğim her dakika, en güzel yuvamdı.
Ama ben, o evi yangın yerine çevirdim.
Sana ulaşamamak… nefes alamamak gibi.
Yine de… beklerim.
Sadece bir kelimeni..."
*Aynı gün – Öğlen saatleri*
Kapı çaldı. Seungmin açtı. Lee Know ve Changbin. Ellerinde bir çiçek buketi.
Changbin:“Bizim hatamızdı. O bara onunla gitmemeliydik. Senin ne kadar hassas olduğunu biliyorduk. Affetmeyeceğini biliyoruz… ama bunu da bilmeni istedik.”
Seungmin (gözlerine bakarak): “Ben artık onunla sadece ‘konuşmak’ istemiyorum. Ben artık… hissetmek de istemiyorum. Bazen bir şey bittiğinde, onu onaramazsın. Sadece yokluğuyla yaşamayı öğrenirsin.”
Çiçekleri almadı. Kapıyı kapattı. Ve sırtını dayayıp yere çöktü. Chan ise, aynı anda, Seungmin’in aldığı çiçekleri hayal ediyordu. Ama bu kez, hayaller de sustu.
-------------------------------------------------------
BU İLİŞKİ NASIL BURALARA GELDİ YA?
1570 KELİME İLE YENİ REKORR
❗OY VERMEYİ UNUTMAYIN❗
💋ÖPÜLDÜNÜZ💋
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.77k Okunma |
532 Oy |
0 Takip |
21 Bölümlü Kitap |