
NOT ingilizce olan kısımlar var onları maalesefki çevirmeyi unuttum diğer bölümlerde çevireceğim ama
3. bölüm Tereddüt
“Sabah alarmım çaldığında kendimi yorgun hissettim. Gözlerim şişti, çünkü gece boyunca defalarca uyanmıştım. Sanki biri odamda dolaşıyordu. Ama sabah ışığı her şeyi normalleştirmişti.
Üzerime okul kıyafetimi giyip kahvaltımı hızlıca yaptım. Annem bir şeyler söyledi ama yarı uykulu, yarı dalgın olduğum için tam anlamadım. Babam masadaydı, ama bu kez sessizdi. Tek kelime bile etmedi.
Okula vardığımda Selin beni sınıfın kapısında karşıladı.
— Günaydın kahve bağımlısı, dedi gülerek.
— Günaydın, dedim. Sesim kısık çıkmıştı.
İlk ders coğrafyaydı. Nefret ederdim coğrafyadan. Haritalar, dağlar, iklim tipleri… Beni hiç heyecanlandırmazdı. Hoca içeri girer girmez ders kitabını açtı. Sınıfta bir uğultu, arada fısıldaşmalar.
Benim gözüm ise defterimde değildi. Çantamın içinde duran telefonumdaydı.
DM.
Dün gece gördüğüm o mesaj. ‘Sıradaki sen olabilirsin.’ Ve sonra Eren’in daveti.
Kalem elimdeydi, ama not almak yerine sadece kargacık burgacık çizgiler karalıyordum. İçimde, sınıfın havasını bastıran görünmez bir ağırlık vardı.
Bir ara başımı kaldırdım, tesadüfen gözüm Eren’e takıldı. Sırasına eğilmiş, ders kitabına bakıyordu. Yüzü her zamanki gibiydi; sakin, ilgisiz… Ama ben artık ona başka bir gözle bakıyordum.
Acaba gerçekten masum muydu? Yoksa… daha fazlası mı?”“Zil çaldığı an sınıf uğultuya boğuldu. Çoğu öğrenci defterlerini kapatıp birbirine laf atarken, gözüm Eren’deydi.
Normalde zil çalar çalmaz kalabalığa karışmazdı. Sırasına kapanır, çantasından kalın bir roman çıkarır ve etrafla ilgilenmezdi. Ama bu kez öyle olmadı.
Ders biter bitmez kitabını sert bir hareketle kapattı, çantasına attı ve hiç beklemeden sınıftan çıktı.
Şaşırdım. Kaşlarım hafifçe kalktı. “Eren mi bu? Yoksa başka biri mi?”
Selin yanıma yaklaştı, omzuma vurdu.
— Ee, teneffüste kantine inelim mi? dedi.
Ama ben kapıya bakıyordum. Kalabalığın arasından kaybolan Eren’in arkasına.
İçimde tuhaf bir his kabardı. Birden fazla şey aynı anda geçti aklımdan:
Dün geceki mesaj.
Eren’in bana yazması.
Ve şimdi bu ani davranış.
Bütün parçalar birleşmiyordu ama ortada yanlış bir şeyler vardı.
— Geliyorum, dedim Selin’e, ama sesim biraz dalgın çıkmıştı.”“Selin yüzüme bakıyordu, kantin telaşından önce neşeliydi. Ama benim kafam başka yerdeydi.
— Benim Asya hocayla konuşmam lazım, dedim hızlıca.
— Ne konuşacaksın ki yine?
— Ödev vardı ya… işte onunla alakalı, dedim. Sonra da ekledim:
— Sen bana kantinden bitter çikolata alsana.
Selin gözlerini kıstı.
— Senin bu bitter takıntın yok mu… peki, dedi. Çantasını alıp çıktı.
Onun adımları uzaklaşırken sınıf biraz boşaldı. Birkaç öğrenci hâlâ içerideydi ama dikkatimi dağıtmıyorlardı. Gözüm yine kapıya kaydı. Eren gitmişti. Ama nereye?
Çantamdan telefonumu çıkarıp masanın üzerine koydum. Parmaklarım titrek bir merakla DM kutusunu açtı. Belki yeni bir mesaj vardır diye düşündüm.
Boştu.
Ama ekranın yansımasında, arkamda hareket eden bir gölge gördüm. Kalbim bir an yerinden çıkacak gibi oldu. Başımı hızla çevirdim.
Kimse yoktu.
Sadece pencerenin önünden geçen bir kuş… ya da ben öyle sandım.
Derin bir nefes aldım. İçimdeki bu huzursuzluğu mantıkla açıklamaya çalışıyordum. ‘Her şeyi kafanda büyütüyorsun Alev.’
Ama içimdeki ses, bunun başlangıç olduğunu fısıldıyordu.”Koridorda yürürken adımlarım yankılanıyordu. İçimden ‘Acaba saçmalıyor muyum?’ diye geçirdim ama çok geçti. Kendimi laboratuvar kapısının önünde buldum.
Kapıyı tıklattım.
— Gir, dedi Asya Hoca’nın sesi.
İçeri girdim. O her zamanki gibi beyaz önlüğüyle masasının başındaydı. Elinde birkaç kağıt vardı, not alıyordu. Başını kaldırıp bana baktı.
— Alev? Ne oldu?
Yutkundum. Normalde ders, ödev, sınav gibi şeyler sorulurdu… Ama ben hiç de normal bir şey sormayacaktım.
— Hocam, şey… ben… aslında size başka bir şey sormak için geldim.
Kaşları hafifçe kalktı.
— Dinliyorum.
— Dünkü cinayet… haberlerde gördünüz mü? dedim.
Sözüm bitince dudaklarım kurudu.
Bir an sessizlik oldu. Kalemi masaya bıraktı. Yüzündeki ifadeyi çözmek zordu.
— Bu konularla neden ilgileniyorsun Alev?
— Sadece merak… yani hocam, sizin eşiniz polis ya… belki yeni gelişmeleri duymuşsunuzdur diye…
Asya Hoca derin bir nefes aldı, gözlerini bir anlığına kapattı.
— Evet, duydum. Ama bu, konuşulacak bir konu değil. Hele okulda hiç değil.
Ben ısrarcıydım:
— Lütfen hocam. O kızla aramızda sadece yaş benzerliği vardı. Ama fotoğrafına bakınca… bilmiyorum, içim ürperdi.
Gözleri bana kilitlendi. Sanki bir şey saklıyordu. Sonra kısık sesle konuştu:
— Evet, bazı şeyler söylendi. Kocam cinayet mahallinde görevliydi. Ama anlatacaklarım sadece bu odada kalmalı.
Nefesimi tuttum.
— Ne… ne olmuş?
Asya Hoca biraz eğildi, sesini iyice alçalttı.
— O kızın bedeninde… normal bir cinayet izinden fazlası vardı“Asya Hoca gözlerimin içine bakarken birden çekmeceyi açtı. İçinden küçük bir tüp çıkardı. İçinde renksiz bir sıvı vardı, ışıkta parıldıyordu.
Gülümseyerek bana uzattı, ama gülümsemesinin altında tuhaf bir ciddiyet vardı.
— Görüyor musun? dedi.
— Bu ne hocam?
— Katilin kullandığı zehirden geriye kalan bir örnek. Tabii resmi olarak burada olmaması lazım… ama eşim bana küçük bir kısmını gösterdi.
Elim titreyerek tüpe baktım. Sıvı neredeyse su gibiydi. Masum görünen ama ölümcül bir şey.
— Yani… kızı önce zehirlemiş mi?
Asya Hoca başını salladı.
— Evet. Ama asıl garip olan bu değildi. Zehir etkisini gösterdikten sonra, kızın sol koluna… siyah bir gül dövmesi yapmış.
Sanki kalbim hızlandı.
— Dövme mi?
— Evet, dedi. Sonra da bıçak darbeleriyle öldürmüş. Bu… normal bir cinayet değil Alev. Katil bir iz bırakmak istemiş. Belki de bir mesaj.
Bir süre sessizlik oldu. O tüpe bakarken midem bulandı. İçimde açıklayamadığım bir his büyüyordu. Sanki bu olayın bir şekilde bana da dokunacağını biliyordum.
Asya Hoca tüpü hızla çekmeceye geri koydu, sanki fazla konuştuğunu fark etmişti.
— Bunu unut Alev. Sana anlattıklarımı kimseye söyleme. Tehlikeli olabilir.
Ama ben şunu biliyordum: Artık unutamazdım.”“Asya Hoca’nın gözlerine baktım. Dudaklarım istemsiz titredi.
— Hocam… bu kişi bir seri katil olabilir mi?
O an odada derin bir sessizlik oldu. Tüpü çekmeceye koymuştu ama elleri hâlâ çekmecenin üzerinde bekliyordu. Bana baktı, gülümsemeye çalıştı ama yüzündeki ifade ciddiyetini gizleyemiyordu.
— Alev… çok fazla film izliyorsun, dedi önce. Ama ses tonu hafif çatallaşmıştı.
Başımı iki yana salladım.
— Hayır hocam, ben ciddi soruyorum. Semboller, zehir, dövme… bunlar tesadüf olamaz.
Asya Hoca derin bir nefes aldı, gözleri kısa süreliğine tavana kaydı.
— Eşim de aynı şeyden şüpheleniyor, dedi fısıltıyla. Bu bir defalık iş değil. Eğer doğruysa… bu ilk kurban olmayacak.
Kalbim hızlandı. Tüylerim diken diken oldu.
— Yani… başka ölümler de olabilir?
— Bu yüzden sana söylediğim hiçbir şeyi dışarıda konuşma. Katilin nasıl bir mesaj vermek istediğini kimse bilmiyor. Belki de sıradaki kurban… zaten seçilmiştir.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. İçimden geçen tek şey şuydu: Ya o kurban ben olursam?
Asya Hoca sanki düşüncelerimi okumuş gibi başını iki yana salladı.
— Korkma Alev. Senin bu işlerle bir alakan yok.
Ama ben onun sesindeki o güven veremeyen titreyişi duymuştum.”“Dersler birbirini kovalarken kafam orada değildi. Defterimin kenarına anlamsız şekiller çiziyor, gözlerim ara sıra tahtaya kayıyordu ama aslında hiç dinlemiyordum.
Edebiyat hocam Ebru’nun bana doğum günümde hediye ettiği o minik kablosuz kulaklıklar… işte onlar hayatımı kurtarıyordu. Saçlarımın arasına gizledim, kimse fark etmedi.
Telefonum çantamın içinde sessizce açıktı. Ve ben yine kendimi polisiyenin karanlık dünyasına bırakmıştım.
Kulağımda tanıdık bir ses yankılanıyordu:
‘Ritüel cinayetlerde katilin bıraktığı iz, genellikle onun takıntısına dair bir ipucu taşır. Bu semboller yalnızca kurbanı değil, gelecekteki kurbanları da işaret edebilir…’
Sözler kalbime saplandı. İçimden ‘siyah gül…’ diye fısıldadım.
Tebeşir tahtaya çarptığında irkildim. Matematik hocası tahtaya problem yazıyordu ama ben hâlâ podcastin karanlık cümlelerinde kaybolmuştum.
Kendime kızar gibi gülümsedim. Arkadaşlarım teneffüste kahkahalarla konuşurken ben… kulaklığın içindeki soğuk, ciddi sesle baş başaydım.”“Teneffüs zili çaldığında kulaklarımda hâlâ podcastin o ürpertici sesi vardı. Çantamdan telefonumu çıkarıp ekranı kaydırdım. Podcasti kapattım. İçimde bir ağırlık vardı; o sesin bıraktığı gölgeleri dağıtmak istedim.
Müziğe geçtim. En sevdiğim Rus gruplardan IC3PEAK’i açtım. Kulaklığımdan yükselen o sert elektronik ritimler, buz gibi vokallerin arasında kaybolurken dünyaya başka bir gözle bakmaya başladım.
Koridorda yürürken kalabalık dalga dalga akıyordu. İnsanlar bana çarpıyor, kahkahalar atıyor, saçma şakalara gülüyordu. Ama müzik onları susturuyordu.
Her adımda, her bakışta bir yabancılık hissettim. Sanki ben bu okulun değil, başka bir dünyanın insanıydım.
Kafamı kaldırdım, duvardaki camdan dışarı baktım. Gri gökyüzü, kışın ağır bulutları… IC3PEAK’in şarkısı onlara ritim veriyor gibiydi.
Bir an kendi kendime düşündüm: Belki de ben, normal bir lise öğrencisi değilimdir.”“Öğle arasında Selin kantine inmişti, bana da yemek alıyordu. Ben ise masada yalnızdım. Telefonum elimdeydi; ekranı kaydırıyor ama hiçbir şeye odaklanamıyordum. İçimdeki huzursuzluk sabahki konuşmadan kalmaydı.
Tam o sırada gölgem düştü masaya. Başımı kaldırdım.
Eren’di.
Elinde defteri yoktu, normalde her teneffüste kitap okuyan Eren’in bu kadar boşta görünmesi bana garip geldi. Çantasını omzuna asmış, gülümseyerek bana bakıyordu.
— Alev, dedi. Bugün son ders beden ya… İstersen şimdiden çıkalım. Takılmak için daha fazla zamanımız olur.
Bir an şaşırdım. Kaşlarımı hafifçe çattım.
— Şimdiden mi?
Başını salladı.
— Evet. Yani hoca zaten pek yoklamaya bakmıyor. Hem… uzun zamandır konuşamıyoruz, değil mi?
Sesinde garip bir samimiyet vardı, ama aynı zamanda bir gölge gibi bir şey sezdim.
Telefonu yavaşça kapattım. İçimde iki ses çarpışıyordu. Biri ‘Evet, git. Merak etme, normal bir şey bu.’ diyordu. Diğeri ise ‘Hayır. Bir şey tuhaf. Çok tuhaf…’
O sırada Selin tepsisiyle kantinden döndü. Bizi görünce gülümsemesi hafifçe dondu.”“Eren uzaklaşınca Selin tepsiyi masaya bıraktı, gözlerini kısarak bana baktı. Ardından dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
— Knk… yani… benden önce sevgili yapman zaten büyük bir şoktu. Ama üstüne üstlük takıldığın çocuk… ünlü bir beyzbol oyuncusu ve mükemmel yakışıklı olması… başka bir şok!
Çatalla pilavını dürterken kahkaha attı. Benimse yüzümde yapmacık bir gülümseme vardı.
— Saçmalama Selin, dedim alçak sesle. Daha sevgili falan değiliz.
— Hı hı… tabii. Sen öyle san, diye göz kırptı.
Gözlerimi devirdim ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Selin için bu sadece heyecanlı bir olaydı. Ama benim aklımda Eren’in aniden değişen tavırları, kitap okumayı bırakması, bugünkü teklifinin garipliği vardı.
Telefonumun ekranına baktım. Siyah bir fon… kulaklığım hâlâ çantamdaydı. İçimde tuhaf bir his büyüyordu.
Eren bana yaklaşmaya mı çalışıyor… yoksa bambaşka bir şey mi var?”“Sınıfa girip çantamı toplamaya başladım. Defterlerimi üst üste koyarken arkamda bir ağırlık hissettim. Belli belirsiz bir bakış.
Eren’di.
Omzumun üzerinden kısa bir bakış atıp tekrar toparlanmaya döndüm. Tam o sırada, açık kahverengi saçlarımın bir tutamı yana kaydı. Arkadan hafif bir dokunuş hissettim.
Eren’in parmaklarıydı.
Birinin saçıma dokunması beni her zaman rahatsız ederdi. İçimden irkildim, tüylerim diken diken oldu. Ama yüzümde tek bir çizgi bile oynamadı. Sanki fark etmemişim gibi davrandım.
— Saçların… çok güzel, dedi alçak bir sesle.
Dudaklarımı sıkıp çantamı kapattım. İçimden “teşekkür et” diye bağıran bir ses vardı ama ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Kalbim garip bir ritimle çarpıyordu.
Çıkışa doğru yürümeye başladım. O ise yanımda sessizce ilerliyordu. Her adımda bana biraz daha yaklaşmasını hissediyordum.
Sanki nefesi omzumun ucuna dokunuyordu.”“Okulun demir kapısından çıkarken hava soğuktu, gri gökyüzü üzerimize çökmüş gibiydi. Öğrenciler sağa sola dağılırken Eren yanımda yürüdü. Bir an durdu, başını bana çevirdi.
Gülümsemesi çok rahattı.
— Ee… ne yapalım?
Onun bu kadar doğal görünmesi beni huzursuz etti. Birkaç saniye düşündüm. İçimdeki seslerden biri ‘Kahve iç, sinemaya git, normal bir lise öğrencisi ol.’ diyordu. Diğeri ise ‘Dikkat et. Her şey fazla hızlı ilerliyor.’
Çantamı omzuma sıkıca çektim.
— Bilmem, dedim. Senin bir fikrin var mı?
Eren çenesini kaşıdı, gözleri parladı.
— İstersen sahile inelim. Hava soğuk ama sessiz olur. Sonra belki bir şeyler atıştırırız.
Sahile… Kulağa masum geliyordu. Ama onun ses tonunda garip bir vurgu vardı.
Kafamı salladım.
— Tamam. Ama fazla geç kalmam gerek, dedim.
O sadece gülümsedi.
— Merak etme, vaktinde bırakalım seni.
Adımlarımız sahile doğru yönelirken ben, bir yandan kulaklarımda hâlâ IC3PEAK’in şarkılarının yankılandığını hissediyordum. Her şey çok normal görünüyordu. Belki de fazla normal.”“Sokakta yürüyorduk. Beton kaldırımlar, gri gökyüzünün altında daha da kasvetli görünüyordu. Adımlarımızın sesi yankılanıyordu.
Birden Eren durdu. Yüzüme baktı.
— Ne dinliyorsun?
Adımlarım da istemsizce durdu. Kalbim küt diye göğsüme vurdu.
Kulaklıklarım saçlarımın arasına gizlenmişti, dışarıdan görünmesi imkânsızdı. En küçük detayı bile fark etmemesi gerekiyordu.
Gözlerimi kısıp onu süzdüm.
— …Nasıl anladın ki kulaklık taktığımı?
Eren bir anlık duraksadı, sonra gülümseyerek omuz silkti.
— Bilmiyorum. Hissediyorum galiba. Sesin… şey gibi, boşluğa gidiyor gibi oluyor. Onu fark ettim.
Cevap bana saçma geldi. Yalan gibi. Ama yüzü çok rahattı, o kadar ki kendi şüphemden utanır gibi oldum.
— Sadece müzik, dedim. Rus bir grup.
Eren başını salladı.
— IC3PEAK, değil mi?
O an nefesim boğazımda düğümlendi.
Onu hiç söylememiştim. O ismi ağzımdan çıkarmamıştım.”“Eren gülümseyerek bana döndü.
— Peki… IC3PEAK’ten en sevdiğin şarkı hangisi?
Gözlerim büyüdü.
— …Sen… IC3PEAK mi dinliyorsun?
Sanki normalmiş gibi başını salladı.
— Tabii. Benimki Sad Bitch.
Ayağım kaldırım taşına takılır gibi oldu. Kalbim bir anlığına göğsümden çıkacakmış gibi çarptı.
Sad Bitch.
O şarkıyı… Ben Spotify listemde kimseyle paylaşmamıştım. Çalma listem gizliydi. Hatta adını bile hiç kimseye söylememiştim.
Boğazımda düğümlenen bir gülüşle maskemi takmaya çalıştım.
— İlginç seçim… dedim.
Ama içimden geçen şuydu: Bunu nasıl biliyor olabilir?
Eren ellerini cebine soktu, önüme geçti. Yüzü hâlâ sakindi, gözlerinde garip bir ışıltı vardı.
— Belki de müzik zevklerimiz benziyordur, kim bilir?
O an beynimde iki ses çarpışıyordu.
Biri: Normal bir tesadüf. Abartıyorsun.
Diğeri: Hayır. Tesadüf değil. Bu çocuk senden bir şey saklıyor.”“Deniz griydi, dalgalar sahile ağır ağır vuruyordu. Tuzlu rüzgâr saçlarımı dağıtırken Eren yanımda defterini açtı, kalemiyle sayfaya hızlı çizgiler atmaya başladı.
Suya bakıyordu, gözleri dalgalarda kaybolmuş gibiydi. Defterine ne çizdiğini görmeye çalışmadım. Görmek istemedim belki de.
Ben ise telefonumu açıp bildirimlere baktım. Gelen bir mesaj kalbimin ritmini değiştirdi.
Aaron.
Kore’de yaşayan, internetten tanıştığım tek kişi. İngilizce mesajlaştığımız, bana kendini açtığında şaşkına döndüğüm çocuk. On sekiz yaşında, lisenin son yılında. Ve… gizlice bir dedektifle çalışıyordu.
Bunu kimse bilmiyordu. Selin bile.
Ekranı kaydırdım:
Aaron: Hey Alev, did you see the news about the murder? I think there’s a pattern. I’ll tell you when you’re alone.
Parmaklarım titredi. Ona hızlıca cevap yazdım:
Me: Yes, I saw it. Tell me, what do you mean?
Bir an kendimi tamamen o dünyanın içine çekilmiş hissettim.
Ama başımı kaldırdığımda, Eren’in bana baktığını fark ettim. Elinde defteri vardı, gülümsemesi donuktu.
— Kiminle konuşuyorsun? dedi.
Telefonumu avucumda biraz daha sıkıca tuttum.
— Kimseyle, dedim.”“Eren defterini kapattı. Yüzünde rahat, kayıtsız bir gülümseme vardı.
— Bi’ şey içmek ister misin? Kahve mesela…
Kalbim hızlandı.
Kahve.
Asya hocanın söylediği detaylar beynimde yankılandı: ‘Önce zehir… sonra bıçak…’
Bir an tereddüt ettim. Dudaklarımı ısırdım. Ona belli etmeden gözlerimi kısmaya çalıştım.
— Kahve mi? Burada mı?
Başını salladı.
— Hemen şurada küçük bir yer var. Fena değildir.
Kelimeleri çok sıradan geliyordu ama içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. Telefonum hâlâ avucumdaydı, Aaron’un mesajı açıktı. ‘There’s a pattern.’
Bir iç sesim: Gitme.
Diğeri: Normal davran, belli etme.
Gülümsedim.
— Olur… dedim.
Ama içimden geçen şuydu: Eğer gerçekten gidecek olursak, o kahveyi asla bitirmeyeceğim.”“Eren kasada sipariş veriyordu. Omzunun geniş silueti, kafedeki loş ışıkta gölgelenmişti. Ben ise masada tek başıma kaldım, parmaklarım elimdeki telefona sıkıca sarılmıştı.
Ekranda yeni bir mesaj belirdi:
Aaron: I have a job that will bring me to Türkiye soon. Maybe I'll come to Istanbul. Shall I meet you?
Gözlerim büyüdü. Parmaklarımın ucu terledi.
İstanbul.
Benim şehrim.
Daha önce Aaron’la sadece yazışmalarım vardı. Onu hiç görmemiştim. Ama kalbim, sanki çoktan tanıyormuşum gibi çarptı.
Kendi kendime fısıldadım:
— Gerçek mi bu? Yoksa tehlikeli bir şey mi?
Tam o anda Eren’in sesi kulağımda yankılandı:
— Kahveler birazdan gelir.
Başımı hızla kaldırdım. Eren elinde defteriyle yanımda dikiliyordu. Gülümsemesi yine donuktu.
Telefon ekranımı avucumla kapattım.
— Güzel… dedim.
Eren karşıma oturdu. Defterini masaya bıraktı. Kapalıydı ama kenarından ince siyah çizgiler görünüyordu. Bir an kalem darbeleriyle yapılmış… bir gül mü seçtim, emin olamadım.
Kalbim hızlandı. İçimde birden iki ayrı dünya çarpışıyordu:
Aaron → bana yardım etmek için İstanbul’a gelmeyi planlayan gizli dost.
Eren → önümde oturan, her şeyimi biliyormuş gibi davranan esrarengiz çocuk.
O an karar vermem gerekiyordu: Aaron’a cevap yazacak mıydım? Yoksa telefonu masanın altında sıkıca tutup hiç yokmuş gibi mi davranacaktım?”“Telefonumu masanın altına kaydırdım. Parmak uçlarım titriyordu. Aaron’un mesajı hâlâ ekrandaydı.
Aaron: Shall I meet you?
Yutkundum. Derin bir nefes alıp hızlıca yazdım:
Me: Yes. But be careful. Don’t trust anyone.
Gönder tuşuna bastığım anda kalbim hızlandı. Ekrana bakmıyormuş gibi telefonu kenara bıraktım.
Eren kahvesini yudumluyordu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra gözleri bana çevrildi.
Gözlerimden kaçmadı.
— Kiminle mesajlaşıyorsun? dedi, ses tonu yumuşaktı ama içinde garip bir keskinlik vardı.
Elim bir anlığına boğazıma gitti. Gülümsedim, normal görünmeye çalıştım.
— Kimseyle… Selin işte.
Eren’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Gözleri masadaki telefonumun üzerine kaydı.
— İlginç… dedi. — Çünkü yüzün, bana yalan söylediğinde hep aynı şekilde geriliyor.
Kanım çekildi. Gözlerimi kısıp kahveme uzandım.
— Ne dediğini bilmiyorum.
Eren eğildi, bana biraz daha yaklaştı. Sesini fısıltıya indirip söyledi:
— Emin misin, Alev? Gerçekten kimseyle konuşmuyor musun?”“Derin bir nefes aldım, dudaklarımı ısırarak sessizce kahvelerin gelmesini bekledim.
Az sonra Eren tepsiyi getirdi, yüzünde yine o rahat gülümseme vardı.
— Senin kahven, dedi ve kupayı bana uzattı.
Tam o sırada ayağı masanın ayağına çarptı. Tepsi sarsıldı. Kahve bir anda önüme doğru döküldü.
— Ah!
Sıcak sıvı eteğime yayıldı, aniden ayağa fırladım.
— Dikkat etsene!
Eren hızla peçeteleri kaptı, bana doğru uzattı.
— Özür dilerim, tamamen kazaydı!
Ama içimdeki huzursuzluk fısıldıyordu: Kazaydı mı gerçekten? Yoksa bilerek mi yaptı?
Üzerime dökülen kahve içilmeden yere saçılmıştı. Bir an aklıma Asya hocanın söylediği şey geldi: ‘Önce zehir…’
Telefonum cebimdeydi. Aaron’dan gelen mesaj gözümün önünde yankılandı: ‘Shall I meet you?’
Peçeteyi alıp üzerimi silerken Eren’in gözleri üzerimdeydi. Bir anlığına bana fazla dikkatli, fazla uzun süre baktı.“Lavaboya koştum, aynadaki yansımam solgun ve ter içindeydi. Bacağımın yan tarafında acıyan noktaya baktım; tenime kahvenin bıraktığı kızarıklık yanık izi gibi görünüyordu.
O sırada telefonum titredi. Ekranda Aaron yazıyordu. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Hemen açamadım, parmaklarım titriyordu.
Arama sonlandı.
‘Hayır, hayır…’ diye fısıldadım. Derin bir nefes aldım, geri aradım.
Telefon açılır açılmaz karşıdan o tanıdık ses geldi:
— Alev?
Nefesim boğazıma düğümlendi. Sanki bütün yüklerim bir anda sesime dökülmüştü.
— Aaron… something happened… I… I’m scared…
Hıçkırıklarla anlatmaya başladım. Eren’in tuhaf tavırlarını, kahvenin üstüme dökülüşünü, ‘şanslısın’ deyişini… Sesim titriyordu, kelimeler boğazıma takılıyordu. Ama İngilizce akıp gidiyordu; düşünmeden, sanki yıllardır sadece bu dili konuşuyormuşum gibi. Ana dilim gibiydi zaten.
Aaron’un sesi kararlı ama yumuşaktı:
— Calm down, Alev. Listen to me. Don’t let him see your fear. Go back. Act normal. I’ll be in Istanbul soon. You’re not alone.
Bir an gözlerimi kapadım. İçimdeki karanlığa karşı o ses bir ışık gibiydi. Ama yanaklarımdan süzülen yaşlar durmuyordu.
— Please… please come fast…
Kapı birden gıcırdadı. Bütün vücudum irkildi. Telefonu kapatmaya çalıştım.
Koridordan gelen ses:
— Alev? Orada mısın?
Eren’in sesi. Soğuk, sabırlı, ürkütücü.”“Kapıyı açtım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Ayağım zonkluyordu, sanki derimin altına bıçak sokulmuş gibi yanıyordu. Dudaklarım titreyerek söyledim:
— Eren… hastaneye gidebilir miyiz? Ayağım çok acıyor… dayanamıyorum.
Eren başını hafif yana eğdi. Birkaç saniye boyunca yüzümdeki panikle karışık çaresizliği izledi. Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. Gülümsedi.
— Aslında gerek yok, dedi. — Annem cilt doktoru. O ilgilenebilir.
İçimden bir ürperti geçti. Annesi…? Yabancı bir eve gitme fikri midemi burktu. Ama Eren’in bakışları gözlerime saplanmıştı. Kaçacak gibi değildi.
Gülümsemesini koruyarak devam etti:
— Ama… eğer gerçekten çok acıyorsa, hastaneye gidebiliriz tabii. Sen karar ver.
O anda fark ettim: Eren bana bir seçenek sunuyordu ama seçeneğin hangisi daha güvenliydi, bilmiyordum.
Ayağımdaki acı dayanılmazdı. Dudaklarım kurudu.
— Hastane… lütfen, dedim neredeyse fısıldayarak.
Eren başını salladı.
— Peki. Ama… yalnız gitmeni istemem. Yanında ben olacağım.
Sesi öyle bir tondaydı ki, bu cümle bir teselli değil, bir emir gibi geldi.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |