
Dinlenecek şarkılar
No one noticed
NKBİ
Hayatın Mahvoluşunu İzlerken
“Hastaneye vardığımızda kalbim küt küt atıyordu. Beyaz ışıkların altında kendimi daha da çıplak, daha da savunmasız hissettim. Her şeyi doktora anlattım; kahvenin dökülüşünü, acıyı…
Doktor dikkatle dinledi, ardından beni muayene etmeye başladı. Bacağıma baktığında yüzü biraz gerildi.
— Bu ikinci derece yanık, dedi. — Şanslısın… biraz daha sıcak olsaydı, üçüncü derece olurdu.
Sözleri beynimde yankılandı. Biraz daha sıcak olsaydı… Yani neredeyse derim yanıp kalıcı hasar görecekti. İçimden bir ürperti geçti.
Göz ucuyla Eren’e baktım. Kenarda oturmuştu. Telefonunu elinde tutuyordu, birileriyle mesajlaşıyordu. Parmakları hızla hareket ediyordu. Ama arada bir başını kaldırıp bana bakıyordu. Göz göze geldiğimizde… gülümsedi.
O gülümseme… hiçbir şey olmamış gibi, sanki bu sadece sıradan bir talihsizlikmiş gibi.
Ama kalbim bana başka bir şey söylüyordu: Yanlış bir şey var. Çok yanlış.
Doktor pansuman yaparken nefesim hızlandı. Burnuma ilaç kokusu geldi. Ama beynim hep aynı soruya takılıp kalıyordu:
Eğer kahve biraz daha sıcak olsaydı… kim bilir ne olacaktı?
Ve Eren, o sırada kime mesaj atıyordu?Doktor pansumanı bitirdiğinde ayağım sargılar içinde kaldı. Hafif bir yanma hâlâ vardı ama asıl acı içimdeydi.
Çıkışta Eren’in yanına döndüm. Bana yine o tanıdık gülümsemeyi gönderdi.
O an bir şey yapmam gerektiğini hissettim. İçimdeki ses fısıldıyordu: Buradan uzaklaşmalısın.
Derin bir nefes aldım.
— Eren… kitabımı okulda unutmuşum. Okula gidelim mi? Hem geç oluyor zaten. Saat 2.30.
Bir anlığına yüzünde belirsiz bir ifade oluştu. Sonra yine gülümsedi.
— Tabii, dedi. — Kitabın önemliyse geri dönelim.
Beni dışarı çıkardı. Hastane kapısından çıkarken içimde bir tedirginlik vardı.
Çünkü… kitap bahanesini bulmuştum ama gerçekten kitabımı unuttuğumdan emin bile değildim. Tek istediğim, Eren’i kendi oyunundan çıkarmaktı.
Arabaya doğru yürürken telefonum titredi. Cebimdeydi. İçimde bir umut kıpırdadı: Aaron olabilir.
Ama elim cebime gitmeye korkuyordu. Çünkü yanımda Eren vardı. Ve her an bana bakıyordu.
Okula vardığımızda koridor sessizdi. Herkes çoktan evine gitmişti. Işıkların loşluğu, binayı ürpertici gösteriyordu. Tam sınıfın kapısına yönelmiştim ki Eren’in telefonu titredi.
O an yüzüne baktım. Kaşları çatıldı. Ekrana göz gezdirirken dudaklarını ısırdı. Sonra telefonunu hızlıca cebine koydu.
— Acil bir şey oldu. Gitmem gerek, dedi.
Şaşkınlıkla baktım.
— Şimdi mi?
Başını salladı, yine o belirsiz gülümsemeyle.
— Evet. Görüşürüz Alev.
Daha fazla açıklama yapmadan arkasını döndü ve hızlı adımlarla koridordan uzaklaştı. Ayak sesleri yankılanarak kayboldu.
Ben olduğum yerde kalakaldım. Göğsümde bir sıkışma vardı ama bu sefer farklıydı. İlk kez… rahatladım.
Etraf sessizdi. İlk kez Eren yanımda değildi. Ve o an fark ettim: nefesim daha kolay alınıyordu.
Telefonumu cebimden çıkardım. Az önce hastane önünde titreyen ekranımı açtım. Evet, tahmin ettiğim gibi… Aaron’dan mesaj vardı.”
Eren’in ayak sesleri kaybolduktan sonra derin bir nefes aldım. Telefonumu açtığımda ekranda Aaron’un mesajını gördüm:
“Are you okay after you left the hospital? What is the degree of the burn on your foot?”
Aaron:"Hastaneden çıktıktan sonra iyi misin? Ayağındaki yanığın derecesi ne durumda?"
Ekrana uzun süre baktım. Gözlerim doldu. O an gerçekten iyi olup olmadığımı bilmiyordum. Ayağım yanıyordu, kalbim sıkışıyordu, aklım karmakarışıktı. Ama Aaron’un kelimeleri… sanki karanlığın ortasında bana uzanan tek ışık gibiydi.
Titreyen ellerimle cevap yazmaya başladım:
“It’s a second-degree burn. The doctor said I was lucky… If the coffee was hotter, it would have been third-degree. I’m scared, Aaron.”
Alev:“İkinci derece yanık. Doktor şanslı olduğumu söyledi… Kahve daha sıcak olsaydı üçüncü derece olurdu. Korkuyorum, Aaron.”
Gönder butonuna bastığımda kalbim deli gibi atıyordu. Sanki her harf, içimde sakladığım korkuların dışarı çıkışıydı.
Bir süre sonra ekranda üç küçük nokta belirdi. Aaron yazıyordu. İçimden bir ses, bu mesajın bana her şeyi değiştirecek bir kapı aralayacağını söylüyordu.Ekranda art arda mesajlar belirdi:
“So are you okay now? Where are you, Alev? Is he with you? Are you alone? Alev, are you safe?”
Aaron:“Şimdi iyi misin? Neredesin Alev? O seninle mi? Yalnız mısın? Alev, güvende misin?”
Gözlerim dondu kaldı. Parmaklarım ekrana dokunamadı. Sanki Aaron karşımdaymış gibi sesini duydum, nefesindeki telaşı hissettim.
“Is he with you?”
“Are you safe?”
Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. Boğazım kurudu. Derin bir nefes aldım ve titreyen parmaklarımla yazmaya başladım:
“I’m alone now. He left suddenly. I don’t know why. I’m at school… in the empty classroom. It’s dark. I feel… strange. Aaron, how do you know something’s wrong?”
Alev:“Şimdi yalnızım. Aniden gitti. Nedenini bilmiyorum. Okuldayım… boş sınıfta. Karanlık. Kendimi… tuhaf hissediyorum. Aaron, bir şeylerin ters gittiğini nereden biliyorsun?”
Mesajı gönderdim. Ekrana kilitlendim. Birkaç saniye sonra üç nokta belirdi… Aaron cevap yazıyordu.Telefon ekranımda yeni mesaj belirdi.
“I don’t know about anything, but the murders in Korea are increasing and my work has become busy. I’m coming to Istanbul because I want to take a short vacation… and the same events are happening in Istanbul too.”
Aaron :“Hiçbir şeyden haberim yok ama Kore'deki cinayetler artıyor ve işlerim yoğunlaştı. Kısa bir tatil yapmak için İstanbul'a geldim… ve İstanbul'da da aynı olaylar yaşanıyor.”
Gözlerim büyüdü. Ellerim titredi. “The same events… in Korea ?”
Alev : “Aynı olaylar… Kore'de de mi?”
Demek ki bu yalnızca bir tesadüf değildi. Bu şehirde işlenen cinayetler… siyah gül dövmeleri, garip yöntemler, korkunç ayrıntılar… Hepsi Kore’deki cinayetlerle bağlantılıydı.
Birden odanın karanlığı daha da ağırlaştı. Koridorun sessizliği kulaklarımı uğuldatıyordu.
“Aaron…” diye yazdım, parmaklarım hızla ekranda dolaşırken.
“Do you think it’s the same killer? The one who was in Korea… is he here now?”Alev : “Sence aynı katil mi? Kore'deki katil... şimdi burada mı?”
Gönder tuşuna bastım ve ekranı sıktım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Eğer cevabı “evet” olursa…
bu sadece basit bir cinayet zinciri değil, çok daha büyük, çok daha karanlık bir şeydi.Telefonum titredi. Aaron’un mesajı kısa ve keskin bir bıçak gibiydi:
“I don’t know, Alev. See you. Bye.” Aaron :“Bilmiyorum Alev.Görüşürüz by.”
Ekrana baktım. Hepsi bu kadardı.
Kalbim sanki boşluğa düşmüş gibi oldu. Parmaklarım hâlâ telefonun üzerinde bekliyordu. Oysa biraz daha kelime, biraz daha açıklama beklemiştim. “Sakın dışarı çıkma.” “Beni bekle.” ya da “Her şey düzelecek.” gibi… ama yoktu.
Birden kendimi tuhaf bir şekilde daha yalnız hissettim. Eren’in gölgesi zihnimden gitmemişti, Asya hocanın sözleri kulaklarımda çınlıyordu, ve Aaron… tek güvendiğim insan, beni cevapsız bırakmıştı.
Telefonu kapatıp çantama koydum. Pencereden dışarı baktım. İstanbul gecesi yağmurlu ve griydi. Sanki şehrin her köşesinde bir sır gizlenmişti. Ve ben o sırların tam ortasındaydım.Eve girdiğimde ışıklar kapalıydı. Koridor sessizdi, yalnızca yağmur damlalarının cama vurma sesi geliyordu. Ayakkabılarımı çıkardım, çantamı kenara bıraktım.
Salonun kapısını açtığımda onu gördüm.
Babam… tek başına oturuyordu. Masada yarısı boşalmış bir kahve kupası, yanında da açılmış birkaç eski dosya vardı. Başını kaldırdı, gözleri karanlıkta bile keskin görünüyordu.
Normalde eve bu kadar erken gelmezdi. Normalde benimle asla konuşmazdı. Ama bu gece… farklıydı.
“Hoş geldin.” dedi, sesi kuru ve sertti.
Bir an durdum. Kalbim hızlandı. Aklımda Aaron’un mesajı yankılandı: “Are you safe?”
Yutkundum. “Sen… evdesin. Tek başına.” dedim, kelimeler ağzımdan zorla çıktı.
Babam bakışlarını benden ayırmadı. “Evet. Annen yok. Kimse yok. Sadece sen ve ben.”
Salonun havası birden ağırlaştı. İçimde tarifsiz bir huzursuzluk yükseldi.Babam koltuğun kenarında oturuyordu. Dosyalarını toparlarken bana baktı, yüzünde alışık olmadığım bir gülümseme vardı.
“Annen arkadaşlarıyla alışverişe gitti. Patronum aradı, acil bir ameliyat var. Hatay’a çağırdılar.” dedi. Sesi sakindi ama kararlıydı. Sonra bana döndü:
“İstersen Selinlere git, ya da o buraya gelsin. Gece yalnız kalmanı istemem.”
Bir an durdum. Şaşırmıştım. Normalde benimle bu kadar ilgilenmezdi, hatta çoğu zaman konuşmazdı bile. Ama şimdi… farklıydı.
Gülümsedim. “Baba… benim bir proje ödevim var. Asya hocalara gitsem olur mu?”
Babam başını salladı. Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı, anlam veremedim. “Olur. Ama geç kalma. Asya Hanım güvenilir bir öğretmen, ona güvenebilirim.” dedi.
Sözleri içimi hem rahatlattı hem de biraz ürküttü. Çünkü babam “güven” kelimesini kullanmazdı.
Odama çıkarken telefonuma baktım. Aaron’un kısa mesajı hâlâ ekranda duruyordu:
“See you. Bye.”Görüşürüz. Hoşça kal.
Derin bir nefes aldım. İçimde garip bir his vardı; sanki herkes bir şeyler saklıyordu.Metroya bindiğimde içim ürperdi. İstanbul’un altındaki tüneller her zaman bana kasvetli gelmiştir; insan yüzleri birbirine benzer, herkes bir yerlere yetişmeye çalışır. Ama o gün… farklıydı.
Vagon kalabalıktı. Önümde kulaklık takmış bir genç telefonuna bakıyordu, yanımda yaşlı bir kadın dua mırıldanıyordu. Tavandan gelen floresan ışıkları aniden titredi, birkaç saniyeliğine sanki bütün vagon karanlığa gömüldü. Sonra ışıklar tekrar yandı.
Elimi çantama sıkıca bastırdım. Telefonumu kontrol ettim. Ne Selin’den mesaj vardı ne de Aaron’dan.
Bir anda önümde oturan bir adam dikkatimi çekti. Siyah takım elbise giymişti, başını hiç kaldırmıyordu. Ellerinde ince bir defter vardı ve sanki bir şeyler çiziyordu. Göz ucuyla baktığımda… bir gül gördüm. Siyah bir gül.
Kalbim hızlandı. Nefesim daraldı. Ayağımdaki yanığın acısı yeniden hissettirdi kendini.
Tam gözlerimi kaçıracakken adam defteri kapattı, başını kaldırdı. Buz gibi gözlerle bana baktı. Gülümsedi.İki durak sonra metro kapıları açıldı. Kalabalığın arasından tanıdık bir yüz çıktı.
Eren.
Sağ bileği beyaz sargıyla kaplıydı. Beni görünce hızla yanıma geldi. Oturdu ve gözlerimin içine baktı.
“Alev…” dedi, sesi yumuşaktı ama nefesi telaşlıydı. “Bugün olanlar için çok özür dilerim. Sadece çok stresliyim. Üç gün sonra final maçım var. Gün boyu koç mesajlarla beni boğdu. Okulda kitap okuyamadım bile… seni yalnız bıraktığım için de üzgünüm.”
Konuşurken bileğine baktım. Parmaklarını oynatırken yüzünü buruşturdu. “Antrenman maçında sağ bileğim burkuldu.” dedi.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Vagonun tekerlekleri raylarda gürültüyle kayarken, kalbim göğsümde hızlı hızlı atıyordu.
Eren’in gözleri bana kilitlenmişti. Normalde tatlı ve güvenilir görünmesi gerekirdi ama içimde derin bir kuşku vardı. Neden bugün her şey bu kadar garipti? Kahve, yanık, aniden kayboluşu… şimdi de sargılı bilek.
“Ben iyiyim.” dedim kısık bir sesle. Başımı çevirdim, metro tünelinin karanlığı camlardan akıyordu.Derin bir nefes aldım. Eren’in yüzüne dikkatle baktım. Kaşlarının arasındaki kırışıklık, sargılı bileği tutuşu, gözlerindeki endişe… sahte gibi gelmiyordu.
Kendi kendime düşündüm: “Hayır, bu çocuk katil olamaz. 17 yaşında… üstelik herkesin tanıdığı bir beyzbol oyuncusu.
Normal bir hayatı var. Kahve sadece bir kazaydı. Yanık sadece bir tesadüf. Ben çok fazla film izliyorum, çok fazla polisiye okuyorum. Belki de her şeyi büyütüyorum.”
O an içimdeki buzlar biraz çözüldü. Dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi.
“Tamam, inanıyorum sana.” dedim.
Eren rahat bir nefes aldı. Gözlerindeki gerginlik dağıldı. Hafifçe bana yaslandı, ama çok değil, sadece güvenmek ister gibi. “Teşekkür ederim Alev… gerçekten, seninle takılmak bana iyi geliyor.” dedi.
Metro ilerlemeye devam etti. Vagon kalabalıktı ama içimde garip bir huzur vardı. Belki de hayat bazen bu kadar basitti: yanlış anlamalar, küçük kazalar, sonra bir özür…
Ama bilmediğim şey şuydu: bazen en büyük tehlike, en masum görünen yüzlerin ardına saklanırdı.Metronun ağır kapıları açıldı. İstasyondan çıkıp Asya hocaların yaşadığı siteye doğru yürüdüm.
Hava kararmaya başlamıştı; İstanbul’un sokak lambaları birer birer yanıyordu. Ayağımdaki yanık hâlâ sızlıyordu, ama zihnim çok daha yoğundu.
Site kapısına vardığımda güvenlik bana gülümseyip kapıyı açtı. “Asya Hanım sizi bekliyor, Alev.” dedi. Bir an şaşırdım; bekliyor muydu?
Daire kapısını çaldım. Kapı hemen açıldı. Asya hoca karşımdaydı, saçları dağınıktı, elinde bir kahve kupası vardı. Gözlerinde yorgun ama dikkatli bir ifade vardı.
“Hoş geldin Alev.” dedi. “Gel, seni bekliyordum zaten.”
İçeri girdim. Salon loştu, masanın üzerinde kitaplar, dergiler ve birkaç dosya vardı. Bazılarında cinayet fotoğrafları dikkatimi çekti ama hemen gözümü kaçırdım.
Asya hoca bana oturmam için işaret etti. “Bir şeyler içmek ister misin? Çay? Kahve?”
Başımı salladım. “Yok hocam, teşekkürler.” dedim. Sonra bir an duraksadım ve dayanamayıp sordum:
“Hocam… bu cinayetler. Gerçekten İstanbul’da bir seri katil olabilir mi?”
Asya hoca gözlerimin içine baktı. Dudakları kıpırdadı ama hemen cevap vermedi. Kupasından bir yudum aldı, sonra derin bir nefes vererek fısıldar gibi konuştu:
“Belki de… çoktan başladı bile, Alev.”Asya hoca kupasını masaya koydu, elini dosyalardan birine uzattı. Birkaç saniye tereddüt etti, sonra dosyayı açtı. İçinden birkaç fotoğraf çıkardı.
“Bak Alev,” dedi. “Normalde bunları sana göstermemem lazım. Ama sen akıllı bir kızsın… belki bazı şeyleri fark edersin.”
Fotoğraflara baktım. İlkinde, bir kızın bileğinde simsiyah bir gül dövmesi vardı. Ama dövme yeni yapılmış gibiydi, derisi hâlâ kızarmıştı.
İkinci fotoğrafta bıçak yaraları dikkat çekiyordu. Üçüncüsünde ise kızın cansız yüzü… mavi gözleri hâlâ açık, donuk bakıyordu.
Boğazım düğümlendi. Elimi ağzıma kapattım. “Bu… bu korkunç.”
Asya hoca başını salladı. “Evet. Ve en önemlisi…” diye devam etti. Masanın kenarından bir not çıkardı. El yazısıyla yazılmıştı:
“Gül açtığında, sadakat ölür.”
Gözlerim büyüdü. Fısıldar gibi sordum:
“Bu ne demek hocam?”
Asya hoca kısık sesle konuştu:
“Bilmiyoruz. Ama her cinayette aynı işaret var: siyah gül. Önce zehir, sonra dövme, sonra bıçak. Hepsi aynı düzen. Ve not… her seferinde değişik varyasyonlarla aynı cümle.”
Bir an sessizlik oldu. Kalbim hızla atıyordu. Asya hocanın sesi ağır ağır odada yankılandı:
“Alev, eğer bu gerçekten bir seri katilse… o zaman İstanbul güvenli değil. Ve daha kötüsü… belki de kurbanlar rastgele seçilmiyor.”
Boğazım kurudu. Elimdeki fotoğraflara tekrar baktım ama gözlerim titriyordu. Nottaki cümle aklımın içinde yankılanıyordu:
“Gül açtığında, sadakat ölür.”
Bir şey söylemek istedim ama kelimeler ağzımda düğümlendi. Derin bir nefes aldım, gözlerimi yere indirdim.
“Hocam… sanırım fazla korku filmi izlemişim. Belki de kafam hemen en kötüsünü düşünüyor.” dedim, zoraki bir gülümsemeyle.
Asya hoca beni dikkatle süzdü. Gözlerinde “sen benden daha fazlasını anlıyorsun” der gibi bir bakış vardı ama hiçbir şey söylemedi. Dosyaları yavaşça kapattı.
“Belki de öyledir.” dedi.
O an konuyu kapattım. İçimdeki panik dalgasını bastırmaya çalıştım. Çantamı aldım, “Ben artık gideyim hocam, proje bahanem vardı zaten, annem merak etmesin.” dedim.
Asya hoca başını salladı. Kapıya kadar uğurlarken bana alttan alta tekrar baktı. “Kendine dikkat et, Alev.” dedi.
Apartman boşluğuna çıktığımda kalbim küt küt atıyordu. Merdivenlerden inerken kendi kendime fısıldadım:
“Rastgele değilse… ya sonraki ben olursam?”Sokak lambaları titrek bir ışık veriyordu.
Adımlarımın sesi boş kaldırımlarda yankılanıyordu. Normalde yürümeyi severdim ama bu kez her gölge bana farklı bir anlam yüklüyordu.
Her adımda Asya hocanın sesi kulağımda çınlıyordu:
“Kendine dikkat et, Alev.”
“Gül açtığında, sadakat ölür.”
Telefonumu elime aldım, kulaklığımı takıp şarkı açmak istedim ama elim titrediği için başaramadım. İçimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Bir süre sonra hissettim. Arkamdan gelen ayak sesleri. Düzenli, ağır.
Durup omzuma baktım. Bir adam… yüzünü net göremiyordum, başlığı kafasına çekmişti. Gözlerimiz buluşmadı ama onun bana baktığını hissettim.
Hızlandım. O da hızlandı.
Kalbim deli gibi atmaya başladı. Çantamı daha sıkı tuttum. Köşe başında bir kafenin ışıklarını görünce içime biraz su serpildi.
İçeri girip otursam mı diye düşündüm ama gururuma yediremedim. “Kendi kendime korkuyorum, abartıyorum.” dedim.
Ama tam o sırada… önümdeki çöp kutusunun üzerine bırakılmış küçük, siyah bir gül gördüm.
Bacaklarım kesildi. Dizlerim titredi. Elleri buz kesmiş halde çantamın fermuarını çekiştirdim. Arkadaki ayak sesleri bir anda kesilmişti. Başımı çevirmeye cesaret edemedim.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Nefes alamıyor, ciğerlerime sanki iğneler batıyormuş gibi hissediyordum.
Çantamı açıp ilacımı bulmaya çalıştım ama parmaklarım kilitlenmiş gibiydi. Gözlerim karardı, kulaklarım uğuldadı.
Tam o sırada, kafamın arkasına sert bir darbe indi.
Bedenimabir anda devrildi. Dizlerim çözülüp yere kapaklandım. Taş zeminin soğukluğunu yanaklarımda hissettim.
Gözlerim kapanırken tek gördüğüm şey, çöp kutusunun üzerindeki o siyah güldü.
Bir damla kanım çiçeğin taç yapraklarına sıçradı.
Sonra… her şey karardı.Göz kapaklarım ağırdı, sanki üzerime tonlarca yük binmişti. Açmaya çalıştığımda ışık gözlerimi yaktı. Beyaz… her yer bembeyazdı.
Zorla başımı çevirdim. Serum damlıyordu kolumdan. Kalbim hızla çarpıyordu ama bedenim ağır bir zincirle bağlanmış gibiydi.
Bir ses duydum.
“Alev…”
Başımı çevirdiğimde Selin karşımdaydı. Gözleri kıpkırmızı, belli ki ağlamış. Elimi tuttu.
“Öldüğünü sandım! Seni yerde bulduklarında bayılmışsın… Kan vardı, Alev. Çok korktum.” dedi, sesi titreyerek.
Boğazım düğümlendi. Kelime çıkaramadım. Sadece fısıldayabildim:
“Kim… kim yaptı?”
Selin gözlerini kaçırdı. Cevap vermek istemedi. Ama sonra kısık bir sesle ekledi:
“Bilmiyorum… kimse görmemiş. Ama polisler bulduğun yerde… garip bir şey almışlar.”
Nefesim kesildi. Dudaklarım kurudu.
“Ne?”
Selin elimi daha sıkı tuttu.
“Bir gül. Siyah bir gül.”
Kalbim bir anda hızlandı. Gözlerim tavandaki beyaz ışığa kilitlendi. Kulağımda Asya hocanın sesi yankılandı:
“Gül açtığında, sadakat ölür.”Göz kapaklarım ağırdı, sanki üzerime tonlarca yük binmişti. Açmaya çalıştığımda ışık gözlerimi yaktı. Beyaz… her yer bembeyazdı.
Kapı aniden açıldı. İçeriye koyu lacivert takım elbiseli iki polis girdi. Sert yüzlü olanı elindeki dosyayı masaya bıraktı, diğeri ise sessizce defterini açtı.
“Geçmiş olsun, Alev.” dedi dosyayı bırakan. “Ben Komiser Arda. Bu da ekip arkadaşım Seher.”
Başımı hafifçe salladım, boğazım düğümlenmişti.
Komiser sandalyesini çekip yanıma oturdu.
“Sana saldıran kişiyi gördün mü?”
Gözlerimi kapadım, hatırlamaya çalıştım. Panik atağın bulanık görüntüleri… kalabalık sokak… ardından başıma inen o darbe. Yalnızca tek bir şey netti: siyah gül.
“Hayır…” dedim fısıltıyla. “Sadece… yerde bir gül vardı. Siyah bir gül.”
Seher defterine hızlıca not aldı. Komiser Arda kaşlarını çattı.
“Enteresan. Çünkü olay yerinde bir gül bulundu. Ama bu… sıradan bir çiçek değildi.”
Kalbim hızlandı.
“Ne… demek istiyorsunuz?”
Arda dosyadan bir fotoğraf çıkardı ve yatağın kenarına koydu. Fotoğrafta o siyah gül vardı — ama taç yapraklarının arasında kırmızı lekeler görünüyordu. Kan mıydı, boya mıydı, ayırt edilemiyordu.
“Bu İstanbul’daki ikinci vaka.” dedi Arda. “Ölen kızın koluna da siyah gül işlenmişti. Sence bu bir tesadüf mü?”
Boğazım kurudu. Sesim titreyerek fısıldadım:
“Hayır…”
Komiser gözlerini kısmıştı.
“Seninle neden ilgileniyor olabilir, Alev? Bize bilmediğimiz bir şey söylemek ister misin?”Komiser Arda’nın bakışları delip geçiyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
“Hayır.” dedim, sesim kararlı çıkmaya çalıştı ama boğazımda titredi. “Bilmiyorum. Benimle ilgisi olamaz. Belki… yanlış kişiyimdir.”
Arda kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
“Yanlış kişiye siyah gül bırakılmaz, Alev.”
Yanımdaki Seher hafifçe öksürdü. Arda toparlandı, ayağa kalktı.
“Neyse. Seni fazla yormayalım. Ama unutma, artık potansiyel bir tanık değil, hedef olabilirsin. Her şeyi hatırlamaya çalış. Bizimle iletişimde kal.”
İkisi de odadan çıkarken kalbim hızla çarpıyordu. İçimde boğucu bir korku, ama aynı zamanda derin bir inkâr vardı.
“Hayır… ben sadece bir öğrenciyim. Benimle ilgisi olamaz.” diye fısıldadım kendi kendime.
Ama ellerim titriyordu.
Yavaşça telefonumu aldım. Ekrana düşen çatlak hala oradaydı. Hemen Aaron’un ismini buldum ve titreyen parmaklarla yazmaya başladım:
Alev: Aaron… it happened again. Someone attacked me. I don’t remember the face, but there was a black rose. The police think I’m a target… I don’t know what to do.
Alev: Aaron… yine oldu. Birisi bana saldırdı. Yüzünü hatırlamıyorum ama elinde siyah bir gül vardı. Polis beni hedef olarak görüyor… Ne yapacağımı bilmiyorum.
Mesajı yolladıktan sonra nefesimi tuttum. Sanki o anda biri kapıyı açacak ve telefonu elimden alacak gibiydi. Birkaç saniye içinde ekran titredi:
Aaron: Don’t panic. I told you, this pattern is repeating. Listen to me carefully, Alev — dont trust anyone. Not your teachers, not even your closest friends.
Until I come to Istanbul, you’re not safe.Aaron: Panik yapma. Sana söyledim, bu durum tekrarlanıyor. Beni dikkatlice dinle Alev, kimseye güvenme.
Öğretmenlerine de, en yakın arkadaşlarına da.Ben İstanbul'a gelene kadar güvende değilsin.
Elllerim daha çok titremeye başladı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
Ben gerçekten artık yalnız mıydım?...
Kapı aniden açıldı. Beyaz önlüklü, saçlarını topuz yapmış genç bir kadın doktor içeri girdi. Doktor, elindeki dosyaya bakarak profesyonel bir tavırla konuştu.
“Merhaba Alev. Ben Dr. Elif. Birkaç tetkik sonucunu kontrol etmek için geldim.”
Selin yanımda dikilmiş, elimi sıkıyordu. Doktor stetoskopunu boynuna takarken göz ucuyla bana baktı.
“Darbe ciddi ama şanslısın. Beyin travması yok. Birkaç gün baş dönmesi olabilir, panik atak geçmişin olduğunu da söylediler. Bu yüzden seni biraz gözlemleyeceğiz.”
Başımı salladım. “Teşekkür ederim.”
Ama o an… Aaron’un sözleri kulaklarımda yankılandı:
Do not trust anyone.
Selin gözlerime baktı, gülümsemeye çalıştı.
“Biliyor musun, kahve içmeye gidelim diyorduk… böyle bitti işte. Ama ben buradayım, seni bırakmam.”
Elini sıktım ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Selin bana en yakın arkadaşım, belki de kardeşim gibiydi. Yine de Aaron’un sesi beynimde yankılanıyordu.
Dr. Elif dosyayı kapattı, bana yaklaştı. Sesi yumuşaktı.
“Merak etme Alev. Güvendesin. Ama eğer hatırladığın en ufak bir şey olursa… lütfen hemen söyle.”
Sonra gülümseyip odadan çıktı. Kapı kapanınca geriye ben ve Selin kaldık.
Selin hâlâ elimden tutuyordu. “Alev… bana anlatmak istediğin bir şey var mı? Yüzünden belli, bir şey saklıyorsun.”Derin bir nefes aldım, Selin’in gözlerinin içine baktım. Sesim kısık ama netti:
“Eve gitmek istiyorum… İyiyim ben. Gerçekten.”
Selin’in yüzündeki umut kırıntısı bir anda soldu. Dudaklarını ısırdı, başını eğdi.
“Tamam…” dedi kısık sesle. “Ama yalnız bırakmayacağım seni. Beraber çıkarız.”
O an kalbim sıkıştı. Ona sarılmak, her şeyi anlatmak istedim. Ama yapamadım. Aaron’un mesajı hâlâ beynimde yankılanıyordu:
Do not trust anyone,Kimseye güvenme.
Selin montumu getirdi, omzuma koydu. Koridorda birlikte yürürken sessizlik her şeyden daha gürültülüydü. Gözlerim yerdeydi. Selin ise sürekli bana bakıyordu ama tek kelime etmiyordu.
Hastanenin çıkış kapısına vardığımızda, dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptı. Selin derin bir nefes aldı, sonra usulca fısıldadı:
“Benden sakladığın şey her neyse, umarım bir gün söylemeye cesaretin olur, Alev.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Ona bakamadım.
Adımlarımız gecenin karanlığına karışırken, içimde tek bir şey vardı: yalnızlık.Hastanenin kapısından çıktığımızda soğuk hava yüzüme çarptı. Bir an için rahatlamam gerekiyordu… ama öyle olmadı.
Göğsüm sıkıştı. Sanki ciğerlerime hava girmiyordu. Başım dönüyor, adımlarım tökezliyordu. Dünyanın etrafımda dönmeye başladığını hissettim.
“Elimi tutuyorum ama… elim boşlukta.”
Selin’in sesi yankılandı kulağımda:
“Alev? Ne oluyor? Alev nefes al, lütfen nefes al!”
Ama nefes alamıyordum. Boğazıma görünmez bir ip dolanmış gibiydi. Kalbim deli gibi çarpıyor, gözlerim kararıyordu.
Bir şey oldu… omzumda ağır bir yük hissettim. Dizlerim çözüldü. Yere düşmeden hemen önce Selin’in kolları bana yetişti.
“ALEV! Dayan, ne olur dayan!”
Sesler boğuklaşıyordu. İnsanlar etrafımızda toplanmaya başladı. Ayak sesleri, uzaktan gelen siren sesi… Hepsi birbirine karışıyordu.
Son gördüğüm şey, karanlığın içinde parlayan tek bir çift göz oldu. Bana bakıyordu. Gözler… ama kime aitti, bilmiyordum.
Sonra her şey tamamen karardı.Gözlerimi açtığımda yine o beyaz ışıklar… yine o ilaç kokusu burnuma çarptı.
Hastanedeydim. Yine.
Sinirle derin bir nefes aldım. Tüm vücudum titriyordu. “Neden buradayım?” diye fısıldadım kendi kendime. “Neden kimse bana hiçbir şey anlatmıyor?”
Boğazımdaki öfke beni yutacak gibiydi. Çaresizlikle kafamı geriye yasladım. Ama tam o anda, öfkenin patlamasına engel olamadım…
Başımı hızla kaldırıp, ranzanın sert metal başlığına çat diye çarptım.
Acı bir anda beynime yayıldı. Gözlerim karardı, alnımdan sıcak bir damla süzüldü. Kan.
Bir süre nefes nefese kaldım. Kafam uğulduyordu.
Kapı açıldı. Hemşire bağırarak içeri girdi, arkasından Selin koştu.
“Alev! Ne yapıyorsun sen?! Delirdin mi!” diye çığlık attı Selin, gözleri dolmuştu.
Ben sadece gözlerimi kapadım. Kanım alnımdan yastığa damlıyordu.
“Delirmedim…” diye fısıldadım. “Sadece… uyanık olduğumu hatırlamak istedim.”Kan alnımdan süzülürken hemşire panikle doktor çağırdı. Selin hâlâ başucumdaydı, gözyaşlarını saklamıyordu.
Kısa süre sonra kapı açıldı. İçeri beyaz önlüğüyle uzun boylu bir adam girdi. Babam.
Göz göze geldik. Gözlerinde öfke yoktu, hayal kırıklığı vardı.
“Alev…” dedi derin bir sesle. “Bu ne demek oluyor?”
Boğazım düğümlendi. Ona bakamadım. Yastığa kan bulaşmıştı. Sesim titredi:
“Baba… ben sadece… bir anlığına… düşünmeyi durdurmak istedim.”
Babam derin bir nefes aldı, alnını ovuşturdu.
Doktorlardan biri yaklaştı ve fısıltıyla babama konuştu:
“Psikosomatik belirtiler olabilir. Travmaya bağlı panik bozukluğu, hatta kendine zarar verme eğilimi… Gözlem altında kalması şart.”
O an gözlerim açıldı. “Hayır!” dedim sertçe. “Ben deli değilim! Sadece… sadece… çok yorgunum!”
Sesim odanın duvarlarında yankılandı. Selin bana sarılmaya çalıştı ama geri ittim. Gözyaşlarım yanaklarımı yakıyordu.
Babam, ilk defa bu kadar ciddi bakıyordu bana.
“Alev,” dedi. “Bu sadece bir yorgunluk değil. Eğer kendine zarar veriyorsan… o zaman bizim yardım etmemiz gerekiyor.”
Odada sessizlik çöktü. Sadece kalp monitörümün sesi duyuluyordu. Bip. Bip. Bip.
İlk defa, ben bile kendi aklımdan şüphe etmeye başlamıştım.
Bip.
Bip.
Bip.
Ses, beynimin içine çivi gibi çakılıyordu. Gözlerimi tavana diktim. Beyaz. Fazla beyaz. Temizliğiyle boğucu. Odanın kokusu—alkol, metal ve sabun—nefesimi daraltıyordu.
Babam bir şeyler söylüyordu hâlâ ama kelimeleri birbirine karışıyordu. Sanki camın arkasından konuşuyordu bana. Dudakları hareket ediyor, sesi gelmiyordu.
“Bir süre yalnız kalmak istiyorum,” dedim sonunda.
Sesim sandığımdan daha net çıktı. Hemşire tereddüt etti, Selin itiraz edecek gibi oldu ama babam elini kaldırdı. Küçük bir hareketti ama yeterince kesindi.
“Beş dakika,” dedi.
Kapı kapandı.
Sessizlik.
Ama gerçek bir sessizlik değildi. Duvarların içinden gelen uğultu, koridordan süzülen ayak sesleri, uzakta birinin öksürüğü… Ve o bip sesi. Kalbimin kanıtı.
Yastığımı düzelttim. Parmağım farkında olmadan kanın bulaştığı yere değdi. Kurumuştu. Koyu kahverengi. Bana ait ama bana yabancı.
Gözlerimi kapadım.
O anda…
Telefonum titredi.
Gözlerim bir anda açıldı. Kalbim hızlandı. Hemşireler telefonu almış olmalıydı, diye düşündüm. Ama hayır. Komodinin üzerindeydi. Ekranı aşağı dönüktü.
Bir titreşim daha.
Sonra bir tane daha.
Elim titreyerek uzandı. Ekranı çevirdim.
Bilinmeyen Numara
Boğazım kurudu. Mantığım bağırıyordu: Açma.
Ama parmağım bana ait değildi sanki.
Mesajı açtım.
“Canın acıdı mı?”
Nefesim kesildi.
Bir saniye.
İki saniye.
Yeni bir mesaj geldi.
“Öyle yapmak zorunda değildin.”
Ekrana bakakaldım. Parmaklarım buz kesmişti. O an odadaki hava değişti sanki. Duvarlar biraz daha yaklaştı. Tavan biraz daha alçaldı.
Kapıya baktım. Kilitliydi. Pencereye. Kapalıydı.
Bir mesaj daha.
“Ama seni böyle de seviyorum, Alev.”
Telefon elimden kayıp yatağa düştü. Geriye doğru çekildim, sanki mesajlar bana dokunabilirmiş gibi.
“Bu gerçek değil,” diye fısıldadım. “Bu… sadece kafam.”
Ama tam o anda telefon tekrar titredi.
Bu sefer bir fotoğraf.
Açmak istemedim. Gerçekten istemedim. Ama yine yaptım.
Fotoğrafta hastanenin dışı vardı. Acil giriş. Islak asfalt. Gece. Ve kadrajın köşesinde… benim odamın penceresi.
Perdem hafif aralıktı.
Kalbim göğsümü yırtacak gibiydi. Gözlerim pencereye kaydı. Perde… gerçekten de aralıktı.
Fotoğrafın altına tek bir cümle yazılmıştı:
“Uyanık olduğunu hatırlamak için kendine zarar vermene gerek yok.”
Telefonu iki elimle kavradım. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Göğsüm sıkıştı. Nefes alamıyordum.
Kapıya vurdum:
“BABA!” diye bağırdım. “HEMŞİRE!”
Kapı açılmadan önce telefonun ekranı bir kez daha yandı.
Son mesaj:
“Şimdi seni yalnız bırakacağım.
Ama bu, bittiği anlamına gelmiyor.”
Ekran karardı.
Kapı açıldı. Işık içeri doldu. Sesler, ayaklar, panik.
Ama ben hâlâ telefona bakıyordum.
Çünkü ilk defa şunu anladım:
Ben aklımdan şüphe etmiyordum artık.
Birinin beni izlediğinden emindim.Kapı açıldı. Oda bir anda doldu. Hemşire, babam, Selin… Sesler üst üste bindi ama hiçbiri net değildi.
“Ne oldu?”
“Alev, sakin ol.”
“Yine panik atağı mı?”
Telefonu kaldırdım. Ellerim hâlâ titriyordu.
“Biri bana mesaj attı,” dedim. “Beni izliyor. Penceremin fotoğrafını attı.”
Sessizlik oldu. Ama beklediğim sessizlik değildi. Korku dolu bir sessizlik değil… şefkatli olanından.
Babam telefonu aldı. Ekrana baktı. Kaşları hafifçe çatıldı, sonra gevşedi. Hemşireye uzattı.
“Bilinmeyen numara,” dedi. “Fotoğraf da yok.”
Kalbim durdu.
“Hayır… vardı,” dedim. “Az önce vardı. Silindi.”
Selin dudaklarını ısırdı. Gözlerini kaçırdı. O bakışı tanıyordum. ‘Keşke doğru olsaydı’ bakışıydı.
Hemşire yumuşak bir sesle konuştu:
“Alev, bazen yoğun stres altında… beynimiz gerçek olmayan imgeler üretebilir.”
“Gerçekti!” diye bağırdım. “Okudum! Yazıyordu!”
Babam telefonu bana uzattı.
Ekran boştu.
Mesaj yoktu.
Fotoğraf yoktu.
Arama kaydı yoktu.
Sanki hiç olmamıştı.
“Bak,” dedi babam, sesi sakindi ama yüzü benden daha solgundu. “Kimse seni suçlamıyor.”
Kendi kendime gülümsedim babam beni hiç önemsememişti şuanda da önemsiyordu nedenini ise
ben ve Görkem abim bilmiyorduk babam abimi çok seviyordu ama beni hiç sevmemişti.
Ama ben suçlanıyordum. Delilikle.
“Ben uydurmadım,” dedim. Sesim çatladı. “Yemin ederim…”
Selin yatağın kenarına oturdu. Elimi tuttu. Avucu sıcaktı ama o sıcaklık bana ulaşmıyordu.
“Belki,” dedi fısıltıyla, “rüyayla gerçeği karıştırdın.”
O an içimde bir şey koptu.
“Ben uyanıktım,” dedim. “Bunu yapmak için kafamı ranzaya vurmadım mı zaten?”
Kimse cevap vermedi.
Doktor odaya girdi. Elindeki dosyaya baktı, sonra bana.
“Gözlem süresini uzatıyoruz,” dedi. “Telefonu da bir süreliğine almamız gerekecek.”
“Hayır,” dedim. “Onu almaya hakkınız yok.”
“Güvenliğin için,” dedi.
Telefon elimden alındı.
Kapı tekrar kapandı.
Bu sefer yalnız kaldım.
Ama asıl korkunç olan yalnız olmam değildi.
Kimsenin bana inanmamasıydı.
Yastığımı yüzüme bastırdım. Sessizce ağladım.Çığlıklarımı yutmak için..
Bazen insan çığlıklarında boğulur derlerdi ben sessizliğinde boğulanlardımÇığlıklarımı yutmak için.
Derken…
Yastığın altından ince bir titreşim hissettim.
Kalbim durdu.
Yavaşça yastığı kaldırdım
Yedek telefonum oradaydı.
Ekranı yanıyordu.
Tek bir mesaj:
“Gördün mü? Kimse inanmıyor sana”
Kimse ona inanmadığında, odadaki hava değişti.
Bu ani bir patlama değildi.
Sessiz başladı.
Alev önce konuşmayı kesti. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Gözleri tek tek yüzlerde dolaştı: babası, Selin, doktor… Hepsi aynı bakıyordu. Endişeli. Yumuşak. İnanmayan.
“Yok…” dedi fısıltıyla. “Öyle bakmayın.”
Kimse cevap vermedi.
O an bir şey koptu.
Alev nefes alamamaya başladı. Göğsü hızla inip kalkıyordu, ama ciğerlerine hava girmiyordu. Parmakları yatağın kenarına kenetlendi. Gözleri büyüdü.
“Beni deli sanıyorsunuz,” dedi. Sesi titriyordu. “Hepiniz.”
“Hayır Alev, sadece—” diye başladı doktor.
Ama Alev artık duymuyordu.
Bir çığlık attı. Kontrolsüz, boğuk bir çığlık. Yatağın üzerinde doğrulmaya çalıştı, serum hortumu gerildi. Hemşire hamle yaptı ama geç kalmıştı.
Alev, komodinin kenarına sertçe çarptı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra kan.
Selin çığlık attı. “Alev! Hayır, ne olur!”
Oda bir anda karıştı. Hemşireler içeri doldu. Biri adını bağırıyordu, diğeri serum hattını kontrol ediyordu. Alev kıvranıyordu ama gözleri boştu, sanki orada değildi.
“Bırakın beni!” diye bağırdı. “Beni susturamazsınız!”
Ama sesi giderek zayıflıyordu.
Kan kaybı hızlanmıştı. Nabzı düzensizdi. Monitör tiz bir sesle ötmeye başladı.
“Sedasyon hazırlayın!” dedi biri.
İğnenin batışını Alev hissetmedi bile.
Gözleri titredi. Odadaki yüzler bulanıklaştı. Sesler uzaktan geliyordu artık, suyun altından gibi.
“Uyumak istemiyorum…” diye fısıldadı. “Uyanık kalmam lazım…”
Sonra kelimeler dağıldı.
Göz kapakları ağırlaştı. Direnişi yavaşladı. Bedeni gevşedi ama yüzündeki korku kaybolmadı.
Sedasyon etkisini gösterdi.
Ama monitör hâlâ sakindi denemezdi.
“Durumu stabil değil,” dedi doktor, sesi gergindi.
“Tansiyon düşüyor.”
Babası olduğu yerde donup kalmıştı. İlk defa gerçekten korkuyordu.
Alev bilinçsizdi.
Ama zihni… hâlâ uyanıktı.
Karanlığın içinde tek bir düşünce dönüp duruyordu:
Beni susturmak istiyorlar.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |