
Cihan Batur
Dizlerimin altındaki beton hâlâ sıcaktı. Yanmış lastik, is ve demir kokusu ciğerlerimi yakıyordu. Karşımda alevlerin yuttuğu depo... İçinde hayatım vardı. Gazel vardı. Daha doğduğunu bile göremediğim kızım vardı.
Ben ise dışarıdaydım.
Nefes alıyordum.
Yaşıyordum.
Ama neye yarar? Her şeyin son bulduğu bir noktada, ben neden yaşıyor, neden hayatta kalıyordum? Bütün bu adaletsizlik omuzlarıma çökmüş, beni yere mıhlamıştı. Ellerim, kül olmuş zemine gömülmüş, tırnaklarımın arasına is dolmuştu. Fakat acı, parmak uçlarımda değil, göğsümün tam ortasındaydı.
"Keşke ben..." diye mırıldandım. "Ben-"
Boğazım düğümlenmişti, ama sesim bu sefer çıkmadı. Omzuma ağır bir el kondu. Kafamı kaldırmadan tanıdım. Babam... Ferman Batur. Çocukluk kahramanım. Bana hem anne hem baba olan adam, bir de ömür boyu affetmeyeceğim kişi listesine adını yazdırmıştı. O an, içimdeki öfke yeniden büyüdü. Bir zamanlar bana hayatı öğreten o adam, şimdi üç kişinin katili olmuştu.
Oğlunun, Gazel'in ve karnındaki bebeğimin katili.
Yanıma diz çöktü. İlk defa onu bu kadar küçük, bu kadar çaresiz görüyordum. "Cihan..." dedi, sesi boğuk. "Oğlum... bak bana."
Bakmadım. "Senin yüzünden," dedim dişlerimin arasından. Tekrar ettim. "Senin yüzünden onlar orda."
"Ben seni korumak için yaptım," dedi. "Böyle olsun istemezdim."
İttim onu. "Sevdiğim kadının ve kızımın katili oldun. Artık Cihan diye bir oğlun yok!"
Elini uzattı. Pişmanlık dolu bir sesle "Baban olarak seni böyle bir acının ortasında bıraktım. Özür dilerim. Keşke onların yerine ben yansaydım. Keşke, omzundaki bu yükü ben taşısaydım."
Bu sözler içimi parçaladı. Babam özür diliyordu benden. Oysa ben kendimden de nefret ediyordum. "Onlar içerideydi..." dedim titreyerek. "Ben, söz verdim. Gazel beni bekliyordu, en son... korkmuştu. Ben yetişemedim."
Mert de, çömeldi. Omzumu sıkıca tuttu. "Belki kurtulmuşlardır," dedi inatla. "Henüz kimse kesin bir şey söylemedi."
Yan taraftan Tarık'ın sesi geldi. Sert ama titrek. "Lan olum toparlan," dedi ama sesi kırıldı. "Sen böyle dağılınca biz ne yapacağız?"
Boş gözlerle alevlere baktım. "Gazel hamileydi," dedim. Haykırışım devam etti. "Karnında kızımız vardı. Dünyaya gelecekti. Ben onları koruyamadım. Sahip çıkamadım... aksine, ona bağırdım. Arkamı döndüm. O ise ağladı. Şimdi o gözyaşlarıyla mı gitti?"
Sesim çatladı. "Yarım kaldık."
Biraz ötede Derin, Gazel'in abisi Gökhan'ın kolunu tutuyordu. Gökhan öne atılmak istiyor ama ayakta zor duruyordu. "Bırak beni!" dedi Gökhan, gözleri delirmiş gibi. "Kardeşim içeride!"
Derin ağlayarak sarıldı ona. "Yapma... itfaiye var... sen girersen iki cenaze çıkar."
Cenaze.
Bu kelime beynimde yankılandı. Ona doğru atıldım. "Hangi yüzle arkasından ağlıyorsun ki! Onları arabayla ölüme yollayan sendin." Derin'e baktım. "Sizdiniz!"
"Cih-"
Elimi kaldırıp sertçe Derin'in sözünü kestim. "Onun gidişinde parmağı olan herkes suçlu ve bunun bedelini en ağır şekilde ödeyecek!"
Arkamdan bir çift kol omuzlarıma sarıldı. "Sakinleş, Cihan!"
Ayla ablaydı. "Kimse böyle olacağını tahmin edemezdi."
Saçlarımı okşadı. Yavaşça. Şefkatle. "Derin bir nefes al," dedi. "Nefes al."
Onun tarafına dönerek "Ayla abla..." dedim. İlk kez ona o kelimeyi bu kadar içten söyledim. "Ben ona iyi davranamadım. En başından beri... onu üzdüm. Hep güçlü görünmeye çalıştım ama aslında korkaktım. Onu kaybetmekten korktum. Ve şimdi gerçekten kaybettim."
Ayla ablanın gözyaşları saçlarıma düştü. "Bu senin suçun değil," dedi. "Yangın bu... kader bu..."
"Hayır," dedim fısıltıyla. "Benim suçum. Onu daha çok sevseydim... daha çok sarılsaydım... belki bugün yanımda olurdu."
Başımı dizlerimin arasına aldım. "Sevdiğim kadın ve kızım orada can verirken bana yaşamak haram."
Bu cümleyi söylediğim an, içimde bir şey kesin olarak koptu. Onları kaybettiğime inanmıştım. Artık geri dönüş yoktu. Gazel'in yeşil gözleri kapanmıştı. Kızımın kalbi susmuştu. Dünya bitmişti.
Tam o anda omzuma hafif bir dokunuş geldi. Sinirle silktim. "Bırakın!" dedim. "Teselli etmeyin beni! Onlar öldü! Gazel öldü! Kızım öldü!"
Ve o ses...
"Cihan..."
Kalbim durdu sandım. Bu sesi binlerce insanın içinden seçerdim. Ama bu imkansızdı. Bu acı bana oyun oynuyordu. Yavaşça başımı kaldırdım. Dumanın arasından biri yürüyordu. Yüzü isle kaplı. Saçları dağılmış. Gözleri dolu dolu. Karnı burnunda.
Gazel.
Ayaktaydı. Kanlı canlıydı. Bana bakıyordu.
Babam ayağa fırladı. "Şükürler olsun..." diye fısıldadı. "O, yaşıyor."
Mert, heyecandan geriye sendeledi. "Gazel..." dedi, inanmayan bir şekilde mırıldandı. "Sensin."
Tarık, elini başına götürdü. Derin, içli içli ağlamaya başladı.
Gökhan'ın dizleri çözüldü, "Gazel!" diye bağırdı. "Kardeşim."
Ama ben...
Ben hâlâ inanmıyordum. Gazel herkesin yüzüne bir an baktı. Dudağında, buruk bir tebessüm. Sonra doğruca bana yürüdü. Adımları yavaştı ama kararlıydı. Sanki bütün kalabalık yok olmuştu da aramızda sadece biz vardık. Sonunda yanıma geldi. Omzuma elini koydu. Bu kez çekilmedim.
"Cihan," dedi titreyerek. "Biz buradayız."
Ellerim havada kaldı. Dokunmaya korktum. "Sen... sen yaşıyorsun?" dedim, şaşkın bakışlarla. "Sen öldün sandım."
Gözlerinden yaş aktı. "Depo patladığında kapıdan çıkardılar bizi. Dumandan bayılmışım. Ama iyiyim. Kızın da iyi."
Elimi tuttu. Yavaşça karnına koydu. O an... O an içeride bir kıpırtı hissettim mi bilmiyorum ama kalbim yeniden atmaya başladı. Dizlerimin bağı çözüldü ama bu kez yıkılmadım. Ayağa kalktım. Yüzünü iki elimin arasına aldım. Sıcaktı. Gerçekti. Benimleydi.
"Affet beni," dedim hıçkırarak. "Seni kaybettim sandım. Sana doyamadan yaşayacaktım. Sana yaptığım her şeyi düşündüm. Son anımız kötü olacak diye kendimi öldürecektim."
Gazel, yavaşça başını salladı. "Geçti," dedi. "Buradayım."
Onu kendime çektim. Karnına zarar vermemek için dikkat ederek ama bütün gücümle sardım. Yüzümü saçlarına gömdüm. O tanıdık kokuyu içime çektim. Gerçekti. Yaşıyordu. Ağladım. Belki hayatımda ilk kez mutluluktan.
Bir anlık bir sessizlik oldu, her şeyin yerli yerine oturduğu o anı yaşadık. Gazel, gözlerimden akan yaşları hissetti. "Bizi bırakıp hiçbir yere gidemezsin," dedi, yavaşça alnımı öperek. "Yaşamak sana haram değil. Bizimle mecbur."
Bir derin nefes aldım, içimden tüm karanlıklar çatladı. "Yaşamak..." dedim, ama bu kez içimde başka bir şey vardı. Ne korku, ne kaybolan bir şeyin hüznü. Bir şeyin farkına vardım. O an, sadece onu gördüm. Herkesin gözlerinde kaybolan umutlar, yerini yeni bir umuda bırakmıştı. Gözlerim kapandı, ama şimdi hayatın değerini yeniden anlamıştım.
İçimdeki tüm korkular, Gazel'in sıcaklığıyla yok olmuştu. Bir şey değişmişti. Yıllardır mutluluğu başka yerlerde aramışken, hayatın aslında ne kadar basit ve değerli olduğunu öğrendim. Gerçekten seveceğim, gerçekten yaşamak için.
"Seni göğsümde saklayacağım," diye mırıldandım. "Beni bırakma."
Gazel, gözlerimdeki karanlıkları silerken, "Biz buradayız," dedi. "Ve hep burada olacağız."
Bir süre öylece durduk, birbirimize sarılarak. O an, dünya sadece bizdik. Diğerlerinin seslerini duymadım, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Ve tam o anda, bir ses duyuldu: "Cihan Bey, izin verirseniz, biz de ona sarılmak istiyoruz."
Mert'in sesi, şaşırtıcı bir şekilde, bütün bu sessizliği bozdu. Kaşlarımı çatıp ona döndüm, "İzin vermiyorum," dedim. Hemen ardından, Gazel'i daha sıkı tutarak onu göğsüme çektim. Ama o, kendini kurtarmayı başardı ve Mert’e yöneldi.
Mert, onu kucaklarken, "Bize bir şey olsaydı, kim Cihan’a ders verirdi?" diye şakacı bir şekilde söyledi.
Gazel, hafifçe gülümsedi. "Alemsin, Mert," dedi.
Derin, Mert'i kenara iterken, "Sıra bizde!" diye bağırarak Gazel’i kucakladı.
"Ben sana demiştim, eve gitmene izin vermemeliydim," dedi Derin pişmanlıkla, "Ama senin suçun yoktu. Senin ve Ferman amcanın aklına uymamalıydım."
Gazel, başını sallayarak, "Suçun yoktu," dedi. "Hadi gel, bir daha bunları konuşmayalım."
Derin, "Beni affet, Gazel," dedi.
"O kurtuldu artık " diye tekrar etti Tarık, hafifçe Gazel'e sarılarak. "Bizi çok korkuttun."
Gazel, sakin bir şekilde, "Teşekkür ederim, Tarık," diye cevap verdi.
Bir anda başka bir ses geldi. "Ulan, öz kardeşi benim ama sıra bana gelmedi! Bırakın lan kardeşimi."
Bu ses, Gökhan’dandı. Gazel'in ikizi, yıkılan her şeyin ortasında bir şekilde toparlanmıştı. Gözlerindeki endişeyi görebiliyordum.
Gökhan, Gazel’i sımsıkı kucakladı. "Buraya gel," dedi, o an gerçekten hepimiz için bir rahatlama gibi geldi.
Gazel, gözleri dolarak, "Gökhan…" diyerek ağlamaya başladı.
"Bitti," dedi.
Gözlerimden yaşlar aktı. O an sadece onunla yandım. Gökyüzü bile ağlıyordu gibi hissediyordum. Her şeyin son bulduğu an.
"Sahiden mi?" dedi Gazel, babasının söylediği "Bitti"yi hatırlayarak. "Öyle söylemişti ama..."
"Halit Yalçın pes etti," dedi Gökhan. Sesindeki yabancı bir tonla. "Zorunda kaldı."
"Belki vicdanına geldi," dedi Derin, ekleyerek. "Sonuçta o da bir baba."
"Ah, Derin," dedi Mert, "herkes çocuk sahibi olabilir ama gerçek bir anne-baba olamaz. Bazılarının öyle bir vasfı yok."
Tarık ise, bir an durakladı. Gözlerini Gazel'den ayırmadan, "Önemli olan şu," dedi. "Gazel şu anda sapasağlam ayakta ve bizim yanımızda. Her şey bitti. Bizim yanımızda olması, sağ olması… bu yeterli."
Gazel Yalçın
Duman kokusu üzerime sinmişti. Saçlarımda, kıyafetlerimde, hatta sanki derimin altında bile o yangının ağırlığı vardı. O kokuyu her soluyuşumda, içimdeki karanlık biraz daha derinleşiyordu. Ama en çok yorgun olan bedenim değil, kalbimdi. Her şeyin ötesinde kalbim, hıçkırıklarla dolmuş, kırılmıştı. Sanki çok uzun zamandır bir nefes alıp, huzur içinde bir an bile yaşamamış gibiydim. Oysa şimdi, yaşadığım her şeyin ardından, burada, Cihan’ın yanında, bir süreliğine de olsa gerçekten rahatlayabileceğimi hissediyordum.
Arabaya bindiğimizde, ilk kez gerçekten durdu her şey. Kapı kapanınca sirenlerin sesi geride kaldı, kalabalığın uğultusu uzaklaştı. O korkutucu gürültüler, o uğursuz geceyi ardımda bırakıyormuşum gibi geldi. Korku biraz olsun dışarıda kaldı. Sanki o gecenin bütün çığlıkları ve şiddeti arabanın dışında kalmış, içeride sadece biz kalmıştık. Bir anlık bir boşluk, bir güvenlik hissi.
Cihan’ın yanında olmak, onu yanımda hissetmek, bana huzur veriyordu. Direksiyon başında Cihan vardı. Elleri direksiyonu sıkı sıkı tutuyordu ama yüzünde garip bir sakinlik vardı. Hâlâ gözleri kızarıktı. Az önce ağlayan bir adamın izleri duruyordu yüzünde, ama gözlerinde bir şey vardı artık. Şükür. O an anladım ki, o kadar karanlık ve korku içinde, Cihan benim için bir ışık olmuştu.
Başımı koltuğa yasladım, gözlerimi kapattım. Karnımı iki elimle tuttum. Kızım içeride sessizdi, ama varlığını derinden hissedebiliyordum. O küçük, masum bedeni. Bir an için o sakinlik içinde, onun kalp atışlarını duyabiliyordum, sanki aramızda bir bağ vardı. Gözlerimi kapadım, içimi temizlemeye çalıştım.
"İyi misin?" dedi Cihan, sesindeki o yumuşaklık... Uzun zamandır duymadığım bir tondu.
Gözlerimi açtım, ona baktım. "Yorgunum," dedim dürüstçe, çünkü başka türlü olamazdım. Cihan hemen başını salladı. "Az kaldı. Eve gidiyoruz. Orada dinleneceksin."
Arabayı çalıştırdı. Yol boyunca konuşmadık, ama bu sessizlik ağır değildi. İlk defa sessizlik, bizi ayırmıyordu. Yan yana, aynı duygunun içinde oturuyorduk. O an fark ettim ki, belki de gerçekten birlikte olmanın anlamını, sadece sessizce yan yana oturmanın bile ne kadar değerli olduğunu şimdi anlıyordum.
Ara sıra Cihan bana bakıyordu. Sanki hâlâ gerçekten orada olup olmadığımı kontrol ediyordu. O bakış... Yüreğimde bir yerlerde bir şeyleri sarmaladı. Bir kırmızı ışıkta durduğumuzda elini uzattı. Parmakları, benimkilerin üzerine geldi. Yavaşça tuttu, sanki bir an kaybolacakmışım gibi. O dokunuşta korku vardı.
Kaybetme korkusu.
Bir anlık bir kayıp, bir anlık bir tehdit hissi... Bunu hissedebiliyordum. Ben de parmaklarımı onun elinin içine bıraktım, ama bir şeyin kırılmasına izin vermemek için öyle sıkı tuttum ki.
"Ben buradayım," dedim fısıltıyla, ama o kadar inançla ki, içimdeki o boşluğu, o karanlık duyguları silmeye yetti.
Cihan gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. O anda sanki içindeki düğüm biraz daha çözüldü. Yol uzundu ama bana kısa geldi. Belki de sonunda güvenli bir yere gidiyor olmanın rahatlığı vardı içimde. Bir süre sonra araba yavaşladı. Cihan sokağa döndü ve evlerinin önünde durdu. "Geldik," dedi, ama ikimiz de birkaç saniye kıpırdamadık. Sanki o geceyi gerçekten geride bırakıp bırakmadığımızdan emin olmak ister gibiydik.
Sonra Cihan arabadan indi. Kapımı açtı. Bana uzanan eli o kadar dikkatliydi ki, sanki en küçük hareketimde kırılacakmışım gibi.
Gülümsedim, "O kadar da kırılgan değilim," dedim ama içimdeki duygusal hâlin farkındaydım. O kadar kırılgandım ki… Her şey bana yapışıyordu, ruhumda bir ağırlık vardı, sanki her an kırılacak gibiydim. Ama yine de, Cihan’ın yanında, onun varlığında bir bütün olabileceğimi hissediyordum. Belki de onu hissetmek, her şeyin geçici olduğunu ve ben bu anı çok derin hissettiğim sürece, her şeyin daha güçlü olacağını düşünüyordum.
"Cihan…" dedim, sesim titrekti ama yine de onu hissetmekten başka bir şey düşünemiyordum. O, tam karşımda duruyor, beni izliyor ve içinden bir şeyler fısıldıyordu.
"Güzelim..." dedi yüzündeki o içten bakışla, adeta gözlerindeki derinliği hissedebiliyordum. "Bundan böyle, zihninden o kelimeyi siliyorsun," dedi.
Başımı hafifçe eğdim ve gözlerime bakarken, biraz da şaşkınlıkla "Niye?" diye sordum. Her şeyin farkındaydım, ayaklarım yere sağlam basıyor ama içimde bir sarsıntı vardı, kalbim hızlı hızlı atıyordu. Cihan’ın gücüyle bir bütün olacağımı hissediyordum, ama bu bana aynı zamanda bir yük de getiriyordu.
Cihan gülümsedi, ama bu gülüş, içinde bir şeyler barındırıyordu. "Çünkü…" dedi ve sonra beni arabayla kendi arasında sıkıştırarak dudaklarını kulağıma götürdü. "Bebek gibi bakacağım sana." Fısıldadığı kelimelerle içim titredi.
Nefesim kesildi, gözlerim istemsizce kapanırken Cihan’ın gür sesi kulaklarımda yankılanıyordu. "Kızımın annesi, babasının dünyasına hoş geldin!" dedi. Gülümsedim, bu sözler bir yandan huzur verirken diğer yandan beni daha da derin bir duygunun içine çekiyordu.
"Hoş bulduk aşkım," dedim, sesimde bir neşe vardı. Boynuma nazik bir öpücük kondurduktan sonra, Cihan yavaşça beni bıraktı ve gözlerime bakarak gülümseyerek devam etti.
"Haberiniz olsun, hanımefendi. Tüm çıkış kapıları kapandı. Benden başka hiçbir yere gidemezsiniz," dedi. O an, sanki bir parça kontrolü kaybetmiş gibi hissettim ama bu, bir tehditten çok, bir sahiplenişti.
Elimi ensesine attım ve "Seni çok seviyorum," dedim. Cihan’ın gözlerinde o kadar derin bir sevgi vardı ki, içimdeki tüm kırılganlıkları bir anda yok etti. Saçlarıyla oynarken bir adım geri çekilip, yüzüme bakarak hafifçe gülümsedi.
"Uçak geçti sanırım," dedi, gözlerini hafifçe kısarak.
"Ne?" dedim, anlamadığım bir şekilde başımı çevirdim.
Haylaz bir tonla mırıldandı. "Az önce ne dediğini duymadım."
Başımı havaya kaldırıp, "Allah Allah!" dedim ve kahverengi gözlerine bakarak, "Unuttum sanırım," dedim. Gözlerimden yansıyan bir gülümseme vardı, ama aslında ne kadar şaşkındım, içimdeki tüm bu hisleri saklayamıyordum.
Gözlerini kıstı, bana daha da yaklaşarak belimden hafifçe sıkıp "Biraz ipucu vereyim, üç kelimeydi," diye konuştu.
Cihan’ın sesindeki o tını, bir ipucu gibi gelip kafamda dönüp duruyordu. Kendimi kurtarmaya çalıştım, ama Cihan bana izin vermedi.
"Duymadan burada, şuraya gitmene izin vermem," dedi ve bu sözlerdeki kararlılık beni bir adım daha yaklaştırdı ona.
Dudaklarımı ısırırken "Cihan..." diye uzatarak seslendim. Onun gözlerinde bir parıltı vardı, derin bir huzur. Cihan, her şeyin farkındaydı ama her şeye rağmen bu kadar güvenliydim yanında.
Gülümseyerek, "Peki," dedim. Hiç beklemediği bir anda, dudaklarına yapıştım.
Afalladı. Yine onu şaşırtmayı başardım. O an ne kadar fazla özlemişim, ne kadar uzun zamandır bu anı beklemişim, fark ettim. Ama kalabalık içinde bunu yapamazdım. Her şeyin kendine ait zamanı vardı.
Cihan, vakit kaybetmeden bana karşılık verdi. Ama büyük bir fark vardı. O, çölde su bulmuş gibi. Hoyrat, özlem dolu, derin, tutuklu… Her bir hareketiyle sanki birbirimize daha da yaklaşıyor, daha da içine çekiliyorduk.
Lanet olsun!
Daha fazlasını istiyorduk ama ileriye gidemezdik. Durmak zorundaydık.
Üstelik kirliydim, her yerim sis kokuyordu. Hızla kendimi zorlayıp ondan kurtuldum. "Cihan!" Elimi göğsüne koyarak, "Dur!" dedim. Etrafa baktım, başkaları bizi görebilirdi.
"Umurumda sanki," diyerek beni susturdu.
Bunu söyleyen kişi o kadar kararlıydı ki, istemeden de olsa ona uyum sağladım.
Birkaç dakika sonra, her şeyin yoğunluğunda bir adım geri atarak, birbirimizden uzaklaşmaya başladık. Fakat bu ayrılık, sadece bir geçişti. Yine de birlikte yürümeye devam ettik, içimizde bir parça daha derinleşen bir bağ vardı.
Evin içine girdiğimizde her şey sessizdi. Muhtemelen herkes bize alan bırakmak istemişti. O sessizlik, bana iyi geldi. Sanki her şey durmuştu ve ben, Cihan’ın yanında, yeniden başlamak için yeterince zaman bulacaktım.
Cihan merdivenlere yöneldi. "Gel," dedi yumuşakça.
Birlikte yukarı çıktık. Ayaklarım ağırdı ama kalbim biraz daha hafifti artık. Odasına girdiğimizde kapıyı kapattı. İkimiz de birkaç saniye durduk. Sanki ilk kez yalnız kalıyormuşuz gibi. Birbirimizin sıcaklığını hissetmek, her şeyi geride bırakmak, o an her şeyin üstesinden gelebileceğimizi düşünmek…
Cihan bana baktı. Uzun uzun. "Bir duş alalım," dedi. "Üzerimizde hâlâ yangının izleri var."
Haklıydı. O günün ve o gecenin tüm yükü hâlâ üzerimizdeydi.
Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken, bütün günün ağırlığı yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duman kokusu silindi. Tansiyonum düştü. Yorgunluk bir anda üzerime çöktü. Ama bunun yanında bir rahatlama, bir güven de vardı. O sıcak suyla birlikte, içimdeki her şeyin yavaşça dışarıya aktığını, temizlendiğimi hissedebiliyordum.
Duştan çıktığımda Cihan çoktan hazırlanmıştı. Yatağın kenarında oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı. Gözlerinde hâlâ o inanamaz bakış vardı. Sanki her an kaybolacakmışım gibi bakıyordu bana. O bakışta, o kadar derin bir sevgi vardı ki, kendimi bir an daha güçlü hissettim.
Yatağa uzandım. Yastığa başımı koyduğum an, bütün kaslarım gevşedi. Cihan da yanımda uzandı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece kolunu omuzlarıma doladı. Başımı göğsüne koydum. Kalbinin atışını duyabiliyordum. Güçlü. Hızlı. Ama huzurlu.
Cihan saçlarımı kokladı. Çok hafif bir nefes verdi. "Gerçekten buradasın," dedi fısıltıyla.
Ben gözlerimi kapattım. "Buradayım," dedim. O gece, ilk kez korkmadan uykuya dalıyorduk. Çünkü artık yalnız değildik.
Başımı Cihan'ın göğsüne koyduğumda, kalbinin ritmini dinliyordum. Her atış sanki "buradasın... buradasın..." diyordu bana. Ama gözlerimi kapadığımda, o geceden önce yaşadıklarım hâlâ zihnimin içinde canlıydı. O karanlık düşünceler, o korkular, ne kadar ilerlesem de bir şekilde geri geliyordu.
Cihan yavaşça saçlarımı okşadı. "Bir şey soracağım," dedi sessizce.
Başımı kaldırmadan mırıldandım. "Sor."
Bir an durdu. Sanki cevaptan korkuyordu.
"O adam seni nasıl serbest bıraktı Gazel?"
Bu soruyu bekliyordum. O gece boyunca kimse sormamıştı ama herkesin aklında aynı soru vardı.
Derin bir nefes aldım. Yastığa sırtımı yasladım. Cihan hemen doğrulup bana döndü. Gözleri yine o sert, korumacı bakışa bürünmüştü.
"Çünkü..." dedim yavaşça, "beni öldürmek istemedi."
Cihan'ın çenesi gerildi. "O adam merhametli biri değil. Başka bir şey olmalı."
Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama bu kez acıdan değil. Bir tür rahatlama vardı içimde. Onun yanındaydım. Onunla birlikteydim. Bir an için, geçen her şeyi ve her kaybı geride bırakmayı diledim. O geceyi, o karanlık ve korkutucu geceyi, bir tür kapanış olarak kabul ettim. Her şeyin ardında kaldığını düşündüm. Ama anlatmak, söylemek gerekti. Babamın neden beni serbest bıraktığını anlatmam gerekiyordu.
Beni dinlerken, hâlâ gözlerinde bir kaygı vardı. Benimle ilgisi olmayan, geçmişin gölgesinden kalan bir kaygı. Ama bunu anlayabiliyordum.
“Konuştuk,” dedim sonunda. Kelimeler dudaklarımdan zorla dökülüyordu ama bir şekilde söylüyordum. Cihan, gözlerinde o karanlık bakışı bir an daha taşıdı.
“Evet, merhametli değil,” dedim. “Ama yine de cesaret edcesaret edemedi ya da...”
Duraksadım.
Cihan, tekrar etti. "Yine de ?"
"Başka hesapları olabilir" dedim, gözlerimi yumarken.
O an Cihan’ın kaşları çatıldı. O korkuyu, o isyanı hissedebiliyordum. Ama daha fazlası vardı. Gerçekten daha fazlası vardı. Bunu hissediyordum.
“Beni depoya götürdüklerinde geceydi,” dedim ve gözlerimi kapattım. Hemen gözümde canlandı o an. Ellerim bağlıydı. Dumandan, korkudan nefes almak bile zorlaşmıştı. Ama asıl zor olan şey, etrafın sessizliğiydi. O korkutucu sessizlik. Nefes almak, her an boğulmak gibi hissediliyordu.
Bir süre sonra, kapı açıldı. İçeri babam girdi. Yüzü, gördüğümdeki kadar sert, karanlık değildi. Ama hâlâ tehlikeli bir adamdı. Yorgun görünüyordu. Sanki günlerdir uykusuzdu. Onun gözlerinde, bana bakarken bir şey vardı. Bir hesaplaşma, bir yargılama.
“Demek Cihan'ı çok seviyorsun” dedi sonunda. Sesinde bir tür gariplik vardı. Nefret değil, belki de daha derin bir şey. Beni tam anlamıştı.
"Beni öldürecek misin?" diye sordum. Ne kadar korktuğumu hissediyordum. Ama o an gerçekler vardı. Sesim titremese de içimdeki korkuyu kolayca anlayabilirdi.
Halit gülümsedi ama o gülüş, çok soğuktu. “Eğer isteseydim, şimdiye kadar yapardım.”
O an, fark ettim. Bu bir infaz değil, bir hesaplaşmaydı. Bir tür mücadele, neyin doğru olduğu üzerine bir savaş. Ama o gece babam, bir oyun oynamıyordu. Ve o, bir karar vermek zorundaydı.
“Ama, o sadece karnında ki kızı için seni istiyor,” dedi sonra. “Bunu görmek zor değil.”
Sessiz kaldım. O kadar sessizdim ki, neredeyse duygularım bile boğulmuştu. Babam, ayağa kalktı ve birkaç adım attı. Ellerini cebine soktu. Bir yandan bana bakıyordu, bir yandan düşünüyordu.
“Biliyor musun Gazel,” dedi, gözlerimde bir başka derin anlam arayarak, “Ben Cihan’ı öldürmek isteseydim, çoktan öldürürdüm.”
Cihan yanımda duruyordu. Dişlerini sıktığını hissedebiliyordum. O kadar sinirliydi ki, bu durumu anlatırken bile omuzlarında gerilen bir güç vardı. O an, her şeyin anlamı değişiyordu.
Babam, bir süre gözlerimde gezindi. Ama sonra beklemediğim bir şey söyledi. “Zamanı geldiğinde beni anlayacaksın kızım.”
O cümleyi söylerken sesi değişti. Bir an için, geçmişin ağır yükünü üzerinde taşıdığına inandım.
O an anladım. O bakış… O bakış, sadece beni değil, geçmişi de kapsıyordu. Onun gözleri, geçmişine, kaybettiklerine bakıyordu.
“Senin karnındaki çocuk…” dedi. “Benim çatımın altında büyüyemez."
O kadar sessizdim ki, sadece gözlerimi kapatıp, derin bir nefes aldım. Ne diyeceğimi bilemedim.
Babam, masaya yaslandı. “Cihan, güçlü bir adam,” dedi. “Ama öfkesi aklını gölgeliyor. Onu durduracak tek şey sensin.”
Sonra eğildi. Bana çok yakınlaştı. O kadar yakın ki, nefesini hissedebiliyordum.
“Eğer seni ben öldürürsem,” dedi, “Cihan dünyayı yakar. Ve o yangının içinde ben de yanarım.”
Bir süre sessizlik oldu. O an her şey durdu. İçimdeki korku, karanlık, şüpheler… Hepsi bir arada bana doğru geliyordu. Ve sonra, beklemediğim bir şey yaptı.
Adamlarına döndü. “Çözün ellerini.”
Şaşkınlıkla baktım. O an bana dönüp, “Git,” dedi.
“Bu kadar mı?” diye sordum. O kadar şaşkındım ki, sesim bile titredi.
Başını salladı. “Cihan’a söyle,” dedi, “Bu savaş burada bitmez.”
Sonra kapıya yürüdü. Tam çıkarken durdu ve bir şey daha söyledi. “Bir şey daha,” dedi, ama sesi ciddiyetle sertleşmişti.
Başımı kaldırdım.
“Senin sevdiğin şeyi yok etmek bana zafer kazandırmaz.”
Ve çıktığı an, odaya derin bir sessizlik çöktü. Her şey karanlıkta kalmıştı.
Cihan, uzun süre suskun kaldı. Gözleri karanlıktı, öfkesi hissediliyordu. Ama sonra, çok yavaş bir şekilde konuştu.
“Yani seni bıraktı,” dedi.
“Evet,” dedim.
“Çünkü yapacak bir şeyi kalmadı.”
Başımı salladım. “Ve belki biraz da hatırladı.”
Cihan yavaşça bana yaklaştı. Elini karnıma koydu. Uzun süre öyle kaldı.
Sonra beni kendine çekti. “Bir daha seni hiç kimse böyle bir yere götüremeyecek,” dedi fısıltıyla.
Başımı göğsüne yasladım. O gece, ilk defa gerçekten güvende hissettim.
Ama tam o sırada, Cihan’ın telefonuna bir bildirim geldi.
Telefonun ekranında, beklemediğim bir mesaj vardı.
Mesajı içinden okudu ve gözlerinde bir anlığına beliren korku, her şeyin yeniden başlayacak gibi hissettirdi.
“Kimse kendi kızının katili olmamalı, Batur.”
Gözlerimiz buluştu. Bir şeyler bekliyordu. Gizemli, karanlık bir şey.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |