37. Bölüm

36 BÖLÜM-KALBE VEDA

Selin Eliz
selinelizben

HELOOO🙇💃💃

 

 

 

Hepinize yeni bölümden merhaba birtanelerimmm💖

 

Şimdiden keyifli okumalar dilerim.🌊

 

Yorum yapmayı ve oylamaları unutmayınn🦋🫂

 

🌊

 

Sezen aksu-Kurşuni renkler.

 

Hafsa Payidar.

 

Yavuz'u karşımda baygın gördüğümden beri iyi değildim. İyi olamazdım. Nasıl olurdum?

 

Saatlerdir ağlamalarım dinmiyordu. Ne abimin ne de diğerlerinin tesellileri fayda etmiyordu.

 

Gözlerim önünde bayılıp kaldığı an aklımı kaçırdığımı düşünmüştü. Kalbim öyle bir sıkışmıştı ki orada patlayacak sanmıştım. Bana bunu nasıl yapardı?

 

Doktorun söylediğine göre kalp ritmi bozulmuştu. Kalbinin hızı aniden çoğalmış bu da tansiyonun ani bir şekilde düşmesine neden olmuştu. Anında Cafer'i aramasam ve gelmeselerdi belki de her şey için çok geç kalmış olurduk.

 

Cafer'i aradığım an dakikalar içinde attığım konuma Devran ile birlikte ulaşmıştı. Yavuz'u hastaneye getirmiştik. Şimdi hepimiz onun odasının önünde doktor bir şey desin diye beklerken perişandık.

 

"İzin vermemeluyduk." Sırtını duvara yaslayıp yerde oturan Cafer elini saçlarına daldırdı. "Veli abiyi dinlesek böyle olmazdı!" Yutkundum. Başımı ona çevirdim dolu gözlerle.

 

"Biliyor muydunuz?" Omuzlarım çöktü. "Haberiniz var mıydı? Durumunun böyle olduğunu biliyor muydunuz?" Bilip benden gizlemişler miydi?

 

"Dün hastaneye geldik gece," Devran'ın dedikleriyle nefes almayı bile bıraktım. Gözlerim hızla onu buldu.

 

Şirket yalandı. Dün gece apar topar hastaneye gelmiştiler.

 

"Niye izin verdiniz?" Benim haberim olmasa bile onlar onun abisiydi böyle bir şeye nasıl izin verirdiler!

 

"Yavuz'u hiç mi tanımıyorsunuz?" Ayağa kalktım dudaklarım arasından bir hıçkırık kaçarken. "Acısını gizler bilmiyor musunuz? Niye hastanede kalması için onu zorlamadınız!"

 

"Senin bilmeni istemedu." Cafer'in sözleriyle gözlerim daha fazla doldu. Bir adım geri sendelediğimde Zerda'nın ellerini omuzlarımda hissettim.

 

Bir kez daha benim için susmuştu. Benim canımı yakmamak için kendi canının yanmasını göze almıştı. Bana olan sevdası bir gün onun sonu olacak diye çok korkuyordum. Neden böyle yapıyordu? Böyle beni daha fazla üzdüğünü hiç mi bilmiyordu?

 

"O ne söylerse söylesin," Başımı iki yana salladım. "Onu burada tutmanız gerekirdi. Bana söylemeniz gerekirdi. Benim kocam hasta, ölebilir! Bu size çocuk oyuncağı gibi mi geliyor?"

 

Her şeyi Yavuz'a yüklemelerinden çok bıkmıştım.

 

"Bir gün çıkıp nasıl olduğunu sormuyorsunuz!" Hıçkırıklarım çoğaldı. Her seferinde omuzlarım sarsılırken gözlerimi teker teker her birinin üstünde gezdirdim. Kusura bakmasınlar. Buna hakkım vardı. Her şeyi benden gizlemelerinden çok yorulmuştum.

 

"İyiyim dediğinde neden inanıyorsunuz?" Öfke yükseldi içimde. "İyi mi?" Devran'a baktım. "Yaptıklarının yüzünden bu durumda, her şeyi ona yüklediğiniz için bu durumda!" Bunca acıyı yaşamasıydı belki kalbindeki hasar bir kalp yetmezliğine dönüşmeyecekti.

 

Belki Yavuz bu hale hiç gelmeyecekti.

 

Cafer konuşmuyordu. Haklı olduğumu biliyordu. Dolu gözleriyle önünü izlerken, abim koluma dokundu.

 

"Abim." Dedi yutkunarak. "Otur-"

 

"Ne oturması?" Bir hışımla ona döndüm. "Kimse benden sakin olmamı isteyemez, Yavuz benim gözlerimin önünde düştü. Benim gözlerimin önünde bayıldı!" Korku hâlâ kalbimin en orta yerinde yerini korumaya devam ediyordu. "Öldü sandım, kalp krizi geçiriyor sandım!"

 

Daha fazla gücüm kalmamış bir şekilde sandalyeye oturmak zorunda kaldım. Sesli ağlamalarım koridorda yankılanırken herkes çaresizce beni izliyordu. Bundan çok yorulmuştum. Yavuz'un durumu hafife alınacak bir şey değildi ve hepsi bunu yapıyordu.

 

Karnımda bebeklerim vardı. Ben bir aile olacağız her şey daha iyi olacak sanırken onlar benden kocamın durumunu gizliyordu.

 

Ona da çok kızacaktım. Yavuz'a da çok kızacaktım. Gözlerini bir açsın çok öfkelenecektim. Nasıl yapardı? Ne kadar korktuğumu bildiği halde böyle sessiz nasıl kalırdı?

 

"Yenge," Süleyman önümde tek dizinin üstüne eğildi. "Kurban olayım ağlama, iyi olacak Yavuz abi." İyi olacaktı.

 

Ancak ben iyi olacak mıydım orasını hiç bilmiyordum.

 

Dakikalar saatlere karıştı. Sürekli olarak odasına bir hemşire girip bir hemşire çıkıyordu. En sonunda durumunun normale döndüğünü söylediler. Birkaç saat uyuttular.

 

O birkaç saatin sonunda Yavuz uyandığında Veli abi içeriye tek bir kişinin girebileceğini söylemişti. O da ben olmuştum.

 

Kapıyı açıp içeri girdim. Yavuz'u sedyede uzanmış ağzında bir solunum cihazı göğsüne bağlı birkaç kablo hastane kıyafeti ve kolunda bir serumla görmek bana hiç yardımcı olmadı.

 

İyi değildi.

 

Gözlerinin altında morluklar vardı. Yüzü düşmüştü. Saçları dağınıktı. Yüz hatları daha yorgundu. Buna rağmen kehribar hareleri bana değdiği an parladı bakışları. Ağlamamak için zor durdum. İleri bir adım atmak istedim ama yapamadım. Her ona baktığımda yığılıp kaldığı o görüntü gözlerimin önüne geliyordu. Kalbim acıyla kasıldı.

 

"Sevdam," dedi yorgun bir sesle. Benim için güçlü durmaya çalıştı ve bu canımı daha fazla yaktı.

 

Elini uzatıp solunum cihazını çıkarmak istediğinde kapıyı kapatıp koşar adım yanına yürüdüm. "Yapma." Nefes almakta zorluk çekiyordu.

 

Elini tutarak onu durdurdum. Sedyenin yanına eğildim. "Yapma, Yavuz kurban olayım yapma."

 

Beni dinlemeden konuşabilmek için solunum cihazını kenara çekti. Kuruyan dudaklarını ıslattı. "Korkuttu mu seni?" Bunu düşünmek bile onu üzüyordu.

 

"Yavuz," Sesim ağlamaklı çıktı ve devamını getiremedim. Ona kızmayı çok istedim ama bu halde gördükçe ezilip küçüldüm.

 

"Korkuttu mu seni?" Hâlâ beni düşünüyordu.

 

"Korkuttun." Parmaklarım elini sıkarken. "Çok korkuttun." Harelerinde acı belirdi. Beni üzmek istememişti biliyordum.

 

Ama ben buna dayanmıyordum.

 

Yavuz'un kendisine karşı böylesine acımasız olmasına artık dayanamıyordum.

 

"Özür dilerim." Fısıldadığında başımı iki yana salladım. Özür dilemesini elinde olmayan bir şey için bile kendini suçlu görmesini istemiyordum.

 

"Dileme." Boştaki elimle gözyaşlarımı hızlıca sildim. Güçlü olmaya çalıştım. "İyi olacaksın." Yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Onu bu halde görmeye yüreğim dayanmıyordu.

 

Kalbinin durumu hiç iyi değildi. Son zamanlar durumu daha kötüye ilerlemişti ve ben bundan habersiz bir şekilde onun iyi olduğunu sanmıştım. Onu kaybetmek istemiyordum.

 

Onu kaybetmeye dayanamazdım.

 

"Niye yüzüme bakmıyorsun?" Sorusu kalbime sanki bıçak sapladı. "Hafsa bu kadar mı kızdın bana? Yüzüme bakmıyorsun." Ona kızdığımı sanıyordu. Kızmıştım. Ama bu halini gördüğüm an öfke denilen şeyi unutmuştum.

 

Yüzüne bakamıyor olmam hissettiğim acıdandı. Solgun yüzüne her baktığımda canım daha fazla acıyordu. "Kızmadım." Sesim titredi.

 

"Yüzüme bak," Ona bakmayı redettiğim her an sanki ona işkence ediyordum. "Yüzüme bak, sevdam-" göğsünden gelen bir nefesle birkaç saniye içinde öksürdü. Hızla elimi uzatıp solunum cihazını ağzına çektiğimde gözlerim yüzüne kalktı.

 

"Yapma, yorma kendini," Gözlerimin ardında yaşlar parlarken fısıldadım. "Yalvarırım yapma, bunu bize yapma, Yavuz." Nefeslerini içine çekerken sessizce beni izliyordu. Sanki konuşmak istiyordu ancak konuşacak gücü bile yoktu.

 

Son birkaç gündür iyi değildi. Yanımda kim bilir kaç kez acı çekmiş ama susmuştu.

 

"Konuşma böyle," Yorgun bir tınıyla fısıldadı. Onun karşısında böylesine aciz bir durumda olmamı sevmiyordu.

 

"O zaman sende yapma." Elini sıkarken gözyaşlarım aktı. "Benden gizledin, durumunu benden gizledin. Yavuz, yapma bunu. Sevdam seni yaşatsın derken sevdam seni öldürsün diye mi çabalıyorsun?" Kaşları acıyla büküldü. Konuşamadı ancak bakışları çok şey söyledi.

 

"Daha ne kadar kendini feda edeceksin?" Boynumu büktüm. "Sensiz mutlu olur muyum sanıyorsun? Allah aşkına Yavuz sensiz yaşar mıyım sanıyorsun? Nedir bu cesaretin? Kalbimi niye paramparça ediyorsun?"

 

Hafifçe haraketlenmek istediğinde elimi kaldırıp göğsüne yasladım. "Yapma." Böyle yapmazsam iyi hissettiği an yine bu hastaneden çıkmak için tutturacaktı.

 

Hastanelerle arası iyi değildi ama bu sağlığını tehlikeye atması anlamına gelmiyordu.

 

"Yavuz böyle yapacaksan," Ağlamamak için direndim. "Beni sevmediğini düşünmeye başlayacağım." Anında inkar etmek için elini kaldırdı. Bu kez onu durdurmama izin vermeden solunum maskesini çenesine indirdi.

 

"Bunu söyleme." Duymak istemiyordu. "Hafsa, bunu söyleme."

 

"Sen kendine zarar verdikçe." Sahtelik belirmesin diye yavaşça devam ettim. İnansın istedim. Söylediğim her şeye inansın ki benim için savaşmaktan vazgeçsin. Artık kendisi için bir şeyler yapsın. "Canım yanıyor." Kehribar harelerine acı nüksetti.

 

"Canım yanıyor." Kararlı ama aynı şekilde tükenmiş bir sesle fısıldadım. "Yavuz, canımı çok yakıyorsun." Yutkunamadı. Gözbebekleri yüzüme kitlenip kaldı. Bu sözler onu sandığımdan daha fazla yaraladı.

 

"Canını mı yakıyorum?" Masum ifadesi beni afallattı. "Canını mı yaktım, Hafsa? Ben seni üzmemek için, sevdam-"

 

"Beni üzdün." Sesimde acı vardı. "Sen gözlerim önünde yığılıp kaldığında," kaşlarım havalandı. "Ben dağıldım, Yavuz."

 

Sanki söylediğim her kelime onun omuzlarına birer yük gibi bindi. Beni bu hale soktuğu için kendine kızdı farkındaydım ancak artık ne hissettiğimi anlamasını istiyordum. Böyle gidemezdi. Böyle devam ederse Yavuz bir gün gözlerim önünde tıpkı bugün yığıldığı gibi yığılıp kalacak ancak bu sefer geri dönüşü olmayacaktı.

 

Çok korkuyordum. Bir gün onu kaybetmekten çok korkuyordum. O yüzden kendine kızacaksa bile buna izin verdim.

 

"Biliyorum." Fısıldadım. "Yavuz yemin olsun beni üzmek istemediğini biliyorum ama böyle benim canımı daha çok yakıyorsun. Lütfen yapma."

 

"Konuşma böyle," bunları duymak istemiyordu. "Hafsa bu kadar güçsüz görünme, yapma. Sen benim dayanağımsın bunu bana yapma."

 

"Bende güç bırakmıyorsun." Omuzlarımı kendime doğru çektim. "Yavuz, bende seni ayakta tutacak güç bırakmıyorsun." Onu o halde gördüğümden beri ayakta duracak gücü bile zor buluyordum.

 

Böyle devam ederse nasıl yıkılacağımı farketti. Buna daha fazla dayanacak gücüm olmadığını sezdiği an göğsü derin bir nefesle kalkıp indi.

 

"Nasıl edeyim?" Bakışları yenilgi doluydu. "Her gece bu hastane köşelerinde sabahlarsan nasıl dayanırım? Hafsa seni kendimle sürüklemek istemiyorum. Seni harap etmek istemiyorum."

 

Beni öylesine seviyordu ki onun için bile olsa kendimi yormamı istemiyordu. Bir kez daha farkettim, Yavuz hayatında beni öyle bir konuma koymuştu ki kendi canı bile benim yanımda önemsizdi. Bu gözlerimi doldurdu. Ağlamak istedim ancak zayıflığımı görsün istemedim.

 

"Beni harap etmiyorsun," İsyan doluydu sesim. "Sensiz bir hayat beni harap etmez mi, Yavuz? Söyle bana Hafsa dayanır mı Yavuz olmadan?" Sözlerimle afalladı. Burnundan çıkan nefesle sessiz bir tebessüm etti.

 

"Benim silahımı bana çekiyorsun."

 

"O silahı elime veren sendin." Baş parmağım elini okşarken sevgiyle fısıldadım. "Sana söz dinletecekse elbet çekeceğim."

 

"Hafsa dayanmaz mı, Yavuz olmadan?" Diye fısıldadığında gözlerim yüzüne zillenip kaldı.

 

"Dayanmaz." Öyle içten söyledim ki bunu canı yandı. "Bir saniye bile dayanmaz. Beni sensiz bırakırsan yüreğim buna dayanmaz." Elini sıktım. "O yüzden sana yalvarırım," Anında ifadesi değişti.

 

"Hafsa, yapma. Bana yalvarma," sözünü kestim.

 

"Sana yalvarırım " bastıra bastıra söylerken yanağıma bir damla yaş aktı. "İnat etme, bırak her günüm seninle şu hastanede geçsin. Yeter ki sağ olduğunu bileyim." Bir elimi kaldırdım. Yanağını okşadım. İlk kez soğuktu teni ve bu beni çok incitti. "Yeter ki yaşa Yavuz, yeter ki iyilşeceğini bileyim. Bir ömrüm seninle bu hastanede geçsin. Gıkım çıkmaz." Sözlerimdeki gerçekliği sezdiği an aksinin beni daha fazla mahvedeceğini bildi.

 

Başını avucuma doğru eğdi. "Ne çabuk pes ettin zalımın kızı?" Gözlerinin içi gülüyordu bana her baktığında. Onca yorgunluğuna rağmen sanki tüm gücünü benden alıyordu. "Daha dünyayı gezecektik, bir ömür hastanede geçirme kararı mı aldın?"

 

"Hayır." Fısıldadım. "Ama şikayetçi değilim." Bunun beni yoracağını düşünmesini istemedim. "Yavuz çocuklarımız sensiz kucağıma alacağıma seninle gecemi gündüzümü hastanede geçirmeye razıyım." Her kelimem onu daha fazla etikledi.

 

Usulca elini elimden çekti. Yanağıma kaldırdı ve baş parmağı bir damla yaşı sildi. "Bensiz olmayacaksın." Sessizce konuştu. "Bundan sonra sen ne dersen o sevdam." Kuru dudaklarını ıslattı diliyle. "Bana Zahir'i çağırır mısın?"

 

"Gideyim mi?" Dedim çocuklar gibi. Onu daha fazla böyle görmemi istemiyordu.

 

"Git ama gel." Bir daha beni göremeyeceğinden korkar gibi devam etti. "Sen bana hep gel olur mu Hafsa?"

 

"Ben sana hep gelirim." Tebessüm ettim hüzünlü bakışlarla. "Sen iste Yavuz, ben sana hep gelirim." Yavaşça doğruldum. Öne uzanıp yanağına bir öpücük kondurdum.

 

Gözlerini kapatarak tenine değen tenimi hissetti. Ben geri çekilmeden eli göğsüne doğru dökülen saçlarımı nazikçe kavradı. Önce dudaklarına götürdü hemen ardından burnuna. Kokumu doya doya içine çekti. Göz kapakları aşağı inerken yanağıma birkaç damla yaş aktı.

 

Onu böyle görmek çok ağırdı. Sedyede bir hastane odasında kolunda serum bu Yavuz'a yakışmıyordu.

 

"İşte şimdi aldım ilacımı." Kokum onu iyi etmiş gibi gözlerini geri açarken bakışları hülya doluydu. "Bundan başka ilaç iyi etmez beni."

 

Dolu gözlerime meydan okuyan bir tebessüm seğirdi dudaklarımda. "Dökme gözünün yaşını." Her damla onun içindeki ateşi harlıyordu. "İyi olacağım." Şu durumda bile derdi beni teselli etmekti.

 

Başımı salladım. Konuşamadım. "Zahir'i çağırayım." Hızlıca sedyenin yanından uzaklaştığımda şaşkın bir şekilde arkamdan baktığını hissettim.

 

"Hafsa-" dese bile onu dinlemeden çıktım odadan. Hızlı nefeslerle kapıyı kapattım.

 

"Abim?" Abimin ileri adımlamasıyla kimseye bakmadan elimle kapıyı işaret ettim.

 

"Zahir abiyi görmek istiyor." Diyerek yanlarından koşar adım geçip giderken buna daha fazla dayanacak gücüm kalmadığını hissediyordum.

 

Sedyedeydi. Ne olacağı belli değildi. Kalbi iyi değildi ve ortada donör yoktu. Her geçen gün durumu daha ciddi bir hâl alıyordu.

 

İyiydik.

 

Çocuklarımızın odasını süslüyor gelecekle ilgili planlar kuruyorduk. Mutluluğumuz o kadar kısa sürmüştü ki Yavuz'un hastalığı acı bir hatırlatma gibi gün yüzüne çıkmıştı.

 

"Zahir Yavuz'un yanına git." Abimin Zahir abiyi geride bırakıp peşimden geldiğini duydum.

 

"Hafsa!" Peşime sadece o değil Zerda'da takılmıştı. Onlar daha bana yetişemeden koridordan dönerek bulduğum ilk odaya girerek kapıyı kitledim.

 

Sırtımı kapıya yasladım. Göğsüm hızlı nefeslerle inip kalkıyordu.

 

"Hafsa!" Abimin kapıya vurduğunu duydum. "Abim aç şunu!" Onlara cevap veremeyecek aklım gerçeklikten uzaktı. Düşündükçe delirecek gibi oluyordum.

 

Yavuz'un durumu iyi değildi.

 

İyi değildi.

 

Güçlü değildi. Tanıdığım Yavuz değildi. Sanki bir gecede tüm dayanma gücü ondan alınmıştı.

 

"Hafsa, aç şunu lütfen." Zerda'nın ağlamaklı sesini duydum. "Bak korkuyoruz, lütfen."

 

Şu an kendi düşüncelerimde boğulduğum için onlara kapı açacak kadar iyi hissetmedim. Sırtım benden habersiz kapıdan kayarken yere oturdum. Dizlerimi kendime çekerken elim karnıma yaslandı.

 

"Kaybetmeyeceğim." Bebeklerimi korumaya çalışır gibi elimi öyle bir yasladım ki karnıma sanki onlarda bunu hissetti. Her gözlerimi kapadığım an Yavuz bir kez daha gözlerim önünde yığılıp kaldı.

 

Başımı geri kapıya yasladım. Gözyaşlarım ardı ardına akarken elim karnımı okşadı. "Kaybetmeyeceğim." Bir kez fısıldadım. "Babanızı kaybetmeyeceğim. Bir şey olmayacak." Bebeklerimi değil kendimi teselli etmeye çalışıyordum.

 

Onsuz kalmaktan çok korkuyordum.

 

Bebeklerimin babalarını bilmeden büyümelerinden çok korkuyordum. Her ihtimal kalbime kor ateş düşürüyordu.

 

Güçlü olmam gerekiyordu. En azından Yavuz için bunu yapmam gerekiyordu ancak onu o halde görmek kolay değildi. Dakiklarca abimlere kapıyı açmadım. Kendi acı düşüncelerim içinde boğulurken tek yapabildiğim ağlamak oldu.

 

Abimle Zerda'ın seslerine bu kez beklemediğim bir ses eşlik etti.

 

"Hafsa," Nadir'in sesiydi. Gözlerim daha fazla doldu. Nazikçe kapı kolunu yokladığını anladım. "Kızım, iyi misin? Aç şunu." Ne zaman gelmişti bilmiyordum ama ona Devran haber vermiş olabilirdi. Aralarında bağ vardı. Ara sıra konuştuklarınada emindim.

 

Güçlükle ayağa kalktım.

 

"Kızım," dedi baba edasıyla. Bu beni daha fazla ağlattı. Dudaklarım arasından sessiz sızlanmalar çıkarken başımı önüme eğdim. "Aç şunu kurbanın olayım, iyi misin? Ses ver."

 

"Git buradan!" Kapıyı açarsam hıçkırıklar içinde ona sığınacağımı çok iyi biliyordum.

 

Çünkü Nadir öyle kokuyordu.

 

Baba gibi kokuyordu.

 

Sığınacak bir liman hissi veriyordu insana bu yüzden onu görmek istemiyordum. Onu affetmek istemiyordum.

 

"Kızım." Dediğinde bu sefer sesinde acı vardı. "Aç şunu. Dinle beni. Her şey iyi olacak." Kapının ardında bile olsa beni iyi hissetirmek için uğraşıyordu. "Yavuz iyi olacak." Bunu duymak çok güzeldi ancak gerçekler canımı daha fazla acıtıyordı. "İyi olacak, sana yemin olsun onu iyi etmek için elimizden geleni yapacağız. Donör bulunacak." Birkaç saniye sessizleşti.

 

"Baban burada." Acı çeker gibi çenem kasılırken dudaklarım arasından bir hıçkırık kaçtı. "Sen istemesen bile ben buradayım, Hafsa." Göğsüm titrek nefeslerle kalkıp inerken o devam etti.

 

"Siz bana Zümra'm dan kalan tek şeysiniz. Yanınızda olacağım. Kızım ben burada olacağım." Ağlamalarım yükseldi.

 

Başım bir kez geri kapıya ittirdim. Söylediği her kelime içimdeki o küçük kız çocuğuna dokundu. Bir kez daha ona koşan sarılan teselli bulan Hafsa gibi hissettiğimde ağır haraketlerle sırtımı ayırıp kapıya doğru dönerek onu açtım.

 

Abimlerin anında rahatlayan ve endişeye karışık bakışları beni buldu. Bense tek bir şey yaptım.

 

Daha yüzüne bile bakmadan kollarım Nadir'in boynuna sarıldı. "Ölmesin." Öyle içli ağladım ki şaşkınlığını bir kenara bırakıp kollarını bana sardı. "Çok yorgun, çok sessiz. Bana bakarken bile gülümseyemiyor, eli titriyor." Yüzüm omzuna gömüldü. "Yanağıma dokunan eli titriyor."

 

"İçine böyle işin!" Dediğini duydum abimin ve sanki yumruğunu duvara geçirdi.

 

"Tufan-" Zerda çaresiz bir sesle onu durdurdu görmesem bile anladım.

 

"Elimden bir şey gelmiyor!" Beni bu halde gördükçe acısı sesine yansıyordu. "Elimden hiçbir şey gelmiyor içine edeyim böyle işin!"

 

"Ölmeyecek." Nadir sıkı sıkıya bana sarılırken hiç olmadığım kadar güvende hissettim. Nasıl başarıyordu bilmiyordum ama bir şekilde dindiriyordu içimdeki korkuyu.

 

Normal bir zamanda olsaydık onun yüzüne bile bakmazdım ancak insan dara düştüğü zaman bir şekilde dönüp dolaşıp babasına sığınıyordu.

 

Bir kez daha acıdı canım. Sığındığım öz babamdı ama ben ona sığındım diye kendime kızıyordum. Ne olacaktı bu halim?

 

Ne olacaktı bu halimiz?

 

"Çok kötüydü." Tırnaklarım onun kollarının altından geçmiş sıkı sıkıya sarılmıştı. Tırnaklarım belki de canını yakıyordu ama umrunda değildi. "Ben onu böyle yorgun hiç görmedim."

 

"İyileşecek." Eli saçlarımda dolandı. Tıpkı çocukken de olduğu gibi saçlarımın koksunu içine çekerken sesinde tebessüm vardı. "Kaybetmeyeceksin kızım," yutkunamadı sanki. "Yavuz yaşayacak, iyi olacak. Ben buradayım."

 

Öyle güzel teselli veriyordu ki inanıyordu insan.

 

Umarım öyle olacaktı. Umuyordum ki Yavuz iyi olacaktı.

 

Başka türlüsüne yürek dayanmazdı.

 

        🌊

 

Yazar.

 

Hafsa odadan aniden fırlayıp çıktığı an Yavuz yüreğine daha fazla acının eriştiğini hissetmişti. İçinden bir küfür savurdu çaresizliğine çok korktuğu şey başına gelmişti. Hastalığı onu sedyeye mahkum etmişti ve Yavuz o sedyeden kalkıp karısının peşinden gidememiş onu teselli edememişti.

 

Kolundaki serumu her ne kadar söküp atmak istesede bunu yapacak gücü bile yokmuş gibi hissediyordu. Son birkaç gündür iyi değildi. Yorgundu. Her ne kadar sussa bile ara sıra hasarlı kalbine saplanan sancılar onu afallatıyordu. Ani terlemeler, nefes yavaşlamaları, burun kanamaları.

 

Tek bir şeyin işaretiydi, iyi değildi. Öyle görünmeyi çok istemişti. Çünkü bildiği başka bir şey yoktu.

 

Yavuz Payidar acılarını geçiştirmekten güçlü görünmekten başka bir şey bilmezdi. Her acıyı omzuna yüklemek alışkanlık olmuştu. Farkında değildi ancak anlıyordu yavaş yavaş. Ona verilen her yükü tek kelimesiz taşıdığı için ne kadar güçsüz düştüğünü anlıyordu.

 

Yorgundu. Hiç olmadığı kadar yorgundu. Eskisi gibi atmıyordu kalbi, yavaştı.

 

Ölümü ona hatırlatacak kadar yavaştı.

 

Kapattı gözlerini. Eli üstündeki beyaz battaniyeyi sıkarken burun deliklerine bir nefes çekti. Sözü vardı karısına. Ölmeyecekti.

 

"Yavuz." Kapı açıldı. Zahir hızlı birkaç adımla içeri girdi. Yüzünde endişe net okunuyordu.

 

Yavuz'a baktığı an omuzları çöktü. Kardeşi gibi gördüğü adam sedyede uzanıyordu. Ağzında bir solunum maskesi kolunda serum koyu gözaltları ve solmuş yüzü hoş bir görüntü değildi. Zahir yansıtmadı yüzüne ancak içinde fırtınalar koptu.

 

İlk kez Yavuz'u böylesine dağılmış görmek onu sandığından daha fazla etkiledi.

 

"Gel Zahir." Yavuz ağır haraketlerle ağzındaki maskeyi kenara çekti. Çok yavaş haraketlerle dikleşmeye çalışırken Zahir hızla kapıyı kapatıp içeri ilerledi.

 

"Hareket etme ula." Boğuk bir sesle Yavuz'a yardımcı olarak yastığı sırtın arkasında dikeltti. "Yorma kenduni kardeşum."

 

Yavuz ağzından çıkan yorgun bir hırıltıyla geri yaslanırken Zahir hızla sandalyeyi sedyenin yanına çekip oturdu. "De bakayım iyi musun?" Yumuşak bir sesle sordu. "Hepimizu çok korkuttun."

 

"İyiyim." Zorla bir tebessüm etti. "Merak etme, iyiyim. Daha iyi olacağım." Hâlâ yalan söylüyordu.

 

"Değulsun." Zahir başını iki yana salladı. "Yavuz yalan deme ula, eyi değulsun." Başını hafif omzuna eğdi. "Kardeşum, niye gizledun? Durumuni bizden niye gizledun ula?"

 

"Hafsa üzülmesin istedim."

 

"İyi ettun kot kafali." Hafif sinirle çattı kaşlarını. "Sen bayılip kalunca daha az mi üzüldu?"

 

"Zahir etme da." Çaresizce konuştu. "Zaten perişan etti beni, sende yapma. İyi mi?" Gözlerinde acı belirdi. "Çıktı gitti. Konuşmadı. Yüzüme bakmaya bile cesaret edemedi. Korkuyor Zahir. Çok korkuyor."

 

"İyi. Zerda'lar yanında." Yalan söyledi. Hafsa'nın durumundan haberi yoktu. Peşinden gitmeyi çok istemişti ancak Yavuz onu bekliyor diye yapmamıştı.

 

Yavuz birkaç saniye sessizliğini korudu. Ardından başını kaldırdı. "Akgün?"

 

"Çocuklar başinda." Dedi Zahir. "Niye sorayisin?"

 

"Onu salmayın, Zahir." Yavuz gözlerinde net bir bakışla devam etti. "Eğer olur da bana bir şey olursa sıkın kafasına itin."

 

Zahir'in ifadesi duruldu. "Ne diyisin, Yavuz?" Kaşları çatıldı. Öfke değil acıyla. Kaybetme korkusuyla. "Bunin içun çağırdıysan beni dinlemeyeceğum!" Kalkmak için hareket ettiğinde Yavuz sıkıca kapattı gözlerini.

 

"Otur ulan!" Zahir bir an duraksadı. Dinlemek istemeyeceği şeyler duyacağı belliydi. Gitmek istiyordu ancak Yavuz'u bu halde geri çeviremeyecekti.

 

Burnundan yenilgi dolu bir nefes vererek geri yerine oturdu.

 

"Konuşmamız gerek." Gözlerinde büyük bir inat vardı. Aynı zaman da Zahir'in onu susturmadan dinlemesini isteyen bir istek.

 

Zahir sessiz sedasız bekledi onun sözlerini. Duyacağı şeyler tarafından fazlasıyla yara alacağını biliyordu buna rağmen ağzını açıp tek kelime edemedi. Yavuz birkaç saniye söyleyeceği her kelimeyi kafasında topladı.

 

"Bana bir şey olursa," diye başladı cümleye. Tam da Zahir'in tahmin ettiği gibi. "Hafsa'yı koru."

 

"Yavuz etme." Zahir'in çenesi kasıldı. Zihnine akın eden sözler yüreğine yabancıydı. Kardeşinden duymak istediği bunlar değildi.

 

"Ula bir dinle," sabırsızca devam etti. "Hafsa size emanet. Seninle konuştum çünkü senden başkasına dilim söylemeye varmadı." Cafer'e söyleyebilirdi ancak yapmamıştı. Göründüğü gibi değildi Cafer. Güçsüzdü. Daha ilk dakikada Yavuz'u dinlemek istemeyip çıkacaktı odadan.

 

Devran'da ondan farksız değildi. Neden bilmiyordu belki de bu konuşmayı ona yapması gerekirdi ancak yapmamıştı. Sığınıp da yardım isteyebileceği tek kişiyi Zahir olarak görmüştü.

 

En dar gününde Zahir'e abi demişti. Bugün de ona abi diyordu.

 

"Benim sonum ne olacak belli değil."

 

"Ne olacak sonun?" Zahir hızla ona baktı. Gözlerinde yaşlar parlasa bile gizledi. "Saçma sapan konuşup da atturma tepemun tasuni. İyi olacasun."

 

"Olurum olmam," belirsiz bir sesle devam etti. "Hafsa size emanet." Üstüne bastıra bastıra tekrarladı. "Çocuklarım," Boğazı kurudu. Bu kadar ağır olmaması gerekirdi ama öyleydi.

 

Daha yüzünü göremediği kızı ve oğlunu geride bırakacak diye ödü kopuyordu. Lakin durumu apaçık ortadaydı. Yarını olmayabilirdi. Gözlerini kapadığında hasarlı kalbi ona ölümü tattırabilirdi. İşte Yavuz bundan çok korkuyordu.

 

"Çocuklarım size emanet." Çaresiz bir sesle konuşurken gözlerini Zahir'in yüzüne dikti. Zahir'in elleri sımsıkı birbirine kenetlendi.

 

Kaşları acıyla büküldü. Yüzüne bakan herkes anlardı bu konuşmanın ona nasıl ağır geldiğini.

 

"Yavuz niye öyle diyisin?" İlk kez böylesine güçsüz hissetti. "Kurtulacasun ula, bulacağız donörü. Gerekirse kendu kalbumi bile saa verurum ama ölmene izin vermem." Yavuz göğsünde bir gurur hissetti.

 

Böylesine güzel bir aileye sahip olduğu için bir kez daha şükür etti Allah'a yüreğinden. Ancak biliyordu bu lafların bir gerçeği olamazdı.

 

"Kurtulacağıma inanıyorum." Zahir'e bakarken bakışlarında her türlü ihtimali çekip çevirdiği açıktı. "Ama ihtimaller var, Zahir. Söz ver bana." Elini uzatıp Zahir'in elini kavradı. Hafifçe öne eğildi. "Söz ver."

 

"Yavuz isteme bunu benden!" Zahir elini çekmek istediğinde Yavuz daha sıkı kavradı onun elini.

 

"Senden başka kimseden isteyemem abi." Harelerinde yalvaran bir adamın sezgisi vardı. "Söz ver. Onları koruyacağına söz ver." Zahir'in göğsündeki ağırlık her saniye çığ gibi büyüdü.

 

"Söz." Dudakları kendinden habersiz aralandı ve devam etti. Geri sıktı Yavuz'un elini.

 

"Söz kardeşum, ama aklunun ucundan geçirme." Meydan okur bir ifade belirdi suratında. "Çıkacasun buradan. Aileni sen koruyacasun bizde yanınızda olacağuz. Kurbanın olayım konuşma böyle." Dağ gibi adam ilk kez birine yalvarıyordu o da ölümle burun buruna duran kardeşine.

 

"EyvAllah." Yavuz diğer eliyle birkaç kez birleşen ellerinin üstüne vurdu. Ardından ellerini geri çekerek kucağına düşmesine izin verip geri yaslandı. Kolundaki serum iğnesi canını yaksa bile umursamadı.

 

"Bana bir şey olursa Akgün'ü sağ bırakmayın. Sadece onu değil, Kemal ve Rıfat'ı da yeryüzünden silin. Geride ne iz bırakın ne düşman. Düşmanlar var, Zahir. Karaca'nın peşindeler." Birkaç saniye duraksadı. Tekrar konuşmak ve nefesini düzene sokmak için bekledi. Başını geri yastığa yasladı.

 

"Dün Cengiz geldi. Karaca'nın peşinde başka birileri var Rıfat'la işbirliği yapan birisi dedi." Zahir duydukları karşısında pür dikkat Yavuz'u dinlerken kaşları çatıkdı. "Kim bu itler bilmiyoruz ancak Rıfat bir şeyler biliyor." Gözleri bir an boşluğa daldı.

 

"Rıfat niye kızını öldürmek isteyen adamlarla işbirliği yapsın?"

 

"Ne demek isteyisin?" Zahir'in kafası allak bullak olmuştu.

 

"Karaca'yı zamanında öldürmek isteyenler kimse bugün gün yüzüne çıkmak istemeyenlerde onlar." Tehlikeli bir bakışla Zahir'e çevirdi harelerini. "Kemal'i öldürmek isteyenlerde onlar. Emin değilim ama Rıfat bir şeyler biliyor. Hayırına olacak bir şeyler var ki kızını öldürmek isteyen adamlarla iş birliği yapıp Kemal'i ortadan kaldırmak istemiş."

 

"Rıfat bileyi." Zahir'in gözleri karardı sanki. "Benum kardeşumin canını kim almak isteyi bileyi?"

 

"Bir ihtimal." Dalgın bir ifadeyle devam etti. "Bu ikisi senelerdir abi kardeş adına birbirlerinin kuyusunu kazıp duruyor. Kızının katilleri bile olsa Rıfat öyle bir şerefsiz ki hayırı olacak işe el koyar." Başını ağır ağır salladı. "Olabilir, Zahir. Rıfat'ı araştırın. Ne bulabilirsiniz bakın. Beni de habersiz bırakmayın. Hastanenin çevresine korumalar koyun. Dikkatli olun."

 

"Meraklanma." Zahir sandalyeden kalktı ve başını salladı. "Dinlenmene bak abim, her şeyi halledeceğuz. Sen iyi ol, biz iyi olalım. Hafsa'da iyi olacak bebeklerde. Endişe etma."

 

Yavuz rahat bir tebessüm etti. "EyvAllah abim. EyvAllah. Bizimkilere iyi olduğumu söyle. Biraz toparlanayım, hepsiyle konuşacağım." Zahir başını salladı. Son kez Yavuz'un usulca kolunu sıkıp arkasını dönerek kapıya yürüyüp odadan çıkmak için haraket etti.

 

Her ne kadar belli etmek istemese bile aklının ucunu kurcalayan düşünceler oradaydı. Ve Yavuz'un ondan istediği bunca şey çok ağırdı. Sanki ölecekmiş gibi konuşması yüreğini daha fazla dağlamıştı. Belli etmese bile korkuyordu.

 

Yavuz'un onları böylesine bırakıp gitmesinden deli gibi korkuyordu.

 

   🌊

 

Yazar.

 

    

İstanbul.

 

Odanın ağır havası ve karanlığı devam ediyordu. Her zaman olduğu gibi pencerenin perdeleri kapalıydı. Gündüz olmasına rağmen oda kapkaranlıktı. Ve o odanın ortasında oturan adam bu karanlığa senelerdir alışıktı.

 

"Perdeleri açayım mı?" Dedi masanın başında oturan adamın hem şöförü hem sağ kolu olan adam.

 

"Bırak kalsın."

 

"Emin misiniz Taner beyim?"

 

"Eminim Kudret." Baş parmağı elinde tuttuğu resimde dolandı. Taner uzun bir süredir bir kadının peşindeydi.

 

"Bir haber var mı?" Bal rengi gözlerini resimden ayırmadan sorarken, Kudret usulca başını salladı.

 

"Karaca'ya dair bir iz bulmuşlar. Karadeniz'de olduğunu söylüyorlar."

 

Hızla gözlerini resimden kaldırdı. "Karadeniz?" Sesinde alay vardı.

 

"Evet." Kudret salladı başını. "Şu Devran denen adam, o da oralardaymış. Büyük ihtimal Karaca'da hâlâ orada. Birkaç haftadır yurtdışında olduğunuz için size haber edemedik ancak adamlar bir kez Karaca'yı ellerinden kaçırdıklarını söylediler."

 

"Bulmuşlar ve ellerinden kaçırmışlar mı?" Öfkeyle sandlayesinde öne eğildi. Çekmeceyi açarak elindeki resmi oraya bıraktı.

 

"Yakalamak için çok çabalamışlar ama kaçıp birilerine sığınmış."

 

"Kime?"

 

"Devran Payidar'ın küçük kardeşi. Yavuz Payidar. Onun evine sığınmış dediler. Abisini bulmuş. Düşündüğümüz gibi Karaca gerçekleri Zahir'e çoktan anlatmış gibi. Peşlerinde adamlarımız var ancak sizden bir emir almadan hareket etmek istemedik."

 

"Bu Payidar'lar canımı sıkıyor." Elini masaya uzatıp sigara paketini kaparak ayağa kalktı. "Nerede olduklarını tam olarak öğrendiniz mi?"

 

"Şu an için mi? Hâlâ Payidar'ın evinde kalıyorlar. Ailecek yaşıyorlarmış."

 

"Aile saadeti diyorsun?" Bir dal sigarayı paketten çıkarıp onu dudakları arasına koyarak çakmakla yaktı. "Karaca'yı istiyorum." İçine bir duman çekip onu dışarı üfkledikten hemen sonra Kudret'e baktı. "Sevgilimi geri istiyorum, Kudret." Hastalıklı adam Karaca'dan hâlâ vazgeçmiş değildi.

 

"Ne yapmamızı emredersiniz?"

 

"Birkaç gün içinde Karadeniz'e gidip Karaca'yı kendim alacağım." Gözleri bir an için camdan dışarı kayarak kocaman binalarda ve sokaklarda gezindi. Bir nefes daha çekerek sigarasından geri Kudret'e baktı. "Öncesinde onlara benden bir hediye gönder. Gözlerini korkut."

 

"Ne gibi bir hediye?"

 

"Devran Payidar'ı pişman ettirecek bir şeyler olsun." Keyifle gözleri parladı. "Bir dostu vardı," Hatırlamaya çalışır gibi konuştuğu an Kudret konuştu.

 

"İshak mı?"

 

"Evet." Başını salladı. "Küçük bir gözdağı verin."

 

   

           🌊

 

2 gün sonra.

 

Hafsa Payidar.

 

Evden çıktım ve elimdeki çantayı daha sıkı kavradım. Yavuz hastanede kaldığı için evden eşyalarını almaya gelmiştim. Daha doğrusu beni İshak getirmişti. Nereye gidersem gideyim peşimde hep birileri vardı. Bundan şikayetçi değildim çünkü Yavuz'un içi böyle rahat ediyorsa umrumda değildi. Tüm şehir peşime takılabilirdi.

 

Evin kapısını kapatır kapatmaz Nadir'i gördüm. Birkaç gün önce hastanede ona sıkı sıkıya ağlayıp sarıldığımdan beri bir an olsun beni yalnız bırakmamıştı. O an ani bir hareketle ona sarılıp sığınmıştım ancak bu iki gün içinde ona karşı kırgınlığımda geri gelmişti. Her ne kadar bana yakın olmaya çalışsada elimde olmadan ona karşı soğuk bir tavır sergiliyordum.

 

İçimde affedemediğim şeyler vardı.

 

"Hazır mısın?" İshak'ın sorusuyla başımı salladım. Nadir'i yanından geçerek arabaya binmek istediğimde kolumu hafifçe kavradı.

 

"Kızım," kaç gündür onu görmezden gelmemden yorulmuştu.

 

"Konuşmak istemiyorum." Kolumu çektim.

 

Her ne kadar peşimde dolansa bile dönüp onun yüzüne bakmıyordum.

 

"Yapma böyle." Yalvaran bakışlar vardı gözlerinde. "Kaçma benden, bırak yanında olayım."

 

"Gerek yok." Başımı iki yana salladım. "Kendim kendimin yanında olurum. Hep böyle oldu. Bırak bundan sonra da böyle olsun."

 

"Kızım-"

 

"Kızım deme bana." Öyle bir hızla ona baktım ki canı yandı. "Sana sarıldım, seni affetiğim için değildi. O an sana ihtiyaç duyduğum içindi."

 

İshak özel bir konuşma olduğunu hissetmiş gibi sürücü koltuğuna geçerken, Nadir'in bana yenilgiyle bakan gözlerini izledim. "Seni affetmedim." Bir adım geri attım. "Beni emanet olarak görmene gerek yok." O gün hıçkıra hıçkıra ağladığım için söylediği sözlere cevap vermemiştim. "Ne benim ne abimin yanında olmana gerek yok. Seni affetmeyeceğim."

 

"Hafsa böyle söyleme." Acı çeker gibi her geçen gün biraz daha yaşlanan suratı düştü. "Ben baban olarak yanında-"

 

"Sen babam olarak hiçbir zaman orada olmadın. Sen abiydin. Ramiz abi, Nadir abi. Ama baba değil. Çünkü ben babamın beni işkence dolu bir evde bırakmasını anlayamam." Harelerime yaşlar dolarken elimdeki çantayı arabanın arka koltuğuna bırakıp onu kapattım. Nadir'in karşısında durdum.

 

"Bunu anlayamam." Kaşlarımı yukarı ittim. "O yüzden benden uzak dur. Gelme, yanımda olma. Yanımızda olma. Benden de abimden de uzak dur. Onun da canını yakma. Sizi gördükçe her gün daha acı bir gerçek çıkıyor gün yüzüne, abim öğrenecek diye ödüm kopuyor."

 

"Sizin canınızı yakmaya çalışmıyorum, sen benim kızımsın. O da oğlum. Sen bunu nasıl istersen öyle bil, geri adım atmayacağım." Her ne kadar inatla söylesede bu sözleri yalvarmanın emaresi vardı sesinin tınısında.

 

"Değilim." Öfke yoktu sözlerimde sadece anlaşılmaz bir acı vardı. "Eğer ben senin kızın olsaydım, eğer abim senin oğlun olsaydı anneme zorla dokunan bir adamı senelerce baba bilmemize izin vermezdin!" Öfkeyle ağzımdan tükürerek çıktı her kelime.

 

Nadir'in yüzündeki o sert ifade sarsıldı. Fazlasıyla haklı olmam bir kez daha onu en derinden yaraladı. Anladı. Onu hiç affetmeyecektim.

 

"Ne?" Duyduğum ses gözlerimin genişlemesine sebep oldu. Sanki birisi beni karşısına koydu ve yüzüme bir kova soğuk suyu sert bir şekilde çarptı. Başımı çevirip abimi kapının eşiğinde gördüğüm an kendime defalarca kez lanet ettim.

 

Abimin hemen yanında Zerda durmuş hayretler içinde bana bakıyordu. Duyduğu şeyler onu da yaralamıştı ve bakışları beni terkedip abimin yüzüne tırmandığında bu kez acı nüksetti yüz hatlarına.

 

Hastanede olmaları gerekiyordu. Buraya gelecekleri aklımın ucundan geçmemişti. Eğer bilseydim daha sessiz olurdum.

 

Abimden gizlediğim gerçeği yine ona ben söylemiştim.

 

Kendini zar zor topladı. Birkaç adım içeri atarken kaşları yavaşça çatıldı söylediklerimi algılamak onun için dünyanın en zor şeymimiş gibi nefesini derdi. "Ne demek?" Gözlerini yavaşça kırpıştırdı. "Ne demek zorla?"

 

Duyacaklarına hazır değildi. Ne kadar korktuğunu harelerinde gördüm. Ben böylesine bir korkuyu seneler evvel küçük bir çocukken ve annemin cesedinin başındayken abimin gözlerinde sezmiştim.

 

Beklenti vardı ifadesinde aynı zamanda dünyasının başına yıkılacağından korkan bir adam.

 

"Abi-"

 

"Ne demek?" Hızla konuştu. Zihninde binbir türlü ihtimal döndü ve her ihtimal onu biraz daha yaraladı.

 

"Cevap verin." Sabrı tükeniyordu. Dolu gözlerle ona bakarken ağzımı açmadım. Nasıl söyleyecektim? Böyle bir şeyi ona nasıl söylerdim?

 

"Konuşsanıza," Bu kez sesi yükseldi. İyice yanımıza vardığında Zerda'da koşar adım onun peşine takıldı. "Nadir abi," Korku dolu gözlerini Nadir'e çevirdi. "Ne demek konuşsanıza!" Bağırdığı an hafifçe irkildim. Yanağıma bir damla yaş akarken bir adım geri çekildim.

 

Söyleyemeyecektim.

 

"Anneme zorla mı dokundu?" Acı sesine işledi. Bu soruyu sorarken yüreğindeki yükü çoğaldı. Abim bir kez daha gözlerim önünde mahvoldu ve bu sefer sebebi ben oldum.

 

"Abi lütfen." Yalavaran bir sesle fısıldadım.

 

"Neyi gizliyorsunuz?" Öfkeden sesi titredi. "Nadir abi konuşsana!" Bir hışımla Nadir'e doğru döndü. Nadir'de benim kadar sözlerin yutmuştu.

 

"Oğlum söyletme," Abimi bu fikrinden caydırmak için her şeyi yapacak gibiydi. "Söyletme."

 

"Neyi söyletme?" Bu kez çaresizdi yüzündeki ifade. "Hafsa, ne demek bu?" Başını bana çevirdi. Birkaç adımda önümde durdu. Elleri omuzlarımı buldu. "Hafsa, konuş. Ne demek.." diline getiremiyordu. Sonra, her ihtimalin içinden en kötü olanı seçti.

 

En korktuğunu seçti.

 

En korktuğumu seçti.

 

"Yapma." İnkar eder gibi değildi. Buna dayanamayacağını söyler gibiydi. "Yapma Hafsa, zihnimdekinin yalan olduğunu söyle bana."

 

"Abi nolursun yapma." Gözlerimden ardı ardına yaşlar akarken kendimi kimsesiz bir çocuk gibi hissettim.

 

"Öyle mi?" Kahverengi harelerinde yaşlar parladığını hafifçe benim boyuna eğilip gözlerime baktığı an anladım. "Hafsa konuş, bir şey deyin!" Bakışları deli gibi Nadir'le benim aramda gidip geliyordu.

 

Nasıl korktuğu yüzüne yazılmıştı. Hafifçe titriyordu. Düşüncelerinin gerçek olmasından korkuyordu. Ve bilmiyordu.. düşünceleri gerçekti.

 

"Anneme böyle mi azap oldum, Hafsa?" Sesi aciz çıktığı an dudaklarımdan bir hıçkırık firar etti.

 

"Öyle deme.." Başımı iki yana sallarken yaşları durmayan gözlerimi yüzüne çıkardım. "Öyle deme azap olmadın."

 

"Annemde böyle yara oldum." İnkarım inandırdı onu. Bir damla yaş yanağına aktığında seneler sonra ilk kez onun ağladığına şahit oldum.

 

Kendini suçlamaya başlamıştı. Böyle olacağını biliyordum gerçekleri öğrendiği an kendini suçlayıp her şeyi unutacağını biliyordum. Tek günahkar kendini görecekti. "Onu bizden alan adamın oğlu olduğum yetmedi, birde azap oldum."

 

"Annem böyle düşünmüyordu, kes şunu!" Başımı bir kez daha hızla iki yana sallarken ağlamalarım durmadı. Hıçkırıklarımdan dolayı artık nefes alamıyordum. "Abi böyle söyleme, annem seni azap olarak görmedi!" Annem ikimizide çok sevmişti. Cihan'ın günahını asla bize yüklememişti.

 

Bir adım geri attığında kolları iki yanına düştü. Gözleri hâlâ öğrendiklerinin etkisindeydi.

 

Biliyordu. Anlamıştı.

 

"Tufan," Dedi Nadir acıyla. "Oğlum, senin suçun yok." Gözleri bir an Nadir'in yüzüne kalktı. Zihni ona ağır gelen ihtimalin içinde boğuldu.

 

"Neyi bekledin ulan?" Dediğinde nefesleri hızlandı. Bir anda Nadir'in yakasına yapışıp onu öyle arabaya çarptı ki yerimde irkildim. "Neyi bekledin!" Yumruğunu kaldırıp Nadir abinin yüzüne fırlattığı an yumruk bana çarpmış gibi yüzüm acıyla kasıldı.

 

"Tufan yapma!" Zerda gözyaşları içinde hızla onun koluna asılmak istese bile durduramadı.

 

Nadir'se ona atılan yumruğu umursamadı. Aksine bunu hakediyormuş gibi öyle tepkisiz kaldı ki bir yumruk daha yedi.

 

"Annemi niye çıkarmadın o evden!" Bir kez daha yumruğunu kaldırdığında İshak arabadan çıktı.

 

"Tufan dur!" Arabanın kapısını hızlıca kapatıp arkasından dolaşarak onlara ulaştı.

 

"Neyi bekledin şerefsiz!" Bir kez daha yumruğunu kaldırıp hayrkırdığında onu daha önce böylesine öfkeli görmemenin verdiği korku ve endişeyle yerime mıhlanıp kalmıştım.

 

Elimde değildi. Böyle zamanlarda ne yapacağımı bilemiyordum. Sanki vücudum kitleniyor gözlerim takılıp kalıyordu.

 

"Yeter ulan yeter!" İshak aralarına girerek hızla abimi geri çektiğinde Nadir yediği yumruklarını etkisinden zar zor kendine geliyordu. Abimin gücü hafife alınacak bir şey değildi.

 

"Neyi bekledin, bizi mi bekledin? Beni mi bekledin? Neyini bekledin! Bıraksaydın geberip gitseydim annemi niye çıkarmadın o evden!"

 

Senelerce annem ona böylesine zarar veren bir adamla aynı evde yaşamıştı. Elim arabaya yaslanırken göğsüm titrek hıçkırıklarla kalkıp iniyordu. Ayakta duracak gücü hissetmiyordum.

 

Zerda çaresizce ağlarken, İshak abimi geri tutmaya çalışıyordu. "Sakinleş!"

 

"Ne sakinleş lan!" İshak'ı öfkeyle öne itti. "Ne sakini? Nasıl izin verdin! Annemin o evde olmasına nasıl izin verdin!" Ağlıyordu. Gerçek anlamda öfke içinde ağlıyordu. "Niye yüzüme bakmasına izin verdin, alıp götürseydin!"

 

"İstemedi." Dedi Nadir kesik nefesler arasında sırtını arabadan usulca ayırırken. Burnundan kan akıyordu ancak umrunda bile değildi. "İstemedi, ne kızımın ne oğlumun ölümünü göze almam dedi." Başını çok az önüne eğdi. "Oğlumun ölümünü göze almam dedi."

 

Abimin öfkesinin söndüğünü bunun yerini derin bir pişmanlığa bıraktığına şahit oldum. Annem ondan hiç nefret etmemişti. Ancak abim, bugün öğrendiklerinden sonra kendini bu yönde düşünmeye itecekti.

 

"Eve gir." Dedi İshak sakin bir sesle abimi önüne çevirip eve yürütürken. Abimse kendinden habersiz usulca itaat etmişti ona. Zerda hızla peşlerinden yürüyüp eve girdiğinde sırtım arabaya yaslandı.

 

Göğsüm kısık nefeslerle haraket ederken sırtım arabadan kayarak beni yere kapaklattı. Aynı şekilde Nadir'de sağımda beni takip etti. Sırtı arabadan kayarak yere yaslandı.

 

İçimde abisine sıkı sıkı sarılmak isteyen o küçük kız cesaretini bulamadı. "Kendini hiç affetmeyecek." Ağlarken fısıldadım. "Kendini affetmeyecek." Onun suçu değildi ancak kendisini hiç affetmeyecekti.

 

"Bende." Dedi Nadir. İç çekti. "Bende affetmeyeceğim." O da kendisini hiç affetmeyecekti.

 

Sanırım hiçbirimiz kendimizi affedemeyecektik.

 

    🌊

 

1 saat sonra.

     

Yazar.

 

"Tufan." Zerda elini banyo kapısına yaslarken ağlamaktan sesi kısılmış halde konuştu. "Aç şunu konuşalım." Alnı kapıya usulca çarptı. Gözlerini kapattı. "Nolursun, ses ver. En azından ses ver. Beni korkutuyorsun." Çok endişe ediyordu. Dakikalardır ona ses vermeyen adamın kendine bir şey yapmış olmasından korkuyordu.

 

Ara sıra sessiz oluyor, onun nefes alış verişlerini duyduğunda içinden binlerce kez şükür ediyordu. "Gitmeyeceğim." Fısıldadı. "Biliyorum, gideyim diye yapıyorsun. Çocukken de böyleydin. Ne zaman kızsan kovardın herkesi." Titrek bir tebessüm seğirdi dudaklarında.

 

"Ama ben hiç gitmezdim." Omzularını hafifçe kendisine çekti. "Hatırlıyor musun, bir keresinde tüm gece beni kapında bekletmiştin." Güldü. Gülüşü saniyeler içinde gözyaşlarına kavuştu. "Tufan, tüm gece beni bekletecek misin? Yine mi? Gitmem biliyorsun."

 

"Git o zaman." Yorgun bir sesle fısıldadı, Tufan. Banyonun içinden sesi boğuk geliyordu. Tanıdığı adam değildi bu, Zerda'nın. Güçsüzdü. Daha önce hiç duymadığı kadar güçsüz.

 

"Gitmem." Canı yansada dile getirmezdi. "Tufan ben senden gitmem."

 

"Ama gitmen gerek." Kapının karşı tarafında devam etti konuşmaya. "Kendime iyi geldiğim yok sana mı iyi geleceğim kayısı çiçeği? Git nolursun."

 

"Gitmem." İnatla tekrarladı. "Aç şu kapıyı yoksa seni gördüğüm ilk yerde yüzüğü fırlatacağım kafana." Alaycı bir tehditti ancak altında kalbinde taşıdığı büyük bir acı vardı.

 

Gerçek bir korku vardı.

 

"Kurtulursun benden." Tufan bunu bile bozuntuya vermedi. "Fena mı kayısı çiçeği? benim gibi bir laneti ömründe taşımazsın."

 

"Tufan." Ağlarken sesi yükseldi Zerda'nın. "Kendinden böyle bahsetme, aç şunu. Seni görmem gerek."

 

"Açmayacağım."

 

"Gitmeyeceğim." Elini kapıya vurdu. "Biliyorsun, sana sarılmadan gitmeyeceğim. Kokunu duymadan gitmeyeceğim. Sensiz gitmeyeceğim, Tufan."

 

"Beni böyle görmeni istemiyorum." Aciz bir tınıyla konuştu.

 

"Seni her halinle görmek istiyorum." Sakin bir sesle konuşsa bile içindeki fırtınalar oradaydı. "Senin her halini seviyorum, Tufan. Aç şunu."

 

Tufan oturduğu soğuk zeminde sessizce önünü izliyordu. Çocukluğundan beri alışkanlık haline getirdiği bir durumdu bu onun. Ne zaman kendisine kızsa, ya da öfkelense kapıları üstüne kitlerdi. Cihan'dan bir hatıraydı bu onu.

 

Bir çok kez Cihan onu banyoya kitlemişti. Çocukken, özellikle annesini korumaya çalışırken geceleri soğuk bir zeminde bir banyoda bulurdu kendisini.

 

Bu kez farklı olan şey, dışarı çıkmak istemiyor olmasıydı. Çocukken annesini korumak için dakikalarca kapıyı tekmeler, cevap alamazdı. Şimdi tam tersiydi. Şimdi korumak istediği bir annesi yoktu. Üstelik o annesini korumaya çalıştığı canavarın oğluydu. Gözlerini sıkı sıkıya kapattı.

 

Dışarıdaki kadının ona her yalvarması yüreğini daha fazla acıttı. Zerda'yı böyle görmeye yüreği dayanmıyordu ancak bu yıkık haliylede onun karşısına çıkmak istemiyordu.

 

Ta ki daha fazla daynamayana kadar.

 

Ağır ağır ayağa kalktı. Elini uzatıp anahtarı çevirdi ve onu açtı. Zerda'yı karşısında gördüğü an göğsüne derin bir acı akın etti.

 

Yeşil gözleri yaşlarla dolmuştu. Beyazları kızarmıştı. Burnunun ucu kızarmıştı. Yaşlar yanaklarını ıslatmıştı. Sarı saçları gelişi güzel yüzünü çevreliyordu. Onu bu hale getirende kendisiydi.

 

Ve kadının da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Tufan'ı bu halde gördüğü an dünyası başına yıkılmış gibi omuzları çöktü. Daha fazla yaşlar doldu gözlerine ve öne uzanıp ona sarılmak istediğinde Tufan bir adım geri attı. "Yapma."

 

"Tufan-" Zerda daha konuşamadan Tufan hızla banyodan çıktı. Büyük adımlarla odanın kapısına yürürken Zerda'ya dönüp bakmadı.

 

"Tufan, nereye!" Hızla onun peşine takılırken bir yandan ağlıyordu. Tufan odadan çıkar çıkmaz onu takip etti.

 

"Gelme peşimden."

 

"Olmaz!" Zerda onun nereye gideceğini çok iyi biliyordu. Bir kafes dövüşüne gidecek hırsı geçene kadar ya dövecek ya dövülecekti.

 

Zerda bir gün Tufan'ı o kafesin içinde kaybedecek diye ödü kopuyordu. Hem abisi hem sevdiği adam bu boks yüzünden bir gün canından olacak diye ödü kopuyordu.

 

"Gelme dedim peşimden!" Tufan merdivenlere ulaşmadan Zerda koşarak ona arkadan sarıldı.

 

"Bırakmam." Yanağı Tufan'ın sırtına yaslanırken gözyaşları ardı ardına arttı. Kolları onun sırtına sarılı elleri göğsüne yaslıydı. "Gidemezsin."

 

"Zerda." Dedi Tufan güçsüzce. "Bırak." Kadın hızla başını iki yana salladı. Kollarını sırtından ayırıp hızlıca onun önüne geçti.

 

"Bırakmam." Arkasında uzun uzadı meridivenler olması umrunda değildi. "Beni ezmeden geçemezsin, seni bırakmam. Ne yapacağını biliyorum olmaz bırakmam."

 

"Başka türlü geçmeyecek." Yalvarır gibiydi sesi. "Zerda kurban olayım çekil, başka türlü bu acı geçmeyecek."

 

"Geçer." Hızla cevapladı onu. "Geçer, Tufan. Geçiririz. İyi ederiz. İyi ederim. Ama nolursun gitme. Her seferinde o kafese girdiğinde, bana," Yaşlar yanaklarına ulaştı. "Bana kalbin durmuş döneceksin diye korkuyorum, nolursun gitme. Uyma şu öfkene." Zerda'nın ona attığı ürkek bakışlara ne kadar direnebilirdi bilmiyordu.

 

"İyi edilecek gibi değil." İsyan vardı sesinde. "Geçecek gibi değil, Zerda'm. Dinecek gibi değil."

 

"Zümra teyze senden nefret etmedi." Dedi Zerda çocuklar gibi. Tufan çenesi duydukları karşısında seğirdi. Yutkunmak istediği zaman sanki boğazı düğümlendi. Sırtını dönerek koridorda birkaç adım ileri attığında Zerda'da merdivenleri geride bıraktı.

 

"Tufan senden nefret etmedi. Senin suçun değildi." Tufan gözlerini birkaç saniye etrafta gezdirdi. Ağlamamak için dilini ısırdı. Elleri iki yanında açılıp kapanıyor ne yapacağını bilmiyordu.

 

"O seni çok sevdi."

 

"Haketmedim ulan." Vücudunu Zerda'ya çevirdi. "Haketmedim, Zerda. O adam ona yük oldu. Onun oğlu olan ben," Elini göğsüne vurdu. "Ben ona yük oldum."

 

"Değildin." İnkar etti, Zerda onu. "Sen yük değildin, Tufan. O adamın baban olması senin suçun değil. Senin seçimin değildi."

 

"Nefret etmez mi, Zerda?" Sesi titredi. Kelimeler zar zor döküldü dilinden. "İnsan acısından nefret etmez mi?" Annesinin canı çok yanmıştı.

 

Tufan'ın düşündüğü tek şey buydu. Annesi tüm bunları yaşarken hem zihinsel hem fiziksel acı çekmişti. İğrenmişti. Belki de kendisinden bile nefret etmişti.

 

"İnsan acısından nefret etmez," Yaşanmışlıkla fısıldadı. Geçmiş günler kendini ona hatırlattı. "İnsan acıyı ona yaşatandan nefret eder."

 

"Sen acı değilsin." Dedi sakin bir sesle. Tufan her kelimede biraz daha mahvoldu. Birkaç adımda sırtını duvara yasladı. Hemen ardından yere oturdu.

 

Dirseklerini dizlerine yasladı. Bir elinin avuç içini başının ortasına bastırdı. "Hem katilinin oğluyum hem en kötü günüyüm." Güçsüz bir edayla devam etti konuşmaya. "Hayatında hiçbir şeyden bu kadar nefret etmemiştir."

 

Zerda birkaç saniye onun dağınık halini izledi. Kendini toplamaya çalışarak ciğerlerine sesli bir nefes doldurup adımlarını yanına götürdü. Vakit kaybetmeden onun hemen yanına oturup elini uzatarak dizinin üstünden sarkan kolunun elini tuttu.

 

"Öyle olmadığını biliyorsun." Sesindeki titremeyi bastırarak kuruyan dudaklarını ıslatıp devam etti. "Senden nefret etmiyordu. Aksine Zümra teyze seni çok seviyordu bunu sende biliyorsun."

 

"Onun kanındanım." Tufan refleks olarak Zerda'nın elini sıkıca tutarken başını çevirip yüzüne baktı. "Ona bunca acı çektiren adamın kanındanım."

 

"Ama o değilsin." Elini uzatıp Tufan'ın yanağına yaslarken yeşil gözlerini yüzünde gezdirdi. "Onun kanından olman o olduğun anlamına gelmez. Annenin senden nefret edeceği anlamına gelmez. Biliyorsun, bana anlattığın kadını az çok tanıdıysam sırf o adamın kanısın diye senden nefret etmez." Birkaç saniye ona böylesine destek veren sözler eden kadını izledi.

 

O sert ifadesi yavaş yavaş kaybolurken burunundan sesli bir nefes çekti içine. "Nasıl dayanmış, Zerda?" Bir elini ensesine atarak boynunun arkasını ovdu. Kelimeler diline zar zor ulaşıyordu.

 

"Annem o adamı her gün görmeye nasıl dayanmış?" Çenesi kasılırken gözlerine yaşlar doldu. "Bende ona benziyorum," Başı büyük bir korkuyla yanında oturan kadına döndü. "Nefret etmiş midir benden? Bana her baktığında onu hatırlamış mıdır, Zerda?"

 

"Hayır." Öyle netti ki Zerda'nın sesi biraz daha zorlarsa gerçekten Tufan'ın zihnindeki tüm şüpheleri silip atacaktı. "Hayır senden nefret etmedi. Senin için savaştı, Tufan. Sizin için savaştı. Annen seni çok sevdi ben bundan adım gibi eminim. Bana anneni anlattığında kafamda hep ne canlandı biliyor musun?" Zerda'nın sevgi dolu tınısına bir cevap vermesede Tufan'ın gözlerini beklenti sarmıştı.

 

"Bir anne ancak bu kadar sevebilir çocuğunu dedim." Baş parmağı onun yanağında gezinirken tebessüm etti. "O seni ne kadar sevmişse, hâlâ ondan bahsederken gözlerin ışıldıyor, sevgilim, nefret olsaydı hissetmez miydin? Sen sadece sevgiyi bilmişsin."

 

Birkaç saniye duraksadı, Tufan.

 

Haklıydı Zerda sözlerinde. Tufan bir kez olsun nefret hissetmemişti. Annesi onun saçlarını okşarken ona masallar anlatırken sadece sevgi eklemişti sözlerine, sesine, bakışlarına.

 

O evdeki tüm öfkeye, acıya rağmen ne zaman annesine baksa sevgi hissetmişti. Bunun nefreti olmazdı.

 

"Düşündükçe deliriyorum." Göğsü sıkışıyormuş gibi kalkıp indi. "Nasıl dayanmış.." Çenesi titrerken gözleri etrafta dolandı. "İnsan nasıl dayanır, Zerda nasıl dayanır-"

 

Zerda bir kolunu onun geniş omuzlarına sararak göğsüne çekince Tufan gözlerini kapatarak başını onun göğsüne yasladı. Elleri yumruk haline geldiğinde Zerda'nın ince parmaklarını saçlarında hissetti.

 

"Dayanır." Fısıldarken bir yandan ağlıyordu. "Dayanır, Tufan. En azından bil ki size bakarken güç bulmuştur. Dayanacak gücü sizden almıştır."

 

"Güç müydüm ceza mı bilmiyorum.." Küçük bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Annesini korumaya çalışıp koruyamayan o küçük çocuk gibi. Bu yüzden böylesine Zerda'ya sığınıyordu.

 

O zamanlar sığınacak bir limanı yoktu şimdi farklıydı. Şimdi Tufan canı yandığında acısını kavgalarda çıkarmayacaktı. Kendini bir savaşın ortasına atmayacaktı. En azından Zerda buna izin vermeyecekti.

 

"Bana güçsün." Sevgi dolu bir sesle konuştu. Başını çok az eğerek Tufan'ın yüzünü izledi.

 

"Güç müyüm?"

 

"Güçsün." Başını salladı. "En büyük dayanağımsın. Nefret edilecek bir adam değilsin Tufan. Senden nefret etmek için kör olmak gerekir." Pembe dudaklarında nazik bir tebessüm belirdi. "Sevilecek bir adamsın işte orası doğru."

 

"Az önce dedin," Kahverengi hareleri koridorda dolaşıp Zerda'nın yüzüne çıktı. "Senden hiç gitmem dedin, Zerda gitme olur mu? Kovsam da gitme. Git desem de gitme. Benden hiç gitme kayısı çiçeği." Zerda bir kez daha anladı Tufan'ın nasıl çaresiz bir durumda olduğunu.

 

Hem onu incitmekten korktuğu için gitmesini söylüyor aynı zamanda yoğun bir istekle ona ihtiyaç duyuyordu. Gitsin istemiyordu.

 

"Gitmem, Tufan. Kovsan da gitmem." Bakışlarında sevgi parladı. "Sende bana git deme. Bana bir daha git deme." Her ne kadar diline getirmese bile Tufan'ın dilinden git kelimesi duymak canını bir hayli yakıyordu.

 

Tufan daha fazla konuşmadı ancak sessizce onayladı onu. Başını geri Zerda'nın göğsüne gömerek kokusunu doyunca içine çekti. Başka türlü sakinleşmeyecekti. Başka türlü öğrendiği her şey onu delirtecekti.

 

        🌊

 

   

Hafsa Payidar.

 

Abimi o durumda bırakıp gitmeyi hiç istemiyordum ancak İshak, Zerda'nın yanında olduğunu söyleyince başka çarem kalmamıştı. Cafer arayıp Yavuz'un beni görmek istediğini söyleyince abimi Zerda'ya bırakıp hastaneye girmek zorunda kalmıştım. Daha sonra abimle konuşacaktım ancak içimde büyük bir endişe vardı.

 

Ya benimle hiç konuşmazsa? Ondan gizledim diye bana kırılır mıydı? Bilmiyordum. Bunları düşünmekten mahvolmuştum.

 

İshak arabayı kullanırken, bense camdan dışarıyı izliyordum. Hastaneye varmamıza biraz kalmıştı. Nadir tam yanımda solumda oturuyordu. Onunla tek kelime konuşmamıştık.

 

Hâlâ yüzü görü yaralıydı ve temizleme ihtiyacı duymuyordu.

 

Hepimiz sessizliğimizi koruyorduk ta ki İshak arabayı sandığımdan daha hızlı sürene kadar. İlk dakikalar bir şey yok sandım ancak biraz daha hızlanıp ani bir dönüş yaptığında yerimde irkildim.

 

"Oğlum-" Nadir'de en az benim kadar savrulduğunda ön koltuğa dokundu. "Ne yapıyorsun? Öldürecek misin bizi!"

 

"Strese girme." Derken sözü banaydı. "Peşimizde birisi var." Kaşlarım çatıldı. Sırtımı koltuktan ayırıp arka camdan geri baktığımda beyaz bir arabanın peşimize takıldığını farkettim.

 

"Ne diyorsun, İshak?" Nadir'de aynı hızla geri baktı. Gördüğü arabayla iyice gerginleşti.

 

"Peşimizde olduklarından emin misin?" Telaşla sordum.

 

"Uzun bir süredir peşimizdeler. İlk bende tesadüf sandım ancak kasıtlı bir takipe benziyor. Hafsa kemerini tak." Kendimi kontrol altında tutmaya çalışarak hızla kemeri karnımın üstünden geçirip taktım.

 

"Nadir," Dedi İshak bir eliyle arabayı kullanırken ve küçük torpidoyu açarak hızla içinden çıkardığı silahı arkaya uzattı. "Ne olur ne olmaz al şunu."

 

"Çatışacak mısınız?" Telaşla sorduğumda İshak dikiz aynasından bana baktı.

 

"Ne olur ne olmaz." Aynı hızla camın yanındaki aynadan dışarı baktı.

 

"Kim oğlum bunlar?" Nadir'in sorusuyla torpidoyu kapatıp kendi belindeki silahıda çıkardı.

 

"Bilmiyorum." Derken sesi sıkıntılıydı. "Peşimize takıldığına göre bir şey istediği belli. Çocuklara mesaj at yolu kapatsınlar ne kadar erken ulaşabilirlerse ulaşsınlar. Bunlara güven olmaz. Korumalar var peşimizde ancak yeterli olmayabilir." Normalde korumayla gezen birisi değildi. Bunu bile benim için yaptığını biliyordum.

 

Hamileydim ve bana zarar gelmesini istemiyordu. Açıkça korku hissetmiyorum desem yalan olurdu.

 

"Rıfat'ın adamlarımı?" Diye sorduğumda dilini damağına vurdu.

 

"Sanmıyorum. Rıfat neden böyle bir şeye kalkışsın? İlk fırsatta ensesine çökeceğimi bilir." Fazla emindi. "Böylesine bir şeyi ortalıkta yapacak birisi değil."

 

"Kim o zaman!" Dedi Nadir aceleyle.

 

"Ne bileyim! Şu an tek düşündüğüm kurtulmak." Aynı öfke ve telaşla karşılık verdi. Araba hâlâ bizim arabanın peşindeydi. Kimdi bizden ne istiyordu bilmiyorduk.

 

Ancak fazlasıyla inatçı bir şekilde İshak hızlandıkça o da hızlanıyordu. Başımı geri çevirip bir kez daha arabaya bakmak istediğimde Nadir'in sesini duydum.

 

"Kızım önüne dön aşağı kay," gözleri endişeyle arka camdan arabaya bakarken. "Silahlı olabilirler, ateş açabilirler. Kaldırma kafanı." Benim için endişeleniyordu. Bana herhangi bir zarar gelmesini göze almayacak gibiydi.

 

İçimde usul usul korku birikti. Başımı iyice geri yasladım. "Ateş ederler mi?" Dediğimde İshak bir kez daha aynadan bana baktı. Sessiz kaldı ancak ben o bakışı çok iyi anladım.

 

Gerçek anlamda tehlikenin ortasındaydık.

 

Biraz daha gaza yüklendi. O hızlandıkça sanki arkasındaki arabada hızlanıyor ve İshak arabayı daha sert sürme ihtiyacı hissediyordu. Bir elim karnımda nefesimi bile tutmuş bir şekilde beklerken arabalar nihayet boşluk bir yola girdiği an silah sesi duydum.

 

Sanki kurşun arabanın arkasına çarptı çünkü açık açık bir demir sesi geldiğinde ağzımdan korku dolu ufak bir çığlık kaçtı.

 

"Başlarım böyle işe, ateş ediyorlar!" Dedi İshak iyice arkasına yaslanıp arabaya biraz daha yüklenirken.

 

"Dertleri ne oğlum bunların!" Nadir başını koltuğun arkasına eğerken elindeki silahı daha sıkı kavradı. "Daha hızlı sür!"

 

"En fazla bu kadar hızla gidiyor!" İkiside telaş içindeydi. Önündeki ayrımdan dönmeden önce bizi uyardı. "Sıkı tutunun!" Elim camın kenarına tutunurken arabayı hızla sağ yola çevirdi. Önüne çıkan birkaç arabayı geçerken yolda karışıklık yarattığı için peşimizden gelen araba sirenleri duyduk.

 

Ancak umursamadı. Onun da istediği buydu düşman arabanın önüne engeller çıkararak geride bırakmak. "Çok hızlılar." Derken küfür eder gibiydi.

 

"Anlamıyorum dertleri ne neden aniden peşimize takıldılar!" Bir düşman bitmeden başkası mı çıkmıştı? Neler oluyordu?

 

"Dertleri ne bilmiyorum ama baya bizi tanıyan alacaklı gibiler." İshak'ta neler olduğuna anlam veremediği için telaşlar içindeydi.

 

"Karaca'nın düşmanları mı?" Nadir'in hızlı sorusuyla İshak başını iki yana salladı.

 

"Bilmiyorum, olabilir ama hiçbir şey bilmiyorum!" Hemen sağımız ve solumuzdan ilerleyen arabalardaki korumalar İshak'a aitti.

 

İshak hızla elini ceketin içindeki telefonuna götürdü. Bir eliyle usta bir şekilde arabayı kullanırken bunun onun ilk kaçışı olmadığını anlamıştım. Bir numaraya tıklayarak telefonu kulağına tutup konuştuğunda arabayı kullanan korumalarıyla konuştuğunu anladım.

 

"Alo, oğlum kesin şunu yolunu." Gözleri hızla ayna ve yol arasında gidip gelirken devam etti konuşmaya. "Ne yapıyorsanız yapın bize ulaşmasını engelleyin? Duydunuz mu?"

 

O an bir silah patladığında iyice koltuğa sindim. Camdan baktığımda korumanın bulunduğu araba ani bir frenle gerimizde kalmıştı.

 

İshak ardı ardına küfürler savurarak telefonu kenara fırlattı. "Arabanın tekerini patlattılar." Bilerek yapıyordular. Önce korumaları teker teker aklayacak sonra bizi köşeye sıkıştıracaktılar.

 

"Karakola sür." Nadir gözlerini birkaç saniye korku içindeki yüzümde gezdirip geri aynadan İshak'a baktı. "Orada bir şey yapamazlar, karakola sür." İshak başka çaresi olmadığını anlamış gibi arabayı son hızda sürerek ilerliyordu.

 

Ta ki peşimizdeki diğer korumalarında arabası durdurulana kadar. Gerçek anlamda neredeyse bize yetişmiştiler. Peşimizde bizi koruyabilecek son bir araba kalmıştı.

 

İshak düz yolu aynı hızla katederken sağ şeritten çıkan bir araba ani fren yapmasına sebep oldu. Eğer yapamasaydı muhtemelen bir kazaya kurban gidecektik. Refleks olarak elimi daha sıkı karnıma bastırdığımda Nadir'de öne savrularak kafasını araba koltuğunun Demir kısmına çarpmıştı.

 

Acı dolu bir tıslamayla kendine gelmeye çalıştığında endişeli gözlerim onu buldu. "İyi misin?" Dişlerini sıkarken ağır ağır başını salladı.

 

"Yolumuzu kestiler." Dedi İshak. Bu sefer gerçek bir aciliyetle. Hızla silahını kaptı. "Hafsa, arabadan inme. Sakın inme."

 

"Siz?" Sesimde büyük bir korku varken Nadir'de kendini toplayıp elini kapıyı açmak için uzattı.

 

"Bizi düşünme." Derken nefes nefeseydi.

 

Onun hemen ardından İshak devam etti. "Sakın arabadan çıkma, kendini incitecek bir şey yapma. Beni Yavuz'un önünde sessiz bırakma. Bebeklerini düşün, burada otur. Anlaşıldı mı?" Sessizce ona baktığımda tek kaşını kaldırdı. "Anlaşıldı mı?" Bu kez talep ettiğinde ağır ağır başımı salladım.

 

İkiside aynı hızla arabadan indiğinde yutkunarak onların arkasından baktım. Önümüzü kesen arabanın kapısı açılıp içinden birkaç eli silahlı adam indiğinde gözlerim genişledi. Kan dökmeden buradan gitmeyeceklermiş gibi geliyordu ve bunu anladığım an gözlerim doldu.

 

İkisinede zarar gelmesin istiyordum.

 

Bir şeyler konuşuyordular sesleri boğukta gelse İshak'ın "Kimsiniz lan siz!" Diye bağırdığını duydum. İçimden hiçbir şey olmaması için dualar ederken bir taraftan da sessizce olanları izlemekten başka çarem kalmamıştı.

 

Kendimi tehlikeye atamazdım. Çünkü karnımda yakında kollarıma alacağım iki dünya güzeli bebek vardı. Yavuz vardı.

 

Birkaç konuşma, anlayamadığım şeyler. Ardından bir silah.

 

Silahı çıkardıkları gibi İshak'a doğrultup göğsüne ateş ettiklerinde ağzımdan kaçan çığlığa engel olamadım. Titreyen elim kapıyı açmak için uzandı.

 

Sanki burada işleri bitmiş gibi İshak'ı yaraladıktan sonra arabalarına binip uzaklaşmaya başladıklarında hiçbir şeye anlam veremedim.

 

Bilerek mi yapmıştılar? Bunca dakikadır peşinde oldukları kişi İshak'mıy dı? Onu öldürmek mi istiyordular? İyi de neden!

 

"İshak." Nadir'in endişe dolu sesini duydum.

 

Arabadan indiğim an suçlularda uzaklaşmaya başlamıştı. "Vuruldu mu?" Dedim hızla.

 

İshak dengesini kaybetmeden Nadir hızla onu tuttu. "Hafsa kapıyı açık tut!" Ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde yutkundum. İshak'ın beyaz gömleği kanla kaplıydı. Ayakta duracak bile gücü yoktu.

 

Göğsüne yakın vurulmuştu. Çok hızlı kan kaybediyordu. Kapı elimden kayıp gitmeden titreyen ellerle zar zor tuttum.

 

"Bana bak, İshak?" Nadir onun bir kolunu omzuna atıp arabaya taşırken, İshak kesik nefesler alıyordu. "İyi misin? Aslanım? Duyuyor musun?"

 

"İyiyim." Dedi güçlükle ancak baştan sona yalandı. İyi değildi. Her geçen an arttı kan kurşun nereye denk gelmişti bilmiyorduk ama bu kadar kan kaybetmek hiç normal değildi.

 

"Otur." Dedi Nadir yutkunarak. İshak'ı arabanın arka koltuğuna oturtup ceketini hızla çıkardı.

 

"Hafsa." Diye hızla bana döndü. Ceketi elime tutuşturdu. "Yanına otur, yarasına bastır." Kirpiklerimi kırpıştırdım. Silah sesi beynimde dönüp duruyor Nadir'in ellerine bulaşan kan benim de ellerime bulaşıyordu.

 

"Hafsa, hadi kızım kendine gel!" Nadir'in beni uyandırmaya çalışan sesiyle yutkundum.

 

"Tamam." Nefes nefese kendimi kontrol ederken sıkıca ceketi kavradım ve arabaya oturdum. Nadir kapıyı kapatırken aynı hızla sürücü koltuğuna oturmak için arabanın arkasından dolaştı.

 

Elimdeki ceketi hızla İshak'ın yarasına bastırdığımda dişlerini sıktı. Alnına ter damlaları birikirken sırtı koltuktan çok az ayrıldı. "Özür dilerim." Dedim hızla. Yarasına daha sıkı bastırırken konuştum. "Kanamanın azalması için gerekli."

 

"Bastır." Dedi acısına rağmen. "Özür dileme, Hafsa bastır. İyi misin?" Sorusunda kendi acısından çok bana yönelik endişe vardı. Bir abi edasıyla bana bakıyordu.

 

"İyiyim." Dolu gözlerle başımı sallarken Nadir çoktan sürücü koltuğuna oturup arabayı sürmek için haraket etmişti. "Sen?"

 

"Kurşun yaralı." Dedi acısına rağmen alayla. "İyi mi görünüyorum?" Boğuk bir sesle başını geri yasladı. Kan o kadar fazlaydı ki ceketi geçerek ellerime bulaştığında daha sıkı bastırdım. Acıyla inledi.

 

"Hızlı sür." Dedim telaşla. İstemiyordum. Bir insanın, tanıyıp değer verdiğim bir insanın ellerim altında ölmesini istemiyordum.

 

"Son hızdayım." Endişe içinde ve öfkeyle konuştu. "İshak, iyi misin? Konuş."

 

"İlk değil." Derken tutarsızdı sözleri. "İyiyim ulan, abartmayın."

 

"Çok kan kaybediyorsun." Başımı iki yana salladım. "Böyle olmaz çok kan kaybediyorsun, İshak. Ne yapacağım?"

 

"Durmuyorsa yapacak bir şey yok." Ölümden korkar bir hali yoktu. "Ecelimle ölür karıma, çocuğuma kavuşurum."

 

"Oğlum!" Nadir'in uyarı ve acı dolu sesiyle dolu gözlerimi İshak'ın yüzüne çıkardım.

 

"Söyleme şöyle şeyler. Aksine yaşaman gerek." Yalvarır gibiydi sesim. "Berna'nın hatırlarını yaşatan bir adamsın sen, İshak ölümden bahsetme."

 

"O hatıralar beni her gün öldürüyor zaten." Başı iyice geri yaslanırken gözleri ağır ağır kapanıp açılıyordu. Dili damağı sanki şimdiden kurumuş gibi yutkundu. "Berna'yı yaşatmak varken hatıralarını yaşatıyorum." Kuru bir öksürük ardından nefes nefese göğsü sıkıştı.

 

"Şikayetim yok." Ölürken bile tek düşündüğü sevdiği kadındı. "Ailemi göreceksem şikayetim yok." Sözleri gözlerimden ardı ardına yaşlar akmasına sebep oldu. Bakışlarımı dikiz aynasından Nadir'in yüzüne çıkardığımda onunda dolu gözleri benimle buluştu.

 

İshak ölmemeliydi. Ölmemeliydi.

 

    

 

     🌊

 

Hastaneye varır varmaz İshak'ı sedyeye hemen ardından ameliyata almıştılar. Dakikalardır amelyattaydı. Aynı hastanenin bir üst katında olduğumuz için Devran haberi alır almaz bizim koridoru bulmuştu.

 

"Nadir," dedi endişe içinde. Sesinde gerçek bir korku duydum öyle ki ben daha önce onu böyle telaşlı gördüğümü hatırlamıyordum.

 

Sırtını duvara yaslamış sessizce bir haber bekleyen Nadir, Devran'ın sesini duyar duymaz başını kaldırdı. "Ne oldu?" Deli gibi hızla sorarken yanımıza ulaşır ulaşmaz elleri Nadir'in iki yanında kollarına yaslandı.

 

"İyi mi?"

 

"Bilmiyoruz." Nadir bir hayli yorgun edasıyla fısıldadı. "Ameliyata aldılar, bekliyoruz."

 

"Ne oldu?" Derken ne yapacağını şaşırmış haldeydi. "Nasıl oldu, kim saldırdı?"

 

"Bilmiyoruz." Hızla başını iki yana salladı. "Taner'in selamı var dediler orospu çocukları!" O kısmı hiç duymamıştım.

 

"Taner?" Devran olanlara anlam veremedi. "Kim lan bu Taner!" Belli ki o da tanımıyordu.

 

Öfkeyle ellerini geri çekti. Zihninde her ihtimali düşünerek aşağı yukarı birkaç adım ilerledi ardından avuç içleriyle yüzünü ovuşturdu.

 

"Hafsa," dedi dağılmış halime bakarak. "Yavuz seni sorup duruyor yanına git." Öyle bir durumun içindeydik ki Yavuz'un yanına gitmem gerektiği aklımdan çıkmıştı.

 

"Ellerimde kan var." Yutkunarak ellerimi öne uzattığımda ikisininde yumuşayan bakışları beni buldu. "Elbisemde kan oldu." Kan son dakikalarda öylesine çoğalmıştı ki durdurayım derken her yerime bulaştırmıştım.

 

Görmeyi sevdiğim bir görüntü değildi bu. Ne zaman elimde kan görsem annem gelirdi gözlerimin önüne. Bu yüzden istemiyordum İshak'ın ölmesini. İnsanların gitmesini sevmiyordum.

  

"Ellerini yıkayalım." Nadir birkaç adımda yanıma ulaşıp kolunu beni her şeyden korkmak ister gibi omuzlarıma sardığında bu kez onu itmedim. "Üstünede bir elbise buluruz, ha güzel kızım?" Ona ettiğim tüm lafları unutmuş gibi yine yanımdaydı.

 

Tek yapabildiğim başımı sallamak oldu. Kendime gelmeye ihtiyacım vardı.

 

Ele tekrar bulaşan bir kan geçmişe götürürdü insanı. Suçlusu sen olmasan bile lekelediği yaraladığı yerden bir kez daha yara açardı.

 

Sanırım bende yine bir yara açmıştı bu kan lekeleri.

 

Nadir beni koridordan çıkardı ilk bulduğu banyoya götürüp ellerimdeki kanı bir çocuğun ellerini yıkar gibi yıkadığında gözlerim akan suya takılıp kalmıştı. "Hafsa," Dedi yaşlı sesinde gerçek bir endişeyle. "İyi misin?"

 

"Ölmez değil mi?" Dedim nefesimi vererek. "Çok kötü gözüküyordu.."

 

"Ölmez." Hızla bana destek verdi. "İshak'ı bilirim tam bir savaşçıdır."

 

"Savaşacak bir şeyi kalmamış ki," Harelerimi yüzüne çıkardım. "Mutluydu, ölse bile mutlu ölecek gibi bir hali vardı. Bu dünyadan umudunu kesmiş gibiydi." Öyleydi.

 

İnsanın en sevdiği gidince bir umudu kalmazdı.

 

"Öyle düşünme." Hızla yüzüme gelen saçlarımı geri iterek ıslak eliyle muhtemelen elimle çeneme bulaştırdığım kanı temizledi. "İnsanın her daim bir umudu vardır."

 

"Senin var mıydı?" Diye sordum ağzımdan çıkanlara engel olamadan. "O uçurumdan düştüğünde, annemi senden aldıklarında?"

 

"Annen benim en büyük umudumdu. Hatalarım vardı ama annen benim hatam değildi." Annemden bahsederken sesini öyle bir sevgi sardı ki çocuklar gibi ağlamak istedim. "Annen, sen, benim en büyük doğrumdunuz."

 

"Şöyle konuştuğunda seni affedemiyor olmak beni üzüyor." Diye titrek sesimle konuştuğumda acı dolu bir tebessüm etti.

 

"Affetmesende olur, iyi ol bana yeter kızım. Sen iyi ol başka bir şey istemem." Sözleri kalbimde bir şeyleri yumuşatmak için çaba sarfetse bile ben yine sustum.

 

Banyodan çıktıktan sonra üstümdeki elbiseyi Nadir'in arabadan getirdiği çantanın içinden çıkardığım elbiseyle değiştirdim. Yavuz'u da endişeye sokmak istemediğim için kan lekesi kalmamasına dikkat ettim.

 

Sonunda bizim koridora girdik. Nadir birkaç adım geride kalırken Narin oturduğu sandalyeden başını kaldırıp bana baktı. "Nihayet." Ayağa kalktı. "Yavuz seni sorup duruyor, bizimkiler yanında ama pek faydaları yok." Yüzümdeki solgun ifadeyi farkedince duraksadı.

 

"Hafsa?" Hızlı birkaç adımla tam karşımda durdu. "İyi misin?"

 

"Bilmiyorum." Yutkundum. "Hastaneye gelirken çatışma oldu. İshak vuruldu."

 

"Ne?" Hayretler içinde bana bakarken gözleri genişledi. "Devran ondan mı apar topar odadan çıktı?"

 

Başımı salladım. "Üst kattalar. İshak'ı amelyata aldılar. Hiçbir şey söylemiyorlar."

 

Gözlerinde hüzünlü bir bakış yer edindi. "Sen iyi misin?"

 

"Yaralanmadım. Sadece İshak vuruldu." Bir eli yanağıma yaslandı abla şefkatiyle. "Yavuz'un yanına git, bende neler olduğuna bir bakayım."

 

Sadece başımı sallayarak onu onayladığım da son kez saçlarımı okşayıp yanımdan geçip gitti. Göğsüme bir nefes çekerek kapıya yürüdüm.

 

Bugün kolay şeyler olmamıştı. Yavuz'u gördükten hemen sonra Zerda'yı arasam iyi olacaktı. Abim ne haldeydi bilmiyordum. Her şey yine karman çorman bir hale gelmişti.

 

"Oğlum çek şu kaseyi gözümün önünden." Yavuz'un sabırsız sesini aralık kalan kapıdan duydum. "Karım nerede benim? Niye gelmiyor?" Sorusu yüzümde kederli bir tebessümün yer edinmesini sağladı.

 

"Abi dedim ya gelecek, asıl sen bu çorbayı içmezsen geldiği yerde benim kafamı kıracak." Yavuz'u onlara emanet ettiğim için durmadan onunla ilgileniyordular.

 

"Ula aç değulum!" Süleyman onu kaç dakikadır zorluyorsa sabrı kalmamıştı. Bir an önce beni görmek istiyordu.

 

"Yavuz, yesene abim." Diyen Cafer'in sesini duyduğumda başımı usulca aralı kapıdan içeri soktum. "Bizi illa Hafsa ile savaş meydanina mi çıkaracasun?" Süleyman'ın elinden kaseyi kaparak kaşığı daldırıp ağzına götürdü. "Aç hadi, uçak geleyi." Yavuz önce kaşığa sonra Cafer'e baktı. Yüzüne küfür etsen daha az gururu incinirmiş gibi bir ifade belirdi suratında.

 

"Cafer, napıyorsun?" Derken gerçekten Cafer'in akıl sağlığından şüphe eder bir hali vardı.

 

"Saa çorba içireyirum." Cafer gayet rahat bir tavırla ona cevap verdiğinde, Yavuz başını sola çevirdi.

 

"HasbinAllah, millet deliye hasret biz akıllıya!"

 

"Abi içeceği varsada artık içmeyecek." Dedi Süleyman uyaran bir sesle.

 

"İçecek, çocukken ona çorbayi böyle içireyidim."

 

"Yalan atma ulan, sen beş yaşında daha kaşık tutamazdın!" Yavuz ağzını açar açmaz Cafer kaşığı onun ağzına adeta iterek çorbayı içmesini sağladığında, başını geri çekip zar zor çorbayı yuttu.

 

"Karizmami çizme." Gözleri koltukta oturup gülerek onları izleyen Nisa arasında gidip geldi. "İyi bir baba adayı olmaya çalışayirim."

 

"İyi bir baba adayı mı?" Yüzünü buruşturdu, Yavuz. "Kaşığı boğazıma sokup beni boğdun it oğlu bu mu iyi baba adayı? Gidin Allah aşkına başımdan."

 

"Huysuz huysuz davranma." Zahir abi böldü sessizliğini.

 

"Boğuyorsunuz beni, karım nerede? Karımı getirsenize-" Sonunda gözleri onları terkedip kapıda beni gördüğünde yüzüne tebessüm yayıldı. O huysuz adam gitti yerine sessiz sakin bir adam geldi.

 

Ancak daha sonra halsiz halimi sezmiş olacakki hafifçe doğruldu. "Sevdam?" Derken sesinde merak vardı. "Ne bu halin?" Kendimde hiç olmadığımı hemen farkediyordu.

 

Onun gibi diğerleride endişeli bakışlarını bana diktiğinde iyice içeri girip kapıyı kapattım. Süleyman sedyeden kalktığında onun yerini ben alarak sedyeye doğru yürüyüp oturdum.

 

"Hafsa'm neler oluyor?" Sessizliğim onu endişelendirmeye başlamıştı. Kuruyan dudaklarımı ıslatarak olanları onlara açıklamam gerektiğini anladım.

 

"Hastaneye gelirken peşimize birileri takıldı." Diye açıkladığım an Yavuz'un o sakin hali silinip yok oldu. Her olası tehlike onu mahvedecekmiş gibi vücudu kasılırken sırtını yastıktan ayırdı.

 

Cafer hızla elindeki kaseyi çekmcenin üstüne bıraktı.

 

"Kim?" Dedi telaşla Yavuz. "İyi misin?" Hareleri baştan sonra üstümde dolandı.

 

"Bana bir şey olmadı." Dedim o avuç içlerini kollarıma yaslayıp emin olmaya çalışarak her zerremi tararken. "Ama İshak," bakışlarımı yüzüne çıkardım. "Vuruldu, amelyatta."

 

Yavuz yüzüme bakakalırken diğerleri birkaç saniye birbirleriyle bakıştılar. "Bu hastanede mi?" İlk konuşan Süleyman oldu. Yorgun bir biçimde başımı salladığım an büyük ihtimal onu görmek için ayağa kalkıp çıkışa ilerledi.

 

"Bende bakayim." Dedi Zahir vakit kaybetmeden onun peşine takılırken. Hem İshak'ın durumunu merak ediyor hemde bizi yalnız bırakmak istiyordular.

 

"Abim," Aziz abi birkaç adımda yanıma geldi. "İyi misin? Bebekler?"

 

"İyiyim." Hepsinin içini rahatlatmaya çalışarak nefesimi verdim. "İyi olacağım."

 

"Bizde bir bakalım." Benim iyi olduğumdan emin olduktan sonra Cafer'e bakarak bir baş işaret yaptı. Cafer onun sözünü anlayarak bana güven dolu bir bakış atıp hemen ardından Aziz abi ile birlikte kapıya yürüdü.

 

"Beni de haberdar edin." Dedi Yavuz onlar çıkmadan hemen önce. Cafer'in onaylar sesini duyduktan sonra kapı kapandı. Gözleri geri bana indi.

 

"Kim olduklarını bildiniz mi?" Derken sanki hasta yatağından kalkıp gidip onların ensesine çökecekti.

 

"Taner diye bir adam." Hâlâ yaşadıklarımın etkisindeydim. "Biz hastaneye gelirken takıldılar peşimize, önce korumalar sonra araba. Silah sesleri." Her silah sesi beynimde patlar gibi tekrar ettiğinde gözlerimi sıkıca kapattım.

 

"Korktun." Derken bir öfke duydum sesinde. Bana yönelik değil bana bunları yaşatana yönelik. Gözlerimi geri açıp onun yüzüne baktığımda harelerimde ne gördüyse onlara yönelik öfkesi çoğaldı.

 

Kolları kısa saniyeler içinde iki yanımı buldu. Zahmetsizce beni sedyede kendine yaklaştırdığında konuşmak istedim. "Yavuz, yapma kendini zora sokma-"

 

"Shh.." Diye bir mırıltı döküldü boğazından. "Zorlandığım filan yok, yasla başını göğsüme."

 

Bakışlarım birkaç saniye yüzünde gezindi. "Olmaz." Dediğimde gözlerimin ardını yaşlar sızlattı. "Kalbin hasta." Başımı onun göğsüne yaslamak bile ağırlıktı.

 

Gözlerinde bir bakış yer edindi. İlk kez sanki o an kalbinden nefret etti. Ona böyle hissettirmek istememiştim ama yüzünde gördüğüm ifade buydu. İçinde biriken duygular dışa vurdu ve hasarlı kalbinden ilk kez nefret duydu.

 

"Karım başını göğsüme bile yaslayamayacaksa bu kalbin bir anlamı var mı?" Ona söylediğim her şey perişan etmeye yetmişti. "Kalbimin bir anlamı var mı, Hafsa? Söyle bana. Senden güç alan kalbim seni hissetmezse orada çarpsın dursun anlam ifade eder mi?"

 

"Etmez mi?" Diye sorduğumda ağlamanın eşiğindeydim.

 

"Etmez." Parmaklarının saçlarımda dolandığını hissettiğimde gözlerim kapandı. Kirpiklerim ıslanmaya başlamıştı. "Ne kalbim ne ben." Öne eğildiğini hissettim.

 

Her zaman yaptığı gibi ıslak kirpiklerime bir öpücük kondurduğunda kalbim sıcacık oldu. "Yaslan göğsüme." Diye fısıldadı masal gibi bir sesle.

 

Alnım aşağı kayarak onun göğsüne yaslandı. Hemen ardından onu incitmeden ağırlığımı vermeden zayıf kalp atışlarını dinledim. Biraz daha iyi hissettirdi bu beni. Bir çocuğu sarmalar gibi beni kollarına alması, yanımda olduğunu hissettirmesi yaralarımı tekrar tekrar sardı.

 

"Silah seslerini sevmiyorum."

 

"Biliyorum." Parmakları incitmekten korkar gibi kahverengi saç tellerim arasında dolandı.

 

"Kan görmeyide sevmiyorum." İç çekti. Usulca inip kalktı göğsü.

 

"Biliyorum."

 

"İnsanların gitmesinide sevmiyorum." Hayatımda yer edinen insanların gitmesini sevmiyordum.

 

"Hepsi cezasını çekecek." Dediğinde aslında sırf benim için nasıl sustuğunu farkettim. Başka zaman olsa bu sedyeden kalkacak gidip onların peşine düşecek o adam benim perişan halim için sessizdi.

 

Bunu kasım kasım kasılan vücudundan bile hissediyordum. Beni daha fazla korkutmamak için sessizdi. Ancak biliyordum nasıl öfkeli olduğunu.

 

"Sana, çocuklarıma bu savaşı açan kimse bulacağım-"

 

"Hayır, istemiyorum." O kadar hızlı bir şekilde inkar ettim ki onun sözlerini susmak zorunda kaldı. "Savaş istemiyorum, Yavuz. Daha fazla savaşmak istemiyorum. Bitse olmaz mı? Sadece bitse. Sen iyileşsen." Nefesini tuttuğunu hissettim.

 

"Olur." Bir kez daha kırmadı beni. Yalan söyledi biliyordum ama o yalan bana çok tatlı geldiği için karşı koymadım.

 

Kandırsın beni.

 

Durmayacaktı biliyordum, buna rağmen kandırsın beni.

 

     🌊

 

Yazar.

 

Narin Hafsa'yı orda bırakıp koşar adım üst kata çıkmıştı. Amelyathanenin yerini öğrenerek koridorda yürdğünde önce kırmızı yazıyla yazılan amelyathane yazısını gördü hemen ardından yerde oturup sırtını duvara yaslamış boş boş önünü izleyen Devran'ı.

 

Nadir kısa bir süreliğine ayrıldığı için Devran kapı önünde yalnız kalmıştı. Aklında binlerce ihtimal dolanıyordu. Yere çöküp kalmadan önce adamlarına Taner denen adamın kim olduğunu araştırmalarını söyleyerek emir vermişti. Hemen ardından dakikalar geçse bile hareket dahi etmeden Amleyathane odasının önünde oturup kalmıştı.

 

Narin birkaç saniye olduğu yerde izledi onu. Devran öyle bir düşüncelerin içine hapsolmuştu ki Narin'in geldiğini anlamamıştı bile.

 

Narin'in mavi hareleri onun dağınık halinde gezindi. Kesinlikle eski Devran değildi. Ve son yaşanan her şey onu azar azar mahvetmeye başlamıştı. Yorgundu, saçları dağınıktı, bir o kadar da sessizdi.

 

İçine çektiği nefesle yavaşça ileri yürüdü. Onun ayaklarının birkaç santim gerisinde duracak şekilde ulaştığında sessizliği bozdu. "Haber var mı?" Onun sesini duyduğu an Devran'ın göz bebekleri titreşti. Başını ağır bir şekilde yukarı kaldırdığında yüzünde ifadesiz ancak sessiz bir sima belirdi. Narin'in burada olduğuna bir an inanmak zorluk gerektirdi. Saniyeler içinde hayal görmediğini anladı.

 

"Yok." Dedi hayretini atlattıktan hemen sonra. "Bir haber yok." Ne doktor çıkıyordu içeriden ne de girip çıkan hemşireler bir haber veriyordu.

 

"Vurulmuş mu?"

 

"Göğsünden." Dedi Devran başını geri önüne eğerken. "Kardeşimi göğsünden vurmuşlar." İçi sızladı, Narin'in. Devran için İshak'ın değeri nasıldı bilirdi.

 

Daha genç zamanlarıda ve Berna ölmeden önce Devran ve İshak tek bir anını ayrı geçirmezdi. Ara sıra eğer vakit bulabilirse Narin'de onlarla vakit geçirdiği için nasıl sıkı dostlukları var haberdardı. Daha sonra yaşanan olaylar onları ayırsa bile seneler sonra yine burada birbirlerine dost olmuştular.

 

Bir kez daha kader tersine dönmüştü. Bu kez yaralı olan Devran değil kardeşi yerine koyduğu adamdı. Yedi senesini geçirdiği, felçli günlerinde ona destek olan her tedavisinde yanı başında olan adam.

 

Narin yavaşça haraketlendi. Önce ne yapacağını bilemez bir çocuk gibi etrafa bakındı. Hemen ardından gözleri bir kez daha Devran'a indiğinde onun nasıl perişan olduğuna şahit oldu. Elleri elbisesin eteklerindeyken Devran'ın soluna geçti. Yere oturup elbisenin eteğini dizlerine çekti. Kollarını dizlerine sararak ellerini önünde birleştirdi. Aynı Devran gibi o da sırtını geri yasladı.

 

"İyilşecektir." Nasıl teselli vereceğini bilemez bir şekilde konuştu."Güçlüdür, İshak."

 

"Değil." Devran hızla başını iki yana salladı. Kahverengi harelerinde seneler teker teker bir film şeriti gibi dizildi. "İshak güçlü değil, Narin. Öyle gözüküyor ama değil. Kimsesiz ulan o, kimsesiz insanın gücü olur mu?"

 

"Olmaz mı?"

 

"Olmaz. Olmaz kendimden biliyorum." Diye döküldü kelimeler, Devran'ın dilinden. "Yalnızlık zehir gibidir. İnsanı delirtir."

 

Nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Yalnız geçirdiği günler olmuştu. İnsanı delirecek gibi oluyordu.

 

"Sen hiç delirdin mi?" Kendine engel olamadan konuştu. Hemen ardından dilini ısırarak gözlerini kapattı. Sormaması gerekiyordu. Yine de susamamıştı.

 

"Son sekiz senedir akıllı olduğum tek bir gün yok." Gözlerini ileri dikmiş bir şekilde yenilgi dolu bir sesle konuştu. Narin onun bu hallerini izledikçe kalbindeki sızının çoğaldığını hissetti.

 

"O kadar mı yalnızsın, Devran?"

 

"Konu ben değilim, konu İshak."

 

"İshak, kurtulacak." Dedi Narin emin bir sesle. "Ama sen kurtulacak mısın?"

 

"Sensiz mi?" Alay eder gibiydi, Devran. "Sanmam." Başını çok az sağ omzuna eğdi. "Kızımsız mı?" Dilini damağına vurdu. "Onu da sanmam."

 

"Neden hayatına sadece devam etmiyorsun?" Onu bu halde her gördükçe suçu da kendinde arıyordu. Yoktu bir suçu ancak öyle hissediyordu.

 

"Hayatım mı var, Narin?" Gerçekten isyan eder gibi söyledi bunları. "Benim senden başka bildiğim bir hayat mı var?" Narin gözlerinin dolduğunu hissederken bakışlarını beyaz duvarda gezdirdi.

 

"Bensiz sekiz sene dayandın."

 

"Dayanmadım." Diye inkar etti, Devran. "Sensiz hiçbir halta dayanmadım, Narin. Bir mahkum gibiydim. Yedi sene hapis yemiş çıkmış gibi."

 

"Hapis insana mecburiyet sunar, Devran." Gözlerini bu kez yerde gezdirdi. "Sen bir adım kadar uzaktaydın benden. Bir duvar örmüştün, arkasında saklanmıştın. Bende her gün o duvara çentik atıp seni bekledim. Oysa aynı yeri kazıp dursam belki bulurdum seni. Ona bile izin vermemişsin." Hapis olan o değildi.

 

Senelerin mahkumu olan, Narin'di.

 

Devran bu mahkumiyetin mimarıydı.

 

Kendi acılarından bir hapis yapmış içine Narin'i koymuştu.

 

Devran başını yanında oturan kadına doğru çevirdi. "Ona bile izin vermemişim." Dedi acı dolu bir fısıltıyla. Aynı şekilde Narin'de başını ona doğru çevirdi.

 

"İshak iyi olacak." Teselli verdi. Buruk bir tebessüm etti. "Dokuz canlıdır o."

 

"Ne demezsin." Hafifçe güldü, Devran. "Dokuzun sekizi gitti. Fazlası bile gitti." Acı gerçek bir kez daha çarpıldı yüzüne. "İki kardeşim var ikiside ölümün eşiğinde." Avuç içini yüzünde gezdirip sıkıntılı bir nefes verdi.

 

"Deliriyorum ikisinden biri ellerimden kayıp gidecek diye." Bu ihtimal onu fazlasıyla korkutuyordu. "İshak benim yalnızlığıma bile dost, Narin. Onu nasıl kaybederim?" Kaşları bükülürken yüzüde acıyla seğirdi. "Bana dargın olduğu zaman bile dayanamadım ben onun yokluğuna. Canımı yaktı affetim." Titrek parmakları omzunu gösterdi.

 

"Bir kurşun yarası açtı burda dövmenin izi silinsin diye, kardeşliğimiz bitsin diye. Ertesi sabah yenisini yaptırdım. O beni katil sanarken bile ben onun canını kurtarmanın peşindeydim." Yutkundu. "Nasıl dayanırım?"

 

Düşündükçe zihni ona işkence ediyordu.

 

"Daynamana gerek kalmayacak çünkü İshak'a hiçbir şey olmayacak. Bak göreceksin, çok iyi olacak." Devran'ın perişan haline baktıkça eli havalandı. Omzuna dokunmak istedi. Fiziksel bir destek vermek istedi ancak yapamadı. Parmakları avuç içine kıvrılarak geri indi.

 

"İyi olacak." Diye fısıldadı son kez. Devran hissetti onun yabanclığını.

 

Sevdiği kadın teselli etmiyordu onu. Anlıyordu.

 

Seneler sonra ona yabancılaşan bir kadının tesellisiydi bu.

 

"Acımı anlıyor musun, Narin?" Sordu kendisi bile neden sorduğunu bilmeden.

 

"Anlıyorum." Yumuşak bir tınıyla cevapladı onu.

 

"Hissediyor musun?"

 

"Hissediyorum."

 

"Geçer mi diyorsun?" Son sorusu, Narin'in dudaklarını acı dolu bir tebessümle çekiştirdi.

 

"Geçmez." Biliyordu.

 

Devran'da onun acısını hissediyordu.

 

"Bana verdiğin ceza bu mu? Sonsuza kadar kalbimde senin acını taşımak?" Ağırlık çöktü sanki koridorun her yerine. Narin'in kulaklarına dolan sözler kalbinde bir şeyleri parçaladı.

 

Sessiz kaldı. O sessizliği bir evet olarak kabul etti, Devran. Daha fazla konuşmadı.

 

Dakikalarca ikiside orada oturdu. Ardından diğerleri geldi, neler olduğunu öğrendi. Bu süreçte Nadir'de geri dönmüştü. Bir Yavuz'un bir İshak'ın yanına gidip geliyordular. Herkes ne yapacağını şaşırmış bir haldeyken koridorda Devran, Narin, Cafer, Nisa kalmıştı.

 

Ceylan ve Zahir Yavuz'a bakmak için ayrılmıştı. Odaya girdiklerinde onları uyumuş halde buldukları için ses etmeden geri çıkmıştılar. Aynı şekilde Süleyman Karaca'yı biraz dinlenmesi için eve götürmüştü. Özlem ve Ayşin ise Nisa'nın bir arkadaşının yanındaydı.

 

"Yavuz nasıl oldu?" Diye sordu, Nisa. Cafer'in yanı başında duvara yaslanmıştı. Özlem ve Ayşin'i arkadaşına bıraktıkdan sonra hemen hastaneye dönmüştü.

 

"İyi olacak." Diyerek nefesini verdi, Cafer. Yorgun bakışlarını etrafta gezdirdi. "Doktor durumu kötü diyi, ama iyi olacak."

 

"Çok mu kötü?" Nisa'nın sesinde hüzün duyan Cafer ona baktı.

 

"Kalbinin durumu kötüye gideyi." Başı çok az önüne eğikken gözlerini yerde gezdirdi. "Hastaneden çikmasi yasak, bir an önce donör bulunmali. Daha fazla böyle giderse ne olacak bilmeyurim." Avuç içlerini yüzüne bastırarak başını geri duvara yasladı.

 

"Bulunur." Dedi Nisa bir şekilde onun yanında olmaya çalışarak.

 

"Benim kalbimin uyacağini bilsem durmam verurum." Bunu denemişti.

 

Tufan'da Cafer'de Yavuz'dan habersiz bir test yaptırmış ancak ikiside uyumlu çıkmamıştı. Sadece Tufan ve Cafer değil bunu Zahir ve Süleyman'da denemişti.

 

"Sen denedin mi?" Dedi Nisa acıyla.

 

"Uymayi." Derken buna gerçekten üzülüyordu. "Kardeş olmamız uyacaği anlamina gelmeyimiş. Ayrica izin verilmeyi. Donör olacak kişinin yaşama ihtimali olmaması gerekeyimiş."

 

Nisa onun bu sözleriyle duraksadı. Ardından elini koluna koyarak okşadı. "Bulunacaktır."

 

"Kaç ay oldi, Nisa. Hiçbir şey yok ortada özellikle kalp nakli en zor olanıymış. Her doku her kan uymayi." Aylardır aranmasına rağmen ortada hiçbir şey yoktu.

 

"Hemen umutsuzlanma. Zamanımız bitmiş değil ki, bende hastaneleri araştıracağım. Bakacağım. Bulacağız." Elinin uzandığı yerler vardı. En azından yardımcı olabilecek bir şeyler yapmak istiyordu.

 

Cafer gözlerini onun yüzüne dikti. Ardından boştaki elini uzatıp Nisa'nın koluna yasladığı elinin üstüne koyup onu nazikçe kendi kolundan ayırıp dudaklarına götürerek üstüne bir öpücük kondurdu. Nisa önce şokla gözlerini kırpıştırdı hemen ardından şokun yerini kalbinin sesi aldı. Elini geri çekmek yerine Cafer'in eliyle birleştirdi.

 

Tam o anda amelyathanenin kapısı açıldı. Dakikalardır oturduğu yerde kalan Devran zar zor duvardan güç alarak ayağa kalkıp adeta koşar adım doktorun önüne fırladı. "İyi mi?"

 

Doktor saçlarındaki boneyi çıkarıp elleri arasında sıkarak nefesini verdi. "Çok kan kaybetmiş. Elimizden geleni yaptık zorlu bir amelyattı ama maalesef ki size net bir şey söyleyemeyeceğim." Devran her kelimeyle beyninden vurulmuş gibi sarsılırken boğazına oturan yumuruyu yutmak bu kez zor geldi.

 

"Ne demek bu?" Korkarak sorduğunda doktor dudaklarını birbirine bastırdı.

 

"Her şeye hazırlıklı olun." Cafer elini usulca Nisa'nın elinden ayırıp Devran'ın yanına yürüdü.

 

"Ne demek her şeye hazırlıklı olun, doktor ne demek?" Başını hızla iki yana salladı. "Bir şeyi yoktur, bir şeyi yok desenize. Yoktur bir şeyi!"

 

"Üzgünüm ama elimizden bu kadarı geldi." Bilge bir tınıyla devam etti. "Kurşun çok derine inmiş, atardamarı parçalamış. Kanı durdurduk ama her an bir iç kanama söz konusu. Her şeye hazırlıklı olun demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Yoğun bakıma alacağız bir süre orada kalacak ve durumunu gözleyeceğiz. Umarız ki önümüzdeki saatler içinde uyanır."

 

Acıyla kasıldı yüzü. "Uyanmazsa?" Çenesi titreyerek sorduğu soruyla doktor iç çekti.

 

"Geçmiş olsun." Diyerek sessizliğiyle anlattı durumu ona. Ağzı ölümü dile getiremediği için sadece anlayışlı bir bakış atıp uzaklaştı.

 

Devran dengesini kaybedecek gibi bir adım geri attığında, Cafer hızla kolunu tuttu. "Sakin abi." Diye bir cümle döküldü dilinden. Kasvet sanki saniyeler içinde her yanı sararken onu kendisine çekip sarıldı.

 

"Ölür diyorlar." Algılamaya çalıştıkça beyni patlayacakmış gibi kasıldı. İshak bir sedyede ölümle cebelleşiyordu. Ölebilirdi ve bu gerçek Devran'ı perişan ediyordu.

 

Narin sessizce Devran'ın Cafer'e tutunan halini izlerken yanağına akan bir damla yaşı hızla sildi. Burnundan verdiği nefesle gözlerini sıkıca kapattı. Devran'a sarılmak istese bile ayakları hareket etmeyi reddeder gibiydi.

 

İzleyebildi sadece hiç hoşuna gitmesede uzaktan izledi onu.

 

  

          🌊

 

Hafsa Payidar.

 

Aradan saatler geçmişti. Çok yorulduğum bir gün olmuştu ve Yavuz'un kollarında kendimden habersiz uyuyakalmıştım. Uyandığımda İshak'ın Amleyathaneden çıkıp yoğun bakıma alındığını öğrenmiştim. Onu sadece camdan görebilmiştik yaralı ve baygın bir şekilde yatıyordu. Bir sürü kablolar bağlanmıştı üstüne ve yüzünün rengi fazlasıyla solgundu. Doktorlar net bir şey söylemiyordu. Her an hayati tehlikesi vardı ve bunu bilmek ağırdı.

 

Devran kimsesiz bir çocuk gibi onun camının önünden ayrılmıyordu. Kolay değildi senelerdir en kötü anlarında yanında olduğu adamın böylesine sedyede yattığını izlemek kolay gelmiyordu. Kardeşi dediği adam ölümle burun burunaydı. Ve en acısı öz kardeşide aynı durumdaydı.

 

Hangisine üzüleceğini şaşırmıştı. Bu durumda Yavuz'u da yerinde tutamamıştık. Hastane içinde olduğu için sedyeden kalkmasına izin vermişti doktorlar. Devran'ı görmek istediği için

onu odada tutmayı başaramamıştık. Görmek istiyorsa engel olabileceğimiz bir şey değildi.

 

Koluna girmiş onu Devran'ın olduğu yöne götürüyordum. Zahir, Ceylan, Nisa üçlü sandalyelerde oturmuştu. Zahir, Süleyman'ı, Karaca'yı alıp getirmesi için eve göndermişti.

 

Bir ara sohbet etmiştik ve o arada peşimizdekilerin Karaca'nın düşmanları olabileceğini söylediğim an Karaca'yı eve bırakıp yeni dönen Süleyman geldiği gibi geri dönmüştü.

 

O çatışmadan sonra her şey çok karışıktı ve Zahir abi hem Karaca'nın ifadesini almak istiyor hem de onun güvende olduğundan emin olmak istiyordu. Evin dört bir yanında korumalar olsa bile şu an için her yer tehlikeydi.

 

Camın önüne varmaya birkaç adım kalmış Yavuz usulca ayrıldı yanımdan. Ona engel olmadan izin verdiğimde Devran'ın yanına ulaştı. "Abi?" Diye sorduğunda Devran gözlerini camdan izleyip durduğu İshak'dan ayırarak ona baktı.

 

"Yavuz," derken gerçekliğe yeni dönmüş gibiydi. "Niye kalktın?"

 

"Seni göreyim dedim." Diye cevapladı düz bir sesle. "İyi misin?" Her ne olursa olsun sürekli kavga etseler bile Yavuz'un her zaman Devran'a kıyamayan bir yanı vardı. Bu yüzden onu görmek için hasta yatağından kalkmıştı.

 

"İshak olursa," İç çekerek önce İshak'a sonra Yavuz'a baktı. "Olacağım."

 

"Durumu?"

 

"Aynı." Her saniye daha acınası bir hal alıyordu yüzünün ifadesi. "Değişen bir şey yok, sen?" Başını çok az kaldırdı. "Sen nasılsın?"

 

"Değişen bir şey yok." Aynı şekilde cevap verdi, Yavuz ona. "Sen iyi görünmüyorsun." İkiside nasıl birbirlerine destek olacak nasıl konuşacaklar sanki bilmiyordular.

 

"Değilim." Fazlasıyla açık sözlüydü, Devran. "İyi olunacak sebep yok. Bir kardeşim orda," Gözleri önce cama sonra Yavuz'a değdi. "Bir kardeşim burada. İkisinde canından can gitmiş."

 

Sözleri Yavuz'u derinden etkiledi. Hissettim bunu değişen ifadesinde. Harelerinden bir acı geçti sessiz ancak orada olduğunu gösteren bir acı. Yavuz bir elini Devran'ın omzuna atarak onu kendine çekip sarıldı. Daha dün birbirleriyle kavga ederken şimdi burada bir hastane köşesinde birbirlerine sarılıyor olmalarına ağlasam mı sevinsem mi bilmiyordum.

 

Onları bir arada görmek güzeldi, ancak bu gibi sebeplerden bir arada görmek hayır hoş değildi.

 

Yavuz ona sarılır sarsılmaz dakikalardır buna ihtiyacı varmış gibi Devran'da ona sarıldı. Gerçekten tutunacak bir dalı kalmamıştı. Narin böylesine bir durumda bile ona yaklaşmıyordu. Tekli sandalyede oturmuş sadece izliyordu.

 

Bakışlarından anlıyordum fazlasıyla istiyordu Devran'ın yanında olmayı ancak yapamıyordu.

 

"Tek adım atmıyor ona karşı." Dedi Ceylan. Devran ve Yavuz'u baş başa bırakıp camdan biraz uzak olan sandalyelere ulaştığımda Zahir abi ayağa kalkıp yerini bana verdi.

 

Gülümseyerek oturduğumda bir elim refleks olarak karnıma yaslandı.

 

Ceylan ablasının perişan halini izledikçe sanki içinde bir şeyler kopuyordu. "Deminden beri bakıp duruyor ama yaptığı tek şey kendine işkence etmek." Haklıydı. O sandlayeden kalkıp Devran'a sarılsa sanki tüm dünya onun için bitecekti.

 

Benim de bakışlarım Narin'i buldu. Sarı saçları hafif öne eğilmiş yüzünü çok az kapatıyordu. Masmavi gözlerinde sadece keder vardı. Ne Devran'a gidebiliyordu ne de uzak durabiliyordu.

 

"Onunla hiç bu konuda konuştun mu?" Diye sordu, Nisa. Ceylan başını salladı.

 

"Sordum, konuştuk. Anlattı bildiğimden daha büyükmüş aşkları. Gözlerinde gördüm ama buna rağmen içindeki kırgınlık o kadar büyük ki aşkının önüne geçmiş." Sanki onların bir araya gelmesini ister gibiydi ancak yaşananların o da farkındaydı. "Devran ablama çok çektirmiş ben bilmiyordum. Onun doğum yaptığından bile haberim yoktu. O zamanlar ailem beni bir akrabımza göndermişti anlayamamıştım ama demek ki bu yüzdenmiş."

 

"Peki döndüğünde?" Diye sorduğumda gözleri çok az doldu.

 

"Ablam eskisi gibi değildi." Eski günleri özler gibi dudakları seğirdi. "Hiçbir zaman olmadı. Hiçbir zaman ablamı öyle görmedim. Mutlu görmedim. Senelerdir bir kez olsun gözlerin içi gülmedi." Devran'ı kaybettikten sonra Narin eski Narin olmaktan çıkmıştı.

 

Hiçbir zaman da eski neşesini bulamamıştı.

 

Böyleydi. Yanlış aşk insanın tüm hayatını karartırdı.

 

"Devran'ı ondan almak tüm hayatını almak gibiydi. Bana hiçbir şey hissetirmediler ancak şimdi anlıyorum ablamın neden her gece ağlayıp kendini odalara kapadığını." Ceylan sadece bir çocuktu. O zamanlar genç ve bazı şeyleri anlamayacak kadar saftı.

 

Aklının ucundan ablasının düşmanın oğluna aşık olacağı geçmezdi.

 

"Neden Devran'ı affetmediğini anlıyorum. İhanetin affı olmaz, ablam ağladığı için bile dayak yedi o evde. Hemde hamile haliyle." Çenesi kasılırken Devran'a yönelik bir öfke hissettiğini anladım. Ablası için Devran'a öfke duyması çok doğaldı.

 

"O da bunu bileyi." Dedi Zahir deminden beri pür dikkat sevdiğini dinlemeyi bitirip konuşarak. "Bu yüzden bir af beklemeyi." Haklıydı. Devran her ne kadar istesede o affı haketmediğinin farkındaydı.

 

"Yine de bu ablamın canını yakıyor." Derken bu kez çaresizdi sesi. "Onu affedememek canını yakıyor. Görüyorum." Sesi çok az titrerken ablasına dikti gözlerini.

 

Yavuz ve Devran sarılmalarını çoktan bitirmişti hem bir şeyler konuşuyor hem İshak'ı izliyordular. Narin'se aynı halde bakışlarını bir an olsun çekemiyordu. Ta ki Devran başını çevirip ona bakana kadar. İşte o an bakışlarını sessizce önündeki duvara çevirmişti.

 

Sonları ne olacaktı bilmiyordum ama böylesine bir durum da bile Narin Devran'a yakın durmuyordu.

 

Bir süre orada kaldık.

 

En sonunda Yavuz'u geri odasına götürdüm. Çok fazla ayakta kalmak ve kendini zorlamak ona yasaktı. Ayrıca hiçbir şey yememişti. Sedyede oturmuş kucağımdaki tepsinin üstündeki kaseden çorbayı kaşık kaşık ona içiyordum.

 

Oysa bundan hiç şikayetçi değildi. Arkasına yaslanmış onunla bir çocuk gibi ilgilenmemin keyfini çıkarıyordu.

 

"Sen yemek yedin mi?" Diye sordu sanki yeni aklına gelmiş gibi. Birkaç saniye duraksadım.

 

"Aç değilim." Geçiştirdim. "Sen ye, ben daha sonra da yerim." Kaşığı dudaklarına uzattığım anda kaşlarını çatarak başını sağa eğdi.

 

"Hayır, o ne demek? Hamilesin Hafsa sen ne demek hiçbir şey yemedim?" Endişe belirdi sesinde. Telefonuna uzanmak istedi. "Arıyorum söyle canın ne çekiyor-"

 

"Yavuz," Elimi uzatıp elimi tuttum. "İştahım yok." Gerçek anlamda canım hiçbir şey istemiyordu.

 

"Bir şey var." Şüpheyle sordu. "Sen bana neyi anlatmadın?" Yutkundum. Her halimi ezbere bildiği için yine bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

 

"Abim." Elim onun elini bırakarak tepsinin iki yanına tutundu.

 

"Ne olmuş Tufan'a?" Kaşları çatık bir ifadeyle sorduğunda başımı kaldırdım.

 

"Öğrenmemesi gereken bir şey öğrendi." Sesim boğuldu. "Telefonlarımı açmıyor. Ona biraz zaman vereyim dedim ama sanırım benimle konuşmak istemiyor. Hastaneyede gelmedi." Bende gidemiyordum. Çünkü Yavuz kesin olarak beni gözünün önünden ayırmayı reddediyordu.

 

Yavuz söylediklerimi algılamak için birkaç saniye bekledi. Ardından korktuğum o soruyu sordu. "Ne öğrendi?" Dediğinde ellerim tepsiye doğru sıkılaştı.

 

"Öğrensin istemedim." Dudaklarım kurumuştu artık. "Canı yansın istemedim ama bugün Nadir'le kavga ederken duydu. Cihan'ın." Onun adını andığımda sanki dilimi acı bir tat sarıyordu. "Cihan'ın anneme zorla dokunduğunu öğrendi."

 

"Ne?" Soğuk bir şekilde döküldü bu nida dilinden.

 

"Annem o gece hamile kalmış, abime." Bu kez sesim titredi. "Duydu. Ben söylerken duydu."

 

Abimin halini düşünmüş olacak ki duraksadı. Hemen ardından benim bir çocuk gibi başımı eğmiş halimi farketti. "Gülüm," Diyerek kucağımdaki tepsiyi alıp soluna bıraktı. "Bak bana." Çenemin ucunu parmakları arasına alarak yukarı kaldırdı. Dolu gözlerim gözleriyle kesiştiği an canı yandı.

 

"Kendini niye suçluyorsun?" Diğer elide kalkarak yanağıma yaslandı.

 

"Abimin canını yaktım. İstemeden oldu ama yaptım. Bilmemesi gerekirdi, Yavuz. Kendini suçlayacak. Kendinden nefret edecek. Yeterince ediyor zaten biraz daha mı etsin?" Bunları düşündükçe kalbim daha çok sıkıştı. "Ondan gizlediğim için bana da kızgın. Bana da kırgın."

 

"Değil." Diyerek temin etti beni. Sıcacıktı sesi söylediği her şeye beni inandıracak kadar sıcak. "Tufan senden nefret etmez, Hafsa'm. Çok seviyor seni. Zamana ihtiyacı vardır." Abimi anlıyor olduğunu farkettim. Her ne kadar didişip dursalarda abime bir şey olsa ilk koşacak kişilerden biri de Yavuz'du biliyordum.

 

"Yalnız mı?" Diye sorduğunda gerçekten endişeli ve meraklıydı.

 

"Zerda var yanında." Zerda'ya mesaj atmıştım. Ancak o da bir geri dönüş yapmamıştı. Muhtemelen abimin yanında olduğu için telefona bile bakmıyordu.

 

"Gelecek." Fısıldadı. "Senin bir suçun yok karım, Tufan'ın sadece zamana ihtiyacı var gelecek." Hemen ardından gözlerini hafifçe kıstı. "Nadir'le neden kavga ettiniz?"

 

"Yanımda olmak istedi. Bende istemiyorum dedim." Bir çocuk gibi olan biten her şeyi anlattım ona. "Seneler sonra bana baba olmanı istemiyorum dedim." Bakışları derinleşti.

 

Harelerinde benim sarıp sarmalamak isteyen o adam gün yüzüne çıktı. O bakışını seviyordum çünkü her zaman olduğumdan daha güvende hissediyordum. Dönüp her arkama baktığımda sevdiğim adamın orada olacağını bilerek nefes alıyordum.

 

"Peki gerçekten istiyor musun?" Sorusu içimde bir şeyleri kırdı. Yanağımın içini ısırırken sedyeye dayalı olan elim yumruk haline geldi.

 

"Seneler sonra mı?" Başımı ağır ağır iki yana salladım. "Hayır. Bunca sene babasız yaşadıysam bundan sonra da yaşarım." Başımı sağa çevirerek dolu gözlerimi gizledim. "Onu affetmek istemiyorum." Sözlerime ne kadar inandı bilmiyordum ancak burnumun ucuna fiske vurduğunda kaşlarım çatıldı.

 

"Yalancı." Dedi sevgi dolu bir sesle. "İstediğin kadar kaçır gözlerini, kalbini görüyorum."

 

"Kalbimi mi görüyorsun?" Gözlerimi kırpıştırdım. Bazen öyle kelimeler ediyordu ki beni afallatıyordu. "Ne diyormuş kalbim?"

 

"Affetmek istiyormuş da edemiyormuş." Kalbimin sesi gibi konuşmaya başladığında alt dudağım hafifçe öne çıktı. "Biraz da yumuşamış babasına karşı." Ardından göz kırptı. "Birde Yavuz'u çok seviyormuş ölüyormuş derdinden."

 

Son dedikleri güldürdü beni. "Doğru demiş onu." Başımı çok az omzuma eğdim. "Bende bakayım mı ne diyormuş senin kalbin?"

 

"Benim kalbim mi?" Başını eğip göğsüne baktı. "Hafsa diyormuş. Hafsa öleceğim aşkından al beni diyormuş." Sözleriyle kendimi tutamadım. Yüzümü güldürmeyi her zaman başarıyordu.

 

Avuç içimi nazikçe göğsüne yaslayıp yüzüne eğildim. "Keşke seni istemeye gelseydim."

 

Yürekten bir kahkaha attığında gözleri kısıldı. Yanağındaki gamze gün yüzüne çıktı. "Edemezsin onu, ben daha erken davrandım."

 

"Orası öyle." Sol omzumu öne ittim. "Yine de cilveli bey, hiç şikayetçi olmazdın."

 

"Senden gelecek her şeye razı olan gönül şikayet etsin bak bakalım ben neler ediyorum ona."

 

"Yuh artık," gözlerim kocaman açıldı. "Bir kendini tehdit etmediğin kalmıştı!"

 

"Herkes haddini bilsin bende öyle." Alayla sırıttı. "Öyle bir kocayım ki kendi kendimi hizaya getiriyorum görüyor musun? Yorulmana hiç gerek kalmıyor." Tebessüm ettim.

 

"Öylesin." Öne uzandım. Elimi göğsünden yana kaydırıp tam kalbin üstünden bir öpücük kondurduğumda vücudunun kasıldığını hissettim. Hoşuna gitmişti aynı şekilde içini sıcacık yapmıştı bu öpücük onun.

 

"Kalbime veda mı ediyorsun?" Sorusu canımı parçalara ayırdı. Başımı çok az kaldırıp onun yüzüne baktım.

 

"Öpücüğüm hasarlı kalbine veda mı?" Titredi gözbebekleri. Bir eli yüzüme gelen saçlarımı geri itti.

 

"Deli gibi korkuyorum, Hafsa." İlk kez itiraf etti bunu bana. Bu kez güçlü değildi. Bu kez o küçük çocuktu. İçinde her zaman bir köşede tuttuğu bazen kendisinin bile bir baş okşamayı ihmal ettiği o çocuk. "Gitmekten deli gibi korkuyorum." Elimi hızla kaldırıp dudaklarına yasladım.

 

"Söyleme." İşkence çeker gibi çıktı sesim. "Böyle şeyler söyleme." Gözümün kenarından bir damla yaş aktı. "Gidecek misin, Yavuz?"

 

Gözlerindeki o acı dilindeki o kilit elimin üstündeki gömleğe asılmasına sebep oldu. "Söz ver." Fısıldadım. "Sözlerini tutarsın." Bu kez gözleri dolan oydu. Harelerimde öyle bir çaresizlik vardı ki görmek istemiyordu.

 

Bakışlarını tavana çıkardığında acıyla kasıldı yüzüm. "Yavuz nolursun söz ver." Bugün ona kaçıncı yalvarışımdı bilmiyordum. "Söz ver sen sözünü tutarsın."

 

"Tutamazsam, Hafsa?" Titredi hafifçe sesi. Kaşları usulca kalktı yukarı doğru. "Tutamazsam?"

 

"Yalancı olursun." Gönül koyan sesim ağlamanın eşiğindeydi. "O zaman kocam bir yalancıydı derim herkese. Kandırdı beni sözünü tutmadı." Tırnaklarım göğsüne batarken damlalar gözlerimden aktı. Çeneme doğru süzülüp onun gömleğimi damladı.

 

"Söz ver bana." Diye tekrarladım bu kez aciz bir fısıltıyla. "Söz ver."

 

"Söz." Titrek nefeslerini hissettim. "Söz, karım. Söz birtanem. Söz benim sevdam." Eli başımın arkasını buldu. Alnımı göğsüne yasladı. Ne o benim gözyaşlarımı gördü ne de benim onunkileri görmeme izin verdi.

 

"Sözümü tutamazsam varsın olayım yalancı."

 

"Olma." Burnumu çekerken konuştum. "Nolursun yalancı olma." Nolursun gitme.

 

Gitme demekti. Her kelimem ona gitme diye bağırıyordu.

 

Kalbi zayıftı. Kalbi öyle zayıftı ki bu bir hıçkırık daha kopardı dudaklarımdan. "Ağlama." Başımı geri çekmek için avuç içlerini durmaksızın yanaklarımda gezdirdi. "Gözyaşını sevmem, Hafsa. Yüzüne çöken hüzünü sevmem. Biliyorsun." Baş parmakları sildi gözyaşlarını.

 

"Gitmem." Yalan olmamasını diledim. "Hiç gitmem. Sana söz olsun seni peşimden ağlatmayacağım." İçli bir ses daha çıktı göğsümden.

 

Kendi canından olacaksa bile yine beni düşünerek yapıyordu. Yaşıyordu, yaşamak istiyordu sırf benim gözümden tek damla akmasın diye.

 

Sözünü tutmalıydı. Benim onun sözünden başka tutunacak dalım yoktu.

 

Tam o an kapı tıklandı. Birkaç saniye kendimizi topladık. Ve hemen ardından Yavuz konuştu. "Gir." Dediğinde Süleyman kapıyı açarak içeri girdi. Muhtemelen Karaca ve Özlem'i getirmiş bu yüzden kendiside gelmişti.

 

"Abi, iyi misiniz?" Sorusuyla Yavuz başını salladı.

 

"İyiyiz, paşam. Bir şey mi oldu?" Sorusuyla Süleyman nefesini verdi.

 

"Diğerlerinin yanından geliyorum." Yüz ifadesi üzgündü. "Bir şeyler oldu, İshak'a." Kaşlarım çatıldı. Sedyeden yavaşça kalkaraken ona döndüm.

 

"Ne oldu?" Endişeyle sorduğumda Yavuz'da benim kadar gergindi.

 

"Beyni." Söylerken bile zorlanıyordu. "Doktorlar beyin ölümi gerçekleşmiş dediler." Beyin ölümü mü?

 

Şok tüm vücuduma akın ederken sedyenin kenarına tutundum. Başımı Yavuz'a çevirdiğimde onunda Süleyman'a bakakaldığını gördüm. Beyin ölümü gerçekleşen bir insanın geri dönüşü yoktu. Yutkunamadım.

 

İshak ölmüş müydü..?

 

*******

 

BÖLÜM SONU.

 

Gidip ağlayacağım izninizle.🙇

 

Bölümün her cümlesinde bir başka garip oldum ben dram yazmayı acilen bırakmalıyım xjsjcjsjx

 

Siz ne düşünüyorsunuz? Nasıl buldunuz bölümü fikirlerinizi buraya alayım🌸

 

Bir bölümün daha sonuna geldiğimize göre hepiniz Allah'a emanet tekrar görüşürüz. 🌊💕

 

Bölümü oylamayı unutmayınızzz🙆

 

Ek bilgiler için wp kanalını takip edebilirsiniz.

 

selinelizben

 

 

Bölüm : 24.01.2026 18:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...