40. Bölüm

39 BÖLÜM-EMANET EDİLEN ZAFER

Selin Eliz
selinelizben

 

Her birinize merhaba çiçeklerim ❤️🙆‍♀️

Yeni bölüme hoş geldiniz. Bölüme geçmeden önce söylemek istediğim birkaç şey var. Lütfen okumadan geçmeyin. 🫶🩷

 

Öncelikle, biz Wattpad'de 700 bin olduk!!! 🥹🫶

 

Her geçen gün biraz daha büyüyor, adım adım daha güzel yerlere ilerliyoruz. Bu yolda yanımda olan herkese çok ama çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız ve iyi ki Lafügüzaf'ı okumuş, tanımış, hissetmişsiniz. 🫶💕 Her birinize ayrı ayrı minnettarım. 🫂

 

Gelelim diğer konuya, normalde böyle şeylere pek takılan birisi değilimdir ancak son zamanlarda yorum ve oylamaların düşmesi motivasyonumu biraz etkiledi diyebilirim. Sizlerden gelen yorumlar, oylamalar ve mesajlar bu işin tuzu biberi gibi. Beni inanılmaz motive ediyor. 🫡❣️

 

Bu yüzden bu yazacaklarımıda bir destek isteği gibi düşünün. 🫠

 

Okunma sayıları gerçekten çok güzel ve bunları görmek beni çok mutlu ediyor ancak bu kadar okunmaya kıyasla yorum ve oy sayısının az oluşu biraz moral düşürebiliyor.

 

Sınır koymayacağım. Yine mecbur değilsiniz ya da "bu olmazsa bölüm gelmez" gibi bir durum asla yok. Sadece şunu bilmenizi isterim yorumlarınız ve oylarınız arttıkça motivasyonum artıyor ve bölümleri size çok daha kısa sürede ulaştırabiliyorum.🫠

 

Sizin bıraktığınız her yorum bana destek oluyor. Gerçekten en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri sizlerden gelen yorumlar mesajlar. Ara sıra eski yorumları açıp okuyup gülümsediğim zamanlar oluyor. Düşünün bana ne kadar iyi geliyorsunuz.🫶💕

 

Lafügüzaf benim için çok emek verdiğim, her satırını yazarken defalarca düşünüp üstünde durduğum bir kitap. Doğal olarak emeğimin karşılığını görmek beni de mutlu eder. Ve bu emeğin karşılığını sizlerden gelen kelimelerde mesajlarda görmek benim için en büyük hediye. 🥹🫶

 

Sizden ricam mecbur değilsiniz tabii ki ama duygularınızı yorumlarda benimle paylaşmanız. Ve yorum yapamasanızda yıldıza tıklamanız bile yeterlidir.🫠🫂

 

Söyleyeceklerim bu kadardı.

Şimdi sizi bölümle baş başa bırakıyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. 💕🫶🫶

  

 

                                          🌊

 

Şarkılar; Resul Dindar- Sevdaluk etmeduk mi?

Yavuz Bingöl-Akşam olur karanlığa kalırsın

Turan şahin-Horonun ortasında.

Sezen Aksu-Seni kimler aldı

Grup Abdal- Erhav-ı ezelde

Grup Abdal- Kirpiğin kaşına değdiği zaman

 

Geçmiş.

 

2007.  

 

Bir adım daha ileri attı genç kız ve hemen ayağının dibine taş tekrardan düştü. Olduğu yerde adımlarını durdurup içine öfke dolu bir nefes çekti. Başını geriye çevirdiğinde sırıtarak onu izleyen genç adamı fark etti.

 

Devran Payidar.

 

Yavuz'un kurtulmasına yardım ettiği zaman bu adamı ilk orada görmüştü ve şimdi pek çok kez karşısına çıkmaya başlamıştı. Ne zaman pazara inse Payidar ailesinin büyük oğlu buradaydı ve hep gözleri düşmanlarının kızının üstündeydi.

 

"Senin derdin ne?" Elindeki sepeti daha sıkı tutarak ona doğru döndü. "Düşsene peşimden!"

 

"Peşine mi düşeyim?" Devran her şeyi gayet doğru duymasına rağmen kendini usta bir oyunculuğa vurup koşar adım Narin'in yanına yürüdü. "Olur, düşeyim."

 

"Peşime düş demedim, peşimden düş dedim!" Bu adamı her gördüğünde sinirleri tepesine çıkıyordu. "Sen ne olsun istiyorsun? Babam gördüğü yerde vursun mu sen? Gitsene."

 

"Gitmem." Narin'in elinde tuttuğu sepete baktı ve uzanıp içinden bir elma aldı.

 

"Ne yaptığını sanıyorsun?!" Narin hızla sepetini geri çektiğinde, Devran sırıtarak elindeki elmadan bir ısırık aldı.

 

"Ne yapıyorum? Yaptığın alışverişten bir şeyler çalıyorum. Dert etme, zaten ileride yaptığın tek alışverişler bizim evimize olacağı için şu an çalmamda bir sıkıntı yaratmaz." Narin duyduklarıyla ağzı iki karış açılmış bir şekilde ona baktı.

 

"Hah!" Diye bir ses çıktı ağzından. "Sana gördüğün rüyalarla birlikte mutluluklar dilerim." Hızla ona arkasını dönüp uzaklaşırken hâlâ duyduklarının şokundaydı. Daha çok gençti ve bir türlü anlayamıyordu düşmanın ailesinin oğlunun ondan istediği neydi?

 

"Boşa uğraşma fındık burunlu!" Hızlıca adımlarını onun peşine taktı. "Seni ben alacağım."

 

"Sen ne utanmaz şeysin!" Narin'in gözlerinde büyük bir şok sesinde öfke belirdi. "Git diyorum! Anlamıyor musun? Laftan anlamaz köpek!"

 

"Hop, yavaş gel." Her ne kadar bu kıza zaafı olsa da hakaret kaldıran bir adam değildi. "Hem insan gelecekteki kocasıyla böyle konuşur mu?"

 

"Koca mı?" Küçümser bir sesle güldü Narin. "Senden olsa olsa evin bir köşesine konacak tahta olur. En azından bir işe yararsın."

 

"Evinin direğiyim diyorsun yani? O da olur." Her zaman olduğu gibi Devran bir kez daha bu genç kızla uğraşmanın yolunu bulmuştu.

 

Narin elindeki sepeti sert bir şekilde kaldırdı ve onun omzuna geçirdi. "Defol git!"

 

"Kızım ne vuraysun!" Devran omzunu tutarak birkaç adım geriledi. "Evimun direği diye sen dedun!"

 

"Seni o direkten geçiririm köpek!"

 

"İki oldu-"

 

"Üç olsun köpek, bırak peşimi!" Bir kez daha sepetini onun koluna geçirdi ve hızlıca arkasını dönüp oradan uzaklaşmaya başladı. Birkaç kez geri dönüp Devran peşinden gelip gelmediğini kontrol etti. Ağzının içinde ona saydırmaya devam ederek yürürken arkasından bağırdığını duydu.

 

"Sevup da alamazsam, sevdaluk neye yarar!"

 

"Sevdasız kal!" Bağırdı Narin ona bakmadan. O şarkıyı biliyordu, hatta pek çok kez dinliyordu. Ancak Devran bu şarkıyı Narin'in sevdiğini nereden biliyordu?

 

Başını iki yana sallayarak oradan uzaklaşırken dudaklarında seğiren tebessümü bir kenara itti.

 

Olmazdı.

 

Bu adama gönül veremezdi.

 

                                          🌊

 

Şimdiki zaman.

 

Hafsa Payidar.

 

Üç gün sonra.

 

Elimi saçlarımdan geçirerek iyice geri yaslandım. Biraz sonra mahkeme vardı. Nergis'in konuşması bir çok şeyi değiştirmişti. Cinayeti itiraf ettiği an Taner nezarete alınmıştı. Bugünse mahkemesi vardı. Aziz abi ve Cafer Yavuz'un yanında kaldığı için bende Karaca'ya destek olmak için burada olmak istemiştim.

 

Yavuz'un durumu eskisine göre daha iyiydi. Artık daha rahat hareket ediyor kendini fazla zorlamadan odanın içinde küçük yürüyüşler yapabiliyordu. Bu hallerini görmek tüm acılarımı alıp götürmüştü.

 

O daha iyiydi ve bende mahkemeye bu yüzden katılmıştım. Daha Taner denen bu adamı polisler getirmemişti. Mahkeme nasıl ilerleyecekti bilmiyordum ancak büyük ihtimalle ceza alacaktı. Böylesine pis bir adamın ceza almaması mümkün değildi. Üstelik elimizde bir sürü kanıt ve delil vardı.

 

Nefesimi vererek gözlerimi abimlerin üstünde gezdirdim. Zahir abiye baktım. Her an saldırmaya hazır gibiydi. Taner'i nerede görse üstüne atlmak için fırsat kolladığını söylemişti Karaca. Haksız değildi kız kardeşine böylesine bir cehennem yaşatan adamı görmek onun tüm ayarlarını bozuyordu.

 

Süleyman sürekli aralarına giren şahıstı ki ağzı yüzü hâlâ iyileşen yaralarla doluydu. Aynı şekilde Uygar'da burada ve bu durumdaydı. Karaca bize onların kavga ettiğinide anlatmıştı. Uygar'ın yaptıklarını doğru bulmamıştı çünkü Süleyman'ı Karaca'yı kullanmak istemesiyle suçlaması bence kıskançlığından dolayı yaşanmıştı.

 

Ona bir konuda borçluydum eğer o gün o ilaçları değiştirmeseydi şu an bebeklerimi kaybetmiş olabilirdim. Bu konu benim içimde ona karşı asla geçmeyecek bir teşekkürdü. Ancak aynı şekilde merhametinin acımasız yanları vardı. Mesela beni o evde bırakması gibi. Kendi çıkarları için bazen bazı insanları harcıyordu. Ben Akgün'ün yanındayken ve Yavuz onca acıları çekerken buna göz yummuştu.

 

Karaca'nın katillerini bulmak istemişti ve onun da intikamın kurbanı Yavuz ile ben olmuştum.

 

Bu yüzden ona kızgın tarafımda hiç geçmeyecekti.

 

Hemen yanımda oturan Karaca'ya baktım. Dalgın dalgın tırnağının kenarıyla oynuyordu ve ne kadar gergin olduğunu anlamak zor olmadı. Bunu sadece ben değil Zerda'da farketmiş olacak ki bir an göz göze geldik. Yeşil gözleri aynı anlayışla bana değdi. Elimi uzatıp Karaca'nın elinin üstüne koydum.

 

"İyi misin?" Dediğimde siyah hareleri daldığı düşüncelereden koparak benimle buluştu. Küçük bir tebessümle başını salladı.

 

"O tutuklandığında daha iyi olacağım."

 

"Tutuklanacak." Zerda nazik bir sesle konuşarak sandalyenin yanında bizim hizamıza eğildi. "Kurtulmasına imkan yok. Üstünde iki cinayet var." Her ne kadar kayıtları sildirsede bizde şahitlik etmiştik.

 

Nadir abi ve ben şahitlik ederek o gün gelen adamın Taner'in adamı olduğunu onaylamıştık. Nergis'in de onaylaması onun üstünde iki cinayete sebep olmuştu. Her ne kadar inkar etsede bir faydası yoktu. Bu kadar şahit varken ceza alacaktı.

 

"Umarım öyle olur." Karaca bu adamın her durumdan sıyrılmasına öyle bir alışmıştı ki korkusu yersiz değildi.

 

"Endişe etme." Ceylan yumuşak bir sesle elini onun omzuna koydu. "Göreceksin, zincirlerini kırıp çıkacaksın buradan." Onun sözleriyle Karaca umutla başını salladı.

 

Tam o an birkaç adım sesi duymak hepimizin aynı anda koridorun başına bakmamıza sebep oldu. İlk kez gördüğüm bu adam büyük ihtimalle Taner'di. İki polisin arasındaydı. Elleri kelepçeliydi ve ortama girer girmez gözleri öyle bir hızla Karaca'yı bulmuştu ki bu durum beni bile ürküttü.

 

Bakışlarındaki soğukluk öylesine fazlaydı ki içimde sıkıntıya sebep oldu. Masum değildi. Kesinlikle masum bir insana benzemiyordu. Her ne kadar rolünü bu yönde oynamak istesede hayatımda gördüğüm en ürkütücü insanlardan birisi olabilirdi.

 

Bazı insanların yüzünde zalimliğin sureti olurdu bu adam tam anlamıyla öyleydi. Farkında olmadan Karaca'nın elini daha sıkı tuttum. Buna karşılık onun da aynı şeyi yaptığında güç aradığını anladım. Gördüğü adam ona iyi şeyler hatırlatmadığı için başını büyük bir hızla önüne çevirdi.

 

Süleyman sırtını duvardan ayırıp tam yanımıza bir adım attığında Taner'in görüntüsünü kesmişti. Karaca'ya daha fazla bakmasına izin vermemişti. Bunu sadece ben değil herkes anlamıştı. Ve o an Karaca'nın gözleri Uygar'ın yüzüne tırmanmıştı. Uygar'ın yaptığı tek şey öfkeyle Süleyman'a bakmak olmuştu. Karaca istediği beklentiyi almamıştı.

 

Uygar'ın kızdığı Taner denen bu adamın Karaca'ya bakıyor olması değil de Süleyman'ın araya girmesi mi olmuştu? Gerçekten anlamamıştım.

 

Taner'in gözleri anında Süleyman'ı bulduğunda aralarında kısa bir öfke geçtiğini hissettim. Zahir tam ileri atılıp ona saldırmak istediğinde abim onu durdurdu. Uygar'da sonunda gözlerini Süleyman'dan çekip sinirden kasılan ifadesiyle Taner'e baktı. Kendini zor zaptettiğini o an anladım. Her an Taner'e saldıracak bir hali vardı.

 

Aynı şekilde Devran'da bu durumdaydı. Gözlerinde öylesinde saf bir nefret sezdim ki bir kez daha anladım Taner'e hayatı dar edecekti. Yalnızdı. İshak gitmişti ve Devran tamamen yalnız kalmış kardeşini ondan alan adama bakıyordu.

 

"Senin hayatının içine edeceğim oğlum." Dedi sırtını duvardan ayırırken ve o an polisler adımlarını durdurduğu için Taner'de durdurmak zorunda kalmıştı.

 

"Tam olarak ne için?" Hissiz sesi koridoru doldurduğunda Karaca'nın yüzünün buruştuğunu gördüm. Gerçekten tiksiniyordu. Bu adamın sesini duymaya bile tahammülü kalmamıştı.

 

"Ne için mi?' Öfkeyle sordu Devran. "Kardeşimi benden aldığın için, benden canımı aldığın için seni mahvedeceğim."

 

"Kim?" Dedi Taner.

 

Ağzından çıkan soru kızlarla bakışmamıza sebep oldu. Bir kez daha anladık ki bu adam çok iyi oyuncu ve çok iğrenç bir adamdı. Bir insanın sesi işlediği cinayetten böylesine habersiz nasıl çıkardı?

 

"Kim senin kardeşin? Seni tanımam etmem kardeşini ne diye öldüreyim?" Devran tüm sabrını öylesine kaybettiki yumruğunu kaldırdı ve hızla Süleyman girdi araya.

 

"Aman abi gelme şunun oyununa!"

 

"Senin hayatının içine edeceğim!" Süleyman onu geri çekerken Devran öfke içinde bağırdı.

 

Taner tüm bunları bilerek yapıyordu. Yanında iki polis varken yaptığı şeyleri itiraf etmezdi.

 

"Sakin olun birde siz iş çıkarmayın!" Dedi sağındaki polis Taner'i ileri yürütürken. Onlar bizden biraz uzakta beklerken Süleyman zar zor Devran'ı sakinleştirdi.

 

"Oynuyor." Dedi Karaca nefretle. "Daha şimdiden başladı."

 

"Oynasun oynaduğu kadar." Zahir abi sinirden kasılan sesiyle konuşurken saldırmaya hazır gözlerini Taner'den zar zor alıp bize baktı. "Bugün ya mezara ya cezaevune. Eluni kolunu sallaya sallaya o kapidan çıkmadan sıkarum kafasuna!"

 

"Abi," Dedi Karaca yalvaran bir ifadeyle. Bunun olmasından gerçekten korkuyordu.

 

"Heç deme abi." Zahir abi her ne kadar Karaca'nın bu çaresiz ifadesine dayanamasada tavrını korudu.

 

O an mahkeme odasının kapısı açıldı. "Sanık Taner Atay, Müşteki Karaca Çetiner." İsimleri anıldığı an Karaca ayağa kalktı. Onunla birlikte bende ayağa kalktım.

 

Polisler Taner'in kelepçesini çözerken, Karaca ciğerlerine derin bir nefes doldurdu.

 

Biraz sonra her şey yolunda giderse o zaman bu adamdan hayatının sonuna kadar kurtulacaktı. Saniyeler sonra hep beraber mahkeme salonuna girdik. Biz arka kürsüde otururken Karaca, Nisa'nın hemen yanındaydı. Hep olduğu gibi bu davada da bize yardım etmiş Karaca'nın avukatlığını üstlenmişti.

 

Hemen karşı karşıya oldukları masada Taner ve avukatı vardı ancak Karaca önüne bakmak yerine Hakim ve Savcının bulunduğu yere bakıyordu.

 

"Sanık Taner Atay, ayağa kalkın." Dedi Hakimin yanında oturan Savcının sesi. Taner yerinde ağır bir hareketle doğruldu ve ceketinin önünü ilikledi. Onunla birlikte Avukatıda ayağa kalktı.

 

"Müşteki Karaca Çetiner, sizde lütfen." Bu kez Karaca ile Nisa ayağa kalktı. Artık iki tarafta ayakta olduğunda hakim eliyle ileriyi gösterdi.

 

"Şöyle geçin," Karaca onu işareti üstüne masanın arkasından çıkarak kürsüye ilerledi ve orada durdu. Elleri önündeki parmaklıkların üstünü kavradı.

 

"Taner Atay'dan şikayetçi olduğunuz doğru mudur?" Dediği an Karaca başını salladı.

 

"Doğrudur."

 

"10 sene boyunca size hem fiziksel hem de zihinsel şiddet uygulayıp, gözleriniz önünde bir cinayet işlediğini doğruluyor musunuz?" Sorusu ağır bir şekilde Karaca'nın zihnine çöktü.

 

Taner'in boş ve umursamaz bakışları Karaca'nın yüzüne indiğinde Karaca nefretle ona baktı. "Doğrudur. 20 mart gecesi, yaşadığımız evin bahçesinde bir ihanet meselesi yüzünden evinde çalışan korumanın kafasına tek el ateş ederek bir cinayet işledi." O anlar gözünün önünde canlandığı için anlatmak zor gelmedi.

 

Savcı başını salladı. "Sizi 10 senedir esir tuttuğu doğru mudur?" Karaca yutkunarak cevapladı.

 

"Doğrudur, 10 sene boyunca beni eve kapattı. Hem fiziksel hem zihinsel olmakla gösterdiği şiddetler hiç bitmedi."

 

"Kaçma girişiminde bulunduz mu?"

 

"15 kez." On beş çaresiz deneyiş. Zahir abinin nasıl gerildiğini gördüm. Yanında oturan Ceylan'ın elini daha sıkı kavrarken çaresizliği yüzüne yansıdı.

 

"Kaç kez başarılı oldunuz?"

 

"15-ci kez." Sesi yavaşça titrerken gözleri Taner'e kaymasın diye binbir çaba gösterdi. "Bir gece tam göğsüne bir kurşun yarası almıştı." Bunu daha önce ifadesinde belirtmişti. "O gece yarasını kanattım. Sesini çıkarmasına izin vermedim. Bayılıp kaldığı zaman tüm korumaları başımıza topladım. Onu hastaneye götürmeleri için ikna ettim. Hastaneden kaçtım." O gün Karaca için bir umut doğmuştu.

 

O gün Karaca bu adamdan kurtulmuştu.

 

"Sanık Taner Atay," Dedi Savcı. "Diyecek bir şeyiniz var mı?"

 

"Yalan." Taner üzgün bir sese büründü. "Bunları neden yaptığını bilmiyorum. On sene birlikte yaşadığımız doğru ancak ona ne fiziksel ne zihinsel şiddet uygulamadı. Doyumsuz bir kadındı. Ne yaparsam yapayım onu asla tatmin edemedim ne aldığım evlerle yetindi ne altınlarla ona olan sevgimden dolayı hep yanındaydım ama bir gün ayrılacağımı söylediğimde bana her şeyimi elimden almak için dava açacağını söylemişti. Büyük ihtimalle oyununu oynuyor."

 

Karaca inanmaz gözlerle anında Taner'e baktı

Her ne hatırldıysa gözleri doldu.

 

"Seni geberturum!" Zahir abi bir çırpıda yerinden kalktığında abim onu zar zor yerine çekti.

 

"Sessizlik!" Dedi Hakim. "Atarım dışarıya!" Zahir abi öfke içinde yerine oturdu ve ağzının içinde bir küfür savurdu. "Devam." Hakim Savcıya işaret verdiğinde Savcı derin bir nefes soludu.

 

"Söylenenleri inkar ediyorsunuz?"

 

"Tamamen." Dedi Taner.

 

"Altınlar evler?" Tiksintiyle sordu, Karaca. "Senin kanlı paranı hiçbir zaman almadım." Savcıya baktı. "Söylediği her şey yalan. Bu adam on sene boyunca bana cehennemi yaşattı." Taner'in söyledikleri onu her haliyle mahvetmişti.

 

Elini uzatıp giydiği kazağın boğazını aşağı çekti. "Bana aldığı altınlardan mı söz ediyor?" Gözleri dolmuştu. "Bir keresinde bana kolye aldı ve sırf takmadım diye göğsümde bu izi bıraktı."

 

Çaprazında kaldığım için yara izini göremedim ama sözleri kalbimi yaktı. "Ben bu izi sevmediğim için gizlerim ama bu orada olmadığı gerçeğini değiştirmiyor." Dolu gözlerini Taner'e çevirdi. "Onun yalanlarıda bana yaşattıklarını değiştirmiyor."

 

Acısı gerçekti. Böyle bir acı yalan olamazdı ve bunu onlarda farketmişti.

 

"Buna ne diyorsunuz, Taner bey? Müştekinin vücudundaki tüm izler bunlarla sınırlı değil." Onlara verilen raporlarda Karaca'nın vücudunda bulunan izlerde kayda alınmıştı. Olabilecek tüm deliller toplanmıştı.

 

"Çocukluğunda gördüğü şiddetleri benim üstüme yıkmaya çalışıyor. Onu ilk gördüğüm günden beri bu gibi izlere sahipti. Büyük ihtimalle çocukluğundan ona bir hatıra." Belki öyleydi.

 

Belki Karaca'nın çocukluktan aldığı yaralar vardı çünkü onların babası bir caniydi. Ancak Taner o izlerin üstüne yenilerini açmıştı.

 

Bu adam kendini savundukça midem bulanıyordu.

 

"Takıntılı bir kadın, beni bırakamıyor. Bu yüzden bir deli gibi peşimde-"

 

"Ben deli değilim!" Karaca sesini yükseltti dolu gözleriyle. O an anladım bu Taner'in onu delirttiği ilk an değildi. "Takıntılı olan sensin. Deli olan sensin. Bana bir cehennem yaşatan zorla dokunan kirli ellerini her zaman üstüme koyan sensin. Kendi lekelerini bana yakmaktan vazgeç artık!" Bir anda yükselmesi buna daha fazla dayanamadığı içindi.

 

"Görüyorsunuz, biraz sinir sorunları var." Taner hepimizi delirtmeye ant içmişti.

 

"Senin hasiyetini-" Süleyman ayağa kalkmak istediğinde elimi koluna koydum.

 

"Sakın, onun da istediği bu." Taner burada açık açık bir olay çıkarmak için uğraşıyordu.

 

"Aklımda sinirlerimde yerinde." Karaca sert bir sesle kendini savundu ve savcıya baktı. "Sonuna kadar şikayetçiyim ve söylediğim her şeyin arkasındayım." Onun için her şeyin sonuydu. Karaca buraya gelirken her şeyi göze almış ve canavarından kurtulmak için gelmişti.

 

"Pekala," Savcı başını dikleştirdi. "Sorgu odamızda bir çocuk var, Nergis Aslan. Evinizde çalışan ve sizin öldürdüğünüzün iddisı sunulan Ümit Aslan'ın kızı."

 

Taner sadece baş sallamakla yetindi. Sağ taraftaki ekranda bir görüntü açıldı. Yaklaşık 12 yaşlarında genç bir kız çocuğu vardı. Korktuğu daha buradan bile belli oluyordu. Simsiyah saçları omuzlarına dökülmüştü ve sessizce sandaylesine sığınmıştı. Hemen karşısında piskolog olduğunu düşündüğüm bir kadın oturuyordu.

 

Kadın gülümsemeyle konuştuğunda sesi odada yankılandı. "Nergis'cim dün bize anlattığın şeyleri senden tekrar etmeni isteyeceğim. Zor olduğunu biliyorum ama babanın katillerinin cezasını alması için bunu yapabilir misin?"

 

Kızın birkaç saniye gözleri önündeki kadına tırmandı. Onun bu korkusu bana yabancı değildi. Bunu yaşamamalıydı. Daha 12 yaşındaydı ve bir karakol köşesinde babasının katilleri tutuklansın diye ifade veriyordu.

 

Hayat bazı insanlar için acımasızdı.

 

"Yaparım," Kısık bir sesle fısıldadı.

 

"Babanı Taner Atay'ın öldürdüğünü söylüyorsun." Çocuğun önüne bir resim itti. "Bu adam mı?"

 

Hızla başını salladı. "Evet." Sesi çok az titredi. "Bu adamdı."

 

"Peki, her şeyi net gördün mü yoksa karanlık bir hava ya da başka bir şey söz konusu muydu?"

 

"Hava açıktı. Gece olmamıştı." Her saniyesini hatırlıyordu. "Babamla kavga ettiler, sonra o adam," gözleri resime korkuyla indi ve geri kadının yüzüne çıktı. Sesi bu kez daha fazla titredi. "Silahıyla babamı vurdu. O yaptı."

 

Söylediği her şey fazlasıyla netti. Küçük bir çocuğun böyle bir konu hakkında yalan söylemesi için hiçbir sebep yoktu.

 

"O gün gördüğün başka bir şey var mıydı?" Diye sordu kadın.

 

"Babam eve geldiğinde çok kötüydü." Fısıldayarak anlatmaya devam etti. "Sürekli beni öldürecekler bunun dönüşü yok deyip durdu. Sonra bahçeye çıktılar, kavga seslerinin duyduğumuzda bizde çıktık. Babamı vurduğunu gördüm, hemen ardından babamı götürdüler. O günden sonra babamı hiç görmedim. Annemide tehdit ettiler. Konuşursa onu da öldüreceğini söyledi, duydum."

 

Taner'in nasıl hastalıklı bir zihine sahip olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.

 

Bu küçük kız çocuğu için gözlerim dolarken kaderine üzüldüm. Geleceğine üzüldüm. Çünkü biliyordum, acısı geçmeyecekti.

 

"Bunlar için açıklamanız nedir?" Savcının sorusuyla Taner'in avukatı konuştu.

 

"Çocuğun sözüne mi inanacağız, belki annesinin oyunundur? Karaca hanımla araları fazlasıyla iyiydi. İkisi birlik olmuş olabilir ve biz bundan şüphe duyuyoruz. Müvekkilimin üstüne atılan her suçlamayı reddediyoruz." Her seferinde sütten çıkmış ak kaşık gibi davranmaları iyice sinirimi bozuyordu. Artık hepimizin nefret dolu gözleri Taner'in üstündeydi.

 

"Bize söyleyeceğin başka bir şey var mı?" Bir an sessizlik oldu ve kadının konuşmasıyla Nergis başını salladı.

 

"Bir ses kaydı var." Sesi korkudan titrese bile konuşmaya devam etti. "Babam, bana bir kalem hediye etmişti. Bir çizgi filimde görmüştüm çok hoşuma gittiği için almıştı. O gün o kalem yanımdaydı. Konuşmalar..hâlâ orada. Babamın son sesleri.."

 

"Nerede o kalem?" Kadın merak içinde sorduğunda, kız konuşmaya devam etti.

 

"Yanımda, polis abiler aldılar." Buraya getirildiği zaman tüm eşyalarıda yoklanmış olmalıydı. Bir kanıt için her şeyi aramıştılar. "Sırt çantamda."

 

İşte o an Taner'in yüzünde bir kırılma sezdim. Bundan haberi yoktu. Eğer daha önceden haberi olsaydı bir şeyler yapardı ancak bu itiraf onu tüm korumalarından azad etmişti. Sadece onun değil bu hepimizin beklemediği bir şeydi.

 

Sorgu odasındaki polislerden biri sırt çantasını kontrol ettirmek için odadan çıktığında, kadın tekrar konuştu. "Bunu bize neden daha önce anlatmadığını sorabilir miyim?"

 

"Korktum." Endişe ettiği durumlar bir nebze olsun bitmiş gibiydi. "Ama artık annem burada, o güvendeyse artık saklamam için bir sebep yok."

 

Sonunda gerçekten her şeyin bittiğine inanmıştı işte o an her şeyi anlatmak kararı almıştı.

 

Saniyeler sonra ekran kapandı. Gerçekten dedikleri gibi birkaç saniye sonra elinde o kalemle birlikte mahkeme salonuna polislerden biri girdi. Direkt olarak kalemi Savcıya verdiler. Polis onun nasıl çalıştığını test ettikten hemen sonra düğmeye bastı ve çok uzaktan gelen bağırış seslerini duyduk.

 

Bir kadın onları bırakmaları için bağırıyordu. Gülsüm hanıma ait olmalıydı. Acı haykırışlara bir çocuk sesi eşlik ediyordu ve bu yürek dağlayacak cinstendi. Bunların içinde Karaca'nın da sesleri vardı. Taner'e durması için bir şeyler söylüyordu.

 

Her geçen an Taner daha fazla rahatsız oldu. Eli boynundaki kravatı gevşetmeye başladığında bu kez ses kayıdında onun sesi duyuldu. Gözlerini sıkıca kapattığında sanki böyle bir hatayı nasıl yaptığına lanet etti. Farkındaydı bunun geri dönüşü yoktu.

 

Gerçek anlamda sonu gelmişti.

 

Nergis akıllı bir çocuktu. O gece bunları kaydetmesi boşa değildi. En acı olanıysa senelerce bu sesleri kendinde saklamış onlarla yaşamıştı.

 

Taner sadece Karaca'nın değil bir çok insanın hayatını mahveden bir adamdı.

 

Ses kaydı bittiğinde Savcı hafif alay emaresi taşıyan gözlerini Taner'e dikti. "Bunu da inkar edecek bir sözünüz var mı?" Taner'in sessizliği devam etti. Yerine oturduğunda masanın üstündeki eli yumruk oldu. Öfke dolu gözlerini Karaca'nın yüzüne dikti.

 

Karaca'ysa içeri girdiğimizden beri ilk kez duygularını gizlemeden gözlerini kaçırmadan baktı onun gözlerine. Zafer kazanmış bir edayla. Kazanmıştı. Çok büyük bir savaşın galibiydi.

 

"Duydunuz." Dedi Nisa sözü devralarak. "Bu insan olabilecek en kötü şeyleri yapmış üstünde bir cinayet taşıyor. Üstelik bir cinayet şüphesi daha ve bir kadını 10 sene alıkoymakla suçlu. En ağır cezayı talep ediyoruz." Ne Taner'in ne de avukatının bu durumda diyecek bir şeyi yoktu.

 

Ortadaki kanıt onları derin bir sessizliğe gömmüştü.

 

"Sanık Taner Atay." Bu kez konuşan Hakimdi. "Mahkemeye sunulan deliller ve hakkınızdaki suçlamalar büyük olaslıkla doğru kabul edilmektedir. Tüm bunları göz önünde bulundurarak mahkememiz tutuklu yargılanmaya ve cezaevine gönderilmeye karar vermiştir." Ardından tokmağı vurdu. "Mahkeme bitmiştir."

 

Tokmak masaya çarptığında Karaca'nın saniyelerdir içine hapsettiği nefes titrek bir gülüşle dudakları arasından firar etti. Çağırılmayla birlikte içeri giren polisler direkt olarak Taner'in yanına ilerlerken hepimiz ayaklanmıştık. Bugün Karaca verdiği savaşın sonuna gelmiş ve galibi olarak çıkmıştı.

 

Taner'e bir kez bile bakmadan hepimiz o mahkeme salonundan çıkmak için hareket ettik. Karar verilmişti ve Taner Atay gireceği delikten bir daha çıkamayacaktı. Dışarı çıkar çıkmaz Zahir abi kardeşini kolları arasına çekti.

 

"Bitti.'" Diye fısıldadı Karaca ona sıkıca sarılırken gözyaşlarının dolu olduğu gözlerini sıkıca kapatarak.

 

"Bitti, saa demuştum." Zahir abi yumuşacık bir sesle konuştu. "Saa o adamun buradan çıkışı yok demiştum." Karaca başını sallarken hafifçe geri çekildi ve gülümsedi. "Demiştin."

 

"Geçmiş olsun." Dedi Uygar durduğu köşede sessizliği bozarak.

 

Sesi o kadar uzak o kadar yabancı geldi ki yaptıklarını bilmesem ona üzülürdüm. Karaca bakışlarını ona çevirdi. Kırgınlığı vardı. Hareleri arkasında ona karşı büyük bir kırgınlık vardı.

 

"Teşekkür ederim." Karaca ona bir adım atmadı. Ona atacağı adımı yanlış anlamasından korktu. Bir dost gibi onun dileğini teşekkürle sonlandırdı.

 

Gözleri bu kez Süleyman'a kaydığında Süleyman'ın uzak durduğunu farkettim. Normalde olsa bu durumda Karaca'ya destek olurdu ama uzaktı. Sadece küçük bir tebessümle ve başını çok az sallamakla yetindi. İstediği bu değildi ancak bununla yetindi. İşte bu içime daha fazla şüphe düşürdü. Neden ondan uzak durduğunu anlamadım belki de Karaca bazı şeyleri tam anlatmamıştı.

 

O an mahkeme odasından eli kelepçeli Taner'i çıkardılar. Karaca gözlerini bizden ayırıp ona baktığında ilk kez böylesine bir cesaret yüzüne yansıdı. "Taner," İsmini büyük bir tiksintiyle telafüz etti. Polisler durduğunda Taner soğuk gözlerini Karaca'ya çevirdi.

 

Karaca başını dikleştirdi ve onun yanına yürüdü. Tam karşısında durdu. Yüzünün ortasına tükürdüğünde Taner'in yüzü öfkeden sertleşti. Gözlerini sıkıca kapattığında gerim gerim gerildi.

 

"Bu kez bana kalkacak bir elin yok." Büyük bir güvenle konuştu. Bu Tarık'ın yüzüne ilk tükürüşü değildi ancak her seferinde daha ağır bir karşılık almıştı. Bu kez böyle olmadı bu kez Karaca karşısındaki adama karşı kazanmıştı ve Taner ona karşı tek bir hamle bile yapamayacaktı.

 

"Seni sevmekten başka bir şey yapmadım." Artık gerçek anlamda bu adamın zihinsel sağlığından şüphe etmeye başlamıştım.

 

"O kadar iğrenç bir adamsın ki yüzüne daha fazla bakmak istemiyorum. Umarım girdiğin o cehennemde çürürsün. Umarım hiç çıkamazsın. Umarım acılar içinde kıvranırsında bir bardak su verenin olmaz." Çenesi kasılırken gözleri doldu. "Çünkü sen bana böyle yaptın. Umarım o delik senin cehennemin olur." Polislere baktı.

 

"Lütfen götürün, bu adamı bir daha görmek istemiyorum." Karaca'nın bu adamdan çektikleri çok fazlaydı. Sesindeki o kırgınlık öfke ve nefret her şeyi belli ediyordu.

 

Karaca cehennemi yaşadım derken bunu mecaz olarak kullanmıyordu. Gerçekten yaşamıştı.

 

Taner sustu ve polisler onu götürdüğünde Nisa'da mahkeme salonundan çıktı. Karaca başını ona çevirdi ve hızlı bir nefesle ona sarıldı. "Teşekkür ederim." Minnetarlık dolu sesi dudakları arasından çıktı. "Yardımların için sana çok teşekkür ederim, sen bana bu cesareti vermeseydin yapamazdım."

 

"Lafını bile etme." Nisa aynı şekilde ona sarıldı ve tebessüm etti. "Böylesine iğrenç bir adamdan kurtuldun ya, hiçbir şeyin önemi yok. İnan bana ne hissettirdiğini biliyorum." Karaca usulca geri çekildi. İfadesi teşekkür doluydu. Onlar kendi aralarında konuşurken dikkatimi Uygar çekti.

 

Sessizce uzaklaştığını farketttim. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı son kez Karaca'ya bakıp uzaklaştı ve Karaca bunu farketmedi bile. Sanırım ikiside birbirinden yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Her zaman olduğundan daha fazla.

 

"Haydi, burada işimiz bittiğine göre doğru hastaneye." Abim kol saatine baktı. "Biz daha mahkemeye girmeden, Cafer, Yavuz Hafsa'yı sorup duruyor demişti. Senin kocan susmuyor." Bana baktı. "Utanmasa arayıp polislere telefonu karıma götürün diyecek." İçeri girerken telefonları aldıkları için kısa bir an Yavuz bana ulaşamamıştı.

 

Ağzımdan kaçan gülüşle abime baktım. "Alışacaksın abi, benim kocam böylesine özel bir adam." Abim gözlerini kısarak başını iki yana salladı.

 

"Bak bak bak, laflara bak." Nefesini verdi. "İşimiz var aman, bir ömür nasıl çekeceğim ben bunu?" Bence fazlasıyla katlanılması güzel bir çifttik. Abim azıcık abartıyordu.

 

"Hadi hadi söylenme." Zerda onun bu hallerini geçiştirdi. "Yoldan pasta alıyoruz ona göre, bunu kutlayacağız." Karaca onun dedikleriyle tebessümle başını salladı. Zerda bu tepkiye karşı tebessümle kolunu onun omuzlarına sardı ve ikisi yürümeye başladı. Peşine Nisa takip etti. Ceylan, Zahir'in koluna girdi onların hemen ardından abimler yürümeye başladığında bizde takip ettik.

 

"Yenge?" Dedi Süleyman küçük çocuklar gibi ve yanıma ulaştı. İkimiz yan yana yürürken başımı ona çevirdim. Söylemek istediği bir şeyler olduğu açıktı.

 

"Efendim Süleyman?"

 

"Sana bir şey soracağım." Anlamayarak başımı salladım.

 

"Sor."

 

"Birinden uzak nasıl kalınır?" Sorduğu soru iyice düşüncelerimi karıştırırken duraksayıp ona doğru döndüm. "Nasıl yani?"

 

"Yani uzak kalmak istemediğin birinden uzak nasıl kalınır?" Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

 

"Yakın olmak istediğin birinden niye uzak durmaya çalışıyorsun?"

 

"Kendisi istedi." Önce söylediklerini anlamakta zorluk çektim daha sonra olası ihtimaller kafamda dönüp durduğunda ne demek istediğini anladım.

 

"Bunu senden Karaca mı istedi?" Birkaç saniye afalladı hemen ardından usulca başını salladı.

 

"Evet yenge." Nefesimi vererek kollarımı göğsümde kenetledim.

 

"Senin bu ağzının yüzünün hali ne?" Kavga ettiğini biliyordum. Ama kendisi anlatmak isterse diye sormayı seçtim.

 

"Uygar'la kavga ettik." Hiç çekinmeden cevapladı.

 

"Neden?"

 

"Karaca'nın elini tuttum diye kızdı." Onun rahat sesine karşılık ben şok içinde sordum.

 

"Sen Karaca'nın elini mi tuttun!" Tüm bunlar ne zaman olmuştu? Yoksa ikisi bizden habersiz çıkmaya filan mı başlamıştı? Bu kadar erken mi!

 

Karaca buraları bize kesinlikle anlatmamıştı. Kavga ettiklerini söylemişti ama sebebini söylememiş sadece bir olay yaşandı Uygar hakaret etti kavga ettiler demişti.

 

"Yenge öyle değil!" Süleyman iyice konuları birbirine karıştırmıştı. "Kız korkuyordu, korkmasın diye elimi uzattım. Tuttu. Uygar'da bunun üstüne geldi. Yanlış anladı. Bana hakaret etti. Karaca'nın zayıflığını kullanıyormuşum da bilmem neymişde." Hâlâ buna nasıl öfkelendiğini anladım. Bu konudan bahsetmek bile onu geriyordu. "Bende dayanamadım karşılık verdim."

 

Süleyman normalde böyle birisi değildi. Onu tanıdığım günden beri hep ortamı sakinleştirmek için uğraşırdı. Ancak Uygar onun gerçek anlamda sinirlerini bozmuş olacak ki kendine hakim olamamıştı.

 

Yaptığı şey kesinlikle doğru değildi. Süleyman böyle bir adam değildi. Belki Uygar onu tanımıyordu ancak ben tanıyordum. Süleyman öylesine nazik ve birilerine incitmekten korkan bir adamdı ki Karaca'dan nasıl uzak duracağını bile bana soruyordu. Bakışlarım yumuşarken nefesimi verdim.

 

"Sen ondan uzak duramazsın." Anında yüzü düşen çocuklara döndü.

 

"Niye öyle dedin yenge?"

 

"Kalbin sana ne söylüyor?" Düşen ifadesi biraz sıkıntıya sarıldı ve başını çok az dikleştirdi.

 

"Kalmamı."

 

"Geçmiş olsun." Gözlerini kırpıştırdı.

 

"Niye yenge?"

 

"Zahir abi seni dinlene dinlene dövecek de ondan." Dedim ve gülerek ona arkamı dönüp yürümeye başladım.

 

"Dinlene dinlene mi?" Telaş sesini sardığı an peşime takıldı. "Bilmece gibi konuşmasana yenge!"

 

"En son Yavuz'dan uzak durmaya çalıştığımda çok güzel şeyler olmuştu." İyice yanımda yer alıp yürümeye başladığında merakla sordu.

 

"Ne olmuştu?"

 

Başımı çok az ona doğru çevirdim ve gülümsedim. "Ona aşık olmuştum."

 

Sert bir şekilde yutkundu. "Yenge, bu kötü bir şey değil mi?"

 

"Aşk mı?" Sesimde Yavuz'dan bahsederken bile derin bir sevgi vardı. "Değil." Gözlerimi geri önüme çevirdim. "Yavuz'a aşık olmak mı? Asla değil. Aşk kötü değil, Süleyman."

 

"Yenge," Dedi duygulara yabancı gibi. "Ben bu kıza basbaya tutulmuş olmayayım?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmek istemedim ancak Süleyman'ın bu saflığı insanda gülme isteği uyandırıyordu.

 

"Olabilir misin, Süleyman?" İç çekerek başını çok az geri eğdi ve kısa bir an gözlerini tavanda gezidirip geri bana baktı.

 

"Güz yarası gibi." Kaşlarım çok az havalandı.

 

"Ne gibi?"

 

"Güz yarası," Sesinde hayranlık belirdi. "İyileşmeyi bilmeyen bir yara gibi." Bir an durduğunda bende onunla birlikte tekrar durdum. "Yenge, ben onu kırmaktan korkuyorum."

 

Bazı şeylerin farkında değildi. Süleyman gerçekten bu saf duyguları ilk kez tadıyordu ve ne olduğunu yavaş yavaş anlıyordu. Fazlasıyla temiz bir sevgisi vardı ve bu sevginin bile Karaca'yı incitmesinden korkuyordu. Bu yüzden ondan uzak kalmayı da kabul ediyordu.

 

"Sen onu kıracak son kişi bile değilsin." Süleyman tanıdığım en temiz kalpli insanlardandı.

 

O Karaca'ya zarar verecek her şeyden kaçınırdı.

 

                                          🌊

 

Süleyman ile aramızda geçen sohbetin ardından hastaneye geri gelmiştik. Yolda abim Cafer'e olan biten her şeyi anlatmıştı. Devran bizimle birlikte dönmemişti. Taner denen o adamla görülecek bir hesabı olduğunun farkındaydım. Sadece onun değil Zahir abinin de vardı ancak öncesinde Devran bu şansı yakalamıştı.

 

Abimler yarı yolda bir yerlere kaybolduklarında pek takılmadım ama içimde bir şüphe sarmadı değildi. Abim bir işler karıştıyordu ancak ne olduğunu bilmiyordum. Yakında kokusu çıkardı.

 

Ben hastaneye varır varmaz Yavuz'un yanına çıkmak için merdivenlere yöneldiğimde Zahir abide Karaca ile baş başa konuşmak istediği için Ceylan'la birlikte onları yalnız bıraktık. Abi kardeş bir şeyler konuşmaları gerekiyordu.

 

Üst kata çıkarken Ceylan sesli bir nefesle koluma girdi. "Nasıl hissediyorsun?" Endişesiyle gülümsedim.

 

"İyiyim." Kötü olmam için hiçbir sebep yoktu. "Sen?"

 

"Biraz Zahir için endişeliyim." Bakışları kısa bir an önüne dönerken gerçekten bir şeylerden rahatsızdı. "Bu Taner meselesi onu çok üzdü ama iyi olacaktır." Başını salladı. "O iyiyse ben zaten hep iyiyim." Sesindeki sevgi yürek ısıtacak türdendi.

 

Daha ilk tanıştıkları zaman birbirlerini kedi köpek gibi yerken şimdi ikiside birbirine deli gibi tutulmuştu.

 

"İyi olacak, şu pislikten kurtulduk ya her şey yoluna girecek." Elimi koluma sarılı olan eline koydum. "Sende biraz dinlen, son günler çok yoruldun."

 

"Aman beni boşver." Yeşil gözleri neşeyle parladı. "Zahir gelsin öyle eve uğrarız."

 

Onunla alay ettim. "İki kelimenden biri Zahir."

 

"Aa." Diye bir ses çıktı ağzından. "Diyene bak, utanmasa uykusunda da Yavuz'un adını sayıklayacak." Başı dikleşti ve tek kaşı havalandı. "Hem, Zahir benim sevdalım. Tabii iki kelimemden biri onun ismi olacak."

 

"İlk gün Zahir abinin yüzünü tırmalayan kimdi acaba?" Ciddi ciddi düşünür gibi yaptığımda alt dudağını içeri kıvırdı.

 

"Ay hatırlatma." Yüzü buruştu. "Hayvan gibi saldırdım adama, bir ara korkusundan benden uzak duruyordu." Hastanenin ortasında olmasak ve hastalar rahatsız olmazsa kahkaha atabilirdim.

 

Zahir abi Ceylan'ı nerede görse cinnet geçirir gibi olurdu. Zaman onları bir araya getirmişti bu doğruydu ancak tüm bunlardan önce ikiside didişip duruyordu.

 

"Gülme sakın!" Uyarı dolu bakışlarını yüzüme dikti. "Ne yapayım? Maganda gibi beni arabaya atıp kaçırdı. O da az değil." Zahir abinin ne yaptığını az çok tahmin ediyordum. Bazen nezaket denen şey ona yabancı oluyordu.

 

"Ama şu yanından bak, kısmetini kaçırdı." Hâlâ onunla alay ettiğimi farkeden Ceylan kolumu cimdikledi. Çok sert değildi ancak hızla kaşlarımı çattım.

 

"Ne demezsin, yüreğim ağzıma geldi beni kaçıracak diye!"

 

"Ne cimdikliyorsun!"

 

"Alay edersen, cimdiklerim!"

 

"Biz sana koca gönderelim, sen bizi cimdikle oh ne ala memleket." Anında gözleri kısıldı.

 

"Gönderdiğiniz adam beni arabaya atıp kaçırdı. Hani insan gibi getirmek varken neden kaçırırsın?" Hâlâ bunu anlamış değildi ancak o anları hatırlamak hoşuna gitmişti.

 

"Yok, nazik adamdır benim abim."

 

"Zahir?" Gözlerini kırpıştırdı. "En son çarptığı direkle kavga etmişti." Şoka karışık bir gülüş kaçtı ağzımdan.

 

Zahir abi hakkında duyduğum şeyler yüzünden sanırım şaşırmamalıydım. Sonunda odaya vardık. Ceylan bizi yalnız bırakmak istediği için içeri girmeyi redettti. Bense yalnız başıma kapıyı açarak içeri girdim.

 

Odaya girdiğimde Cafer hızla ayağa kalktı. "Nihayet ula Nihayet!" Ellerini gökyüzüne doğru açtı ardınan yüzünden kaydırdı ve bana baktı. "İstifa edeyurm, her ne gerekirse, imtina edeyurm, bu adami kardeşlukten sileyurm!" Dakika bir gol bir Cafer'in isyanıyla karşılaşmak beni bozguna uğrttı.

 

"Neler oluyor?" Dedim anlamayarak.

 

Aziz abi koltuğa oturmuş başını geri yatırmış gözlerini kapatmıştı.

 

"Hafsa al şu iti başımdan susmuyor." Tek gözünü açıp bana baktı. "Kocan bir bu iki!"

 

Yavuz'a baktım. Boş gözlerini önce Cafer'e dikti ardından bana çevirdi. "Bir saat demiştin."

 

"Trafik vardı." Masum masum cevap verdiğimde kaşlarını çattı.

 

"Mesaj attım dönmedin. Aradım açmadın."

 

"İçeri girdiğimizde telefonları aldılar, hem çıkar çıkmaz ilk seni aradım." Sesli bir nefes verdi. Birkaç saniye ifademi izledi ve yumuşamaya başladığını kaşlarının yavaşça eski halini almasından anladım.

 

"Susmayi." Dedi Cafer nefesini vererek. "Karum da karum diye başumun etuni yedu, ula sen ne hanımcı çıktun!"

 

"Cafer sana bir koyacağım burdan oraya duvara yapışacaksım!" Yavuz, sinirle konuştu. "Ara dedim aramadın!"

 

"Ula çünki ben senun kadar kot kafali değulum. İçerude olduklarunda telefonları alduklarını bileyurm!"

 

"Sen arasaydın! Belki çıkmıştılar?"

 

"Pis bir adam oldun sen iyuce." Cafer Yavuz'u boydan boya süzüp bana döndü. "Amelyattan sonra iyice gerizekali oldu. İçerude amelyatta bunun siniurlerini filan mı bozdular anlamayırm ki!"

 

"Benim ayarlarımı bozan tek şey karım." Bana baktı vakit kaybetmeden. "Aklımında kalbiminde tüm ayarlarını bozuyor." Dudaklarıma bir tebessüm erişti. Romantik romantik bakışıyorduk ki Cafer'in boş suratı bizi böldü.

 

"Kusacağum." Ellerini iki yan kaldırıp kapıya yürüdü. "Gedun aşkınızı iku metre ötede yaşayun, Nisa'dan başka kimsenun aşkunun romantikluğuni çekemem."

 

"Benim de kafam şişti Valla çekemem." Aziz abi bıkkın ifadesiyle ayağa kalktı. "Sana susmayan kocanla iyi şanslar." Diyerek Cafer'in peşinden o da çıktığında güldüm. Belli ki Yavuz onları fazlasıyla yormuştu. Azarlar bakışlarımı ona çevirdim.

 

"Neden onları bu kadar yorduğunu sorabilir miyim?" Burnundan kaçan nefesle hafifçe omuz silkti.

 

"Karıma ulaşamadım."

 

"Karın sana bir saat içinde döneceğini söylemişti." Gitmeden önce mahkeme biter bitmez geleceğim demiştim ve mahkeme uzun sürmemişti. En fazla bir saat çekmişti ve biter bitmez hastaneye dönmüştüm. Belli ki onun için bu bir saat bile asır gibi sürmüştü.

 

"Olsun, ben hastayım." Yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. "Karım da mesajlarıma dönmeyince iyice dellendim."

 

"Yalancı." Hayretle ona bakmaya başladım. "Yol boyu seninle konuştum!"

 

"Yanımda olman başka." Mahkemeden buraya yaklaşık 20 dakikalık yol vardı ve biz 20 dakika telefonla konuşmuştuk. Yavuz'un kendi telefonu yanında değildi. Bu yüzden Cafer abinin telefonuyla konuşmuştuk. Bir ara Cafer abinin kontürüm bitiyor diye söylendiğini duymuştum ki Yavuz ona kontür yükleyeceğini söylediğinde susmuştu.

 

Cimriliğini her yerde konuşturuyordu ve bu huyundan hiç vazgeçmeyecekti.

 

"Öyle olsun bakalım." Montumu çıkararak yanına yürüdüm ve sedyeye oturdum. Hafif yana kaydığında tebessümle hızla yanına sıvıştım. Kolunu omuzlarıma sarıp saçlarımı öperek kokumu içine çektikten hemen sonra diğer elini karnıma yasladı.

 

"Yoruldun mu?" Başımı günler sonra rahatça onun göğsüne yaslayabilmek bana huzur hissettirdi.

 

"Biraz." Onun yanında dinlenmek tamamen serbestti. Yalanı yoktu her geçen gün büyüyen çocuklarımın ağırlığını yavaş yavaş hissediyordum. Uzun zaman ayakta kaldığımda hızlıca yorulduğumu hissediyordum.

 

"Bundan sonra oraya buraya koşturmak yok." Sakin sesini dinleyerek gözlerimi kapattım. "Karaca'nın yanında olmak istemeni anlarım, ama başka bir şey için daha seni bırakmam." Mahkmeye katılmamıda istememişti ancak Karaca için gitmek istediğimi bildiğinden birkaç korumayı peşimize takarak gitmeme izin vermişti.

 

Söz konusu Karaca ve Zahir abi olmasaydı bende gitmezdim ancak onlar ailemizdi ve böyle bir günde yanlarında olmak özellikle Karaca'ya destek olmak istediğim şeylerden biriydi.

 

"Gitmem." Kolumu karnının etrafına sararak başımı usulca yukarı kaldırıp ona baktım. "Artık hiçbir şey beni senden ayıramaz." Dudaklarında içimi ısıtan bir tebessüm yer etti.

 

"Nasıl geçti mahkeme?" Muhtemelen Cafer'den tüm bilgileri almıştı ancak benden de duymak istiyordu.

 

"İlk zamanlar zorluk çıkardı ama iyi geçti. Tutuklandı bir daha da kurtulamaz."

 

"Devran abim?" Dedi düşünceli bir sesle. "O nereye gitti?"

 

"Bilmem." Tek düşüncem Taner denen o adamın yanına gitmiş olmasıydı. "Bir işi olduğunu söyledi ancak ne olduğunu söylemedi yarı yolda bizden ayrıldı." Sözlerimin ardından hareleri boşluğa daldı. Parmakların dalgın bir şekilde saçlarımda gezinmesinin ardından konuştu.

 

"Taner'in yanındadır. Onu rahat bırakmaz." Gözlerini boşluktan alarak geri yüzüme çevirdi.

 

"Söylemişti." Bahçede geçen konuşmaları hatırladım. "Onu rahat bırakmayacağını söylemişti." Bir kez gözlerini açıp kapattı.

 

"Biliyordum." Sessizce fısıldadı. "Cenazede, onu yalnız bırakmadılar değil mi?" İshak'ın cenazesinde Yavuz orada değildi. O an hayat savaşı veriyordu ve uyanması için adeta dakikaları sayıyordum.

 

"Hepimiz oradaydık." Elimi elinin üstüne yasladım.

 

"Cenazeden sonra?" Kaşları çok hafif çatıldı. İfadesinde keder sezdim. "Yalnız dönmedi değil mi?"

 

"Hayır." Abisine düşkünlüğünü her an belli ediyordu. "Narin yanındaydı." Narin bizi gönderdikten sonra onun yanında kalmıştı. Eminim birlikte dönmüştüler. Devran'ın yalnız döndüğünü düşünmüyordum.

 

"İyi yapmış." Devran'ın orada yalnız olduğunu bilmek Yavuz'u incitirdi.

 

Sorularının cevaplarını aldıktan sonra yüzümün her hattın izlemeye başladı. Karış karış harelerini her zerremde gezdirdikten sonra kasvet bakışlarında yer edindi. "Gözlerinin altı mosmor, Hafsa sen hiç mi uyumadın?" Son birkaç günü onun başında geçiriyordum.

 

Baygın olduğu zaman uyuabilmemin tek yolu ilaçlar olmuştu. Ve son birkaç gündür hep onu izliyordum. Normal odaya alındığı günden beri birkaç uyuklama dışında doğru düzgün uyku çekememiştim.

 

"Boşver beni-"

 

"Hafsa, uyumadın mı?" Azarlar bakışlarla kaşları çatıldı. "Hiç mi uyumadın?"

 

"İlaçlarla." Onu üzmek istemiyordum ancak konuşmazsam durmayacaktı.

 

"İlaçlarla?" Sesi kırıldı ve kiprikleri titreşti. "Sana uyuman için ilaç mı verdiler? Karımı ilaçla mı uyuttular?" Kelimelerinden adeta acı sızdı.

 

Eli bir an saçlarımda duraksadı. "Hafsa," ismim ağır bir şekilde dilinden döküldü. "Çok yordum ben seni." Bu durumda bile kendini suçlayamazdı.

 

"Öyle bir şey yapmadın." Karnımın üstüne yaslı olan elini daha sıkı tuttum. "Ben uyuyamadım. Sensiz uyuyamadım." Sol şakağım omzuna doğru hafifçe yaslandı. Gözlerim yüzünü terketmedi.

 

Farkındaydı beni uykusuz bırakan onsuz geçen günlerdi. Yormamıştı. Yavuz'un acıları beni yormazdı. Aksine ben onların her birini sarmayı severdim. Yaralarınıda onu da severdim.

 

"Bensizlik yok," Hevesle fısıldadı. "Yok, Hafsa. Bir daha bensiz geçireceğin geceler yok. Uyu." Duraksayan eli tekrar saç tellerimin arasına karıştı. "Uyuyacağın tek yer kollarım olsun benim güzel karım. Kaç saat istersen kaç sene, asır istersen. Yaslanacağın hep göğsüm olsun."

 

Biliyordum ki ne zaman gözlerimi kapatsam yaslanacağım tek yer onun göğsüydü. Sonuna kadar onun teni ve sıcaklığı beni kendime getiren tek şey olacaktı. Ve ben bunu özlemiştim. Onun yanında ve kollarında bir uyku çekmeyeli uzun zaman olmuştu.

 

İyice gözlerimi kapatarak göğsüne yaslandım. Örtüyü üstümüze çektiğini hissettim. "Şarkı söyler misin?" Sesini öylesine özlemiştim ki onu yormak istemiyordum ancak buna çok ihtiyacım var.

 

"Söylerim." Nefesi saçlarıma çarptı. "Hangisi?"

 

"Hani İstanbul'dayken mekanda çalmıştı ya," Sesime huzur akın etti. "Annemin şarkısı." Kısa bir an sessizlik duydum. Hemen ardından ağır bir nefesle göğsü kalkıp indi. Şarkının sözleri işte o an dilinden dökülmeye başladı.

 

"Akşam olur karanlığa kalırsın.." Hâlâ aynıydı. Sesinin tınısı, özlemi, hasreti, sevdası. İlk gün söylediği gibi. Sıcacıktı. "Derin derin sevdalara dalarsın." Uyku ağır ağır gözlerime çökerken belli belirsiz gülümsediğine emindim.

 

"Oy gelin gelin sevdalı gelin öldürdün beni." Hafif bir sitem sezdim sesimde. Burnumdan nefese karışık uykulu bir gülüş kaçtı. Bunu farketti ama bozuntuya vermedi. Sadece sıradaki cümlede sesine daha fazla sevgi akın etti.

 

"Beni koyup yad ellere varırsın, sana ölüm bana zulüm değil mi?" Sesi öylesine büyüleyiciydi ki kendini kasmadan sakin bir sesle fısıldıyordu ancak buna rağmen yüreğimi yerle bir ediyordu. Bir gün onu sahnelerde izleyecektim.

 

Bir gün Yavuz muzisyen olacaktı. Buna çok inanıyordum.

 

"Oy gelin gelin sevdalı gelin öldürdün beni." Son cümleleri uykuyu gözlerime ulaştırdı. Sesi artık daha uzaktan gelmeye başladı. Saçlarımda hissettiğim elinin hissi rüyalarıma karışırken tek bir cümle duydum. "Sevdalı gelin." İç çekti. "Öldürdün beni." Bunlar duyduğum son kelimeler oldu. Uyku beni kollarına çektiğinde sesi rüyalarımda devam etti.

 

Yalancı dedi içimdeki ses ona.

 

Yalanın var Yavuz. Yaşattım seni.

 

                                         🌊

 

3 Hafta sonra.

 

Arka koltuğa çantayı bıraktığımda Yavuz'da bagajı kapattı. "Hadi bakalım." Yanıma ilerledi ve kapımı açtı. Gözleriyle içeriyi işaret ettiğinde güldüm.

 

Artık ayaktaydı. Geçen üç hafta ona çok iyi gelmişti. Kendini daha iyi hissediyordu. Kolay kolay yorulmuyordu. Daha rahat hareket ediyor yine zor şeylerden kaçınıyor ama daha iyiydi.

 

"Hiç öyle millete kapı açma." Dedi arkadan gelen Devran. "Arabayı ben süreceğim geç arkaya."

 

"Abi karışma da, üç haftadır başımın üstünde vır vır. Karımla baş başa bırak beni."

 

"Çok konuşma ula." Dedi kendi arabasına Ayşin'i bindiren, Cafer. Bu gün Yavuz taburcu olduğu için hepsi buradaydı. Eksiğimiz yoktu. "İzun ver kullansun!"

 

"Yavuz haklılar, bırak kullansın." Dediğimde Yavuz hızla bana baktı.

 

"Ben iyiyim, hasta değilim. Doktor gündelik aktivitelerin her birini yapabilirsin dedi. Yani iyiyim." Devran'a baktı. "Ver anahtarı."

 

"Vermem. Doktorun ne dediğinden bane ne? Kullanacağım dedim. Eve kadar kendini yormak yok bin arka koltuğa alırım ayağımın altına." Devran'ın abi edasıyla söylenmesi Yavuz'un sinirlerini iyice bozdu.

 

"Anahtarı ver." İnadı inattı bu gün o arabayı kendisi kullanmadan durmayacaktı. "Boğaldum zaten şu hastanede kaç gündür, düşün ula yakamdan!"

 

"Düşmeyim." Biraz daha devam ederlerse ikiside bu konu için kavgaya girecekti. Bunu farkeden Narin kucağında Özlem'le birlikte birkaç adımda yanımıza ulaştı.

 

"Rahat bırak çocuğu." Devran'ın elindeki anahtarı kaptı ve Yavuz'a uzattı. "Gidin ablam, bizde hemen arkanızdayız." Devran konuşacakken Narin Özlem'i onun kollarına tutuşturdu. "Yürü, çocuğu arabaya bindir." Devran duraksadı ve Özlem'i tutarken şaşkınca konuştu.

 

"Her durumda Yavuz'un tarafını tutmaktan ne zaman vazgeçeceksin!"

 

"İkisini biraz yalnız bırak." Dedi Narin uyarı dolu bir bakışla.

 

"Kaç zamandır yalnızlar zaten." Devran'ın vazgeçeceği yoktu.

 

"Sen abimi karısıyla baş başa bırakmıyorsun ki." Dedi Özlem. "Üç haftadır kaynanalar gibi aralarına giriyorsun." Özlem'in kurduğu cümle Devran'ın alınmasına sebep oldu. Narin ile birbirimize bakıp güldük. Sanırım bu fazlasıyla benzer bir benzetmeydi.

 

"Hay yaşa abim." Yavuz bu durumdan gerçekten bıkmıştı.

 

"Kaynana mı?" Kızından bunları duymak beklediği şeyler değildi. "Sen böyle şeyleri nereden öğrendin?" Bize baktı. "Gülmeyin!"

 

"Cafer abim hep böyle durumlarda kaynanaları misal çeker." Kafası karışmış gibi bize baktı. "Kaynana kadınlara denmez mi? Erkeklere neden söylüyorlar?"

 

"He ondan." Devran sesli bir nefes verdi. "Sen Cafer abinin dediklerini pek ciddiye alma. Onun kafası arada bir gidip geliyor."

 

"Duyayirum!' Diye bağırdı Cafer kolunu kendi arabasının açık kapısına yaslayarak.

 

"Duy diye söylüyorum, ulan seninle görülecek hesabım var çocuğa bebekleri kurtlar getirir demişsin!" Anında Ayşin kafasını açık kapıdan eğerek bize baktı.

 

"Öyle değiller mi? Bana da öyle söyledi!" Cafer'in yanında duran annesine baktı. "Anne?" Nisa hayretler içinde başını Cafer'e çevirdi.

 

"Çocuğa böyle bir şey mi söyledin?"

 

"Ula aklıma başka bir şey gelmedu ne diyeydum?"

 

"Konuşmayaydın Cafer!" Devran söylene söylene arabaya yürüdü. "Senin beynini doktora göstereceğim oğlum, bu zekayla fazla yaşanmaz kesin bir sorunun var!"

 

"Bende geleceğim!" Abim kendi arabasından keyifle seslendi. "Net bunun kafasında beyin çıkmaz, o görüntüyü kaçıramam."

 

"Diyene bak, kendusunden zeka fışkırayi." Gözlerini devirerek önce Nisa'nın kapısını açtı o oturduktan sonra arabanın önünden dolaşıp kendi koltuğuna oturdu. "Heç bir yere sürmeyin, sizu restorana götüreceğum beni takip edun!"

 

"Restoran mı dedi o?" Yavuz şaşkınca sordu.

 

"Sen uyanırsan hepimizi restorana götüreceğini söylemişti." Gülerek başımı iki yana salladım. "Ama hesabı ödemeyecekmiş." Tam da Cafer'den beklenen bir hareket olduğunun farkındaydı. Burnundan kaçan gülüşle gözlerini Cafer'in arabasına çevirdi.

 

"Hesabı sen ödeyeceksen olur!" Cafer'i test ettiğini anlamak zor olmadı.

 

"Vazgeçtum!" Anında cevap geldi. "Götürmeyim!"

 

"Ben öderim!" Dedi Devran sıkıntı dolu sesiyle ve Özlem'in kapısını kapattı. "Sür nereye süreceksen!'

 

"Gerek yok!" Cafer alayla konuştu. "Şaka ettum, ben ödeyecem. Kardeşume feda olsun." Yavuz onun bu sözlerini hiç garipsemedi.

 

"Altından bir şey çıkacak ama dur bakalım. Uğraşılmıyor. Bu adamın cimriliğiyle uğraşılmıyor." Nefesini vererek kapımı açtı. "Hadi gidelim bakalım."

 

"Eve gitmek istemediğine emin misin?" Dedim gözlerimi yüzünde gezdirip. "Yorgun değilsin değil mi?"

 

"Kaç gündür yatmaktan kafayı sıyıracağım, şu an bu bana yorgunluk değil ödül olur. Hele de senin yanındaysam bayram olur." Nasıl beni yola getireceğini gerçekten çok iyi biliyordu.

 

Açtığı kapıdan içeri oturduğumda her zaman yaptığı gibi uzanıp kemerimi taktı ardından kapımı kapattı. Uzun zaman sonra onu böylesine hareketli ve neşeli görmek benim için düyalara değerdi. Kısa saniyeler içinde kendi kapısını açıp sürücü koltuğuna oturdu. Anahtarı takarak bir kez çevirdi ve vitesi geri çekerek gaza bastı. Göğsüne çektiği derin bir nefesi ağzından sesli bir şekilde verdiğinde yüz hatları yumuşadı. Hareleri birkaç saniye yolda gezinip ardından bana döndü.

 

"Niye öyle bakıyorsun?" Sakin bir sesle sorduğumda kaşlarını çok az yukarı itti.

 

"Niyesi mi var?" Kehribar hareleri ışıl ışıldı. "Korktuğum değil de umut ettiğim oldu ben bakmayayım da kim baksın?" Onu mutlu eden burada beraber olmamızdı.

 

"Kim baksın?" Diyerek onunla alay ettiğimde anında kaşları çatıldı.

 

"Kimse bakmasın." Sesini saran kıskançlık neredeyse beni güldürecekti. "Kim bakacakmış? Halt eder bakan. Bakamaz. Bir tek ben bakabilirim."

 

"Bir tık kıskanç mıyız?"

 

"Bir tık." Dedi başdan savar bir şekilde. "Bir tık değil. Çok." Gözleri yol ile benim aramda gidip geldi. "Deli gibi kıskanıyorum seni yalanı yok. Sen kıskan mıyor musun beni?"

 

"Neyini kıskanayım?" Başımı iki yana salladım. "Öyle çocukça şeylere takılmam ben." Dudaklarını birbirine bastırarak başını aşağı yukarı salladı.

 

"Biz yaylaya gitmiştik," gözlerini kısarak hatırlamaya çalışır gibi hafifçe dudak büzdü. "Benim karım bir kadının böyle saçlarına yapışmış yolayidi, neden acaba?"

 

"Neden acaba?" O anları hatırlamak bile tekrar öfkemi körükledi. "Kadın kocama asıldığı için olmasın?"

 

"Ha yani kıskançlıktan değildi?"

 

"Asla." Bir daha olsa bir daha yapardım.

 

"Asla." Omuzlarını kendine çekti. "Heç öyle bir kadın değilsin."

 

"Değilim tabii." Hızlıca onaylar bir ses çıkardım. "Sadece haddini bilmeyen ve kocam hakkında ileri geri konuşan birine haddini bildirdim."

 

"Tabii, haddbildirmek. Kıskançlık değil." Ciddi bir ifadeye büründü. "Sonuçta eşi benzeri olmayan kocanı neden kıskanasın değil mi?" Kendini övmeye başladığı an anladım ki iki saatir benimle alay ediyordu. Anında hissiz bakışlarımı yüzüne diktim.

 

"Cimdikleyeceğim şimdi seni." Sonunda kendini tutamayıp gülerek başını geri yasladı.

 

"Tehditlerin kulağıma tatlı geliyor."

 

"Yavuz!"

 

"Ne var karım?" Göz ucu yüzüme baktı ve yüzündeki sırıtış genişledi. "Kızgınken bu kadar güzel olmazsan, bende kızdırmak için uğraşmazdım." Öfkeli gözlerle onu izlerken dudaklarımda seğiren tebessümle başımı iki yana salladım.

 

"Güzelliğim beni kızdırman için sebep mi?"

 

"Güzelliğin bu adamı delirtecek bir sebep ama aşkından çoktan delirdiğim için bir sorun yok." Elini elime uzatıp yakaladı ve dudaklarına götürerek üstüne bir öpücük kondurdu. Bu hareketi ona karşı aldığım savunmacı halimi tamamen kırdı. Kızgın kalamıyordum ve bunu çok iyi biliyordu. Kısa bir an arabayı sürmeye devam etti. Hemen ardından aklına bir şey gelmiş gibi bana baktı.

 

"Hafsa'm." Dedi eli elimdeyken. "İshak'ın mezarı nerede?" Sözleri neşemi söndürdü. Onunsa gözlerinde merak dolu bakışlar vardı.

 

"Oraya mı gitmek istiyorsun?" Başını bir kez salladığında bunu gerçekten istediğini anladım. "Emin misin?" Henüz buna hazır mıydı bilmiyordum kendini fazla yormasını istemiyordum. Hastaneden yeni taburcu olmuştu ancak gitmek isterse bende bunu çok isterdim.

 

"Eminim, Berna'nın mezarının yanına mı gömdüler?" Bunları söylerken sesinde acı sezdim.

 

Onaylar bir şekilde gözlerimi kapatıp açtım. "Evet. Yerini biliyor musun?"

 

"Biliyorum, Devran abimle gitmiştik." Muhtemelen Devran o cenazeye katılmıştı.

 

"Ben abimlere bize daha sonra konum atmalarını söylerim. Gidelim." Tepki olarak elimi sıktı ve tebessüm etti. Önümüzdeki yoldan dönerek abimlerin sırasını bozdu ve yönümüzü değiştirdi.

 

Dakikalar sonra Yavuz arabayı mezarlığın yanında durdurdu. İkimizde indiğimizde avcunun içi gibi bildiği yolu takip etti. Daha önce geldiğim için bende buraya hakimdim. Elim elini sıkıca tutarken mezarların arasından ilerleyip İshak'ın mezarına vardık. Yavuz birkaç saniye adımlarını duraksatıp göğsüne derin bir nefes çekti.

 

Devran İshak'ın mezarını yaptırmıştı. Üstünü çiçeklerle süslemişti. Sadece onun değil Berna ve bebeğinin mezarında da taze çiçekler vardı. Geçenlerde buraya geldiğimizde mezarın üstündeki güller kurumaya başlamıştı. Bunun nedenini farkettiğim an gözlerim doldu.

 

İshak karısının mezarını son zamanlar ziyarete gelememişti. Her gün düzenli olarak ektiği çiçekler solmak üzereydi. O günlerden kalan çiçekler artık tamamen solmuş yerini Devran'ın ektiği yeni çiçekler gelmişti.

 

Yavuz birkaç adım ileri attı. İshak'ın mezarının yanında durdu. Bu onun için fazlasıyla zordu ancak yaptı. Usulca aşağı eğildiğinde bende onunla birlikte eğildim. İkimizde dizlerimizi kırmış İshak'ın mezarıyla bakışıyorduk.

 

Elini mezarın toprağına yasladı ve hafifçe sıktı. Buruk bir tebessüm dudaklarına ulaştı. "Benden çocuklarımı sana getirmemi istemişsin." Ağzından çıkan kelimeler anında anlamamı sağladı. Devran Yavuz'a bazı şeyleri söylemişti. Muhtemelen ona mektupdan da bahsetmişti. "Öyle gelmemezlik eder miyim?" Boğuk bir sesle fısıldadı. "Gelirim, hep geliriz."

 

İshak ona bir cevap vermiyordu ancak Yavuz o cevapları duyar gibi konuşuyordu. Parmakları toprağın üstünde hafifçe kasıldı. "Gözün arkada kalmasın, abi. Devran'da yalnız değil." Sadece bahsetmelik değildi. Yavuz belki de o mektubu okumuştu. Ara sıra Devran'la yalnız kaldıkları anlar oluyordu. Devran'ın bu konudan ona bahsetmemesine imkan yoktu.

 

"Herkes gitsede ben gitmem." İshak'ın isminin yazılı olduğu taşa bakarken gülümsedi. Gözleri çok az doldu. "Sağol." İçten bir teşekkür yansıdı sesine. "Canıma can olduğun için sağol." İshak belki de o mektubu bırakmasaydı ve bu isteğini dile getirmeseydi Yavuz şu an burada olmayacaktı. İşte bu yüzden ona borcumu asla ödeyemezdim.

 

Umarım istediği gibiydi. Umarım karısı ve çocuğuna kavuşmuştu.

 

Ardından gözleri usulca Berna'ya kaydı. Burnundan nefes dolu küçük bir gülüş kaçtı. "Yenge, kavuştunuz yine." Sesi sonlara doğru kısıldı. "Böyle olmasaydı, ama kavuştunuz."

 

Berna'yı biliyordu. Yavuz zamanını çoğunu onlarla geçirmişti. O zamanları merak etmiyor değildim. Usulca elimi koluna dolayarak başımı omzuna yasladım. Başını çok az bana doğru çevirdiğini hissettim. Ardından yanağı kafamın üstüne yaslandı.

 

"Bana bir gün onlardan bahseder misin?" Diye sorduğumda nefesi saçlarıma çarptı.

 

"Berna benim ilk yengemdi." Derin bir sesle konuşmaya başladı. "Onlar hakkında konuşulacak çok şey var ancak kelimelere sığmaz. İkisi çok başka severdi birbirlerini. İshak Berna'sız yaşayamam der öyle dolaşırdı." Efkarlandı. "Yalanda değil, yedi seneden fazla dayanamadı."

 

Kader bir şekilde yine onları bir araya getirmişti. İshak'ın da dediği gibi Berna olmada bu hayat onu daha fazla ayakta tutmamıştı.

 

"Gitmek isteyeni kader tutmuyor, Hafsa." İç çekti. "Kalmak isteyenede büyük savaş açıyor." Başımı kaldırıp gözlerimi çok az yüzüne çıkardım. Dudaklarımda sakin bir tebessüm vardı.

 

"Kaldığın için teşekkür ederim, Yavuz." Kalmıştı. O bu savaşı en güzel şekilde kazanmıştı. Çok acı çekmiştik. Başımıza gelmeyen kalmamıştı ama Yavuz hayata tutunmuştu.

 

Ve bunun en büyük umudu giden olmuştu. Gideni kader tutmamış, kalmak isteyen savaşı bir şekilde kazanmıştı.

 

İshak zaferini Yavuz'a emanet edip gitmişti.

 

                

                                       🌊

 

Mezarlıktan ayrıldıktan sonra abim nereye kaybolduğumuzu sormak için aramıştı. Böylece bende ondan konumu öğrenmiştim. Dakikalar sonra restorana vardığımızda bizimkiler bizi beklediği henüz yemeye başlamamıştılar.

 

Restorana girer girmez ortamdaki büyük masayı farkettik. O an anladım ki Cafer restoranı bizim için kapattırmıştı. Buraya bir ton para harcamış olmalıydı.

 

Herkes buradaydı. Büyük masanın etrafına hepsi toplanmış bizi bekliyordular. "Cafer?" Dedi Yavuz hayret dolu bir tebessümle. "Buraya para harcadım deme düşer bayılırım."

 

"Harcadum." Kolunu oturduğu sandalyenin arkasına atıp bize baktı. Ardından alayla sırıttı. "Amcamı dolandurdum."

 

"Oy nenem." Kaşları çatıldı. "Fikret amcamı mı?" O da kimdi?

 

"Ta kendisu." Cafer 32 diş sırıtmakla meşguldü. "Akşam eli silahlı kapuya dayanırsa korkma."

 

"Ulan o adama günahını vermez. Bu neslin iki cimrisi varsa biri sensin biri Fikret, nasıl aldın parayı?" Devran oturduğu sandalyeden konuştuğunda çoktan masaya varmıştık.

 

Yavuz benim için sandalyeyi çektiğinde tebessüm ettim ve oturdum. Hemen ardından o da yanıma oturdu. Masa çok güzel hazırlanmıştı. Çeşit çeşit yemek vardı. Cafer gerçekten paraya kıymıştı.

 

"Yavuz'a lazum dedum." Keyiflenerek konuştu. "Tedavilere yaturdum sanayi." Şokla ona baktım.

 

"Abi sen bunun için benim kocamı mı kullandın?"

 

"Kocan turp gibu." Çatalını uzatıp tabağına bir şeyler yığmaya başladı. "Bişi olmaz." Anlamayarak başımı iki yana salladım.

 

"Allah aşkına kim bu Fikret? Başımıza bela olmasın?" Yanımda oturan Yavuz dilini damağına vurarak kebapların olduğu tabağı alarak önüme birkaç tanesini koymaya başladı.

 

"Zararı olmaz." Açıkça hiç inandırıcı değildi. Özellikle Cafer abi gibi cimriyse hiç inanasım gelmiyordu.

 

"İnşAllah." Diyerek nefesimi verdim. Masaya kısa bir göz gezdirdim.

 

"Sizi bekleyeceğiz diye açlıktan öldüm." Abim daha şimdiden yemeklere yumulmuştu. "Nereye gittiniz siz? Telefonda da bir şey demediniz."

 

Yavuz benim için etleri çatalla ayırırken konuştu. "Mezarlığa." Kısa bir an herkesin bakışları üstümüzdeydi. "Öncesinde İshak'ı görmek istedim." Devran'ın bakışlarını bir miktar acı sardı. Buna rağmen küçük bir tebessüm etti.

 

"İyi yapmışsınız." Kucağındaki kızının ağzına bir lokma daha yemek koyarken Yavuz'dan gözlerini kısa bir an ayırıp geri baktı. "Sen iyi misin?"

 

"İyiyim abim." Yavuz başını salladı ve çatalı tabağımın kenarına bıraktı. Devran'dan gözlerini alarak bana baktı. "Hadi, bitir hepsini. Birkaç hafta yattık diye kendini düşürdüğünü farketmedim sanma." Belki de haklıydı. Bu son günlerde kilo almak yerine vermiş bile olabilirdim.

 

Gülümseyerek ona baktım ardından çatalı elime alarak tabaktaki etlerden birini ağzıma götürdüm. Son günler ilk kez böylesine huzurlu bir kahvaltı ediyordum. Ve uzun zaman sonra hepimiz ilk kez aynı masadaydık.

 

Ceylan Zahir'in sağında oturmuştu. Ve Karaca solunda. İkisi ara sıra kendi aralarında konuşuyor ara sıra bizim sohbetimize katılıyordu. Devran, Özlem'i kollarına almış onu kendi elleriyle besliyordu. Özlem'de bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Narin'de onların hemen yanındaydı ve ara sıra kızına bir şeyler yediriyordu. Her ne kadar ayrı olsalarda Özlem için bir araya gelmekten çekinmiyordular. Özlem varken her şey iyiydi ama Özlem onların yanında olmadığı an kavga etmekten geri durmuyordular.

 

Abim ve Zerda yakındı. Ve Süleyman Zerda ile Karaca'nın arasındaki sandalyede oturuyordu. Ara sıra bakışları birbirlerine kayıyor hemen önlerine dönüyordular. Hem birbirlerinden köşe bucak kaçıyor hem de yan yana oturuyordular.

 

Aziz abi abimle Zerda'nın arasına oturmuştu. Ve abim bu durumdan hiç hoşnut değildi. Yediği yemeği bile sıkıntıyla yiyordu. "Acaba aramızdan ne zaman kalkarsın?" Diye sordu elindeki etten bir ısırık daha alırken.

 

Ancak Aziz abi onları hiç umursamadan yemeye devam etti. "Abi." Zerda bıkkın bir sesle fısıldadı. "Sana diyor?"

 

"Ha?" Aziz abi kaşlarını kaldırıp kardeşine baktı. "Kim?" Kesinlikle duymuştu ama duymamış gibi yapıyordu.

 

"Allah'ın bana kaynana vermesine gerek yok." Elindeki yemeği tabağa iterek geri yaslandı ve Aziz'i gösterdi. Dudaklarını birbirine bastırıp sahte bir tebessüm etti. "Sağolsun, aratmıyor."

 

"Tüm görevleri üstlenmekten mutluyum." Aziz abi hiç bozuntuya vermedi.

 

"Ulan o kız benim nişanlım!"

 

"Bana ne anasını satayım, alırken bana mı sordun?"

 

"Evet!"

 

"Sormayaydın! Vermiyorum vazgeçtim, ayırıyorum sizi." Zerda ağlamaklı bir sesle alnını masaya bıraktığında abimde elleriyle yüzünü ovuşturdu.

 

"Ulan piç kurusu!" Sabırsız bir sesle sandalyesini hafifçe öne itti. "Sen keyfine göre bizi ayırıp nişanlayamazsın!"

 

"Kim demiş onu?" Aziz abi beyefendi beyefendi yemeğini yerken çatalın ucundaki salatayı ağzına koydu ve çiğnedi. "Ayırdım."

 

"Katil olacağım!" Abim öfkeyle çatal bıçağını alıp yemek yemeye devam etti. Tüm sinirini tabağındaki etten çıkarıyordu. "Bir gün bunun katili ben olacağım!"

 

"Ula bir susun, ağız tadıyla yemek yedirmeyun insan!" Zahir ağzında çiğnediği yemekle herşeyden bezmiş bir nefes verdi. "Tufan sende evleneceksen evlen ulan, ben bu hıyarun her seferunde sizi ayirmasunu izlemek zorunda mıyum? Gelmem ula! Tekrar kız isteme filan olursa gelmem. O kravatuda bir daha takmam!" Hâlâ bunu hatırlayınca geriliyordu.

 

Ceylan başını eğip ona baktı. "Ben istesem takmaz mısını? Hem sen kravatdan bu kadar nefret ediyorsan düğünde nasıl takacaksın?" Ceylan düğünden söz eder etmez Zahir abinin ifadesi aydınlandı. Bu hali yüzümde gülüşe sebep oldu.

 

"O zaman takarum." Hızla başını salladı. "Sen iste takarum."

 

"Kırk yılın sert erkeğuni kaybettuk." Cafer gülerek konuştu. "Bu nazik hallerun çok sevdum Zahir hep böyle kal." Zahir abi gözlerini Ceylan'dan çevirip Cafer'e baktığında anında yumuşak bakışları silinmiş yerini soğukluk almıştı.

 

"Yemeğunu ye Cafer." Anlaşılan sevdiği kadından başkasına gülümseyeceği yoktu.

 

"Adam bize bakunca 180 derece değişeyi." Ürkek bir tebesüm etti. "Sen Ceylan'a bakmaya devam et. Böyle çok ürkütücü görüneyin korkayim."

 

"Sende herşeyden korkuyorsun." Ayşin çocuk haliyle bir kez daha Cafer'e ilişti. Nisa gülüşünü saklamaya çalışırken başını eğip kucağında oturan kızının kulağına konuştu.

 

"Kızım ayıp."

 

"Yorma boşa dilini." Cafer başını iki yana salladı. "Laftan anlamayi bu cimcime."

 

"Sensin gerizekalı." Dedi Ayşin hızla Cafer'in cümlesini kendine hakeret sayarak. "Bak bağırırım!"

 

"Aman!" Cafer hızla kulaklarını tıkadı. "Aman sus, demeduk bir şey. Cır cır cır!"

 

"Ayşin tamam." Dedi Nisa uyaran sesiyle. "İnsan hiç böyle konuşur mu kendinden büyük birisiyle?"

 

"Ne büyüğü anne? Çocuk gibi o geçen benimle birlikte prenseslerle oynuyordu!" Dediğinde masadan gülüşler koptu. Cafer gözlerini devirmemek için zor durdu.

 

"Ula prensesler çok güzeldi, ne yapayim? Bir kaç tanesuni çaldum bir ara satup para edeceğum kendume." Yok artık.

 

"Çaldın mı?" Ayşin şokla ona baktı. "İki bebeğim yoktu sen mi aldın!"

 

"Ettum oni." Ellerini kulaklarından çekti ve bardağındaki meyve suyundan bir yudum alarak gururla konuştu.

 

"Cafer çocuğun oyuncaklarını mı çaldın?" Yavuz hayret içinde sorduğunda, Cafer başını bize doğru çevirerek fısıldadı.

 

"Ne çalacağum ula? Beş para etmez. Camdan attum. Uğraşmak hoşuma gideyi karuşma."

 

"Ha beş para etse çalacaktın?" Dedi Süleyman gülerek.

 

"Oyuncakların kafasuni koparmuş nasi etsun o kadar. Etse satardum!" Birde bu durum için hayıflanıyordu.

 

"Cafer senden adam olmaz." Dedi Devran şüphe eder sesiyle.

 

"Sağol canum."

 

"Oyuncaklarımı geri vereceksin!" Ayşin yüksek sesiyle bağırınca, Cafer başını salladı.

 

"He he edeceğum oni bekle."

 

"Ya anne!" Ayşin hızla gözlerini doldurup annesine baktı. "Bana ne ben oyuncaklarımı istiyorum!"

 

"Üzülme Ayşin, ben oyuncaklarımı sana veririm." Dedi Özlem ağzındaki lokmayi çiğnerken. Ayşin onun sözleriyle Özlem'e baktı. Ona karşı yumuşaktı ama Cafer'e karşı hiç değildi.

 

"Teşekkür ederim, ama o benim oyuncaklarımı verecek!" Düşmanına bakar gözlerle Cafer'e bakmaya başladı. Ardından dil çıkardı. Cafer'de hiç vakit kaybetmeden ona dil çıkardı. İkiside gerçekten çocuk gibiydi. Bazen harika anlaşıyor bazen didişip duruyordular.

 

"Ben ikinizede alırım oyuncak." Devran bu konuyu kapatmaya çalışarak konuştu. "Hadi yiyin yemeklerinizi." Ayşin yüzünü düşürerek yemeğine devam ettiğinde Özlem'de aynısını yapmıştı.

 

Bu halleri gözlerime çok tatlı geldi. Bakışlarımı onlardan zar zor alarak geri tabağıma baktım ve yemeye devam ettim. Ta ki gözlerim masada gezinip çikolataya kayana kadar.

 

"Yavuz, çikolata mı o?" Kasede gerçekten eritilmiş çikolata vardı.

 

"Aha başlıyor bizim afacanlar." Uzanıp çikolatayı aldı ve önüme koydu. "Başka ne istiyorsun?"

 

"Turşuyu ver." Dediğimde bu kez hiç garipsemeden turşuyu alıp bana uzattı. Ama bu yetmezdi ki canım soğuk bir şeylerde istiyordu. Turşuyu çikolataya daldırıp ısırdığımda tüm masa bana şokla bakmaya başladı.

 

"Ne?" Yüzünü buruşturan abime baktım ve turşuyu ona uzattım. "Baksana tadına, çok güzel."

 

"Aman, sağol abisinin gülü." Gülümseyerek başını geri çekti. "Ye sen afiyet olsun."

 

"Niye ya?" Omuzlarımı kendime çektim. "Valla çok güzel." Başımı Yavuz'a çevirdim. "Dondurma var mıdır burada?" Yavuz sözlerimle çok az güldü. Ardından garsona seslendi.

 

"Oğlum bize bir kase dondurma getir!" Garson hızla başını sallayıp içeri yürüdüğünde bir kez daha turşuyu çikolataya batırıp ısırık aldım. Rahat bir nefes verdim. Canım hem tuzlu hem de tatlı bir şeyler çektiği için ikisini karıştırmak bana hiç garip gelmiyordu.

 

Gözlerimi masada gezdirdim ve abimin uzanıp aldığı lavaşa baktım.

 

"Abi, şu lavaşı bana uzatsana."

 

"Bunu?" Yemeğini elinden aldığımı biliyordum ve o kalan son lavaştı. O dayanabilirdi ben dayanamazdım.

 

"Evet? Ne var? Hamileyim ben. Sen sonradan yersin." Lavaşı elinden kaptım ve tebessüm ettim. "Teşekkürler."

 

Afalladı. "Rica ederim." Gülüşünü gizlemeye çalışarak konuştu. "Ne yapacaksın ona?"

 

"Çikolata sürüp arasına limon sıkacağım, yiyecek misin?" Abim anında midesini tuttu. Gülüşü silindi. "Af buyur?"

 

"Nerenun lezetti ula o-" Cafer abi konuşmak istediğinde, Yavuz hızla benim sandalyemin arkasından uzanıp omzuna vurdu.

 

"Sus!"

 

"Ne var ula? Garip olan ben miyim? Karun çikolataya limon sıkayi!"

 

"Ben mi garibim abi?" Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Alacağın olsun." Elimdeki lavaşı tabağa bırakıp geri yaslandım. "Yemiyorum, zaten yedirmeyin siz bana bir şey. Lokmalarımıda sayın."

 

"Cafer seni boğacağım!" Dedi Yavuz yarım bıraktığım işime devam ederek lavaşa çikolata sürerken. Bense kollarımı göğsümde kenetlemiştim. "Bir kez daha karımın yediğine laf edersen sana aynısından yedirim."

 

"Ula ben ne dedum?"

 

"Ne diyeceksin abi? Harika lezzetime laf ediyorsun yani benim damak zevkim mi kötü!"

 

"Uy," Cafer yutkundu. "Ha sen ona alundun?"

 

"Kap çenenu, Cafer. Konuştukça batayisin." Dedi Zahir abi ve uzanıp ekmeklerden birini aldı. "Hafsa güzel diyorsa, deneruz." Yaptığı şeyle merakla ona bakmaya başladım. Kendi tarafında olan çikolatadan ekmeğe sürüp baya üstüne limon sıktığında güldüm.

 

"Abi ne yapıyorsun?" Bir ısırık alıp yemeye başladı.

 

"Kardeşumun damak zevku nasi ona bakayrum." Omuzlarını kendine çekti. "Gayette güzel." Sırf ben yemeye devam edeyim diye yaptığı bu şey kalbimi sıcacık etti. Yavuz hazırladığı lavaşı bana uzattığında onu aldım ve bir ısırık aldım. Zahir abi bana göz kırptığında gülümsedim ve yemeye devam ettim.

 

Yalan değil nazımla oynanamasını seviyordum. Özellikle bunu Yavuz yaptığında pek bir hoşuma gidiyordu. Benim için elleriyle bir şeyler hazırlamasını çok seviyordum.

 

Ben yemeğimi yerken garson dondurma getirdi. Fazlasıyla yemiştim. Onu da üstüne yiyince iyice şişmiştim diyebiliriz. Kaç gündür doğru dürüst kendimle ilgilendiğim yoktu ve farketmiştim ki bana en güzel bakan Yavuz'du. Onun bana karşı ilgisi çok başkaydı.

 

"Patlayacağım." Abim geri yaslanıp bacaklarını çok az açarak elini karnına yasladı.

 

"Kim dedi sana o kadar ye diye?" Diye sordu Aziz abi ama onun da abimden aşağı kalır yanı yoktu.

 

Abim başını ona doğru çevirdi soğuk bakışlarla konuştu. "Sinirden yedim."

 

"İyi." Aziz abi baygın bakışlarını önüne çevirip karnına bir kez hafifçe vurdu. "Desene bu gidişle 200 kilo olursun." Abimin anında kaşları çatıldı. Aziz abi açık açık Zerda'yı sana yar etmem sinirden yer yer patlarsın demek istiyordu.

 

"Sabır, Allah'ım sabır." Gözlerini yukarı kaldırdı. "Sabır."

 

"Bence biz haberi verelim." Dedi Zerda ama sesinde çok az alay duydum. Anında anlamayarak ona baktım. Neyden bahsediyordu?

 

"Ne haberi?" Dedi Ceylan düşüncelerime tercüman olarak. Zerda gülümseyerek yerinde doğruldu.

 

"Biz düğün günü aldık." Anında gözlerim genişledi.

 

"Ney!" Aziz abi yerinde hızla kıpırdandı ama dengesini kaybettiği an sandalyesi geri iteklendi eli masaya tutunmak istesede başarısız oldu ve sırtüstü düştü. "Of, belim!"

 

"Abi!" Zerda korkuyla ayağa kalktığı an abim keyifle sırıttı.

 

"Düğün iki ay sonra." Kollarını başının arkasına yastık misali kaldırdı. "Yakında evleniyoruz."

 

"Abi? Ciddi misin?" Neşeyle sorduğumda Aziz abiyi duyduklarımdan dolayı unutmuştum.

 

"Hiç bu kadar ciddi olmamıştım." Abimi daha önce böylesine mutlu gördüğümü hatırlamıyordum.

 

"İyi misin abi? Kalk!" Zerda dalyan gibi adamı kaldırmakta zorlanıyordu.

 

"Ulan of," Aziz abi söylene söylene çok az doğruldu ve zorlukla dirseğini masaya yaslayıp başını çıkardı. "Yanlış duydun deyin."

 

"Çok doğri duydin." Dedi Cafer.

 

"Evleniyorlar abi." Süleyman sahte bir üzütüyle konuştu.

 

"İki ay sonraymiş, Aziz." Dedi Zahir abi keyifle kolunu Ceylan'ın omuzlarına sarırken.

 

"Ha böyle baya düğün salonu, gelinlik, damatlık." Dedi Ceylan.

 

"Damat ben oluyorum." Abim keyifle kendini gösterdi.

 

"Baya doğru abi." Fısıldadım. "Evleniyorlarmış."

 

"Hayırlı olsun diyelim." Devran'da bize katıldı. "Başka ne demek düşer?"

 

"Şahitleride ben olacağım." Dedi Narin.

 

"Diğeride ben." Dedi yavuz.

 

"Bana bir şey oluyor." Aziz abi bunu söyler söylemez geri yere uzandı.

 

"Ya abi bir doksan adamsın düşüp düşüp durma kaldıramıyorum!" Zerda'nın isyanın ardından abiminde sandalyesi pat diye yere düştü.

 

"Allah!" Ağzından acı dolu bir haykırış koptu. Bunu Aziz abi yapmıştı!

 

"Abi!" Telaşla ayağa kalktım. "İyi misin?"

 

"Ulan iyiyim!" Acıyla tısladı. "Bu adam keyfimi bozamaz kendime söz verdim."

 

"Senin keyfinede sana da, evlenemek yok demedim mi!" Aziz abi yerde dönerek abimin üstüne çıkıp yakasına yapıştı.

 

"Ay," Yavuz'un koluna yapıştım. "Kalk bir şey yap öldürecek abimi!"

 

"Hafsa'm bir şey yapmaz, kardeş onlar-"

 

"Yavuz sana kalk dedim!" Bağırdığım an Yavuz küçük çocuklar gibi yerinde dikeldi ve ayağa kalktı.

 

"Söyle karım."

 

"Al onu abimin üstünden." Dedim üzüntü dolu sesimle.

 

"Alayım." Abimle, Aziz abi yerde çocuklar gibi boğuşmaya başlamıştı. Abim bu kez Aziz abiyi çevirip üstüne çıktı.

 

"Valla umrumda değil." Kaşlarını yukarı itti. "Keyfimi bozamazsın, düğün günü aldık iki ay sonra da evleniyoruz. Düğün de tam altın isterim ona göre." Aziz abi öfkeyle onu itip üstüne çıktı.

 

"Kıçına takacağım altını merak etme, hemde mermi olanından!"

 

"Yavrum," Yavuz yutkunarak konuştu. "Ben hiç karışmayayım, hasta adamım." Abimle Aziz abinin arasına girerse kurtulamayacağını biliyordu.

 

"Valla sapasağlamsın." İyneleyici bir sesle konuştuğumda kolunu belime sardı.

 

"Hastayım." Yanağımı öptü. "Senin hastan." Hemen de konudan sıyrılmayı başarıyordu.

 

"Sen karışma." Cafer'i dürtükledim. "Kalk ayır onları." Cafer ağzına koymaya hazır olduğu lokmayla şok dolu gözlerini bana çevirdi ardından gülerek kaşlarını yukarı itti.

 

"Yok." Başını iki yana salladı. "Aklumu peyr ekmekle yemedum."

 

"Ya öldürsün mü abimi?"

 

"Öldüreceğim abini!" Yumruğunu abimin yüzüne geçirdiğinde şokla yerimde irkildim.

 

"Abi yapmasana!" Zerda onun koluna asıldı ama asıl Aziz abiyi iten şey abimin yumruğu oldu.

 

"Süleyman, sence hangisi alır?" Zahir abi sırıtarak konuştu.

 

"Bence Aziz." Onları ilk tanıdığım zaman da başkalarının kavgalarına dışarıdan bakıp fikir yürütüyordular hâlâ aynıydılar. Sanırım değişecekleri yoktu.

 

"Öyle deme ula, Tufan'da fena değul." Ciddi bir sesle konuştu.

 

"Normal mi böyle birbirlerini dövmeleri?" Karaca endişeyle sorduğunda, Süleyman başını salladı.

 

"Alışırsın." Gerçekten öyleydi.

 

Alışmıştık.

 

Dakikalarca birbirlerini dövdükten sonra ikiside restoranın ortasında uzun uzadı yatıyordu. Nefes nefese kalmıştılar. Bizse yerlerimize oturmuş azarlar gözlerle onları izliyorduk. Ya da sadece ben öyle izliyordum.

 

"Mutlu musunuz?" Dedi Zerda ellerini beline koymuş çocuklarına bakan gözlerle onlara bakarak. Bir tek Zerda ikisinin başında durmakla meşguldü.

 

"Çok." Aziz abi nefesini dererek konuştu. "İyi misin lan?"

 

"Kim?" Dedi abim kafasına aldığı darbelerden dolayı sersemlemiş şekilde. "Ben? Çok iyi." Çok az doğruldu. "Ama omzum ağrıyor, sert vurmuşsun oğlum."

 

"Sende benim burnumu kırıyordun." Aziz abi yorgun ve alaycı sesiyle konuştu. "İyi oldu."

 

"Şey." Garson yanımıza gelirken yutkunarak konuştu. "Buranın zararını ödeyeceksiniz değil mi?" Dalaşırken her yeri de kırıp dökmüştüler.

 

Yavuz başını salladı. "Öderiz öderiz." Sıkıntılı bir nefes verdi. "Bu iki çocuğun hesabı bizde."

 

"Sus be." Abim ona söylene söylene ayağa kalktı ve elini Aziz'e uzattı. Aziz abi abimin eline baktı ardından eline tükürerek kendisi ayağa kalktı.

 

"Oğlum napıyorsun iğrenç iğrenç ya!"

 

"Yüzüne tükürmediğime dua et!" Birbirleriyle anlaşma süreleri sadece beş saniyeydi.

 

"Ya gözlerimi açsana!" Dedi Özlem sitemle, kavga başladığı andan itibaren Devran onun gözlerini elleriyle kapatmıştı. "Bitirmediler mi?"

 

"Dur kızım," Nazik bir sesle konuştu hemen ardından abimlere baktı. "Bitirdiniz mi lan?" Hoşnutsuz bir şekilde sordu.

 

"Bitirdik bitirdik." İkiside yorgun bir şekilde sandaleyeleri düzeltip oturdular.

 

"İyi, bir daha kızımın gözü önünde kavga etmeyin." Özlem'in gözlerinden ellerini çekti.

 

Devran zamanla daha korumacı bir babaya dönüşüyordu. Sandığımızın aksine Özlem'e karşı çok hassastı. "Yeter bıktım sizun bu boş boş kavgalarınızdan." Cafer geri yaslanarak telefonunu çıkardı ve birkaç işlemin ardından bir şarkı açtı. Tabii ki Gümüşhane kızları.

 

Nisa'nın şarkıyı duyar duymaz hafifçe güldüğünü farkettim. "Hiç dinlemiyor muyum demiştin sen bu şarkıyı?" Cafer kısa bir an telefonuyla bakıştı ardından Nisa'ya baktı.

 

"Sevduğumden." Sesinde derin bir ima vardı. "Gümüşhane kızlarıni seveyim." Oldu olacak sana aşığım dese tam olurdu.

 

"Hepsini mi seviyorsun?" Diye sordu, Nisa. Cafer anında dilini damağına vurdu ve ona baktı.

 

"Bir tanesini seveyrum. Onun da gönlü baa varmayi." Cafer'in ciddi olduğu birkaç saniyeden sadece birindeydik.

 

Ama Nisa onun bu sözlerine cevap hızla bakışlarını kaçırdığında Cafer'in bu tepkiye hiç yabancı olmadığını farkettim. Buna alışmış olmalıydı. Belki de Nisa'nın ondan kaçmasına alışıktı. Hem de fazlasıyla.

 

Zahir abi boğazını temizlediğinde gerilen ortamı dağıttı. "Madem şarkı açtun o kadar. Horon tepmeyecez mi?"

 

"Horon?" Güldü Süleyman. "Sen iste tepmez miyiz?" Sandalyesinden kalkarken ceketini çıkarmakla meşguldü.

 

"Ben katılmam." Abim başını geri yatırdı. "Bu it bacağımı ısırdı." Aziz abi bir ara gerçekten abimin bacağını ısırmıştı.

 

"Ben katılırım." Aziz abi abimi pert ettiği için fazlasıyla mutluydu. "Kalk Cafer, sen başlattın horon başıda sensin." Cafer gözlerini Nisa'dan ayırdı. O an anladım ki aslında uğraştıkları şey Cafer'in bozulan moralini düzeltme çabasıydı.

 

Cafer kederini bir kenara bırakıp anında keyiflendi. Üzüntüsü fazla sürmezdi. Hatta onu tanıdığım günden beri üzüldüğünü gördüğüm zamanlar çok azdı. "Geri çeviremeyeceğim bir tekluf."

 

"Değiştir ulan şunu, horonluk bir şeyler aç." Dedi Yavuz ayağa kalkmak isteyerek. Cafer hızla başını sallayıp daha hareketli bir şeyler açtığında Yavuz'un kolunu kavradım.

 

"Sen nereye?" Şu haliyle ona horon oynatacağımı sanıyorsa yanılıyordu.

 

"Horona?" Masum masum konuştuğunda bir yanımın ona hiç kıyası yoktu ama henüz iyileşme dönemindeydi.

 

"Olmaz." Fazlasıyla net tavrım onu afallatı.

 

"Niye ya?" Gerçekten onlara katılmayı çok istiyordu.

 

"İyileşme sürecinde olduğun için olmasın?"

 

"İyiyim ben, horon tepemeyecek kadar kötü değilim." İstekle konuştu. "Katılayım."

 

"Olmaz." Durumu için endişe etmezsem onu bırakırdım. "Yanımda oturacaksın." Kolumu koluna geçirdim. Böylece geri yerine oturmak zorunda kaldı. Hareketli bir oyun olmasaydı izin verirdim ancak kendini yormak bir süre daha ona yasaktı. Sıkıntılı bir nefes verdi.

 

"Hay arkadaş, iznin olmadan kalkıp gidemiyorum da," Başını bana çevirdi. "Tatlı dilinden mi şeytan tüyünden mi bilmem ama sen baya baya bana emir veriyorsun bende her seferinde bunu yiyorum."

 

"E sende şikayteçi değilsin." Sesime neşe yansıdı.

 

"Orası öyle." Nefesini vererek iyice geri yaslandı. "Karıma şikayetlenecek yürek yok bende." Ona karşı aldığım sert tavır yumuşarken iki dudağım arasından sesli bir gülüş kaçtı. Başımı omzuna yasladığımda onun da güldüğünü duydum ve dudakları saçlarıma yaslandı.

 

Bizimkiler çoktan horon tepmeye başlamıştı. İsmini bilmiyordum ama tam horonluk bir muzik çalıyordu. Cafer abi baştaydı. Aziz abiyle Zahir abi yan yana. Süleyman, Aziz abinin sağındaydı ve garipsemediğim şeylerden biri Zerda ile Ceylan'da onlara katılmıştı. Hamile olmasaydım bende katılırdım ancak Yavuz'un yanında oturup onları izlemek benim için yeterliydi. Neşeleri daha oradan bize de bulaşıyordu.

 

Kalkmayan biz, Karaca ve Devran ile Narin'di. Saniyeler içinde Nisa'da onlara katılmıştı çünkü Ceylan onun da gelmesini istemişti. Özlem Narin'in kucağında ve Ayşin'de benim oturduğum sandalyenin yanında neşeyle onları izliyordu.

 

Hepsi aynı sırayla birbirilerine ayak uyuduruyordu.

 

"Hayde!" Dedi Cafer neşeyle. Hemen ardından dizlerini hafifçe kırıp ayaklarını yere bastığında abimler onunla birlikte bu hareketleri tekrarlamıştı. Ayakların sesi zeminle buluşarak etrafta yankı bıraktıkça onlarda hızlanıyordu. Kollarını çok az kaldırıp birkaç adım gerilediler. Aynı durum bir kez daha tekrar etti.

 

Abim keyifle onları izlerken gözlerinde neşe parladı. Ardından bakışları Zerda'ya ilişti. Bunu fırsat bilerek ayağa kalktı ve bir eli boşta kalan Zerda'nın serçe parmağına serçe parmağını doladı.

 

Cafer horona devam etti. Ona eşlik eden abimler aynı ayak hareketlerini tekrarlarken birkaç adım ayakları yere çarptı. Aynı şekilde omuzlarıda birbirlerine değdi. Hafifçe kollarını kaldırıp omuzlarını bu kez hareket ettirdiklerinde ortaya çıkan görüntü fazlasıyla hoştu. Hepsi bunu fazlasıyla iyi yapıyordu.

 

"İyileştiğim an o zeminin tozunu attıracağım ona göre." Dedi Yavuz hayran sesiyle. Böyle şeyleri çok seviyordu ve katılamamak onu üzüyordu. Başımı çok az kaldırıp yüzüne baktım.

 

"Bunu yaptığında bende bebeklerimizi arabalarına bırakıp sana eşlik edeceğim." Gözleri hızla abimleri terketti. Benimle kesişen bakışlarında sadece saf sevgi yer edindi.

 

Hayal etti. O günleri hayal etmek irislerinin genişlemesine sebep oldu. Mutluluk her zerresine akın ettiğinde yüzü bunu belli etti.

 

"Hayali bile güzel." Hasret dolu sesiyle konuştu. "O günlerin yakın olduğunu bilmek güzel. Onları," Elini karnıma yasladı. Anında küçük bir hareketlenme olduğunda hafifçe güldüm. Bebeklerim onu hissettiği an kıpırdanıyordu. "Böyle hissetmek çok güzel. Sen güzelsin, Hafsa." Gözlerini karnımdan yüzüme çıkardı. "Çok güzelsin."

 

"Öyle miyim?" İçim gider gibi sorarak başımı omzuma doğru eğdim. "Hamilelikte yakıştı mı bana?"

 

"Bir sana yakıştı." Eli karnımı terketti ve usulca çenemi işaret parmağıyla baş parmağı arasına aldı. "Senden güzelini görmedim."

 

"Benden güzelleride vardır." Dünyadaki tek güzel kadın ben değildim. Ama Yavuz'un bakışı bana böyle olduğumu düşündürüyordu.

 

"Gözümün güzel gördüğü bir tek sensin." Yüz hatlarım yumuşarken tuttuğum nefes usulca dudaklarım arasından kaçarak havaya karıştı.

 

Bu adamın niyeti beni dünyadaki tek güzel kadın olduğuma inandırmaksa bunu kesinlikle başarmıştı.

 

Birkaç saniye öyle birbirimizi izledik. Bu sessizlik bile bize yetiyordu. Diğerleri kendi eğlencelerine kapılmıştı ancak biz birbirimizin bakışlarında kaybolmayı daha çok seviyorduk. Ta ki abimler yorulana ve daha sakin bir şarkı çalana kadar.

 

Yavuz'un dudaklarına bir gülüş akın etti. "Buna da hayır diyemezsin." Şarkının sesi restoranda yankılandı ve Yavuz ayağa kalkarak elini bana uzattı. "Bir dans, söz daha sonrasında kendimi hiç yormayacak hareket bile etmeyeceğim ama dans edelim." Geri çeviremeyeceğim bir ses tonuyla fısıldadı. "Özledim Hafsa, seninle her anımı özledim."

 

Hayır diyemedim. Uzattığı eline baktım ve saniye bile harcamadan elimi onun eline yerleştirip ayağa kalktım. Aramızda çok az bir mesafe bırakarak elini belime yerleştirdi. Benim elim onun omzunu bulduğunda havada asılı kalan elimi daha sıkı tuttu ve rahat bir nefes verdi. Bu an çok değerliydi. Bu an bizim tüm acılarımızın bir telafisiydi.

 

Sadece biz değil abimde Zerda'yı dansa kaldırmıştı. Ve az önce birbirlerinden kaçan Nisa ve Cafer'de bize eşlik etmişti. Sanırım üç çift kendi duygularımızda kaybolmuş bir şekilde dans ediyorduk. Aziz abi şaşırtıcı bir şekilde kenarda oturmuş bu kez abimleri bölmemişti. Bazen kavga çıkarsa bile onları bir arada görmeyi sevdiğini biliyordum sadece Zerda'yı paylaşamıyordu.

 

"Hadi," Dedi Ceylan istekli bir sesle. "Bizde dans edelim."

 

"Ben dans etmeyu bilmem." Zahir abi telaşla konuştu. "Ayağına basarum, canın acır." Ceylan'ın ifadesi anında bir çocuğun masumluğunu aldı.

 

"Acımaz." Sesinde sıcaklık vardı. "Ben sana öğretirim." Zahir abinin elini tutarak onu yanımıza çekti. İkisi dans etmeye başladığında bu hallerine çok az gülerek geri Yavuz'a baktım. Aynı o da benim gibi Zahir abinin bu hallerine gülmüştü.

 

Elimi elinden ayırdım ve kollarımı boynuna sardım. Boştaki eli aşağı inerek belime yaslandı. Hafif hareketlerle etrafımızda dönerken başını hafifçe eğerek alnını alnıma yasladı. "Zalımın kızı." Ah eder gibi fısıldadı. "Sana neden böyle sesleniyorum biliyor musun?" Dudaklarımda huzur dolu bir tebessüm varken gözlerimi gözlerine diktim.

 

"Nedenmiş?"

 

"Bir kez olsun gözün gözüme değmediği için." Sözleri usulca kalbime sızdı. "İnsan bu kadar zalim olur mu, Hafsa?" Sakindi sesi.

 

Bir şekilde ısınan kalbim yavaşça acıdı.

 

"Hiç mi görmedim Yavuz ben seni?" Suskun kelimelerim ilk kez böylesine açık konuştu.

 

"Bir önemi yok." Bir kez daha redetti canımı yakmayı. "Ben senin gönlünce yabancı olmayada razıydım. Yar olmayada." Belime yaslı olan ellerinden birini çekerek yukarı kaldırdı ve nazikçe yüzüme gelen saçlarımı geri itekledi.

 

Ardından parmakları alnımı kapatan kahküllerimi çok nazik bir şekilde kenara itti. "Ben bu zalimliğini bile seviyorum. Senden bana gelen her şeyi seviyorum." Başını öne eğerek sıcak dudaklarını alnıma bastırdı. Bu duyguyla beraber gözlerim kısa bir an kapandı.

 

"Hiç çıktın mı karşıma?" Fısıltıyla sordum.

 

"Beni gördün." Şokla gözlerimi kırpıştırdım. "Sekiz sene önce, Hafsa. O meydanda gözlerimin içine bakarak yanımdan geçip gittin. Sen bende ne gördün bilmiyorum ama ben sende kendimi gördüm. Kaybettiğim kendimi." İşte bunu beklemiyordum. O gün Yavuz'u görmüştüm.

 

Bunu bilmek beni bozguna uğrattı.

 

"Gördüm mü?" Nasıl unutmuştum?

 

"Gördün." Kehribar harelerinde saf duygular yerini korudu. "Ama bir yerim yoktu. O gün sende bir yerim yoktu, Hafsa'm." Beni kırmak için söylemedi bunları. Aksine hayranlıkla söyledi.

 

Bir yer değildi ona gereken. Yavuz beni karşılıksız sevdiğini her an dile getiriyordu. Onun benden bir beklentisi yoktu ama umudu vardı. Bense o umudu yedi sene gözden uzak bir yere bırakmıştım.

 

Onu hatırlamıyordum. Hatta o güne dair aklıma kalan tek şey benim bir kavgaya karıştığımdı. Aklım bu anıyı silmiş olabilir miydi bilmiyordum ama o güne dair pek bir şey hatırlamıyordum.

 

"Neden benimle hiç konuşmadın?" Diye sordum sessizce. Şarkının ritmine göre hareket etmeye devam ederken gülümsedi.

 

"Gönlümüde dilimide güzelliğin öylesine lâl etti ki çözülmesi yedi senemi buldu." Göğsü sesli bir nefesle kalkıp indi. "Yedi senem seni buldu. Ama en önemlisi zalımın kızı." Bozduğu kahküllerimi aynı hareketlerle ve büyük bir özenle düzeltti.

 

"Sen beni buldun." Aynı eli yanağıma indi. "Sen bana geldin, Hafsa. Bende sende tutuklu kaldım." Yanağımı izleyen işaret parmağı aşağı kaydı. Çene hattımdan boynuma oradan göğsüme ve tam kalbimin üstünde durdu. "Anahtarı burada." Kalbim hızlandı.

 

O bunu hissetti. Bunu hissetmek hoşuna gitti. Bende bu duygularla savaşırken kızaran yanaklarımla gözlerimi yüzüne çıkardım.

 

Sanırım biz her gün birbirimizde aşkı tadan iki kişiydik.

 

"Sonsuza kadar burada." Başımı çok az omzuma eğdim. "Sonsuza kadar kalbimde." Onun aşkı benim kalbimin en derininde bana aitti.

 

Abim burada olmasa onu öperdim.

 

                                         🌊

 

Yazar.

 

Şarkılar devam etti. Sezen aksunun şarkılarına bu kez seni kimler aldı eşlik etti. Devran usulca gözlerini dans eden çiftlerin üstünde gezdirdi. Harelerinde bir şeyler titreşti. Gözleri Narin'in yüzüne indi. Kollarındaki kızı uyuyakaldığı için konuşmaktan hiç çekinmedi.

 

"Yıllar önce bugün," Düz bir tınıya sahipti dudakları arasından çıkan kelimeler. "Bana ne demiştin biliyor musun?" Narin bakışlarını Yavuz ve Hafsa'dan ayırdı. Hemen yanında oturan Devran'a çevirdi.

 

"Sevdasız kal." O gün büyük bir istekle ağzından çıkan kelimeler, bu gün isteksizdi.

 

"Nasıl bir ah ettin, Narin?" Sesi kısıldı. "Kavuşmak haram oldu." Narin boğazına oturan yumruyu hissetti ve onu yutmak zor geldi.

 

"Belki de hep haramdı, Devran." Buruk bir bakış vardı gözlerinde. "Senin sevdan bana haramdı."

 

Narin'in gözünde aşkı ona haramdı. Bu aşk ona en büyük acıları tattırmıştı.

 

"Aşkın haramı oluyor mu, Narin?" Devran içli sesini gizleyemedi.

 

"Günahı oluyor." Gözleri kızına indi. Dudaklarında titrek bir tebessüm oluştu. "O tek doğrusu."

 

"Onun için," Devran'ın çene kasları gerilirken gözkapakları çok az titreşti. "En azından onun için, denesek olmaz mı?" Kahverengi gözbebekleri ağır bir hareketle karşısında oturan kadının yüzüne çıktı. "Ben seninle bir aile olmayı çok istedim, Narin." Narin birkaç saniye duraksadı.

 

Devran'ın bu cesareti onu yaralayacak türdendi.

 

"Bizden bir aile olmaz, Devran." Sesi kırgındı. "Nasıl olsun? Aile olmayı bile bilmiyoruz." Omuzlarını kendine çekerken gözleri doldu. "Bilmediğimiz bir şey olamayız. Görmediğimiz bir şeyi bilemeyiz. Her günümüz kavgayla geçer, ben bir aile olamam. Sen bir aile olamazsın. Baba oluruz, anne oluruz. Ama aile olamayız."

 

"Öğreniriz." Devran bir kez daha umudunu kaybetmedi. "Narin yapma bu kadar kaybetmiş olamazsın umudunu." Başını iki yana salladı. "Kendim için istemiyorum, bir halta yaramayan adamın tekiyim biliyorum ama dayanamam." Yutkundu. "Onsuz dayanamam. Tek varlığım o kaldı, Narin. Onsuz tek günüm geçmesin istiyorum. Allah var aynı şeyi senin için de istiyorum. Uzak ol istemiyorum." Gözleri kollarında uyuyan kızına indi. İstediği şeyin fazla olduğunu biliyordu.

 

"Onu benden alma." Bu kez sesine korku akın etti. "Biliyorum, kızımızıda alıp gitmeyi çok istiyorsun ama yapma." Bu yalan değildi. Narin ilk fırsatta Özlem'i de alıp gitmek istiyordu. Ve Devran buna karşı çıkamazdı. İsterse yapardı. Ama yapmayacaktı. Narin giderken onu durduramayacaktı.

 

Çünkü hakettiğini düşünecekti. Bir gün Özlem'de ondan giderse Devran bunu kabullenecekti. "Ben burada kalamıyorum." Narin buralara hiç olmadığı kadar yabancıydı. Devran bu kez başını kaldırdığında gözpınarlarında yaşlar birikti.

 

"Bu kadarını hakettim mi, Narin?" Acıyla konuştu. "Bu kadar yalnızlık reva mı?" Narin'in mavi harelerinde bir şeyler kırıldı. Bunu kimseye reva bilmezdi. Ağır bir duyguydu. Böylesine bir duyguyu düşmanına bile reva bilemeyen Narin sevdiği adama mı reva bilirdi? Sanmıyordu.

 

"Haketmedin." Sakince konuştu. "O kadarını kimse haketmez." Göz ucu ona baktı. "Ama ben haketmiştim. Değil mi Devran? Çünkü delirdim. Yalnızlık beni delirtti sen sandığım duvarlarla konuştum." Dudaklarındaki gülüş titredi. "Şimdi söyle bana," sesinde sitem vardı. "Bir daha aile olacak kadar güvenir miyim ben sana?"

 

Devran göğsüne takılan nefesi hissetti. Karşısında ona böylesine acı dolu bakışlarla bakan kadına karşı tek hisettiği suçluluk duygusuydu.

 

"Denemeden bilemeyiz. Bir ihtimal uğruna hayır deme, Narin." Her şeyden çok bunu denemek istiyordu. En azından son bir şansları varsa olur olmaz mı bilmek istiyordu.

 

"Mezarlıkta bana tenin tenime değmesin demiştin." İshak'ın mezarında Devran'ın ona söylediği şeyleri hatırlamak bir şekilde canını acıttı.

 

"O zaman bir şeyleri düzeltecek kadar güçlü değildim." Zaman geçmişti. Geçen haftalar ve kızından aldığı güç biraz olsun ona destek olmuştu. Bir şeyleri düşünüp kendi kafasında verdiği savaşla beraber sevdası için devam etme kararı almıştı. En azından kızı için bu ayrılığı bir kenara itmişti. "Şu anda değilim, ama deneyecek kadar gücüm var." Elinin tersiyle itmek istemediği bir şeydi bu onun.

 

Narin dirseklerini dizlerinden ayırarak geri yaslandı. Zihnindeki düşünceler dolaşıp dururken gözleri Devran'ın ona bakan çaresiz bakışlarında takılı kaldı. Hemen ardından huzurla uyuyan kızının yüzüne indi. Kendisi olsaydı ve bir kızı olmasaydı bu ihtimale fırsat bile vermez çıkar giderdi. Ancak babasına bağlanmaya başlayan kızını ayırmak zor olacaktı bunu en iyi o biliyordu.

 

"Zerda'ların düğününe kadar vaktin var." Sadece iki ay. "O zamana kadar, bir aile olduğumuz hissedersem kalırım. Ama bana bunu yaşatamazsan giderim. Kızını istediğin zaman gelip görebilirsin ama seninle aynı şehirde kalmam. Bize zarar verdiğini hissedersem, kalmam." Devran'ın anında kaşları havalandı.

 

Öylesine alışmıştı ki Narin'in hayır cevabına şu an duyduklarına inanmak ona biraz zor geldi. "Sen kabul ediyorsun?" Hafifçe yerinde kıpırdandı ve kızını uyandırmaktan korkan sesiyle sordu. "Kalıyorsun Narin?"

 

"Kalıyorum." Başını ağır ağır salladı. "Bu son şansın, Devran." Onun sözleri üstüne Devran'ın dudaklarında titrek bir gülüş yer edindi. Uzanıp Narin'in elini sıkıca kavradı. Kahverengi hareleri ışıl ışıl olmuştu. Günler sonra ilk kez bir umut hissetti. Sıkı sıkı tutanacağı bir umut.

 

"Söz veriyorum, bunu da mahvetmeyeceğim." Narin elini geri çekmedi. Sessizliği sadece kabulden ibaretti. Zaman ona bazı şeyleri gösterecekti ve tek isteği Devran'ın sözünü tutarak bu şansıda mahvetmemesiydi.

 

Onlar bu konuşmayı bir köşede yaparken, Cafer ile dans etmeye devam eden Nisa'nın telefonu çaldı. "Pardon," Dedi tebessümle ve elini cebine attı. Bir adım geri çekildiğinde ekranda yazan Nevzat ismi afallamasına neden oldu.

 

Cafer anlam veremeyerek gözüne çarpan isime baktı. Nisa'nın beline karşı olan tutuşu çok az gevşerken kaşları çatıldı. "Bu adam seni neden arayi?" İçinde belli belirsiz duygular uyandı ve ilki öfke oldu. Nisa yutkunarak bakışlarını Cafer'in yüzüne çıkardı.

 

"Nisa," Dedi Cafer gözlerinde yer edinen sorgularla. "Niye arayi? Sen baa bu adam gitti demiştun."

 

"Konuşayım, anlatacağım." Dedi ve hızla Cafer'in kolları arasından çıktı. Cafer anlam veremeyerek onun peşinden bakarken Nisa çoktan restoran kapısına yürümeye başlamıştı.

 

İki eli yanlarında yumruk olurken ağzının içinde kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Bu adamın tekrardan ortaya çıkması onu fazlasıyla huzursuz etmişti. Onun bu halini farkeden Yavuz anlam veremeyerek kaşlarını çattı.

 

"Bir şey mi oldu?" Dedi Hafsa, Yavuz'un dağılan dikkatini farkederek.

 

"Cafer'e baksana, iyi durmuyor." Meraklı bir sesle konuştu ve nazikçe Hafsa'yı bırakıp Cafer'in yanına ilerledi. "Cafer, noluyor?"

 

"Bilmeyrum." Sesinde öfke vardı. "Ama öğreneceğum." Daha fazla orada durmak istemediği için Nisa'nın gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Yavuz nefesini vererek onun arkasından baktığında Hafsa yanına yaklaştı.

 

"İyi mi?" Diye sorduğunda Yavuz başını iki yana salladı.

 

"Sanırım değil." Ortalığın karışacağını hissediyordu.

 

"Tufan, Ayşin'i burada tut. Dışarı gelmesun." Dedi Cafer Tufan'ın yanından geçerken omzuna birkaç kez vurarak. Tufan olanlara anlam veremedi ama bir kez başını salladı.

 

Cafer restorandan dışarı adım atmaz gözleri ondan biraz uzakta duran ve telefonda hararetli bir konuşmanın ortasında olan Nisa'yı farketti. Hızlı adımlarla yanına yaklaştı ancak sesini tamamen duymaya başladığında duraksadı.

 

"Bunu böyle mi konuşacağız?" Nisa'nın sesinde öfke vardı. "Şimdi yeri değil." Birkaç saniye karşı taraftan cevap bekledi ve devam etti. "Tamam, konuşmak mı istiyorsun? Gelirim konuşuruz. Ne anlatacaksın merak ediyorum-"

 

"Ne konuşması?" Cafer sert ve soğuk bir tınıyla kendine hakim olamadan sorduğunda, Nisa hızla arkasını döndü. Onu karşısında gördüğünde kısa bir an duraksadı. Ardından vakit kaybetmeden telefonu Nevzat'ın yüzüne kapattı. "Ne konuşacasun sen bu adamla, Nisa? Dinlenilecek bir şey etti mu?"

 

"Öyle değil." Sesinde bir miktar çaresizlik vardı.

 

"Nesi öyle değul?" Kaşlarını çatarken omuzları gerildi. "Sen hâlâ bu adamun seni aramasina izin vereysun, ne halka arayi seni?"

 

"Bir hakla aramıyor, ben ona haddini bildirebilirim. Zaten bunun için konuşmak istiyorum!" Cafer'in onu anlamadan dinlemeden bir sonuca varmasını istemiyordu.

 

"Ula konuşma, bunun içun o heriflen konuşmana gerek yok. Hatta senun o adamı görmeye bile ihtiyacun yok!" Fevri davrandığının farkındaydı ancak içinde kaynayan rahatsızlığa engel olamıyordu. O adam zamanında Nisa'ya fazlasıyla zarar vermişti ve bugün Nisa onunla konuşmak için dahi olsa bir araya gelse yine incinirdi.

 

Cafer bunun yaşanmasını istemiyordu.

 

"Ne yaptığımı biliyorum, onunla görülmemiş bir hesabım var."

 

"Neyun hesabı?" Öfkeyle konuştu. "Sen oğa bebekten bahsettun o da saa aldur dedu bunun hesabı?" Belki de böyle söylememesi gerekiyordu ancak kendine hakim olamadan konuşmuştu. Ve bu sözler Nisa'yı kırmakla kalmamış geçmişide sert bir şekilde yüzüne vurmuştu.

 

"Aynen öyle." Dişlerini sıkarken konuştu. "Bunun hesabı. Ve benim kimden ne hesap sorup ne sormayacağım seni ilgilendirmez. Hayatıma karışma." Yanından geçerek restorana doğru yürüdü.

 

"Ayşin!" Diye seslendi. Masa kapıya fazla uzak olmadığından Ayşin annesinin sesini duyar duymaz sandalyede dikeldi. "Gidiyoruz gel annecim!" Zerda ile Tufan'ın arasındaki sandalyede oturan Ayşin yavaşça inerek kapıya yürümeye başlarken Cafer sabırsız bir nefesle Nisa'nın arkasından bakakaldı.

 

"Böyle mi?" Diye bağırdı Cafer, Ayşin Nisa'nın yanına ulaşırken. "Yıllar evvel olduğu gibi yine onu koluna takup karşuma çıkacamısun, Nisa?"

 

Yıllar önce yaşadığı şeyleri yaşamaktan korkuyordu. Seneler evvel Nisa'ya bir şeylerden bahsedecekken Nisa ondan önce davranmış ona Nevzat'ı anlatmıştı. Cafer her kelimesini yutmuştu. Yenildiğini hissetmişti. Bu sevgisine karşı bir yenilgiydi. Yıllar geçmişti 30 yaşını gelmişti ama aynı duygular hâlâ geçmemiş tekrar bunları yaşama korkusu kalbinde yer edinmişti.

 

Nisa kızının elini kavrarken nefes almakta zorluk çektiği için kısa birkaç saniye gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Sırtı Cafer'e dönükken tuttuğu o nefesi burnundan usulca verdi. "Onu koluma takacak kadar düşmedim." Hafifçe hareketlenip yan dönerek başını Cafer'e doğru çevirdi. "Anladım ki senin de karşına çıkmam bir şey değiştirmiyor. Böyle saçma sapan şeylerle beni suçlayacaksan," Sesi çok az titredi. "Sende benim karşıma çıkma."

 

Cafer'in çenesi hafifçe seğirirken Ayşin anlam veremeyerek önce ona ardından annesine baktı.

 

"Çıkmam!" Her ne kadar pişman olsa da sözler kalbinin zehriyle konuştu. "Hayatunda bir yerum hiç olmadı, bundan sonra da olmaz merak etma!"

 

"İyi olmasın!" Dedi Nisa ne yapacağını bilemez bir şekilde öfke ve çaresizlikle. Ardından arkasını dönüp uzaklaştı. Ayşin'i kollarına hızla aldı ve Cafer'i geride bıraktı.

 

"Cafer!" Dedi Tufan restorandan çıkarken önce Nisa'nın gittiği yöne bakıp ardından Cafer'in yanına yürüyerek. "Ne oluyor?"

 

"Yok bir fuşki olduğu!" Cafer başdan savar bir sesle konuşup arabasına yürürken diğerleride restorandan çıkmıştı.

 

"Kavga mı ettiler onlar?" Aziz belirsiz bir şekilde sorduğunda, Yavuz ağır ağır başını salladı.

 

"Sanırım öyle oldu, anlarız." Nefesini vererek arabaya binen abisini izledi. "Doğrusu, onu yıllar sonra ilk kez böyle öfkeli görüyorum."

 

"Yıllar evvel o adamı öğrendiğinde böyleydi." Dedi Devran ve kızını daha sıkı tuttu. "Yine o mu dersin?"

 

"Büyük ihtimal." Sesinde sıkıntı yer aldı. "Hadi, eve dönelim. Konuşur anlarız." Elini Hafsa'nın belinin altına yerleştirerek onunla birlikte arabaya yürümeye başladı.

 

Cafer'in bir sıkıntısı olduğu ortadaydı ve bunun sebebinin o adam olduğunu anlamak zor değildi.

 

      

                                          🌊

 

Hafsa Payidar.

 

Eve vardığımız andan itibaren Cafer hiçbirimizle konuşmamış kendi odasına çekilmişti. Zerda Nisa'yı aramaya çalışmıştı ancak Nisa'da telefonunu açmamıştı. Aralarında ne olmuştu bilmiyorduk ama birbirlerine kırılıp ayrı kalmak istedikleri ortadaydı. Bence aralarında çözülmeyen bir şeyler vardı ve bunlar konuşulmadan bu yarım kalmışlık düzelmeyecekti.

 

Abimler salona geçerken nefesimi vererek Yavuz'a çevirdim bakışlarımı. "Yorulduysan odamıza çıkalım?" Bana bakarak düşünceli ifadesini korudu.

 

"Sen çık sevdam, ben önce bir Cafer'e bakayım sonra yanına geleceğim." Öncesinde Cafer ile konuşmak isterse bunu anlardım çünkü Cafer gerçekten iyi değildi ve Yavuz'un onun yanında olması belki biraz olsun iyi gelirdi.

 

"Tamam." Onu onaylar bir sesle konuştum. Uzanıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve ardından üst kata çıktı. Bende onun peşinden takip edecekken kapıdan Devran içeri geçti. Arabayı Devran kullandığı için Özlem Narin'in kollarında hâlâ uykusuna devam ediyordu.

 

"Uyanmadı mı?" Diye sordum nazik bir sesle.

 

"Yok." Narin sessizce fısıldadı. "Uykusu ağır, ben odasına yatırayım." Başımı salladığımda ona geçmesi için izin verdim. Yukarı kata çıktığında bir kez daha hareket edemeden beni Devran'ın sesi durdurdu.

 

"Gelin hanım," Diyerek yanıma ulaştığında durup ona baktım.

 

"Efendim?" Söyleyecek bir şeyleri vardı.

 

"Yavuz ile Hafize hanım meselesini konuştun mu?" Yerimde rahatsızca kıpırdandım. Henüz bunun için fırsat bulamamıştım.

 

"Biraz daha iyi olmasını bekledim." Pat diye söyleyebileceğim bir durum değildi. Özellikle yeni yeni iyilişemeye başlamışken bundan ona bahsedemezdim. Devran bunu biliyordu bu yüzden bu konu için beni suçlamadı.

 

"Az önce arabada bir telefon aldım." Durgun bir hali vardı. "Durumu iyi değilmiş, her geçen gün daha kötüye gidiyor. Söylemek daha uygun olur. Artık bilmesi gerek." Onun durgunluğu bana da bulaştı. Haklı olduğu noktalar vardı.

 

"Yapılacak bir şey yok değil mi?" Çaresizlik sesime ulaştı. Bu kez aynı çaresizlik onun da gözlerinde yer edindi.

 

"Konuş onunla." Diline getirmediği cevabı kurduğu cümle sayesinde aldım. "Gitmek isteyeceğini biliyorum." Yavuz bunu öğrendiği an burada durmak istemeyecekti.

 

"Tamam." Yenilgiyle fısıldadım. "Onunla bu akşam konuşurum." Sadece başını sallamakla yetindi.

 

Onu geride bırakarak üst kata çıktım ve odamıza doğru yol aldım. Uzun günlerdir kıyafet almak dışında eve gelip gittiğimiz yoktu. Bir ara etrafı iyice temizlememiz gerekecekti. Odamıza girdim. Kısa bir süre etrafı temizlemekle uğraştım. Ya da düşüncelerimi temizlemekle. Yavuz'a bu konudan bahsedecektim ama nasıl başlayacaktım işte onu bilmiyordum. Sanırım bunu bir şekilde yapmam gerekiyordu.

 

Odayı temizledikten sonra üstümü değiştirip daha rahat bir şeyler giymiştim. İyice belirginleşen karnım artık dar ya da beli lastikli şeyler giymemi biraz engelliyordu. Daha rahat şeyler giydiğimde daha iyi hissediyordum.

 

Ara sıra hareketlenmelerini hissetmiyor değildim. Aynada kendimle bakışlarım her kesiştiğinde onların karnımda büyüdüklerinide anlıyordum. Hâlâ bazı zamanlar bu his bana yabancı ve fazlasıyla heyecan verici geliyordu. Onları kucağıma almama sadece dört ay kalmıştı.

 

Gözlerimi kendimden ayırmamı sağlayan şey kapının açılması oldu. Yavuz Cafer'le konuşmasını bitirmiş olmalıydı ki odaya dönmüştü. Sessiz bir hali vardı. Başını kaldırıp bana bakarak yanıma ilerledi. "Konuştunuz mu?" Sorumla beraber onaylar bir mırıltı çıkardı.

 

"Konuştuk, tahmin ettiğim gibi." Birkaç adımda tam karşımda durdu. "Konu Nevzat."

 

"Nisa'nın eski sevgilisi mi?" Başını salladı.

 

"Ta kendisi, bu şerefsiz köpek tekrar ortaya çıkmış. Cafer'de bunu görmüş, kavga filan. Aralarında olanları hallederler ama tekrar geri gelmesi sıkıntı. Niye gelmiş onu da bilmiyoruz ama öğreniriz. Cafer biraz içerlenmiş, konuştum." Bir şeyleri halletikleri açıktı.

 

"Sen ne yaptın?" Odaya göz gezdirdi ve kaşlarını çattı. "Odayı mı temizledin?"

 

"Seni beklerken zaman geçsin dedim, hem o da fazlasıyla tozlanmıştı iyi oldu." Yumuşak bakışlarını odadan ayırıp yüzüme getirdi. Bir adım daha yaklaşarak ellerini belimin iki yanına koydu.

 

"Kendini bunlarla yorma artık ben buradayım. Sana ne demiştim? İyileştiğim zaman sana ben bakacağım." Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "İyileştiğime göre, karımın öyle ev işiymiş yemekmiş bunlarla kendisini yormasına gerek yok. Hepsini ben yapacağım." Böyle sözleri gerçekten beni çok etkliyordu ama bende onun kendisini yormasını izin vermezdim.

 

"Yok öyle hemen kendini yormak, yeni yeni iyileştin sen. Uzun bir süre yatıp dinleneceksin."

 

"Bana yatmak deme." Bundan bıkmıştı. "Geceler uyumak dışında hiçbir şekilde yatmayacağım."

 

"Öyle kaçmak yok cilveli bey, doktor bol bol dinlensin dedi o yüzden ısrar etme." Tekrar söylenmek istedi ama ben onu susturdum. "Hiç ısrar etme. Hadi gel, seninle bir şey konuşacağım."

 

"Yanılmamışım." Anlamayarak kaşlarımı çattım.

 

"Ne?"

 

"Yanılmamışım, deniz gözlerin sağa sola kayıyor söyleyecek bir şeyin var. Ne oldu?" Böyle yaptığımın farkında bile değildim ancak belli ki bakışlarımı ondan kaçırmıştım. Ve bunu hemen anlamıştı.

 

"Farkettin mi?" Gözlerinde bilmiş bir adamın emaresi vardı.

 

"Son iki haftadır." Alt dudağımı çok az içeri kıvırdım. Birkaç kez ona bu konuyu açmak istemiştim ancak kendin kötü hissetmesinden korkarak susmuştum. Tüm bunlara rağmen o zaten bunu farketmişti.

 

"Önce oturalım mı?"

 

"O kadar mı kötü?" Omuzlarım çok az çöktü. Bakışlarını bir miktar endişe sardı. "Peki." Diyerek ellerini nazikçe belimden ayırıp yatağa yürüdü ve oturdu. "Gel." Elini yanına vurdu. "Anlat bakalım."

 

Söyleyeceğim şeyin ne olacağına dair gram bir fikri yoktu ancak bir şeyler olduğunu hissetmeye başlamıştı. Adımlarımı yanına götürdüm ve oturdum. Lafa girmek benim için bir süre zor oldu. O da sabırla bekledi. Tüm odaya göz gezdirmeyi bitirdikten sonra en sonunda konuşacak cesareti buldum.

 

"Hafize hanım hakkında." Onu telaşa sokmamak için sakin bir sesle konuştum.

 

Anında sabırlı hali yok oldu. Bunu algılamak ona zor geldi. Gözlerini hafifçe kırpıştırdı. "Annem mi?" Sesinde duyduğum o telaş yüreğime ateş düşürmeyi başardı. "Bir şey mi olmuş?"

 

Gözleri yüzümde durmadan dolandı. Bir cevap istedi. İstediği cevaplar bendeydi ve ben onun canını yakmak istemiyordum. Söylemek ağırdı ama biliyordum susmak daha ağır olurdu. "Biraz durumu kötü." Dilimden dökülen cümlenin ardından yatağa yaslı olan eli hafifçe örtüyü sıktı.

 

Anında her zerresi gerginleşti.

 

"Ne demek kötü?" Sesi kasıldı. "Ne kadar kötü? Biraz ne kadar?" Bir şeyler olduğunu sanki hissetmişti.

 

"Doktorlar, pek olumlu konuşmamış. Aslında bu durum uzun zamandır var ancak sen iyileşmeden söyleyemedim." Elimi hızla elinin üstüne yasladım ve devam ettim. "Bilmen gerekiyordu, Yavuz. İyi değil. Onu görmen gerekiyor." Sert bir şekilde yutkundu. Kaşları acıyla çatıldı ve gözleri çok az kısıldı.

 

"O kadar mı kötü?" Annesini kaybetmekten korkuyordu ve bu kehribar harelerine yansıdı. O korku usulca içinde yer edindi. Konuşamadım ama boynumu omzuma doğru büktüğümde benim sessizliğim sözlerime tercüman oldu.

 

"Nesi var?" Düz tutmaya çalıştığı ifadesine meydan okuyan bir sesi vardı.

 

"Tümör." Dediğimde göğsüne çektiği nefes oraya takıldı. Eli elimin altından anında çekildi. Hafifçe öne doğru oturduğunda nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Elleri önce birbirleriyle kavuştu hemen ardından ayrıldı ve sağ eli boynun arkasına yerleşti. Tuttuğu nefes dudakları arasından zorla verdi.

 

Onun bu hali beni de mahvetti. Sızlayan kalbim onun acısına eşlik etti. Kalbinde yaşadığı duygulara yabancı değildim çünkü bende ağlamanın eşiğine gelmiştim.

 

Yataktan kalkarak birkaç adım aşağı yukarı yürüdü. "Yavuz." Dedim bende onunla birlikte kalkarken.

 

"Bir şey yaparız." Adımları duraksarken sesinde umut yer edindi. "Doktor moktor, bir şey yaparız-"

 

"Yokmuş." Başımı iki yana sallarken sesim boğuldu. "Devran yapmış, bir umut yokmuş."

 

"Nasıl yapmış? Ne yapmış?" İnanmıyordu. "Olmaz, Hafsa. Hastalık bu, tedavi edilir. Bir yolunu buluruz." Elleri havalandı. "O kadar kötü değildir."

 

İnkarı beni ağlamanın eşiğine getirdi. Bir adım atarak ellerini onu rüyasından uyandırmaya çalışarak yakaladım ve avuçlarını yanaklarıma yasladım. "Yokmuş, Yavuz." Acı da olsa sözlerim gerçekti. Ona yalan söylemeyeceğimi biliyordu.

 

Gözpınarlarına usulca yaşlar dolarken gerginleşen vücudu da bununla birlikte gevşedi. Ona annesinin halinin nasıl kötü olduğundan bahsediyordum ve o bunun farkına yeni yeni varıyordu. "Annem ölecek mi benim?"

 

Hançer saplasa daha az yanardı canım, ama kurduğu bu cümle kalbime değil her zerreme saplandı. Dilim ona hayır demek istedi kalbim dilimi susturdu. Yalancı umut insanı daha fazla yaralardı. Yavuz'u daha fazla yaralamak istemedim.

 

"Gideceğiz." Dolu gözlerimden birkaç damla yaş aktı. "Seni bekler, Yavuz. Yanına gideriz."

 

"Çok bekledi, Hafsa." Sesi bu kez ağlamaya hazırdı. "Çok bekledi, ondan oldu."

 

"Yavuz yapma." Böyle düşünmesini istemiyordum. "Allah'ın yazısı böyleymiş."

 

"Çok bekledi, Hafsa gidilir mi?" Acıyla fısıldadı. "Böyle gidilir mi? İnsan annesinin ölümüne gider mi? Çok bekledi." Çenem titremeye başladığında daha fazla dayanamadım ve onu kollarıma çektim. Sıkı sıkıya sarıldım. Girdiği bu şoktan çıkması uzun bir zamanını alacaktı.

 

Buna nasıl dayanacaktı bilmiyordum. Ve ben onun bu çaresizliğine göz yumamıyordum. Her kelimesi ve cümlesi kalbimi yangın yerine çeviriyordu.

 

Yavuz annesini kaybedecekti. Ona bakan büyüten nazını çeken annesini. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Annemi çok erken yaşta kaybetmiştim ve yokluğunun yeri dolmuyordu. Kaç yaşına gelirsen gel anne yokluğunun yeri dolmazdı. Her çalan şarkıda onu duyardın, her anne kelimesi zihnininde anneni canlandırırdı. İnsanın gülüşünü çalardı.

 

Anne yarası ağırdı. Bir dağ gibiydi, anne bir dağdı ve öldüğü zaman o dağ üstüne çöküyordu. Düştüğün yerden kalksan bile yaralarından kurtulamıyordun. Yavuz'un bunları yaşayacağını bilmek işkence gibiydi.

 

Umarım Hafize hanımı görmek için geç kalmazdık.

 

      

 

                                           🌊

 

BÖLÜM SONU.

 

😭Sadece ağlama emojisi bırakıp kaçasım var.

 

Yavuz'un çok bekledi ondan olduğu dediği yer beni bitirdi. 🥲 Bu adam üzülünce kurduğu cümlelere benim yüreğim dayanmıyor.

 

Peki siz nasıl buldunuz bölümü?

 

Uzun zaman sonra ilk kez iki hafta dolmadan bölüm atmışım 😭 Umarım böyle devam eder zjsjdj

 

Oylamaları unutmayın çiçeklerim seviliyorsunuz wattpad hesabından hem wp kanalın linkine erişebilirsiniz hem de eliniz değmişken takipe dokunabilirsiniz. 👀👀🩷

 

Yeni bölümde görüşmek üzere, Allah'a emanet. 🩷🫶🫠

 

İnsta;selinelizzzz

Tiktok;selinelizzzz

                        

 

 

Bölüm : 14.03.2026 02:09 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...