
Yeni bölümden her birinize merhaba💕
Şimdiden keyifli okumalar dilerimm🫂
Oyları ve yorumları unutmayınızzz🌸
🌊
Hafsa Payidar.
Süleyman odaya girerek söylediği o cümle bizi büyük bir bozguna uğratmıştı. Önce inandırıcı gelmemişti. Bir insanın, İshak'ın öldüğünü söylüyordu. İnanmamıştım. Zihnim buna inanacak kadar ayık değildi.
Ta ki Yavuz'da bende hastane odasından çıkıp üst kata çıkana kadar. Serumlar ilaçlar onu daha iyi ettiği için bu kez benden bir destek almamıştı. Üst kata çıkar çıkmaz Devran'ın gur sesini duyduk.
"Değildir!" Cafer onu doktora saldırmasın diye tutmakla meşguldü. Buna rağmen tüm gücünü kullanarak yoğun bakımdan içeri daldığını gördük. Kendini kaybetmiş gibiydi.
Yavuz'un bir an duraksadığını hissettim. Ağlamanın eşiğinde olmama rağmen konuştum. "Yavuz," gelmemesini isteyecektim ama nasıl yapacaktım bilmiyordum.
"İsteme." Dedi yutkunarak. "Bunu isteme." Ondan odaya dönmesini istersem dönecekti ancak Devran'ı yalnız bırakmak istemediğini biliyordum. Bir damla yaş yanağımı izlerken ağır ağır başımı salladım.
O kapıya yürürken, Cafer Devran'ın peşinden yoğun bakıma girdi. Narin ellerini ağzına yaslamış kısık hıçkırıklarla ağlarken yanına ulaştım. Beni farkeder farketmez ne yapacağını şaşırmış bir halde kollarını boynuma sardı. "Hafsa," titrek sesiyle konuştu. "Ölmüş diyorlar."
İshak için ağlıyordu ancak Devran'ın çaresiz sesini duydukça ağlamaları artıyordu. Hiçbirimiz buna inanmıştık. İshak'ın uyanacağı sanarken doktorlar onun beyin ölümü yaşadığını söylüyordu.
Diğer herkeste buradaydı. Abimler hariç çünkü onların hiçbir şeyden haberi yoktu. Gözlerim yoğun bakım kapısına kaydı. Devran'ın sesleri gelmeye devam ettikçe Narin bana sarılmasını bitirip geri çekildi. Göğsü titrek bir nefesle kalkıp indiği an kapıya doğru yürüdü. Bu kez bizde onu takip ettik.
Kapılar iki yana açılırken içeri girdik.
"Devran bey yapmayın." Diyordu doktor çaresizce. "Gerçekten elimizden gelen hiçbir şey yok."
"Nası yok?" Dolu gözlerini önce doktora çevirdi nefret dolu bir öfkeyle hemen ardından yanı başında durduğu sedyede yatan İshak'a baktı.
İshak'ı öyle gördüğüm an içimde bir şeyler koptu. Zaten solgun olan yüzü bu kez daha solgundu. Hiçbir yaşam belirtisi yoktu yüzünde. Gerçekten tüm hayati fealyetleri son bulmuş gibiydi. Gerçekten gitmişti.
İshak gerçekten gitmişti.
Dudaklarım arasından bir hıçkırık çıkarken aynı şekilde ağlayan Ceylan'ın ellerini omzumda hissettim.
"İshak," Dedi Devran. Sanki İshak onu duyacakmış gibi. Uzatıp elini koluna koyarken sedyenin yanında aşağı eğildi. "Kardeşim." Fısıltısı bile İshak'ı incitmekten korkuyordu. "İshak kalk yanılt şunları."
İnanmıyordu. Hiçbir şekilde inanmayacaktı.
"Abi," Dedi Cafer eğilip ellerini onun omuzlarına koymaya çalışarak ancak Devran hızla kendini biraz daha öne itti.
"Yalan söylüyorlar ulan!" Doktorların onu kandırdığını düşünüyordu.
Yavuz'a baktığımda Devran'ın bu halini izledikçe daha da dibe çöktüğünü gördüm. Çenesi kasılırken Devran'ın bu yalvaran hallerine dayanamayan içi gün yüzüne vurdu.
"Uyanacak." Başını salladı kendine teselli verirken. "Ben kalktım, ilk onu gördüm yanı başımda. O da kalkacak beni görecek." Eli İshak'ın kolunu sıktığın da gözlerim daha fazla doldu. "İshak, uyansana oğlum." Hafifçe onu sarstı. "İshak, kalk."
"Devran bey-" doktor konuşmak istediği an Devran kızaran gözlerini genişçe açarak ona dikti.
"Kapa çeneni! Yaşıyor, böyle gitmez. Kardeşim o benim böyle gitmez!" Aynı umutla gözlerini geri İshak'ın yüzüne indirdi. "Duyuyor musun, İshak? İnanmam. Böyle gideceğine inanmam. Kalkasana oğlum, açsana gözlerini."
"Abi." Dedi daha fazla dayanamayarak Yavuz. Bir çocukla konuşur gibi sakin sesi titrerken Devran'ın soluna ulaşıp tek dizi üstüne eğildi. "Yapma."
"Neyi yapma?" Yüzünün her zerresi titrerken alnındaki damarlar belirgin bir hale gelmişti. "Asıl siz yapmayın, İshak oğlum o benim kardeşim böyle gitmez." İnkar dolu bir sesle başını iki yana sallarken gözleri yaşlarla doluydu. Ağlamamak için kendini öylesine kasıyordu ki vücudu gerilmişti.
"Uyanmayacak." Yavuz boğuk bir sesle fısıldadı.
"Uyanacak." Dişlerini sıkarak biraz daha sedyeye yaklaştı. Bıraksan saatlerce orada oturacak İshak'ın yüzünü izleyecekti. "İshak uyanacak." Hafifçe doğrulup bir elini sedyenin kenarına yaslayıp İshak'ın alnındaki saçları geri itekledi. "Uyanacak." Beklenti vardı sesinde.
Beyin ölümünün geri dönüşü yoktu. Devran sadece kendisini kandırıyordu. İshak'ın kalbi atıyor olabilirdi ancak kısa sürede o da bize veda edecek tamamen bu hayatla bağını koparacaktı.
"Abi," dedi bir kez daha, Yavuz. Bu sefer yenilgiyle.
"Söyleme şunu." Zihni kabullenmek istemese bile içten içe biliyordu. İshak bir daha gözlerini açmayacaktı.
Kolumun tersiyle ardı ardına dökülen yaşları silerken Devran'a böylesine üzüleceğim aklıma gelmezdi. Öyle bir haldeydi ki şu an hem İshak için hem de onun için ağlıyorduk.
"İshak." İmkansıza seslendi. "Kalk kardeşim." Bu sefer usulca çaresizlik nüksetti sesine.
Sanki yavaş yavaş olanları idrak ediyordu ve bu onu her geçen saniye güçsüz bir hale getiriyordu. "İshak kalk yanılt oğlum şunları."
İshak, tepkisizdi. Sessizdi. Hissizdi. Bu dünyadan çoktan vazgeçmiş bir adamdı.
"İshak." Adı diline ezber olmuştu. Bu kez eli onun göğsüne yaslandı. Parmakları göğsüne baskı yaptı. "Kardeşim kalk." Kabulleniyordu.
Kabullendikçe gözlerine yaşlar dolup yanaklarına süzülüyordu. Dizlerinde daha fazla güç kalmamış gibi aşağı eğildiğinde boğuk bir sesle fısıldadı. "Gitme oğlum. Gitme kardeşim." Parmakları onun üstündeki önlüğe sarıldığında alnı sedyenin kenarına yaslandı.
Bir hıçkırık kaçtı ağzından. İşte o an gerçek anlamda kabullendi. İshak'ın gittiğini ve bir daha geri dönmeyeceğini anladığı an boğuk seslerle ağlamaya başladı. Onu bu halde görmek hepimizin gözlerini doldurmuştu.
"Oğlum kalkasana," Eli İshak'ın göğsüne çarparken omuzları titriyordu. Canı yanar gibi hıçkırıkları bile acı doluydu. Canı yanıyordu.
Belki de hiç yanmadığı kadar yanıyordu.
"Oğlum kalk, gitme." Artık ne dediği pek anlaşılmıyordu kısık ve kesik çıkan sözleri ağzından çıkan ağlama seslerine karışıyordu.
"Devran, tamam." Nadir daha fazla dayanamayarak ağlarken ellerini onun omuzlarına koyarak geri çekmek istedi.
"Bırak." Hiç çekinmeden omuzlarını öne itip alnını daha fazla bastırdı sedyeye. Eli İshak'ın önlüğüne sıkı sıkıya asılmıştı. "Gitmem, onun yanından gitmem. Kardeşim öldü diyorsunuz." Başını kaldırdığında resmen ağlamaktan bir hâl olmuştu. "Doktor bir şey yap, kurban olayım bir şey yap. Yaşasın. O beni yaşattı bende onu yaşatayım. Nolursun." Doktor çaresiz gözlerle onu izledi.
"Keşke elimden gelse," Üzgün bir sesle konuştu. "Ama yapabileceğim bir şey yok. Makinelerle bir süre yaşatabiliriz ancak beyni iflas ettiği gibi günler içinde kalbide iflas edecek. Belki de saatler."
Başı çaresizce omzuna eğildi. İshak'a bakarken hıçkırıklar eşliğinde göğsü inip kalkmaya devam etti. Kimsesiz kaldığını düşünüyordu.
Çünkü İshak onun her şeyi olmuştu. En yalnız anlarında bile hatalarına rağmen İshak hiçbir zaman Devran'a sırtını dönmemişti.
"Abi bırak," Yavuz ellerini onun omzuna koyarak hafifçe geri çektiğinde Devran'ın İshak'a tutunan eli gevşedi. Yerde oturmak zorunda kaldığında Yavuz'u onun hemen arkasında eğilmiş bir şekilde onu omuzlarından tuttu. Arkadan kollarını ona sardığında bu beni daha fazla ağlattı.
Sanki bugüne kadar Devran'a içinde kalan son kırgınlıkta yok oldu. Ona öyle bir sarıldı ki Devra'la birlikte ağladı. Saniyeler içinde Cafer'de onlara katıldığında üçünün böylesine bir ölümle bir araya gelmesi hepimizi perişan etti.
Dakikalarca hepimiz o odada ağladık. Bir an oldu ki İshak'ın gözünden bir damla yaş aktı. Umutlandık ancak doktor bu umudun boşa olduğunu muhtemelen vücudun gösterdiği son tepki olduğunu söyledi.
Vedaydı.
İshak bize veda etmişti.
Ağlamalarım biraz olsun dinmişti ancak yaşadığım şeyin etkisinden çıkmış değildim. Yavuz Devran'ın yanındaydı. Cafer ile birlikte onu odadan çıkarıp bir süre hava alması için bahçeye çıkarmıştılar. Her ne kadar Devran İshak'ın yanı başından ayrılmak istemesede iyi olmadığı için onu resmen peşlerinden sürüklemiştiler.
Hiçbirimiz iyi değildik. Süleyman, Zahir, Nisa, Ceylan, Narin. Hepsi bir yere toplanmış resmen şokun etkisindeydiler. "Değer verdiğiniz biri miydi?" Diye sordu, Karaca. Hemen yanımda oturuyordu.
"Öyleydi." Başımı salladım hâlâ ağlamaktan çatallamış sesimle. "Ama mutluydu. Yani, gözlerini bu dünyaya kapanmadan önce." Bana son olarak söylediği sözler aklıma geldiğinde gözlerimi etrafta gezdirdim. Elim karnımda dolanırken her an daha fazla ağlamanın eşiğindeydim.
"İnsan öldüğü için mutlu olur mu?" Dediklerimi anlamamıştı. Sesinde hüzün vardı İshak'ı tanımasa bile bir ölüm onu üzüyordu.
"Olur." Başımı salladım. "Karısı ve çocuğu, bir çatışmada vuruldu. İshak onlara kavuşacağı için mutluydu." Başımı çevirip onun siyah gözlerine baktım. "İnsan sevdiği neredeyse orada mutlu olur." Gözleri çok az dolarken elini kaldırıp koluma koyarak okşadı.
"İyi misin?" Sorusu perişan halimi biraz olsun sildi.
"Bilmiyorum." İshak'ın ölümü beni öyle derinden sarsmıştı ki hâlâ içimde büyük bir ağlama isteği vardı. "İnsanların böylesine veda etmesi.." devamını getiremedim.
"Can yakıyor." Dedi bu acıyı tatmış bir sesle. "Biliyorum, Uygar'ın yaralandığı ve ölüm haberinin geldiği o gün canım öyle bir yanmıştı ki eş değer bir acı hiç yaşamadım bu güne kadar." Çok acı yaşamıştı. Ancak Uygar'ın acısı hepisinden ağır basmıştı.
"Öyle hissettiriyor," fısıldadım. "Sanki, dünyada bundan daha ağır bir şey yokmuş gibi." Birkaç saniye sessizlik oldu. Elini ağır bir şekilde kolumdan ayırdı.
"Kim yapmış?" Kaşları çatıldı.
"Bilmiyoruz." Gözlerimi kapattım nefesimi vererek ve birkaç saniye sonra geri açtım. "Taner," dedim tiksintiyle. "Taner diye bir adammış. Araştırıyorlar." Ben ona cevap vermeye devam ederken, o ani bir şekilde duraksadı. Beyninden vurulmuşa dönmüş gibi yüzünün rengi saniyeler içinde soldu.
"Kim?" Sanki yanlış duymuş gibi tekrarladı.
Bu ifadesi garipime gittiğinde anlam veremedim. "Taner," Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. "Tanıyor musun?" Tanıyor muydu?
Yutkunamadım. İshak arabadayken peşimizdekilerin Karaca'nın düşmanların olabileceğini söylemişti. Yavaş yavaş tüm taşlar yerine oturmaya başladığında soluğum kesildi. Zahir abi henüz Karaca ile hiçbir şey konuşamamıştı. Ve belli ki Karaca bir şeyler biliyordu.
"Karaca?" Dedim bu kez temkinle.
"Olamaz," sandalyeden kalkıp elini saçlarına geçirerek aşağı yukarı birkaç volta attığında yüreğime korku doldu. Bende ayağa kalktım.
"Karaca, söylesene biliyor musun?" İstemeden sesimi hafifçe yükselttim. Tam önümde durduğumda bu kez tüm vücudu titriyordu.
"Benim yüzümden öldü." Bu gerçek yüzüne çarptığı an küçük bir çocuktan farksız elleri ağzına kapandı. Nefesi sıkışmış gibi bir adım geri attı.
"Abim?" Onu farkeden Zahir, diğerlerinden ayrılıp dalgın hallerinden kurtulmaya çalışarak yanımıza yürüdü. "Neler olayi?"
"Benim yüzümden öldü." Diye tekrarladı, Karaca. Gözleri kocaman bir şekilde açılmış yaşlar dolmuştu. "Abi, benim yüzümden öldü."
"Ne diyisin, Karaca?" Anlamayarak ellerini kardeşinin omuzlarına koyarak onu karşısına çekti. "İyi misun?"
"Abi bulmuş." Başını iki yana sallarken ağlıyordu. "Abi beni bulmuş." Yüzünü Zahir'in göğsüne gömüp ağladığında iyice hepimizin kafası karışmaya başlamıştı.
"Karaca noluyor?" Dedi kaşlarını çatan Süleyman. Kısa sürede diğerleride yanımıza gelmişti.
"Kim buldu ula?" Zahir abinin korktuğu gerçek anlamda başına geliyordu. Elleri Karaca'nın saçlarını geri itti. Avuç içleri onun yanaklarına yaslandı. Karaca ise sanki büyük bir şokun etkisindeydi.
"Abi o vurmuş," Titrek sesle fısıldadı. "Taner bulmuş beni."
"Tanıyisin?" Çenesi kasıldı. "Kim?"
"Abi o adam beni senelerce kendine hapis etti." Sanki içinde tuttukları bugün yaşadığı travma sonucu gün yüzüne vuruyordu. "Beni almak için yaptı, Devran beni koruyor diye yaptı. Ondan yaktı canınızı, abi beni istiyor." Tekrardan aynı şeyleri yaşamaktan deli gibi korkar bir hali vardı.
Bundan susmuştu. Duyduğumuz her şey bizi biraz daha şoka soktu. Karaca bu yüzden günlerdir susuyordu. Onun peşinde olan ve rahat bırakmayan bir adam vardı. Öyle ki onun adını bile anmaya korkuyordu. Şimdi o adam bizim ailemizden birinin canını yakmıştı ve sonu ne olacaktı hiç bilmiyordum.
Olaylar hızlı gelişmişti. Zahir Karaca'dan her detayı öğrenmişti. Devran ve Nadir Karaca'yı bulduğunda Karaca bir kaçaktı. Bildiğimiz sokaklarda saklanıyordu. Taner denen bu adamdan kaçarak Karadeniz'e gelmişti.
Hikaye burada başlıyordu ve biz şu an hastanenin boş bir odasında onu dinliyorduk.
"Daha sonra?" Dedi Zahir abi duyacaklarına hiç hazır değil ancak öğrenmek isteyen bir sesle.
"Arya'ya nakil yapıldıktan bir süre sonra hastane benzeri bir yerde yattım." İlk kez her şeyi bu kadar detaylı anlatıyor olmak ona zor geliyordu.
"Seni kapalı bir yerde mi tuttular?" Diye sordu Nisa. Sedyenin ortasında oturan Karaca ağır ağır başını salladı.
Zahir abi her saniyesini dinledikçe elleri yumruk olmuş bir şekilde sessizliğin korudu. Sedyede Karaca ile karşı karşıya oturmuş pür dikkat onu dinlerken aynı zamanda dayanamayacak gibi hissediyordu.
"İyileşene kadar orada kaldım." Her anı hatırlar gibi nefesini derdi. "Yeterince iyi olduğumda öğrendiğim ilk şey beni sattıkları oldu." Zahir abi gözlerini sıkıca kapatırken duyduklarım karşısında ben bile şoka girmiştim.
"Satmak mı?" Süleyman öfkeyle sorarken Karaca bundan utanır gibi başını salladı.
Tam bir kapalı kutuydu ve yaşadığı çok fazla şey vardı.
Ceylan sertçe yutkunarak sedyenin yanında aşağı eğilmiş dizleri üstünde oturmuş pozisyondaydı. Kolları sedyenin üstüne yaslı onları dinlerken Zahir'in nasıl canının yandığını hissettiği an elini onun elinin üstüne yasladı.
"Sonra?" Fısıltıyla sordum.
"Bana bir şey yapmadılar, evin işleriyle ilgileneyim diye yanlarında tuttukları biriydim." Asıl hikaye bundan sonra başlıyormuş gibi gözleri doldu. "Taner onun oğluydu." Kara hareleri korkuyu gözlerine yansıtarak bizi takip etti. "O adamın oğlu beni takıntı haline getirdi."
Sesindeki acı sanki her birimizin yüreğine işledi. "Gelmuşini geçmişuni ben onun!" Zahir abi bir hışımla ayağa kalktı. "Bir şey etti mi?" Bunu çok korkarak sordu. "Karaca, ondan mi korkayidin? Korkunun sebebi bu muydu?"
"Buydu." Dolu gözlerini telaşla Zahir abinin yüzüne çıkardı. "Normal birisi değil, deli abi o. Baksana, İshak'ı öldürdü. Beni almak için her şeyi yapacak kadar deli."
"Asla." Zahir abi başını hızla iki yana salladı. "Kardeşumi kimseye vermem. O iti kendu ellerumle boğacağum!" Karaca'nın yaşadıklarını düşündükçe her birini sanki o adama yaşatmayı diledi.
"Nerede yaşıyor?" Süleyman hafifçe sedyeye doğru eğildi. Onu ilk kez böylesine cesaretli gördüm. "O it nerede yaşıyor?"
"Hayır." Karaca başını iki yana salladı. "Yalvarırım bulaşmayın, birinizi aldı bile. Beni istiyorsa giderim daha fazla insan zarar-"
"Hayır." Süleyman sert bir sesle onu böldü. "Hiçbir yere hiçbir şekilde gitmeyeceksin. Geleceği varsa göreceğide var sana da İshak'a da yaşattıklarını cezasını bizzat biz keseceğiz."
"Anlamıyorsunuz, beni almak için her şeyi yapacak."
"Ne yapabiliyorsa yapsın." Dedi Ceylan. "Bir kez yaşadığın cehenneme geri dönmeyeceksin."
"Kaç sene?" Dedi Zahir abi yutkunarak. Gözleri kardeşini buldu. "Kaç sene dayandin Karaca?"
"10." Dile kolay on sene. Canım yanarken yüzüm onu anlayan bir ifadeye büründü. İshak'ın ölümü için suçlanacak son kişi bile değildi.
Bir adamın onu böylesine takıntı haline getirmesi onun suçu değildi. Bazı insanlar maalesef ki hayırı anlamıyor hayatları mahvediyordu. Böylesine vicdansız ve zalim insanlar dünyanın her bir yanındaydı. Ve Karaca onların pençesine yakalanan bir kadındı.
Onun tek hatası saklamasıydı. Yine de bunu bize söylese bile Taner denen o adam yine İshak'ı bir yerde bulacak aynı sonu yaşatacaktı.
"On?" Sesi kasıldı. "On sene sen o adamla,"
"Lütfen sorma abi." Gözlerini kapattı tiksinti dolu bir sesle. "Lütfen sorma, özür dilerim." Sessizce ağladı. "Özür dilerim, İshak'ı sizden ben aldım. Benim belam onun ölümün sebep oldu."
"Ondan gelemedun." Derken nefesi sıkıştı. Hızlı adımlarla Karaca'nın yanına ulaşıp onu kolları arasına çekti. Hepimiz nefesimizi tutacak bir radeye gelmiştik.
Karaca sandığımızdan daha fazla acı çekmişti.
"Yaşatmayacağum." Sesi titrerken Karaca onun kollarında ağlasın güvende hissetsin diye onu sıkıca sarıp sarmaladı. "Saa buni yaşatanı yaşatmayacağum." Karaca'nın hıçkırıkları benim de gözümden bir damla yaşın akmasına sebep oldu.
Neler yaşamıştı, nasıl dayanmıştı?..
🌊
Bir saat sonra.
Yazar.
Aradan geçen bir saat içinde Süleyman diğerlerinede olan biten her şeyi anlatmıştı. İshak hâlâ o sedyede geriye kalan kalp atışlarıyla yatıyordu. Devran döner dönmez onun yanına gelmişti. Sandalyede çökmüş bir şekilde oturuyordu. Gördüğü manzaraya alışık değildi. Kardeşi gitmişti ve bu gerçek omuzlarına ağır geliyordu.
İshak bir daha uyanmayacaktı.
"Niye yaptın oğlum?" Güçlükle fısıldadı. "Karın çocuğun için mi?" Yutkunmak zor geldi. "Kavuştun mu, İshak?" Üzüntüsü kalbine yük gibi binmişti. "Mutlu musun kardeşim, kavuştun mu?" Dizlerinden sarkan kollarının elleri yumruk oldu sıkı sıkıya. "Kanın yerde kalmayacak." Boğulan sesiyle konuştu.
"Seni benden alanları mahvedeceğim, kardeşim." İshak'ın ölümü gözünü öfkeye bürümüştü. "Yemin olsun mahvedeceğim. Ama söylesene?" Çenesi titredi. "Bundan sonra kime gideceğim? Başım dara düştüğünde kimi arayacağım? İshak benim insanların yüzüne bakacak yüzüm yok." Gözleri titredi. "Kime gideceğim oğlum? Niye yalnız bıraktın beni?"
İçinde büyük bir çaresizlik hissetti. İshak ona cevap vermiyordu. Ona sarılmıyor elini uzatmıyor her şeyin yoluna gireceğini söylemiyordu.
"Niye vedasız gittin oğlum?" Gözünden bir damla yaş aktı. "Yapılır mı bu kalleşlik?" Hesap sorduğu ölü bir adamdı biliyordu. Ancak kalbindeki yangın dinmiyordu.
Kapı usulca çalındı. Bu kez kapıdan içeri başını uzatan doktoru tanıdı. Veli abiydi.
"Devran," Dedi.
O da bu hastanede çalışıyor ancak başka hastaları olduğu için uğrayacak vakit bulamıyordu. Nihayetki amelyatlarını bitirip Devran'ın yanına uğrayabilmişti. "Bir gelir misin?"
Devran hızla gözyaşlarını sildi. Son kez İshak'a bakarak oturduğu sandalyeden kalktı. Kapıya yürüyerek dışarı çıktı. Veli abi onu birkaç adım geride beklerken yanına yürüdü. "Buyur?"
"Bir gel." Sakin bir sesle nefesini verdi. "Doktorun seninle konuşacakları var. "
"Bir şey mi oldu? Yavuz mu?" Endişeyle sorduğunda Veli birkaç saniye sessizleşti. Hemen ardından devam etti.
"Gel anlarsın." Önden yürümeye başladığında Devran kaşlarını çattı. Yürüyecek mecali bile yoktu ama doktoru ağır ağır takip etti.
Birlikte birkaç koridoru geçip doktor odasına ulaştılar. Kapıyı açıp içeri giren Veli abiyi takip etti. İshak'ın doktoru masanın başında oturmuştu. Devran anlamayarak gözlerini Veli'ye dikerken geçip masanın önündeki sandalyelerden birine oturdu.
"Neler oluyor?" Huzursuzlanmaya başlamıştı.
Veli onunla karşılıklı olan sandalyeye oturdu. Masanın arkasındaki doktor hafifçe öne eğildi. "İshak'ın beyin ölümü kayıtları sisteme dahil edilirken bir şey farkettim," elindeki dosyaları Devran'a doğru uzattı. Devran merakla onları alırken gözlerinde anlam aramaya çalışan bir adamın bakışları yer edindi.
"Organ bağışı." Dedi doktor. Devran'ın dosyanın üstündeki gözleri genişledi. Başı hızla kalkarken doktorun yüzüne bakakaldı. "Gönüllü organ bağışçısı. Yaşarken adını kaydettirmiş, ayrıca cüzdanında kartını bulduk. Öldükten sonra organlarının bağışlanmasını onaylayan bir onay bırakmış." Devran duyduğu her şeyle sarsıldı.
Nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu.
"Anlamıyorum," derken elleri yavaşça titriyordu.
"Demek istediğimiz şu," Veli sözü devralarak anlayışlı bakışlarını Devran'ın yüzüne çıkardı. "Senin için çok ağır oğlum biliyorum ama İshak'ın kalbi Yavuz'a uyabilir."
Veli'nin sözleri Devran'ın göğsünü gerçek anlamda derin bir acıyla sarstı. Kaşları ağır bir şekilde çatılırken içine çektiği nefesin göğsüne ağır geldiğini farketti. Bir kardeşinden vazgeçecekti diğer kardeşi için.
Bir kardeşinin kalbi duracak diğer kardeşinin kalbi atacaktı. İshak gidecek ancak Yavuz sonsuza kadar kalacaktı.
"Sormayın abi," ayağa kalkarken dosyaları masaya bıraktı. Gözlerini sıkıca kapatarak odada volta atmaya başladı. "Allah için sormayın." Parmaklarını saçların içine daldırırken avuç içlerini başının iki yanın bastırdı.
"İshak uygun donör olabilir," Dedi Veli umutla. "Oğlum çok zor biliyorum ama kanları uyuyor." Yutkunarak konuştu. "Birkaç test yaptırdım İshak Yavuz için uygun donör." Çenesini sıkmaktan neredeyse kıracaktı. Kalbi göğsünde hızla çırpınırken terlemeye başlamıştı.
İshak'dan kalbini alacaktı. Kardeşini yaşatmak için.
"Abi nasıl?" Ellerini başının iki yanından çekerek Veli'ye döndü. "Nasıl karar vereyim? Kalbi hâlâ atıyor."
"Ama duracak." Dediğinde Devran hızla vücudunu sağa çevirdi. Duymak istemediği kadar ağırdı bunlar. "Devran, en azından Yavuz'u kurtarabiliriz." Yavuz'un kurtulmasını deli gibi istiyordu. Ancak bunun için de İshak'tan tamamen vazgeçmesi gerekiyordu.
"İki kardeşin arasında seçim yap diyorsunuz." Çaresizce fısıldadı.
"Başka çaremiz yok." Veli ikna etmeye çalışan bir yumuşaklıkla konuştu. "Yavuz'un zamanı tükeniyor. İki kardeşini birden mezara vermek mi istiyorsun, Devran?"
"Hayır." Başını iki yana sallarken gözleri doluydu. "Hayır ama nasıl, nasıl yapayım?"
"Zamanımız daralıyor," Veli nefesini vererek elini önlüğünün cebine attı. Usulca cebinden çıkardığı zarfı ileri uzattı. "Kayıtlar yapıldıktan sonra avukatıyla konuştum, bir vasiyet bıraktığından bahsetti. Arayıp çağırdım avukat burada hastanede, çağırmamı ister misin?"
"Vasiyet mi?" Derken Devran'ın sesi boğuldu. Kardeşi ölmüştü. Bir kez daha bu gerçek zihninde yankı bıraktı. Kardeşi ölmüş ve geriye bir vasiyet bırakmıştı.
"Çağırayım mı?" Veli tekrarlandığında Devran avuç içlerini yüzüne bastırıp başını geri attı. Ağzından öfke dolu bir haykırış koptu. Ne yapacağını bilmiyordu.
İki dağın arasında sıkışmış ve yolunu kaybetmiş gibiydi. Hangi yöne bakarsa karanlıktı. Sisliydi.
Tek yapabildiği onaylamak oldu. Veli avukatı çağırdığında biraz olsun kendine hakim olmaya çalışarak eski yerine geçmişti. Avukat içeri geldiğinde Veli ona kendi yerini vermişti.
Devran, İshak'ın avukatı olan bu adamı tanıyordu. Bir çok işlerde onunla karşılaşmıştı. Avukat ona elini uzattığında Devran'da hızlıca karşılık verip elini sıktı. "Başınız sağolsun." Dediğinde Devran'ın göğsündeki acı arttı.
Sessiz kaldı. Hiçbir tepki vermedi Avukat Mehmet siyah çantasından birkaç dosya çıkardı. "İshak bey'in gönüllü olarak kabul ettiği organ bağışının dosyaların bir kopyası bende de bulunuyor. Bunu bir sene önce yaptı. Ayrıca bilmediğiniz bir şey var daha önce bir çocuğa bir böbreğini bağışlayarak ona hayat verdi."
"Ne yaptı?" Devran duydukların şokuyla gözlerini kırpıştırdı. İshak'ın böyle bir şey yaptırdığında haberi yoktu. Evet İshak ara sıra ortalıktan kaybolur uzun zaman geri dönmezdi ancak böyle bir şey yapacağı Devran'ın aklından geçmezdi.
Bu gerçek onda ağlama isteği uyandırdı. İshak gitmekle kalmamış gitmeden önce bir kişiye daha hayat vermişti.
"Organ bağışçısı olma nedeni zaten buydu." Diyerek konuşmaya devam etti. "O çocuğa hayat olduktan sonra da öldükten sonra eğer uygun olursa organlarının bağışlanmasına dair onay bıraktı. Birde," bir zarf çıkarıp Devran'a uzattı. "Size bıraktığı bir mektup, kısacacı vasiyet var."
Devran hiç istemeyerek titreyen elini ileri uzatıp zarfı parmakları arasına aldı. Gözleri daha şimdiden dolarken nefes alamaz gibi bir an gözünün karardığını hissetti. Ayağa kalkarak sendelemekten kendini zar zor geri alarak öne birkaç adım attı. "Dışarıdayım." Derken diğerlerine bakmadı bile. Hızlıca kendini kapıdan dışarı atmak için haraket etti.
Odadan çıkar çıkmaz eli duvara yaslandı. Sığ nefesler arasında bakışlarını tavana doğru kaldırdı. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu zarf bile ona ağır geliyordu. Elini güçlükle ayırdı duvardan.
Ayaklarını yerle sürüyerek hastanenin boş koridorlarından birine geçti. Daha fazla gücü yoktu. Sırtı duvara yaslanarak aşağı kaydı. Yere oturduğu an dirsekleri dizlerine yaslandı. İki eli zarfı gözleri önüne getirdi. Titreyen işaret parmağı zar zor zarfın ağzını açtı. Sağ altta yazan yazı dikkatini çekti.
Kardeşime.
Gözbebekleri titreşirken dudakları arasından bir hıçkırık kaçtı. Başını geri yasladığında boğazındaki tüm damarların belirginleştiğine emindi. Sesini bastırarak ağlarken göğsü titriyordu.
Kendini toparlanması saniyelerini aldı. Gözlerini geri zarfa indirdi. Yavaşça üstündeki kağıtı açarak içindeki zarfı çıkardı. Başını öne eğerek zarfı kenara bırakıp katlanan kağıtı açmaya başladı. İçinde onu karşılayan ince ve zarif yazı İshak'a aitti. Sert bir şekilde yutkundu.
Gözleri ilk satırda dolanmaya başladı.
"Devran, nasılsın kardeşim?"
İshak'ın yazdığı mektup bile Devran'ın nasıl olduğunu sormasıyla başlıyordu. Daha ilk satır Devran'ın ağzından hıçkırıklar kaçmasına sebep oldu.
"Bu mektubu okuyorsan kötü şeyler olmuştur. Ne olmuştur bilmiyorum, ama ben artık yokumdur onu biliyorum. Üzülme olur mu? Üzülme, Devran. Ben mutluyum. Bugüne kadar çok yapmak isteyip yapamadığım bir şeyi yaşamışımdır. Çok mutluyum.
Eğer gittiysem bu benim için bir ceza değil. Bilmeni isterim ki hiç acı çekmedim. Gözümün açık olduğu her gün, Berna'sız uyandığım her gün doğmamış çocuğum nasıl görünürdü diye düşündüğüm her gün bana yeterince cezaydı.
Sana söylemediğim şeyler için bana kızma. Sana veda etmediğimi düşünme arkamdan konuşmana izin verecek değilim. Biliyorum seni, söylenirsin arkamdan." Devran dolu gözleriyle güldü. Ağlamasına karışan gözyaşları artık gözünün önünü görmesini engelliyordu.
Hızla sildi gözyaşlarını. Daha net görebilmek için satırları kendini zorladı.
"Yalnız kalma kardeşim. Yalnızlık iyi değil. Çok yalnızsın, Devran. Gitmekten korkmuyorum ama seni geri de bıraktığımda ne yapacaksın diye düşünmek beni korkutuyor. Yalnızlığına gömülmenden çok korkuyorum. Elimde olsaydı senin için daha fazla yaşardım. Yapabilseydim kardeşim seninle ömrümün sonuna kadar yaşardım ama dediğim gibi, aldıysan bu mektubu eline ben sana veda etmişimdir. Sana veda etmiş Berna'ma ve hiç görmediğim çocuğuma kavuşmuşumdur."
Devran birkaç saniye kendini toplamak için durdu. Her satır sanki İshak'ı onun zihninde tekrar tekrar yaşattı. Aynı satırları okuyup okuyup durdu. En sonunda kaldığı yerden devam etti.
"Kendini suçlama kardeşim. Sadece yaşa. Kızına kavuş. Sevdiğin kadına kavuş. Neden bilmiyorum ama kötü bir his var içimde vedasız gideceğim, Devran. Biliyorum böyle gideceğim. O yüzden sana bu mektubu yazıyorum. Ve senden son bir şey istiyorum. Kalbimi Yavuz'a ver."
Devran son okuduğu cümlenin yüzüne sert bir şekilde çarptığını hissetti. İçindeki duyguları anlatacak kimseyi bulamadı. Konuşmak istedi konuşamadı. İshak'ı inkar etmek istedi yapamadı. Sadece ağlamak geldi elinden.
"Tereddüt bile etme, kardeşim. Çok istedim, Yavuz'a kalbimi vermeyi çok istedim ancak kabul edilmedim. Eğer böyle bir imkan doğarsa kalbim yaşarsa Yavuz'a versinler. Onu yaşat, çocukları için yaşat, Hafsa için yaşat. Bebeklerini görmeyi çok istedim ama sanırım benim için zamanın sonuna geldik. Senden son bir şey daha isteyeceğim, onları mezarıma getir olur mu? Eğer Yavuz izin verirse onları benimle tanıştırmaya getir." Devran kısık hıçkırıklarıyla ve titreyen omuzlarıyla başını salladı.
Sanki İshak onu görüyormuş gibi başını sallarken satırlarda bakışları gezinmeye devam etti.
"Vicdanın rahat olsun, hayatın güzel olsun kardeşim. Senin için birkaç mektup daha yazdım ancak ilk bunu okumanı istedim. Benim yerimede yaşa kardeşim. Kızınla çok güzel bir hayat yaşa. Ve ne zaman yalnız hissedersen, sana bıraktığım mektupları oku. Ben yanı başında olacağım. Hoşçakal."
Bir kağıt parçası çoğu zaman anlam ifade etmese bile üstüne yazılan her kelime onu kıymetli kılardı.
İshak, Devran'a veda etmeden gitmemişti ve
Devran Payidar bu kez gerçek anlamda kimsesiz kalmıştı.
Kaç kez okudu elinde tuttuğu mektubu bilmiyordu. Ağlıyor her satırda hıçkırıkları çoğalıyordu. Artık nefes bile alamadığını hissediyordu. Uzun yıllardır böyle ağladığı aklının ucundan geçmiyordu. Elleri öylesine titriyordu ki daha fazla elindeki kağıtı tutamıyordu.
"Devran," Koridorda endişe dolu bir ses duydu. Narin'in sesiydi. Narin Veli'den her şeyi öğrenmişti. Ve dakikalardır Devran'ı arıyordu.
Şu an korktuğu tek şey Devran'ın kendine bir zarar verir olmasıydı. İyi değildi. Devran ağlamaktan helak olmuş bir haldeydi.
Öylesine ağlıyordu ki artık sesleri duymuyor sadece İshak'ın ona bıraktığı mektupdaki her kelimeyi tekrar tekrar zihninde evirip çeviriyordu. Narin koşar adım onun yanına yaklaştığında Devran hıçkırıkları arasında konuştu.
"Veda etmemiş sandım etmiş." Çocuk gibi fısıldarken avuç içini gözüne bastırarak sola doğru sildi. Burnundan hızlı nefesler alırken Narin dizleri üstüne oturdu. Yere düşen kağıtı alıp gözlerini satırlarda gezdirdi.
Her satır yüzünün acıyla buruşmasına sebep oldu. "Veda etmiş, Narin." Alnı dizlerine düşerken nefesleri kesik kesikti. "Hissetmiş kardeşim bana veda etmiş."
"Devran," Dedi Narin titreyen sesimle.
"Kalbimi kardeşine ver diyor," alnı dizlerinden kalkarken kızaran gözlerini Narin'in yüzüne kaldırdı. "Ne yapacağım, Narin ben? Nasıl sınav bu? Nasıl bir sınav bu? Dayanılmayacak ceza verilir mi insana? Ben bununla baş edemem."
Narin omuzları çökerken hüzünlü bakışlarla Devran'i izledi. Ne yapacağını bilmiyordu. Uzun zaman sonra Devran için canı böylesine ilk kez yanıyordu. Bu kez her şeyi gözardı etmek onu sarıp sarmalamak istiyordu. Yapacaktı, ta ki bir ses duyana kadar.
"Neden ağlıyorsun?" Özlem'in sesiydi. Onları bulmuştu. Belki de hastanenin içinde Narin'in peşine takılmıştı. Nisa Ayşin'i de Özlem'i de hastaneye getirmişti. Bu yüzden sabahtan beri iki çocukta hastanedeydi. Ve belli ki Özlem onları bulmuştu.
Özlem, Narin ve Devran'ın öz anne babası olduğunu öğrendiğinden beri onlardan kaçıp durmuştu. Ama bugün farklıydı. Bugün Devran'ın böylesine ağladığını görmek Özlem'i üzüyordu.
"Neden ağlıyor?" Narin'e baktı bu kez. Devran'ın ağlamaları devam ederken Narin ne yapacağını bilemez bir şekilde önce Devran'a sonra Özlem'e baktı.
Onların sessizliği Özlem'i biraz daha üzüntüye itti. Koridorda ilerleyerek onların yanına yaklaştı. Aynı Narin gibi yavaşça yere oturdu. Masmavi bakışları babasının yüzüne dikildi.
"İshak abi için mi ağlıyorsun?" Sesinde üzüntü vardı. "Nisa abla doktorla konuşurken duydum."
Devran avuç içiyle gözyaşlarını sildi. Tüm vücudu titremesine rağmen kendini toplamaya çalıştı. "Onun için ağlıyorum." Sırtını duvardan ayırarak başını önüne eğdi.
"Hiç kimsen kalmadı mı?" Dedi Özlem. "Abimler sana kızgın, o da kızgın," Göz ucuyla Narin'i gösterdi. Ona ne abla diyebiliyordu ne de anne. Henüz abilerinin Devran'ı affetiğinden habersiz olduğu için hâlâ birbirlerine kırgınlar sanıyordu.
"Kalmadı." Boğuk bir sesle fısıldarken bu gerçek bir kez daha yüreğine çöktü.
"Öyle olmaz." Başını iki yana salladı. "İnsan tek başına acı çekmemeli. Benim canım yandığımda Yavuz abim bana sarılıyor," yutkundu. "Sana sarılacak kimse yok mu?" Başını Narin'e çevirdi. "Sen sarılır mısın? Ben ona kırgınım." Narin Özlem'in dedikleriyle başını sola çevirdi.
Dudaklarını sıkıca birbirine bastırırken bir hıçkırığın kaçmasını engelledi. Devran kaşları altından birkaç saniye Narin'in o halini izledi. Bir an istemedi değil, Narin ona sarılsın istedi.
Lakin bu isteğin fazla olduğunu biliyordu.
"Sarılmaz," Derken kırgın değildi. Aksine her şeyi kabullenmiş bir adamın sesi yer edindi dudaklarında. "Sanırım herkesi kendime kırdırdım." Yalnızlığını bu kez kendisi söyledi kendisine.
Özlem, Narin'in Devran'a sarılmayacağını anladığı an yüzünü düşürdü. Bakışlarını babasının dağılmış halinde gezdirdi. Onu böyle görmeye daha fazla dayanamayacağını hissetti. Çocuk yüreği buna izin vermiyordu.
Avuç içlerini yere bastırıp ayağa kalktı. Birkaç adımda kollarını Devran'ın boynuna sardığında Devran'ın vücudu kaskatı kesildi. Böyle bir tepki beklemiyordu. Özellikle kaç gündür ondan köşe bucak kaçan kızının bugün ona böylesine sıkı sıkıya sarılmasını hiç beklemiyordu.
"Bir süreliğine sana olan kırgınlığımı bir kenara bırakacağım," Dedi çocuksu sesiyle. "Bana sarılabilirsin, daha sonra bana sana ne zaman tekrar kırgın olmam gerektiğini söyle olur mu? Ben unutuyorum." Küçük kızının temiz kalbi tekrar onda ağlama isteği uyandırdı. Elleri sıkıca Özlem'e sarıldığında avuç içlerini kızının sırtına bastırdı. Burnu onun omzuna yaslandı.
Kokusunu ciğerlerine çektiğinde kaşları büküldü. Dolu gözleri Özlem'in omzundan Narin'in gözleri ile kesişti. "Bana bakma," Dedi Narin dolu gözleriyle. Dudağında acı dolu bir tebessüm belirdi. "Ben unutamıyorum."
Devran kalbine gömülen acıda boğuldu. Özlem'i daha sıkı tutarken Narin oturduğu yerden kalktı. Onun yeri boş kaldı ve Devran o boşluğa bakakaldı. Narin ikisini o koridorda bırakırken ağlayarak uzaklaştı. Kolunun tersiyle gözyaşlarını silerken içindeki bu kırgınlığa ilk kez nefret duydu.
İnsan ona acı çektirene sarılamadı diye acı çeker miydi? Narin çekiyordu.
Devran'ı affedemediği için acı çekiyordu.
Ve biliyordu. Affedemeyecekti.
En haklı sebepler onundu. Affedemeyecekti.
Geçmiş.
Karnı biraz daha belirginleşmişti, Narin'in. Altı aylık hamile olduğu her halinden belliydi. Bu süreçte evden dışarı adım atmasına bile izin vermiyordular. Bahçeye çıkması bile yasaklanmıştı. Eli sıkıca karnına yaslıydı. Tüm ailesi salonda büyük yemek masasının etrafına kurulmuştu.
"Abla," dedi Cengiz fısıltıyla. Narin'in masaya oturduğundan beri bir şey yemediğinin farkındaydı. "Bir şeyler ye, aç kalıyorsun-"
"Bırak kalsın." Dedi Kemal oğlunun sesini keserek. "Doğduğu günden beri tek yaptığı buydu zaten, insanın tüm neşesini sömürüp her şeyden itiraz etmek. Karşısına yemekte koyuyoruz her şeyini veriyoruz hanımefendi yine şikayetçi." Narin sabır diler gibi bir nefes vererek önündeki yemekle bakıştı.
Bu evde bir şeyler yemeye bile korkar olmuştu. Karnındaki bebeği ondan almak için her şeyi yapabilecek bir babası vardı. "Yemekleri ben hazırlattım." Cengiz onu temin etti. "Ye abla. Dünde bir şey yemedin." Narin birkaç saniye yanında oturan kardeşine baktı. Ardından küçük bir tebessümle başını salladı.
Cengiz dikkat ettim diyorsa etmiştir. Kaşığı eline alarak çorbadan içmeye başladı. Karnındaki bebeği sürekli acıkmasına sebep olsada Narin'in bu evde yediği yemek bile kuş kadardı. Eğer Cengiz olmasa Kemal onu bile yapmayacaktı.
Bebeği için bir şeyler yemekten geri durmadı. Yoksa bu evde ağzına tek lokma bile koymazdı. Sadece karnındaki can için dayanıyordu.
"Bugün pazara indiğimizde pek bir karışıktı ortalık," Dedi Şerife hanım kendi tabağındaki yemekleri yerken. Kızının karşısına konulan bir kase çorbayken kendisi güzel yemekleri yemekten geri durmuyordu. "Neler olduğunudan haberiniz var mı?"
"Ne olacak," Kemal keyifle konuştu. "Devran itinin hayrına bir şeyler dağıtıyorlarmış." Narin'in ağzına götürdüğü kaşık havada asılı kaldı.
3 ay olmuştu. Üç ay 2 gün, 7 saat.
Unutamıyordu. Her gece başını yastığa koyarken gözlerinin önünde Devran vardı. Ve her sabah uyandığında yine Devran vardı.
Mezarına bile gidememişti. Gözlerinin dolduğunu hissederken kalbi göğüs kafesin içinde her geçen saniye biraz daha sıkıştı.
"O hayırsızın ne hayrını göreceklermiş?" Dedi Şerife hanım meyve suyundan bir yudum alarak. "Geberdiği iyi oldu."
"Kes sesini," Narin bunları duymaya dayanamıyordu. "Onun hakkında doğru konuş." Anında tüm gözleri üstünde hissetti.
"Ne o?" Kemal peçeteyle ağzını sertçe silip masanın ortasına fırlattı peçeteyi. "Karnındaki piçin babasını mı koruyorsun?" Babasının sözleriyle canı yandı. Anında ayağa kalktı.
"Çocuğum hakkında doğru konuş," Sandalyesini geri iterek masanın arkasından çıktı. "Sakın ona hakaret edeyim deme."
"Abla-" dedi Cengiz'de ayağa kalkarak ama onun sesini kesen tekrar Kemal oldu.
"Ulan başımın belası," Ayağa kalkarken sağlam olan gözü öfkeden seğiriyordu. "Adımı kirlettiğin yetmedi, düşmanın koynuna girdiğin yetmedi birde bana onunla onun piçini mi savunuyorsun?" Avuç içini masaya vurdu. "Seni sağ bıraktığıma beni pişman etme, Narin."
"Adında sende batasın!" Masanın etrafında dolanıp babasına yaklaştı. Yarıya kadar yürüdüğünde Cengiz hızla kolundan tuttu. "O sana düşman bana değil, sevdiğim adam hakkında böyle konuşamazsın!"
"Abla yapma, kurban olayım bir dur!"
"Sevdiğin adam?" Tiksintiyle izledi kızını. "Aç gözünü, sevdiğin adam cehennemin dibinde. Biraz daha konuşursan seni de o karnındaki piçi de yanına göndereceğim."
"Bana hiçbir şey yapamazsın. Sizin bu saçmalıklarınızı daha fazla dinlemeyeceğim," başını iki yana salladı. "Aylardır beni bu eve hapis ettiniz, ama bitti. Bana onun mezarının yerini söyle." Gözleri doluydu ancak sesinde nefret vardı. "Mezarının yerini söyle, çocuğumun babasına gideceğim!"
"Mezarının yerini söyleyeyim?" Bir hışımla sandalyesinden kalktı. "Mezarının yerini söyleyeyim sende koşa koşa git öyle mi? Ne dirisi ne ölüsü. Sen o adamın mezarına bile gitmeyeceksin."
"Bunu yapmaya hakkın yok!" Kolunu kurtardı Cengiz'den ve iyice babasının karşısına dikildi. "O benim bebeğimin babası." Sığ nefesleri arasında gözünden bir damla yaş aktı. "Çok bir şey istemiyorum, mezarına gideyim. Hemen dönerim." Karşısındaki adama yalvarmak istemiyordu. Ancak öyle çaresiz bir durumdaydı ki nasıl Devran'a kavuşabilirdi bilmiyordu.
"Benim tepemin tasını attırma, Narin. Elimde kalırsın. Defol git odana sinirlerimi bozma."
"Gitmeyeceğim." Başını iki yana salladı. "Bu kadar zalim olamazsın, öldü zaten." Derken acıyla kasıldı sesi. "Kuru toprağına gideceğim. Bu kadar zalim olamazsın. Bırak gideyim, en azından mezarına gideyim." Kemal dişleri arasında bir küfür savurarak arkasını dönüp yürümek istediğinde Narin hızla karşısına geçti.
"Söylemeden gidemezsin!" Titredi sesi. "Sadece mezarına gitmek istiyorum."
"Çekil önümden." Kemal sıkıntıyla konuştu.
"Hayır, söyleyeceksin. Onu benden aldığınız yetmedi mezarınıda almak istiyorsunuz!"
"Onu senden aldım çünkü benim kanım Payidar itleriyle birlikte olamaz!" Gözlerinde tehlike belirdi. "Şimdi çekil önümden, yemin olsun buna devam edersen seni kimse elimden alamaz beni uğraştırma." Narin sertçe yutkundu.
"Bana onu unutturamazsın." Elleri iki yanında yumruk oldu. "Böyle yaptığınızda onu unutmayacağım."
"İstersen geber acından umrumda değil." Duygu barındırmayan düz bir sesle konuştu. "Bu evden dışarı adım atmayacaksın. Değil o itin mezarına gitmek adını bile anmayacaksın."
"Gideceğim, ve sen bana onun mezarının yerini söyleyeceksin!" Bağırdı. "Söyle!"
"Cengiz al şu ablanı önümden!" Kemal sağdan geçmek istediğinde, Narin hızla onun önünü kesti.
"Söyleyeceksin!" Ellerini uzatıp babasının yakasına hiç acımadan doladı. "Dirisini aldın ölüsünüde alamazsın, unutturamazsın. Söyle!" Kemal, Narin'in bu son haraketiyle aklını kaçırmış gibi hissetti. Eli öyle bir hızla Narin'in saçlarına sarılıp kafasını hemen sağlarındaki duvara çarptı ki Narin'in acı dolu iniltisi salonda yankılandı. Zihninde hissettiği acı birkaç saniye onu büyük bir şokun etkisinde bıraktı.
"Baba ne yapıyorsun!" Cengiz hızla masanın etrafında dolanıp Narin'in yanına koştu. Narin daha fazla ayakta duramayarak yaşadığı acıyla omzunu duvara yasladı. Alnından akan sıvıyı hissetti.
"Belki bu unutturur." Dedi Kemal soğuk bir sesle. Hemen ardından masadan uzaklaştı. Şerife yutkunarak olanları izlerken Cengiz ablasının kolunu nazikçe tuttu.
Narin, yaşadığı acıyla sızlanırken elini karnına yasladı. Tek istediği ona bir şey olmamasıydı. Bu yüzden sustu. Hep sustu. Bundan sonraki günler öyle bir sustu ki kendi sesi bile bir süre sonra yabancı geldi.
Devran'ı kaybetmek ona kendinide kaybettirdi.
Şimdiki zaman.
1 saat sonra.
Hafsa Payidar.
Gözlerim Veli abiye dikilip kaldı. Benimle konuşmak istediğini söylemişti. Bense endişe içinde onun yüzünü izlemekle meşguldüm.
"Abi konuşacak mısın artık?" Beni strese soktuğunu farkettiği an nefesini derdi.
"Yavuz'la konuşmak isterdim ama inat edip hayır demesinden korktum." Anlamayan bakışlarım onu izledi. Birkaç saniye duraksadı ve devam etti. "Yavuz için uygun kalbi bulduk." Duyduğum şeylerle gözlerim genişledi.
Elim hızla ağzıma kapanırken dudaklarım arasından mutlu bir gülüş kaçtı. "Buldunuz?" Gözlerime yaşlar dolduğunu hissederken içimdeki umut giderek yeşerdi. Ona uygun kalbi bulmuştular. "Abi neyi bekliyoruz?" Elimi ağzımdan ayırdım nefes nefese. "Neden amelyata almıyoruz?"
"Çünkü, Yavuz istemeyebilir." Kaşlarım çatıldı.
"Yavuz bu anı bekliyor ya abi," başımı iki yana salladım. "Anlamıyorum, neden kabul etmesin?" O an kapı açıldı. Başımı omzumun üstüne çevirdiğimde perişan bir halde içeri giren Devran'ı gördüm. Kendinde değildi.
Onu bu halde gördükçe canımın yandığını hissediyordum. Bu kez gerçek anlamda üzülüyordum. Çünkü bildiğimiz Devran gibi değildi. İshak'ın ölümü onu öyle bir yıkmıştı ki bir günde kırk sene yaşlanmış gibiydi.
"Abi," Dedi çatallamış sesiyle. "İzin ver ben konuşayım." İçimi şüphe sardı. Veli abiye baktım. Belli ki kabul etmişti bana bir kez gözlerini aç kapa yaparak masanın arkasından kalktı. Kapıya yürüdüğünde ben olan bitene bir türlü anlam veremedim.
Devran yavaş adımlarını içeride yürüttü. Benimle karşı karşıya olan sandalyeye oturduğunda yutkundum. Sağ elinde bir kağıt vardı. "İyi misin?" Fısıldayarak sordum.
Dudakları bile kurumuş gibiydi. Konuşamadı. Elini öne uzattı. Gözlerim kağıta indi. "Bu ne?" Usulca uzanıp onu aldım. Devran dirseklerine yasladığı kollarının ellerini birleştirdi.
"Oku." Derken açıklama yapmaya bile mecali yoktu. Başımı aşağı eğerek satırlara baktım.
Bir anlık tüm dünyanın durduğunu hissettim. İshak'a ait olan bir mektuptu ellerimde tuttuğum. Boğazıma düğümlenirken tek tek satırları okudum. Her cümle fazlasıyla ağırdı. İçimde hissettiğim hüzün giderek arttı.
En son satırlara ulaştığımda yutkunamadım. Ellerim refleks olarak kağıtı daha sıkı tuttu. Sanki orada yazanları algılamak benim için zordu. İshak gitmişti, ama giderken kendi kalbini benim kocama bırakmıştı.
Bakışlarım o kadar ağır bir şekilde kağıtı terkedip Devran'ın yüzüne çıktı ki onun çaresizliği bana ulaştı. "Kalbini, Yavuz'a bırakmış." Sesi titredi. "Gitmiş ama kardeşimi kurtarmış, Hafsa." Sözleri beni ağlamanın eşiğine getirdi.
Farkında değildim ama çoktan ağlamaya başlamıştım. İshak kendi kalbinden vazgeçmiş sanki tüm bunları hissetmiş gibi bir vasiyet bırakmıştı. Devran mektubu nazikçe benden alırken gözyaşlarım sessizce akıyordu. "Nasıl?" Kısık çıktı sesim.
İshak'ın kalbini nasıl Yavuz'a verirdik? O bunu kabul etmezdi. Ve hepimiz için çok ağır olurdu.
Evet Yavuz'un yaşamasını istiyordum. Bunu hayattaki her şeyden çok istiyordum. Ancak ailemizden birisi giderken bunu yapmak çok ağır bir şekilde yüreğime çöktü.
"Yavuz'a söyleyemem." Dolu gözlerle başını iki yana salladı. "Buna gücüm yok onu sen ikna et." Gerçekten iyi görünmüyordu. Sanki aklı zihnini terkedip gitmişti.
"Kabul etmeyecek." Elimizdeki tek umut, İshak'tı. Ve bu hem Yavuz için hem benim için çok zordu. Yavuz'u ikna etmekse beni mahvedecek bir şeydi.
"Etmesi gerek." Gözlerini sıkıca kapattı. "Onu da kaybedemem." Sesi boğulurken gözlerini geri açtı. "Onu da kaybedemem, birini toprağa vereceğim birini daha veremem." Ağlıyordu. "İshak zaten gitti, Yavuz'da gitsin istemiyorum. Allah belamı versin ki çok zor, seçmek çok zor ama ikisinide toprağa veremem."
"Şöyle söyleme." Yavuz hakkında bunları düşünmek ellerimi saçlarıma daldırmama sebep oldu. Gözlerimi birkaç saniye kapatıp kendimi toplamaya çalıştım. Yavuz bunu kabul etmezse ne yapacaktım?
"Kabul etmeli." Zorlukla konuştu. "Başka çaremiz yok." Sanki boğazı düğümlendi. "İshak'ın geri döneceği yok." Dolu gözlerimi yüzüne çıkardım. "Hayatta tutan tek şey makinelermiş, her an kalbi durabilir. Zamanımız yok. Vakit varken en azından bir kardeşimi kurtarayım." Birkaç damla yaş aktı yanağıma.
"Nasıl dayanacaksın?" Diye sorduğumda acıyla çenesi kasıldı.
"Kardeşimi yaşatarak." Tek tesellisi buydu.
"Ama İshak?" Sesim ağlamaklı çıktı.
"Gitti." Derken kirpikleri titredi. Başını önüne eğdi. Ellerini birleştirdi. "En azından şansım varken," kaşları altından bana baktı. Sesi ağlamaya hazır bir şekilde titreyerek çıktı. "Kardeşimi kurtarayım."
Daha fazla yaşlar doldu gözlerime. "İyi olacak mısın?"
"Yavuz yaşarsa, bir nebze olsun iyi olacağım." Bir zamanlar Yavuz'un hayatını karartan adam şu an onu yaşatmak için binbir türlü çaba veriyordu. Devran değişmişti. Devran o kadar pişman olmuştu ki bugün her hatasını düzeltmek için çaba veriyordu.
"Abi," Fısıldadım. Elimi öne uzatıp eline koydum. Belki de ilk kez gerçek anlamda onu bir abi gibi kabul ettim. Bu kelimeyi duyduğu an gözleri gözlerime çıktı. Sanki canı daha çok yandı ama yaralarından biri kapandı. "Acını tek başına yaşama." Bu yalnız başına baş edilecek bir şey değildi.
Kayıp acısı hiçbir şeye benzemezdi.
"Git Yavuz'u ikna et abim." Sesime ses verdi. Kayıp değilim, yalnız değilim der gibi. Desteğimi hissetmiş gibi. "Onu ikna et."
Elimi geri çekerek ayağa kalktım. Gözyaşlarımı sildim ve son kez ona baktım. İçimde korku vardı. "İkna edemezsem?" Reddedebilirdi.
"O zaman ben konuşacağım." Onun için çok zor olacaktı. Ama yapardı. Biliyordum bunu yapardı. "Şu an için buna gücüm yok, ikna edebilirsen et. Onu ikna et." Yavuz'un karşısına çıkacak gücü gerçek anlamda yoktu.
Sadece başımı sallamakla yetindim. Mektubu usulca ona geri verdim. Ayağa kalkarak arkamı dönüp kapıya yürüdüm ve dışarı çıktım. Devran için tüm bunlar zordu. Kabul ettiği şeyin ağırlığını anlayabiliyordum çünkü aynı ağırlığı onun kadar olamasada bende hissediyordum.
İshak iyi biriydi. İshak bugüne kadar tanıdığım en iyi insanlardan biriydi.
Giderken kocamı kurtarmıştı. Hem beni hem çocuklarımı hem de çocuklarımın babasını. Bunları düşünmek yanağıma bir damla yaş akıtırken nefesimi verdim. Sol elimle hızla gözyaşını silerken sağ elim yanımda yumruk olmuştu.
Yavuz'a tüm bunları nasıl anlatacaktım bilmiyordum ama bir şekilde yapmam gerekiyordu.
Koridorda ilerleyerek alt kata indim. Bizimkilerden birkaçı buradaydı.
"Yenge?" Dedi sırtını duvardan ayıran Süleyman. Ben gelene kadar gözünü sandlayede oturmuş boş boş önünü izleyen Karaca'ya dikmişti. Yüzünde nazik bir ifade yer edinmişti. "Ne bu halin?"
"Sonra Süleyman," Yorgun bir sesle geçiştirdim onu. "Anlatacağım." Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. "Önce Yavuz'la konuşmam gerek?"
"Kötü bişi mi?" Cafer endişeyle sordu. Bir adımda bana yaklaştı. "Ne bu halin, Hafsa?"
"Kötü mü değil mi bilmiyorum." Fısıldadım dolu gözlerle. "Ama kocamla konuşmam gerek." Birkaç saniye birbirlerine baktılar. Hemen ardından Süleyman başını sallayarak sağa bir adım attı. İkisin arasından geçerek koşar adım Yavuz'un odasına yürüdüm.
İçeri girdim. Sedyede uzanmış içeriye çarpan ışıktan dışarıya bakıyordu. Doktorlar yine koluna bir serum takmıştı. Onu gördüğüm her anı böyleydi. Hep ya ilaçlar içiyor ya da kolunda serumlar oluyordu. Bunlar olmasa vücudu güçsüz düşüyor durumu kötüye ilerliyordu.
Yüzü sanki her geçen gün biraz daha çöküyor geçen saatler onu biraz daha yoruyordu.
"Yavuz?" Dediğimde dalgın bakışları camdan ayrıldı. Gözleri yüzümle kesiştiği an bakışlarında umut yeşerdi.
"Sevdam, gel içeri." Diyerek hızla ona yaklaşmamı istedi. Kapıyı kapatarak sedyeye yaklaştım. Bu sırada Yavuz kolunu hareket ettirmeden yerinde dikelmeye çalıştı.
"Fazla hareket etme," Hızla ona yardımcı oldum. Sırtının arkasına bir yastık yerleştirdim ve rahat olmasını sağladım. Boğazından yükselen bir hırıltıyla yerini rahat ettikten hemen sonra kaşları altından bana baktı.
"İyi misin?" Sorusuna nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim. İçimde tuttuğum nefesle sedyenin kenarına oturdum. Avuç içlerim refleks olarak dizlerimin üstüne yaslandı.
"Sana bir şey söylemem gerek." Dilime nasıl getireceğim bilmiyordum. Anında bakışlarını merak sardı. Sağ kaşı usulca havalandı.
"Söyle sevdam," Yüz ifadesi endişe doldu. "Kötü bir şey mi?" Onun için kötüydü. Hem de çok kötü.
"Devran'la konuştum." Sesimin titrememesi için kendimi zorladım. "İshak'ın bir vasiyet bıraktığından bahsetti." Bu sefer hem merak hem yumuşak bir şey yer edindi harelerinde.
"Ne vasiyeti?" Sesi boğuk çıktı.
"Okudum." Nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Gözlerime yaşlar dolmuştu. Yutkunmak zor geldiği anda konuşmaya devam ettim. "Senin için." Fazlasıyla kısık çıktı sesim. "Kalbini sana bırakmış." Bunu söylediğim an o endişe kayboldu. Yumuşak bakışın yerini acı aldı.
Yavuz kötü hissetti. Eskiden abi gibi gördüğü bir adamdı İshak onun için ve şimdi bize veda edip giderken kendi kalbini Yavuz'a vermişti.
Bakışlarında bir şeyler sarsıldı. Yutkunmanın zor geldiğini kasılan boğazından anladım. "Kalbini bana bırakmış?" Anlama ihtiyacı duyarak tekrar etti. Yaşlar akarken başımı salladım.
"Sana bırakmış-"
"Olmaz." Bakışlarını hızla kaçırdı. Gözbebekleri sağa kayarken dilini damağına vurdu. "Asla olmaz." Bunu yapacağını biliyordum. Bunu bekliyordum.
"Yavuz zamanımız kısıtlı." Dediğimde sesim yalvarır gibi çıktı.
"Değildir." Duymaya bile tahammülü yoktu. "Başka donör bulunur, İshak olmaz. İshak'ın kalbini almam." Öyle bir inat gördüm ki ifadesinde boşa dil döktüğümü hissettim.
Elimi uzatak elini tuttum. "Yapma böyle, bana kolay mı sanıyorsun?" Hıçkırmamak için zor duruyordum. "Ama seni kaybedemem."
"Beni kaybetmeyeceksin." Gözleri genişlerken söyledi. Başını çok az öne eğdi. "Ama İshak olmaz, İshak Devran'ın kardeşi. Devran'ın kardeşim dediğinin kalbini nasıl alırım? Canı yanar. Olmaz." Devran içindi bu inkarı.
Yavuz'un Devran'a asla kıyamayan bir yanı vardı.
"Devran bunu kendisi istedi." Sesimde acı yer edindi. "Sana gelip söylememi o istedi." Bir omzumu kendime çekerken ağlıyordum. "Bir kardeşimi toprağa verdim birini daha veremem dedi." Son dediklerimin canını yaktığını dolmaya başlayan gözlerinden anladım.
"İlla ki başka donör-"
"Bulunmaz!" Bu kez sesim istemsizce yükseldi. Titrek nefeslerle fısıldadım. "Yavuz bulunmaz, beş ay doluyor. Sayılı günlerin kaldı. Yok." Başımı iki yana salladım. "Seni Kara toprağa kurban veremem." Elim yanağına hızla yaslandı. Gözyaşlarım akarken kaşlarım acıyla büküldü. "Yalvarırım reddetme."
Boğazındaki Adem elması aşağı yukarı hareket etti. "Devran'a bunu yapamam."
"Devran'a bunu yapamazsın, ama bana yaparsın." Bencillik etmek istemiyordum ama bağırıp çağırarak ağlamak geliyordu içimden. "Yavuz beni bırakıp gitmeye razı mısın?"
"Onu ima etmedim." Zayıftı sesinin tınısı. "Abime bunu yapamam dedim."
"Daha beterini yapıyorsun. İki abini yalnız bırakıyorsun, Süleyman'ı, Zahir abiyi, beni, bizi. Hepimizi sensiz bırakıyorsun. İshak gitti sende gidiyorsun. Ne yapacağım?" Nefesleri hızlanırken daha hızlı ağladığımın ve fevri davrandığının farkında değildim. "Bana aldığın çiçekleri alıp getirip mezarına mı gömeceğim?"
Sonlara doğru sesim boğuldu. Ellerim elinden ve yanağından ayrıldı. Hıçkırıklarım çoğalırken dirseklerim dizlerime yaslandı ve ellerimi başımın iki yanına yasladım. Aylar önce gördüğüm o rüya sanki bugün açık açık karşıma dikilmişti. Yavuz benden gidecekti.
"Hafsa." Bir elini omzumda hissederken çocuk gibi omzumu kendime çektim. "Nasıl yapayım?" Bu kez onun da sesi titriyordu.
"Zor olduğunu biliyorum." Onu anlıyordum. Başımı yüzüne doğru çevirdiğimde kirpiklerim çoktan sırılsıklamdı. "Ama seni kaybetmek daha zor." Yüzünün her zerresi kasıldı. Bu kez onu gerçekten düşünmeye teşvik etmiştim.
"Ağlama." Derken nazikti sesi. Kolumu nazikçe kavradığında sedyede ona yaklaştım. "Gözümün önünde böyle ağladığın da dayanamıyorum, biliyorsun."
"Ağlatma." Kesik nefeslerim arasında zorlukla çıktı sesim. "Kabul et." Boynumu bükerken yutkundum. "Kabul et, Yavuz. Başka yolumuz yok. Gidilecek başka yol yok." Sessizleşti.
Kolumu tutan eli birkaç saniyeliğine sıkılaştığında içinde bir savaş verdiğini anladım. Kabul etmekle etmemek arasında gidip geliyordu. Evet demek onun için zordu ama hayır derse çok büyük bir umudu elinin tersiyle iteceğinide biliyordu. Keşke böyle olmasaydı ama kader bizi öyle bir noktaya getirmişti ki çok ağırda olsa bu seçimi yapmak zorundaydık.
"Devran'ı çağır." Derken yumuşacıktı sesi. "O gözümün içine bakarak söylemeli, onun razı olduğunu görmeden yapamam. Zor olur." Yenilgi dolu bir ifade yer edindi yüzümde.
Devran bunu benden kendisi istemişti bu yüzden Yavuz'a hayır demeyeceğini biliyordum ama buna rağmen canımın yine yanıyor olmasına engel olamıyordum.
"Nasıl istersen." Kaçırdım yavaşça bakışlarımı. Birkaç saniye sonra geri ona baktım. "Ama nolursun," Sesim titredi. "Bizi geride bırakacak bir karar verme." Gözleri önce yüzümde ardından karnımda gezindi. Ne söylemek istediğimi gayet net anlamıştı.
Sessiz kaldı ve sadece Devran'ı beklediğini anladım. Bana bir söz vermedi ve bu itiraf etmek istemesem de kalbimi fazlasıyla acıttı. Usulca sedyeden kalktığımda kolum onun elinden kurtuldu. Kısa saniyeler içinde arkamı dönüp odadan çıktım ve ilk iş Devran'ı aradım.
Onu bulduktan sonra Yavuz'la aramda geçenleri ve Yavuz'un onu görmek istediğini anlattım. Önce tereddüt edecek gibi olsa da reddetmedi ve Yavuz'un odasına yol aldı. Onları yalnız bırakarak hastaneden biraz çıkmak istedim.
İyi hissetmiyordum. Hissetmem mümkün değildi. Soğuk hava yüzüme çarptığı an gözyaşlarım yanaklarımda karıncalanmaya sebep oldu. Kollarımı kendime dolayarak ilerlediğimde hastane bahçesine giren abimi ve Zerda'yı gördüm. Adımlarım olduğum yere mıhlandı. Abim hiç iyi gözükmüyordu. Zar zor kendini toplamış bir hali vardı.
Ne yapacağımı bilemedim. Ne koşup ona sarılabildim ne de arkamı dönüp kaçabildim. Hastanenin ortasına vardıklarından bakışları kalktı ve benimle kesişti. Harelerinde bana karşı öfke görmedim. Ne kırgınlık ne de başka bir şey. Bu bende ağlama isteği uyandırdı. Zerda onun koluna girmişti. Sanki abimin her an düşmesinden korkar gibi ona öyle sıkı sıkıya tutunmuştu ki korktuğunu anladım.
Abimi kaybetmekten çok korkmuştu.
Aramızda sessiz bir bakışma geçti. Fazlasıyla güçsüz geldi yüzündeki ifade gözlerime ve neden böyle olduğunu biliyordum. Öğrendiği onca şey kolay şeyler değildi. Onun için ağır ve hazmedemeyeceği şeylerdi. Bu yüzden öğrenmesini hiç istememiş ancak kaderin önüne bir kez daha geçememiştim.
Sessiz bakışlarında bir ima vardı bense ne yapacağımı bilemez bir şekilde omuzlarımı bir çocuk gibi kaldırıp indirdim. Bana kızmasın istedim. Bunu ondan gizlediğim için hesap sorsun ama kızmasın. Zerda'nın kolundan usul bir şekilde ayrıldı. Önceki birkaç adımı yavaştı ama hemen ardından adımları hızlandı ve hesap sormayı bırak bir kenara beni kolları arasına sıkıca sardığında ürperdim. Gözlerimi sıkı sıkıya kapattım ve ellerim hızla onun sırtını buldu.
Ortalıkta olmaması canımı yeterince yakmıştı. Benden kaçtığını bana küstüğünü düşünmekse içimde bir şeyler kırıp dökmüştü. "Özür dilerim." Kısık bir sesle döküldü cümle dilimden.
"Dileme." Yorgun ses tonu kalbime dokundu. "Abim benden daha fazla özür dileme. Asıl ben özür dilerim." Başını geri çekerken gözleri dolu doluydu. "Yaşadığım için özür dilerim sen-"
Gözlerim genişlerken hızla elimi kaldırıp ağzını kapattım. "Böyle şeyler söyleme yalvarırım." Gözlerim dolduğu an gözpınarlarım sızladı. "Olmasan ne yaparım hiç düşündün mü? Sen benim sırtımı yasladığım dağsın abi kendin hakkında böyle bir şeyi nasıl söylersin?"
"Sırtını yasladığın dağ annenin katilinin oğlu." Bu gerçeği kendi yüzüne vurmaktan hiç vazgeçmeyecekti.
"O adamı senelerce babam bildim. Öyleyse bende o katilin kızıyım." Harelerimde inatçı ve kırgın bir kız çocuğu belirdi. "Söylesene hangimiz daha suçlu? Onun çocukları olmak bizi suçlu mu yaptı? Seni suçlu mu yaptı?"
Çenesi kasılırken yüzünün kasları gerildi. Ne diyeceğini bilmiyordu. "Arkamı döndüğümde gördüğüm tek kişi hep sen oldun. Lütfen kendin hakkında bir daha böyle bir şey söyleme. Yapma abi, zaten kaybetmekten çok yoruldum sende bana bunu yapma." Acıyla kaşları büküldü. Hızla beni kendine çektiğinde alnım göğsüne yaslandı.
Çenesi başımın üstüne yaslandığında parmaklarını saçlarımda hissettim. Ellerim hâlâ ona sıkı sıkıya tutunurken bu kez ağlama isteğine karşı koyamadım.
"İshak?" Dediği an sızlanma kaçtı ağzımdan.
"Kaybettik." Çenem titredi. "Veda etti bize."
"Cafer söyledi." Bir adım geri atarak alnımın göğsünden ayrılmasını sağladı. Gözlerime baktı. "Kalbini Yavuz'a bırakmış?" Veli abi olanları onlara anlatmış olmalıydı. Dolu gözlerle başımı salladığımda birkaç adım bizden uzakta duran Zerda gözünden akan bir damla yaşı sildi.
"Yavuz ne dedi?" Diye fısıldayarak sordu, Zerda. Bakışlarımı ona çevirdim.
"Reddetti." Dudaklarım kurumuştu. "Ama reddetmesini istemiyorum, abi bencillik mi bu?" İshak bunu kendisi istemişti ama yine de ona da çok üzülüyordum. Kaybetmek istediğim birisi değildi.
"Değil." Bir çocuğu yaştırır gibi yumuşacıktı sesi. "En doğal şeyi istiyorsun. İshak'ın da istediği şeyi istedin diye bencil değilsin." Derin bir nefes verdim burnumdan.
"İyi misin?" Diye sorduğunda başımı salladım. Alnıma hızlıca öpücük kondurdu. "Konuşacağız." Gözlerinde güven veren bir bakış yer edindi. "Cafer'le konuşup hemen döneceğim." Sadece başımı sallamakla yetindim.
Abim ellerini benden çekerek hastaneye yürüdüğünde Zerda yanıma geldi. Bir kolunu omuzlarıma doladı. "Yalancı." Dedi azarlayan sesiyle. Ardından şefkat ve endişe belirdi gözlerinde. "İyi değilsin."
"Değilim." Ağlamaklı sesimle başımı ona doğru çevirdim. "Sanırım hiç gücüm kalmadı."
Bitkin halim onun da endişesini katlayarak çoğalttı. Elini uzatıp hızla gözyaşlarımı sildi. "Gel hadi," Elindeki poşeti kaldırdı. "İtiraz istemiyorum sana yemek aldım. Hepsini bitirecek ve yeğenlerimin karnını doyuracaksın kendi karnınıda." Onu itiraz etmek için ağzımı açtığım an gözlerini bereletti ve geri susmamı sağladı.
Sadece ağır adımlarla onu takip ettiğimde aklım tek bir yerdeydi, umarım Devran Yavuz'u ikna edebilirdi.
🌊
Yavuz Payidar.
Hafsa odadan çıktıktan birkaç dakika sonra gerçekten Devran'ı odaya göndermişti. Devran'ın odaya gelmesiyse uzun sürmüştü. Nedenini biliyordum karşıma oturup bu konuyu konuşmaktan kaçınıyordu.
Ancak ben ondan tüm bunları dinlemeden hiçbir şey yapamazdım. Kabul edecektim. Eninde sonunda Hafsa'nın ağlamalarına dayanamayacak İshak'ın bana giderken bıraktığı kalbini kabul edecektim. Bunları düşünmek gözlerimi doldurmuyor değildi.
İshak vasiyetinde sanki önceden hissetmiş gibi kalbini bana emanet ederek gitmişti. Beni yaşatmak için bunu yapmıştı. Bir kez daha ona karşı hissettiğim saygı artmıştı. İshak'la bir zamanlar düşman olsak bile içimde ona asla gerçek bir kin beslememişti. Zamanında bana öyle güzel abilik yapmıştı ki daha sonrasında yaptıkları bile o abiliği söküp atamamıştı.
Şimdi buradaydık. İshak, bana kendi kalbini bırakıp gitmişti. Ve belki de benim kabul etmekten başka yolum kalmamıştı. İşte bu en ağırıydı. Abim gibi gördüğüm adamın kalbini alacak olmak her zerreme binlerce bıçak saplanıyormuş gibi hissettiriyordu.
Bu umudu reddedebilirdim ama reddettiğim an iki çocuğumla karımı geride bırakırdım. Her şey öylesine ağırdı ki ne yapacağımı bilmiyordum. Devran'ı görmek isteme sebebimse şuydu; en azından kızgın olmadığını bileyim.
Gerçekten istiyorsa, gerçekten razıysa bir nebze olsun hissettiğim bu duygular yatışırdı.
Odaya girmişti. Sedyenin yanına bir sandalye çekip oturmuştu. Gözleri üstümde ama bakışları bir o kadar yılgındı. "Hafsa'ya hayır mı dedin?" Daha ben konuşmadan o sordu. Kehribar harelerim sessizce yüzünde kaldı.
"Kabul edemedim." Açık açık konuştum. "Ağır geldi."
"Et." Gerçekten istiyordu. "Et, Yavuz. Et abim." Başını salladı. "Gönlün ferah olsun, kabul et."
"Bundan emin misin?"
"Neyden?" Çok az kaşları havalandı. "İki kardeşimide toprağa kurban vermek istemediğimden mi?" Gözlerini ağır ağır açıp kapattı. "Eminim." Kalbim sızladı.
"İstersen bekleriz, başka donör-"
"Zaman kısıtlı." Boş bir sesle konuştu. "Beklemek fayda etmez." Aklında her şey yavaş yavaş belirirken sırtını sandlayeden ayırıp öne eğildi. "Beklemek benden seni alır." İşaret parmağıyla kapıyı gösterirken diğer parmakları avuç içinde sıkı sıkıya kıvrıldı. "İki kardeşimi toprağa veririm. Olmaz, Yavuz." Kendine gelirken bana yalvarmaya başladı. "Kurban olayım reddetme. Kurban olayım evet de. Bak ben sana çok çektirdim."
İşaret parmağıda diğer parmaklarına katıldı ve eli dizine yaslandı. "İçine edeyim bilmiyorum, bunun mu cezasını çekiyorum bilmiyorum ama beni dert etme." Fazlasıyla emindi. "Kabul et, Yavuz. En azından sen kurtul. En azından sen yaşa."
"Benden sana ceza gelsin istemem." Yutkunarak konuştum. "Ah etmedim hiç sana." Evet çok kez onun karşısına geçip ahım sende demiştim ama yalandı.
Bir ahın tutması için karşı tarafa gönül koymak gerekirdi. Ben abime hiç gönül koymadım.
"Farketmez." Yumuşak ama yorgun bir tebessüm belirdi dudaklarında. "Çektiren çeker. Cehennem acısıda yaşasam hakkım diyecek kadar günah işledim. Ama can dayanmıyor." İshak'ın ölümü onu param parça etmişti.
"Sen dayan." Boğuk bir tınıyla devam etti. "İshak kendi isteğiyle kalbini sana verdi. Okudum," Devam etmek zor gelince birkaç saniye dayandı ve derin bir nefes soludu. "Son vasiyetini okudum kendi istedi." Kirpiğinde bir damla yaş asılıydı. "Sende kabul et." Başını kaldırıp yüzüme baktığında gözlerinin beyazları kıpkırmızı olmuştu. "Nolursun, Yavuz. Bir de sen gitme oğlum." Gerçekten çaresiz bir sesle bitirdi cümlesini.
Harelerindeki beklenti her zerremin gerilmesine sebep oldu. Bu kadar yalvarıştan sonra reddedemeyecektim. Bu yapabileceğim bir şey değildi. Konu artık öyle bir noktaya gelmişti ki ben hayır dediğim anda tek şansımı da kaybedecektim.
"Karşımda ağlarsan seni yumruklarım." Dedim düz bir sesle ama yumuşak bir alay vardı altında. Ya da büyük bir acı.
Güldü. Daha önce görmediğim kadar acı ve çaresiz bir gülüştü. Birkaç saniye içinde o gülüş ağlayışlara dönüştü. Tamda tahmin ettiğim gibi omuzları sarsıldı ve başı iki omuzları arasında öne eğildi. Dirseklerini dizlerine daha sert bastırırken ağlamaları devam etti. Hiç gücü kalmamıştı. Öyle bir hale gelmişti ki artık gizleme gereği duymuyordu.
"Devran," Dedim ne yapacağımı bilemez bir sesle. Oysa sadece ağladı. İshak için ağladı. Yüzüne bakakaldım ve bunu izlemek sandığımdan daha çok acı verdi.
Yavaşça uzanıp koluma takılı olan serumu çıkardım. Üstümdeki battaniyeyi ittim ve sedyenin kenarından ayaklarımı yere bastım. "Abi," Dediğimde elini boynun arkasına atarak ovdu. Ağlamasını kontrol altına almaya çalışsa bile sanki onun için çok zordu.
"İshak gitti oğlum," hazmedemiyordu. "Gitti, kardeşim gitti lan." Derin bir nefes çektim göğsüme. Elimi uzatıp kafasın arkasını kavradım ve alnını alnıma yasladım.
Kelimeler ona teselli etmeyecekti. Sadece kasılan çenemle ona orada olduğumu hissettirdim. "Canım yanıyor." Damarları belirgin hale gelmiş ağlamaktan boğazı çenesine kadar kızarmaya başlamıştı. "Nasıl bir acı bu?"
"Biliyorum." Buruktu sesim. "Nasıl bir acı olduğunu biliyorum." Onun sayesinde biliyordum.
Son sözlerim sanki ona acısını kabullendirdi. O ağladı ve bende sadece yanında olarak izin verdim.
Bildiğim bir başka şeyse İshak'ın vasiyetini onun istediği gibi yerine getireceğimdi.
🌊
Hafsa Payidar.
Zerda ile hastanenin arka bahçesinde yere oturmuş sırtımızı duvara yaslamış aldığı sandviçleri yemekle meşguldük. Her ne kadar midem yediğim her şeyi çıkarmak istesede yemeye mecbur olduğumu biliyordum.
"Sence Devran Yavuz ile konuşmasını bitirmiş midir?" Birkaç dakika önce Zahir abiye mesaj attığımda hâlâ Devran'ın odadan çıkmadığını söylemişti.
"Daha birkaç dakika önce Zahir abiye yazdın, Hafsa. Onlara biraz zaman ver eminim Yavuz abisini dinleyecektir." Bana bakarak konuştu. "İshak gerçekten vasiyet mi bırakmış?" Derken kederli bir ifadesi vardı. Nefesimi dererek başımı salladım.
"Evet, çok garip sanki hissetmiş." Gözlerim elimdeki sandviçe takılı kaldı. "Vasiyetinde kalbimi Yavuz'a verin diye yazmış." Bir kez daha gözlerimi doldurdu bunları düşünmek. "Ve Yavuz bunu kabul etmiyor."
"Evden çıktıktan sonra mı saldırıya uğradınız?" Dedi o da dolu gözlerle. Ağır ağır başımı salladığımda yüz ifadesi yumuşadı. Kolunu omuzlarıma dolayıp beni kendine çektiğinde yorgun bir nefes verdim.
"Çok korktun mu kardeşim?"
"Deli gibi." O an yaşadığım korkuyu çok iyi hatırlıyorum. "Ama fayda etmedi. Yine birilerini kaybettik." Boştaki elim karnıma yaslandı. "Sanki İshak giderken hepimizi düşünmüş bebeklerimin bile hayatını kurtardı."
"Yavuz ne diyor?" Ölüm gibi konular onu her zaman fazla derinden yaralardı. Bu yüzden ne yaparsa yapsın sesinin altında derin bir keder hüküm sürüyordu.
"Kabul edemeyeceğini söyledi ama Devran onu ikna edecektir." Devran bunun için her şeyi yapardı artık emindim. "Abim?" Diye sordum çocuk gibi. "Bana çok kızdı mı?"
Bana bakan yeşil gözleri yumuşadı. Elindeki sandiviçi poşete bıraktı ve hemen ardından kolunu omuzlarımdan ayırdı. Hafifçe geri kaydığında dizleri üstündeydi. Ellerini kaldırıp yanaklarıma koydu. "Sana kızmadı." Dedi bir abla edasıyla. "Sen kızılacak bir şey yapmadın."
"Yapma Zerda, abimden her şeyi gizledim." Desteği bana biraz olsun iyi gelse bile kendimi suçlamaktan vazgeçemiyordum. "Onu üzmek istemedim ama sanırım böyle daha çok üzdüm, iyi değildi..çok üzüldü mü?" Sorduğum soru Zerda'nın içinde bir şeylere dokundu.
Abim acılar içinde kıvranmıştı ve Zerda bunun her saniyesini görmüştü. "Eninde sonunda öğrenecekti. Evet öğrenmemesini isterdim ama bunda senin bir suçun yok." Akan gözyaşlarımı sildi. "Zümra teyze ikinizinde annesi ve ikinizde o cehennemde yaşadınız. İkinizinde suçu yok bunu size yaşatanlar utansın." Dedi saf bir nefretle.
"Böyle olsun istemezdim." Titrek bir sesle fısıldadığımda ellerini yanaklarımdan ayırıp bana sıkı sıkı sarıldı.
"Bende." Onun da sesi titriyordu. "Ama senin suçun yok. Kimsenin suçu yok. Ne Tufan'ın ne de senin. " Gözlerimi sıkıca kapatarak ona aynı şekilde sarıldım.
Zerda'yı yanımda hissettiğim zaman içimdeki boşluk bir nebze olsun doluyordu. Bana sarıldığı zaman hiç olmayan kız kardeşimin varlığını hissediyordum bu yüzden hayat bana Zerda'yı verdi diye çok mutluydum.
"Bizsiz aile sarılması?" Aziz abinin sesini duyduğum an gözlerimi geri açtım.
Abimle yan yana durmuş yumuşak bakışlarla bize bakıyordular. Uzun boylarından dolayı yerde oturduğumuz için onlarında yanında küçücük kalmıştık.
"Ayrılın bakayım." Ayakkabısının ucunu ikimizin arasına sokarak Zerda'yı yana ittiğinde Zerda'nın homurdanan sesini duydum.
"Abi görmüyor musun sarılıyoruz?"
"Görüyorum." Derken çoktan yere oturmuştu. "Biraz'da ben sarılacağım." İkimizin ortasında yerini alır almaz geniş cüsessi bizi iki yana itmeyi başarmıştı. Anında kolu omuzlarıma dolandığında yumuşak bir tebessüm belirdi dudaklarımda.
"Az yana kay." Abimde Aziz abiyi yana ittirip hemen onun yanında Zerda'nın solunda yerini alarak oturdu.
Şimdi abimle Aziz abi yan yana oturmuş ben Aziz abinin yanında Zerda'da abimin yanındaydı.
"Yemek yedin mi?" Diye sordu Aziz abi ağır ağır başımı salladım.
"Zorla yedirdim." Zerda endişeyle konuştu. "Sabahtan beri hiçbir şey yememiş."
"Böyle bir durum da yemek düşünebileceğim bir şey değildi." Sesim yorgundu.
"Öyle olduğunu biliyorum, ama abim hamile olduğunu biliyorsun." Aziz abinin gözleri karnıma kaydı. "İki can taşıyorsun."
"Beni de aramışsın." Dedi abim utanan sesiyle. Sanki telefonumu açmadığı için kendisini suçluyordu. "Hafsa, özür dilerim telefonlarını açamadım." Yanımda olamamıştı. Ama bu yüzden onu suçlayamazdım. İyi bir piskolojide değildi.
"Sorun değil." Başımı öne eğerek onu gördüm. "Hallettim." Bunu söylediğim an sanki canı yandı.
"Tek başına hallettin." Kendine kızarken sesi acı taşıdı. "Ben kendi keyfimdeyken-"
"Abi, iyi değildin." Başımı iki yana salladım. Keyifde filan değildi onun öğrendiği şeyler kolay değildi. "Lütfen bunun için kendini suçlama. Önemli olan şu an burada olman. Gerisi umrumda değil." Herkes iyi olduğu sürece bende iyi olacaktım.
Sevgi belirdi gözlerinde. O sevgisi bile benim için dünyalara bedeldi. "Şşt." Aziz abi kedere karışık bir neşeyle başıyla gökyüzünü işaret etti. "Yıldız kayıyor dilek tutun." Dediği an hepimizin bakışları siyah gökyüzüyle kesişti. Gecenin karanlığını izleyip kayan yıldızı gördüğüm an nefesimi tuttum.
Tek bir şey diledim. Yavuz'un iyi olmasını.
Kayan yıldız o karanlıkta, o sonsuz gecede bir umut gibi yeryüzüne inerken gözlerimi sıkıca kapattım. Sadece ben değil onlarda dilek diledi.
"Hatırlıyor musunuz çocukken bahçede uzanır yıldızları sayardık?" Dedi Zerda geçmiş günleri hatırlarken sesini saran bir özlemle.
"Ben yıldızlardan çok seni izlediğimi hatırlıyorum." Abimin yumuşak sesini duydum.
Zerda hafifçe güldü. "Ve bende sana hep kızdığımı."
"Aziz abide hep mızıkçılık yapıyordu." Dolu gözlerimle güldüm. O günleri hatırlamak zihnimde binlerce anı canlandırdı.
O şiddet dolu evde bir tek Zerda ve Aziz varken mutlu olurdum. Aziz abiyle abim bokstan tanıştıkları için o zamanlar bize sık sık gelip giderdiler. Bazı zamanlar bahçeye uzanır kim daha çok yıldız sayacak diye yarış yapardık.
"Yapmıyordum." Aziz abi inkar edince gülümsedim.
"Yapıyordun, hep benim yıldızlarımı çalıyordun."
"Hatırlamıyorum." Diyerek suçu üstünden attığında kederli bir tebessüme dönüştü gülüşüm.
"Annemi görüyorum gökyüzünde," gözlerim titreşti. "En azından böyle avutuyorum kendimi ama Yavuz'u da görmek için gökyüzüne bakmak zorunda kalmam değil mi?" Yaşların asılı durduğu kirpiklerim arasından hızla onlara baktım. "Abi böyle olmaz değil mi?"
Abimin gözlerini bariz bir acı sardı. Zerda'dan çok nazik bir şekilde uzaklaştı. Yerde hareket ederek soluma geçti. Şimdi Aziz abiyle onun arasında oturuyordum. Kolu hızla bana sarıldı.
"Olmayacak." Abilerin sözüne güvenilirdi. "Sana abi sözü, Yavuz yaşayacak. Onu gökyüzünde aramayacaksın." Sadece başımı sallayabildim. Bir eli saçlarımı okşadığında başım göğsüne düştü. Dediği gibi olmasını diledim.
Ne zaman annemi özlesem gökyüzüne bakardım. Yanıp sönen yıldızlar benim için kaybettiğim insanlar haline gelmişti. Yavuz'u gökyüzünde aramak istemiyordum. Çünkü biliyordum ki Yavuz'u kaybedersem yıldızlarada küsecektim.
Onlara artık bir merakım kalmayacaktı ben her şeye küsecektim.
Dakikalarca orada oturduk. En sonunda ilk ayrılan ben oldum. Yukarı kata çıktığımda kapının önünde bu kez kimseyi görmedim. Sadece Cafer vardı. Sandalyelerden birine oturmuştu. "Devran çıktı mı?" Diye sordum onun yanına yürürken. Başı kalktı ve dilini damağına vurdu.
"İçerudeler hâlâ." Onun da bir hayli sesi dalgındı. Ağır adımlarımı yanına götürdüm ve birbirine yapışık olan sandalyede yanına oturdum.
"Nisa nerede?"
"Ayşin'in üstünü değuştirmeye eve götürdi. Oradan adliyeye geçecemuş bu Taner iti kimdur araştirmak içun."
"Karaca?"
"Zahir ile kantine induler." Kara gözlerini bana çevirdi. "İyi görünmeyidi, bir suçida yok. Kız senelerdir kaçayimiş, Hafsa. Kim bilir neler yaşadi." Haklıydı. Karaca'nın mahkum olduğu adam sağlıklı birisi değildi. Öylesine manyak bir insandı ki sırf Karaca'yı koruyor diye Devran'ın canını yakmış ondan en kıymetlisini almıştı.
"Olan yine Yavuz'a olayi." Omuzları öne eğilirken baş parmağı ve işaret parmağı şakaklarını ovdu. "Nasi kabul edecek ula?"
"Etmek istemedi." Sesimde acı yer edindi. "Devran onu ikna edecektir ama ne kadar isteksiz olduğunu ve canının yandığını gördüm." Islak gözlerle başımı iki yana salladım. "Nasıl dayanacak bilmiyorum. Başka bir şansımız olsaydı onu denerdik ama yok. Yolun sonu uçurum."
"Yolun soni uçurum." Kısık bir sesle fısıldadı. "Ama kardeşumi o uçuruma bırakmam."
"Bende bırakmam." Derken sesim netti. "Sadece iyi olsun," Yutkundum. "İyi olsun."
"Olacak." Bana bakarken harelerinde büyük bir güven vardı. "İyi olması içun her şeyi edeceğuz."
"Çoğu zaman etmiyorsunuz. İyiyim dediğinde ona inanmayın, Cafer." Bu konuda onlara çok kızıyor ve kırılıyordum. "Yavuz hiçbir zaman iyi olmadı." Ne ima ettiğimi çok iyi biliyordu ve harelerine nükseden acıdan anladım ki kendini suçluyordu.
"Köri körüne buna inananda benum." Kendine küfür eder gibi başını fevri bir şekilde önüne çevirdi. "Bir kez olsun tutup yakasundan sokmadum şu hastaneye. İyiyum dedukce inandum. Nasi bu kadar iyi gizledu, Hafsa?"
"Sorunda o ya," Titrek bir tebessüm çekiştirdi dudaklarımı. "Acısını çok iyi gizliyor. Gülüşü öyle hayat dolu ki yaşamın sonunda bir adama benzemiyor. Gözünün içi öyle ışıldıyor ki en mutlusu o sanıyorsun ama değil." Bir damla yaş yanağımı izledi. "Gözündeki acınında dudağındaki gülüşünde sebebi korku."
Bakışları yere kaydı. Bir kez daha nasıl bu kadar kör olduğuna kızdı.
Yavuz korkuyordu. İçindeki o çocuk hâlâ bir yerlerde ölümden deli gibi korkuyordu.
"Nasi anladun?" Sakin sesi aslında acı doluydu. "Ben niye anlamadum, Hafsa? Abisiyim ula ben onun. Abi anlamaz mı?"
"Ben anlamadım o gösterdi. Yavuz bana baktığı her an o sert duvarları indirdi abi." Harelerim karnıma indi. "O sert duvarların ardında sadece ne kadar acı çektiğini gördüm."
"Çok değuştu." Eli ensesini ovdu. "Geçirduği o üç ayin sonunda öyle bir acısini gizler oldu ki daha da güçlendu sanduk." Kemal'in yaşattığı travmalar sonrası Yavuz daha sert bir kişilik kazanmıştı. O çocuksu halleri gitmişti. Geriye sadece sessiz, sakin, her acısını gizleyen acımasız bir adam gelmişti.
"Oysa bir maske takmuş bize iyi roluni oynamuş." Sesi boğuldu. "Yedi sene seni sevduğuni bir kez bile bellu etmedu bileyu misun, Hafsa?" Dolu gözlerini bana çevirdi.
"Düğün haberuni almasaydi o masada, kaç sene daha sevdani yaşayacak sensuz kalacak susacaktu. Biz bilmeyecektuk." Dudaklarım titredi.
"Keşke onu daha erken tanısaydım." Keşke her bir günüm, her bir senem Yavuz ile geçseydi.
Hasarlı kalbine ne çok şey sığdırmıştı. Hasarlı kalbine sevdiğinin düğün haberini sığdırmıştı.
Gözlerimi sıkıca kapatarak derin bir nefes soludum. Ne çok acı çektirmiştim. Ona farkında olmadan ne kadar ezyet etmiştim.
Bunları düşündüğüm an kapı açıldı. Kendini dışarı atan Devran'ı farkeder farketmez ayağa kalktım. Beklenti dolu gözlerim anında yorgun simasına takıldı. Ne soracağımı önceden tahmin etmiş gibi nefesini derdi. "Kabul etti."
Rahat bir nefes firar etti dudaklarım arasından. Aynı anda Cafer'de ayağa kalktı. "Eminsun?"
"Eminim." Kahverengi hareleri bir hayli yorgun bakıyordu. "Gidip Veli abiyle konuşacağım ne gerekiyorsa yapsın." Bir adım attığı an sendeledi. O kadar güçsüz düşmüştü ki ayakları bedenini zor taşıyordu.
"Aman abi." Cafer hızla ileri adım atıp onun koluna girdi. Bende aynı endişeyle olanları izlerken başını ağır ağır salladı.
"İyiyim." Bir elini Cafer'in eline yaslayarak birkaç kez vurdu. "Zahir bir şey bulabildi mi?"
"Arayiler." Bakışlarında öfke belirdi. "Bulacaklar elbet."
"Bulsunlar." Nefretle konuştu. "Bana kardeşimin katili kim bulsunlar." İshak'ın eceli olan Karaca'nın peşindeki adamdı.
Onu bulursa İshak'ın katilinde bulacaktı.
Cafer sadece başını salladı ama bu hareket büyük bir yemin taşıdı.
Daha sonrasında Devran gerçekten de dediği gibi Veli abiyle konuştu. Gerekli tüm testler bugün içinde yapıldı. Gece çokta çökmüş hatta saatler geçmiş sabah olmaya başlamıştı. Yavuz'un tahlilinde çıkan bir sorun yüzünden amelyat bir sonraki güne ertelenmişti.
Amelyattan önce biraz dinlenmesi için saatlerdir uyumasına izin vermiş ona dokunmamıştım.
İshak hâlâ makineler sayesinde kalbiyle yaşarken ertesi sabah hiç burada olmayacağını kalbini Yavuz'a vererek bize gerçekten veda edeceğini anlamıştım. Birkaç dakika boyunca camdan onu izledikten sonra diğerlerinin kantinde olduğunu bildiğim için oraya inmiştim. Bu kez herkesten ziyade Uygar'da oradaydı ve ben aşağı inerken Karaca ile tartışmakla meşguldüler.
"Nasıl bir tehlikenin içindeyiz farkında mısın?" Öfke adeta tüm vücudunu ele geçirmişti. Uygar'ı çok az tanıdığım için öfkesine daha önce hiç şahit olmamıştım ancak şimdi görüyordum ki öfke onu o nazik adam olmaktan çıkarıyordu.
"Farkındayım." Karaca aynı öfkeyle ona karşılık verdi. "Böyle olmasını ister miydim?"
"Söylemek varken gizlediğin için bırak buna ben karar vereyim." Diyerek başını sağa çevirdi. Kasılan çene kaslarından çaresiz bir öfkeyle boğuştuğunu anladım. Kantinde genel olarak pek insan yoktu. Bu yüzden gürültülü olmaları kimseyi rahatsız etmiyordu.
Bir masanın etrafına toplanıp hepsi oturmuştu. Abim, Aziz abi, Zerda, Zahir abi, Ceylan, Süleyman, Cafer, Nisa.
Hepsi buradaydı.
Devran, Narin, Özlem, Ayşin hariç. Narin genel olarak zamanını çocuklarla geçiriyordu. Devran neredeydi gerçekten bilmiyordum. İshak'ın odasında değildi oradan yeni gelmiştim belki de boş bulduğu zamanlarda Taner denen adamın peşine düşmekle meşguldü.
"Beni bulan sizlerdeniz." Sesinde bariz bir kırgınlık sezdiğimde geçip Zerda'nın yanına oturdum. "Gayet kaçıp saklanıyor bir şekilde başımın çaresine bakıyordum."
"Başının çaresi?" Uygar anında çattı kaşlarını. "Başının çaresine bakıyorsun dediğin bu mu Karaca? Adam her yerde seni arıyor. Sırf senin uğruna birini öldürecek kadar gözü dönmüş bir adam sana neler yapar?"
"Sen dert etme bana yaptığını yaptı zaten." Daha fazla kendine hakim olamadan titreyen bir sesle ona karşılık verdi. "Size bir şey olmasın diye uğraştım onu da beceremedim."
"Anlatsaydın becerirdin."
"Beni suçlamayı kes!"
"Savunulacak bir yanın yok!" Son dedikleri Karaca'yı fazlasıyla kırdı.
"Ağzunin ayarina dikkat et." Zahir abinin sesini bile sanki bir an için karanlık sardı. Kara kaşları altından Uygar'a bakarken gözlerinde gerçek bir nefret sezdim.
"Haklı olduğumu biliyorsun," Uygar başını iki yana salladı. "Defalarca sordum, defalarca. Anlatmadı. Şimdi bir kayıp verdik, belki yarın yine vereceğiz o kim olacak?" Karaca'ya baktı. "Sen mi? Seni tekrar kayıp mı edeceğim Karaca?"
"Beni hiç bulmadın, Uygar. Ben geldim sende kabul ettin. Gitmeme izin vermedin ama beni bulan sen değil Nadir abiydi." Başını dikleştirdi. "Ölüm seni bu kadar rahatsız ediyorsa gidebilirim."
"Ölümden korkmaktan söz etmediğimi biliyorsun."
"Ya neden söz ediyorsun, Uygar?"
"Tehlikede olduğunu anlatmaya çalışıyorum."
"Ben senelerdir tehlikedeyim. Benim hayatım bu Uygar nereye gidersem gideyim peşimden gelecek bir hayalet var." Bundan çok yorulmuş ama kabullenmiş bir hali vardı. "Sizin canınızı yakmaya devam edecek. O yüzden en iyisi benim gitmem-"
"Aklundan bile geçurme." Zahir abi hızla sert sesini kullandı. Bakışlarında kararlı bir adam yer edindi. "Gitmeyecesun, Karaca. Seni korumak içun ne gerekeyuse yapacağum ama gitmek yok." Eli kardeşinin elini sıkıca tuttu. "Aklundan bile geçurme."
"Sizinle iletişimi kesmem." Umutla baktı abisine. "Ama uzağa gitmem daha iyi olur."
"Olmaz." Süleyman ela harelerini onun yüzüne kaldırdı. "Peşinde böyle bir belayla olmaz."
"Dünden beri araştırıp bir halt bulamadım." Uygar soğuk bir sesle kaşlarını çattı. "Nerede yaşıyor bu adam?"
"Ona bulaşmakta bu kadar istekli olma." Karaca'nın sözleri sanki Uygar'ı daha fazla gerdi.
"Yine gizleyecek misin?"
"En iyisi gitmem diyorum!"
"En olmayacak çözümlere el atıyorsun!" Uygar avuç içini masaya vurduğu an ben bile yerimde irkildim. Sandalyesinden kalktı ve masanın etrafında dolaştı. Karaca sandalyesine sinerken Uygar ona doğru hafifçe eğildi. "Nerede kalıyor bu adam?"
"Çekil kızın tepesinden." Sanki Karaca'yı korkutan her hamle Süleyman'ın sinirlerine dokunuyordu.
Uygar başını öfke içinde ona çevirdi. "Sen her halta karışacak mısın?" Onun bu cümlesinin hemen ardından Süleyman'ın tek kaşı havalandı.
Doğruyu söylemek gerekirse onu ilk kez böylesine bir koruma içgüdüsüne sahip bakışlarla gördüm. Sandalyesinden kalktı.
"Böyle davranacaksan, karışacağım." Açık bir tehdit sezdim sesinde.
Hepimizin bakışları adeta ikisi arasında gidip geldi.
"Burnunu sokman gereken bir durum yok." Elini masadan çekerken omuzları gerildi. "Konuşuyoruz."
"Konuşmuyorsun, bağırıyorsun."
"Tamam, diyelim ki kavga ediyoruz? İlk kavgamız değil biz seneler öncede çok kavga ederdik." Sanki Karaca'yı ondan daha fazla tanıdığına dair atıfta bulundu.
"Kavga iki taraflı olur, onu korkutuyorsun." Süleyman fazlasıyla sakin bir sesle onun cümlesini bastırdı. Ve dedikleri anladığım kadarıyla Uygar'ın sinirlerini bozdu.
"Korkutmaya çalışmıyorum olan biteni anlamaya çalışıyorum." Gözlerini Süleyman'dan ayırıp Karaca'ya baktı. "Sadece nerede yaşar bilmek istiyorum."
"Bilmiyorum, o tek bir yerde kalan birisi değil. Sürekli ev ve mekan değişir." Dedi Karaca.
"Ya da sen onu koruyorsun."
"Onu koruyor muyum?" Tükürür gibi çıktı soru Karaca'nın ağzından. "Onu neden koruyayım yapabilseydim kendi ellerimle ümüğünü sıkardım." Gerçekten bunu yapmak isteyen bir yanı vardı.
"O zaman bizi koruyorsun." Gözlerini kıstı. "Bizi neden koruyorsun, Karaca? Ya da asıl soru sence koruyabiliyor musun?" Son cümlesi masada büyük bir sessizliğe sebep oldu.
Sadece Karaca'yı değil bu cümle sanırım benim de canımı yaktı. İma ettiği şey İshak'ın ölümüydü ve bu Karaca'yı fazlasıyla incitti.
Zahir abinin elinin yumruk olduğuna şahit oldum. Karaca hızla sandalyeden kalkıp uzaklaşmak istedi ancak Uygar onun kolunu yakaladı. Zahir abi anında ayağa kalkarken Süleyman ondan daha hızlı davranarak masanın etrafında dolaşıp Karaca'yla Uygar'ın arasına girdi.
"Seni uyardım." Derken Uygar'ın elini kaba bir şekilde itekledi. "Onu incitme." Uygar geri itilen eliyle birlikte afalladı. Gözbebeklerini saf bir öfke sardığında içinde bulunduğumuz ortam beni korkutmaya başladı.
"Senin derdin ne ulan?" Çenesin ucunu havaya kaldırdı. "Kahraman roller mi oynuyorsun? Bu kadar iyiysen rolünde bir şeyler yapsaydın. En azından Taner denen iti bulmakla başlasaydın ne dersin?"
"Ne yapacağımı sana mı soracağım?" O naif adamı bile çileden çıkarmıştı. "Konumuz ne Taner ne de başka birisi. Konumuz senin Karaca'yı korkutuyor olman."
"Ben onu korkutmuyorum şunu söylemeyi kes!"
"Ben ne gördüğümü gayet iyi biliyorum ve bunu tekrar edeceksen çekip gitmeni istiyorum." Açık açık Uygar'ı kovduğunda yutkundum.
"Ve sende bana emir mi veriyorsun? Karaca'yı tanıdığını mı sanıyorsun? Onu benden iyi hiçkimse tanıyamaz." Kararlı bir sesle devam etti. "O yüzden saçma sapan yerlerde saçma sapan ahkam kesmeyi kes." Başını hafif yana eğdi. "Karaca sende şunun arkasına saklanıp korkuyormuş gibi davranmayı kes."
Karaca'nın yutkunduğuna şahit oldum. Siyah gözleri titreşti. "Öyle davranmıyorum." Süleyman'ın arkasından çıkmaya hiç meyilli değildi. "Gerçekten korkuyorum." Uygar'ın sert halleri onu korkutuyordu.
Zahir abinin duraksadığını farkettim. Karaca eski Karaca değildi. Ona bakarken bunu çok iyi anladı ve bu farkındalık yüzünün her zerresine yazıldı. Kız kardeşi belki eskiden çok güçlüydü ama Taner denilen o adam yüzünden ürkek bir kadına dönüşmüştü.
"Korkmazsın." Dedi Uygar bu ona ağır gelmiş gibi inkarla. "İki hırgürden korkmazsın, Karaca sen." Eskiden tanıdığı kız çok değişmişti.
"Korkarım." Karaca titrek sesini bastırdı. "Azıcık sesin yükselse korkarım, Uygar. Beni kendinden bile koruyamazsın. Başkalarından nasıl koruyacaksın?" Uygar sinirlerine hakim olamayan birisiydi. Ve Karaca Uygar'ın öfkesinden korkarken ona sığınamazdı.
Süleyman kısa bir an omzunun üstünden Karaca'ya baktı. Sanki onun bu ürkek halleri kendisine hiç yabancı gelmedi. Hatta benimsedi. "Duydun." Derken bu kez Uygar'a baktı. "Ondan uzak dur."
"Bana ne yapacağımı söyleme." Uygar Karaca'yla muhatttabı kesip direkt Süleyman'a baktı. İçinde biriken öfke ve kırgınlığını nasıl dışarı atacağını bilmiyordu.
"Buna devam ettiğini sürece sana ne yapman gerektiğini söylemesi gereken birine ihtiyacın olacak," öfke belirdi sesinde. "O da ben olacağım." Uygar ileri bir adım attığında neredeyse Süleyman'a saldırmaya hazırdı.
Abim dahil hepimiz yerimizde dikeldiğimiz an Zahir abi ikisinin arasına girdi. "Git Uygar, git ne bulabileyisen araştir."
"Çekil, Zahir." Gözlerini bir an olsun Süleyman'dan ayırmadan ileri adım atmak istediğinde Süleyman'ın bir kolunu geriye uzatıp Karaca'yı iyice korumaya aldığını farkettim.
"Get dedum ula!" Hafifçe itekledi, Uygar'ı. "Karaca ile ben konuşacağum. Get araştırmalara devam et!" Uygar burnundan ağır ağır verdiği bir nefesle birkaç saniye Zahir abiye bakakkaldı. Ardından ağzının içinde muhtemelen bir küfür mırıldanarak hızla arkasını dönüp uzaklaştı.
Karaca sıkıntı dolu bir şekilde geri yerine oturdu. Yanağına akan yaşı hızla sildi. Olanlar için yeterince kendisini suçluyordu ve Uygar'ın söyledikleriyle bu suçluluğu iki katına çıkmıştı. Uygar'ı az çok anladıysam öfkelendiğinde karşısındakinin canını yakmaktan kendini alıkoyamıyordu.
Ceylan elini onun koluna yaslanıp nazikçe okşadığında Karaca gözucuyla ona baktı. Süleyman ve Zahir abi birkaç saniye birbirleriyle bakıştıktan sonra Süleyman sandalyelerden birini çekerek hemen yüzü Karaca'ya dönük olacak şekilde oturdu.
"Bizi korumaya çalıştığının farkındayız ama böyle yaparak ne bizi ne de kendini koruyamayacaksın." Uygar'ın aksine fazlasıyla yumuşak ve sakin bir sesle olanları ona açıklamaya çalıştı. "Peşindeki adam her kimse birilerini öldürecek kadar gözü dönmüş. Senin gitmene izin vermeyeceğimize göre senin bize anlatman lazım. Bu adam nerede kalır bir tanıdığı ünvanı var mı?"
Karaca dolu gözlerini birkaç saniye onun yüzünde tuttu. Hemen ardından aynı bakışları abisinin yüzüne kalktı. Zahir abi ona güven verir gibi bir kez başını salladığında Karaca yenilgi dolu bir bakışa büründü.
"İstanbul'da."
"İstanbul'da?" Abim anlamayarak kaşlarını çattı. "Buraya İstanbul'dan mı geldin?"
"Kaçtığım zaman yanıma bir miktar para almayı başarmıştım." Karaca onu onaylayarak devam etti. "Kaçıp tek bildiğim yere Trabzon'a geldim. Ama o günden beri bir kez olsun peşimi bırakmadı. O gün bana saldıranlarda onun adamlarıydı."
"Bir dakika," Dedi Aziz abi. "Nasıl onun adamıydı? Yavuz kapıya dayananları tanıdı." Sandalyede öne eğildi. "Koruma Kemal'in adamıydı."
Aziz abi haklıydı, o gün kapıya dayananlardan birisi Kemal'in adamlarındandı. Anlamayarak birkaç saniye birbirimize bakakaldık. Hemen ardından Zahir abi elini Süleyman'ın oturduğu sandalyenin tepesine yasladı.
"Rıfat'ın adamı." Derken taşlar yeni yerine oturuyor gibiydi. "Kemal'le Rıfat birbirlerin arkasından iş çevirip durmayi mi? Büyük ihtimal adam hem Kemal'e hem Rıfat'a çalışayi. Koruyan Rıfat." Sesine öfke ulaştı. "Bu Taner iti her kimse oni koruyan Rıfat. Seni ona verende Rıfat!" Direkt gözleri Karaca'yı buldu. "Seni o cehenneme sokan Rıfat." Kurduğu cümlede büyük bir intikam isteği vardı.
"Kendu ellerumle geberteceğum her birini!" Öfkeyle sandalyeye yaslı elini saçlarına daldırıp dağıttı. "Birlik olup her boku birlikte yönetmuşler!" Karaca'ya tüm bunları kim yaşatmıştı işte şimdi tamamen emin olmuştuk.
Bugüne kadar düşmanımız kim emin olamadığımız için hep bir endişe içindeydik.
"Kendi haltlarının üstünü örtmek için her şeyi yapmışlar." Dedi Nisa soğuk bir sesle. Hemen ardından konuştu. "Taner denen bu adamı araştırdım. Hakkında pek bir bilgiye ulaşamasamda babasından kalan karanlık işleri yönelttiği çok belli. Bir açığını yakalarsak tutuklamak kolay olur."
"Açık vermez." Karaca başını iki yana salladı. "Kaç avukat onu yakalamak için uğraştı bugüne kadar biri bile başarılı olamadı."
"Ama olabilir." Hevesle öne eğildiğinde gözlerinde gerçek bir güven belirdi. "Ben olabilirim ve sen en büyük şahitsin Karaca. Konuşabilirsin." Nisa haklıydı. Karaca bir mahkemede tüm olan biteni anlatırsa belki bu Taner denen adamdan kurtulabilirdik.
"Bana kim inanır?" Buna hiç inanmadığı sesinin tonundan belliydi. "Onun yanında olduğuma dair tek bir kanıt yok. Evin çalışanları konuşmaz, yine kurtulmanın bir yolunu bulur."
"Ortada bir iddia varsa dava açabiliriz." Nisa bu konuda fazlasıyla kararlı gözüküyordu. "Hem üstünde bir dava varken daha fazla birilerini incitmeye cesaret edemez. Mahkemeyi uzatmak için elimden ne gelirse yaparım. Mutlaka bu adamın başka yerlerde canını yaktığı insanlar vardır. Hepsini buluruz." Elini uzatıp Karaca'nın masanın üstündeki elinin üstüne koydu. "İyi düşün böyle birisi var mı?"
Karaca sanki biraz olsun daha güvende hissetmeye başladı. Gerçekten bugüne kadar olup biten her şeyi düşünür bir hali vardı. Hepimiz pür dikkat onun ağzından çıkacak bir cümle bekledik.
"Dört sene önce bir korumayı öldürmüştü." O anları hatırladıkça gözleri doldu. Tüm vücudu sanki donaklamıştı ama devam etti. "Karısıyla kızının gözleri önünde. Adam koruma olarak çalışıyordu karısı evin işleriyle ilgileniyordu. Nedenini bilmiyorum ama bir ihanet meselesiydi." Boğazı kurumuş gibi hızla yutkundu.
"Kadının adı neydi?"
"Gülsüm. Kızının adı da Nergiz." Karaca onlara dair tek bir şeyi unutmamış gibiydi. "Taner adamı öldürdükten sonra onlarıda evden gönderdi. Bir keresinde onlarada bir şey yapmasından korkarak nereye gönderdiğini sorduğumda bana hiçbir şey yapmadığını onlara yüklü miktarda para vererek gönderdiğini söylemişti." Nefesini verdi. "Yalan mıydı gerçek mi bilmiyorum ama belki onlar konuşur. Kötü insanlar değillerdi."
"Araştıracağım." Nisa hızla başını salladı. "Bu adama karşı ne kadar erken dava açarsak o kadar iyi." Zahir'e baktı. "Karaca'yı kendimle götürebilir miyim?"
"Bende geleceğum." Dedi Zahir abi başını sallayarak. "Kardeşumi yalnız göndermem."
"Benim de gelmemi ister misin?" Diye sordu Süleyman Zahir abiye bakarak.
"Gerek yok Süleyman, sen burada kal." Karaca'ya baktı. "Hayde." Karaca ayağa kalkarken Ceylan'da onunla birlikte kalktı.
"Bende geleyim mi?" Diye sorduğunda onları yalnız göndermek istemediğini anladım.
"İkimuzun gitmesi yeterli olur." Zahir onu yumuşak bir sesle reddetti. "Hastanede güvende olursunuz. Burada kalmaniz en iyisu." Ceylan onun dediğini ikiletmeden sadece başını salladı.
"Bir şey olursa ya da bulursanız haber edin." Dediğinde Nisa başını sallayarak ayağa kalktı.
"Merak etme." Çantasını sandalyenin başından alarak masanın arkasından çekildi.
"Ayşin'e dikkat eder misin?" Diye sordu Cafer'e bakarak. Cafer anında başını salladı.
"Baa emanet, aklın kalmasun." Nisa tebessümle başını salladı. Hemen ardından Karaca'ya başıyla ileriyi gösterdi. Zahir abide onların peşine takılıp kolunu Karaca'nın omuzlarına doladı.
Onların hemen ardından Cafer'de Narin'in yanına Ayşin'i görmeye gitti.
"Taner denen adamdan çok korkuyor." Dedi Ceylan. Gerçekten hepimiz bunu farketmiştik.
"Çok normal değil mi? Adam kaç sene boyunca kızı kendine tutsak etmiş. Manyak herif." Zerda fazlasıyla nefret barındıran bir sesle konuştu.
"Birilerinin canını yakmışsa konuşurlar." Aziz abi net bir sesle konuşurken bakışlarını bize çevirdi. "Büyük ihtimalle ondan nefret eden ya da intikam almak isteyen birileri çıkacaktır."
"Umarım." Diye fısıldadım ve usulca sandalyeden kalktım. "Gidip Yavuz'a bakayım." Tüm günüm bir saat aralıklarla onu kontrol etmekle geçiyordu. Bundan şikayetçi değildim tek istediğim iyi olmasıydı ve iyi olması için her şeyi yapardım.
"Bende seninle geleyim yenge." Süleyman ayağa kalkarak çoktan yanıma ulaşmıştı. "Kaç saattir Yavuz abiyi göremiyorum." Küçük bir tebessümle başımı salladım. İkimiz yan yana yürüyerek kantinden uzaklaşırken yanımda yürüyen Süleyman'a baktım.
Onu son zamanlar eskisi kadar neşeli görmüyordum. Son birkaç gündür yaşananları göz önüne alırsak böyle olması gayet normaldi ama bunların yanı sıra hep gergin bir hali vardı.
"Uygar ile sürekli bir kavga halindesin, neden?"
"Sebebi basit." Gelişi güzel cevap verdi. "Karaca'yı korkutuyor. Hoşuma gitmiyor."
"Sanırım ona değer veriyorsun?" Sorduğum soruyla duraksadığını sezdim. Bir şeyler düşündüğü açıktı. Belki de kendisi bile farkında değildi Karaca'ya değer verdiğini.
"Öyle mi?" Sorusuyla başımı salladım.
"Onu koruyorsun, hem de herkesten." İlk günden beri Süleyman, Karaca'yı korumaktan geri durmamıştı. Zahir abiye karşı bile Karaca'yı korumak için bir çaba içinde olmuştu.
"Çok acı çekmiş." Kendi gözünde bunu basitleştirmeye çalıştı. "Daha fazla canı yansın istemem hepsi bu."
"Hepsinin bu olduğuna emin miyiz?"
"Yenge ne ima ediyorsun?" Gerçekten masum bir çocuk gibiydi.
"Diyorum ki," adımlarımı durdurup ona doğru döndüm. "Acaba Karaca'dan hoşlanıyor musun?" Hızla gözleri genişledi.
"Tövbe tövbe!" Elini kaldırırken başını iki yana salladı. "Yok öyle bir şey, yenge gözünü seveyim Zahir'in de yanında böyle şeyler söyleme beni buradan Karadeniz'e kadar kovalar." İlk kez aşık olup aşkını inkar eden bir adam gibi davrandığının farkında bile değildi.
Resmen önümde küçük çocuklar gibi kıvranıp kendi duygularından şüphe ediyordu.
"Yani hoşlanmıyorsun?"
"Hoşlanmıyorum." Hızla konuştu. "Yani hoş kız-"
"Hoş kız?" Gözlerim genişlerken Süleyman sertçe yutkundu.
"Kocanı git görsene sen." Sözleri bunca derdin arasında beni çok azda olsa güldürdü.
"Belli ediyorsun, Süleyman."
"Hadi ya," Yenilgi sardı ifadesini. "Yenge kafamı karıştırıp durma!"
"Az önce hoş kız olduğunu söyleyen sendin."
"Demedim öyle bir şey." İnkar etti. "Hadi Yavuz abi seni bekler."
"Hem inkar ediyorsun hem de beni kovmaya çalışıyorsun." Hayıflandım. "Desene ateş bacayı sarmış."
"Yenge hoşlansam anlardım." Dedi emin görünmeye çalışarak ancak hiç öyle değildi. Aksine kendinden şüphe eder hali yerli yerindeydi.
"Erkekler böyle şeyleri anlamaz."
"Yavuz abi anlamış." Derken tekrar yürümeye başlamıştık.
"O başka." Yavuz'un sevdası çok başkaydı.
"Öyle tabii, kocan bir yana biz bir yana." Gözlerini devirmemek için zor durur gibiydi. "O hanımcı sende iyice kocacı bir kadın oldun."
"Biz halimizden memnunuz. Ayrıca aşk konusunda kimse kocamın eline su dökemez."
"Tamam yenge." Abartı bir sesle başını salladı. "En aşık sizsiniz." Eliyle ağzına fermuar çeker gibi yaptı. "Demedim bir şey." Bu konu da benimle daha fazla uğraşmayacağını anladığı için susmuştu.
Bu hali gözüme öyle tatlı geldiki gülümsedim. Süleyman'ın bu çocuksu hallerini seviyordum. Her zaman masum bir tavrı olmasıysa çok başka bir konuydu ve bence o farkında bile değildi ancak Karaca'ya karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı.
Endişe ettiğim bu değildi endişe ettiğim şey Süleyman'ın sonunda üzülecek olmasıydı. Çünkü Karaca Uygar'ı hâlâ seviyor olabilirdi.
Bunları düşündükçe o tebessümüm soldu. Bu hikayenin sonunda birisi üzülecekti ama kim bilmiyordum.
Yavuz'un odasına girdiğimizde Süleyman biraz Yavuz ile sohbet ettikten hemen sonra diğerlerin yanına dönmüştü. Yarın amelyat vardı ve bu kalbimin sıkışmasına sebep oluyordu. Her şey yolunda gözüküyordu ama amelyat nasıl geçecek amelyattan sonra Yavuz ne zaman uyanacak işte onu bilmiyorduk.
Tüm bu belirsizlikler beni strese sokuyordu. Dakikalardır Yavuz'un yanında uzanmıştım. Başım onun göğsüne yaslıydı ve onun sırtı sedyenin başlığına. Parmaklarının ağır ağır saçlarımda gezindiğini hissediyordum. Sanki ara sıra birkaç tutamı dudaklarına götürüyor öperek geri bırakıyordu.
Sessizliğimiz konuşuyordu bunun farkındaydım.
"Bir şeyler yedin mi?" Diye sordu sonunda sessizliği bozarak.
"Hmhm." Diye bir ses çıktı boğazımdan. Zerda yemek istemesem bile her saat başı peşimde dolanıp bana bir şeyler getiriyordu. "Yedim."
"Nasıl hissediyorsun?" Yarın amelyata girecek olan oydu ama benim nasıl olduğumu soruyordu.
"Beni soruyorsan, endişeli." Ona yalan söyleyecek değildim. "Bebeklerimi soruyorsan, sanırım onlar iyi."
"Üçünüzüde soruyorum." Nefesi saçlarıma çarpıyordu. "Ve endişenin sebebi ne?"
"Sen." Dalgın bir tınıyla konuştum. "Benim tüm endişelerim sensin, Yavuz."
"Sevdan olduğunu sanıyordum." Nefesimi verdim.
"Sevdamsın." Hafifçe haraketlendim. Başımı göğsünden kaldırarak aynı onun gibi sırtımı geri yasladım ve kolu belimi sardı.
"O zaman ne?"
"Uyanacaksın değil mi?" Gerçekten korktuğum şeyi sonunda ona sordum. Kalp ameliyatı öyle kolay bir şey değildi. Ameliyatı zorlu geçiyordu ve her an her şey olabilirdi doktorlar çok dikkatli aynı şekilde çok hızlı olmalıydı.
"Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik de endişe ettiğin şey bu mu?" Gözlerindeki bakış içimdeki korkuyu silip atacak türdendi. "Uyanacağım."
"Zorlu bir amelyatmış." Elim üstümüzdeki battaniyeyle oynadı. "Araştırdım." Gerçekten araştırmıştım ve her ameliyatın başarıyla sonuçlanmadığını öğrendiğim de gerçek anlamda endişem katlanarak çoğalmıştı.
"Hafsa'm." Derken sesli bir nefes çekti ciğerlerine. "Yürüdüğümüz yol ne kadar zor olursa olsun ben döner dolaşır sana gelirim." Başımı ona doğru çevirdiğimde pür dikkat gözlerini izlemeye başladım.
"Gelirsin değil mi, Yavuz?" Diğer eli kalktı. Saçlarımı geri iterek avuç içini yanağıma yasladı. Başını eğerek çene hattıma uzun uzadı bir öpücük kondurdu.
"Gelirim." Dudaklarının kıvrıldığını hissettim. "Bir Yavuz'dan kurtulmak o kadar kolay değil."
Gülümsedim. "Bunu bilmek güzel." Burnum onun yanağına sürtünürken fısıldadım. "Çünkü seninle bir ömür süreceğim." Tek isteğim o amelyattan iyi çıkması ve uyanmasıydı.
O kokumu içine çekerken hiç hareket etmeden ona izin verdim. Ta ki karnımda hissettiğim hafif hislerle ürperirken.
"Ne oldu?" Anında Yavuz'un sesini duydum.
"Bilmem." Gözlerim karnıma indi. "Şey hissettim.."
"Ne?" Kaşları çatıldı anında. "Sancın mı var?"
"Hayır." Dedim önce anlamayarak ama hemen ardından aynı şeyi tekrar hissettiğimde gözlerim genişledi. "Sanırım, tekme atıyor." Sesimde fazlasıyla şaşkınlık yer edindi.
"Tekme?" Gözlerini kırpıştırdı. "Hareket mi ediyor?" Hızla eli karnıma yaslandığında sesini büyük bir heyecan sardı. Onu yanıtlamak istemiyordum. Ama hissettiğim şeyi bir hareketlilik olduğuna çok emindim.
Dördüncü aydan fazla oluyordu. Dört ay 15 gün. Bu dönemlerde tekme hissedilebilir diye biliyordum.
Büyük bir sessizlik oldu. Hatta Yavuz'un nefesini bile tuttuğunu farkettiğim an bu halleri gözüme çok tatlı geldi. Tam konuşacağım sırada karnımda bir kez daha hareketlilik oluştu. Bu kez Yavuz'da bunu hissetti. Dudakları arasından sesli ve heyecanlı bir gülüş kaçtı.
"Hafsa, tekmeliyor." Eli hareket ederek bir kez daha onların hareketlerini takip etmeye çalıştı. "Hareket ediyor hissediyor musun?" İçimde varlıklarını belli eden bebeklerimi hissetmek gözlerimi çoktan doldurmuştu.
Hızlıca başımı sallarken kalbim hissettiğim mutlulukla hızlanmıştı. "Hissediyorum." Bir kez daha aynı hareketi hissettiğimde bu kez ikimizde gülmüştük. Yavuz'un yüz ifadesi yumuşak bir hâl almış daha şimdiden babalık duyguları gün yüzüne vurmuştu.
"Acaba hangisi?" Merak içinde sorduğunda güldüm.
"Kesin oğlumdur." Sevgi dolu bakışlarını yüzüme çıkardı.
"Ya da kızımdır?" Omuzlarım titrerken tuttuğum gülüş dudaklarım arasından kaçtı.
"Ben kızımızın kibar olacağını düşünüyorum." Dediğimde bir tekme daha hissettim. Gözlerim daha fazla dolduğunda Yavuz yürekten bir kahkaha attı.
"Sanırım seni inkar ediyor." Işıl ışıl parıldayan bakışları karnımı zar zor terkedip yüzüme çıktığında beni ağlamaya hazır bulmayı beklemiyordu.
"Hafsa, niye ağlıyorsun?" Öyle mutluydu ki neden ağladığımı anlayabilecek durumda değildi.
"Ağlamayayım mı?" Alt dudağım çok az önce çıktı. "Baksana tekme atıyor."
"Canın mı yandı?" Gerçekten anlamıyordu. "Tekme attıklarında canın mı yandı? Doktora haber vereyim mi?"
"Ondan ağlamıyorum." Acı hissetmemiştim. "Onları hissetmek çok güzel." İlk kez onları hissettiğim için bence ağlıyor olmam gayet normaldi. "İçimde hareket ettiklerini bilmek beni duygusallaştırdı." Nihayet nedenini anladığında rahat bir nefes verdi.
"Benim güzel karım," Masal gibi bir sesle fısıldadı. "Bunun için mi ağlıyorsun?"
Başımı salladım. "Bunun için ağlıyorum." Güvensiz bakışlarım Yavuz'un yüzünde dolandı. "Onları bırakmazsın değil mi?" Belirsizlik hissi beni öldürecekti.
Yavuz'un yarın bir amelyata gireceğini bilmek ve hemen öncesinde bebeklerimi böylesine hissetmek kafamı allak bullak etmişti. Heyecandan ve mutluluktan deli gibi çarpan kalbim amelyatı düşündükçe sıkışıyordu.
Yavuz beni asıl ağlatan konunun ne olduğunu anladığı an duraksadı. Onun gözünde nasıl gözüküyordum bilmiyordum ama hiç iyi bir durum da olmadığımı biliyordum.
"Sözüm söz zalımın kızı, bırakmam." Her ne kadar bana belli etmese de yarın gireceği o amelyattan korktuğunu biliyordum. "Ama gitme olur mu, Hafsa?" Kaşları çok az çatılırken harelerini beklenti sardı. "Senden bunu istemezdim ancak tek başıma da yapamam. Ameliyathanenin önünden ayrılma. Orada olduğunu bileyim."
Beni amelyathanenin önünde bekletmek istemiyordu ancak yalnız kalmakta istemiyordu. Bunu bana söylemesine gerek bile yoktu çünkü o git dese bile ben asla gitmeyecektim.
"Orada olacağım." Elimi kaldırıp yanağına yasladım. "Sana söz bir adım bile uzaklaşmayacağım. Orada bekleyeceğim. İstersen ameliyata bile girerim."
"Gerek yok, varlığını hissederim." Gerçekten hissederdi. "Sen bana yakın ol Hafsa'm ben seni her daim hissederim." Bu yüzden yarın onu hiç yalnız bırakmayacaktım.
Yavuz bir şekilde benim ona yakın olduğunu bilecekti. Orada olduğumu bilecek ve hissedecekti.
O gece o sedyede beraber uyuduk. Bebeklerimizi hissettikten sonra hayat her zaman olduğundan daha umut dolu gelmeye başlamıştı. Ertesi sabah olduğunda Veli abi tüm her şeyin yolunda olduğuna dair bizi bilgilendirmişti.
Ameliyathane hazırlanmaya başlanmıştı. İshak makinelere birlikte amelyathaneye alınmıştı. Tüm bunlardan önce Devran son kez İshak'la vedalaşmıştı. Şimdi her birimiz Yavuz'un odasının önünde çıkarılmasını bekliyorduk. Hemen ardından onu da ameliyat odasına alacaklardı. İlk önce İshak'tan kalp alınacak hemen ardından Yavuz'un başka bir odada gerçekleşen amelyatına taşınacak kalp nakli yapılacaktı.
Gerçek anlamda birini kaybederken birini kazanıyorduk.
Devran'a baktığımda fazlasıyla perişan bir halde olduğunu görmek zor değildi. Yaptığı seçim de kolay değildi ancak direnmenin anlamı yoktu.
Kızlar bir an olsun beni yalnız bırakmıyordu. Bugünün hepimiz için zor olduğunu biliyordum. Zerda sağımda ve Ceylan solumdaydı. İkiside koluma girmiş üçümüzde duvara yaslanmıştık.
Nisa, Cafer'in hemen yanındaydı. Kollarında Ayşin'i tutuyordu. Dün Karaca ile Taner'e bir dava açmayı başarmıştılar. Ancak bundan sonra ne olacaktı henüz hiçbirimiz bilmiyorduk. Ya da Taner denilen adam tüm bunları öğrendikte nasıl bir tepki verecekti.
Devran tüm korumaları artırmıştı. Bu ameliyat kusursuz geçsin diye her şeyi yapmıştı. Her ne kadar acısı büyük olsa da Yavuz için tüm imkanları kullanmaktan geri durmamıştı.
Ceylan'ın hemen yanında duran Narin deminden beri gözlerini Devran'dan ayıramıyordu. O da tıpkı Nisa gibi Özlem'i kollarına almıştı. Sessizlik vardı ancak ikisininde canı yanıyordu. Ara sıra Devran'ın gözleri Narin'e değiyor Narin hızla bakışlarını önüne çeviriyordu.
Onların arasındaki bu durum sanırım hiç bitmeyecekti.
Tam düşüncelere dalmışken nihayet kapı açıldı. Yavuz'u sedyeyle birlikte dışarı çıkardıklarında hızla sırtım duvardan ayırldı.
"Aslanım." Cafer tebessümle ona seslenip yanına yürürken bizde hareketlendik. Yanlarına varır varmaz Cafer, Yavuz'un alnına öpücük kondurdu. "İyi misun abim?"
"Turp gibiyim." Az sonra amelyata değil de maça gidecekmiş gibi rahattı. Değildi aslında yalandan böyle davrandığını biliyordum.
"Endişe etme damat bozuntusu." Abim alay etmeye çalışan bir sesle konuştu. "Sapasağlim çıkacaksın İnşAllah."
"Beddua etmediğine şaşmalı mıyım?" Yavuz'da aynı alayla ona sorduğunda abim alayını bir kenara bırakıp yumuşak bir tavır takındı.
"Belki."
"Kes ula dalavereyi." Zahir abi abimi çok az yana itekleyerek Yavuz'a baktı. "Paşa paşa amelyatuni olayisin sonra da çıkayisin. Hastaneyi yıktırtma baa."
Yavuz onun dediklerine çok az güldükten hemen sonra gözleri bana takıldı. Beni ağlamaya hazır bir halde görmek canını yakmıştı.
"Sana ağlama demiştim." Nazik bir sesle konuştuğunda kızları bırakıp sedyenin sağında aşağı eğildim.
"Elimde değil." Ağlamamak için her ne kadar dirsensemde yapamıyordum. "Söz verdin." Dün olanlara atıfta bulunduğum an yorgun bir tebessüm etti.
"Söz verdim." İşaret parmağının tersiyle çene hattımı okşadı. "Söz verdim umudum, sözümü tutarım."
"Biliyorum." Kuruyan dudaklarımı ıslattım ve titrek bir tebessüm ettim. "Bekliyorum. Gözümü yolda bırakma, Yavuz." Onu da kaybedip senelerce gelecek diye beklemek istemiyordum.
Bunun düşüncesi bile beni yerle bir ediyordu.
"Bekle, sevdam." Elini sıkı sıkıya tutarak başımı salladım. Narin Özlem'i yere bıraktığı an Özlem koşar adam soluma geçti. Parmak uçlarına çıkarak Yavuz'un yanağına bir öpücük kondurdu.
"Bende bekleyeceğim abi." Yavuz'un dudağının sağ kenarı yukarı kıvrılırken Özlem'e sevgiyle baktı.
"Hafsa ablana gözkulak ol fıstığım." Sözleri ağlıyor olmama rağmen beni güldürdü.
"Artık ameliyathaneye gitsek daha iyi olur." Dedi hemşire. Elini hâlâ tutsam bile yavaşça doğruldum.
"Biz buradayız Yavuz." Dedi Aziz abi büyük bir destekle. "Hepimiz bekliyoruz ona göre, hem hele bir iyileş senden alacağımız bir maç var." Yavuz başını salladı tebessümle.
"Ben kazanacağım."
"Öyle sevinme." Abim kolunu Aziz abinin boynuna atarken başını dikleştirdi. "Kız kardeşimi sana zaten kaptırdım maçıda kaptırmam."
"Kazanırız abi sen hiç merak etme." Dedi Süleyman abimi susturarak. "Sapasağlim bir ayağa kalkta gerisi bizde." Yavuz ona birkez gözlerini aç kapa yaparak onayladı.
"Gidelim mi?" Hemşirenin sorusuyla Yavuz ağır ağır başını salladı. Hemen ardından birbirine yapışık olan ellerimizin üstüne bir öpücük kondurdu. Ağlamadım.
Onu üzmek istemedim. Hemşireler sedyeyi ileri iterek götürürken ellerimiz zar zor ayrıldı. Gözleri bir an olsun beni terketmedi.
Ağır adımlarla takip ederken sessizce ağladım.
Biraz sonra gireceği ameliyat büyük bir tehlikeydi ve ben sadece sapasağlim kurtulmasını istiyordum.
Kurtulsun ve birlikte olalım.
🌊
BÖLÜM SONU.
Evett, bölümü nasıl buldunuz bakayım fikirlerinizi alayım?
En sevdiğiniz sahne?
En duygusal sahne?
Fazla soru gelmedi aklıma xjksjxs
Aşklarım alıntılar attığımda okumak için wp kanalını takip edebilirsiniz altınıları oraya atıyorum ve bilgileri de, Wattpad hesabımdaki biodan bulabilirsiniz linki.❤️
Gelecek bölümde görüşürüz, Allah'a emanet❤️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 133.94k Okunma |
8.13k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |