39. Bölüm

38 BÖLÜM-SENİ BEKLEMEKTEN YORULMADIM

Selin Eliz
selinelizben

Yeni bölümden merhabalar🫠

 

Oylamaları ve yorumları unutmayın, yorumlarınız gerçekten çok motive edici ve okuması çok keyifli. 💓🫂

 

Marsis- Ander sevdaluk

 

~Ander kalsun sevdaluk oy, alacak canumuzi.

 

*******

 

🌊

 

Hafsa Payidar.

 

Sessizce etrafımdan gelip geçen insanları izledim. Bakışlarım bahçede uzun uzadı dolandı. Bazılarının yüzü kederle bazılarının yüzü mutlulukla doluydu. Bense nasıl bir durumda olduğumu bilmiyordum.

 

Mutlumu olmalıydım yoksa üzgün mü henüz bundan tam olarak emin değildim. Serin hava her tenime çarptıkça ıslak yanaklarımı üşütüyordu. Hastane bahçesi akşam olmasına rağmen epey kalabalıktı. Bahçenin arka taraflarına yakın olan bir banka oturmuştum.

 

Hemen sağımda Zerda oturuyordu. Solumda Ceylan vardı. Diğerleri çimlerin üstüne oturmuştu. Abimin sırtı bizim oturduğumuz banka yaslıydı. Aynı şekilde Zahir abide bankın solunda Ceylan'ın oturduğu yönden geri yaslanmıştı. Cafer ve Süleyman yan yana oturmuştu. Aziz abi Cafer'in yanında bağdaş kurmuş sessizce bize bakıyordu.

 

"Yarın İshak'ın cenazesi var." Abim sakin bir sesle konuştu. Gözlerim onun sırtına kaydı.

 

"Yarın mı?" Diye sordum.

 

"Üç gün oldu, morgdan artık alınması gerekiyor." Başını omzunun üstüne çevirerek bana baktı. "Gelecek misin?"

 

"Geleceğim." Katılmam gerekiyordu. "Ama Yavuz?"

 

"Ben yanında kalacağım." Aziz abi içimi rahat ettirmeye çalışarak konuştu. "Sen git."

 

"Ya o an uyanırsa?" Gözlerimi ona çevirdim. "Beni görmezse?"

 

"Endişe etme." Yumuşak bakışları yerini korudu. "Ben burada olacağım eğer uyanırsa sana hemen haber veririm." Yavuz üç gündür uyanmıyordu.

 

Veli abi bunun normal olduğunu vücudunun kalbi kabul etmeye çalıştığını ve hayati bir tehlikede olmasada baygın olduğunu söylüyordu. Ameliyatı iyi geçmişti. Her şey yolundaydı. Kalp olması gerektiği gibi dikkatle nakl edilmişti. Geriye sadece Yavuz'un uyanması kalmıştı.

 

Üç gündür uyku bile uyuyamaz olmuştum. Eğer İshak'ın cenazesi söz konusu olmasaydı buradan adımımı dışarı atmazdım ama onun cenazesine katılmam gerekiyordu. Bugün Yavuz yaşıyorsa bu onun sayesindeydi. En azından onu son yolculuğuna uğurlarken bende yanında olmak istiyordum.

 

"Siz bir şey bulabildiniz mi?" Ceylan konuyu biraz olsun dağıtmaya çalışarak Zahir'e baktı. "Taner denen bu adam hakkında?"

 

"Nisa araştırıyor." Süleyman'ın yanında oturup deminden beri sessizliğini koruyan Karaca konuştu. "Bir şeyler bulabilir mi bakıyor. Sanırım Gülsüm hanımın akrabalarına dair bir şeyler bulmuş. Şu an onların peşinde eğer bulursa birlikte gidip konuşacağız."

 

"Sana herhangi mesaj bir şey geldi mi?" Diye sordu abim Karaca'ya bakarak. Karaca hızla başını iki yana salladı.

 

"Hayır, belki de ona dava açtığımızı öğrendiği için benden uzak duruyordur. Ama onu biraz olsun tanıyorsam başka bir şeyin peşinde." Sesinde korku belirdi. "İshak'ın canını alması sadece başlangıçtı. Beni istiyor. Durmayacak."

 

"Burada güvendesin." Süleyman yanında oturan kadına bakarken güven veren bir sesle fısıldadı. "Endişe etme."

 

"Endişe ettiğim şey kendim değilim, sizlersiniz." Siyah harelerini teker teker üstümüzde gezdirdi. "Birinizin daha canı yansın istemiyorum."

 

"Kimsenun cani yanmayacak." Zahir abi kardeşine çevirdi başını. "Endişe etme, bugünden sonra o adam ne saa ne de bir başkasına zarar veremeyecek." Karaca'nın sanki söyleyecek çok şeyi vardı ancak sessizliği seçti.

 

Başımı kaldırıp kısa bir an gökyüzüne baktım. Ardından gözlerim bahçede bize doğru gelen Devran'a takıldı. Kucağında Özlem'i gördüğümde azda olsa huzur hissettim. Özlem bir an olsun Devran'ı yalnız bırakmıyordu. Son günlerde onları hep yan yana görüyordum.

 

Farketmemiş değildim Özlem ara sıra Narin'i de yanlarına çekmeye çalışıyordu ancak Narin eskisinden daha fazla Devran'dan kaçar bir hale gelmişti.

 

Devran'ın Özlem ile bir şeyler konuştuğunu farkettim. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı. Devran'ın yüzünü güldüren tek şey Özlem'di. Ancak ne zaman yalnız kalsa acı üstüne çöküyor kaybının ağırlığı yüzüne yansıyordu. Her zaman olduğundan daha yorgun bir tavrı vardı.

 

"Hafsa abla!" Özlem beni görür görmez geniş bir tebessümle bağırdığında, Devran hafifçe eğilip onu yere bıraktı. Özlem bana doğru koşup bankın önünde abimlerin arasında durduğunda tebessümle ellerimi yanaklarına yerleştirdim.

 

"Çiçeğim," Yanağını öptükten sonra sarı saçlarını geri ittim. "İyi uyudun mu?"

 

"Uyudum." Başını salladı. Kaç gündür hastane köşelerinde heba olmuştu. Devran dün onu eve götürmüş yanında uyutmuştu. "Bana masal anlattı." Günler öncesine kadar Devran'ın masallarını bile dinlemek istemeyen çocuk şimdi onun peşinden ayrılmıyordu.

 

Söylemesi acıydı ancak İshak'ın ölümü sanki sadece Yavuz'u bize bağışlamamıştı, Devran'a da kızını getirmişti. "İyi yapmış." Gözlerimi yanımıza ulaşan Devran'a çıkardım. "Nasılsın?"

 

"Olmam gerektiği gibi." Cafer'in yanına bir adım atarak yere oturdu. "Yavuz'dan bir haber yok değil mi?"

 

"Yok." Abim düz bir sesle onu cevapladı. "Ama bir haber çıkar elbet, doktor bir süre uyanmazsa normaldir dedi."

 

"Hele bir açsında gözünü." Büyük bir istekle konuştuğunda Cafer kolunu onun omuzlarına doladı.

 

"Açar." Deli gibi korkuyordu aksinin yaşanacağından ama büyük bir umutla konuştu. Onun umudu bana da umut oldu. Bu üç günde hepsi bana hep güzel şeylerden bahsetmişti.

 

Her biri aklımdaki tüm kötü düşünceleri silmek için çaba sarfetmişti. Anlattıkları şeyler ve verdikleri umutlar bana fazlasıyla destek olmuştu. Her ne kadar destek olsa da Yavuz'un üç gündür gözünü açmamış olması beni fazlasıyla üzüyordu. Bir an önce uyanmasını istiyordum. Tekrar bana bakmasını ve tekrar konuşmasını.

 

Sesini çok özlemiştim. Üç gündür bana sevdam diye seslenen sesi kulaklarımda yoktu. Günlerim telefondaki resimlerimize bakmakla geçiyordu. Hep olduğu gibi beş dakika sonra yine yoğun bakımın önüne gideceğimi çok iyi biliyordum. Bahçeye bile beni abim zorla çıkarmıştı. Son günler kendimi çok yorduğumu ve hamile olduğumu hatırlattığında onu dinlemek zorunda kalmıştım.

 

"Bebekler nasıl?" Özlem bankta yanıma otururken kocaman gözlerini karnıma dikti. "Yeğenlerime iyi bakıyor musun?" Kurduğu cümle beni güldürdü. Sadece beni değil hepimizi.

 

"Cimcime," Dedi abim kaşlarını çatarak. "Nereden senin yeğenlerin oluyor? Onlar benim yeğenlerim."

 

"Ben onlardan büyüğüm." Özlem işaret parmağını nazikçe karnıma dokundurdu. "Teyzeleri olmuş olmaz mıyım?"

 

"Öyle olmuyorsun." Zerda onun bu tatlı hallerine güldü. "Sen abla oluyorsun."

 

Masmavi harelerini yüzüme çıkardı. "O zaman kardeşlerime iyi bakıyor musun?" Sorusu yüzümdeki gülüşü sıcak bir tebessüme çevirdi.

 

"Çok iyi bakıyorum." Bir elim onun sarı saçlarını okşadı. Bu hoşuna gitmiş gibi tebessümü genişledi. Karnımdaki bebeklerimi kardeşi olarak görmesi yüreğimde sıcaklığa sebep oldu.

 

Özlem oldum olası böyle bir çocuktu. Her ortama ayak uyduran ve kendini hemen sevdiren.

 

"Peki," Dedi ve duraksadı. Ardından Cafer'lere baktı. "Benim başka kardeşim var mı?" Diye sordu aniden ve merak içinde gözlerini Devran'a dikti. "Hani siz sonradan ortaya çıktınız ya kardeşimde var mı? O da mı saklanıyor?" Sorduğu soruya gülsek mi üzülsek mi bilemedik.

 

Özlem'in her şeyi pat diye sorma gibi bir huyu vardı. "Kardeş mi?" Devran afalladı. "Yok."

 

"Niye yok?" Özlem anlamayarak gözlerini kırpıştırdı.

 

"Niye mi yok?" Anladım ki Devran giderek geriliyordu. Nasıl bir açıklama yapacağını bilmiyordu ve normaldi. Bu hiç sorulmaması gereken bir soruydu.

 

O an bize doğru gelen Narin'i farkettim. Belli ki daha fazla hastanede durmak istemediği için hava almaya çıkmıştı.

 

"Ne yapıyorsunuz hepiniz toplanmış?" Küçük bir tebessümle sorduğunda direkt bana baktı. Hemen ardından banka oturmak için hareket ettiğinde abim hafif yana kayarak ona oturması için müsade etti Zerda'da ayağa kalkıp abimin yanında yere oturarak Narin'e yer verdi.

 

"Sohbet muhabbet." Dedi Süleyman. "Ama sohbet muhabbet pek iyi yerlere gitmiyor."

 

"O ne demek?" Narin anlamayarak bize baktığında Özlem başını omzuna eğdi.

 

"Niye benim kardeşim yok?" Sorusuyla Narin'in gözleri genişledi. Hızla Devran'a baktığında Devran başını iki yana salladı.

 

"Hiç bana bakma, bunu sormasını ben istemedim. En az senin kadar şoktayım."

 

"Sadece soru soruyorum, sizde yoktunuz ama şimdi varsınız. Öyleyse bir kardeşimde vardır?" Dediğinde, aslında onu nasıl bir psikolojiye soktuklarını farketmek keder hissetmeme sebep oldu. Özlem'e yaşattıkları şeyin farkında bile değildiler.

 

Onu öyle bir hale getirmiştiler ki gerçek olan ailesine bile güveni yoktu. Her an başka bir aile ferdinin ortaya çıkmasından endişe eder bir hali vardı.

 

"Hayır." Dedi Narin ve Özlem'in masum ifadesini izledi. "Kardeşin yok boncuğum."

 

"Neden?"

 

"Neden?" Devran birkaç saniye nasıl bir cevap vermesi gerektiğini düşündü. "Sen yetersin." Özlem bakışlarını ona doğru çevirdi.

 

"Nasıl yani?" Ona tüm olanları anlatamayacaklarının farkındaydılar. Özlem henüz bunları anlayacak bir zihine sahip değildi. Ona ne Devran'ın ne de Narin'in başına gelenleri anlatabilirdik.

 

"Gel buraya." Devran nefesini vererek yerde bağdaş kurduğunda, Özlem banktan kalktı ve ayaklarını yere basarak Devran'ın yanına yürüdü. Devran'ın önünde durduğunda Devran ellerini onun karnının iki yanına koydu.

 

"Kardeşin olmasına gerek yok, sen yetersin kızım." Kahverengi hareleri bir an için Narin'e kaydı. Sessiz bir acı belirdi. Hemen ardından kızına döndü. "Ve hayır, bir kardeşin yok. Bunu düşünerek kendini yorma. Senin tek ailen Narin ve benim. Biziz. Bir gün aniden ortaya çıkacak bir kardeşin yok, ya da başka birisi." Sesi zayıftı.

 

"Bu söylediklerimi anlayabilir misin bilmiyorum ama bir daha sana böylesine bir acıyı yaşatmayacağım. Yaşatmayacağız. Ve kimsenin seni üzmesine izin vermeyeceğim." Özlem bence onun dediklerini fazlasıyla anladı. Sert bir şekilde yutkunduğunda çocuksu bakışlarında belirsiz bir güven belirdi.

 

"Söz veriyor musun?" Şüpheli sorusu Devran'ın canını yaktı. Aynı şekilde Narin'in yanağına akan bir damla yaşı sildiğini farkettim.

 

"Baba sözü." Devran bunu tek nefeste söyledi.

 

"O söze inanmıyorum." Özlem dolu gözlerle başını iki yana salladı. "Babamda, yani dedem. O da böyle söylüyordu ama yalandı." Bir an için birbirimizle bakıştık. Özlem'in bu kelimeleri sadece anne babasını değil bizi de üzüyordu.

 

"Benim ki yalan değil." Bir elini Özlem'in sağından çekerek sarı saçlarına daldırıp geri itti. Kızına öyle bir dokunuşu vardı ki sanki tırnağının ucu onu incitir diye korkuyordu. "Babalar sözlerini tutar."

 

"Gerçek babalar tutar mı?" Özlem'in sorusuyla Narin gözlerini sıkıca kapattı. "Gerçek annelerde tutar mı?" Dediğinde Narin sesli bir nefesle gözkapaklarını yukarı itti. Özlem başını çevirip dolu gözlerle annesini izlediğinde Narin daha fazla dayanamadı ve oturduğu banktan kalkıp ikisinin yanına ilerledi.

 

Dizlerinin üstüne eğildi. "Tutar." Başını sallarken sesi titrekti. "Annelerde babalarda sözlerini tutar." Oysa ikisininde anne babası onlara sözler vermiş, yerine getirmemişti.

 

Aksine onları mahvetmek için ellerinden geleni yapmışlardı.

 

Narin, Özlem'i kolları arasına çektiğinde Özlem'in ona tutunduğunu ancak çekindiğini farkettim. Öz anne babasına yabancı hissediyordu ve bu onun suçu değildi.

 

Onların sarılmasını izlerken Cafer'in telefon sesi ortamı böldü. Hızla elini cebine atıp onu çıkardı. Ekranda gördüğü yazıyla kara kaşları altından bize baktı. "Nisa arayi." Narin, Özlem'e sarılmasını usulca bitirirken pür dikkat hepimiz Cafer'in konuşmasına odaklandık.

 

"Nisa," Konuşmayı mikrafona aldı. "Bir şey mi oldi?"

 

"Oldu." Nisa'nın sesi fazlasıyla neşeli geldi. "Gülsüm hanımı bulmuş olabilirim. İstanbul'daki tanıdıklarıma Taner'i sordurdum. Evini bilen hatta kirli işlere bulaştığından şüphe eden meslektaşlarım olduğunu öğrendim." Yanından kapının açılıp kapanma sesi geldi. Hemen ardından arabayı çalıştırdığını anladık. "Evini bulmak zor olmadı, birkaç kişiye sordurduk. Gülsüm hanımı tanıyanlar vardı. Bir akrabasına ulaştık. Son zamanlar onunla iletişim kuruyormuş. Kızının ismine baktırdım soyisim ve isim aynı. Okula kayıtlı. Üstelik büyük şans ki Trabzondalar." Bu şehirde olmaları çok büyük avantajdı.

 

Karaca'ya baktığımda ilk kez gözlerinde umudun parladığını farkettim.

 

"Yani Taner'i hapse tıktırabilir miyiz?" Diye sordu Süleyman hızla.

 

"Gülsüm hanım konuşursa, yaparız. Zaten emniyetin gözünün önünde olan bir adam. Hakkında yapılan şikayetin dikkat çekeceğine eminim. Kimseye bir şey belli etmeyin. Konusu geçmesin. Buradakileri uyardım. Kadını ürkütmemek için Karaca ile birlikte yanına gideceğiz. Aniden aldıramam." Zahir hızla telefona yaklaştı.

 

"Ya kaduni hâlâ izlettureyise?" Karaca'ya baktı. "Yapar mi?"

 

"Yapar." Karaca yutkunarak başını salladı. "Haber tuttuğu an ya onlarada zarar verir ya da başka bir yere kaçırır. Olmaz gidemeyiz."

 

"O zaman kızı." Dedi Nisa. "Okula gidip kızını göreceğiz."

 

"O da olmaz." Karaca'nın sesinde korku sezdim. "Çocuğa zarar veremez belki ama çocuğun annesine zarar verir. Babası zaten öldü. Anneside ölmesin. Gülsüm hanım güvenceye alınmadan yaklaşamayız."

 

"Gülsüm hanımı güvenceye almak kolay. Bahsettiğim akrabası. Halası. Onun yardımıyla evden çıkarabiliriz." Nisa, Gülsüm hanımı o evden çıkarttıktan sonra her şeyi halledecekti. Önce kadını evden uzaklaştıracaktı hiç şüphe çekmeden daha sonra devreye bizimkiler girecekti. Belki kadın konuşmazdı ama çocuk konuşacaktı.

 

"Tamam." Karaca birkaç saniye düşündükten sonra onayladı. "Böyle olur, ne zaman yapıyoruz?"

 

"Yavuz nasıl?" Nisa'nın sorusuyla Cafer'in sesinde hüzün belirdi.

 

"Uyanmadi hâlâ."

 

"Uyanacaktır." Derken Cafer'e teselli verdi. "Kadınla konuşacağım. Gülsüm hanımı evden çıkarıp akrabasına çağırmayı başarabilirsek size bir ekip göndereceğim. Onunla birlikte çocuğun okuluna gidip alıp geleceksiniz." Dediği an onaylar mırıltılar aldı.

 

"Tamamdur dikkat et." Dedi Cafer. "Beni merakta birakma, Nisa."

 

"Bırakmam." Nazik bir sesle cevapladı, Nisa onu.

 

"Ayşin nereye bıraktın?" Cafer gerçek bir endişeyle sorduğunda bir kez daha farkettim ki Ayşin onun yüreğinde yer edinmeye başlamıştı.

 

"Arkadaşımın yanında, iyi endişelenme." Nisa, Cafer'in bu ilgisi takdir eden bir tınıyla konuştu. "Arayacağım yine."

 

"Tamamdur." Dedikten hemen sonra telefonu kapattı. Abim yüzünü buruşturup ona baktı.

 

"Ulan bari gözümüzün önünde flört etme."

 

"Ne flörtü ula?" Yüzünde hoşnutsuz bir ifade belirdi. "Özel hayatuma rica edeceğum karişma. Ayrica sen şu sari çiyanla flört ederiken baa sorayi misin?"

 

Zerda yediği hakaretle hayretle Cafer'e baktı. "Cafer bana bir kez daha sarı çiyan dersen senin o saçlarını gerçekten yolacağım."

 

"Sari çiyan."

 

"Cafer!" Abimin sesini yüksetlmesiyle birlikte Cafer gözlerini çok az devirip çenesini kapattı.

 

"Eyi tamam bir şey demeduk." Parmağı yerdeki çimlerle oynadı. "Duyduniz Nisa'yi. Ne düşüneyisunuz?"

 

"Bence haklı." Aziz abi düşünceli bir sesle gözlerini üstümüzde gezdirdi. "Kadın konuşursa Taner denen bu it her kimse içeri tıktırırız."

 

"Narin, Özlem'i götürür müsün?" Devran sessizliği bozarak sorduğunda, Narin anlam veremeyen bakışlarını ona dikti. "Götür." Burada konuşulanları Özlem'in duymasını belli ki istemiyordu.

 

"Niye?" Narin kısık bir sesle sordu.

 

"Konuşacaklarım dinlemesin diye." Devran'ın sesinde yatan tehlike hepimizin içinde şüpheye neden oldu.

 

"Özlem." Ceylan ayağa kalktı. "Gel teyzem, gidip sana içecek bir şeyler alalım." Narin'in yardımına hızla yetişti. Çünkü Narin'in yüzünden anladığım kadarıyla bu sohbeti dinlemek istiyordu.

 

"Susamadım ki." Özlem bakışlarını ona kaldırdığında, bu kez Zerda'da ayağa kalktı.

 

"Ama biz çok susadık, sende eşlik etmez misin bize?" Onun sorusuyla Özlem birkaç saniye düşündü. Ardından başını salladı. Ceylan'ın ona uzattığı elini tutarak ikisinin yanında yürüdü.

 

Zerda ve Ceylan, Özlem'i uzaklaştırdığında Narin hızla gözlerini Devran'a çevirdi. "Kafanda ne var senin?"

 

"Kafamda ne mi var?" Burnundan sesli bir nefes verdi. "Ben o iti rahat bırakmam."

 

"Ne demek isteyisun?" Zahir'in sorusuyla Devran ona baktı.

 

"Her ne olmuş olursa olsun. O it benden kardeşimi aldı. İshak'ı aldı. Hapsite onu yaşatmam. Gününü gün etmesine izin vermem."

 

"Ne demek bu?" Narin soru dolu gözlerle sorduğunda Devran soğuk bakışlarını Zahir'den çekti.

 

"Şu demek, girdiği o delikte ona hayatı dar ederim." Taner denilen bu adam tutuklandıktan sonra Devran onu rahat bırakmayacaktı. Öldürmeyecek ancak öldürmekten beter edecekti.

 

"Ne edeceksen önce içeru tıktıralım sonra et." Zahir abi öfkesini bastırarak konuştu. "Benim de oninla görecek bir hesabum var. Sen yaşatsan ben yaşatmam." Karaca'ya yaptıklarının acısını ondan çıkarmadan rahat etmeyecekti.

 

"Abi ona bulaşma." Karaca harelerini abisine çevirdi. "Yakalansın bana yeter."

 

"Baa yetmez." Zahir yüreğinde hissettiği acıyla çenesini sıktı. "Senun gözunden akuttuği her damlanun hesabuni sormazsam. Baa yetmez. O it saa yaşattuği cehennemun hesabuni verecek."

 

Karaca'nın gözleri çok az dolarken elini abisinin kolundan geçirdi ve başını omzuna yasladı. Bugüne kadar hep yalnızdı ama şimdi omzunu hep yasladığı abisi yanındaydı. Zahir abide başını ona doğru eğdi ve boştaki elini elinin üstüne yasladı. "Nefes alduğum sürece bir daha kimse saa eluni sürmeyecek. Söz."

 

Birkaç saniye onları izledim. Buruk tebessüm belirdi dudaklarımda. Hemen ardından abimin elini elimin üstünde hissettiğimde başım usulca ona döndü. "İyi misin abim?" Gözlerimi bir kez kapatıp açtım.

 

"İyiyim, gidip Yavuz'a bakayım."

 

"Hafsa, Veli abi sık sık kontrol ediyor. Uyandığı an haber verecek. Heba ettin kendini, kaç gündür uyuduğun yok."

 

"Uyuyamam." Fısıldadım. "Yavuz uyanmadan ben rahat edemem abi." Gözüme gerçekten uyku gitmiyordu. Sadece dün gece abimin zoruyla ve bebeklerimin iyiliği için hemşirenin verdiği uyku ilacıyla birkaç saat uyumayı başarmıştı. Geriye kalan saatlerde hep Yavuz'un odasının önünde camdan onu izliyordum.

 

"En azından havada dursan."

 

"Burası beni boğuyor." Yumuşaktı sesim. "Yukarıda daha iyi hissediyorum." Burada olsam bile aklım hep oradaydı. Daha fazla beni zorla burada tutamayacağını anladı.

 

"İyi hadi tamam." Elimi sıktı. "Geleyim mi seninle?"

 

Dilimi damağıma vurdum. "Yorma kendini, iyiyim." Ayağa kalktım ve yanağına bir öpücük kondurdum. "Sağol abi." Bu birkaç günde peşimde perişan olmuştu.

 

"Abisinin gülü." Şefkatle fısıldadı. "Ne sağolu, duymayayım. Kendini kötü hissedersen mesaj at. Zaten birazdan geleceğim yanına." Bu konuyu biraz daha tartışıp hemen yanıma geleceğinden emindim. Başımı salladım ve gülümseyerek elimi elinden ayırıp hastaneye yürüdüm.

 

Kısa saniyeler içinde bahçeyi geride bırakıp içeri girdim. Gözlerim karnıma indi ve elimi yuvarlak karnıma yaslayarak yukarı aşağı okşadım. "Sizde özlediniz değil mi babanızı?" Onlarla sessizce konuşurken merdivenleri çıkmaya başladım. "Bende özledim."

 

Hem de çok özlemiştim.

 

Her saniye uyandı haberini duyacağım diye bekliyordum ancak haber yoktu. Üst kata ulaştığımda yoğun bakıma ilerledim. Camın önüne vardığımda sedyede gözleri kapalı yatan Yavuz'u gördüm. Hep aynı. Tepkisiz.

 

Makineler hâlâ durumunu izliyordu. Olası bir tehlike anında müdahile etmek için ara sıra hemşireler değerlerini kontrol ediyordu. Çok zorlu bir ameliyat atlatmıştı. Veli abi uyanacağını söylüyordu. Sadece vücudunun alışması biraz uzun sürüyordu.

 

Uyandıktan sonra da hemen öyle ciddi hareketlerle uğraşmayacaktı. İlk bir ay dinlenmesi gerekiyordu. İlk iki haftası hastanede geçecekti. Muhtemelen huysuzlanacak eve gitmek isteyecekti. Bunları düşünmek buruk bir tebessüm etmeme sebep oldu. Uyansın, gerisi önemli değildi. İstediği kadar huysuzluk yapabilirdi.

 

Başımı duvarın kenarına yasladım. Sessiz dakikalarım onun yüzünde en küçük bir hareketlenmeyi beklemekle geçti.

 

"Yenge." Bu dakikaların sessizliğin Süleyman bozdu. Başımı duvardan ayırdığımda gözlerimi ona çevirdim.

 

"Süleyman?" Merakla ismi ağzımdan çıktı. "Bir şey mi oldu? Neden geldin?"

 

"Bir şey diyeceğim." Yanıma vardı elinde telefonunu tutarak. "Hafize hanım telefonda." Hafize hanımın ismini duymak bende ufak çaplı bir şoka neden oldu.

 

"Anlamadım?"

 

"Yavuz'u sordu. Sonra seninle konuşmak istedi." İyice kafam karışmıştı. Uzun zamandır ondan bir haber yoktu. En son kendi köyüne gittiğini biliyordum. Mahir Beyin cenazesinden beridir onu hiç görmemiştim.

 

"Neden aramış?" Bunca zamandır bir kez olsun Yavuz'un yanında olmamıştılar. Yavuz amelyata yanında annesi olmadan girmişti. Ailesinden sadece iki kişi vardı. Abileri.

 

Ve biz.

 

"Amelyatı duymuş. Haberi yokmuş." Bir annenin evladını sorması için bence habere ihtiyacı yoktu. Ya da onun kötü olduğunu duymaya. Yavuz'u görmeye bile gelmemişti.

 

Yavuz ona küsebilirdi, kırılabilirdi. Hakkıydı. Ama Hafize hanımın Yavuz'dan uzak durmasını doğru bulmuyordum. Onu bu acıların içinde tamamen yalnız bırakmıştı. Birkaç saniye telefona baktım. Ardından nefesimi verdim.

 

"Onunla sen konuş."

 

"Yenge öyle değil." Süleyman afalladı. Yüzünde sanki bir şey söyleyecekmişcesine bir ifade vardı ve ben ne olduğuna anlam veremedim.

 

"Bir sorun mu var?"

 

"Hafize ana iyi değilmiş." Sonunda ağzında tuttuğu sözleri teker teker diline getirdi. "Yani durumu iyi değilmiş." Kaşlarım çatılırken sert ifadem usulca yok oldu.

 

"Nasıl yani?" Hafize hanıma ne olmuştu?

 

"Son günler durumu ağırlaşmış." Sesi gerçekten kederliydi. Her ne kadar Payidar ailesine kızgın olsada Hafize hanımın onda yeri başkaydı. Uzun süreler aynı konakta kalmıştılar. Ve Hafize hanım onlara bir anne gibi davranmıştı. "Doktor umutlu konuşmamış. Birkaç ay ya yaşar ya yaşamaz demişler."

 

İçime çektiğim nefes ciğerime battı. Duymayı beklediğim şeyler kesinlikle bunlar değildi. Refleks olarak gözlerim camdan sedyede yatan Yavuz'a kaydı. Gözlerime yaşların dolduğunu hissettim. Herkesi kaybetmişti.

 

Ama annesine nasıl sevgi dolu olduğunun farkındaydım. Daha birkaç hafta önce konağa gittiğimizde annesine karşı ne kadar mahçup olduğunu dile getirmiş kendini kötü evlat diye isimlendirmişti. Uyandığında tüm bunlara nasıl dayanacaktı?

 

"Nasıl iyi değilmiş?" Dilim zar zor döndü.

 

"Hastalanmış, giderek durumu ağırlaşmış." Gözleri birkaç saniye telefona indi. "Konuşmak istemezsen anlarım. Sadece seni istedi diye sormadan edemedim." Bakışları geri yüzüme çıkıp dolu gözlerimle kesişti. Onun da ela harelerinde hüzün vardı.

 

"Ver." Sakin bir sesle elimi uzatıp telefonu aldım. Bunu hiç beklemiyormuş gibi bir saniye duraksadı. Hemen ardından başını salladı ve tebessüm etti. "Buralardayım." Onu baş hareketiyle onayladım. Arkasını dönüp gittiğinde yazılı olan numaranın üstüne tıkladım ve kulağıma götürdüm.

 

Harelerim Yavuz'u pür dikkat izlerken elimin tersiyle yanağıma akan bir damla yaşı sildim. Birkaç kez çalan telefon sonunda açıldı. "Alo?" Uzun zaman sonra duyduğum ses ilk önce kulağıma yabancı geldi. Hafize hanımın sesiydi ancak çok yorgun ve güçsüz geliyordu.

 

"Hafize hanım." Sesimi olabildiğince düz tuttum. Sesimi duyar duymaz karşı taraftan duyduğum hıçkırık sert tavrımı yumuşatttı. Çenem titrerken gözlerimi sıkıca kapattım.

 

"Hafsa, kızim." Sesli ağlamaları arasında zar zor konuştu. "Sen misun?"

 

"Benim." Gözlerimi açarken yutkunarak cevap verdim. "Süleyman söyledi, konuşmak istemişsiniz." Islak kirpiklerim arasındaki harelerim Yavuz'u bir kez daha buldu. "İyi misiniz?"

 

"Benu boşver." Kederle fısıldadı. "Yavuz'im nasu? Ameliyat nasi geçtu?" Tırnaklarım camın alt kenarına yaslanırken omuzlarımı kendime çektim.

 

"Uyanmadı." Kırgın bir sesle söyledim. "Ama doktor iyi olduğunu söyledi." Sözlerimle birkaç hıçkırık daha duydum. Kendini toparlamaya çalıştığını anladım. Hemen ardından birkaç öksürük sesi duydum.

 

"Uyanur mi?" Burnunu çekti. "Uyanur demu?"

 

"Uyanır." Keskin nefesimi içime çektim. "Bana söz verdi, uyanır."

 

"Kurban olduğim uşağum." Kendi kendine dert yandı. "Hep bizum ettuklerumuz yuzunden. Bizum yuzumuzden. Gelemeyirum, Hafsa." Tıpkı onun gibi hıçkıra hıçkıra ağlamamak için zor duruyordum.

 

"Ayaklarum tutmayi." Son sözleri kaşlarımın bükülmesine neden oldu.

 

"Vücut fonksiyonlarınızı-"

 

"Kaybettum. Her geçen gün biraz daha kaybedeyim." Bu kadar ağır olmasını beklemiyordum.

 

"Neden?"

 

"Hastaluk." Efkarlıydı sesi. "Uzun zamandır hastayum. Beynumde timör varmış. İlerledukçe ilerledu." Nefesini verdi. "Ama konumiz bu değul." Hastaydı. Bu kez pişmanlık hissettim.

 

Belki de aylardır bu yüzden gelmiyordu. Yavuz'a ve Cafer'e hastalığını belli etmek istemiyordu. Orada kendi başına yaşamaya çalışmış ancak başaramamıştı. İçimde kırılan dökülen duygularımı toplamak zor geldi.

 

"Yavuz eyi olsun." Bunu fazlasıyla umut ettiğini sesinden anladım. "Uyansun, ben gözlerimi ebedi kapasam bir önemu olmaz."

 

"Söylemeyin öyle. Bir çaresi-"

 

"Bulunmaz." Bir kez daha öksürdüğünü duydum ve hemen ardından devam etti. "Artuk yataktan kalkamayacak haldeyum. Bende bir umut yok ama oğullarumda olsun. Onlar eyu olsun."

 

Yavuz'un iyi olmasını en az onun kadar istedim. Gözlerini açsın bana bir kez baksın diye her şeyimi verirdim. "Sen," Dedi Hafize hanım. "Hamilesun, he mu?"

 

Yüzümde acı dolu bir gülüş seğirdi. Gözlerim karnıma indi. "İkizler." Boğuk bir sesle konuştum. "Kız ve erkek."

 

"Oy," ağlamaklı bir sesle fısıldadı. "Eyiler mu?" Eğer her şey böyle olmasaydı çocuklarımın bir babaanneleri olacaktı.

 

"İyiler." Güçlükle konuşurken kuruyan dudaklarımı ıslattım. "Ama siz bırakmayın kendinizi, Yavuz bir iyileşsin yanınıza geliriz. En iyi doktorlarla konuşuruz yanınıza gelene kadar size çok iyi bakarlar-"

 

"Umut yokmuş, kızim." Sözleri hevesli sesimi kesti.

 

"Olmaz." Hiç olmadığım kadar nettim. "Sizi de kaybetmesin." Bundan ne kadar korktuğumu duyduğunda sessizce ağladığını anladım.

 

"Affetmez benu. Af da beklemeyim. Sonina kadar haklu." Kısık nefesleri konuşmasına eşlik ettti. "Eyi olduğuni duydum ya, baa yeter. Söyleme. Bilmesun."

 

"Ondan gizleyemem. Eninde sonunda söylemem gerek." Yavuz'a yalanlar söyleyemezdim. "Eminim gelecek. Bekleyin olur mu? Size gelecektir." Geç kalmamış olsun.

 

Yavuz bu yükle yaşayamazdı. Bir suçu yoktu ama kendini suçlardı. Annesinin gözünün içine bakamazsa, konuşamazsa, veda edemezse bir ömür kendini suçlardı. Hafize hanım derin bir sessizliğe gömüldü. Sanki gerçekten dediklerimi düşündü ve bu ona fazlasıyla acı verdi.

 

"Beklerum." Acıyla fısıldadı. "O gelsun, ben beklerum." O beni görüyormuş gibi başımı salladım.

 

"Tamam."

 

"Arayacağum yine." Onaylar bir ses çıktı ağzımdan. Hemen ardından telefonu kapattığımda içimde tuttuğum nefesi dudaklarım arasından verdim. Telefonu tuttuğumu elimi yanıma indirdiğimde güçsüz bakışlarım Yavuz'un yüzüne tırmandı.

 

Boştaki elim refleksle ve ağır bir hareketle cama yaslandı. Bir an önce uyanması gerekiyordu.

 

"Hafsa," Nadir'in sesini duyduğumda bakışlarım kısa bir an sağa döndü. Daha fazla hareket etme gereği duymadan geri bakışlarımı kocama çevirdim. Son üç gündür her dakika yanımdaydı desem yeriydi. Sanki ben ona uzaklaşmasını söyledikçe o aksini yapıyor bize daha yakın olmaya çalışıyordu.

 

Sessizliğimi yadırgamadı. Artık alışmıştı. Ağır birkaç adımla tam yanımda durdu. Ellerini ceplerine yerleştirip gözlerini Yavuz'un yüzüne çıkardı. Aynı benim gibi sakin bir ifadeyle makinelere bağlı olan Yavuz'u izledi. Gözucu bana baktığını hissettim.

 

"İyi misin?" Gözlerimi kapatıp bıkkın bir nefes verdim.

 

"Neden geldin?"

 

"Her gün bana bu soruyu soruyorsun." Keşke sebebinide anlasaydı.

 

"Ve devam edeceğim." Sesimde çok az öfke vardı. "Niye geldin?"

 

"Beni uzaklaştırmaya çalışma. Gitmeyeceğim biliyorsun." Sesli bir nefesle omuzlarım çöktü.

 

"Anladım. Gitmeyeceksin." Elimi camdan çekerek başımı dikleştirdim. "Çok inatçısın."

 

Sessiz bir gülüş belirdi dudaklarında. "Annen bana çektiğini söylerken haklıymış." Yutkunarak ona baktım. Yerimde çok az kıpırdandım. Kaşlarım usulca havalandı.

 

"Öyle mi söyledi?" Annem beni ona mı benzetiyordu? Bir çocuk gibi çekindiğimi hissettim. O benim öz babamdı ancak ben ona bir şeyler sormaya bile çekiniyordum. Çünkü aramızda soğukluk vardı. Asla geçemeyecek bir soğukluk. Ve asla bitmeyecek bir kırgınlık.

 

"Öyle söyledi." Nazik bir tınıyla başını bana çevirdi. "Deli inatın varmış, aynı bana benziyormuş." Gözlerinde hüzünlü bir bakış yer edindi. Belki de ona benziyordum. Huyum değil aslında yüz hatlarımızda benziyordu.

 

Ona benzer yanlarım vardı ama en çok anneme benzediğimin farkındaydım. Bu yüzden bana ne zaman baksa karşısında annemin suretini görüyordu. "Bazı konularda sana benzediğimi düşünmüyorum." Gözlerimi geri cama çevirdim. Ona karşı yumuşamak istemiyordum ancak ne zaman böyle yapsa içimde bir yerlerde zayıflık hissediyordum.

 

Ne ima ettiğimin gayet iyi farkındaydı. Hareleri beni terkedip yere inerken çenesini sıktı. "Öyle." Başını aynı benim gibi önüne çevirdi. "Bazı konularda bana benzemiyorsun. Hatta bazı konularda benden daha iyi, daha cesursun."

 

"Ne kadar cesur olduğumu bilmiyorum." Böyle konuştuğumda ona nasıl kırgın olduğumu anlardı.

 

"Cesursun." Yutkunduğunu duydum. "Bir gün beni affeder mi o cesaretin kızım?" Sorusu nefesimi kesti. Gözlerim hafifçe titreşirken sesim boğuldu.

 

"Bilmem." Bir gün onu affedebilirsem o zaman çok cesur olduğuma inanacaktım. "Ama bazı şeyleri öğrenmemiş olmayı dilerdim." Onun babam olduğunu bilmeden yaşamak isterdim. Ona abi demeye devam etmek isterdim. Baba olarak kalbimden çok uzaktı.

 

Gerçekten dilerdim. Hiç haberdar olmamayı.

 

"Burada yanında durmam," Söyledikleri ona zor geldi. "Seni rahatsız ediyorsa, uzakta beklerim." Koca adamdı ama masum sorusu bir çocuk gibi çıkmıştı ağzından. Bu kez nefes almak bana zor geldi.

 

"Rahatsız etmiyor." Harelerimi usulca ona çevirdim. "Hiçbir şey hissetirmiyor." Kurduğum cümle onu nasıl kırdıysa bu bakışlarına yansıdı. Yüzü hafifçe seğirirken bu kez konuşacak gücü bulamadı. Gözlerimi hızla ondan kaçırdım.

 

Bana yakın olması fazlasıyla güven veriyordu. Ama bunu ona söylemedim. Ona güvenmekten korktum. Hem de çok fazla.

 

"Olsun." Fısıldadı. "Ben buradayım."

 

Gerçekten dediğini yaptı. Dakikalarca ikimizde orada bekledik. Ne o gitti ne de ben. Bir ara Süleyman telefonunu almak için geldi. Nisa'nın Cafer'i aradığını söyledi. Büyük ihtimalle Gülsüm hanımın akrabası teklifi kabul etmişti. Kadını güvenli bir alana çekecektiler. Bu sırada Süleyman, Karaca, ve Zahir ekiple birlikte kadının kızı Nergis'i almaya gidecektiler.

 

Devran ve Cafer burada kalmak istemiştiler. İkisininde Yavuz'u bırakma gibi bir düşünceleri yoktu. Onlar yukarı kata çıkınca diğerleride gelmişti. Nadir'i benim yanımda farkeden abimin adımlarının nasıl durduğuna şahit olduğumda burnumdan sesli bir nefes vermek zorunda kaldım. En son ona saldırmış fena benzetmişti. O günden sonra hiç konuşmamıştılar.

 

Fark ettiğim şey abimin köşe bucak Nadir'den kaçtığıydı. Tıpkı benim gibi.

 

Narin yanlarında yoktu. Büyük ihtimal kantinde kızların yanındaydı.

 

Nadir abi bakışlarını camdan çekip abime baktığında birkaç saniye afalladı. Hemen ardından sanki o da nasıl bir tepki vereceğini bilmiyormuş gibi sessizce abimin yüzünü izledi.

 

Abimse onun yanından geçip benim yanıma ilerledi. Hâlâ kızgındı. Bana kızgın değildi ama Nadir'e fazlasıyla kızgındı. Annemi o evde bıraktığı ve çıkarmadığı için kızgındı. "Abim." Yanıma gelip kolunu omuzlarıma sardığında zorla tebessüm ettim. Dudaklarını saçlarıma bastırdı ve beni iyice göğsüne çekti. Camdan bakışları Yavuz'u bulduğunda ifadesi yumuşadı.

 

"Nasılsın?" Fısıltıyla çıkan sorusuna karşılık omuz silktim. Bu sorunun altında çok fazla şey yatıyordu. Onlardan biriside Nadir'in burada olmasının beni rahatsız edip etmediğiydi.

 

"Bekliyorum." Sabırla konuştum. "Sadece bekliyorum." Yavuz'un uyanmasını bekliyordum.

 

"Uyanır." Sesi teselli doluydu. Adım sesleri duyduğumda Cafer'in geldiğini duydum. Hemen arkasından Devran takip etti. Yutkunarak onlara baktım. Bana kalırsa onlarda bir şeylerden habersizdi.

 

Hafize hanımın durumunu bilmiyordular. Cafer'de en az Yavuz kadar annesinden uzaktı. Onun da özlediğine emindim ancak sözünü kalbine geçiremiyordu. Peki Devran? Ona baktım.

 

Yardım edebilir miydi? Bilmiyordum. Aklıma ona bu konuyu açmak ve annesi için bir şeyler yapmasını söylemek geldi. Yine de ailesine nasıl düşman olduğunu gördüğümden beri bunu yapmayacağına emindim. Ama yapmazsam o zaman da Hafize hanımı kaybedecektik. En azından ikisinin böyle ayrılmasını istemiyordum.

 

Hafize hanım son kez oğullarını görmeliydi.

 

"Devran," Abimin kolunun altından hafifçe ayrıldım. "Konuşabilir miyiz?" Anında harelerini merak sardı. Kısa bir an diğerlerine baktı ardından başını salladı.

 

"Konuşalım. Gel hadi." Abim ne oluyor dercesine bana baktığında başımı sallayarak onu onayladım. Daha sonra olan biteni ona anlatırdım. Son kez Yavuz'a baktım ve usulca camın yanından ayrıldım. Devran'ın peşine takıldım.

 

Koridorda biraz yürüyüp onlardan uzaklaştığımızda ellerini arkada birleştirdi. Başını sol omzuna çevirip bana baktı. "Dinliyorum gelin hanım." Bana hep böyle sesleniyordu.

 

Nereden başlayacağımı bilemeyerek birkaç saniye düşüncelerimi topladım. Ardından ona baktım.

 

"Hafize hanımla konuştum." Bir an duraksayacak gibi oldu ancak yürümeye devam etti.

 

Boğazından meraklı bir mırıltı döküldü. Başını geri önüne çevirirken omuzlarını dikleştirdi. "Ne dedi?"

 

"İyi değilmiş." Sakin bir sesle olanları anlattım. "Sesi hiç iyi gelmiyordu. Hasta-"

 

"Kötü huylu tümör." Lafı ağzımdan aldığında yüzümü şaşkınlık sardı. "Son evrede, umut yok." Sakin bir nefesle başını yerden kaldırdı ve bana döndü. "Biliyorum." Adımlarını durdurup vücudunuda bana doğru çevirdi. "Bir ay iki ay ya yaşar ya yaşamaz." Hayret dolu ifadem yüzüme yansırken bende durarak ona doğru döndüm.

 

"Haberin vardı."

 

"Var." Başını bir kez salladı. "Tedavilerini ben üstlendim." İşte bu aklımın ucundan geçmezdi. Bu kez bakışlarımda büyük bir şok yer edindi.

 

"Sen mi?" Sesimdeki meraka engel olamadım.

 

"Ben." Kaşlarını kaldırıp başını omzuna itti. "En fazla buraya kadar yapabildim. Durumu kötüleşti. En iyi doktorları bulsam da fayda etmedi." Ben onu kendi zihnimde annesine yüz çevirmekle suçlarken o aslında annesinin tüm masraflarını üstlenmiş ve en iyi doktorları bulmuştu.

 

"Ne zamandır biliyorsun?" Sesim ona karşı anlayışla çıktı.

 

"İlk günden beri." Bakışlarında donukluk vardı ancak nedendir bilmem o donukluğu acısını gizlemek için gözlerine örttüğünü düşünüyordum.

 

"Annenden nefret ettiğini sanıyordum." Dediğimde gülümsedi. Tebessümü buruktu.

 

"Kızgındım ama nefret etmedim. En azından ölmesini isteyecek kadar değil, diğerleri için sustu. Her ne kadar beni feda etse de belki de anne yüreğiyle davranıp kalan iki oğlunu korumaya çalıştı." Devran ailesi tarafından gözden çıkarılan bir çocuktu. En acı şekilde.

 

"Bir önemi yok." Gelişi güzel konuştu. "Benden isteyeceğin eğer buysa, zaten yaptım. Buraya kadar yardım edebildim. Doktorlar artık bir umut olmadığını söylüyor." Son sözleriyle yüzüm düştü. Hafize hanım için hiç umut kalmamıştı.

 

"Yavuz uyandığında onu görmeye gitmek isteyecektir." Kirpiklerim arasından yüzünü izledim. "Sen? Sen gitmeyecek misin?"

 

"Benim bir ailem yok." Buna çoktan alışmıştı. "Uzun zaman önce onları ailem gibi görmekten vazgeçtim. Babamı öldürdüğüm gün tüm ailemden vazgeçtim. Kardeşlerim hariç o soyisime sahip olan herkesi sildim. Hafize hanım da buna dahil." Ona anne bile demiyordu.

 

"Daha sonra pişman olmayacağına emin misin?" Evet ağır şeyler yaşamıştı. Ancak Devran'ı biraz olsun tanıdıysam bu konu onu yaralıyor olmalıydı.

 

"Bilmiyorum." Duygusuzca fısıldadı. "Ama olsam bile ilk pişmanlığım olmayacak." Pişman olmaya fazlasıyla alşıktı.

 

"Kararına saygı duyarım." Onu anlıyordum.

 

Çünkü insanın canını ailesi yakınca hiç kapanmayacak yaralar alıyordu. Senelerce izleriyle yaşıyor acısı geçse de sızısını hissediyordu.

 

"Son zamanlar bana karşı fazla iyisin." Uzun zamandır dönen hüzünlü sohbet onu sıkmış gibi sesine alay kattı. "Ne o gelin hanım?"

 

"İyi bir adam olduğuna inanmaya başlıyorum." Zorla bir tebessüm ettim. "Geçmişi silemem. Ama bundan sonra, seni affetmeye çalışırım." Bize çok çektirmişti ama onun açısından baktığımda bir intikam istemesini hiç yadırgamıyordum. Sadece, keşke biz bu intikamın kurbanı olmasaydık.

 

"EyvAllah." Derken bakışları yumuşaktı.

 

"EyvAllah abi." Kaşları altından gözlerini yüzüme çıkardı. Ona sanırım ikinci kez abi diyişimdi ve ne zaman ona böyle seslensem bana aynı ifadeyle bakıyordu, abi şefkatiyle.

 

"Hadi hadi," hızla kendini toparladı. "Dön kocanın yanına, uyanıp seni görmezse hastaneyi başımıza yıkar." Böyle şeylere alışık olmadığı için kaçacak yer arıyordu. Bu kaçak halleri fazlasıyla komikti ama dediğini yaptım.

 

"Sen gelmiyor musun?"

 

"Zahir'i arayacağım, bakayım ne yaptılar. Sonra gelirim." Onu onaylar gibi gözlerimi açıp kapattım ve arkamı dönerek geri yoğun bakımın yanına yürüdüm. Düşünceler teker teker aklıma akın etti.

 

Bir kez daha farketmiştim Hafize hanımı kurtaramayacaktım. Umarım bize veda etmeden gitmezdi.

 

       

                                         🌊

 

Yazar.

 

Devran, Hafsa ile arasında geçen konuşmanın ardından dışarı çıktı. Hastaneden çıkar çıkmaz adımları kesildi. Başını gökyüzüne kaldırıp ciğerlerine sesli bir nefes çekti. Annesi hakkında geçen konuşmalar canını yakmasın diye uğraştı. Elinde değildi. Ne zaman bunu hatırlasa yüreğinde bir şeyler sızlamaya başlıyordu.

 

Çok uğraşmıştı. Bir sürü doktorlar yönlendirmiş ismini vermeden annesini kurtarmaya çalışmıştı. Ancak yapamamıştı. Bu onun elinde olan bir şey değildi. Belli ki annesinin zamanı yavaş yavaş doluyordu. Ve akan her zaman Devran'ın da canını yakıyordu.

 

Kendini toplamaya çalışarak bahçeye adımlarını attı ve ilerideki banka yürüdü. Kendini zar zor oraya yetiştirdi ve oturdu. Tüm bunların üstüne yarın kardeşinin cenazesi vardı. Acısı katlanarak çoğaldı. İshak'a yarın en ağır vedayı edecekti. Yıllarca yanından ayırmadığı adamın üstüne toprak atacaktı. Düşündükçe aklı bulanıyordu. Hâlâ inanmayan bir yanı vardı.

 

Sanki İshak gelecekti. İmkansız bir hayalin peşinde olduğunu biliyordu. Hayat gerçeklerden ibaretti. Ve gerçekler ondan her geçen gün birini götürüyordu.

 

Elini kahverengi saçlarına daldırıp onları karıştırdı ve geriye yaslandı. Gözleri hastane kapısından çıkıp koşarak ona doğru gelen kızına takıldığında yüz ifade yumuşadı. Elini saçlarından ayırdı.

 

"Koşma Özlem düşeceksin!" Onun peşinden Narin'in sesini duydu. Özlem'in peşinden hastaneden çıkarken ceketini üstüne geçirmekle meşguldü. Dışarısı epeyce soğumuştu.

 

"Gel bakayım." Özlem bankın yanına varır varmaz Devran onu kolların altından tutarak kucağına çekti. "Ne diye koşuyorsun?"

 

"Zerda abla dediki Yavuz abim iyileşir iyileşmez birlikte lunaparka gidecekmişiz." Nefes nefese kalmış bir heyecanla konuştu. "Sizde geleceksiniz." Devran bir an duraksayıp bakışlarını Narin'e çıkardı.

 

"Kızlar söz vermiş, benim haberim yoktu." Düz bir sesle ağzından çıkan kelimeler açıkça bunun onun fikri olmadığını açık açık belirtti. Narin Devran'da köşe bucak kaçarken böyle bir şeyi istemezdi.

 

"Gelirsiniz değil mi?" Özlem kocama gözleriyle sorduğunda Devran bakışlarını küçük kızının yüzüne düşürdü. Sıcak bir tebessümle başını salladı.

 

"Yavuz bir kalksın, sizi bizzat ben götüreceğim." Onun sözleri Özlem'i daha fazla neşelendirdi. "Ama de bakayım," Fısıltıyla sordu. "Yanında istiyor musun beni?" Özlem babasının sorusunu kısa bir an düşündü. Ona olan kızgınlığının yavaş yavaş geçtiğinin farkındaydı.

 

"Ben sana geri kızmayı unuttum." Küçük omuzlarını kendine çekti. "Hatırlamak istemiyorum." Son günler Devran'la geçirdiği zamanı sevmişti. Ona alışmaya başlarken ondan kaçmaktan da vazgeçmişti.

 

Sadece ondan değil, Narin'den de kaçmayı bir kenara bırakmıştı. Çocuksu hisleri daha fazlasına izin vermiyordu. Henüz farkında değildi ancak annesinide babasınıda kabullenmeye başlıyordu.

 

Sadece zaman alacaktı.

 

Hatırlıyordu. Babasına kızması gerekiyordu hatta onunla konuşmaması gerekiyordu ancak istediği bu değildi. İstediği ikisinede yakın olmaktı. İlk günden beri onlara bu kadar yakın hissettmesinin de nedeni belki de buydu.

 

"Kızım nasıl isterse." Devran, bu kez canla başla kullandı kızım kelimesini. Bu kelime Özlem'in yüzünde güzel bir tebessüme sebep oldu.

 

"Bu gecede bana masal okur musun?" Devran'ın her gece onu böyle uyutmasına alışmıştı.

 

Narin ikisinin bu halini izlerken yüreğinde burukluk hissetti. Bir an için her şeyi çok farklı olduğunu düşündü. Tüm bunların hiç yaşanmadığını, babasının kızının yanında olduğunu, onu koruduğunu, bir aile olduklarını.

 

Bu düşünce zihnine ağır geldi. Hayaller güzeldi ama her gerçek babasının ona attığı tokatlardan, saçlarına dolanan elden, itildiği zeminlerden ibaretti. Gerçek acıydı.

 

Narin'in tüm gerçekleri acıydı. Öyle ki, hayalleri bu acıya ulaşamıyordu.

 

"Okurum." Devran kırmaktan korkar gibi kızının sarı saçlarını parmaklarının ucuyla okşadı. "Sen iste, ben her şeyi yaparım."

 

"Her şeyi mi?" Özlem güven arar gibi fısıltıyla sorduğunda Devran başını salladı.

 

"Her şey." Narin çoktan dolmaya başlayan gözlerini gökyüzüne kaldırıp ağlamamak için direndi. Aklının ucundan geçmeyecek olan bir sahneye şahitlik ediyordu. Kızı buradaydı. Anne ve babasının yanında. Aylar öncesine kadar kızına kavuşabileceğini düşünmek Narin için çok güzel bir hayalken şimdi buradaydılar.

 

Kızı hızla kollarını babasının boynuna sardığında bu görüntü sandığında daha fazla kalbini acıttı. Hareleri Devran'ı buldu. Devran ellerini kızının sırtına yaslarken hissetmiş gibi gözlerini Narin'in yüzüne kaldırdı. Kırgınlık sezdi.

 

O kırgınlık kendi canından da bir şeyler kopardı.

 

"Yanlış yapıyormuşum gibi bakıyorsun." Dedi ağzından çıkan kelimeleri durdurmadan. Narin onun bu sözleri üstüne tebessüm etti. Mutluluk barındırmadı ama acı da yoktu.

 

"Uzun zaman sonra yaptığın en doğru şeye bakıyorum." Özlem'in yanında olması istediği tek şeydi. Kızının en azından babasını bilerek büyümesi gerekiyordu. Özlem bunu sonuna kadar haketmişti.

 

Özlem kollarını babasının boynundan yavaşça ayırdu. Usulca onun kucağında hareket edip yana kaydı ve bankın ortasında oturdu. Bir elini yanındaki boşluğa vurdu. "Gel." Umutlu bakışlarla annesine baktı. Narin onun bu bakışlarına asla hayır diyemezdi.

 

Hızlıca kızının yanına geçti. Özlem hem annesinin hem babasının ortasında biraz olsun huzurlu hissetti. Sessizce önce önüne sonra anne ve babasına baktı. "Siz evli misiniz?"

 

Devran'da Narin'de aynı anda şaşkın bakışlarla ortalarında oturan kızlarına baktılar. "Ne?" Özlem çekinerek sordu. "Anne babalar hep evli olur."

 

Onun gözünde hep böyleydi. Hep gördüğü ailelerdeki çocukların anne babaları evli oluyordu.

 

"Bazı anne babalar olmaz." Narin ona hızlı ama nazik bir açıklama yaptı. Özlem bunu duymaktan bıkmış gibi yüzünü düşürdü.

 

"Ayşin'de böyle söyledi. Annesi de ona böyle söylemiş." Kollarını göğsünde kenetleyip gözlerini anne babasının arasında götürüp getirdi. "Hafsa ablayla Yavuz abim evli. Siz neden değilsiniz?"

 

"Biz hiç evlenemedik." Devran söylediği sözlere engel olamadı. İçerlenmiş bir tavırla her kelime ağzından çıktı. Ve Narin'in onun sesindeki kırgınlığı duydu.

 

Özlem, babasına mavi harelerini dikti. "Nasıl? Evlenmeden çocuk oluyor mu ki? Nasıl oluyor?" Kafası her zaman olduğundan daha fazla karıştı.

 

Devran onun sorusuyla hızla yutkundu. İşte bu soruya nasıl bir cevap vereceğini bilemedi. En iyi bildiği şey çocuğunun annesini devreye sokmaktı.

 

"Sen açıkla." Narin hızla başını ona çevirdi.

 

"Ne? Delirdin herhalde?"

 

"Niye deliriyorum? Annesi sensin." Koca adamdı ama kızının ona böyle bir soru sorması onu çok bilgisiz bir adama çevirmişti. Nasıl açıklayacağını bilmiyordu.

 

"Ben annesiysem sende babasısın."

 

"Babalar böyle şeyler konuşmaz!"

 

"Ne alakası var!" Narin öfkeyle sordu, Devran'ın konuşmayacağını görünce içine derin bir nefes çekti ve kızına baktı.

 

"Leylekler getirir çocukları annecim." Sevgi dolu sesi Özlem'in kalbini ısıttı. Narin'in ona böyle seslenmesini sevmeye başlamıştı. Ancak açıklama zihnindeki soruları daha fazla karmaşık bir hale getirmişti.

 

"Cafer abim kurtlar getirir demişti, leylekler ne alaka?"

 

"Kurt mu?" Devran şok dolu sesiyle sordu. "Yok artık, zekasından şüphe ediyorum derken bu derece olduğunu düşünmemiştim."

 

"E söylesenize!" Özlem somurtarak fısıldadı.

 

"Şöyle olmuş," Devran elini ensesine atıp kaşıdı. Yüzünde Cafer' küfür eder bir ifade belirdi "Ulan kurttan başka bir hayvan bulamamış mı bu it!" Narin emindi ki Devran içinden Cafer'e gerçekten saydırıyordu. Birkaç saniye düşünüp en mantıksız cevabı buldu. "Kurtlar bebekleri leyleklere vermiş."

 

"Kurtlar leyleklere mi vermiş?" Dedi Özlem iyice kafası karışmış bir şekilde. Narin dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladı. Gülmemek için zor durdu.

 

"Öyle olmuş, bana bak sen niye soruyorsun bunları? Boş ver seni kimin getirdiğini kim getirmişse getirmiş, iyiki getirmiş." Devran bu konudan nasıl sıyrılacağını bilmez bir şekilde sohbeti saptırdığında, Özlem alt dudağını çok az öne çıkırdı.

 

"İyi." Başını önüne çevirdi. Devran kızının düşen yüz ifadesini farkettiğinde derin bir nefes verdi. Hafifçe geri yaslandı. Kolunu kızının omuzlarına dolayıp onu yanına çekti ve eli karnının yan tarafını gıdıkladığında Özlem'in ağzından neşeli bir gülüş kaçtı.

 

"Ya yapma!" Kaşlarını çatmaya çalışsada pek başarılı olamadı.

 

"Düşürmezsen yanaklarını, bende yapmam." Yüzünü kızına çevirdi ve boştaki eliyle burnun ucuna küçük bir fiske vurdu. Bir kez daha kızının sevdiği kadına nasıl benzediğini farketti. Hüznün eriştiği bakışlarını kızının yüzünden alıp hemen yanlarında oturan kadına çevirdi.

 

Özlem tüm bunlardan habersiz Devran'a sığınmış olmanın verdiği mutlulukla babasına yaslanırken Devran göğsüne topladığı nefesi verdi. "Sana çok benziyor." Fısıltısı derindi. "Niye sana bu kadar benziyor?"

 

Narin, hissettiği acıyla yutkundu. Özlem ona çok benziyordu. Kızına baktığında kendi çocukluğuna baktığını hissediyordu. Gözleri, burnu, dudakları, yüz hatları. Devran'dan da izler vardı ama kendisine daha fazla benziyordu.

 

Mesela gözleri, aynı babası gibi hafif büyüktü. Yüz hatları çenesinden ilerliyor ve yüzüne yuvarlak bir görünüm veriyordu. Bir çok yapısı babasına bir çok yapısı da annesine benziyordu.

 

"Benzememesini mi isterdin?" Narin'in sakin sorusuyla, Devran tebessüm etti.

 

"Hayran olduğum şeylerden birisi sana bu kadar benzemesi." Kulaklarına dolan sözler Narin'in yüzüne yansımayan ama içini saran bir sıcaklık oldu. Usulca gözlerini önüne çevirdi. Hafif rüzgar tenine çarptığında dudağının sağ kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

 

"Hep bunu istemiştin. Bana benzemesini."

 

"İstemiştim." Devran onu onayladı. "Ama bu kadar can yakacağını düşünmemiştim." Kızına her baktığında Narin'i hatırlayacaktı. Sevdiği kadının sureti kızının yüzündeydi ve bu Devran'ın canını yaksa bile mutluydu.

 

Kızının ona değilde annesine benzemesinden dolayı mutluydu.

 

"Bana benzemesi canını mı yakıyor?" Narin sessizliği bozarak sorduğunda, Devran sakince konuştu.

 

"Canıma can katıyor."

 

Narin soğuk ifadesini daha fazla suratında tutamadı. Bakışları yumuşadı ama Devran bunu görmesin diye hızla başını önüne çevirdi. Bir kez daha duygularını ondan gizledi.

 

                                           🌊

 

Hafsa Payidar.

 

Yoğun bakımın önüne döndüğümden beri camın önünde yerimi almış hiçbir yere ayrılmamıştım. Abim hemen yanımdaydı. Bir kolu benim omuzlarıma sarılıyken diğeride sağında duran Zerda'nın omuzlarına sarılıydı.

 

"Ne konuştunuz Devran'la?" Sessizliği bozduğunda başımı yana eğdim. Cafer biraz uzaktaki bir sandalyede oturduğu için onu duymayacağına emin olduğum bir sesle konuştum.

 

"Hafize hanım hakkında." Sorumla Zerda'nın meraklı sesini duydum.

 

"Cafer'lerin annesi?"

 

"Evet." Usulca başımı salladım. "İyi değilmiş." Abim hızla başını bana doğru düşürdü. Harelerini şüphe sardı.

 

"Birkaç ay ömrü kalmış." Kaşları büküldü. Başı bir an yana dönüp sandalyede oturup kederli bir bakışla önünü izleyen Cafer'i buldu. Ardından sedyede yatan Yavuz'u. Benim düşündüğümü düşündü.

 

"Haberleri yok?" Sorusuyla gözlerimi bir kez açıp kapattım.

 

"Yok." Ve öğrendiklerinde ne yapacaklarını bilmiyordum. Gözlerim geri abimi takip edip cama indi. Kısa bir an için Yavuz'u izlediğimde farkettiğim hareketlilik kalbimin sesini artırdı.

 

Parmağını oynatmıştı.

 

Adeta cama yapışır gibi hızla bir adım ileri attım. "Parmağını oynattı!" Ağzımdan titrek bir çığlık kaçtığında tüm bakışları üstümde hissetti.

 

"Ne?" Cafer az önceki dalgın halinden saniyeler içinde kurtuldu. Ayağa fırladığı gibi yanımıza ilerlerken onu Aziz takip etti.

 

"Hani?" Aziz abi hızla yanımda yer alırken nefesimi tutmuş bir şekilde Yavuz'u izledim. Hepimiz pür dikkat ona bakarken geçen saniyeler yüzümdeki gülüşü usulca soldurdu.

 

Yanlış mı görmüştüm? Tam bunun için üzülecekken Yavuz'un kıpırdayan gözleri tuttuğum nefesi sesli bir gülüşle vermeme sebep oldu. Bu kez abimlerinde gülüşlerini duydum.

 

"Hay abisi kurban!" Cafer sevgiyle ve neşeyle konuşurken aynı benim gibi cama yakındı. Avuç içlerimi cama daha sıkı yasladım.

 

"Hadi sevgilim.." fısıldadım ağlamaklı sesimle.

 

Yavuz'un gözkapakları ağır bir şekilde yukarı itildiğinde haykırışlar duydum.

 

"Uyandı lan!" Abimin sesiydi.

 

"Valla uyandı!" Bu seste Aziz abiye aitti. Onun hemen ardından Zerda'nın sıcak gülüşünü duydum. Abim ona sarılmış olmalıydı.

 

"Kim uyandı?" Devran'ın sesini duyduk. "Yavuz mu?" Buraya ne zaman gelmişti bilmem ama bağırışlarımızı daha koridorun başından duymuştu. Koşar adım yanımıza ulaşıp hızını son anda aldığında Cafer'in hemen yanında kafasını cama uzattı.

 

"Oy kurban olayım." Rahatlıkla fısıldadı. "Uyanmış!"

 

"Uyandi ula!" Cafer hızla kolunu Devran'ın omuzlarına doladı ve boğazının önüne getirdi. "Heyecandan kafani ısırasum var!"

 

"Dur ulan bir!" Devran'da aynı çocuksu heyecanla ona karşılık verdiğinde bir elini Cafer'in boynuna doladığı koluna sardı.

 

Sonunda Yavuz'un gözlerinin açıldığını görmek gözyaşlarımın mutlulukla akmaya devam etmesine sebep oldu. Kehribar hareleri önce odanın beyaz tavanında gezindi. Hemen ardından önündeki cama indi. Bakışları beni bulduğu an göz bebeklerinde tanıdığım o ışık parladı. Dudağının kenarının çok az sağa kıvrıldığını daha buradan sezmiştim.

 

Günler sonra onun bakışlarının gözlerim değiyor oluşu benim için tüm dünyalar demekti.

 

"Doktor," Dedi Aziz abi. "Lan doktora haber verin uyandığını!" Haklıydı. Ama ben şu an sadece Yavuz'un gözlerine bakıyordum ve tüm dünyadan kopmuştum.

 

Uyanmıştı. Sözünü tutmuştu.

 

Daha sonra abimler Veli abiye haber vermişti. Bir doktor daha Veli abi ile birlikte Yavuz'un durumunu izlemiş hareketlere nasıl tepki verdiğini her şeyin yolunda olup olmadığına bakmıştı. Sonrasında solunum tüpü çıkarılmış yerine basit solunum maskesi takmıştılar.

 

Hâlâ Yavuz'un yerinden kalkması yasaktı. İlk birkaç gün böyle geçecekti. Ziyaretçi yoktu. Genel olarak dinlenmesi gerekiyordu.

 

Sadece ben girebilirdim o da çok kısa bir süreliğine tüm değerleri yoklandıktan sonra.

 

Abimler diğerlerinede haber vermişti. Zahir abi Nergis'i aldıklarını emniyete bıraktıklarını söylemişti. Gülsüm hanım da, kızı da hem güvendeydiler hem de konuşmayı reddediyordular. Bir şekilde onlardan laf almaya çalışansa Nisa'y dı. Sürekli olarak Gülsüm hanımın sorgusunda olduğu için gelemiyordu. Ancak bana da Cafer'e de mutluluk dileklerini iletmişti.

 

Sorgu bittikten sonra geleceğini söylemişti.

 

Tüm kontroller yapılırken Yavuz gözlerini camdan bana dikmeyi tercih etmişti. Bir ara bana göz kırptığını bile gördüm. Onun bu hareketi beni güldürdü. Camdan onu izlerken bakışlarımı hiç ayırmadım beni görmesini ve varlığımla umut hissetmesini istedim.

 

"Hasta yatağında bile kardeşimle flört ediyor." Abimin homurdanan sesini duyduğumda elimi uzatıp kolunu çimdikledim.

 

"Sussana ya, ne güzel işte." Benim için hava hoştu.

 

"Değil." Yavuz'la evliydim ama hâlâ abim bunu kabullenemiyordu. Yavuz'u seviyordu ancak aramıza girmeyede bayılıyordu.

 

"Tufi, bence flörtü çoktan geçmuşler." Cafer, Yavuz'u izlerken gülerek avuç içini kafasını yanında tutarak elini ileri ittirdi. "Hatta çok yakunda iki tane yeğenun olacak."

 

"Zaten yaralı tuz mu basayım diyorsun, Cafer?"

 

"Ula darilmada." Cafer keyifle abime baktı. "Sinirleruni bozayi olmak çok hoşuma gideyi. Ayrica," Kolunu Tufan'ın omzuna attı. "Sizu yemeğe götüreceğum. Yavuz bir kalksın."

 

"Ney?" Aziz abi Cafer'in hemen yanındayken başını sağa çevirdi. "Bizi?"

 

"Bence başına güneş geçti." Zerda kirpiklerini kırpıştırdı. "Hava da sıcak değildi, başını bir yere çarpmış olmasın?"

 

"Cafer, Yavuz'a kalp amelyatı yapılırken sana da beyin ameliyatı mı yaptılar acaba?" Abim şok içinde sordu. "Senin bizi bir restorana götürüp yemek ısmarlayacağın düşüncesi çok, uzak geliyor."

 

"İsmarlayacağumi kim dedu?" Cafer gayet rahat bir tavırla kaşlarını kaldırdı. "Ben sadece götüreceğum, her kes kendu hesabuni kendu ödesun. Senin aç karnuni doyurmak istersem iflas ederum." Abimin karnına şüpheyle baktı. "Bazen senunde hamile olduğuni duşuneyurim, bir insan bu kadar yiyemez ula!"

 

"Cafer." Abim dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. "Kafanı şu cama sokmamı istemiyorsan kapa çeneni."

 

"Hep tehdut hep tehdut." Kolunu abimin omuzlarından çekerken usulca benim sağıma geçti. "Senunle sohbet edilmeyi!"

 

"Sen sohbet etmiyorsun it, beni aşağlıyorsun!"

 

"Aşağılamak mi? Asla. Gerçekleru söyleyurim-"

 

"Cafer!"

 

"Ne ula Cafer Cafer, adımu mi ezberleyusin! Ayi gibu yiyesun işte." Başını eğip beni geçerek Zerda'ya baktı. "Alinma ama saa aciyarim. Bu adamla yaşanmaz."

 

"Rahat bırak nişanlımı." Zerda düşmanına bakar gibi Cafer'e baktıktan sonra abime sarıldı. "Ben ona istediği kadar yemek yaparım." Abim gururla tek kaşını kaldırıp başıyla Zerda'yı gösterdiğinde, Cafer'in yüzü düştü.

 

"Bence kafasina Güneş geçen ben değul, sensun. Daha geçenlerde yemek yapmam diye isyan edeyudin!"

 

"Sizde benim her dediğimi ciddiye almayın." Elini abimin çenesine koyarak uzanıp yanağına öpücük kondurdu. "O istesin ben her şeyi-"

 

Aziz abinin öksürük sesini duyduğumuzda gözlerimi abimden alıp neredeyse abime saldırmaya hazır olan halini gördüm. Gülmemek için zor durdum. Abim 32 diş sırıtırken Aziz abi öyle bir hızla kafasının arkasına vurdu ki yerinde sendeledi. "Abi ne yapıyorsun!" Zerda öfkeyle konuştuğunda Aziz abi onu es geçti.

 

"Sırıtma ulan, az beri dur!"

 

"Ulan kabak niye dönüş dolaşıp benim başımda patlıyor!" Abim elini kafasın arkasına uzatıp ovdu ve öfkeli çocuklar gibi Aziz abiye baktı.

 

"Evleneceğiz farkındasın değil mi?" Elini kaldırdı. "Bak yüzük, hani ne olduğunu bilmiyorsan. Nişan yaptık, yakında düğünümüz var? Bir şeyler çağırıştırdı mı?"

 

Aziz abi dilini damağına vurdu. "Hiçbir şey çağırıştırmadı." Tehlikeli bir sesle konuştu. "Ama sen konuşmaya devam edersen çağıracağın tek şey doktor olacak."

 

"Bu çocuği çok seveyurim." Cafer izlediği manzara çok hoşuna gitmiş olacak ki gülmekle meşguldü. "Tufan'a edemeduğim ne varsa benum yerume edeyi."

 

"Yiyorsa gel sende et." Abimin sinir dolu kelimeleriyle Cafer başını iki yana salladı.

 

"Senden bilema tirsayirim." Cafer gerçekten abimden bazı zamanlar tırsıyordu.

 

Yavuz'un gözlerinin onların üstünde gezindiğini farkettim. Artık alıştığımız bir manzaraydı. Abimler hep çocuk gibi didişirdi. Ancak abimleri böyle izlemek Yavuz'a sadece huzur veriyordu.

 

Uyandığı için mutluydu. Çünkü biliyordum ki o da gözünü açamaz diye korkuyordu. Elim karnıma yaslandı. Bebeklerimi hissettiğimde rahat bir nefes verdim. Konuştum onlarla. İçimden onlara babalarının uyandığını defalarca kez tekrarladım.

 

Uyanmıştı ve bundan sonrası bizim için çok güzel olacaktı.

 

Veli abinin sağladığı imkanlarla dakikalar sonra yoğun bakıma girmeyi başarmıştım. Abimler sadece açılan kapıdan birkaç saniye Yavuz'u izlemişti. İçeri girebilen sadece bendim ve bende çok kısa bir süre içeride kalabilecektim.

 

İçeri adım attığım an Yavuz'un gözleri beni buldu. Başını çok az oynattığında bakışlarım fazlasıyla yumuşadı. Bir kez daha inanırdım kendimi o uyanmıştı ve sapasağlimdi. Gerçek buydu.

 

Ayaklarım koşar adım sedyenin yanına ilerledi. Elini avuçlarım içine alıp dizlerimi kırarak aşağı eğildim. Kuru dudaklarını oynatmak istediğinde yanağıma akan bir damla yaşla elini avuçlarım içimde daha sıkı tuttum. "Zorlama kendini." Yanağımı birleşik ellerimize yasladım.

 

Henüz konuşarak kendini zorlamasını istemiyordum. "İyisin. Uyandın. Sözünü tuttun." Ağlamaya hazır bir sesle fısıldadım. "Sözünü tuttun, Yavuz."

 

"Tuttum." Sesini duymak bende hıçkırarak ağlama isteği uyandırdı. Fazlasıyla kısık ve yavaş geliyordu ama onun sesiydi. Avuç içlerimdeki işaret parmağını ağır bir hareketle kaldırıp yanağıma akan yaşı sildi. "Sana verdiğim her sözü tutarım."

 

"Biliyorum." Kısık çıktı sesim. "Bunu en iyi ben biliyorum. Uyandın ya, bana tekrar şöyle baktın ya başka bir şey istemem."

 

"Yoruldun mu?" Bakışlarında gerçek bir endişe vardı. Henüz algılamak ya da konuşmak onun için biraz zorda olsa onu yormadan cevapladım.

 

"Hiç yorulmadım." Umut sezdi sesimde. "Bir tek seni beklemekten yorulmadım sevdam." Sözlerim harelerinde sevgi barındırdı.

 

"Kalsan olmaz mı?"

 

"Olmazmış." Buna üzüldüğümü belli etmemeye çalıştım. "Ama sen bir kalk şurafan, bir saniye olsun ayrılmayacağım söz. Yanı başından bir adım uzağa gitmeyeceğim." Tamamen iyileştiğinde onu hiç yalnız bırakmayacaktım.

 

"Şanslısın ki tatlı dilin beni hemen ikna ediyor." Ağır sesinde hafif bir alay sezdim. Dolu gözlerimle birlikte güldüm.

 

"Bak bak, gözünü açar açmaz ilk işide karının asaplarını bozmak." Sözlerimin onu eğlendirdiğini gözlerindeki parıltıdan anladım.

 

"Tüm işim gücüm karımla." Kaşlarını çok az kaldırdı. "Bu Payidar'ın başka bir işi gücü de olamaz."

 

"Bu Payidar bir ayaklansın, ben neler edeceğim ona." Sevgi dolu sesimle mırıldandım.

 

"Öpmekle başlayabilirsin." Dudaklarım arasından yaşların akmaya hazır olduğu gözlerime meydan okuyan bir gülüş kaçtı. Gözlerimi kapattım ve alnımı ellerimize yasladım. Böyle kalmak, onu hissetmek sandığımdan daha iyi geldi.

 

Eli ağır bir şekilde avuçlarımdan ayrıldı. Saçlarıma çok nazik bir şekilde dokunduğunda gözlerimi geri açıp yüzüne baktım. "Tek damla gözyaşını akıtma, bu kez silemiyorum. Yorgunum Hafsa, ağlama olur mu? Gözünün yaşını silemiyorum." Kaldırdığı elini bile zor kullanıyordu.

 

Çok doğaldı. Çok ağır bir amelyattan çıkmıştı ve yorgun olması gayet normaldi. Yine de onu böyle görmek benim canımı gerçek anlamda yakıyordu.

 

"Ağlamam.'" Dedim hızla. "Söz hiç ağlamam. Sen uyanmışsın, ağlar mıyım hiç?" Omuzlarımı hafifçe kendime çektim. "Ağlamam." Büyük bir yalandı. Onun yorgun hali beni ağlamaya itiyordu. Son üç gündür gözümün yaşı kurumuyordu. Ama o bunu bilmeyecekti.

 

Söylersem üzülürdü bu yüzden söylemedim.

 

"Ağlama." Baş parmağı yanağıma sürtündü. "Bebeklerimiz?"

 

"Çok iyiler, onlara çok iyi baktım." Yemeğimi düzenli yemiş hazır hastanedeyken kontrolleride yaptırmıştım. Doktor kendimi fazla yormamamı bebeklerimin sağlıklı olduğunu söylemişti.

 

Yavuz uyandığında beni, bizi kötü bir halde bulmasın diye bebeklerimede kendime de dikkat etmiştim. Yavaşça tebessüm etti.

 

"Bir kalkayım şuradan, her şey bitecek." Gözleri sevgiyle parladı. "Şimdi de sana bunun sözünü veriyorum sevdam, her şey öyle güzel olacak ki biraz daha dayan." Yorgun olan oydu ama yine bana teselli veren oydu.

 

Çok garipti, kaç gündür abimler peşimde helak olmuş bana teselliler verip durmuştu. Ama onların sözü değilde, Yavuz'un sözü içimdeki tüm şüpheleri yıkmıştı.

 

"Dayanılacak bir şey yok sevdam." Gelecek olan güzel günleri beklemek benim için sorun değildi. "Biliyorum, her şey çok güzel olacak."

 

"Sevdam." Dedi içli bir sesle. "Boğulayım bir damla gözyaşına." Harelerim titreşirken kirpiğime asılı duran bir damla yaş daha yanağımla buluştu ve Yavuz onu saniyeler içinde sildi.

 

"Özledik seni." Dedim yumuşacık bir sesle. Tebessümü keder doluydu.

 

"Özledim sizi." Özlemle konuştu. "Hem de çok özledim." Her ne kadar uykuda olsada bu üç gün ona da ağır gelmişti. Hastanede geçirdiği tüm süreler onun için işkence gibiydi.

 

"Az kaldı değil mi?" Ona da kendime de güç olacak bir tebessüm belirdi dudaklarımda. Gözleri önce kıvrılan dudaklarıma kaydı hemen ardından gözlerime tırmandı.

 

"Çok az kaldı." Hafifçe doğruldum ve öne eğilerek yanağına bir öpücük kondurdum. Burnundan sesli bir nefes verdiğinde beni hissetmek ona da iyi geldi.

 

"Bu doktorlar şu görüş işini tekrar gözden geçirse olmuyor mu?" Yüzünde mızıkçı bir çocuğun ifadesi vardı. "Bir kalp uğruna karımı göremiyorum arkadaş."

 

Burada kalmamı istediğini biliyordum. Ancak onu daha fazla yormaya hakkım yoktu. Elimi yanağına yasladım ve usulca okşadım. "Biraz sık dişini. Az kaldı."

 

"Öyle olsun bakalım." Daha gözünü yeni açmıştı ama huysuzlanmaya da başlamıştı. "En azından camdan çok uzaklaşma. Göreyim seni." Titrek bir gülüş ağzımdan çıktığında başımı salladım.

 

"Uzaklaşmam." Saçlarını nazikçe alnından geri itekledim ve okşadım. "Ama yine gelirim, yine yanında olurum. Sen sadece dinlenmene bak. Birkaç gün, birkaç gün sonra birlikte olacağız."

 

"Çocuk kandırır gibi konuştukça sana daha fazla inanasım geliyor zalımın kızı." Sözleri beni güldürdü.

 

"İnan." Buna inanmaması için hiçbir sebep yoktu.

 

"İnanayım." Nefesi hafifçe yüzüme çarptı. "Senin her sözüne inanayım. İnanırım." Başımı çok az eğdiğimde alnım alnına yaslandı. Dudaklarının huzurlu bir tebessümle kıvrıldığını hissettim.

 

"Seni bana hissetmek çok başka güzel karım." Kirpiklerim arasından ona baktığımda bakışlarını yüzüme diktiğini farkettim. "Seni tekrar hissetmekse, tüm korkularıma savaş açtı yıktı götürdü."

 

Gerçekten korkmuştu. Bizi geride bırakmaktan korktuğunu benden amelyathanenin önünden ayrılmamamı istediğinde anlamıştım. Bu düşünceler yüreğimi inceden sızlattı.

 

"Hissettin mi?" Öyle olmasını istedim. "Orada olduğumu hissettin mi? Hiç gitmedim Yavuz." Oradan hiç ayrılmamıştım. Tıpkı Yavuz'a söz verdiğim gibi varlığımı hissedeceğini bildiğim için kapıdan hiç ayrılmamıştım.

 

"Sana ne dedim?" Eli elime tutundu. "Seni her daim hissederim. Bildim. Orada olduğunu hissettim sevdam. Olur da hissetmeseydim öyle bir gücüm mü vardı?" Kalp monitorunun ince sesi odayı doldururken Yavuz hafif çatallayan sesiyle konuşmaya devam etti. "Senin varlığın olmadan benim pek bir gücüm kalmaz."

 

Aldığı tüm güç benden ibaretti. Bu yüzden benim varlığım ona tek armağandı.

 

"Bana güç veren tek şey sen oldun." İçimde burukluk ama aynı zaman da büyük bir mutluluk vardı. "Şu bakışın, şu sesin, nefesin." Yavuz farkında değildi ancak bana verdiği güç sayesinde bende ona karşı böylesine güçlüydüm.

 

Bana her seferinde elini uzatan oydu. Ve onun yardımıyla ona bu güçü veren bendim. Aslında bir şekilde ikimizde birbirimize dayanma gücü vermiştik. Ben o uyansın diye beklemiştim, o uyanıp da bize kavuşmak için beklemişti.

 

"Karım şu üç günde aşkımdan divane mi olmuş?" Alaycı ifadesine karşılık somurttum.

 

"Karın hep aşkından divane." Çene hattını okşadı parmağım. "Sen görmüyorsan suç benim mi cilveli bey?"

 

"Görüyorum. Görmekle kalmıyor aşkından geberiyorum. Kalbimin teklemeyeceğini bilsem seni öperdim." Somurtan ifademin yerini azarlayan bir bakış aldı.

 

"Arsız, yat dinlen." Beni öpmesini şu an hiç tavsiye etmiyordum. "İyileş, belki sonra-"

 

"Sonra, seninle ders çalışacağız." Başını çok az yana hareket ettirip avuç içimi öptü. Bunu hep yapardı ve ben şikayetçi değildim. "Daha tamamlamam gereken çok sözler var. Ve çalmam gereken öpücükler."

 

"Olsun bakalım." Çok isteksiz görünmeye çalışsam da pek başarılı olamadım. "Şimdi dinlen, daha fazla kalamam." Beş dakika çoktan dolmuş olmalıydı. Çok isteksiz bir hareketle gözlerini açıp kapattı.

 

"Ben buradayım diye kendini ihmal etme. Camın önünde kal dediysem kendini aç bırak demiyorum. Sadece ara sıra, bir beş dakika gözüme gözük." Her daim gözünün önünde olmamı istiyordu. Beni gördüğünde ve iyi olduğumdan emin olduğunda hayat onun için daha güzel oluyordu.

 

"Emrin olur." Dedim tatlı bir sesle. Elinin aşağı kayıp nazikçe karnıma yaslandığını hissettim.

 

"Hâlâ tekmeliyorlar mı?" Dolu gözlerle başımı salladım.

 

"Bazen, ama bence seni bekliyorlar." Şefkatle bakan hareleri karnımda dolandı. Eli karnımın içindeki çocuklarımız hissetmekten keyifli bir şekilde birkaç okşamanın ardından duraksadı.

 

"Artık onlara dokunmaktan korkmuyorum. Birkaç gün öncesine kadar, Hafsa." Yutkundu. "Beni hissederlerde bir şey olur diye çok korkuyordum. Giderim, varlığımın yokluğunu hissederler diye çok korkuyordum. Anne karnında hissediyorlarmış, öyle okudum." İlk kez eli karnıma böylesine bir güvenle yaslandı. "Artık ne korkum var, ne yokluğum." Bunu bilmiyordum.

 

Yavuz bana bunu hiç hissettirmemişti. Kendi içinde korkmuş, bebeklerimiz onun yokluğunu hissetmesin diye belki de onlara dokunmaktan korkmuştu. Buna rağmen bana ve bebeklerimize karşı öyle iyi davranmıştı ki ben onun böylesine korktuğunu farketmemiştim. Bizim için çok güzel bir hayat düzenlerken, bir yandan gider korkusunu taşımıştı.

 

"Ne korkun var ne yokluğun." Ses tellerim titrerken elim elinin üstüne yaslandı. "Onlara bunu yaşatmayacağız, Yavuz. Onlar bunu yaşamayacak. Unuttun mu? Bana bunun da sözünü verdin. Onlar bize benzemeyecek."

 

"Benzemeyecek sevdam. Kaderleri bize benzemeyecek." Yorgun çıkan sesinden anladım giderek güçsüzleşiyordu. Elini sıkarken eğilip yanağını bir kez daha öptüm.

 

"Dinlen. Yine geleceğiz." Onaylar bir mırıltı çıkardı. Elimi elinden ağır bir şekilde ayırıp geri çekildim. Ben odadan çıkana kadar eminim gözleri kapanmıştı. Ama önemli değildi.

 

İyi olacaktı. Giderek daha iyi bir hale gelecekti. Yaraları iyileşecekti. Teker teker tüm yaralarını saracaktım ama Yavuz'u kaybetmeyecektim.

 

                                        🌊

 

Yarın.

 

Bugün Yavuz biraz daha iyiydi. Doktorlar bugünde gözetim altında kalmasını uygun gördüğü için hâlâ yoğun bakım odasındaydı. Birkaç gün daha böyle gidecekti. Daha sonra normal odaya alınabileceğini söylemiştiler. Dün Zahir abiler geri döner dönmez Yavuz'u camdan görmüştüler.

 

Bugün sabah hepimiz onu görme fırsatı yakalmıştık. Sarılmadan, temasta bulunmadan içeri girebilmiştik. Veli abi bizim için kısa bir süre almıştı. Ancak bu ziyaret çok kısa sürmüştü.

 

Ve Taner denilen adam, Gülsüm hanım hâlâ konuşmayı reddediyordu. Acı olansa kızını, yani Nergis'i her neyle korkutmuşlarsa çocuğun ağzını bıçak açmıyordu. Nisa konuşmadığını söylemişti. Bir psikolog eşliğinde onu konuşturmaya çalışmışlar ama çocuk hiçbir şey bilmediğini söyleyip durmuş.

 

Karaca tam tersini söylüyordu. Hepsi bu cinayete şahit olmuştu ancak korktukları bir şeyler vardı ki konuşmuyordular.

 

Şimdi ise İshak'ın cenazesindeydik.

 

Gerçekten buradaydık. Acı bir gerçek misali bu yüzümüze tekrar tekrar çarptı.

 

Devran'ın yüzünde hayatla tamamen bağlantısını kesmiş bir adamın ifadesi vardı. İshak'ın öldüğünü biraz olsun kabullendiğini düşünmeye başlamıştım ancak şimdi görüyordum ki hiç kabullenmemişti. Sabahtan beri çok kötü bir durumdaydı. Tabutu buraya kadar nasıl taşıdı onu bile anlayamamıştım. Gözleri dolu dolu her an ağlamaya hazırdı.

 

Hafif çiseleyen yağmurda sanki ona ağlıyordu. Elleri ceplerine doğru kısılmıştı. Vücudu gergindi. Kendini o kadar sıkıyordu ki alnındaki birkaç damar ortaya çıkmıştı. İmamın sesi hepimize çok uzaktan geliyordu. Çünkü İshak'ı kaybetmenin verdiği gerçeklik fazlasıyla ağırdı.

 

Bir sürü insan gelmişti. Çok garipti. İshak yaşarken yanında tek bir insan görmezdim ama şimdi o kadar fazla insan ortalığa çıktımıştı ki anlamsız geldi. Yaşarken yalnızdı. Hem de yapayalnız.

 

Çoğu yeraltının adamlarıydı. İş yaptığı ortakları. Düşmanları yoktu. Devran onların buraya adım atmasına izin vermemişti. Kimsenin kardeşinin cenazesine gelip keyifle izlemesine izin vermemişti. Çünkü biliyordu sırf bunun için gelebilecek insanlar vardı.

 

"Hakkınızı helal ediyor musunuz?' Diye sordu İmam. Devran gözlerini sıkıca kapattı. Hepimiz aynı anda tek bir kelime söyledik. "Helal olsun."

 

Üç kez aynı soru ve üç kez aynı cevap devam etti. Ardından gömmek üzere hareket ettiler. Her şey birbirinin ardına devam ederken abimler dahil, Zahir, Süleyman, ve Cafer ellerine kürek aldılar.

 

Narin'in koluma tutunduğunu farkettim. Nefesini tutmuş bir şekilde Devran'a bakıyordu. Devran'sa bu kez onun aksine toprağın içine yerleştirilen ve beyaz kefene sarılı olan kardeşine. Sanki yapabilse ona sıkı sıkı sarılacaktı. Kendini tuttu.

 

İçlerinden kürek alanlardan biri küreği Devran'a uzattığında Devran'ın sanki nefesi kesildi. Çenesi çok az titerken başını kaldırdı. "Toprak atmam." Boğuk sesi fazlasıyla titrekti. "Ben kardeşimin üstüne toprak atmam."

 

"Abi." Cafer elini onun omzuna yerleştirdi. "Hayde."

 

Devran'ın böyle yapması hepimizi üzüyordu.

 

Rüzgar yaşlı gözlerime doğru estiğinde soğukluk hissettim. "Dayanamayacak." Dedi Narin kederli sesiyle. Dediklerini sadece ben duydum.

 

Kolay olan bir yanı yoktu. Daha düne kadar öldüğüne inanmadığı kardeşinin cenazesindeydi.

 

Başımdaki şalı biraz daha öne çekerken yanağıma akan yaşı yavaşça sildim. Devran kısa bir an Cafer'e baktı. Ardından geri toprağa baktı. Bir kez daha ona uzatılan küreğe. Elini öne uzattığında parmakları deli gibi titriyordu. Gerçekten ayakta duracak gücü bile zor buluyordu bayılmasından endişe etmiyor değildik.

 

Küreği toprağa bastırdı. Bir an için duraksarken omuzları çöktü. Çenesi kasıldı ve toprak dolu küreği çıkarıp kazılan mezara, kardeşin üstüne atıldığında zaman sanki yavaşladı. Bir kez daha tekrar etti bunu. Ardından bir kez daha. Son toprağı attığında küreği toprağa sapladı ve başını kaldırdı. Göğsü sığ nefeslerle inip kalkarken sanki boğuluyordu. Onun hemen ardından diğerleri devam etti.

 

Gözleri içi toprakla dolmaya başlayan mezara indiğinde bir damla yaşın çenesine doğru yol izlediğini farkettik. Duyguları hissizliğe büründü. Olan bitenleri algılamak onun için zordu. Sanki daha İshak'ın cezanesinde olduğunu bile kabullenemiyordu.

 

Dakikalar böyle aktı. Yavaş yavaş herkes ayrılmaya başlasada Devran tek adım atmadı. Tamamen herkes gittikten sonra sadece biz kalmıştık. Ayrılan herkes Devran'a baş sağlığı dilemiş ve uzaklaşmıştı. Gözlerim İshak'ın sağındaki mezarlara kaydı.

 

Berna Karahan. Ve daha bir isimi bile olmayan çocuklarının mezarı. İshak kendi ailesinin yanındaydı. Acıda olsa bu böyleydi.

 

Devran birkaç adımda ileri yürüdü. Ve mezarına hemen yanında yere oturdu. Gitmeyecekti. Bu hareketi net bir şekilde burada kalacağını gösterdi. Birbirimizle bakıştık.

 

"Abi." Cafer yumuşak bir sesle konuşurken elini onun omzuna koydu. "Gidelim mi artık?"

 

"Siz gidin." Devran'ın fazlasıyla dingin çıkan sesi hepimizi afallatı. "Ben biraz daha kalacağım."

 

"Devran, cenaze bittu." Zahir abi bile Devran'a karşı böylesine bir anlayışla ilk kez davrandı. "Kalk gidelum ula."

 

"Gidin dediysem gidin, iyiyim ben. Aklımı kaçırmışım gibi davranmayın. Her şeyin farkındayım. Tek istediğim bir süre daha kalmak kendim dönerim." Bakışları İshak'ın mezarına inerken sesi sonlara doğru kısıldı. "Yalnız dönerim." Öyle bir söyledi ki bunu, İshak'ı burada bırakıp gideceğine üzüldü.

 

"Emin misin?" Süleyman sorusuyla bir kez salladı başını.

 

"Gidin, beklemeyin soğukta." Tamamen yalnız kalmak istiyordu.

 

"Yalnız kalması ne kadar doğru?" Zerda sadece bizim duyacağımız bir sesle sorduğunda Narin ona baktı. "Siz gidin, ben kalırım."

 

"Abla," Ceylan elini yavaşça onun koluna yasladı. "Emin misin?"

 

"Eminim ablam. Gidin." Tufan'a baktı. "Geri hastaneye götürün kızları." Abim birkaç saniye Devran'a baktı. Ardından Cafer'e.

 

Sanki hiçbirinin onu burada yalnız bırakmaya gönlü el vermiyordu. Ancak Devran'da onların hiçbirini istemiyordu.

 

"Tamam." Süleyman başıyla ileriyi gösterdi. "Hadi." Devran şu an başkalarını çekecek bir piskolojide değildi. Ancak eminim Narin burada kalması ona iyi gelecekti.

 

                                        🌊

 

Yazar.

 

Diğerleri gittikten sonra aradan yaklaşık bir saat geçti. Narin, Devran'a tek kelime etmedi. O bir saat boyunca Devran'ın yanına ilerleyip solunda oturdu. İkiside o toprağın üstünde oturup dakikalarca İshak'ın mezarını izledi. Hafiften akşam olmaya başlıyordu ancak Devran kalkıp gitmeye dair tek bir harekette bulunmuyordu.

 

Serin havanın rüzgarından başka bir ses yoktu. Ara sıra çiseleyen yağmur artıyor ama geri azalıyordu. Devran'ın da Narin'in de saçları hafiften ıslanmaya başlamıştı. Sessizlik sağır ediciydi. Ama daha fazla devam etmedi.

 

"Hatırlıyor musun?" Lafa Narin girdi. "Onu güvercin gibi kullanıyordun." Devran puslu düşüncelerinden zar zor ayrıldı. Geçmiş yavaş yavaş aklına esdiğinde burnundan nefesine karışık bir gülüş çıktı.

 

"Her seferinde söyleniyordu." Eskiden Narin'i göremediği zamanlar İshak'ın eliyle ona mektuplar ya da notlar gönderirdi.

 

Aşkları zamanla bir mezara gömülmüştü ve artık onların aşkının şahidide bir mezarın altındaydı.

 

"Mektubu bana getirdiğinde ne yazmış sana bu aşk kuşu diye yanıma sıvışıp benimle beraber okuyordu." Dedi Narin gülümseyerek. İshak onun içinde değerli ve önemliydi. Berna'nın yaşadığı zamanlar bir çok kez bir araya geldikleri anlar olmuştu.

 

Devran acısına rağmen dudaklarında seğiren tebessümü hissetti. Ancak önündeki soğuk toprak o tebessümü saniyeler içinde sildi. İshak yoktu.

 

"Şimdi burada," sesi kırıldı kaşları bükülürken. "Nefes almıyor." Elini öne ittirdi gözleri dolmaya başlarken. "Yaşamıyor, gülmüyor. Ulan," Sözler diline zar zor geldi. "Kardeşimin üstüne toprak attırdılar bana." Son cümle Narin'in yüreğine fazla ağır geldi.

 

Hemen ardından Devran daha fazla dayanmayıp içindeki tüm duyguların gün yüzüne çıkmasına izin verdi. Bu uzun zaman sonra Narin'in yanında ikinci kez ağlaması oldu. Omuzları sarsılırken başı omuzların arasında öne eğildi. Kısık hıçkırıkları Narin'in kulaklarına doldukça Narin'de ağlamaya başlamıştı.

 

"Böyle yapmanı istemezdi." Çaresizce fısıldadı. "Devran yapma."

 

"Onun ne istediğini ben bilirdim. Yaşamak istedi yaşatmadılar. Sevmek istedi, bir aile kurmak istedi izin vermediler." İshak, Devran'ın gözünde hayatını yaşayamayan bir adamdı. "Yaşardı, en azından benim için yaşardı izin vermediler." İshak mektupta da bunu açıkça belirtmişti.

 

Bugüne kadar hayatına devam etmesinin tek sebebi kardeşiydi. Ve Devran bunu fazlasıyla farkındaydı.

 

"Ne aile kurdu ne yaşadı," İshak'ın kaderine ah eder bir hali vardı. "Elime bir kürek verip üstüne toprak at dediler." Ona çok ağır gelmişti. Narin'in bunu anlaması uzun sürmedi ve anladığı zaman da yadırgamadı. Devran kardeşini elleriyle gömmüştü ve bu ikisinede ağır geldi.

 

"Dayanırım diyorum daynamam ulan. Avuturum kendimi de dayanamam." Ağlarken hıçkırıkları sesliydi.

 

"Senden güçlü olmanı istedi." Narin ne söyleyeceğini bilemez bir şekilde konuştu. O mektubu okduğunda gördüğü satırlar bunlar olmuştu. İshak sadece Devran'ın mutlu olmasını ve kızıyla sevdiği kadına kavuşmasını istemişti.

 

"Bu isteğini yerine getiremeyeceğim." Bir eliyle alnını ovarken başını iki yana salladı. "Yapamayacağım, Narin. Güçlü olamayacağım."

 

Narin toprağa yasılı olan elini kaldırıp onun omzuna koydu. Yapmaması gerekiyordu. Geçmiş ona durmasını söylerken şimdiki zaman tam aksini söylüyordu. Kirpiklerine asılı birkaç damla yaş yanağını izlerken fısıldadı. "Sana sarılmamı ister misin?"

 

Devran bunu beklemiyordu. Karışık olan duyguları daha fazla karıştı. Elini alnında çekti ve buruk bir tebessümle başını omzuna çevirip yanında oturan kadına baktı. "Son sarılman mı olacak? Söylesene Narin sonrasında yine bana sırtını dönüp gidecek misin?" Narin'in kulaklarına dolan sözler havayı kesti.

 

Devran'ın omzuna koyduğu eli hafifçe sıkıldı. "Bilmiyorum." Zihnindeki her şey fazlasıyla tutarsızdı.

 

"O zaman inandırma beni." Buğulu gözlerinde acı vardı. "Belirsizlik daha zor, belirsizlik hiç gelmeyeceğini bilmekten daha zor."

 

"Hiç gelmeyeceğimi bilmek daha mı kolay?" Narin kırgın sesini gizlerken, Devran nefesini verdi.

 

"O da zor, ama beklemek daha zor. Umut etmek daha zor. Bir umudu bekleyecek halim yok." Seni bekleyecek halim yok demekten farklı değildi. "Ya gel, ya git Narin. Ya bugün gel, ya da tüm beklentilerimi öldür."

 

"Ya gelirsem?"

 

"Kabulüm."

 

"Hiç gelmezsem?"

 

"O da kabulüm."

 

"Sarılmayayım mı?" Dedi Narin bu kez gerçek bir istekle.

 

"Geleceksen sarıl, Narin. Gelip de gitmeyeceksen."

 

Titrediğini hissetti. Yeni yaşlar gözpınarlarına akın ederken Devran'ın omzuna yasladığı eline baktı. Yapamadı. Çünkü vereceği umudun farkındaydı ve bu umudun Devran'ı mahvetmesinden korktu.

 

"Gelemeyeceğim." Her ne kadar Devran'a sarılmak istesede bunu yapamadı.

 

"O zaman tenin tenime değmesin." Yeminden farksız ağzından çıkan cümle, Narin'in gözlerine kırgınlık yerleştirdi.

 

Elini geri çekerken aynı hızla ayağa kalktı. Ayağın altındaki toprağa dikkat ederken akan gözyaşlarını silmeye çalıştı. Bileğin arkası burnunun altına yaslanırken sessiz hıçkırıklarına engel olamadı.

 

Devran'ın da ondan aşağı kalır bir yanı olmadı. Ancak bir kez daha kendini kandırmak istemedi. Hiç olmayacak bir umuda tutunup Narin'i hissetmek ona bin yıllık işkence gibi gelirdi.

 

Narin ona sarılırsa yıkılırdı, yıkıldığı zaman toparlanamazdı. Ve ona bugün sarılan kadın yarın yine düşman olursa kalbi bu kez söz dinlemez yakıp yıkardı. Dinen öfkesi harlanır can yakardı. Uzak durmak iyiydi. En azından acıyı kendi içinde yaşamak zamanla barıştığı bir şeydi.

 

Ve yalnızdı.

 

Şimdilik yanında sadece İshak vardı ama buradan kalkıp gittiğinde tamamen yalnız olacaktı.

 

🌊

 

Ertesi sabah.

 

Süleyman, Karaca'yı da alıp karakola gelmişti. Dün her ne kadar Gülsüm hanımıda, Nergis'i de konuşturmaya çalışsalarda bir sonuç elde edememiştiler.

 

Taner, karakola gelmişti. Bizzat kendisi ona bu davayı açan kadını görmek için gelmişti. "Gördüğün yerde saldırma." Dedi Karaca sağında yürüyen abisine bakarak. Ancak Zahir daha şimdiden saldırmaya hazır bir konumdaydı.

 

"Abi." Dedi uyaran bir sesle adımlarını durdurup Zahir'in koluna dokunarak. "Seni değil, onu içeri tıkmaya geldik. Nolur kendine hakim ol." Zahir siyah gözlerini kardeşinin yüzüne dikti. Bakışlarından bile ne kadar rahatsız olduğu ortadaydı.

 

"Karaca haklı." Süleyman'da en az Zahir kadar o adamın ağzını burnunu dağıtmayı çok istiyordu ancak bu dürtüye engel oldu. "Sakin ol."

 

"Eyi." Zahir onları geçiştirdi. "Yürüyün, de hayde kimmiş bu it görelum." Zahir önden yürüdüğünde Karaca bir an afalladı. Başını Süleyman'a çevirdi.

 

"Saldıracak değil mi?" Süleyman Zahir'in arkasından bakarken belli belirsiz başını salladı. "Büyük ihtimal." Başını ileri ittirdi. "Hadi." Bir adım ileri attı ancak Karaca'nın olduğu yerde kalması onu da durdurdu. "Bir şey mi oldu?"

 

"Seneler sonra onu görecek olmak midemi bulandırıyor." Karaca'nın sesini tiksinti sardı. Süleyman olan biteni anlamaya başladığında attığı adımı geri çekti. Ağırlığını bir ayağından diğerine verdi.

 

"İstersen görme. Bunu yapmana gerek yok, aşağıda bekle. Eğer seni korkutuyorsa-"

 

"Hayır, ben ondan hiç korkmadım." Başını dikleştirdi. Cesur görünmeye çalıştı. Sözlerinde yalan yoktu. O adamdan hiç korkmamıştı. Karaca'nın korktuğu tek şey canını yanacak olmasıydı. Her gün, her an tetikte olmasıda bu yüzdendi.

 

O adam kendisinde büyük travmalar bırakmıştı.

 

"Görmek istemiyorsun." İyice Karaca'nın karşısında durdu. "Sorun değil. Geri dönebiliriz, seni buradan çıkarmamı ister misin?"

 

Karaca başını iki yana salladı. "Olmaz, ona davayı açan benim. Sadece, dediğim gibi midemi bulandırıyor." Sesi kısılırken bu hissi atmaya çalışırcasına içine bir nefes çekti.

 

"Elini tutmamı ister misin?" Süleyman ona nasıl yardımcı olabileceğini bilmiyordu. Onun bildiği tek şey buydu. Birine sarılmak, yanında olmak. Orada olduğunu hissettirmek.

 

Karaca önce çekindi. Ardından gerilen vücudu gevşerken dudaklarında yok denecek kadar az bir tebessüm seğirdi. "Abim ağzını burnunu dağıtır."

 

"O benim ağzımı burnumu kırmaya yer arıyor boşver sen. Sana iyi gelecekse," Elini öne uzattı. "Tut." Karaca gözlerini ona uzatılan ele düşürdü.

 

Birkaç saniye zaman ayırdı. Kuruyan dudaklarını ıslatarak çekingen bakışlarını geri Süleyman'ın yüzüne çıkardı. Belki de bu ona iyi gelirdi. Elini uzatıp Süleyman'ın elini tuttu. Rahat bir nefes dudakları arasından kaçtığında, Süleyman anlamsız hızlanan kalbini kontrol altına almaya çalıştı.

 

"İyi misin?" Karaca onun yüzündeki gergin ifadeyi farkettiğinde, Süleyman hızla yutkundu.

 

"Çok iyiyim."

 

"Eminsin?'

 

"Eminim, niye emin olmayayım?"

 

"Biraz, sanki gerginsin." Gözlerini kırpıştırdı. "Bir şey mi oldu?'

 

"Olmadı." Gözleri bir an birleşen ellerine düştü. Aynı saniyeler içinde ona bakan bir çift siyah göze çıktı.

 

"İyisin?" Başını salladı gözlerini kapatarak.

 

"Şahane." İleri adım attı. "Hadi." Bu durumdan sıyrılmak için yürümeye başladı. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarparken içinden bildiği tüm küfürleri saydı. Bu hislerin ne olduğuna bir türlü anlam veremedi.

 

"Karaca!" Uygar'ın sesi koridora dolduğunda ikisininde adımları durdu.

 

"Uygar?" Karaca onu burada beklemediği için şaşkınlık içindeyken, Uygar'ın gözleri ikisinin birleşen ellerine takılmıştı.

 

"Ulan şerefsiz," Belli ki bir şeyleri yanlış anlamıştı. "Kızın elini ne diye tutuyorsun haysiyetsiz herif!" Yanlarına ulaşır ulaşmaz ikisinin elini ayırıp Karaca'yı arkasına çekti.

 

"Uygar, dur-!"

 

"Ne bu tavırlar? El uzatmalar? Hazır durumu iyi değil kullanayım mı diyorsun? Ulan yedirir miyim ben sana bu kızı?" Yumruğunu kaldırdığı an Süleyman'ın suratına indirdiğinde, Süleyman geri sendelemek zorunda kaldı. Dengesini ani darbeden kaybederken duvara tutundu. Yüzünde keskin bir acı içinde öfke hissetti.

 

"Delirdin mi!" Karaca bağırarak ikisin arasına geçti ve Süleyman'a yaklaşmak istedi. Ancak Uygar onu bir hışımda geri çekti.

 

"Yaklaşma şu adama!"

 

"Bırak ulan kızı!" Süleyman bir çırpıda elini duvardan itip Uygar'ın yüzüne sert bir yumruk indirdi. Uygar bu darbeyi beklemediği için geri sendeledi.

 

Koridorun boş olması Karaca'nın en büyük şanssızlığıydı. "Duru-!" O daha lafını bitiremeden Uygar kendini toplayıp aynı hızla Süleyman'a karşılık verdi. İkiside kısa saniyeler içinde birbirlerin ağızlarını burunlarını kanlar içinde bırakmaya başlamıştı.

 

"Ona yaklaşmaya hakkın yok, duydun mu beni?" Uygar ellerini sıkıca Süleyman yakasına sardı. "İki gündür tanıdığın kıza bu ilgin ne? Sen onu kullanabileceğin birisi mi sanıyorsun?"

 

"Kapa ulan çeneni seni buraya gömerim!" Öfkeyle Uygar'ı geri itekledi. "Onu kullandığım yok, onu kırmadan dökmeden yanında olmaya çalışıyorum. Senin aksine!"

 

"Senin o ağzını burnunu öyle bir kırarım ki bir daha konuşamazsın!" Bir yumruk daha Süleyman'ın yanağıyla buluştuğunda Karaca artık ağlamanın eşiğindeydi. Kısa saniyeler içinde ikisininde küfürleri ve bağırışları etrafı doldurdu.

 

Karaca'nın abisine seslenişi onları durduracak son şey oldu. Zahir fazla uzakta değildi ve koridordan kardeşinin sesini duyduğunda endişeyle oraya koştu. "Karaca, nolayi-?"

 

"Abi öldürecekler birbirlerini durdur şunları!" Karaca ileride kavga eden Süleyman ve Uygar'ı gösterdi. Uygar'ın son yumruğu Süleyman'ı yere sermeyi başardı.

 

"Seni bir daha onun yanında görmeyeceğim!"

 

"Nah görmezsin, şerefsiz!" Süleyman dizini onun karnına geçirip sağa çevirerek altına alıp yüzüne sert bir yumruk geçirdi. "Asıl sen yaklaşmayacaksın!"

 

Uygar yediği yumruğun acısyla yüzünü buruşturdu. "Ondan uzak duracak tek kişi sensin, onu kıranda dökende sensin!"

 

Uygar ağır bir şekilde başını kaldırdı. Ağzının içinde bir şeyler homurdandı. Tüm öfkesi kanına akın ettiği an dirseğini Süleyman'ın karnının kenarına geçirdi. Süleyman acı dolu iniltisini kullanarak onu sağa itip üstüne çıktı. Bu kez Süleyman'a fırsat bile vermeden bir canavardan farksız üst üste yumruklar geçirdiğinde, Zahir küfür savurdu.

 

"Çekul ula!" Aralarına girerek Uygar'ın omzunu kaba bir şekilde asıldı. Onu geri ittiğinde yerde yatan Süleyman'a baktı. Ağzı ve burnu kanlarla doluydu ki bu hiç iyi değildi. Gözleri açıktı ama canının fazlasıyla yandığı ortadaydı.

 

"Süleyman," Zahir aşağı eğildi. "İyi misun ula?" Hareleri endişeyle titredi. Süleyman zar zor kolunu burnuna götürüp akan kanı sildi. Gözleri tehlikeyle Uygar'ın yüzündeydi. Yediği darbeler zihnini sersemletmişti.

 

"Kalk." Zahir ona elini uzattı. Süleyman acısını bir kenara bırakıp onun desteğiyle ayağa kalktı.

 

"Hastane?" Bir an gözlerini sıkıca açıp kapattı ve kendine gelmeye çalıştı.

 

"Gerek yok." Dudakları konuştuğu an acıyordu yine de umursamadı.

 

Zahir gözlerini kanlar içinde kalan kardeşinden çekip Uygar'a baktı. "Defol git ula elumde kalmadan!"

 

"Defolup gitmesi gereken tek kişi o!" Uygar gür çıkan sesiyle bağırdı. "Bu orospu çocuğu Karaca'nın elini tutuyordu!"

 

"Ya sana ne!" Karaca gözyaşlarıyla birlikte ona baktı. "Tutarım tutmam sana ne? Çok mu bilmek istiyorsun. Korktum diye bana elini uzattı, az sonra hayatımı cehenneme çeviren bir adamın karşısına çıkacağım ve sırf bunun için yanımda olmak istedi!" İleri öfkeli bir adım atıp elinin tersini Uygar'ın göğsüne vurdu. "Ama sen, bencilsin."

 

Gözlerinde bu kez Uygar'a yönelik öfke ve tiksinti belirdi. Aynı derece de korku ve kırgınlık. "Güvenilmeyecek bir adamsın. Eskiden de olduğu gibi bencilsin. Bana her yaklaşanı sokaklarda döven, her gördüğünü yanlış anlayıp beni kıran döken adam. Sen hiç değişmemişsin, Uygar. Aynı boktan herifsin!"

 

Uygar duyduğu kelimelerle nefeslerini yavaşlattı. Karaca'nın ona böylesine kin kusması istediği bir şey değildi. Lakin yavaş yavaş anladı. Bir şeyleri fena şekilde berbat etmişti.

 

Bugün Karaca ağır şeylerle yüzleşecekti ve Uygar'ın yaptıkları ona yardımcı olmamış daha fazla yaralamıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Diyecek bir şeyi yoktu yapacağı açıklamalar Karaca'ya yeterli olmayacaktı.

 

Tek kelime etmeden hızla arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Çenesine akam kanı silerken yaptığı şeylerin ağırlığı üstüne çöktü. Bir kez daha fevri davranmıştı.

 

Süleyman onun gidişiyle omuzlarını düşürdü. Karaca Uygar'ın arkasından bakan dolu gözlerini ona çevirdi. "Burnun çok kanıyor."

 

"Önemli değil." Süleyman kolundaki kana bakıp sıkıntıyla nefesini verdi.

 

"Ula nesi önemlu değul, kan golune dondü yuzin!" Kaşlarını çattı. "Sakin bayilayim deme!"

 

"Bayılmam." Kanın kendisini tuttuğu doğruydu ama kendi kanı buna dahil değildi.

 

"Bunu al." Karaca çantasından çıkardığı mendili ona uzattı. Zahir hızla onu alıp Süleyman'ın kanayan burnuna tuttu. Gerçekten ona fazlasıyla değer veriyordu. Öyle ki yaralarıyla bile kendisi ilgileniyordu.

 

"Tut şuni burnuna." Süleyman mendili ondan alarak burnuna hafifçe bastırdı. "Kırılmiştur kesun. Burada kal birini bulacağum seni hastaneye götürsun." Zahir koşar adım aşağıya haber vermeye giderken, Süleyman kanlı mendili burnundan çekip baktı ve rahatsızca yerinde kıpırdandı.

 

"Benim yüzümden oldu, özür dilerim. Geleceğini düşünmedim-"

 

"Özür dileme, o herif normal değil." Süleyman başını iki yana salladı. "Seninle bir ilişkisi yokken kendi kafasında bir şeyler kurup böyle davranamaz."

 

"O böyle biri."

 

"Sevgi bu değil." Süleyman önündeki kadına baktı. "Seni hâlâ sevdiğini mi sanıyor? Bu sevgi değil."

 

Süleyman'ın gözünde bu sevgi değildi. Uygar'ın gözündeyse hissettiği şeyler tamamen aşktan kaynaklıydı.

 

"Onu hiç sevdin mi?" Süleyman ağzından çıkan soruya engel olamadı. "Siz eskiden?"

 

"Onu bir zamanlar sevdim. Ya da belki çocuksu duygulardı.." Karaca içlenerek konuştu. "Bir zamanlar, evet. Ama zamanla bana karşı aldığı tavır sevginin yerini sadece arkadaşlığa bıraktı."

 

"Ona borçlu mu hissediyorsun?" Uygar Karaca'yı kurtarmaya çalışırken yaralanmıştı. Çok şeyler yaşanmıştı ve o gece Uygar'ın kuracağı saltanatın sebebi olmuştu.

 

"Kendime borçlu hissediyorum. Beni korudu, beni her daim korudu ama o gecenin borcunu açarsak bana borçlu olan çok kişi var." Keder sesini sardı. "Kimseye verecek borcum yok. Dara düşerse giderim, yardım ister ederim. O beni koruduğu kadar korurum ama sevgi artık bunlardan biri değil. O hiç değişmedi. Ve ben böyle bir adamı sevmedim. Benim tanıdığım, Uygar bana kıyamazdı. Sesim titredi mi içi titrerdi. Ne o eski adam," Uygar'ın gittiği yöne baktı. "Ne de ben ona cesaret gösterip diklenen kızım."

 

Zaman iksinide değiştmişti. Ve zaman Uygar'ı daha zalim birine dönüştürmüştü. Hâlâ Karaca'yı unutmayan ama onu yanlış seven bir adama.

 

"Canımı hiç yakmadı." Fısıldadı. "Ama öyle değişmiş ki, bir gün yakar korkusuyla ondan kaçıyorum." Bugün gördükleri yeterliydi.

 

Uygar'ın içindeki acımasız canavar büyümüştü. Eskiden birkaç tehdit sallayan o çocuk büyümüş içinde gerçek bir kin yetiştirmişti.

 

"Yakamaz." Süleyman emin bir ifadeyle konuştu.

 

"İyi bir adamsın, Süleyman." Karaca ona bakarken tebessüm etti. Ancak sertçe yutkunmaktanda kendini alamadı. "Elini tutmam bir hataydı. Ben böyle biriyim, bulaştığıma zarar veririm. En iyisi, benden uzak dur." Korkuyordu.

 

Peşindeki acımasız insanların böylesine sessiz, masum, ve nazik birini mahveder diye korkuyordu.

 

"Uzak mı durayım?" Süleyman bir an için duraksadı.

 

"Evet." Karaca'nın düz cevabı Süleyman'ın içini sızlattı. Ancak tek kelime etmedi. Bakışları düz ve sakin kaldı.

 

"Uzak kalırım, ama bu biri sana zarar verirken oturup izleyeceğim anlamına gelmez." Mendili iyice burnuna bastırdı. "Korurum, kollarım. Ama istediğin olsun, uzak kalırım." İlk kez bir cümlenin kendisine böylesine ağır geldiğini hisetti.

 

Karaca'nın dediği gibi olacaktı. Uzak kalacaktı.

 

Elinden geldiğince yapmaya çalışacaktı.

 

Elbet kalbi için geç kalmadıysa.

 

            

                                        🌊

 

Hafsa Payidar.

 

"Yavuz bak attırma benim tepemin tasını oynama yerinde." Arkasındaki yastığı düzeltirken öfkeli gözlerimi yüzüne diktim. "Ani hareketler yasak sana."

 

"Yavrum yastık rahatsız ediyorsa ben ne yapayım?" Sıkıntılı bir nefesle geri çekilip ellerimi belime koydum. "İyi mi şimdi?" Yavuz geri yaslandı ardından dilini damağına vurdu.

 

"Değil."

 

"Yalancı." Gözlerim kısıldı. "Sırf seni şu hastaneden çıkaralım diye her yalana baş vuruyorsun."

 

"Bura benu boğayi." Başını geri atıp homurdandı. "Her yer bembeyaz duvar!"

 

"Ben seni bir boğacağum, Yavuz. Sus." Her ne kadar onu azarlasamda bu halleri gözüme fazla tatlı geliyordu. "Daha üç gün oldu uyanalı, hemen seni bir sürü dikişle eve mi götürelim?"

 

"Üç gün mü?" Çaresizce sordu. "Üç ay değil miydi o?"

 

"Yavuz." Sesim büyük bir uyarı taşıdı.

 

"İyi tamam, bari sen yanıma gel." Sedyede yanına vurdu. "Özledim kızım."

 

"Biraz daha özle, sarılmak falan filan bunlar yasak."

 

"Yasakta yasak, bezdum da!" İsyanı beni güldürdü.

 

"Elimde değil, büyük bir dikiş var. Kaburgan iyileşme döneminde, ve kalbinde. Seni böyle bir tehlikeye atamam."

 

"Bana bu yasağı koyan kim?" Dediğinde omuz silktim.

 

"Veli abi."

 

"Onu işten attıracağım." Büyük bir kinle konuştu. "Yasakları yüzünden sana sarılamıyorum." Bön bön suratına bakmaya başladım. Gerçekten bunu yapmak istiyordu!

 

"Hiç kimseyi atmayacaksın! Çeneni kapatmazsan ben sana 10 yıllık yasak koyacağım göreceksin yasak neymiş." İnanmaz gözlerle bana baktı.

 

"Beni bu kadar iyi susturabilmen çok büyük haksızlık." Tek kaşımı kaldırdım.

 

"Hâlâ konuşuyor musun sen?" Ağzından çıkan sıkıntılı bir nefesle sustuğunu sandım.

 

"İyi demedik bir şey." Göz ucu bana bakmaya başladı. "Alayım mı bir öpücüğünü?"

 

"Öpücüğü bilmem de bu gidişle tokadı yiyeceksin." İyice moralini bozduğumu düşen ifadesinden anladım.

 

"Çocuk gibi azarlama beni." Çocuktan pek bir farkı yoktu.

 

"Susta çorbanı iç." Masanın üstündeki tepsiyi alarak sedyeye yürüdüm ve kenarına oturdum.

 

"Yemem ben onu, üç gündür verdikleri yemeklerin ne tadı var ne tuzu!" Kafamı gerçekten duvarlara vuracaktım, bir insanın bu kadar mızmız kocası olur muydu arkadaş?

 

Kaşığı çorbaya daldırdım. "Onlar yapmadı, ben yaptım." Büsbütün yalan. "Hadi ye." Önce gözlerini çorbaya indirdi. Birkaç saniye gerçekten inceledi. Bana geri baktı.

 

"Senin çorban değil bu." Şaşkınca ona baktım.

 

"Hayır, benim çorbam."

 

"Değil."

 

"Sen bana yalancı mı diyorsun?" Yalan söylememiş gibi birde savunmaya geçtim.

 

"Yalancı demiyorum, ama kocasını ikna etmeye çalışan bir kadın olduğunu farketmedim değil." Omuzlarım çökerken çorbaya baktım. Basbaya mercimek çorbasıydı işte nesine inanmamıştı!

 

"Nasıl anladın?" Dediğimde rahat bir sesle konuştu.

 

"Karımın elinden çıkan yemeği tanımayacak bir adama mı benziyorum? Senin çorbanın kokusunu iki metre öteden alırım." Sözlerine gülsem mi kızsam mı bilemedim.

 

"Benim hatrım için?" İkna etmeye çalışan sesim fazlasıyla muhtaç çıktı. "Sağlığın için." Yüzümdeki ifadeye baktıkça direnen ifadesi daha fazla yüzüne kalamadı.

 

"İyi tamam." Ona bunu zorla kabul ettirdiğimi fazlasıyla belli ediyordu. "Birkaç kaşık içerim, daha da içmem." Hızla kaşlarımı çattım. Çorba dolu kaşığı dudaklarına götürdüm.

 

"Hepsi." Ağzını açıp kaşıktaki çorbayı yuttu ve yüzünü buruşturdu.

 

"Hayır." O inkar ederken ben çoktan kaşığı geri indirip doldurmuştum. Geri dudaklarına götürdüğümde düşmanına bakar gibi çorbaya baktı.

 

"Mis gibi çorba işte, bitir hepsini!" İşi gücü beni çıldırtmaktı.

 

"Yağı yok, tadı yok, seninkiler gibi değil içmem!"

 

"Yavuz aç ağzını!" Bağırmamı hiç beklemiyordu. Bir an için gerçekten ürktü ardından başını salladı.

 

"Tamam karım, niye bağırıyorsun?" Sanki iki saattir benimle uğraşan o değilmiş gibi öylesine masum bir ifadeye büründükü bağırdığıma pişman oldum.

 

"Allah Allah, niye bağırıyorum acaba? Kocam susmadan vır vır konuştuğu için olmasın?" Kaşığı dudakları arasından iterek çorbayı ona içirdim ve geri çekerek kaseye indirip bir kez daha doldurdum. "Çocuk gibisin, karnımdakiler ikiyse sen üç." Tekrar kaşığı ağzına ittiğimde bu kez itirazsız yedi.

 

"Ayıp ediyorsun-" Kaşığı bir kez daha doldurup çorabayı ona içirirek sözünü kestim.

 

"Ayıbı sen ediyorsun, itiraz etmeye hakkın yok. Bugünden sonra sana itiraz etmeyi yasaklıyorum."

 

"Ula yine mi yasak-"

 

"Yine yasak!" Bu kez sesimi çok az yükseldip çorbayı tekrar ona içirdim.

 

"Bağırma baa."

 

"Senda riv riv etma." Şivem hoşuna gitmiş gibi anında sırıttı.

 

"Ula," Keyifle söylendi. "Sen böyle konuş, ben ağzımı açmam."

 

"Oldu paşam? Başka?" Bir kez daha çorba dolu kaşığı ağzına ittim.

 

"İsteklerimi soruyorsan çoktur."

 

"Tüm kadınların kocaları bu kadar konuşuyor mu acaba? Ya da huysuz mu?" Sözlerimle incmiş gibisiniden başını omzuna eğdi.

 

"Huysuz? Ben?"

 

"Ya, sen."

 

"Ne huysuzluğumu gördün?" Dedi alınmış sesiyle. Hadi canım, birde bu yüzden bana küsecek miydi!

 

"Aman kocam, ne huysuzluğunu göreceğim. Söz dinlemek desek sen, ağzını açıp iki saat konuşmamak desek sen-"

 

"Yakışıklı desek ben-" sözümü kesip kendini övmeye başladığında bir kez daha kaşık yardımıyla onu susturdum.

 

"Yakışıklılık, boy, pos, endam, yürek, deli sevda. Ne desek sen, susta bitir şunu." Onu önceleyerek kendisini öveceği tüm kelimeleri saydığımda, ağzındaki çorbayı yuttu.

 

"Huysuzsuzluğu unuttun." Susacağı yoktu. Bu halleri daha fazla ciddi ifademi korumama engel oldu. Dudaklarım arasından küçük bir gülüş kaçtı.

 

"Huysuz." Diyerek onunla alay ettiğimde gözleri kısıldı.

 

"Karısı tarafından aşağlanan ilk erkek olarak tarihe geçeceğim." Basbaya hayıflana hayıflana konuştuğunda gözlerim genişledi.

 

"Ben mi sana hakaret etmişim!"

 

"Sus." Elini havaya kaldırdı. "Uzun bir süre bu yükle yaşayacağım."

 

"Ne dedim ki!"

 

"Huysuz dedun!"

 

"Sanarsın yedi sulalene küfür ettim!"

 

"Yedi sulalem pek unrumda değil, ama ben hakareti haketmeyecek kadar özelim." Elini göğsüne yaslayarak başını çok az öne eğdi. "Özellikle huysuz değilim."

 

"Cilveyi bey." Elimin tersiyle kalçasının kenarına vurdum. "Sus." Şaşkın şaşkın önce vurduğum yere sonra bana baktı.

 

"Önce hakaret sonra şiddet-"

 

"Yavuz bana sağdan soldan geliyorlar, bak sinirden doğuracağım şimdi!" Dediğimde hızla yutkundu. Genişleyen gözleri karnıma indi.

 

"Ne doğurması?" Hayatının en büyük şokunu yaşar gibi hafifçe öne eğilmek istedi. "Doğuruyor musun? Ne oldu? Sinirini bozdum ondan mı oldu? Hafsa doğurma sakın, ulan sedyeden kalkamıyorum doktora nasıl çağıracağım!"

 

Şu anda ciddi miydi? Yüzüme küfür etse ona böyle bakmazdım. "Niye öyle bakıyorsun?" Sesini bu kez endişe sardı. "Hafsa, bu senin doğuran ifaden mi? Öyleyse anlayamıyorum. Kızım bir şey de da! Ne yapayım? Doktor mu çağırayım? Kalkamıyorum ki kalkmadan nasıl çağıracağım-"

 

"Yavuz bir sakin ol, doğurduğum filan yok!" Ellerimi havaya kaldırıp ona zorla bir tebessüm ettim. "Çok iyiyim, hem erken daha nasıl doğurayım?"

 

"Doğru." Aydınlanma yaşar gibi geri yaslanırken kaşlarını çattı. "Niye doğuracağım dedin kızım? Beni de heyecanlandırdın!" Elini göğsüne bastırıp derin bir nefesle yüzüne panik bir ifade getirdi.

 

"İyi misin?" Dedim endişeyle. Umarım ani heyecan onu kötü etkilememişti.

 

"İyi mi?" Başını iki yana salladı. "Heyecandan aklım duracaktı, bir an doğuruyorsun sandım. Nasıl bir duygu bu? Kafam allak bullak oldu. Kızım sen doğurduğunda ben ne yapacağım?"

 

Sözleri beni güldürdü. "Ne mi yapacaksın? Benimle hastanede olacaksın."

 

"Hafsa ben bayılırım, kızım çok ciddiyim ben şak diye bayılır kalırım." Kaşlarını yukarı itti. "Yok, gelemem ben." Kahkaha atmamak için zor durdum.

 

"Bebeğin babasını sorduklarında ne diyeceğim?"

 

"Heyecandan düştü kaldı dersin." O anları düşününce yüzünü dehşet dolu bir ifade sardı. "Çok heyecanlıydı, bayıldı. Ayılmadı."

 

"Yok öyle kaçmak." Alayla gözlerimde eğlenen bir bakış belirdi. "Benimle doğumhaneye gireceksin."

 

"Doğumhane mi?" Gözlerini kırpıştırdı. Arkasına yaslandı. "Hafsa, yeni takılan kalbimin bir atakla durmasıysa niyetin tam gaz o yolda ilerliyorsun. Bu konuşmaları rica ederim iki ay sonraya erteleylim." Gerçekten biraz daha devam edersem heyecan bayılıp kalacaktı. Gözüme nasıl tatlı geldiğinin farkında bile değildi ama onu daha fazla yormamak için durdum. Gülüşlerim arasında kalan çorbayıda ona içirip bitirmiştim.

 

Neyseki bu kez itirazsız bir seferde hepsini içmişti.

 

Boş tepsiyi masaya bırakmak için ayağa kalktım. Onu bıraktıktan sonra geri sedyeye döndüm. Tam oturacağım sırada çalan telefonum sesi ortamı böldü.

 

"Kim?" Dedi Yavuz. Cebimdeki telefonu çıkardım.

 

"Zahir abi." Dedim nefesimi vererek ve telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Abi, ne yaptınız?" Yavuz'a bugün olan biten her şeyi anlattığım için olaylardan haberdardı. İshak'ı kimin öldürdüğünüde biliyordu.

 

"Eyi haber." Sesi fazlasıyla neşeli geldi. "Gülsüm'ün kızı, Nergis. Konuştu." Dudaklarıma hızla bir gülüş erişti. Parlayan gözlerim Yavuz'un yüzüne çıktı.

 

"Çocuk konuşmuş." Yavuz'da en az benim kadar bu duruma mutlu olurken geri telefona konuştum. "Peki ne olacak?"

 

"Nereye kadar kaçarsa kaçsun, çocuğun konuşmasi büyük kanit. Er geç tutuklanir." Zahir abinin ağzından bunları duymak beni fazlasıyla mutlu etti. Nergis'in konuşmuş olması Taner denen bu adamın cinayet işlediğinin en büyük kanıtıydı.

 

Umarım ki bundan sonrası daha iyi olurdu. Taner tutuklanırsa, Karaca bu adamdan ömrünün sonuna kadar kurtulurdu. Ve düşmanlardan biri aradan kalkardı.

 

Şu an için istediğim tek şeyse buydu. İshak'ın katilinin en büyük cezayı alması.

 

Sonunda mutlu bir haber almıştım. Sanırım zaman gerçekten bazı şeyleri düzeltmeye başlamıştı.

 

********

 

BÖLÜM SONU.

 

Nasılsınızzz??

 

Bölümü nasıl buldunuzz👀

 

Yalnız karısının doğurduğunu düşünen bir Yavuz'un şu tepkisini yazdıktan sonra Hafsa gerçekten doğurursa ne yapacak düşünmek istemiyorum xjsjxksjcjd

 

Siz nasıl buldunuz bölümü?

 

En sevdiğiniz sahneyi alayım sonra da kaçayımm❤️🫠

 

Yeni bölümde görüşürüz, Allah'a emanet❤️

 

 

Bölüm : 28.02.2026 02:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...