
Yeni bölüme her biriniz hoşgeldiniz çiçeklerim🩷
Geçen bölüm sizlerden istediğim desteğin karşılığını o kadar güzel verdiniz ki bir gözlerim dolmadı değil😭 Hem çok güzel yorumlar hem de mesajlar aldım. Her birinize teşekkürler, bu bölüm de aynı şekilde devam edersek çok mutlu edersiniz. Satır arası yorumları ve oylamaları unutmayın seviliyorsunuzzz.🥹🩷🫶
Keyifli okumalar!💞
🌊
Şarkı; Ahmet Kaya;Söyle
Grup abdal;Bebeğin beşiği çamdan
Sezen aksu;Vazgeçtim
Sezen aksu;İçime sinmiyor
Sezen Aksu;Kusura bakma

"Annem öldü benim. Hafsa, kalbimde ateş
var. Geç kaldım. Kalbimde çok büyük bir ateş
var. Geçmeyecek. Nasıl geçsin? Geçmeyecek.
Yetim kaldım."

Hafsa Payidar.
Dün gece Yavuz tüm bunları öğrendikten sonra onu evde tutmak kesinlikle mümkün olmamıştı. Annesinin sayılı günleri kalmıştı ve iyi değildi. Bunu öğrenen Yavuz'u zaptedemeyeceğimi bildiğim için bunca zaman tüm bunları ondan gizlemiştim. Ancak daha fazla yapamamıştım.
Hafize hanımın her gün kötüleşen durumu buna daha fazla izin vermiyordu ve ben Yavuz'un annesine veda bile etmeden onu kaybetmesini istemiyordum. Her şey tahmin ettiğim gibi olmuştu. Onu tutmak mümkün değildi. Ve şimdi Rize'ye doğru yola çıkmıştık. Bir saatlik yolun yarısını neredeyse geçmiştik.
Yavuz tüm bunlardan haberdar olunca doğal olarak sesleri duyan Cafer'de odasından çıkmış ve olan biten her şeyi duymuştu. Annesinin halini öğrenmek onda da derin bir etki bıraktığı için vakit kaybetmeden peşimize takılmıştı.
Abimler hariç, Süleyman, Zahir, Devran, Cafer, Yavuz. Hepimiz yola çıkmıştık. Narin Özlem'in yanında olmak için Trabzon'da kalmıştı. Abimlerde onlara gözkulak olmak için Zerda ile beraber orada kalmıştılar. Yavuz'a bunu söylediğimden beri iyi değildi. Derin bir sessizlik içindeydi. Yarım saattir ağzını bıçak açmamıştı.
Yol arabanın altından kayıp gidiyordu ve her kayan yol sanki Yavuz'dan sadece dakikalarını götürmüyordu, beyninde takılı kalan düşünceleride çoğaltıyordu. Birkaç kez ona seslenmiştim ancak bana cevap vermemişti.
Bana kızgın mıydı bilmiyordum ve böyle olmasını istemiyordum. Sonunda cesaretimi toplayarak ona baktım. İfadesinde derin bir sessizlik vardı. Gözleri yorgundu. Bakışları durgundu. Kaşları çok az çatılmış bakışları önündeki yolu terketmemeye and içmiş bir tavırla yolu izliyordu.
"Yavuz." Aramızdaki buzları kırmaya çalışarak konuştum. "İyi misin?" Bir şey olmasından çok endişe ediyordum. Üstelik böylesine sessiz sakin halleri beni epeyce korkutuyordu.
"Hiç konuşmadın." Ondan hesap soramadım. Neden sessizsin diyemedim. En çok sessizlik şu an onun hakkıydı bunun farkındaydım yine de bu hallerini izlemek çok zordu. "En azından bir kez yüzüme baksan?" Sözlerim fayda etmedi.
Sadece biraz daha gaza yüklendi. Ellerim üstümdeki kemeri sıkarken içime derin bir nefes çektim. Endişeye sarılı gözlerim bir an için yola kaydı. Gerçekten hızlı sürmeye başlamıştı ve farkında değildi. "Hava yağmurlu." Dedim ne yapacağımı bilemez bir şekilde. "Yavaş sürsen olmaz mı?" Kaza yapmamızı istemiyordum.
Dinlemedi. Şu an beni duyduğundan bile şüpheliydim. Düşünceleri başka yerdeydi.
Farkettim ki Yavuz ilk kez bana böylesine sağırdı.
Bir an için direksiyona olan tutuşu sıkılaştı. Ne düşündüğünü bilmiyordum ancak annesi ile ilgili bir şeyler kafasında dönüyordu ve bunlar aklına geldikçe vücudu geriliyor direksiyona tutuşu daha sıkı bir hâl alıyordu. Ayağı gaza biraz daha yüklendi. İyi olmadığı ortadaydı.
"Yavuz yavaş sür." Cafer'ler neyseki öndeydi yoksa bizi bu yağmurlu havada kaybederdiler.
Tekerler her yerle buluştukça yerdeki suyu toplayıp arabanın kenarlarına çarpıyordu. Yavuz sanki ayların acısını arabadan çıkarıyordu. Böyle olmazdı. Böyle yapmaya devam edemezdi. Bu işin sonunda kendisi zarar görecek diye korkuyordum.
"Yavuz." Bu kez sesimde korku belirdi. "Allah'ını seviyorsan yavaşla, bak korkuyorum." Bir an için yüz hatları hareketlendi. Hemen ardından araba ani bir fren yaptı. Nefes nefese bir şekilde elim öne yaslandı. Kısa bir savrulma yaşamıştık.
Böyle bir şey beklemediğim için ani yaşadığım adrenalin eşliğinde gözlerim büyüdü.
"Özür dilerim." Dalgın sesini duydum. Sanki bir kuyunun en dibindeydi. Bana bakmadan konuştu. Ama arabayı aniden durdurduğu için özür dilediğini anladım. Yumuşayan bakışlarım korkuyu silerek ona baktı.
Elini uzatıp arabanın kapısını açtı. "Yavuz nereye?" Sakin bir sesle sordum. Ama arabadan inmeyi seçti. Yolun ortasındaydık ve o sadece arabadan inmekle meşguldü. Kafası allak bullaktı. Yüzüne baktığımda bile kendisiyle nasıl bir savaş veriyor görüyordum. Kendimi biraz toplamaya çalıştım ve kemerimi çözmek için elimi arababın önünden çektim.
Çözdüğüm kemerle birlikte elimi arabanın kapısına uzatıp onu açtım. Yavuz elini boğazından aşağı kaydırıp volta atmaya başlamıştı. Issız bir yerdeydik ve Yavuz hiç iyi görünmüyordu. Telaş her zerremi sararken hızla arabanın önünden dolaşmak için hareket ettim. Çiseleyen yağmur arabanın yanan farları sayesinde daha net seçiliyordu.
"Yavuz." Yanına ulaşır ulaşmaz önüne geçerek ellerimi omuzlarına koydum. "İyi misin?"
"Nasıl gideceğim?" Belli belirsizdi sesi. "Nasıl çıkacağım karşısına?" Henüz şokunu atlatmış değildi. Çaresiz bakışlarını yüzüme indirdi. "Hafsa daha önce gitmedim. Niye gitmedim? Ulan neyin inadını ettim ben?" Bir adım geri attığında ellerim omuzlarından ayrılmak zorunda kaldı. "İnsan hiç mi arayıp sormaz annesini? Halinden haberim yoktu." Gözlerim dolmaya başlarken ne yapacağımı bilemedim.
Kendini suçluyordu. Öyle ya da böyle Yavuz kendini suçlayacak bir şeyler buluyordu.
Yağmur damlalarının altında birkaç adım daha attı. Nefesini vererek ellerini arabanın önüne bastırdı. Başı iki omuzların arasına eğilirken çenesi titriyordu. "O ben hastayken başımın üstünden bir adım öteye gitmezdi." Kasıldı sesi. "Hiç arayıp sormadım. Nasıl gideceğim? Nasıl çıkacağım karşısına? Kaç ay oldu. Annem ölüyormuş haberim yokmuş." Artık kendi kendine konuşur bir hali vardı. "Böyle gidilir mi?"
Ona ne desem fayda etmeyecekti bunun farkındaydım. Birkaç adım atarak tam yanında durdum. "Yavuz bana bakar mısın?" Sesim titremesin diye kendimi tuttum. Nazikçe ellerini arabadan ayırıp onu kendime doğru çevirdim. "Kendini niye suçluyorsun?" Ellerimi kollarından çekerek yanaklarına yerleştirdim. Yağmur damlaları onu da beni de ıslatıyordu.
O bunu pek umursamıyor hatta hissetmiyordu. Sanırım onu bu halde gördükten sonra benim de pek umrumda değildi.
"Kendimi niye suçlamayayım?" Kendisine çok kızıyordu. Daha önce de farketmiştim kendisine sevgisi olmayan bir adamdı. Ama böylesine kendini suçlamasıda normal değildi. Her şey onun omzunda bir yük olamazdı. Bu kadarını haketmiyordu.
"Suçun yok." Dediğimde tüm duyguları onu afallatı.
"Gitmedim. Boktan inadım yüzünden annemi görmeye bile gitmedim. Aramadım sormadım. Böyle evlat olunur mu? Kendi annemden geçtim." O böyle düşünüyordu. Annesini hiç görmeye gitmediği için tüm suçu kendisinde görüyordu. Ama farkında olmadığı şeyler vardı. Ondan ilk vazgeçen ailesiydi. Yavuz öfkesinden dolayı onlardan uzak kalmamıştı.
Gurur ya da öfke değildi. Onun uzak kalmasının tek sebebi kırgınlıktı.
"Annenden geçtiğin falan yok." Başımı iki yana sallarken fısıldadım. "Annenden geçsen kalbin böylesine acıyla kavrulur mu, Yavuz?" Baş parmaklarım yanaklarında gezindi. "Kırgınlığını öfkenle bir tutma. Sen ailene kırgındın kızgın değil. Haklıydın. Yapma böyle, hadi bin gidelim. Gidelim anneni görelim."
"Böyle gidilmez." Yenilgiyle konuştu. "Annemin ölümüne gider gibi.." Devam edemedi sözlerine. Gözleri karanlık gökyüzüyle buluştu. Ağlamanın eşiğindeydi ve bu onun en çaresiz anlarından biriydi. Nasıl can acıttığının farkında değildi.
"Arabaya blnelim mi?" Dedim kısık çıkan sesimle.
Bakışları gökyüzünden ayrıldı. Başını salladı ve bir kez gözlerini açıp kapattı. "Soğuk, sen soğukta kalma." Düşünceleri allak bullaktı ama yine beni düşünüyordu. "Çok ıslandın, binelim."
Acı dolu bir tebessümle başımı salladım. Tam bir adım atacakken fısıldadı. "Geç kalmam değil mi?" Oraya vardığımızda çoktan annesini kaybetmiş olacağımızdan korkuyordu.
"Kalmayacağız." Bu kez öyle olmayacaktı. Yavuz annesine veda edecekti. Veda etmeden onu kaybetmeyecekti. Babasında olduğu gibi annesinide saniyeler içinde kaybetmeyecekti.
Yavuz babasına kırgındı ama onu kaybetmekte bir yerlerde yüreğine ağırdı. Hâlâ içinde barışık olmadığı bir şeyler belki de vardı. Umuyordum ki Hafize hanım da onun içinde bir pişmanlık olarak kalmayacaktı. Zamanın da oraya varacaktık.
"Arabayı benim sürmemi ister misin?" Diye sordum. Eğer çok kötü hissediyorsa sorun değildi arabayı onun için ben sürerdim.
"Sürerim." Başını iki yana salladı. "Ben sürerim" Biraz olsun kendine gelmişti. Sadece olacaklardan korkuyordu. Olacaklardan sadece o değil ben de çok korkuyordum.
Arabaya binmeyi başardık. Kısa süre içinde Cafer'lere yetiştik ve Rize'ye varır varmaz Hafize hanımın kaldığı evin semtine doğru yol aldık. Tam olarak onların evine varmak yarım saatimizi aldı. Rize'nin köylerinden biriydik. Hafize hanım bir akrabasının köy evinde kalıyordu.
Onu gönderdiğimizden beri buradaydı. Yavuz ne aramış ne sormuştu. Hafize hanım da aynı şekilde Yavuz'u arayıp sormamıştı. Öncelerinde bunu doğru bulmamıştım ancak daha sonrasında hastalıkla uğraştığını öğrendiğimde böyle düşündüğüm için kendime kızmıştım.
Kendi hastalığını oğulları anlamasın diye belki de böylesine sessizliğe gömülmüştü.
Arabadan inmek için elini kapıya uzatan Yavuz'un duraksadığını gördüm. Bakışları evde gezindi. Acıyla çenesi kasıldı. Ev eskiden kalma ama bakımlı bir yerdi. Bahçesinde bir masa masanın üstünde saksılar içinde çeşit çeşit çiçekler vardı. Bazıları yeni yeni açmaya başlıyordu.
"Burada mı kalmış annem?" Bir an için tüm bunlar ona ağır geldi. "Bu eski evde?" Canını acısı sesine yansıdı. Uzun zamandır annesiyle olan bağını kopardığı için onun nasıl bir halde olduğunu bırak nasıl olduğunu bile bilmiyordu.
"Hasta haliyle.." Sesi boğuldu. O an anladım. Ne yaparsam yapayım Yavuz'un bu konuda kendini affedemeyeceği şeyler olacaktı. Annesine daha iyi bir hayat sunsaydı her şey daha farklı olurdu diye düşünecekti ama öyle olmayacaktı. Devran onun için tüm bunları yapmış ve annesini ancak bu kadar yaşatabilmişti.
"Bir suçun yok, biliyorsun değil mi?" Buna gerçekten inanmalıydı. "Devran her şeyi yaptı. Senin yapabileceğin her şeyi." Bu en azından ona teselli olacaktı. İyi ki Devran bunları yapmıştı.
İyi ki Hafize hanım ondan yardım eli almıştı öz oğlu olduğunu bilmese bile bunu yapmıştı.
"Biliyorum." Yola çıkmadan önce Devran ona her şeyi anlatmıştı. "Ama sızı var, sızısı var.." Çaresizce fısıldarken çenesi seğirdi. "Burada bir başına, olmaz Hafsa. Bizim yokluğumuz hasta etmiştir böyle olmaz." Bana çevirdi dolu gözlerini. "İyileşir mi? Bizi görse, beni görse iyileşir mi?"
Her şeyin iyi olacağını söylemeyi çok istedim ama bu yalana girerdi. Yavuz'u böyle bir konuda yalanlarla avutamazdım. Bir mücize olmasını çok isterdim ama o mucizenin bize çok zor ulaşacağını biliyordum. Devran'ın dediklerine bakarsak Hafize hanımın fazla bir vakti kalmamıştı.
"Bir şey de, Hafsa." Bu kez sesi titredi. "Yalan da olsa evet de. İyileşir de." Artık benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu. Koltuğumda hareketlenip öne eğildim. Sıkı sıkıya kollarımı boynuna sardım. Anında elleri sırtımı buldu. Buna fazlasıyla ihtiyacı vardı.
"Özür dilerim." Acı bir sesle konuştum. "Keşke sana bunu söyeleyebilsem ama yapamıyorum çok özür dilerim." Onun sessizliği bir kabuldü bunun farkındaydım. Ama böyle bir durumu kabulleniyor olmasının ağrılığı göğsüme çökmüştü.
Birbirimizden çok zor ayrılmayı başardık. İyi hissedene ve kafasındaki düşünceleri biraz olsun susturabilene kadar yanımda kalmasına izin verdim. Bana sarıldığı zaman iyi hissettiğini biliyordum bu yüzden ne zaman onu çaresiz görsem ilk yaptığım kollarımı boynuna sarmak oluyordu. Böylece biraz olsun zihnindeki işkenceler duruyordu.
En sonunda arabadan indik. İçeri girdiğimizde Cafer'ler çoktan içeri girmişti. Tek dışarıda kalan Devran'dı. Arabanın içinde oturmuş sessizce biz içeri girerken izledi. O an anladım burada olduğunu ve geldiğini annesine hiç söylemeyecekti.
Annesi ölüyor olsa bile Devran onun karşısına çıkmayacaktı. Ettiği yardımlar bu kadardı. Annesine kıyamamış onu yaşatmak istemiş ama kendine yapılan haksızlığıda unutmamıştı.
Farketmiştim. Devran, Yavuz ve Cafer kadar merhamete sahip değildi. Bu konuda onu suçlamıyordum. Suçlu görülecek bir yanı yoktu. Ona cehennem yaşatan ailesini görmek istemiyor olması en doğal hakkıydı. Ama dönüp Yavuz'a bakarsak o onu küçük yaşında cehenneme hapseden babasınıda affetmişti. Şimdi ondan bunca sene gerçekleri saklayan annesini görmeye gelmişti. Bir şekilde yüreğindeki merhamet hissi onun öfkesini dindiriyordu.
Yavuz'la Devran'ın farkı buydu. O affetmeyi başarıyordu, ama Devran ona yapılan haksızlığın ateşinde yanıp herkesi yakıyordu. En azından geçmişte yakmıştı. Şimdi öyle olduğunu düşünmüyordum. Annesini görmek istemiyor olsa da onun için bunca şey yapması bile bir yerlerde hâlâ eskiden mutlu olduğu ailesine karşı yüreğinde merhamet taşıdığını belli ediyordu.
Sadece Yavuz ve Cafer kadar değildi.
Onu bahçede bırakarak içeri girdiğimizde orta yaşlı bir kadın bizi koridorda karşıladı. "Emine teyze," Dedi Yavuz. Anladım ki bu kadını tanıyordu.
Kadın yorgun ve üzgün bakışlarını Yavuz'a çevirdi. "Hoşgeldun, Yavuz'um." Yavuz bir kez başını salladı ve ıslak kirpikleri arasından yüzü düşkün kadına baktı. "Neredeler?"
"Abin az önce yanına geçtu." Sakin bir sesle konuştu. "Sende geç, kaç ay oldu yollaruni bekleyi." Kadının bu sözleri sanki onu kırk yerinden bıçakladı. Bir an vücudu kasları gerildi ve çok az başını sallamakla yetindi.
Eli refleks olarak uzanıp elimi kavradığında ona birkaç adımda yaklaştım. Kadına küçük keder dolu bir tebessüm ederken diğer elim karnıma yaslandı ve Yavuz'un adımlarını takip ederek peşinden odaya yürüdüm. Ev fazla büyük değildi ve küçük koridordan geçer geçmez açık kapıyı gördük. İçeriden Cafer'in ve diğerlerinin sesinin geldiğini duyduğumuzda anladım ki çoktan Hafize hanımın yanına girmiştiler.
Kapının eşiğine vardığımızda, Yavuz'un adımları annesinin sesiyle bıçak misali kesildi. "Öyle deme anam." Cafer'in sesi hüzünlü geldi. "Ne çabuk vazgeçeysun sen bizden?"
"Deli uşak." Hafize hanımın sesi fazlasıyla hırıltılı ve boğuktu. Sanki konuşmak bile onun için zordu. "Gerçekleru derum." Yavuz annesinin zorlukla çıkan sesini duyduğunda birkaç saniye gözlerini kapattı. Elime olan tutuşu sıkılaştı ve eminim o bunun farkında bile değildi. Sesimi çıkarmadım. Ne kadar canı yanıyorsa onunla birlikte bende hissettim.
"İçeri girelim mi?" Kısıcık çıkan bir sesle konuştuğumda gözaltlarına çarpan kirpikleri usulca havalandı. Cevap vermedi ama odaya bir adım attığında bakışlar bize döndü.
Fazlasıyla düzenli bir odaya girdiğimizi hemen farkettim. Yarıya kadar açık olan pencerenin beyaz perdesini rüzgar havalandırıyordu. Muhtemelen odanın havası biraz olsun değişsin diye pencereyi bilerek açık koymuştular. Yerler koyu tahtalarla döşenmişti. Gözlerim etrafı kısa bir an süzebildi. Hemen yatağa tırmandı.
Yatakta sırtüstü yatan üstü yarıya kadar battaneyle örtülmüş kadını gördüğümde ilk an tanımak zor geldi. Çok kilo vermişti. Yanakları içe çökmüş gözaltları günlerdir uykusuzmuş gibi mosmor olmuştu. Saçlarına sardığı şal muhtemelen dökülen tellerini gizlemek içindi.
Fazla gücü yoktu. Öyle ki yattığı yatakta dikelememişti bile. Kesinlikle eski Hafize hanım değildi ve onu böylesine zor bir durumda görmek sadece Yavuz'un değil benim de gözlerime yeni yaşlar ekledi.
Gözlerimi Yavuz'un yüzüne çıkardığımda kirpiğinde asılı duran bir damla yaşı farkettim. Bu kadarını beklemediğini harelerini saran dehşet ifadesinden anladım. Annesini bıraktığı gibi bulmamıştı. Hafize hanımın hastalığı gerçekten çok kötü olmalıydı ki hali hiç iyi değildi. Devran onun fazla zamanı kalmadı derken bunu mecaz anlamında kullanmamıştı.
Hafize hanımın gerçekten sayılı günleri kalmıştı.
Onu görene kadar bir yanım buna inanmayı redetmişti ama artık tamamen inanıyordum.
"Oğlum." Gözlerinde umut yeşerdi. Gözleri Cafer'i terkeder etmez Yavuz'u buldu. Uzun aylardır oğlunu görmüyor olmanın acısı hasta haline rağmen yüreğine çöktü. Bunu yüzüne kazınan acıdan hissettim.
Yavuz çok yavaş bir hareketle elimi bıraktı. Göğsü aşağı inerken tuttuğu nefesi burnundan dışarıya verdi. Birkaç hızlı adımda yatakta uzanan annesinin yanına varıp onu sıkı sıkıya kollarına aldığında gözlerimde taşmaya hazır olan yaşlar hızla aktı. Öylesine özlemişti ki onu bir saniye bile beklemek zor gelmişti.
Hemen yatağın yanına eğilmiş ikisini izleyen Cafer'de ağlamanın eşiğine gelmişti. Yatağın sağında duran Süleyman ve Zahir'in de onlardan aşağı kalır yoktu. İkisininde yüzündeki ifade kederli ve üzgündü.
"Annem." Yavuz'un ağzından hasretle dökülen kelime kalbimi sıkıştırdı. Yatağın kenarına oturup zar zor annesinden ayrıldığında Hafize hanım hem ağlıyor hem oğlunun yüzüne öpücükler konduruyordu.
"Oğlum." Elleri Yavuz'un yanaklarından ayrılırsa sanki Yavuz'u sonsuza kadar kaybedecekmiş gibi davranıyordu. "Benum kurban olduğum uşağum." Bir Eli Yavuz'un saçların geri tararken ağlıyordu. "Kalbi güzel oğlum."
"İyi misin?" Yavuz'un sesi acıdan kasıldı. "Söyle bakayım, iyi misin?"
"İyiyum." Hafize hanım gözlerine inanamıyormuş bir ifadeyle fısıldadı. "Siz geldunuz ya," Boştaki eli Yavuz'un yanağını terkedip hemen sağındaki Cafer'in yanağını buldu. "Sizi gördüm ya, çok iyum." Cafer annesinin avuç içine bir öpücük kondururken, Yavuz birkaç saniye gözlerini kapattı. Ardından aynı hızla geri açtı.
"Noldu sana anam?" Hâlâ annesine sığınan o küçük çocuk gibiydi. "Noldu sana, niye aramadın? Niye söylemedin?" Eli annesinin elinin üstüne yaslandı.
"Neyi söyleyeyim?" Hafize hanım iç çekti. "Bilip de üzülün istemedum. Yeterince çektunuz birde benum derdumi-"
"O ne demek?" Yavuz hılza annesinin sözünü kesti. "O nasıl laf anacım?" Hızla dudaklarını annesinin avuç içine çevirip bastırdı. "Asıl hata bende. Asıl hata bizde, aylarca seni burada bir başına.."
"Ben darulmadum size." Hafize hanımın ne sesinde ne gözlerinde gram kırgınlık yoktu. Kendi içinde oğullarının ona neden kırgın olduğunu anlıyor ve bunun için onları suçlamıyordu.
"İyi olacaksın." Yavuz'un bu çabası çenemin titremesine sebep oldu. Tüm doktorlar bir umut yok derken o hâlâ buna inanmayı reddediyordu.
Yavuz'un laflarına karşılık Hafize hanımın küçük bir tebessüm ettiğini farkettim. Dudaklarına erişen o tebessüm bana bir şeyler fısıldadı. Hafize hanım durumunun nasıl olduğunu biliyordu. Her geçen gün güçsüzleşen vücudu ve kısık çıkan nefesleri ona birkaç günü olduğunu hatırlatıyordu.
"Sizi görmek baa yettu." Yavuz'un tesellisi ona umut olmadı. "İyi olmuşum olmamuşum bundan sonra pek bir önemu yok."
"Ana yapma," Cafer annesinin elini sıkı sıkıya tutarken yutkundu. "Deme da öyle."
"Sizi kandurmak istemeyrum." Oğullarına yalancı bir ümit vermek istemiyordu. Tüm bunları söylerken canı çok yanıyordu ama devam etti. "Ben bileyrum, durumum da iyi değul."
Yavuz'un her kelimede çenesi biraz daha kasıldı. Annesine bakan gözleri buğlanmıştı.
"Ama siz üzülmeyun." Bir eli büyük oğlunun diğer eli küçük oğlunun yanaklarını okşamakla meşgulken önümdeki manzara yüreğimi yakacak türdendi.
Bende bir anneydim. Bunun farkına yavaş yavaş varmaya başladım. Karnımdaki iki çocuğum da benim evlatlarımdı ve bir an için Hafize hanımın yerine kendimi koyduğumda bu durumun ne denli can yaktığını anladım. Dolu gözlerle ağlarken Zahir abi birkaç adımda yanıma ulaştı.
Kolu omuzlarıma sarıldığında, Hafize hanımın gözleri Yavuz'dan kısa bir an çekilip beni buldu. Tebessüm ettiğinde gözyaşlarıma rağmen bende ona gülümsedim. Aynı bakışları yüzümü terkedip karnıma indi. Harelerine huzur erişti.
"Gel bakayum." Dediğinde Zahir abinin omzumu hafifçe sıktığını hisettim. Bana onaylar bir bakış attığımda aynı şekilde ona karşılık verip yatağın yanına ilerledim. Usulca sol tarafa geçip oturduğumda Hafize hanımın Yavuz'un yanağına yaslı olan eli bu kez bana uzandı.
Ona zorlamamak için hafifçe öne eğildim. "Pek güzelleşmişsin." Dediğinde eli şefkatle yanağıma yaslandı. Dudaklarımdaki tebessüm yerini korudu ama gözlerimdeki bakışın daha acı bir şeye döndüğüne emindim. "Hamilelik pek yakışmuş saa."
"Teşekkür ederim." Dedim aynı sıcaklıkla.
Yanağıma yaslı eli ağır bir hareketle aşağı inip karnıma dokunduğunda gözlerim onun hareketlerini takip etti. Bakışları durgun bir şekilde yerini korudu ve ince parmakları karnımdaki torunlarını hissetti. O an her şeyin farklı olmasını bir kez daha istedim.
Keşke bu kadar erken veda etmeseydi.
"İkizler." Dedi Yavuz.
Anlatamadığı çok şey vardı. Annesine anlatmadığı kendi kalbinde tuttuğu bir sürü mutluluk vardı. Hafize hanım ışıldayan bakışlarını karnımdan kaldırıp Yavuz'un yüzüne çıkardı. Daha önce telefonda ona bundan bahsettiğim için şaşırmamıştı ama harelerini saran bakış sıcacıktı.
"Görmek nasip olaydi, bir dakika ayrulmazdum yanunuzdan." Sesini saran özlemden bizim yanımızda olmak istediğini anladım.
Bu saatten sonra istese bile yapamayacaktı ama bir zamanlar bunu gerçekten istemiş olmalıydı. Belki de bunu istemiş ama hastalığı onu geri tutmuştu. Her geçen saniye farkettiğimiz gerçekler acıyı en derinden tattırıyordu.
"Ana, deme. Kurban olayım deme, olur, iyi ederiz-"
"Olmaz." Hafize hanım Yavuz'un vazgeçmeyen sesini kısık bir sesle böldü. "Yapma oğlum, yapma benum güzel gözlum." Birkaç saniye duraksadı. Kuruyan dudaklarını çok yavaş bir hareketle ıslattı ve devam etti.
"Bir umudum yok benum." Her şeye rağmen ölüme giden bir kadından çok dünyanın en mutlu anlarını yaşayan bir kadın gibi konuşuyordu. "Bir tek isteğum vardı, sizi görmek. Ölsem de gam yemem."
"Ana," Dedi Cafer kasılan sesiyle. "O nasi laf?'
"Evet Hafize anne," Gözleri kızaran Süleyman yutkunarak konuştu. "Nasıl laf o? Bir şey olmaz. Doktoru vardır tedavisi vardı-"
"Alabileceğum tüm tedavuleri aldum ben. Pekte bir yaşama isteğum yok." Yavuz başını çok az omzuna eğerken dudaklarını birbirine bastırdı. Dili çözülmedi ama dolu gözleri çok fazla şey anlattı.
"Deyin bakayim baa, affetunuzi mi beni?" Cafer ve Yavuz'un bakışları tam da o an kesişti. İkiside birbirleriyle sessiz bir dille konuştular.
"Asıl sen de bana," Yavuz bakışlarını Cafer'den çekerek annesinin solgun yüzüne baktı. "Affetin mi bizi?" Hafize hanımın kaşları çok az havalandı.
Kendisi oğullarından özür dilerken oğulları bunun aksine ondan özür diliyordu.
"Küsmeduniz mi baa?" Dedi bakışları iki oğlu arasında titrerken.
"Çocuklar analarina küseyi mi?" Cafer titrek sesine zorda olsa alay kattı.
"Küsmeyi mi?"
"Küsmüyor." Yavuz sesini düz tutmaya çalışarak konuştu. "Hakkını helal et filan sakın deme," Daha fazla dayanamadığını iyice boğulan sesinden anladım. "Yüreğim dayanmaz." Elini indirip sıkı sıkıya iyice annesinin elini sıktı. Gözleri titrek bir hareketle birkaç saniye çarşaflarda gezinip geri annesine döndü.
"Asıl sen hakkını helal et." Kaşları havalanırken zar zor tebessüm etti. "Seni burada bir başına bıraktık, hakkını helal et. Arayıp sormadım hakkını helal et. Ben evlatlığımı yapamadım anne hakkını-" Yavuz konuşmaya devam edemeden Hafize hanım son kalan gücüyle onu kendine çekerek sıkı sıkı sarıldı.
Onları böyle görmek dudaklarım arasından sessiz bir hıçkırığın kaçmasına sebep oldu. Hafize hanım hiçbir evladından günah görmüyordu. Bunu Yavuz'un sözlerini kesmeye çalışmasından anladım.
"Söyleme öyle, benum de yureğum dayanmaz." Ağladığı için nefesleri ve sözleri kesik kesikti. "Demeyun, benden helallik felan istemeyun. Sonuna kadar helal olsun." Bir elinin titrek parmakları Yavuz'un kahverengi saçlarına gezindi. "Helal olsun. Ne hakkum varsa helal olsun." Sanırım bu oğullarına edilen bir vedaydı.
Bir eli Cafer'in yanağını okşuyor diğeri durmaksızın Yavuz'un saçlarında dolanıyordu. Ve Yavuz'u küçük bir çocuk gibi annesine sarılmış görmek içimi sızlatıyordu. Sessizce ağladığını biliyordum. Dakikalarca annesine sarılı kalmaya devam etmesinden bunu anladım. Onları ayırmadık. Kendilerini bulana kadar biraz olsun iyi hissedene kadar birlikte zaman geçirdiler.
Hafize hanım ara sıra öksürüyor ara sıra hızlıca kuruyan dudaklarını ıslatıyordu. Nefesleri yavaşlıyor her geçen saniye sanki onu biraz daha güçsüz kılıyordu. O gün Yavuz annesinide alıp doktora gitmek istese bile Devran izin vermemişti. Bir ara doktoru arayıp Yavuz ile konuşturmuş bugüne kadar yaptığı tüm tedavileri anlatmıştı.
Bir umut olmadığına nihayet ikna olan Yavuz annesini son günlerinde yalnız bırakmak istememişti. O yüzden bir karar aldık. Bir süre burada kalacaktık. Abimler bir ara arayıp nasıl olduğumuzu sorduğunda ona olan biteni anlatmıştım.
Gece yarısı çökünce Emine teyze odasına çekilmişti. Yavuz ve Cafer günlerinin çoğunu annesiyle geçirmişti. Zahir ve Süleyman'da onlara eşlik etmişti. Ama Devran bir kez olsun annesinin odasına girememişti. Eve girse bile annesine varlığını hissetirmeden hemen geri çıkmış saatlerini arabada geçirmişti. Neden gitmediğini bilmiyordum. Belli ki yüreği ne gitmeyi kabul ediyordu ne de içeri girmeyi.
Hafize hanım yorgun düşüp uyuya kalınca Emine teyze uyumadan önce Zahir abilere bir oda vermişti. Cafer, Zahir abi, ve Süleyman orada kalmıştı. Yavuz'da dakikalarca annesini izledikten sonra salona yanıma gelmişti. Bugün fazlasıyla bitkin düşmüştü. Gözlerinin içi kızarmıştı ve ben böylece onun tekrar ağladığını anlamıştım.
İçeri girer girmez birkaç saniye konuşmadı. Sadece odanın sağındaki sobaya doğru yürüyerek demiri aldı ve onun kapağını kaldırıp içine birkaç odun daha attı. İçerisi soğumaya başlamıştı ve attığı odunlar sayesinde yanan soba odayı yeterince ısıtacaktı. Bugün hava garip bir şekilde her zaman olduğundan daha soğuktu. Geldiğimizden beri yağmur dinmemişti.
Yavuz demiri sobanın sağına bıraktıktan sonra bakışlarını bana çevirdi. "Üşüyor musun?" Sorusuyla ağır ağır başımı iki yana salladım.
"Aç mısın?" Belli ki annesinin konusunu hiç açmak istemiyordu.
"Devran alışveriş yapıp getirmişti, Emine teyzenin hazırladıklarından yedim." Sadece başını salladı. Onu rahatsız eden bir derdi olduğu zaman hemen sessizleşirdi. Bu hallerine alışmıştım ama içine bir şeyler atmasını seviyorum diyemezdim. Birkaç adımda kotlukta hemen yanıma oturdu.
Aramızda çok az bir mesafe vardı. Başımı ona doğru çevirdim. Konuşmadım ama gözlerim yüzünde takılı kalınca göğsü sesli bir nefesle kalkıp indi. "Ağır geldi." Bu kez susmayı seçmemişti.
"Biliyorum."
"O halde görmek." Başı hafifçe kıpırdandı ve gözleri odada gezindi. "Biliyor, Hafsa." Sesi kısıldı. "Biliyor ama üzülmüyor, mutlu gibi." Yüreğinin acısı sesine yansıdı. "Ben değilim." Başını bana çevirdiğinde gözlerinde yeni yaşlar vardı. "Ben mutlu değilim, böyle olsun istemiyorum. Böyle gitsin istemiyorum."
"Nasıl hissettirdiğini biliyorum." Onun acısını en iyi ben anlardım.
"Hafsa," derken sesinde hayret vardı. "Nasıl dayandın sen bu acıya? O küçücük yaşında.." Aklı almıyordu. Annemi kaybettiğimi onu kanlar içinde gördüğümü ve buna nasıl dayandığımı anlamıyordu.
"Dayanmadım." Onunla bu konuyu pek konuşmazdım ama belki de tam yeriydi. "Alıştım ama acısı geçmedi."
"Geçmiyor." Onayladı titrek bir sesle. Dolu gözlerime bakarak fısıldadı. "Eskiden yaptığım gibi dizine uzansam?" Bu huzura çok ihtiyacı vardı.
Hafifçe yana kaydım. Ona yer açtığımıda ayaklarındaki terlikleri çıkardı ve sırtüstü uzanarak başını tam kucağıma dizlerime yakın olacak şekilde yasladı. Bir elim anında kahverengi saçlarını buldu. "İnsan annesinin gideceğini bilince bir boşluk oluşuyor." Kehribar hareleri benim aksime odanın her köşesinde dolandı. "Babamı kaybettiğimde böyle bir boşluk hissetmedim."
Elimin tersi yanağımdan akan yaşı hızla sildi ve saçlarına geri döndü. "Babam öldüğünde yoktu. Hiç olmadı, yoktu. Ama annem öyle değil. O boşluk dolmuyor değil mi, Hafsa? Dolmayacak."
"Keşke aksini söyleyebilsem." Yaşanmışlık sesimde yer edindi. "Ama dolmuyor." Çok fazla şeyle doldurmaya çalışmıştım ama olmamıştı.
"Alışır mıyım, Hafsa? Ben alışmaktan da korkuyorum." Düşünceleri karışmış gibiydi. "Ben sanırım annemi kaybetmekten çok korkuyorum." Daha Hafize hanım nefes alırken Yavuz böylesine dağılıyorsa onu kaybettiğimizde nasıl dayanacaktı düşünemiyordum.
"Biliyorum. Çok korktuğunu biliyorum Yavuz. Seni teselli edecek kelimeler bulamıyorum çok özür dilerim." Bu kez akan yaşları silme gereği duymadım. Çünkü böyle bir konuda bende kimsesizdim. Bu konu benim yaramdı ve biliyordum tesellisi yoktu.
Artık onun da yarasıydı.
"Sesini duysam sadece," Bu kez sesime ihtiyaç duyan oydu. "Bir şeyler söylesen bana, bir masal bile anlatsan farketmez." Bir çocuk gibi konuştu. Kaybolmuş bir çocuk gibi. Sokağını kaybetmişti ve ona çıkışı bulduracak tek şey benim sesimdi.
O an ne yapacağımı bilemedim. Onu nasıl teselli ederim bilemedim. Sadece annemin bana söylediği şarkılardan birini fısıldanmayı seçtim.
"Bebeğin beşiği çamdan." Dediğimde sesimi duyduğu an bakışlarını hayranlık sardı. Hafifçe hareketlendi ve sırtını duvara dönerek yüzünü karnıma dönük olacak şekilde çevirdi. Gözleri yüzüme takıldı. "Yuvarlandı düştü damdan." Ona söylediğim hem çok güzel bir türküydü hem de anlamı yeri bende çok başkaydı.
"Bey babası gelir şamdan, nenni nenni, nenni bebek oy." Sesimin gerçekten ona huzur verdiğini kapanan gözlerinden anladım. Bir şey söylemedi sadece dinledi. "Çamlıbelden çıktım yayan dayan ey dizlerim dayan.." Ben her kelimeyi fısıldadıkça onun gerilen vücudu gevşiyordu.
"Kardeş atlı bacı yayan nenni nenni nenni nenni bebek oy.." Saçlarını okşarken devam ettim. "Bebek beni del eyledi, yaktı yıktı kül eyledi..her kapıya kul eyledi.." Dudaklarında huzurlu bir tebessüm oluştu. Sanki usul usul uykuya dalıyordu. "Nenni..nenni, nenni nenni, nenni bebek oy.."
"Annem bunu ben çocukken söylerdi." Dediğinde nefesim kesildi. Gözlerime yeni yaşlar akın ederken şaşkınlığım yerini tebessüme bıraktı. "Benim de." Dedim sakin sesimle.
Fazlasıyla benzer anılarımız ve acılarımız vardı.
🌊
Yazar.
Hafsa'nın kısık sesini duyan sadece Yavuz olmamıştı. Devran saatler sonra cesaretini toplamış herkesin uyuduğunu düşünerek eve girmişti. Kısa bir an Hafsa'nın türküsünü duymak onu eski zamanlara götürmüştü. Annesinin Yavuz'u uyutmak için söylediği bu şarkı dün gibi aklındaydı. Hem Cafer'in çocukluğunda hem de Yavuz'un çocukluğunda annesinin dilinden bu türküyü bir çok kez dinlemişti.
Duraksayan adımlarını derin bir nefesle geri topladı. Ne yaptığını bilmiyordu. Bir kez olsun peşinden gittiği intikamı köşeye bırakıp annesinin odasının kapısına baktı. Böyle bir şeyi neden yaptığını kendiside bilmiyordu ancak adımlarını ileri götürerek koridoru geçti. Hafize'nin kaldığı odanın tam karşısında durarak elini kapıya uzattı.
Kalbinde ne hissettiğini bilmiyordu. Seneler sonra kendini bu annenin oğlu gibi hissediyorsa bile fazlasıyla yabancıydı. Evlat olmanın ne demek olduğunu unutmuştu. Bu yüzden içinde zerren duygu kalmamıştı. Elini kapı kulpuna koyarak onu aşağı itti ve bir adımını içeri attı.
Yatakta yüzü hafif cama doğru dönmüş uyuyan annesini gördüğünde gömdüğü hislerin içinde bir şeyler kıpırdandı. Kaşları çok az çatılırken dişleri sıkıca birbirine kenetlendi. Belli ki bazı şeyler hâlâ oradaydı. Yaklaşık 10 saniye kendini toplamaya çalışarak adımlarını içeri götürüp usulca elini kapı kolundan ayırdı. Yatağın hemen sağında yer edinen sandalyeye gözleri takıldı.
Burnundan sessiz bir nefes vererek oraya yürüyüp ses çıkarmamaya dikkat ederek oturdu. Sakin bakışları annesinin çökmüş halinde gezinince içi sızladı. Elinden geleni yapsa bile annesini daha fazla ayakta tutamamıştı. En iyi doktorları getirmiş ama yapamamıştı.
"Bileydum gelduğuni." Annesinin kısık sesini duyduğu an gözleri genişledi. Uyduğu sandığı yaşlı kadın deminden beri sadece gözlerini kapatmakla yetinmişti. Devran sesini çıkarmadı. Nasıl bir tepki vereceğini bilmedi.
Aklında annesiyle konuşmak yoktu. Aklında onu son kez görmek vardı ama bir veda kendisine epey uzaktı.
"Nereden biliyordun?" Annesiyle değil de yoldan geçen bir yabancıyla konuşur gibi tepkisizdi ifadesi.
Hafize usulca başını ona doğru çevirdi. Gözleri oğlunun yüzüne değdi. Devran bunu hissetti ama gözlerini yere eğmekten başka bir şey yapmadı. Nedenini bilmediği bir şekilde annesinin gözünün içine bakamadı.
"Hissederum." Devran'ın burada olduğunu en başından beri hissetmişti.
Karşısında oturan oğlu sadece başını salladı. Hafize hanım seneler sonra karşısında gördüğü oğlunu hasretine doymaya çalışır bir edayla izledi. "Kavuştun mi Özlem'e?" Hâlâ Özlem'den bahsederken sesinde sevgi vardı.
"İyi bakmışsın kızıma." Devran düz bir ifadeyle konuştu. "Sağol." Söylediği teşekkürün bile hatırı yoktu. Hafize bunun farkındaydı.
"Geçmişun hesabuni sormaya gelmedun mi?" Oğlunun bu sakinliği kafasını karıştırıyordu.
"Geçmişi kapattım." Dedi Devran sonunda cesaret bulup gözlerini annesinin gözlerine kaldırarak. "Bende ne Devran kaldı ne geçmiş, Hafize hanım." Devran onun yüzüne hatalarını vurmadı. Acılarını anlatmadı yaralarını kanatmadı. Ama ağzından çıkan hanım kelimesi hasta kadının yüreğini sızlattı.
"Tedavileri sen etturdun." Hafize hanım gözleri dolmaya başladı. "Niye?"
"Ölmeni istemedim." Gerçek bir istekle söyledi. "O kadar uzun boylu değil."
"Mahir'den ne farkum var?" Kocasında bahsederken sessini acı sardı. Hem acı hem de geçmişe yönelik bir öfke. Her ne kadar hasta gözleri öfkesini dindirsede içinde fırtınalar vardı.
"O yapabilirdi, sen yapamazdın. O bana bir el uzatabilirdi sen anaydın yapamazdın."
"Senun de anandum ya oğlum," Titrek sesiyle konuştu. "Gönül koymadun mi baa?"
Dilini damağına vurdu. Kendini bu acıklı hale kaptırmamak için her şeyi yaptı. "Koymadım."
Annesine kırıldığı zamanlar olmuştu. Ama Devran'ın gözünde tüm bunlar eskide kalmıştı. Annesine dair bir şey hissetmiyordu. Ona kırgınlığı yoktu. Her ne kadar içinde uyanan merhametten nefret etsede bu kadına bakarken sadece yardım etmek istiyordu. Geçmiş yılların hatırına ona bir el uzatmak istiyordu. Yine de daha fazlasını yapamayacağını biliyordu.
"Affet-"
"Söyleme." Devran hızla başını iki yana salladı. "Geçmişi kapattığımı söyledim benden özür dileme."
"Yara kapanır mu?" Oğlunun gözlerinde senelerin işkencesini görüyordu. "Neler yaşattuk saa, sevduğunden ayurduk, kızından," Sesi boğulurken öksürdü. Nefesi kısık kısık geldi. Sanki iyi değildi. Kalbinin atışları usulca yavaşlar gibiydi.
"Kapanmayanı kanatma." Dedi Devran annesinin zorlanan haline bakarken. "Düşünme bunları. Ben yaşadım. Yaşarım." Ailesinin ihanetini görmüş yaşamıştı. Bundan sonra da devam ederdi. Kızı yanındaysa ve Narin'de onu affedip yanında olursa Devran yaşardı.
"Elumden gelse çekup alurdum seni oradan, kendu ellerumle korurdum." Ağır çıktı kelimeler ağzından. Devran sadece duygu barındırmayan bir tebessüm etti.
"EyvAllah." Gözleri halının desenlerini izledi. "Geldim ki bil, sana bir kırgınlığım yok. Hiçbir şeyim yok." Başını çok az omzuna itti. "Şimdi ki aklım olsa, ona da dokunmazdım. Kimseye dokunmazdım. İttiler bir çukura debelene debelene yine kendimi yaraladım. Sevdiklerimi yaraladım." Babasından bahsediyordu.
Devran biraz olsun intikamını kenara bırakabilseydi babasına bile bunu yapmayacaktı. Daha erken davranabilseydi. Yedi senesini heba etmeseydi. Narin'e en azından bir haber gönderseydi bunlar olmayacaktı. Bu yüzden içinde asla geçmeyecek bir pişmanlığı vardı.
"Nefretunin hakkı vardı." Hafize hanım ona bu yüzden hiç kızmamıştı.
"Hakkımında ahı vardı." Devran sesli bir nefesle hafifçe doğruldu. "Uyu, rahatsız ettim kusura bakma." Hafize hanım sandalyeden kalkan oğlunu izlerken dolu gözlerinden bir damla yaş aktı.
"Devran." Devran ona arkasını döner dönmez annesinin ağzından ismini duydu. Adımları yavaşça durdu. "Son bir kez sarulsam kokunu alsam? Kırmaysun bu zavalli kadını." Annesinin son ricası ağır bir yük misali omuzlarına bindi.
Her geçen saniye sızısı artan kalbi gitmesine izin vermedi. O ses tonu belki de yıllar önce öldürdüğü evlatlık duygularını uyandırdı. Birkaç saniye boş bakışlarını odanın eski duvarlarında gezdirdi. Omuzları kendinden habersiz bir şekilde çöktü.
Arkasını döndüğü annesine tekrar yüzünü döndü. Birkaç adımda yatağa yaklaştı ve ona sarılmak için eğildi. Anında annesinin sıcak kollarını sırtında hissetti. Dudakları yanağına yaslandı ve bir daha hissetmeyeceğini bilir gibi nefesini içine çekti. Gözkapakları giderek ağırlaştı. Nefesi usulca boğuldu. Devran sertçe yutkundu. Duyguları karışırken ne hissettiğini kısa bir an anlayamadı.
Ancak annesine sarılan kolları refleks olarak sıkılaştı. Seneler önceden bir gün gibi hissettirdi. Hafize hanıma sıkı sıkı sarılabildiği o günler gibi.
Geçmiş.
"Üç." Dedi Cafer ellerindeki küçük topu bir kez daha yukarı fırlatıp tutarak. "Dört." Kaşlarını kaldırdı. "Ana sence kaç tane daha böyle topu fırlatup yakalarum?"
"Kaç tane isterisen." Hafize hanım başını kucağına yaslanmış elindeki topla oynamakla meşgul olan ortancı oğlunun siyah saçlarını eliyle okşadı.
"Değil mu?" Bir kez daha topu fırlatıp yakalarken yüzünde gurur vardı. "100 kez edeceğum."
"Etmeyecesun." Yerdeki kırmızı arabasıyla oynayan Yavuz bıkkın bir sesle konuştu. "Hemen sıkılaysun sen. 12 de bırakacasun bileyrum."
"Edeceğum!"
"Üşenduğunden topu bile baa aldurdu ana!" Yavuz öfkeli bir sesle konuştu. "Etmeyecek!"
"Ondan aldurmadum. Ben alsam okul harçluğum azalurdu. O yüzden en iyi seçenek sendun." Cafer hiç bozuntuya vermeden konuştu. Kendi cebinden parası eksilmesin diye yine ve yine kardeşini kullanmıştı.
"Ana Cafer abim bizi satacak." Yavuz yüzünü buruşturarak konuştu. "Ben eminum, büyüdüğü an ilk ettuğu bizi satmak olacak!"
"Eyi bir para edersen neden olmasun?" Bir kez daha topu yukarı fırlatıp yakaladı.
"Noluyor yine?" Devran salona girerken onların bu neşeli halini gördü ve somurtan küçük kardeşine baktı.
"Cafer bizi satayi."
Devran gülerek Yavuz'un saçlarını karıştırdı ve koltukta annesinin yanına oturdu. "Şaka ediyordur, Cafer yapmaz öyle şey."
"Yaparum. Ucunda para var, ula para! Para içun kurşun atar kurşun yerum!" Paradan bahsederken bile sesini heves sarıyordu.
"Sus bakayum, nasi laf o?" Hafize hanım kaşlarını çatarak oğlunun yüzünü izledi. "Para göz."
"Çok seveyrum bu lafi." Parayla ilgili her şeyi iltifat olarak görüyordu.
"Bırak parayı," Devran annesinin yanına iyice yanaştı. Önce eli çenesini kaşıdı ardından bakışları kısa bir an etrafta dolandı. Hafize onun bu kıpırdanan hallerini tanıyordu. Söyleyecek bir şeyi vardı.
"De bakayum?"
"Babama sevdiğim var isteyelim desem ne der?" Hızlıca sorduğu soruyla Hafize hanımın gözleri genişledi.
"Sevduğuni mi var?" Devran genelde kızlardan uzak durur en ufak ilişkiden kaçardı. Hafize hanım onun bu sorusunu algılamakta bir süre sorun çekti.
"Sevduği ne demek?" Yavuz anlamayarak abisine baktı.
"Bir kızı seviyorum demek." Dedi Devran ona açıklayarak. "Boş işler." Diye homurdandı Cafer gözlerini devirerek.
"Bi kızi mi?" Yavuz düz bir sesle sordu. "Aşuk mi oldun?"
"Oldum." Keyifle konuştu.
"Kimmuş bakayum?" Hafize hanım oğluna baktıkça farketti. Devran bu kızdan bahsederken adeta heyecanlanıyor gözlerinin içi ışıl ışıl oluyordu.
"Orası bende kalsın." Henüz Narin'den bahsetmek istemiyordu. Üstelik iki ailenin düşman olduğunu bildiği için bunun konusunu hiç açmak istemiyordu.
"İster." Dedi Hafize hanım sesini saran sevgiyle. "Ama önce bir bitir ünversiteyi sonra gider kimi isteyusen onun da gönlü varsa isteruz." Annesinin sözleriyle hızla başını salladı.
"Anam be!" Sevgi dolu sesiyle annesinin kolunu kaldırarak iyice ona sokuldu. "Canım anam güzel anam kıyamaz da bana," omzunun üstünden geçirdiği eline öpücük kondurdu. "Güzelim benim."
"Şımarma, şımarma deli oğlan." Gülerek oğlunun yanağını çekiştirdi. "De bakayum çok mu seveysun bu kızı?"
"Çok." Içerlenmiş bir edayla konuştu. "Delireyrum."
"Bir kız içun mu?" Yavuz abisine boş boş baktı. "Bir kız içun delirmezdum." Gelecekten habersiz o anın verdiği duygularla kendinden emin bir sesle konuştu.
"Konuşması kolay." Devran ayağının ucuyla yerde oturan kardeşini çok az itekledi. "Büyü sevdalan o zaman göreceğim ben seni. Kim bilir hangi kızın peşinde koşacaksın."
"Ben?" Yavuz çocuksu sesine alay kattı. "O benum peşumde koşsun, ben kimsenun peşunde koşmam."
"Ben koşarum." Cafer hızla konuştu. "Zengin ise koşacağum, fakir kız almam!"
"Sus gaybana." Hafize hanım oğlunun kulağını yakalayarak acıtmatan çekiştirdi. "Para içun sevdaluk mi olayimiş?"
"Olayi." Cafer avucunda sıktığı topla başını salladı. "Ben alacağum, göreceksun." Hafize oğlunun hiç akıllanmayacağını farkedince derin bir nefes verdi.
"İçunuzde adam akilli sevdaluk eden tek uşağum Devran anladum ben." Adım sesleri duyuldu ve salonun kapısı açıldı.
"Ne sevdaluğu?" Mahir salona girerken merakla kaşlarını kaldırdı. "Nolayi?"
"Olayi bişiler olayi." Hafize imalı imalı konuşurken Devran hızla gözlerini annesine çıkardı.
"Kim sevdalanmuş?" Mahir merakla büyük oğluna bakarken yerde arabasıyla oynayan oğlunun yanına oturup onu kucağına çekti. "Nasulsun aslanum?"
"İyu." Arabasını tutarak konuştu. "Abim sevdalanmuş." Oğlunun hemen ağzından çıkan sözlerle, Mahir havalanan kaşları eşliğinde oğluna baktı.
"Devran?" Dediğinde Devran nefesini verdi. Kardeşine daha sonra onu tenhada yakalayacağını andıran bir bakış atarak yerinde kıpırdandı.
"Öyle baba."
"İyimuş." Düşünceli sesiyle oğlunun arabasının tekerini takmasına yardım etti. "Gider isteruz." Onun sözleriyle Devran'ın kalbi hızlandı.
"Valla mı?"
"Valla." Mahir bey gülerek kaşları altından oğluna baktı. "Sen iste, dağ gibu baban var arkanda." Devran babasının sıcak sözleriyle gurur hissetti.
"Kim olursa, farketmez değil mi?" Sade bir tınıyla sordu. Ama gözleri merak taşıdı.
"Farketmez. Sen sevmişsun o sevmuş yoluna taş koymak baa mı düşer?" Gülümsedi. "Biraz daha büyüyin, gider isteruz. Ama demeyecemusun? Kim gelun kizum?"
"Orası ona kalsınmış." Hafize imayla konuştu. "Söylemeyi." Mahir gözlerini karısına çıkardı ve imayla güldü.
"Öyle olsun bakalum. Saa kalsun."
"Abim kızın peşunde koşaymiş baba." Yavuz babasının kollarında geri uzanarak arabasını yukarı kaldırdı. "Karizmasi gözumde çok düşuk bir yerde."
"Niye kerata?" Mahir oğlunun boynunu desteklerken keyifle sordu.
"Erkek deduğun kızin peşunden koşar mu?"
"Dedim ya," Cafer kara gözlerini onlara çevirdi. "Zengin ise-"
"Seni ben mi doğurdum diye bazen düşünmeyi değilum?" Hafize hanım azarlar bir sesle konuştu. "Nedur bu para sevdasu?"
"Çeke çeke bizum tarafa çektu o." Mahir bu duruma alışmış bir edayla konuştu. "Birak konuşsun dursun, göreceğum ben oni büyünce. Sevda öyle fakire zengine bakmayi."
"Bakayi." Cafer kendinden emin bakışlarını babasına çevirdi. "Ayruca aşk çok saçma bişidur."
"Siz ikiniz aşktan gram anlamıyorsunuz." Devran iki küçük kardeşine bakarak konuştu. "Bir şey bildiğiniz yok olmayan aklınızla yorum yapmayın bari."
"Sen bileyumusun kerata?" Mahir bir kez daha oğlunu sıkıştırmanın yollarını aradı. "Çok mu seveysun de bakayum?" Devran dudaklarında seğiren bir tebessümle başını salladı.
"Öyle."
"O seni seveyu mi?"
"Seviyor." Birkaç saniye duraksayıp devam etti. "Seviyor da daha itiraf etmedi ama eder."
"E sen et?"
"Ben ettim. O kabul etmiyor." Kararlıca konuştu. "Ama edecek. Biliyorum." Her ne kadar Narin ondan kaçsada Devran bunu kendisini korumak için yaptığını bilmiyordu. Narin cesurdu ama bu cesurluğu örten bir düşmanlık vardı. Bu yüzden Devran'dan uzak durmaya and içmiş gibiydi.
"Ya sevmezse?" Babasının sorusuyla Devran bu düşünceyi aklından geçirdi. O kadar kötü bir ihtimaldi ki anında yüzü düştü.
"Sevene kadar beklerim." Gerekirse ölene kadar beklerdi. Mahir oğlunun bu net tavırlarına gülmekle yetindi.
"Bizum oğlan fena tutulmuş Hafize, geçmiş ola." Her ne kadar alaycı davranmaya çalışsasada oğluna yönelik sıcaklık yüzüne sinmişti.
Bir gün oğlunun sevdalandığı bu kızı görmeyi ve onlara bir yuva kurmayı çok isterdi.
Şimdiki zaman.
Hissettiği kollarda hafif gevşeme iliklerine kadar ulaştı. Kaşları çok az çatılırken son bir nefesin yanağına çarptığını hissetti. Gözleri hafifçe titreşti. Sırtına yasılı duran eller iki yana düştüğünde kalbine bıçak saplandı. Boğazına oturan yumru usulca nefesini boğmaya başladı. "Hafize hanım.." Diye yutkunarak fısıldadı.
Çok korkarak başını geri çektiğinde annesinin gözlerinin kapandığını farketti. Kendi elleri buz keserek gevşeyince annesinin başı usulca yatağa doğru yastıklara düştü. "Hafize hanım." Diye tekrarladı bir kez daha boğulan sesiyle.
Elleri hızlıca onu terketti ve parmakları annesinin boynuna doğru indi. Herhangi bir nabız alamadığında vücudu kaskatı kesildi. Gözleri genişlerken zar zor yatağın kenarına oturdu. Nefes bile almayı bırakarak yüzünün rengi her geçen saniye biraz daha solan kadını izledi.
Ölmüştü.
Hafize hanım son kez oğlunun kokusunu hissetmiş onun kollarında can vermişti.
"Anne." Dedi bu kez sesine acı akın ederken. Sanki böyle seslenirse Hafize hanım kalkarmış gibi. Ancak öyle olmadı. Hissetmek ağır geldi.
Devran olan biteni zar zor algıladı. Annesi onun kollarında can vermişti. Sanki saniyeler sonra öleceğini hissetmiş gibi son kez oğlun sarılmak istemişti. Geride herhangi bir kırgınlık kalmamıştı. Küslük ya da öfkede kalmamıştı.
Ama Devran'ın yüreğinde büyük bir acı kalmıştı. Bu acı sadece Devran'a değil Yavuz ve Cafer'e de kalmıştı. Ne yatakta oturacak cesareti vardı ne de annesinin yüzüne bakacak. Onun son nefesini verdiğini görmüş görmekle kalmamış hissetmişti.
Saatlerce yatağın yanına çökerek yere oturdu ve orada kaldı. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemedi. İçeri gidip Yavuz'a söyleyemedi. Cafer'i uyandıramadı. İki kardeşinede bunu anlatacak yüreği yoktu. Çaresizlik öyle ağır geldi ki birkaç damla yaş gözünden aktı. Annesi ölmüştü ve her geçen saniye bunu biraz daha yüzüne vurdu.
Kalkmadı. Gece sabah oldu Devran o yatağın yanında oturmaya devam edip yerinden kalkamadı. Ta ki sabah olup güneş tepeye çıkıp camlara vurana kadar. Önce adım sesleri duydu sonra birkaç konuşma sesi. Bundan sonra olacaklara kendini hazırlasa iyi olurdu.
Belki de buraya hiç gelmemesi gerekirdi. Hiç burada olmaması bu acı haberi bir başkasından duyması gerekirdi. Ama o zamanda annesine veda edemezdi ve içinde bir yerlerde onu doğuran kadına veda edememeyi kendine yedirmemişti.
Odaya yaklaşan adımlar Yavuz'a aitti. Birkaç dakika önce uyanmıştı. Gözlerini karısının dizlerinde açmıştı. Muhtemelen dün Hafsa'nın dilinden türküyü dinlerken derin bir uykuya dalmıştı. Bu konuda pişmanlık duyduğu tek şey karısını farkında olmadan koltukta uyutmak olmuştu.
Uyanınca doğal olarak hareketlenmeleri Hafsa'yı da uyandırmıştı.
Birkaç saniye sonra annesinin yanına uğramak için kalktı. Odaya girer girmez Devran'ı orada görmek kafasını karıştırmaya yetti. "Abi?"
Devran tek dizine yasladığı kolunun avuç içini kafasının ortasına yaslamış sessizce önüne bakıyordu. Yavuz onu bu odada görmeyi beklemiyordu. Aklında geçecek son şey bile değildi Devran'ın annesini ziyarete geleceği. Çünkü bildiği kadarıyla Mahir kadar anneside ondan vazgeçmişti ve Devran bunu affedemiyordu.
"Konuşmaya mı geldin?" Dediğinde sesi hafifçe yumuşadı. Adımlarını iyice odaya atarak gözlerini abisinden çekip yatakta uyuyan annesinin yüzüne çıkardı. İlk birkaç saniye sadece değişiklik sezdi.
Annesinin düne kıyasla yüzünün rengi biraz daha solmuştu. Fazlasıyla huzurlu bir ifade yüzünde kazınmış gibiydi. Elleri iki yanına düşmüştü. İçine çektiği nefesler yavaşça hızlandı. Farkına vardığı şeyi hiç anlamamış olmayı diledi. "Abi?" Dedi fısıltıyla. "Yapma."
Devran düşen omuzları eşliğinde elini kafasından ayırdı. Bu sırada Yavuz ne ileri bir adım atabildi ne de koşup annesine sarılabildi. Nedenini bilmediği bir şekilde olduğu yere takılıp kaldı. Nefesi boğulurken başını iki yana salladı.
"Abi bir şey de uyuyor mu?" Öne bir adım atmak istediğinde Devran çoktan ayağa kalkmıştı.
"Çıkalım, Yavuz." Yorgun bakışlarını kardeşinin yüzüne çıkarmaktan utandı.
"Nereye çıkıyoruz?' Devran bir kolunu onun önüne sarıp çevirmek isteyince ayaklarını yere bastırdı. "Nereye çıkıyoruz, bırak." Bu kez daha iddialı adımlar atmak istedi ama Devran son gücünü kullandı.
"Kollarımda öldü." Sesi acıdan kasıldı. "Yapma, Yavuz. Kollarımda öldü." Kelimeler titrek bir şekilde ağzından döküldü. Yavuz anında dolan gözlerini ona çevirdi. İçine çektiği nefes orada takılı kaldı.
"Uyuyordur." Çenesi titredi. "Dün üstünü ben örttüm, uyuyordur!"
"Kollarımda öldü diyorum!" Devran daha fazla dayanamadan sesini yükselttti. Bu kez ikiside gözleri dolu bir şekilde birbirlerine baktılar.
"Nolayi!" Cafer sesleri duyar duymaz odaya daldı. Gördüğü manzara öncesinde yabancıydı ancak annesine baktığında göğsüne acı saplandı. Bir eli destek arar gibi kapının pervazına tutundu.
Daha kimse bir şey söylememişti ama annesinin o yüzünün solgun hali yüreğini yaktı. Gözleri Hafize'nın üstüne örtülen batanniyeye indi. Bir hareket bekledi. Ama annesi nefes almadı. Cafer annesinin öldüğünü bir battaniyenin hareketsiz halinden anladı.
"Cafer neler oluyor?" Hafsa mutfakta duyduğu bağırış sesinin ardından arka odaya koşmuştu. Onun peşinden Süleyman ve Zahir takip etmişti.
Arka arkaya odaya girdiklerinde olan biteni anlamaya çalıştılar. "Dün ben örttüm üstünü, iyiydi," Dedi Yavuz kekeler gibi çıkan sesiyle. Devran dolu gözleriyle onu kendine çekip yüzünü omzuna gömdü. Yavuz dolu gözlerle abisinin arkasında kalan ve yatakta hareketsiz yatan annesini izledi. "Abi, uyuyordur."
"Yapma Yavuz." Fısıldadı. "Kollarımda verdi son nefesini." Devran'ın ağzından çıkan cümle her şeyi net açıklarken Hafsa hızla eliyle ağzını kapattı.
Yatakta yatan kadın artık uyanık değildi.
"Olmaz.'" Başını iki yana sallayarak Devran'ın kollarından hızlıca ayrıldı. Yatağa doğru koşar adım yürüyüp oturdu. Avuç içleri anında annesinin soğuk yanaklarını buldu. Hiç üşümediği kadar üşüdüğünü hissetti.
"Anne," Ağlamaya hazır bir hali vardı. "Anne uyan, yapma. Daha dün konuştuk, iyi olacağım dedin. Allah için uyan, yapma." Her saniye sesi biraz daha boğuldu. Cafer'de daha fazla orada durmadan yürümek istediğinde Devran onu durdurdu.
"Yapma, Cafer. Aklımı kaçırtmayın bana yapma." Çaresizce konuştu. Cafer şoktan dolan gözlerini abisine dikti.
"Abi annem," Sözünü bitiremeden Devran ona sıkı sıkı sarıldı.
"Biliyorum, oğlum. Biliyorum." Gözlerini sıkıca kapattı. "Biliyorum, yanıyor yüreğin." Cafer daha fazla kendini tutamadan ağlarken diğerleri bile onu ilk kez böylesine içli içli ağlarken gördü.
Süleyman'da onlardan aşağı kalır yanı yoktu ve Zahir'in de gözünden birkaç damla yaş akmıştı.
"Uyan," Dedi Yavuz çaresizliğe boğulurken ve alnı annesinin göğsüne düşerken omuzları hıçkırıklarla titredi. Bu kadar hızlı kaybetmeyi beklemiyordu. Daha dün annesini görmeye gelmiş ve bir gece içinde onu kaybetmişti.
"Yavuz." Hafsa hıçkırıklara boğulan sesiyle yatağa yaklaştı. Hafize hanımın solgun yüzüne bakarken gözlerinden yaşlar aktı. Elleri Yavuz'un titreyen omuzlarına tutundu. Başını eğerek yanağını omzunun arkasına yasladı.
"Hafsa, niye?" Eli annesinin üstüne örtülen çarşafı sıkarken ağlamaya devam etti. "Niye ulan niye..niye bu kadar erken? Niye?"
"Yapma nolursun yapma." Elleri Yavuz'un omuzlarına biraz daha asıldı. Her kelimesinde sesi daha fazla titredi.
"Nefesi yok, Hafsa. Annemin nefesi yok." Hissettiği sıcak nefes bu kez yoktu. Ağır bir şeyin yokluğunu yaşıyordu ve bu yokluk asla dolmayacak bir şekilde kalbinde yer edinmeye başladı. "Annem öldü benim. Hafsa, kalbimde ateş
var. Geç kaldım." Kendi kendine sayıkladığının farkında değildi.
"Kalbimde çok büyük bir ateş var. Geçmeyecek. Nasıl geçsin? Geçmeyecek. Yetim kaldım." Hafsa bu kez ona ne söyleyeceğini bilemedi. Tek yapabildiği ona sarılıp birlikte ağlamak oldu.
O gün odada herkes dakikalarca ağlayıp kendilerince vedalaştılar. Hiç geri gelmeyecek birisi için. Ve Yavuz Payidar bir kez daha her şeye geç kaldığını hissetti.
Hep olduğu gibi.
🌊
2 Hafta sonra.
Hafsa Payidar.
Üstüme aldığım şalı biraz daha omuzlarıma çekerek başımı yaslandığım kapı pervazına doğru eğdim. Göğsüm sesli bir nefesle kalkıp indi. Arka bahçede tek başına oturan Yavuz'u izledim. İki hafta önce Rize'den Trabzon'a dönmüştük. Hafize hanımın cenazesi burada gerçekleşmiş ve Mahir Payidar'ın yanına aile mezarlığına gömülmüştü.
Herkes cenazeye katılmış hatta Hafize hanımı sevenlerde gelmişti. Epey kalabalıktı ancak cenazeden beri Yavuz'un ruh halini beğenmiyordum. Sadece Yavuz'un değil Cafer'in de hali hâl değildi.
Devran desek onu ne hissettiğinden emin değildim ama tek bildiğim fazlasıyla üzgün olup kardeşlerinin yanında olmaya çalıştığıydı. Bu süreçte kimseyle konuşmamış o geceye dair tek bir soruya bile cevap vermemişti. Tek bildiğimiz Hafize hanımla muhtemelen konuşmuştu ve bu konuşmanın ardından annesi hayata gözlerini yummuştu. Bu onun için ağır olmalıydı ama anlatmamayı seçiyordu. Narin bile onunla bu konuyu konuşmaya çalışmış, Devran Özlem'i bahane ederek geçiştirmişti.
Cafer sanırım iyi bir ruh halinde değildi. Eski neşesi yoktu. Süleyman bile onu güldürmeye çalışıyor Cafer sahte bir tebessümle onun şakalarını geçiştiriyordu. Zahir abide Cafer'in bu kasvetli halinde sadece yanında olmaya çalışıyordu. Abim bile bana daha önce Cafer'i hiç böyle görmediğinden bahsetmişti. Annesini kaybetmişti ve bunları yaşamak kolay değildi.
Abim onu anlıyor ve her an yanında olmaya çalışıyordu. Her ne kadar kavgalı olsalarda Nisa Hafize hanımın durumunu öğrenir öğrenmez buraya gelmiş hatta buraya yerleşmişti diyebiliriz. Cafer iyi olana kadar onun yanında olmak istiyor ama Cafer her fırsatta ondan kaçıyordu. Sanırım bu Payidar erkeklerde genetikti. Üç kardeş aslında bu huyları çok fazla benziyordu. Bazı şeylerde susuyor acılarını içlerinde yaşamayı seçiyordular.
Yavuz'un bu hali içimi acıtıyordu. Her an benimle ilgileniyor iyi olduğumdan emin oluyor ne zaman yalnız kalsa kendi içine kapanıyordu. Bu yüzden elimden geldiğince onun yanında olmaya çalışıyordum. Daha fazla burada durmak istemediğim için adımlarımı bahçeye atarak dışarı çıktım. Ay ışığı dışında bahçeyi aydınlatan tek ışık lamba olabilirdi ama Yavuz onu açma gereği duymamıştı.
İyice oturduğu sandalyeye yaklaşıp kollarımı arkadan boynuna sardığımda hafifçe kıpırdandı. "Hafsa?" Dedi sesi dalgınlıktan uzaklaşırken.
"Üşümedin mi burada? Hava soğuk." Eli göğsüne yaslanan elimin üstüne yaslandı ve hızlıca bir öpücük kondurup dilini damağına vurdu.
"Yok." Başını çok az sağa çevirdiğinde yüzüm görüş alanına girdi. Çenem omzuna yaslanmıştı. "Uyumadın mı?"
"Sensiz uyumam." Nazik bir tebessümle konuştum. "Beni yatağa bırakıp kaçtın." Dudaklarında sakin bir gülüş seğirdi. Asla gerçeği yansıtmadı. Günlerdir gerçek bir gülüş bile yüzüne yansımıyordu.
"Hava almak istedim." Dedi.
Bu yorgun halleri beni üzüyordu. Ondan bir anda iyi olmasını bekleyemezdim biliyordum bu yüzden biraz olsun acısını geçirmek istedim. "Sen neden uyumadın?"
"Uykum kaçtı." Hafifçe omuz silktim ve kollarımı yavaşça boynundan ayırıp yanından dolaştım. Onunla karşı karşıya olan sandalyeye oturdum. Geri yaslandım.
Karnım biraz daha belirgin hale geldiği için artık oturur oturmaz yaptığım tek şey geri yaslanmak oluyordu. Kendimden habersiz avucum direkt karnıma yaslanıyordu. Sanırım bizim afacanlar yavaş yavaş büyüyor ve dünyaya gelmek için sabırsızlanıyordu.
Bunu her yaptığımda Yavuz'un sevgiye karışık hareleri karnıma iniyor sonra yüzüme çıkıyordu. "Rahat mısın?" Sorusu yüreğimi ısıttı. Başımı salladım. İkna olmamış gibi sağ sandalyedeki küçük yastıklardan birini aldı.
"Gerek yok," Desem bile ayağa kalkarak onu sırtıma yerleştirmek istediğinde hafifçe öne eğildim ve ona izin verdim. "Teşekkür ederim."
"Teşekküre gerek yok." Geri yerine oturmadan önce sandalyesini iyice önüme çekti ve eğilip karnıma bir öpücük kondurdu. "Sancın filan yok değil mi?" Bir elim kalkıp alnına düşen saçları geri iterken sesimi sevgi sardı.
"Yok, iyiyim." Her ne kadar kendisi iyi bir durumda olmasada hâlâ benim iyi olup olmadığı soruyor benimle ilgileniyordu. "Sen?"
"Boşver beni." Geçiştiren bir sesle fısıldadı ve dalgın dalgın karnımı okşadı.
"Seni boşvermem." Kendi derdini bana yüklemeyi seven birisi değildi ama bende onun kendini sessizleştirmesinin taraftarı değildim. "İyi misin?"
"Alışıyorum." Bakışları yavaşça yüzüme çıktı ve harelerindeki yorgunluk gün yüzüne çıktı. "Biraz zor geliyor alışmak, ama başka çarem yok."
Hâlâ annesini kaybettiğine inanamıyordu. Son zamanlar yaşadığı her şey o kadar üst üste gelmiştiki iki hafta geçmesine rağmen bazı şeyleri algılamak ona zor geliyordu.
"Benden kaçma olur mu?" Dediğimde sertçe yutkundu.
"Senden kaçmıyorum." Bu düşünce ona yabancıydı. Ama farkında olmadan benden kaçtığını göremiyordu. "Sadece,"
"Sadece acını bana yansıtmak istemiyorsun. Biliyorum." Bu kez iki elimle yüzünü avuçlarım arasına aldım. "Ama bu acıyı biliyorum, Yavuz. İnsanı çaresiz bırakır. Sessizleşirsin, bir şeyler boş gelir. Her şey bitmiş gibi gelir. Bana da öyle gelmişti." Her duygusunu nasıl hissettirdiğini anlattığımda yüz hatları yumuşadı.
"Sen nasıl başa çıktın?" Gerçekten bunu bilmeye ihtiyacı vardı. "Söylesene güzel karım, bir yolu var mı?" Birkaç saniye yüzünü sakince izledim. Buna bir cevabım vardı.
"Bir yolu var." Kaşları hafifçe çatıldı.
"Nedir?" Gözlerim kısa bir an gökyüzüne kaydı ardından geri onun yüzüne indi.
"Gel benimle." Sandalyeden kalkarak hızlıca elini tuttum. Bir anlam veremedi. Birlikte bahçede ileri bir ağacın yanına doğru yürüdük. Daha doğrusu onu peşimden sürükledim.
"Otur." Yeri gösterdiğimde anlamayarak bana baktı.
"İlk ben mi oturayım?" Onaylar bir ses çıkardım.
"İlk sen otur, sana yaslanacağım. Bu iki çocukla yere uzanırsam çok zorlanırım maalesef seni yastık gibi kullanmak zorundayım sevgili kocam." Ciddi ciddi bunu düşündüğümü farkettiğinde güldüğünü duydum. Söylemeliyim ki günler sonra onun sesinden ilk kez böylesine sıcak bir gülüş duydum.
Başarmanın verdiği hisle hızla ona baktım. Gözlerinin kenarı yine kırışmış gamzesi ortaya çıkarken çoktan yere oturmak için hareket etmişti. Onun bu halini izlemek öyle hoşuma gittiki o ciddi halimi bir kenara bıraktım. Yüzünü güldürmek için her şeyi yapardım.
"Gel bakalım." Sırtını ağaca yaslayıp kolunu kaldırarak bana kendi yanında bir yer açtı.
Dikkatlice yere oturdum ve yerde geri çekilerek kolunun altına yerleştim. Başım anında göğsüne yaslanırken bacaklarımı öne uzattım. "Gökyüzüne bak." Bir eli saçlarımda dolanırken eminim bakışlarını gökyüzüne dikmişti.
"Baktım?" Hâlâ hiçbir şey anlamıyordu.
"Yıldızları görüyor musun?" Dediğimde boğazından onaylar bir mırıltı çıkardı.
"Şu yanıp sönen yıldızları görüyor musun?" İşaret parmağımla yıldızları gösterip bir çocuk edasıyla başımı çevirip yüzüne baktım. Suratını meraklı bir bakış sararken çok az başını salladı.
"Görüyorum."
"İşte o benim annem." Ağzımdan çıkanlarla kaşları havalandı.
"Nasıl yani?" Anlamaya çalışan bir sesle sordu.
"Öyle kabul ediyorum. Annemde yıldızlar kadar güzeldi." Hevesle ona anlatmaya başladım. "Her gökyüzüne bakıp yanıp sönen bir yıldız gördüğümde annemi hatırlarım. Onunla konuşurum. Çünkü annemde öyleydi, umut gibiydi. Yıldızlarda öyle umut gibi."
Bu fikir hoşuna gitmiş gibi deminden beri boş baktığı gökyüzü sanki bir anda anlam kazanmaya başladı. Bakışlarında bir şeyler değişti. "Benim annemde oralarda bir yerlerdemidir?" Sourusuyla tebessümüm daha yumuşak bir şeye dönüştü.
"Oradadır." Nazik sesimle konuştum. "Seni görüyordur, eminim." Göğsü sesli bir nefesle kalkıp indi.
"Bunu bilmek iyi geldi." Öyleydi. Ona öğrettiğim bu oyun belliki bana iyi geldiği kadar ona da iyi gelmişti.
"Ama umut hissetmek için gökyüzüne bakmam." Nefesi kulağıma çarptı. "Ben umut hissetmek için sana bakarım, sevdam. Sen umut gibisin." Sözleriyle hızlanan kalbimi hissettim.
Başımı ona doğru çevirdiğimde onun zaten gökyüzünden bakışlarını ayırıp bana baktığını hissettim. "Bir çok şeye dayanma nedenimsin. Bu hayata dayanma nedenimsin. Sen benim en büyük sebebimsin, Hafsa. Yıkıldığımda kalkmak için bana uzatılan elsin." Eli kalktı ve baş parmağı çene hattımı okşadı.
"Sensiz bu karadeniz düşman olur bana." Eğer ben onun hayatında olmasaydım toparlanmak için bir sebebi olmaz en dibe batardı. Bana söylemek istediği buydu. Gözlerime yaşlar dolarken gülümsedim.
"Peki ben varken?" Dediğimde bakışları derinleşti.
"Sen varken her şey güzel, sen varken ben bana düşman değilim." Her kelimesinde canım yandı.
"Sen sana düşman mısın, Yavuz?"
"Değilim." Fısıldadı derin bir sesle. "Bana öğrettiğin en güzel şeylerden biride bu, kendimi nasıl severim öğrettin." Kendine duyarsız olduğu zamanlar geride kalmıştı. Onu görmedikleri her an için herkese kızmıştım. En önemlisi Yavuz kendini her görmezden geldikçe ben ona savaş açmıştım.
Çünkü onun daha fazla kendine sevgisiz olmasını istememiştim. Kendini sevmeliydi. Muziği sevmeliydi. Geçmişi sevmeliydi. Acılarla barışmalıydı. İzlerini sevmeliydi. En önemlisi, Yavuz geçmişte bıraktığı o yaralı çocuğa bir kez olsun sarılmalıydı. Sanırım bunu başarmıştım.
Sanırm artık Yavuz kendine sevgisiz değildi.
Öne eğilip dudaklarımı dudaklarına yasladığımda anında dilinden dökülen memnuniyet dolu bir iniltiyle gözleri kapandı. Bir elini belimde hissederken bende gözlerimi kapattım. Vakit kaybetmeden bana karşılık verdiğini tuttuğu nefesinden ve dudaklarının hareketinden anladım. Birkaç saniyemiz böyle geçtikten sonra gözlerimi açtım. Bunu hissetmiş gibi o da usulca kirpiklerini araladı.
"Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi?" Diye fısıldadığımda huzurlu bir tebessüm dudaklarını sardı.
"Bundan iyi bildiğim hiçbir şey yok." Alnı alnıma yaslandı. "Umut ışığım."
Güldüm. "Sevdam.."
"Öyle. Senin sevdan." Günler sonra biraz olsun mutluydu.
"Benim." Sesim sahiplenme tınısına sahipti. "Başkalarının değil."
"Halt eder başkaları." Sesinde yine o çocuk emaresi belirdi. "Bir karıma, bir sana." Bir bana.
Bir bana aitti.
🌊
Yazar.
Devran Özlem'i yatağa bıraktıktan sonra üstünü örttü. Dakikalarca koltukta ona masal okumuştu.
En sonunda uyuduğunu farketti ve kızını yatağına yerleştirdi. Onun tamamen güvende olduğundan emin olduktan sonra odadan çıkmak için arkasını döndüğünde Narin'i kapıda farketti.
"Uyudu mu?" Diye sakin bir sesle sorduğunda, Devran sadece başını salladı. "Yine beni beklemediniz."
"Sanırım ona masal okumamı çok seviyor." Diyerek kapıya yürüdü ve Narin ile birlikte odadan çıktı.
"Öyle, çok seviyor." Narin koridorda Devran'ın yanında yürürken gözucu onun halini izliyordu. "Tüm gün seni bekledi." Devran bunu zaten biliyordu ve bilmek onu mutlu ediyordu.
"Biliyorum anlattı." Fazlasıyla durgun hali Narin'i rahatsız etti. Bir şeyler sormak istedi ama o an Devran'ın telefonu çaldı. Elini cebine atarak onu hızla çıkardı. Arayan Süleyman'dı. Dakikalar önce yabancı biri tarafından onu aradıklarında kendi gidememiş neler olduğunu öğrenmesi için Süleyman'ı göndermişti.
"Kim?" Dedi Narin. Aynı anda ikisininde adımları durdu.
"Süleyman." Telefonu açarak kulağına götürdü. Taner ile ilgili bir sorun çıkmıştı bu yüzden neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. "Efendim, Süleyman?"
"Adrese gittim abi kafe gibi bir yerdi bir adam vardı. Beni açık açık tehdit etti. Ya Taner'e daha fazla zarar vermeyin bitirin bu işkenceyi dedi ya da bizimle uğraşacaklarını söyledi." Sesli bir nefes verdi. "Dün Taner'i fena dövmüşsün. Hastanelik olmuş yetişmezse ölecekmiş dayısının kulağına haberi ulaşmış. Kim göndermiş bilmiyorum ama bir şekilde yapmış." Narin duyduklarıyla yutkundu.
Gözleri Devran'ın yüzünde dolanırken korku hissetti. Tekrar aynı şeyler yaşanır korkusu.
"Gebersin it." Devran soğukkanlı bir şekilde konuştu. Ara sıra, en çokta İshak'a ihtiyaç duyduğu anlar gider Taner'e bunun bedelini ödetirdi. Dün gece biraz aşırıya kaçmıştı. "Hiçbir şeyi bitirmeyeceğim. O şerefsiz-"
"Ne demek bitirmeyeceğim?" Narin'in sesi onun sözlerini kesti. Karşısındaki kadının gözlerinde saf bir öfke ve kırgınlık gördü. Bir an duraksadı ve konuştu.
"Süleyman. Eve gel konuşuruz." Telefonu kapatarak geri cebine koydu. Narin'e bakan gözleri sakin bir ifadeye büründü. "Sinirlenme, Taner'i içeride çıkaramam biliyorsun."
"İçeriden çıkarmana gerek yok. Senden bunu istememişler senden zararı durdurmanı istiyorlar." Devran'ın kaşları havalandı.
"Durdurayım mı?" Başını iki yana salladı. "O adama benden kardeşimi aldı. Hiçbir şeyi durdurmam. Çekecek, acısını çekecek."
"Hiç değişmeyeceksin değil mi, Devran?" Soruyu sert bir sesle sorduğunda kendine engel olamadı.
Devran bir an duraksadı. "Anlamadım?"
"Hiç değişmeyeceksin. Hâlâ birilerini hayatımıza musallat ediyorsun. Sana bir şans verdim o şansın içine etmeden durmayacaksın değil mi?" Aşağlar bakışları Devran'ın üstünde dolandı. "Sen değişmezsin." Arkasını dönerek odasına yürüdüğünde Devran birkaç saniye onun arkasından bakakaldı.
Gözleri bir an için yere indi. Narin'in dilinden dökülen her sivri kelime o an için mantıklı gelmeye başladı. Bir yerde kardeşinin katili vardı diğer yerde ona ikinci şansı veren bir kadın. Bu kez gerçekten korktu. Bir kez daha intikamının gözünü kör etmesinden korktu.
Elleri iki yanında yumruk olurken hızlı adımlarla Narin'in odasına yürüdü. Kapıyı aniden açarak içeri girdiğinde pencereye yaklaşan Narin hızla kapıya dönerek yerinde irkildi. "Ne yaptığını sanıyorsun sen!"
"Hiçbir şeyi mahvetmeye çalışmıyorum." Yüreği acıyordu ve bunu dile getirmeye çalıştı. "Kardeşimi kaybettim ben. Canımı yaktılar canlarını yakıyorum hata mı bu?" Narin onun sorusuyla yutkundu. Mavi hareleri acıyla önündeki adamı izledi.
"Hata." Başını salladı. "Senin intikamın hep hata Devran. İshak'ı kaybetmek hepimizi yaraladı evet sonuna kadar hakkın. Ama o hakkın bizi yine senden silecek." Onun her kelimesinde biraz daha sarsıldı.
"Dikkatli davranırım." Dediğinde Narin'in bakışlarında inanmaz bir hayal kırıklığı belirdi.
"Benim bir kızım var Devran. Her şeyden uzak tutmaya çalıştığım bir kızım var. Senin dikkatine sığınıp ömrümü bir korkuyla sürecek değilim. Eğer yine birilerine savaş açacaksan söyle hayatından defolup-" O daha cümlesini bitirmeden Devran öne bir adım atarak avuç içini onun dudaklarına yasladı.
"Hiçbir yere gitmeyeceksiniz. Bu saatten sonra olmaz. İzin vermem." Sesi sertti ama gözlerinde yalvaran bir bakış vardı. "Olmaz." Elini uzatıp Devran'ın elini nazikçe itekledi.
"O zaman yapma." Fazlasıyla çaresiz çıktı kelimeler dudaklarından. "Dur artık. Bırak o cehennem çukurunda çürüyüp gitsin daha fazla zarar verme. Bir intikam peşinde dolanma Devran bu kez seninle konuşma zahmetine bile girmem." Gözlerine keskin bir bakış erişti. "Çeker giderim. Haberin bile olmaz. Kızımıda alır giderim."
Eli yanına düştü. Karşısındaki kadına bakarken çenesi kasıldı. Verdiği kararın ondan bir şeyler götüreceğini biliyordu. Bir yerde İshak'ın katili vardı. Ona zarar vermek için her şeyi yapmak istiyor canının acısı dinene kadar o adamı mahvederek öldürmek istiyordu. Diğer yanda Narin vardı.
Sözünün eri bir kadındı. Çeker giderdi. Devran bunu biliyordu, zar zor ondan aldığı bu şansı mahvetmesine bile gerek kalmazdı. Yaptığı en ufak bir hata Narin'in çekip gitmesini sağlardı.
"Öyle olsun." Dedi Devran. Narin onun bu sözleriyle afalladı. Çekip gitmesine göz mü yumuyordu?
"Gideyim yani?" Her ne kadar istemesede canı acıdı. "Yapacaksın bunu? Alacaksın o intikamı?"
"Git demedim." Bir adım daha ileri atarak başını çok az eğip Narin'in yüz hatlarını izledi. "Öyle olsun dedim. Sen ne dersen o olsun dedim."
Narin duydukları karşısında sert bir şekilde yutkundu. Devran'ın onu yarı yolda bırakmasına öylesine alışmıştı ki ağzından çıkan her kelime ikisinide yaralar sanıyordu. "İshak'ın intikamından vaz mı geçiyorsun?"
Devran sesli bir nefes verdi. Birkaç saniye olan biten her şeyi düşündüğünde omuzlarında fazlasıyla ağırlık hissetti. İshak'ı bu adamın tek bir kurşunuyla kaybetmişti. Ona bir söz vermişti kanını yerde bırakmayacağını söylemişti. Ama İshak'da ondan kendini daha fazla yaralamamasını istemişti.
İshak yazdığı o mektupta Devran'a mutlu ol demişti. Ve Devran'ın tek mutluluğu sevdiği kadınla kızıydı. "Zarar vermeyeceğim. Dediğin olsun, Narin. Hayatımıza kimseyi karıştırmayacağım."
"Ciddisin." Hâlâ inanamıyordu.
"Bana bu kadar çok mu inanmıyorsun?" Devran sevdalı olduğu kadının böylesine ona inamsız olduğunu her gördüğünde acı hissediyordu. "Vazgeçtim diyorum."
"İnanmıyorum." Başını iki yana salladı. "Sen durmazsın, Devran. Senin ateşin acın dinmedikçe durmazsın." Devran, Narin'in bu düşünceleri için onu suçlayamadı. Bunun sebebi kendisiydi. Ona böylesine inamsız olmasının tek suçu Devran'ın kalbinde saklıydı.
"Ne yapsam inanırsın?" Diye sorarken fazlasıyla ciddiydi.
"O adam her kimse gidip Taner'e dokunmayacağını söyleyeceksin. Hatta bende geleceğim. Bende orada olacak her birini dinleyeceğim." Devran'ın kaşları havalandı.
"Gidip birde özür dileyeyim mi, Narin?" Alayla güldü. "Birde seni götüreceğim, düşmanın inine sevdiğim kadını götüreceğim? Yok öyle dünya. Kendim gider söyleyeceğimi söyler gelirim."
Narin gözlerini kısarak başını dikleştirdi. "Geleceğim sana inanmıyorum."
"Narin beni delirtme, adamların ne yapacağı belli değil. Ya konuşmak için gelmezde bir tuzak kurarsa? Hayatta olmaz." Gözlerini kırpıştırdı.
"Tuzak kururlar mı?' Diye sordu.
"Olabilir." Dedi Devran.
"O zaman sende gitme, tuzağa düşersin." Sesinde endişe vardı.
"Bu da bir ihtimal." Onun endişesini farketmedi.
"Kötü bir ihtimal." Dedi Narin. Devran anında odada gezdirdiği gözlerini onun yüzünde durdurdu. Kaşları çok az havalandı.
"Endişelendin mi sen?" Narin hızla yutkundu ve ona arkasını dönerek omuz silkip pencereye yürüdü.
"Adamla telefonda konuş, yanına gitme. Hani vurulursun filan kızımıza ne derim sonra? Olmaz." Devran onun arkasından bakarken gözlerini alaycı bir bakış sardı.
"Öyle olsun."
"Bunu da kabul ediyor musun?" Diye sordu Narin camdan dışarı bakarken. Devran küçük bir tebessümle ellerini cebine soktu ve camın önünde duran kadının yanına yürüdü. Hemen onun sağında yer alarak başını salladı.
"Sen ne dersen, bundan sonra ben kabul ediyorum. Tek kelime etmeyeceğim. Hayır demeyeceğim, senden, sizden geçmeyeceğim Narin." Başını omzuna çevirerek onu izleyen iki çift mavi göze baktı. "Senin dilinden çıkan benim için emirdir. Başım gözüm üstüne." Narin'in yüz hatları usulca yumuşadı.
Gözlerini geri camdan dışarı çevirdi. Saçları önüne gelerek dudaklarında beliren küçük tebessümü gizledi. Yanı başında duran adamdan hep gülüşünü gizledi. Bugünde olduğu gibi. Ama Devran önlerindeki camın yansımasından onun canını yakacak kadar güzel olan gülüşünü sezdi.
"Kızımız doğduktan sonra ikinci sıraya geçtin." Dedi Devran derin sessizliği bozarak. Narin hızla anlamayarak ona baktı.
"Hangi konuda?" Devran'ın dudağının sağ kenarı yukarı kıvrıldı.
"Gülüşünün güzelliği konusunda." Kalbi usulca hızlandı. Seneler geçse bile bu adamın sözüyle çarpan bir kalbe sahipti.
"Gülüşüm sence hâlâ güzel mi?"
"Hiç aynaya bakmıyor musun?"
"Bilmem." Hafifçe omuzlarını kaldırıp indirdi. "En son ne zaman kalbim gerçekten mutlu oldu hatırlamıyorum." Hatırlıyordu ancak bunu söyleme gereği duymadı. Eskiyi ve Devran'la mutlu olduğu zamanları hatırlıyordu.
Devran onun kurduğu bu cümlenin ardından binbir parçaya ayrılmış hissetti. Ceplerine soktuğu elleri yumruk oldu. Biliyordu. Sevdiğinin yüzünden gülüşü silen kendisiydi.
"Güzel." Derin bir sesle konuştu. "Senin kederin bile güzel, Narin. Kederine yansıyan gülüşün bile güzel. Ama ben mutluluğunu tercih ederim."
"Umarım onu tercih edersin, Devran." Dedi Narin hiç acımadan. Her ne kadar kelimeler can yakıcı olsada tek bir şey istiyordu.
Mutlu olmayı.
Gerçek anlamda mutlu olmayı.
Bunu başaracak mıydı bilmiyordu ama öyle olmasını umuyordu.
Dakikalar biraz daha geçti. Alt katta mutfakta tek başına oturup boş boş masayı izleyen Cafer içeriye Nisa'nın girdiğini gördüğünde yerinde hareketlendi. Son iki haftadır Nisa bir an olsun onu yalnız bırakmıyor ama Cafer köşe bucak ondan kaçıyordu.
Yine aynı şeyi yapmak için ayağa kalktığında Nisa bu kez onun karşısına geçti. Bir an duraksadı bakışlarını kaçırarak sağa hareket ettiğinde Nisa onun hareketlerini tekrarladı. Bu kez sol tarafa doğru aynı şeyi tekrarladılar.
"Çekilece misun?'
"Hayır." Onun açık inarkıyla Cafer hızlıca sağa hareket etti ama Nisa aynı hızla onu takip etti.
"Nisa." Dedi uyaran bir sesle.
"Cafer." Dedi Nisa nazik sesiyle.
Cafer sıkıntılı bir nefes verdi.
"Konuşalım mı?" Dedi bu sefer Nisa. Cafer onun bu istekli sorusuyla yerinde kaldı. Kıyamayan bakışları Nisa'nın yüzüne tırmandı.
"Yeri olduğunu düşünmeyrum."
"İki haftadır benden kaçıp duruyorsun. Çok sessizsin." Son günlerde Cafer'in böylesine içine kapanması onu endişelendirmeye başlamıştı.
"Sessiz olmamam içun bir sebep yok."
"Lütfen konuşalım." Daha fazla Cafer'in ondan kaçmasını istemiyordu. "İki dakika." İkna etmeye çalışan sesine Cafer daha fazla karşı koyamadı.
Biraz daha buna devam edemeyeceğini biliyordu. Geri sandalyesine oturdu. Sessiz kabulü Nisa'nın yüzünde tebessüme sebep oldu. Bir sandalye çekerek o da oturdu. İlk önce Cafer konuşur diye bekledi. Ama karşısındaki adamın sessizliği belli ki devam edecekti.
"İyi misin?" Dedi.
Aklına ilk soru bu geldi. Çünkü Cafer iyi gözükmüyordu. "Çalişayrum."
"Hafize hanım.." Nisa bir eliyle öne gelen saçını kulağının arkasına geçirdi ve dirseklerini masaya yasladı. "Bu konuyu belki hiç konuşmak istemiyorsun ama içine atma, Cafer." Bakışları yumuşadı.
"İçume atacağum bir şey yok." Biraz olsun sert tavrı yumuşadı. "Farkindayum. Annemi kaybettum. Canim yanayi ama aluşurum." Acısı geçmeyecekti belki ama alışmaya çalışacaktı.
Hâlâ gözerinin önünde annesinin o hali vardı ki bunu her hatırladığında kalbi sıkışıyordu.
"Çok zor," Kendi kendine konuşuyordu sanki. "Ama bir şekil aluşacağum." Nisa onun bu çaresiz halini gördükçe biraz daha kedere gömüldü.
Elini uzatıp Cafer'in masanın üstünde duran elini tuttu. "Bu konuda sana teselli edecek sözler söyleyemem. Çünkü nasıl bir his olduğunu bilmiyorum." Kendi annesinin şu an ne halde olduğunu bile bilmiyordu. Yaşıyor muydu yoksa ölmüş müydü haberi bile yoktu ve bilmek istemiyordu. "Ama buradayım. Yani senin için bir anlam ifade ederse, ben burdayım, Cafer."
Cafer kendi eline yaslanan ele baktı. O an kendine karşı bir öfke hissetti. Sıkıntıyla göğsü kabardı. "Saa onca laf etmeme rağmen yine peşumde dolanıp kaç gündür beni yalnız bırakmaysun."
Nisa anlamayarak kaşlarını çattı. "Sen bu yüzden mi benden kaçıyorsun?"
"Bilema öyle." Bakışlarını kaçırdı. "Nasi özür dileyeceğumi bilemedum." Nisa onun bu çocuksu hallerine hafifçe güldü.
"Birde benden özür dilemenin yollarını mı düşündün?" Cafer usulca başını salladı.
"Hayvanın önde gidenu gibu davrandum." Kaşları altından mahçup bir şekilde Nisa'ya baktı. "Söyleduğum her kelime yanlıştı. Ama dellendum. Ne edeyum? O Nevzat itini görünce tepem atayi." Sesini kıskançlık sarmıştı.
"Sen..kıskandın mı?" Nisa bunu gerçek anlamda yeni farkediyordı.
Cafer gözlerini ona dikerek omuzlarını düşürdü.
"Nisa ben seni çok kıskanayrum. Farketmedun mi?" Nisa sert bir şekilde yutkunarak başını iki yana salladı. Ardından ifadesini hüzün sardı.
"Bana aşık mıydın?" Ani sorusu Cafer'i bozguna uğrattı. "O gün bir cümle kurdun, yine onu koluma takıp karşına çıkmamla ilgili. Sen bana aşık mıydın, Cafer?" O an öfkeden hiçbir şey anlamamıştı. Ama daha sonra evinde oturup kara kara düşünürken bazı şeylerin farkına varmıştı.
Cafer'in bu öfkesi boşa değildi.
"Öyleydum." Senelerdir itiraf edemediği duygularının bir gün böylesine basit bir kelimeyle dilinden döküleceğini hiç düşünmemişti.
"Söylemedin." Gerçekten merak etti. Sebebini merak etti.
"Söylenur mi?" Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Sen baa dost diyidun ben saa kalkıp sevgiden bahsedeyum? Olur mi? Olmazdi."
Nisa bu konuda ona haksızsın diyemedi. Çünkü o zamanlar sadece Cafer'i bir dost gibi görüyordu. Aklı ve fikri tamamen Nevzat'ta olduğu için başka kimseyi gözü görmüyordu. Ve zaman ona bazı şeyleri göstermişti. Nevzat en kötü seçimdi.
"Sevgiden bahsetsene bana." Dedi Nisa topladığı cesareti eşliğinde. "Ben sevgiye dair bir şey bilmiyorum, Cafer." Cafer'in kara gözlerinde bir şeyler titreşti.
"Bu bi aşk itirafi filansa kalbim hızlanayi." Gözleri kısa bir an kendi göğsüne indi. "Sanirim durmaya niyeti yok eğer itirafsa söyle oğa göre heycenalanacağum."
"Aşk itirafı mı?" Hızla yutkundu. "Ben sadece.."
"Valla öyle." Kaşları havalandı. Nisa'nın kızaran yanaklarına baktı. "Sen baa aşuk musin, Nisa?"
"Cafer pat diye sorulur mu!" Nisa hızla sandalyeden kalktı ve ona arkasını dönerek tezgahtaki bardağa su doldurmak için sürahiyi aldı. Söylediği şeylerin şokunu daha kendisi atlatamamıştı. Soğuk suyu hızla kafasına dikerek içti.
"Pat diye sorulur." Cafer onun bu hallerini hayretler içinde izliyordu. "Lokma dağutacağum."
Nisa ağzındaki son yudumu tükürmemek için zor durdu ve onu yutarak Cafer'e döndü. "Yok artık."
"Ne yok artık?" Cafer sandalyesinden kalktı. Tezgahın yanında duran Nisa'ya yaklaştı ve tam karşısında durdu. "Baa aşk itirafi ettun gümüşhane kızi, önce şükür namazi kılacağum sonra lokma dağutacağum."
"O kadar mı?" Dedi Nisa sesi yumuşarken.
"Utanmasam banka hesabumdaki tüm parayi hayir niyetune dağutacağum." Bu fikiri gayet ciddi bir şekilde söylediğinde Nisa'nın gözleri genişledi.
"Yok sen gerçekten delirmişsin. Hızını alamayıp her şeyi sat istersen?"
"O da bir seçenek-"
"Cafer." Dedi uyaran sesiyle. "Sakin oluyoruz ve yavaştan alıyoruz." Henüz bazı şeyleri idrak etmeleri için zamana ihtiyaçları vardı.
"Ben senelerdir yavaştan alayrum, Nisa." Dedi Cafer ancak bu kez sesinde alaydan çok hasret yer edindi. "12 sene kadar olayi. Daha fazla yavaştan alacağumi sanmayrum." Bir adım daha Nisa'ya yaklaştı. Elleri onun iki yanında tezgaha yaslandı. Yüzüne yaklaştı. "O yüzden baa yavaş ol deme."
"Cafer beni öpersen sana tokat atarım." Nisa ilk kez onu kendisine bu kadar yakın hissetti. Ve bu yakınlık yanaklarının alev almasına sebep oldu.
"İznun olmadan seni öpmem." Bakışlarında nadiren gözüken bir sevgi vardı. Ya da sadece Nisa'ya bakarken ortaya çıkan bir sevgi. "Ama saa aşuğum, Nisa. Hemda deli gibu." Göğsü sesli bir nefesle kalkıp indi. "Bu itiraf yüreğumde kullenmiş gibiydi. Ama bugün söyleduğin şeyler..sanırım o külleri tekrar yaktu."
Her kelime Nisa'nı kalbine dokundu. Gözlerinin içi bile güler bir hâl aldığında öne eğilip Cafer'in sağ yanağına bir öpücük kondurdu. Tek öpücük Cafer'in yüreğinin teklemesine sebep oldu. Ama bunu hissetmek her şeye değer gibiydi.
"Biraz daha devam edersen, gerçekten banka hesubmi boşaltmayi düşüneceğum." Nisa gülerek başını geri çekti ve Cafer'in siyah gözlerini izledi.
"İnsanların delirdiğini düşünmesini istemeyiz." Sözleri Cafer'i güldürdü.
"Bilema haklusun."
Cafer parasını harcıyorsa zaten iki ihtimal vardı. Ya delirmişti, ya da çok aşıktı.
🌊
Hafsa Payidar.
Dakikalarca Yavuz ile bahçede sohbet ettikten sonra odamıza dönmüştüm. Açıkça uzun süre sonra onunla böylesine göz göze diz dize olmak benim için dünyalar demekti. Biraz olsun o acılı ruh halinden onu kurtarabilmek bana da iyi gelmişti. Dediği gibi alışacak bazı şeyleri kabullenecekti ve ben bu sürede onun yanında olacaktım.
Beni önden odaya göndermişti. Birkaç dakikaya geleceğini söylediğinde onu onaylayıp odaya çekildim. Saat geç olduğu için uyuruz düşüncesiyle rahat ipek pijamalarımı giyip yatakta kitap okumakla meşguldüm. Ta ki kapı açılıp Yavuz elindeki koca koliyle içeri girene kadar. Kaşlarım çatılırken içimi merak sardı.
"Yavuz?" Koca koliden yüzünü zor görüyordum. Ayağıyla kapıyı kapattı ve yatağa yürüdü. "Bu ne?"
"Kitap." İyice kafam karıştı. Hızlıca yaklaştı ve koliyi yatağa bıraktı.
"Kitap mı?" Yatakta yavaşça dizlerimin üstüne hareket ettim ve kolinin ağzını açtım. Gördüklerim beni kısa çaplı bir şoka soktu.
Bir sürü kitap vardı. Bazıları biyoloji testleri, bazıları fizik kitapları, bazıları matamatik, bazıları türkçe. Bir sürü test kitabı vardı. Şaşkınca kolinin içindeki kitaplara baktım. Elimi uzatıp birkaç tanesini çıkardığımda bir hazine bulmuş insanlar gibiydim. Hemen altında kalan tıp bölümüne ait kitaplar, konu anlatımları, ve hayali doktor olanın ihtiyacı olan tüm bilgiler.
Hızlıca başımı kaldırıp Yavuz'a baktım. "Bunları bana mı aldın?" Derken sesim fazlasıyla yumuşak çıktı.
O sakin ve mutlu ifadesiyle başını salladı. "Sana aldım." Gözlerim geri ellerimde tuttuğum kitaplara indi. Dudaklarımda küçük bir tebessüm yer edindi. Gerçekten o ünveristeyi kazanmam ve doktor olmam için her şeyi yapacaktı.
İçim neşeyle doldu. Kitapları bile bırakmadan yatakta ayaklarım üstüne çıktım ve kollarımı boynuna sardım. "Teşekkür ederim!" Yanaklarına sayısız öpücükler kondurduğumda gülüşleri odaya doldu.
"Dur zalımın kızı, kalbime indireceksin şurada öyle aniden öpülür mü?" Sözleri beni de güldürdü gözlerimin içi ışıl ışılken yüzümü saran tebessümle gözlerinin içine baktım.
"Öpülür, insan senin gibi kocası olunca hep öpesi geliyor." Sesimi umut sardı. "Bana ne verdiğinin farkında mısın sen? Hayallerimi gerçek yapıyorsun Yavuz. Sana ne kadar mutlu olduğumu anlatsam az. Çok teşekkür ederim." İçtenlikle fısıldadım.
Sesimdeki o mutluluk onunda yüreğini ısıttı. Bakışlarını hayranlık sararken bir elini kaldırıp nazikçe saçlarımı omzumun üstünden geri itekledi. "Teşekkür istemiyorum. Buna gerek yok güzel karım sen bir şey istiyorsan ben bunu yapmak için buradayım." Boştaki eli belimin sağına yaslandı. "Sana bir sözüm vardı, sözümü tutacağım. O diplomayı alacaksın sonra da Trabzon'un en güzel ve en başarılı doktoru olacaksın." Çoktan bunun hayalini kurmuş bir hali vardı.
Yavuz'un böyle hallerini çok seviyordum. Benim hayallerimi bana bırakmıyordu kendiside o hayallere dahil oluyor ve gerçekleşmesi için her şeyi yapıyordu.
"Çalıştıracak mısın beni?" Diye sorduğumda başını salladı.
"Bu kadar kitabı neden aldım? Hepsi çözülecek onların." Hiç şikayet etmedim. Öyle hevesliydim ki utanmasam tüm testleri oturup çözmeye başlayacaktım.
"Böylesine akıllı bir kocam varken eminim dünya birincisi bile olurum." Söylediklerimle anında keyiflendi.
"Sende haklısın, öğretmenin benim sonuçta birinci olmayacaksında ne olacaksın?" Bıraksam herhalde kralınızda benim diye etrafta dolaşırdı.
"Normalde olsa o egonla uğraşmam ama bugün gerçekten takdir edilmeyi hakettin." Tek kaşı havalanırken yüzünü sahte bir ciddiyet sardı.
"Sağol sevdam, bu alçak gönüllüğünün hastasıyım." Gülerek yatağa geri oturdum ve kitaplar iki yanıma düşerken elinden tutarak onuda üstüme çektim. Dengesini kaybedip tam üstüme düştüğünde önce kısa bir anını şaşırmakla geçirdi ardından azarlar gözlerle yüzümü izledi.
"Sevdam ya yanlışlıkla karnının üstüne düşseydim?" Sesinde gerçek bir endişe vardı. "İyi misin?"
"Yavuz arkamızda yatak var, zemine düşmedim." İnanmaz bakışları yüzümü izledi.
"Bir doksan adamım, sence üstüne pat diye düşsem herhangi bir zarar almadan kurtulabilir misin?" Hiç utanmadan kollarımı boynuna doladım.
"Bence kurtulurum, sen ne diyorsun?" Parmaklarım ensesinde dolanırken ürperdi. Gözbebeklerindeki o azarlar bakışın yerini arzu kapladı. Burnundan sabır diler gibi bir nefes verdi.
"Seni bilmem, ben büyük zarar alıyorum." Sözleri kafamı karıştırdı.
"Nasıl yani?"
"Sen bana böyle dokunurken diyorum," gözleri dudaklarıma indi. "Zarar alıyorum diyorum." Hiç anlamamış gibi şaşkınca gözlerimi açtım.
"Bu kötü bir şey mi?" Onunla alay ettiğimin gayette farkındaydı ama oyunumu bozmuyordu.
"Felaket bir şey." Sesi istekle kasılınca alt dudağımı içeri kıvırdım. Biraz daha devam edersem hiç iyi şeyler olmayacaktı.
"Susuyorum."
"En mantıklı karar."
"Değil mi?"
"Öyle."
"Konuşmayayım o zaman." Diyerek çenemi kapalı tuttuğumda, dilini damağına vurdu.
"O daha kötü bir karar en iyisi sen konuş."
"Konuşayım." Başımı salladı. "Çek şu göbeğini, bebeklerimi eziyorsun." Elimin tersiyle karnına vurduğumda bir an afalladı.
"Yavrum bana çarpan senin karnın olmasın?"
"Yapma ya, karnımda iki çocuk olduğu için olmasın?" Omuz silktim. "Ayrıca üstümde olan sensin."
"Beni üstüne çeken kimdi?" Düşünür gibi yaptım.
"Bilmem, acaba kimdi?"
"Ben biliyorum, benim karımdı."
"Karın mıydı?" Habersiz habersiz kısık bir sesle sır verir gibi fısıldadığımda o da beni taklit ederek yüzüme yaklaştı.
"Karımmış, böyle dünya güzeli. Saçları yatağa dağılmış, gözlerinde yaramaz bakışlar, dudaklarında o çok sevdiğim tebessümü. Benim karımmış." Anlaşıldı bu günde kalbime indirmeye yemin etmişti.
"Kalbim hızlandı hayvan herif, onlar nasıl iltifatlar öyle?"
"Hakedene iltifat edilir." Dünyanın en güzel şeyine bakar gibi bakışlarında beni beğenen bir ifade vardı.
"Bende sana iltfat edeyim mi??" Çocuk yanağı sıkar gibi kollarımı boynundan ayırıp onun yanaklarını sıkmaya başladım. Anında yüzünü homurdanan bir ifade sardı.
"Erkeklere iltifat edilmez."
"Edilir, özellikle cilveli yakışıklı ve güzel beylere."
"Beylere?" Kaşları çatıldı. "Başka güzel beylerdemi var?"
"Bilmem var mı?" Onu bile isteye kızdırdığımda anında ifadesi bozuldu.
"Yoktur." Kıskançtı işte. "Tek cilveli bey benim."
"Az önce öyle demiyordun." Diye ona takıldığımda susmamı ister gibi bana baktı.
"Az önce az önceydi, geçmişte kaldı."
"Seni kırmayalım, öyle olsun." Sanki hiç umrumda değilmişte sırf onun hatrı için kabul etmişim gibi konuştuğumda işaret parmağını burnumun ucuna vurdu.
"Kaytarma." Gözleriyle koliyi işaret etti. "Madem ikimizinde uykusu yok, biraz ders çalışalım."
"Şimdi mi?" Heves içinde konuştuğumda tebessümle başını salladı. Nazik hareketlerle hafifçe hareketlendi üstümden kalkmadan önce karnıma öpücük kondurdu. Bu hareketi hoşuma gittiği için güldüm ve yatakta oturur pozisyona geçtim.
"Biyolojiyle başlayalım." Bir test kitabı aradı. Kısa bir an hepsine göz gezdirdi ardından yataktaki koliyi tek eliyle yere bırakıp yanıma oturdu. Sayfayı açarak karşıma koydu. Kolinin içindeki küçük poşetten kurşun kalem çıkarıp onu bana uzattı.
"Al bakalım." Uzun zaman olmuştu doğru dürüst bir test çözmeyeli. Öğrendiklerimi unuttum mu yoksa hâlâ hatırlıyor muyum diye test etmek için Yavuz bana sade sorulardan oluşan bir test kitabı vermişti.
Kalemi ondan alırken bir çocuk kadar heyecanlıydım. Ders çalışmayı severdim. Doktor olmayı çok istemiştim. Ama hayat bana bu şansı pek sunmamıştı. Cihan benden tüm şansımı almıştı. Ünveristeye gidebilecekken izin vermemiş eğitim hayatımı yarıda kesmeme sebep olmuştu.
İçimde biriken bir çok ukde vardı. Sırf bu yüzden o ünveristeyi kazanıp tıp bölümünü seçmeyi çok istiyordum. Nefesimi vererek gözlerimi ilk sayfada gezdirdim. Okuduğum her bir soruyu teker teker işlediğimde tamamen sorulara odaklanmıştım. Bir sayfanın sonuna gelene kadar devam ettim ve bitirdiğimde gözlerimi kaldırıp Yavuz'un yüzüne baktım. Gözlerinde hafif bir şaşkınlık vardı.
"Niye öyle baktın?"
"Takır takır işledin kızım."
"Kolay?"
"Kolay mı?" Yanıma iyice yaklaşıp kitaba göz gezdirdi. Afallayarak ona baktım.
"Bana bu konuları anlamadığını söyleme."
"Biyolojiden nefret ederdim."
"Yavuz okul birincisiyim dedin!"
"Biyolojiyi sevmemek benim suçum mu? Hem anlıyorum sadece konuşamıyorum."
"İngilizce çalışmıyoruz, en azından onun için bu cümleyi kursan daha inandırıcı olurdu!" Sanırım o bana ders anlatmayacak böyle giderse ben ona anlatacaktım.
"İngilizce biliyorum." Gözlerimi ona çevirdim.
"Kaç dil biliyorsun?"
"Üç." İşte bunu bilmiyordum.
"Hangi diller?"
"İtalyanca, rusça, ingilizce." Şok içinde ona bakmaya başladım. Ben sadece ingilizce biliyordum. O bu kadar dili ne ara öğrenmişti?
Sanırım hakkında hâlâ bilmediğim şeyler vardı ve ben hepsini öğrenmek istedim. Yavuz'un her şeyini öğrenmek istedim.
"Nasıl öğrendin?" Diye sorduğumda dünyanın en basit şeyiymiş gibi cevap verdi.
"Boş kaldığım zamanlar çok çalışırdım, yeni şeyler öğrenmek hoşuma gidiyordu. Kafamın dolu bir dönemine denk gelmişti. Bazı kurslara katıldım. Zamanla öğrendim." Fazlasıyla yalnız hissettiği zamanlar bir şeylere sarılarak kendini meşgul etmiş olmalıydı.
"Bana da öğretir misin?" Diye sorduğumda bu fikir anında ifadesine sevinç eriştirdi.
"Öğretirim. Sen iste her şeyi öğretirim. Yarın dil kitaplarıda sipariş ederim, hatta konakta eskiden çıkardığım notlar hâlâ duruyor. Bir ara uğrar onları alırız, ister misin?" Bana bir şeyler öğretmek için çok hevesliydi. Bu halleri çok tatlıydı.
"İsterim." İstesem hiç susmayacak dünyanın sonuna kadar yanıma oturup bana bir şeyler öğretecekmiş gibi bir hali vardı.
"Kursada yazdırayım mı seni? Yardımı olur." Tüm imkanları benim için sağlamak istiyordu. Beni mutlu edecek küçücük şeylere öylesine değer veriyordu ki bu nerdeyse gözlerimi doldurdu.
Öne eğilip yanağına öpücük kondurdum. Anında yüz hatları yumuşadı. Başımı çok az geri çekip geri teste baktım ama bu kez rahat durmadı eli çenemi sardı ve başımı kendisine doğru çevirerek dudaklarımı öptüğünde anında gözlerim kapandı. Uzun uzadı beni öptükten sonra aynı dudakları yanağıma yaslandı.
"Zalımın kızı." Dudaklarının kıvrıldığını hissettim. "Öyle aniden öpme haksızlık ediyorsun."
"Sende beni öptün." Hiç şikayetçi değildim.
Burnu yanağıma sürtündü ve keyifle söylendi. "Kısasa kısas, hakkımı aldım." Güldüğümde gülüşüm ona ilaç gibi geldi. Kokumu içine çekerek derin bir nefes verdiğini boynuma çarpan sıcaklıktan anladım.
"Bliyor musun?" Fısıldadım. "Benim de sana bir hediyem var." Kaşlarının çatıldığına emindim. Başını çok az geri çekerek yüzüme baktı.
"Neymiş o?" Bunu hiç beklemiyordu.
"Bekle." Geniş bir tebessümle yataktan kalktım ve aşağı eğildim. Elimi uzatıp yatağın altına gizlediğim gitar çantasını çekiştirdim.
Yavuz'un bundan haberi yoktu. Hatta Süleyman dışında kimsenin haberi yoktu. Yavuz hastanedeyken çıktığında ona hediye etmek için bir gitar almıştım. Çünkü bazı şeylerin zamanı geldide geçiyordu. Süleyman'ın yardımıyla bunu gizlemeyi başarmıştım. Sırdaşım olması karşılığında tavşanı remziyeye havuç aldığım için hiç itiraz etmeden kabul etmişti.
Gitarı yatağın üstüne bıraktım. Mavi deriden bir çantası vardı. Son model ama sade bir gitardı. En iyisi hangisiyse onu almıştım. Sesinden akorundan anlamazdım ama Yavuz ayarlayabilirdi.
"Hadi canım," Sesini heyecan sardı. "Şaka mı?" Gözleri büyüdü ve bana baktı. Yerde oturmaya devam ederken dirseklerimi yatağa ve avuç içlerimi çeneme yaslayarak güldüm.
"Değil." Yüzündeki o ifade görülmeye değerdi. "Açsana."
Eli inanmayarak uzanıp gitarın çantasının kenarındaki fermuarı açtı. Kapağını geri iterek içindeki gitara baktı. Gözlerinde yer edinen bakıştan onu çok beğendiğini anladım. "Hafsa bu çok güzel." Rengi kırmızı bir gitardı. Ama akustik şarkılarda daha fazla kullanılıyor diye biliyordum.
"Beğendin mi?"
"Bayıldım." Gitarı çantanın içinden çıkararak hayran bakışlarla inceledi. Seneler sonra ilk kez birisi ona gitar hediye ediyordu ve o kişi bendim. Onda öyle bir yere dokunmuştum ki bakışlarında sevgi dolu bir hüzün vardı. "Hafsa, bunun benim için anlamı öyle başka ki.." öne eğilip bu kez kahküllerimi dağıtma gereği bile duymadan alnıma bir öpücük kondurdu. Hemen ardından başını eğerek alnını alnıma yasladı.
"Teşekkür ederim." Geçmişe bir teşekkürdü. Sadece bana değil. Biliyordum bu onun içindeki çocuğada ettiği büyük bir teşekkürdü.
"Senden güzel şarkılar isterim ona göre." Alayla söylendim. "Bende bebeklerimde o sesini duymak için epey heyecanlıyız." Bunu onaylar gibisinden anında karnımda bir tekme hissettim. "Tekmeledi!" Dedim hevesle.
Sevgiyle elimi tuttu ve beni yerden kaldırıp yatakta yanına çekti. "Ne çalayım?" Davetkar sesiyle birkaç saniye düşündüm. Ardından ona baktım.
"Kusura bakma."
"Sezen aksu?" Başımı salladım.
Gitarı kucağına yerleştirdi. Önce birkaç saniye akorlarıyla oynadı. Bunu yaparken ciddiyetle kaşları çatıldı. Ara sıra durdu ve akoru düzgün tutturmuş mu diye birkaç tele dokundu. Gözleri kısıldı ve memnunsuz bir ifadeyle onu düzeltmeye koyuldu. Böyle ne kadar çekinci göründüğünden haberi bile yoktu.
Bir gerçek vardı gitar Yavuz'a çok yakışıyordu.
Aynı hareketler birkaç saniye tekrar etti. En sonunda tellerin sesi onun istediği akoru tuttu. Aynı düşündüğüm gibi hiç unutmadığı notaları birbir çalmaya başladığında tam da istediğim şarkının muziği odada yankılanmaya başladı.
Ona eşlik etmesem şuracıkta çatlardım. Ne yapabilirim diye düşünürken yatağa asılı duran şalımı farkettim. Bir hışımla onu kapıp ayağa kalktığımda Yavuz'un bakışları beni izledi. Önce ne yaptığımı anlamadı ama şarkıya ara vermeden devam etti. Şalı boş bir şekilde saçlarıma örttüm ve yüzümü gizleyecek kadar kaldırıp ona göz süzdüm.
"Bak deme bana bakamam yüzüne." Anında dudakları arasından bir gülüş kaçtı. "Gül deme bana gülemem yüzüne." Diyerek omuz silktiğimde bu hareketlerim gözüne tatlı gelmiş olmalıydı.
"Bakarsın bakarsın." Diyerek bana göz kırptı.
"Benim de gözüm artık açıldı, her yanıma kısmet saçıldı." Diyerek etrafımı gösterdim. Kaşları alayla havalandı.
"Kimmiş o kısmet?" Bunu söylerken hâlâ çalmaya devam ediyordu. Bazı akorlara yanlış bassada şarkı güzel ilerliyordu.
Şalı omzumun üstünden geri atarak masum masum ona baktım. "Şarkı sözü diye dedim ya ben onu." Burnumu kırıştırdım. "Kıskanç herif."
"Her yanına saçılan kısmet bensem, hiç sorun yok." Huylu huyundan vazgeçmezdi.
"Sensin." Keyifle sırıttı ve gitarı boynuna asarak yataktan kalktı.
Şarkıyada devam ederken bende ritime göre yerimde sallanamaya başladım. Bu hallerime ayak uydurması an meselesi oldu. Aynı benim gibi o da yerinde kıpırdanırken karşı karşıya odanın ortasında dans ediyorduk. Onun parmakları tellerde dolanıyor her saniye odanın içine dolan muzik sesi daha tatlı bir hâl alıyordu.
Yavuz'un kehribar harelerinde uzun zaman sonra özgür bir adam gördüm. Sevdiği şeyi yapmak onu nasıl da mutlu ediyordu..
Çocuklarımda bu anın mutluluğunu hissediyordular ki kıpırdandıklarını hissediyordum. Bu içimi daha sıcacık ediyordu.
Sanırım babalarının muziklerini onlarda çok seviyordu.
🌊
BÖLÜM SONU.
HOŞGELDINIZ BÖLÜM SONUNA🙆♀️🩷🩷
Nasıl buldunuz bakalım bölümü fikirlerinizi alayım??
En sevdiğiniz sahne?
En sevdiğiniz çift?
Ben bu bölüm hepsini yazmaktan çok keyif aldım. Bir ara Hafize hanımı kaybetsekde bölüm genel olarak çok hoştu.🥹🩷 Umarım sizlerde beğendinizz.❣️💃
Yıldıza tıklamayı unutmayınız seviliyorsunuzzz 🎀
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 134.63k Okunma |
8.19k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |