
Bir rüzgar gibi savruluyorduk. Bir gün orada bir gün burada geçiyordu hayat. Aylar önceki benle şimdiki ben aynı değildi. Kalbi paramparça bir kız çocuğu vardı aylar öncesinde. Daha sonra her şeyi kaybetmesiyle büyümek zorunda kalmış bir kadın. Şu anda ise kalbi heyecandan deli gibi atan genç bir kadın.
Eskilerin izlerini silemiyordum. Silmek isteyip istemediğini de emin olamıyordum artık ama ruhumun yeniden canlandığını hissediyordum .
Iraz sevgisiyle iyileştiriyordu beni. Güney varlığıyla yaralarımı sarıyordu. Ben kendi çekirdek ailemi kurmuştum.
Elimi ayağımı titreten ilanı aşktan sonraki birkaç gün yerli yersiz utanmalarla, Iraz’ın cüretkârlığıyla kuş gibi çırpınan kalbimle geçmişti. Şimdi ise beni tüm bu hallere düşüren adamı yolcu ediyordum.
Iraz İstanbul’a gidiyordu. Abimin durumunu öğrenmeye çalışacağını söylemişti. Nerede, ne halde, ne zaman salacaklar öğreniriz en azından demişti.
İşte o an belki de bininci kez bu adamın varlığına şükrettim. Başkası olsa gitmezdi. Iraz yaşadığımız çağın ilerisinde, merhametli ve güzel seven bir adamdı.
Kalbimse karmakarışıktı. O bana aşık olduğunu söylemişti. Ben ona aşık mıydım? Ona aşık olup olmadığımı nasıl anlayacaktım? Emin olduğum tek bir şey vardı, o da Iraz’dan ayrılmak istemediğimdi. Peki bu beni ona aşık mı yapardı?
Şu anda yoldaydı. Yarına İstanbul’da olacaktı. Abimi bulabilir miydi bilmiyordum ama benim için gitmesi bile çok değerliydi.
Bu sürede Iraz’ın dükkanına da artık işleri iyice öğrenmiş olan Güney bakacaktı. Bense onu bekliyordum. Kalbimde baş gösteren merak ve endişeyle geri dönsün istiyordum.
Vakti nasıl geçireceğini şaşmış ve evi temizlemeye başlamıştım. Her Pazar işten izinliydim. Genelde Pazar günleri Iraz ve Güney dükkanı erken kapatırdı. Ve ben yalnız kalmazdım. Şimdi ise Güney Iraz’ın yokluğunda ne kadar idare edebileceğini görmek için normal saatinde kapatacaktı. Yani akşama kadar yalnızdım. Evi dip köşe temizlemek için ideal zamandı. Ve bende başladım.
Saatler sonra temizlik bitti Güney geldi ve yemeğimizi yedik. Sobanın önünde birlikte oturuyorduk. “bugün Samet abiyle ilgili bir şeyler duydum.” Dedi. Sesi oldukça sakindi. Samet abi biz İstanbul’dayken içeri alınmıştı. Benden 6 7 yaş büyüktü.
“salmışlar mı?” diye sordum heyecanla. Salmışlarsa şayet başkalarını da salarlardı. Belki abim geri dönerdi?
“öldürmüşler. İşkenceye dayanamamış.”
Ve tüm heyecan söndü. İşkence de mi görüyorlardı? Ölen kaç kişi vardı? “bazıları idama çıkacakmış. İstanbul’da habishanede isyan çıkmış. Kaçanlar varmış. Bulduğunuz yerde öldürün demişler.”
Kanım dondu. Kaçanlar mı vardı? Abim kaçmış mıydı? Ya ölüm emri verilirse ne olacak? Annem, babam, abim... Kaç canım kaldı ki benim? Gözlerim doluyordu ama ağlamamalıydım.
“Abla, abim gelmeyecek değil mi?”
Sinirle döndüm Güney’e “ne demek dönmeyecek? Tabi dönecek abimiz.”
“abla kandırma beni.” Yalvarır gibi çıkan sesi kalbime bir bıçakmış gibi battı. Gözlerimi kapattım. Kapatsam ne olurdu? Değişir miydi gerçekler ben onları görmeyince?
“insanlar ölüyor. İdam diyorlar abla. Iraz abi bir umut gitti. Geri dönmeyeceğinden korkmuyor musun? Kaç ay oldu hiç haber yok. Kaybettik bir abla. Annemizi, babamızı, abimizi herkesi kaybettik.”
Gözyaşları süzüldü gözlerimden. “Allah’tan ümit kesilmez Güney. Döner belki abimiz. Belki o kadar çok kaybetmemişizdir. Belki bir yerden kazanırız.” Sesim zayıf çıkmasaydı inanabilirdi belki.
Birbirimize sarıldık. İkimizin de gözlerinden yaşlar dökülüyordu. “Hem abim bir şey yapmadı ki. Niye kaçsın suçsuz o. Hem askerlerde biliyordur abimin suçsuz olduğunu. İşkence falan etmiyorlardır yani.” Güney’e değil kendime teselli verir gibiydim.
Ya abim kaçtıysa?
“Ayrıca güçlü bizim abimiz. Bir şey olmaz ona.” Ağlamam hızlandı. Güney başını göğsüme gömmüştü. Göğsümün ıslanmasından onunda ağladığını anlayabiliyorum. Kaç canımız kalmıştı ki bizim, daha kaç dikenli yol yürüyecektik? “hem Iraz abim de gitti. Bakacak abimize. Belki alıp gelir ha.” Ağlarken Güney’i mutlu etmek için güldüm.
“düşünsene şimdi, mahalleye Iraz’la abim birlikte geliyor, böyle omuz omuzalar. Eski günlerdeki gibi. Hatırlıyor musun birlikte gezerlerdi eskiden. Mahalleli Iraz Gürkan’ı da alıp gelmiş diyor.”
Güney kafasını göğsünden kaldırdı. “Abim yine deri ceket giymiş, saçları da biraz uzatmış. Çıktığı için seviniyor.”
Devam ettirdim. “Tabi havasından geçilmezde şimdi. Bende ona en sevdiği yemekleri yaparım. Çeşit çeşit, ne isterse.”
“Annemde abim her üniversiteden geldiğinde onun sevdiği yemekleri yapardı.” Dedi gülerek.
“O zamanlar Gürkan Eldem evin sultanı olurdu. Hatırlıyor musun annem laf bile söyletmezdi.”
“babamda çok mutlu olurdu. Abim İstanbul’dan gelince evi Neşe kaplardı. Abla abim hapisten çıkınca yine öyle neşeli olacak mıyız?”
“tabi olacağız. Abim gelince her şey çok daha güzel olacak.”
“Iraz abiyle senin evlendiğini duyunca ne yapacak acaba?” Güney’in sorusuyla bir an kaldım. Sevinir miydi, kızar mıydı bana?
“evlendim diye kızar mı bana?” bu sefer Güney’den destek bekleyen bendim.
“Bilmiyorum. Iraz abiyi severdi ama onunla evleneceğini hiç düşünmemiştir.”
“burda dördümüz bir arada yaşarız belki.” Dedim daha durgunca.
“Abim İstanbul’a dönmez mi?” Diye sordu Güney.
“Nasıl dönsün ki? Devamsızlıktan okuldan atılmıştır çoktan.”
“abla o kitabın abimde ne işi vardı?” buna hiçbir cevabım yoktu. Kafamı sağ sola salladım. Oturduğum yerden kalkıp sobaya yeni bir kova hazırlamak için evden çıktım. Evin yanındaki mini kömürlüğe gidip kovayı doldururken düşünüyordum.
Abim nasıl bu hale gelmişti? Bizi hiç mi düşünmemişti? Gerçekten siyasete karıştıysa bizi neden Ankara’dan İstanbul’a götürmüştü? En acısı biliyordu. Onu alacaklarını, bizim yalnız kalacağımızı abim çok iyi biliyordu.
Ne sanmıştı? Babamız yine de kardeşlerimi kabul eder mi demişti? Üç kardeş kimsesiz kalmıştık, abim bizi bir kez daha kimsesiz bırakmıştı. Bir zamanlar mahallelinin gözde damat adaylarından biri olan Gürkan Eldem, şimdilerde bir mahkumdan başka bir şey değildi.
İnsana en çok zarar verebilecek kişi kendisiydi. Abime kendisinin yaptığı kötülüğü başka kimse yapamazdı. Savaşlar çıkar, hükümdarlar tahttan indirilir, devletler yıkılıp yeni devletler kurulurdu ama sonu insan kendisi yazardı. Abimin bu hatasının onun sonu olmasından korkuyordum.
Gerçekten kaçmış olmasından, öldürün emrinin abim için verilmiş olmasından, bir kez daha kaybetmekten korkuyordum. Kapının önünde bulduğum mektubu okuduğumdaki sevinç inanılmazdı. Bir gün askerler kapıya gelip ölüm haberini verirse ne yapardım bilmiyorum.
Annemin ölümü, hem çok beklenilen hem çok ani bir ölümdü. Kabullenilmemiş, zamansız, zalimce bir ölüm. Kış annemin ölümüyle başlamıştı. Bizim soluğumuz annemizin gidişiyle kesilmişti. Dallarımızı babam kesmiş, halamız bize gelen can suyunu engellemişti. Memnune kötüydü ama bize bir veda, saygı sevgi borcu yoktu. Kötü kötülüğünü yapardı. Yılana sokma diyemezsiniz. İnsan fıtratı gereğini yapar. Memnune de o meseleydi. Abimin gidişi ise ağcımızı deviren, köklerimizi kuruyan o olaydı.
Soba kovasını taşımaya çalışırken bahçe kapısı açıldı. Kimin geldiğine baktım. Iraz’ın babası. “Sen bırak kızım ben alırım.”
“zahmet etme baba.”.
“ne zahmeti kızım, benimde evim sayılır.”
Kabullenip kovayı yere bıraktığımda Mehmet baba gelip kovayı aldı. “Hoş geldin baba.” Dedim. Hala bu adamın karşısında bocalıyordum. Yıllarca gözümde Mehmet amcaydı ama oğluyla evlenmiştim. En azından babamdan daha insandı.
“hoş gördük kızım. Iraz aradı, İstanbul’daymış.”
Gözlerim heyecanla açıldı. “Nasılmış? İyi miymiş, abimi sormuş mu?” sonra kızarıp utandım. Kayınbabayla böyle konuşmak ayıp sayılırdı. Benim pek umurumda değildi aslında ama yine de işin içine evlilik girince insan çok değişiyordu. Yine de üstüme gelmedi. Sadece gülümsedi.
“Bugün gelemeyecek iş Ankara’ya. Aklı sizde kalmış, müsaaden varsa kızım bu gece burda kalayım.”
Gülümsedim. “Tabi baba buyur.” Elimle kapıyı gösterdim. O önden ben arkadan eve girdik. Güney Mehmet babayı görünce oturduğu yerden kalktı. “hoş geldin Mehmet amca.”
“Hoş bulduk Güney. İşler nasıl, öğrenebildin mi? Ustam iyi mi?” onlara gülümseyip mutfağa gittim. Mehmet baba sobayı yakarken bende çay suyu koydum ve yanına kek yapmaya başladım.
Nazende hanım yüzünden Iraz’ın ailesinden biraz uzaktım. Kardeşleri çok iyi kızlardı ama o ailede Iraz hariç Mehmet baba bile Nazende hanımın sözünden çıkmazdı. Itır’ın doğasında yoktu, isyan etmek. Sesiz yaşardı. İclal cıvıl cıvıl bir kızdı ama annesinden korkardı. Mehmet baba her şeye rağmen eşini çok seviyordu. Iraz’sa onlar gibi değildi. Annesinin gösteriş merakı onu irrite ediyordu. Iraz tüm ailesini sevse de yavaş yavaş uzaklaşmıştı onlardan.
Keki fırına atıp içeri geçtim. “bir şey yapmasaydın kızım.” Gülümsedim. “Olsun yeriz birlikte.” Peki der gibi başını salladı. “Iraz, Gürkan’ı sormak için mi İstanbul’a gitti?” diye sordu.
“evet onun için gitmişti. Abimin nerede olduğunu niye hala salmadıklarını soracaktı.”
“İstanbul’da hapishanede isyan çıkmış, mahkumlar kaçmış diyorlar. Abim içlerinde yoktur değil mi?”
Herkes kendini düşünüyordu. En iyisi bile önce kendini sonra başkasını mantığıyla yaşıyordu. Hiç kimse abimin suçsuz olduğunu düşünmüyordu. İnanmıyorlardı. Kendi başlarına gelene kadar da inanmayacaklardı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip tüm bunları görmezden geleceklerdi.
Yavaş yavaş olacak her şey, ilk önce paraları gidecek, sonra huzurları kaçacak, çocuklarının beyni yıkanacak ve artık söz geçiremez olacaklar. Özgürlükleri alınacak ellerinden, çocukları alınacak, her gün beyinleri yıkanacak. Ta ki hiçbir şey düşünemeyene kadar.
Asla gerçekleri bilmeyecekler, kim suçlu kim masum umursamayacaklar. Değerlerimizi kaybedeceğiz; mazlumu koruyan, kadının haklarını gözeten, zenginin yoksula yardım ettiği, adaletin terazisinin şaşmadığı o değerler bizi terk edecek. Abim gibi suçsuzlar suçlu olacak ve asıl suçlular dışarıda gezecek.
Dert anlatmanın manasız olduğunu bildiğim günlerdeydim. Abimin suçsuz olduğunu söylemek manasızdı çünkü bir kez suçlu olduğuna inanmışlardı. Iraz’la aramda evlenmeden önce hiçbir şey olmadığını söylemek manasızdı, zaten bu aptal dedikoduyu çıkaran taşlaşmış vicdanlara bir kadının masumiyetini anlatamazdınız. Evvela o iğrenç dedikoduyu ağızlarına almaktan korkmayanlar size inanmazdı.
“Kaçmamıştır abim. Kaçarsa ne olacağını biliyor.” Yerimden kalkıp mutfağa gittim. Ağzımın tadı kaçmıştı. Yine de kekin pişip pişmediğine baktım. Beş dakika daha dursa daha iyi olacağına karar verdikten sonra fırını kapatmıştım. Çoktan sokağa çıkma yasağı başlamıştı.
Güney mutfağa geldi. “neden herkes abimin suçlu olduğunu söylüyor?” durgunca sordu. Anlamak ister gibi. Hatta birazda ‘abla suçluysa lütfen söyle bileyim.’ Der gibi. Acı ve durgun bir gülümsemeyle baktım Güney’e
Daha çok küçüktü. İnsanların ne kadar korkunç olduğunu bilemeyecek kadar küçüktü. Kendilerini yere göğe sığdıramayan bu mahlukların aslında ne kadar küçük ve acınası bir zihniyet taşıdığını, insanların ancak zihniyetleri kadar var olduğunu, herkesin gerçekleri değil doğru olmasını istedikleri şeyleri gerçek kabul ettiklerini bilemeyecek kadar küçüktü. Daha yolun çok başındayken, anne babasını kaybetmiş bu acınası zihniyetler karşısında savunmasız kalmış bir çocuktu.
“İnsanlar bir kez bir şeye inandığında bunu değiştirmek çok zordur ablacığım.” Diyebildim en sonunda. “ve diller zehirlidir. O zehrin bir damlası bile üstüne sıçradığında tüm bedenini kara bir leke gibi kaplar. Ne kadar temizlenirse temizlen bir daha kurtulamazdım. Abime olan da bana olan da bu. Bu yüzden başını eğme kardeşim. Onlardan olma. Hiçbir şeyin zihnini köreltmesine izin verme. Okula gitmesen de kitap okumayı bırakma o seni koruyacak.” Güney’den uzaklaşıp keki tekrar kontrol ettim. Piştiğinden emin olunca bir havlu yardımıyla fırından çıkardım.
“Güney gidip içeri sofra bezi serer misin? Ayrıca yer sofrasını da götürmeni istiyorum.” Güney başını sallayıp mutfaktan çıktığında bende keki dilimleyip tabaklara yerleştirmeye başladım. Bir tepsiye kekleri ve çay bardaklarını yerleştirip demliği diğer elime alıp oturma odasına geçtim.
Ben çayları doldururken Mehmet baba ve Güney keki yemeye başlamıştı. “çok güzel olmuş kızım eline sağlık.” Gülümseyerek “afiyet olsun baba.” Dedim. Çay servisi bittiğinde bende kekimi yemeye başladım. Gerçekten güzel olmuştu.
Uzun bir aradan sonra YHA ya geri döndüm. Biliyorum bir sözüm vardı ara kısa sürecek ve finali yazıp dönecektim ama özel hayatımdaki sorunlar annemin sağlık problemleri ve abimin düğünü derken tüm yazma işini bırakmak zorunda kaldım. Bu yüzden verdiğim sözleri tutamadım. Ne ara kısa sürdü ne finali yazabildim. Yine de herkes gün sonunda evine döner. Kitaplarım benim evim ve artık buraya geri dönen gerekiyor. Eskisi gibi sık sık bölüm atabilir miyim bilmiyorum çünkü sorunları tamamen çözebilmiş değilim ama buradayım ve önemli olan bu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.03k Okunma |
1.05k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |