38. Bölüm

33. Bölüm

Esma Gül Çağırgan
singularity

Annemin mezarı son günlerde aklımda dönüp duruyordu. Öleli çok olmuştu ama hala mezarın başındaki tahta parçası ve etrafına yerleştirilen taş parçalarından başka bir şey yoktu.

Benim annemin doğru düzgün bir mezarı bile yoktu.

Kafamı ders kitaplarından kaldırıp derin bir nefes aldım. Dün sabah kahvaltıdan sonra Güney dükkanı açmaya gitmiş, Iraz’da beni işe bırakmıştı. Genelde Iraz ve Güney işe birlikte giderdi ama benim kovulup kovulmama gibi bir ikilemim vardı.

İki gün boyunca işe gitmemiştim ki sebebi nezarette olmamdı. Askerler etraftayken nezarete düşebilecek birini Naciye ablanın istememesi çok doğaldı. Ona kızmazdım. Yine de kovulmak istemiyordum. Her ne kadar kocam olsa da hatta ona aşık olsam da kendi paramı kazanırken bir anda Iraz’ın parasına kalmayı istemiyordum. Yine de kovulmuştum işte.

Dün

Iraz’ın hemen sağ tarafında atölyeye ilerlerken ne olacağının belirsizliği ellerimi soğuk terler dökmemi sağlıyordu.

“Sakin ol.” Iraz’ın fısıldamasıyla ona döndüm.

“Ya kovulduysam? Ya Naciye abla bir daha atölyemin önünden geçme, istemiyorum senin gibisini derse? Ya herkes Memnune’ye inanıyorsa?” yine kaygıyla durmadan konuşmaya başlamıştım. Aklıma gelenleri bir bir sıralarken Iraz’ın elini omzuna koymasıyla sustum.

“Ya kovulmadıysan, ya sana inanıyorlarsa?” Bir süre durdum. Belki de inanıyorlardı. Sonuçta bunca zaman benim yanımda olmuşlardı. Belki de Memnune’ye inanıyorlardı. Sonuçta olayı o ve benden başka kimse görmemişti.

“Ama ya inanmıyorlar da?” diye direttim. Iraz elini omzundan çekti. Gülümseyerek “öyleyse ben kovulmadım istifa ettim diyerek çıkar gelirsin.” Dedi gayet rahat bir şekilde.

“Olur mu ki öyle? Ya ayıp olursa Naciye ablaya? Sonuçta kadın o kadar yardım etti bana, biz evlenirken giydiğim elbiseyi o dikti biliyor musun? Onun elbisesiymiş, evlenirken giymiş. Şimdiki modaya göre yenileyip verdi bana. Ama biliyor durumları. Kovarsa beni öyle mi diyeyim Iraz?”

Iraz gülmemek için kendini zor tutarken ben durmadan konuşuyordum. En sonunda dönüp yüzüne baktığımda dediği şeyin aslında beni rahatlatmak için şaka olduğunu anladım. Bir an duraksadım.

“Haa.” dedim buradan toparlanmayacağını bilerek.

“yaa.” Dedi gülmesini bastırırken.

Biraz sakinleyip “zümrüt güzeli, olacağın önüne geçemezsin. Kovulursan bunun için üzülme. Hem üniversite sınavına hazırlanacaksın sen. Oturur evde ders çalışırsın. Üniversiteye hazırlaman şimdi daha önemli.”

“yine de işteyken kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu hissediyordum.” Durgunluğun dışarı çıktı.

Aslında annemin hastalığı çıkmadan önce böyleydim ben. Sıkıntıları bastırmak için, heyecanlanınca falan çok konuşurdum. Her şeyden bahsederdim. Çünkü nazlanacağım abim, babam vardı. Beni kendime getirecek annem vardı. Sinir edecek Güney vardı.

Sonra hepsi gitmişti işte. Annemin kendine bile hali kalmamıştı, abimi koparmışlardı bizden. Ve ben heyecanlanmayı bırakmıştım. Sıkıntılar bastıramayacağım kadar çoğalmıştı. Güney beni sinir etmeyi bırakmıştı.

Benim kimsem kalmamıştı. Ne nazım geçerdi ne gözyaşım. Ayaklarımın altını yara ede ede dik durmayı, güçlü durmayı öğretmişlerdi. Düştükçe kalkmayı kafama koymuşlardı.

Abim hep güçlü olacaksın Gülşah, kimseye muhtaç olmayacaksın derdi de anlamazdım. O iğrenç sözlerle zehirlerken öğretmişlerdi bana. Kalbi katran insanların yüreğinde ışık aranmayacağını kafama vura vura kazımışlardı.

Şimdi Iraz vardı ama. Elimi tutup yüreğimi ısıtan o adam. Güzel olduğuma, değerli olduğuma, güçlü olduğuma beni inandıran o adam. Nazım da geçiyordu ona gözyaşımda. Hatta bazen öyle bakıyordu, konuşuyordu ki bir gülümsememe dünyayı önüme sereceğine inanıyordum.

Böyle olunca ister istemez iyileşiyordu insan. Yeniden heyecanlanıyordu. Sıkıntıların geçeceğine inanıyordu. Kendisine uzatılan o eli tutup her şeyi yenebileceğine inanıyordu. Dünyayı istemekten vazgeçiyor o elin sahibini dünya sayıyordu.

Ve ben iyileşiyorum. Hiçbir şey geçmedi ama deniyorum.

“Okuduğunda, kendi işin olduğunda işte o zaman gerçekten ayaklarının üzerinde duracaksın Gülşah. Hem bu zamana kadar kimseye minnet etmeden dimdik durdun. Bırak yaslanacağın dağ olayım bir kez.”

Ellerimi tuttu, sözlerine inanmamı ister gibi “çok yoruldun, çok savaştın. Bundan sonrasını bana bırak. Bırak ki kalkan olayım sana. O kem sözleri susturayım, uzanan elleri kurayım. Sen üniversiteyi kazanan, mezun ol ben gururlanayım. Bırak Gülşah, bundan sonra ben savaşayım.”

Gülümsedim. Acı ama mutlu, buruk ama huzurlu bir gülümsemeydi. Hem mutlu hem ağlamamak için zor durduğum bir haldeydim. Cevap veremedim. Sadece gülen bir yüz ve dolmaya yüz tutmuş gözlerle başımı salladım.

Arkamı dönüp atölyeye girmeden önce gökyüzüne baktım. Dolan gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Sakinledikten sonra bile yüzümdeki gülümseme silinmedi.

“Bana şans dile anne.”

Son kez arkamı dönüp Iraz’a baktım. Bana el salladı. Gülerek atölyeye girdim. İçeri girdiğim anda tüm kızların gözleri benim üzerimdeydi. Etrafa bakınarak Naciye ablayı aramaya başladım ama o beni ben onu bulmadan önce buldu.

“Gülşah, odama.”

Bir anda sesini duyunca olduğum yerde sıçradım. Naciye abla kapının arka tarafında paketleme bölümündeydi. O önden ben arkasından odasına gittiğimizde ben masanın önündeki sandalyeler den birine oturdum. O da masanın arkasına geçip kendi koltuğuna oturdu.

“Ahh, benim bahtsız kuzum.” Dedi sıkıntıyla.

“Naciye abla, mahallede ne anlatılıyor bilmiyorum ama yemin ederim ben suçsuzum.”

Gülümsedi, pek hoşuma gitmedi. Acıyan bir gülümsemeydi. İnsanların acıyan bakışlarına alışmıştım. Bu daha çok canımı yaktı.

“Biliyorum Gülşah. Memnune karısını önceden beridir tanırım. Kimsesiz bir kızcağız derlerdi yıllar önce. Sana sahip çıktığımız gibi yıllar önce elimizden geldiğince ona da sahip çıkmaya çalıştık. Tabi insan fıtratının gereğini yapar. Kalbi kara, gözünü hırs bürümüştü.”

Haberinin olmadığı olaylar karşısında hayretle dinliyordum Naciye ablayı. “bizim elimizden o zamanlar pek bir şey gelmiyor tabi. Bizde genciz o zamanlar. Bizim büyüklerimiz elinden tuttu. Evlendirmek istediler. Kimi gösterse beğenmedi. Rahat yaşamak istiyorum paralı olsun diyordu.”

İç çekti Naciye abla. “Herkes zaman geçtikçe elini eteğini çekti Memnune’den. O zamanlar hakkında birkaç şey duyduk ama ne kadar doğru ne kadar değil tartışılır. Sende bilirsin, bir kadının namusu öyle kolay dile alınmaz sonu kötü olur.”

Hatırladıklarımla kanım dondu. Ne kadar zaman geçerse geçsin babamın yaptıklarını unutmayacaktım. Bir yandan da Memnune hakkında duyduklarım iğrenmeme sebep oluyordu. İçim acıyordu bir kadının kendini bu hale düşürmesine.

“babanla evlenince eyvah dedim kızım. Gitti Saniye’nin kurduğu yuva, yazık oldu emeğine. Memnune iyi bir kadın değil ama ne yaparsa yapsın yıllarca kuramadığı düzeni kurmak için yapıyor.”

Ağzımı açıp bir şeyler söyleyecekken susturdu beni. “yaptıklarını aklamaz kızım. Dedim ya kalbi kötü. Sana bunu anla diye söylüyorum. Bu kadının duru durağı yok. Uzak dur, düşene el uzatmışsın sen ama yılan yılandır. Yaklaşırsan sokar, zehrini akıtır. Sana da olan bu yavrum.”

“çok yazık. Para uğruna yıllarca yalnızlık çekip şimdi bu hallere düşmesi çok acınası bir ahval.” Dedim. Naciye abla gülümseyerek baktı. Bu mutlu bir gülümseme değildi. Daha çok yılların tecrübesiyle gelmiş, durumu değerlendiren bir gülümsemeydi.

“Yazık tabi kızım ama dünya böyle. Kimsesize özellikle kadınsa acımazlar. Memnune’ye de acımadılar zamanında. Bakma sen gençliğinde ne de güzeldi. Zamanla yaşadıkları ilk önce kalbini kararttı sonra kalbinin karası yüzüne yansıdı. Gençlik hevesiyle bakan gözleri hırsla bakmaya başladı. Şimdi yaş aldıkça uğruna delirdiği para anlamsızlaştı. Yalnızlık battı. Almış babanı avcunun içine yer edinmeye çalışıyor.”

“benimde kimsem kalmamıştı Naciye abla. Ben en büyük darbeyi babamdan sonra o kadından aldım. Bu yüzden onlara acıyamam.”

“Sana bunları acı diye anlatmıyorum zaten. Seni kıskanıyor Gülşah. O çocukluktan kimsesizdi. Sen ana babayla büyüdün. O kendini koruyamadı ama sen yaptın. Tek istediği zengin bir adamla evlenmekti senin yaşlarındayken kimse almadı. Sense Iraz Fazlıoğlu’yla evlisin. Hırsı boğuyor şimdi Memnune’yi.”

Şefkatle baktı yüzüme Naciye abla, daha önce hiç bakmadığım taraftan bakmamı sağlarken. “Uzak dur kızım. Yaklaşma. Bırak kendine kurmaya çalıştığı düzeni kursun. Yardım için bile el uzatma. Babamdan hayır gelmez zaten bu saatten sonra. Kocana kardeşine bulaşmasın bu şirret.”

Başımı salladım. “tamam Naciye abla.”

“Gülşah, bir şey daha var kızım.”

Naciye abla üzgün bir sesle konuşunca korktuğum başıma geliyor işte dedim. Düğümlenen boğazımı yutkunarak açmaya çalıştım. Derin bir nefesle kendimi duyacaklarını hazırladım.

“Daha fazla burada çalışman münasip olmaz. Bir daha gelme kızım.”

“yapma Naciye abla.” Sesim düşündüğümden daha üzgün çıkmıştı.

“Özür dilerim kuzum. Lakin son olaylardan sonra diğer kızlar huzursuzlanacak. İnanan var inanmayan var. Eğer askerler bu kadar baskı yapmasaydı inan umrumda olmazdı Gülşah ama atölyenin itibarını düşünmek zorundayım.”

Başımı öne eğdim. Zaten beklediğim şeyleri söylüyordu. “Hem artık eskisi gibi değil. Başında dağ gibi kocan var. Sen nezaretteyken babangilin evini basmış.”

Gözlerim kocaman açıldı. “Sen ciddi misin Naciye abla?”

Güldü “tabi ciddiyim. Fazlıoğlu gelini olunca böyle oluyor demek ki.” Tekrar ciddileşti. “evinde otur kızım. Kocan çalışır sen de evine bakarsın.”

“kocam da olsa, dünyanın en iyi insanı da olsa yapamam Naciye abla.”

Anlamazca kaşlarını çattı. Bense devam ettim. “15’ime girdiğinden beri birçok talibim oldu. İsteseydim çok önce evlenir, ev hanımı olurdum. Ben direndim abla. Annem yeni hastaydı burada çalışmaya başladığımda. Onu kaybettim, kimsesiz kaldım, beş kuruşa muhtaç kaldım yine de evleneyim, koca parası yiyeyim demedim.”

“Gülşah aynı şey değil ki.”

“olmasın. Ben babası eve almadığında pes etmeyip kendi parasını kazanan kız için şimdi geriye dönemem. Evimde oturup kocamı bekleyemem, onun verdiği kadarıyla hayatımı devam ettiremem. Biz kadınlar çalışmak mecburiyetindeyiz. Dünya böyle dönüyor abla.”

Naciye ablanın yüzü anlayışla doldu. Zaten farklı düşünse bu atölye olmazdı. Bu atölye vicdanı, dayanışmayı, insanlığı simgeliyordu benim için. Naciye ablanın kurduğu bu atölyede el ele vermiş kadınlar olarak kendi paramızı kazanmış, birbirimize dayanak olmuş, zor zamanlarda destek olmuştuk. Bu yüzden Naciye ablaya anlatıyordum, anlayacağı için.

“Bir gün Iraz bu adam olmazsa ne olacak? Gitmek istediğimde, geri dönebileceğim bir baba evim yokken, abimin ahvali meçhulken ne yapacağım? Bu yüzden mecburum abla. Hiçbir erkeğin istikbalime gölge düşürmesine, özgürlüğümü elimden alarak ayaklarıma pranga takmasına izin veremem.”

Naciye abla beni dinledikten sonra “keşke tüm genç kızlarımız senin yaptığını yapabilse Gülşah. Hepsinin elinden tutabilsem ve desem ki, dik dur arkandayım. Ama olmuyor.”

“seni zor durumda bırakmak istemiyorum abla. Zira unutamam, en zor anında yaptığın iyilikleri de her zaman yanımda oluşunu da. Sen beni kovmuyorsun Naciye abla, ben bana yaptığın tüm iyiliklere binaen istifa ediyorum.”

Şimdi ikimizin de yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. O ne düşünüyordu bilmiyorum ama ben annem iyileşsin diye kazandığım üç kuruş parayı hatırlıyordum. Abim hapse girip de Ankara’ya döndükten sonra ben daha ağzımı açmadan beni geri işe almasını hatırlıyorum. Babam eve almadığında kardeşime bakabileyim diye bana herkesten fazla para verdiğini hatırlıyorum.

“yolun açık olsun. Başın hiç eğilmesin Gülşah.”

“Allah senden razı olsun Naciye abla.”

Atölyeden buruk bir tebessümle çıktım. Bazıları bana korku ve kınayan gözlerle bakarken bazıları üzgün gözlerle bakıyordu.

“Ablalarım, kardeşlerim hepinizin yolu açık olsun. Hayırlı kazançlar.” Diyerek arkamı döndüm. Daha fazlası hem duygulandırırdı hem de gereksizdi. Zaten aynı mahallede yedik bir çoğuyla.

Onlar arkamdan iyi dileklerini sıralarken atölyeden çıktım. Iraz işten kovulma ihtimaline karşı aşağıda bekliyordu. Eğer kovulmadıysam camdan seslenip gitmesini söyleyecektim. Kovulduysam da beni geri eve bırakacaktı.

Atölyeden çıkar çıkmaz etrafına baktım. Atölyenin duvarına sırtını yaslamış beni bekliyordu. Üstünde el örgüsü, umarım İclal ya da Itır abla örmüştür, gri bir kazak vardı. İçine beyaz bir gömlek giyip yakasını çıkarmıştı. Bunu sırf benimle uyumlu olsun diye yapmadıysa bir şey bilmiyorum. Altında da krem rengi keten bir pantolon vardı. Üstünde acı kahve uzun bir kaban vardı.

“Anladığım kadarıyla kovuldun.” Dedi bir yandan da sözlerine incinip incinmeyeceğimden endişeli gibi tereddüt ediyordu.

Üzgün değildim, mutlu da değildim. Sadece biraz duygusal biraz da rahatlamıştım. “Yok kovulmadım.” Kaşlarını kaldırdı. Anlaşmamıza göre çalışmaya devam edeceksen camdan gitmesini seslenecektim ama şimdi aşağıdaydım. Anlamıyordu.

“istifa ettim.”

Kahkahası tüm sokağı doldururken birkaç kişinin bakışları bize döndü. “Cidden.” Dedi gülmelerinin arasında. “böyle mi dedin?”

“O olay tam öyle gelişmedi.” Biraz uyansam da bende gülüyordum. “Ama evet. Sen beni kovmuyorsun ben istifa ediyorum dedim.”

Gülmesi devam ederken nefes nefese “gel hadi eve bırakayım seni.” Dedi.

Şimdi

Iraz’ın söylediği gibi ile gitmek yerine günümü ders çalışıp üniversiteye hazırlanarak geçiriyordum. Tabi insan bir anda boşluğa düşünce kafasını toparlaması biraz zor oluyordu. Özellikle benim gibi çalkantılı bir hayatınız varsa aklınıza gelen bin bir düşünce sizi rahat bırakmıyordu.

Naciye ablanın Memnune hakkında söyledikleri dönüp duruyordu kafamda. Yıllarca güzel bir düzeni, iyi bir karısı, çocukları ve işi olan babamın böyle bir kadına düşmesi belki de Allah’ın herkese kalbine göre muamele etmesiydi.

Öyle ince yerlerden kırmıştı ki kalbimi geri düzelmiyordu. Bu yüzden babama karşı tüm sevgimi, saygımı yitirmiştim. Bu da benim için çok üzücü olmuştu ama mecburdum.

Bir insana duyduğunuz sevgi ve saygıyı kaybetmeye mecbur olmak çok kırıcı oluyordu. Deli gibi eskiye dönmek isterken en çok kendiniz için bunun olmaması gerektiğini biliyordunuz.

Tüm ipleri teker teker koparırken sizin canınız karşıdakinden daha çok yanıyordu. Sevginiz başınıza bela olup kalbinizi avcunun içine sıkıp duruyor elinizden hiçbir şey gelmiyordu.

Ve karşı taraf aslında nasıl bir bağı kopardığından habersizdi. Ayağına taş değse canı yanacak insanı bir hiç uğruna parçalarken asla kendisinden vazgeçeceğini düşünmeyecek kadar bencildi.

Zehirli dili, dikenli elleriyle canavara döndüğünden habersiz, verilen değerin bir gün gideceğini hiç düşünmezdi. Halbuki sen bağıra bağıra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylerdin. O ise tüm bunları kızgınlıkla söylenmiş sözler sanırdı.

Oysa hepsi gerçekti, acı gerçekler. Daha fazla kırılacak yer kalmadığı için verilen zor kararlar. Artık karşıdaki kişiyi düşünmekten kendine kalmadığını fark ettiğinde için acıyarak verdiğin kararlar.

Tüm mesele bundan ibaretti. Babamla tüm bağını koparırken o hiçbir şeyin farkında değildi. Aslında bundan sonra ne ben onun kızı ne o benim babamdı ama o bunu bilmiyordu. İlk bağı o kesmişti ama o kadar kanamıştı ki ben diğerlerini de kesmek zorunda kalmıştım.

Sonra annem geliyordu aklıma. Ömrünü, kimse kırılmasın diye harcayan ve kendine ait bir hayatı asla olmayan o kadın. Şimdi özel bir mezarı bile yoktu. Yıllarca kocam, çocuklarım, elalem diyerek 38 yıllık ömrünü hiç etmişti.

Sonu kanser olarak dönmüştü. Gencecik yaşta bir anda çökmüştü. Omuzlarında taşıdığı kendine ait olmayan hayatlar onu ölüme sürüklemişti. Saniye Eldem en çok kendine yazık etmişti.

Abimdi yüreğimdeki bir diğer yara. Nerede ne halde olduğunu bilmeyişimdi. Bir de Iraz’ın dedikleri vardı. O abimin masumiyetine inanıyordu inanmasına ama başkasının suçunu üstlendiğini düşünüyordu.

Bir yandan mantıklı gelirken Güney ve ben bu durumdayken böyle bir şey yapmasını sindiremiyordum. Eğer yapmışsa bunu nasıl sindiririm nasıl affederim bilmiyordum. Üçümüzü de mahvetmiş olurdu bu ihtimalde.

Derin nefes aldım. Önümdeki kitaba döndüm. Ders çalışmaya da alışacaktım. Dün akşam Güney’le beraber istifa meselesinde benimle baya dalga geçtikleri için ikisine de trip atıyordum.

Kapı çaldığında da bu yüzden bilerek suratımı astım ve açmaya gittim. Hangisi geldi bilmiyorum ama ikisi de özür dileyecekti. Kapıyı açtığımda gelenin Iraz olduğunu gördüm.

“Ben geldim!” dedi büyük bir neşeyle. Garipçe ona baktım. İlk kez bu kadar neşeli görüyordum onu. Gönlümü almak için mi böyle davranıyordu yoksa bir şey mi olmuştu?

“Hoş geldin yok mu?” dedi yine neşeyle.

“İstifa ettim ben o işlerden.” Dedim yüzüne bilerek bakmazken. Sesimden tripli olduğum belli oluyordu.

Gülüşü evi doldurdu. Kapıyı kapatıp kabanını çıkarırken “hala o mesele mi?” dedi.

“İkiniz birlik oldunuz dalga geçtiniz resmen benimle! İkinize de küsüm.” Dedim sinirli sinirli. Aslında o kadar sinirli değildim ama arada gerekiyordu.

Iraz gülümsemeyi bırakmadı. Gerçekten çok neşeliydi ve bunu hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyecek gibiydi.

“Şimdi beş dakikalığına tribi de küslüğü de kenara bırakıyoruz, ben sana çok güzel bir haber veriyorum ve sonra sen geri küsüyorsun bende gönlünü alıyorum anlaştık mı?”

Bu sefer dayanamayıp güldüm. Hiçbir duygumu boş vermeyişi beni çok mutlu ediyordu. Hiçbir şeyi küçümsemiyor, her anıma özen gösteriyordu. Gel de şimdi bu adama trip at.

“resmi nikah için tarih aldım bugün.”

“ciddi misin!” sevinçle sesimi ayarlayamamıştım.

“evet. Hayri’yi evinden aldım sabah ilk iş. Sonra gidip tarihi aldık. 29 Kasım 1980 evlilik tarihimiz.”

Gülerek boynuna atladığımda belimden tutarak destekledi beni. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaparak etrafında döndürmeye başladı. Çığlık atarken gülüyordum.

“Iraz indirsene beni. Düşeceğiz!” kahkahalarla gülüyordum. Dönerek salona girdiğimizde beni indirdi. Birbirimizin yüzüne gülerek bakıyorduk.

Sonra gözüm takvime takıldı. 27 kasımdı bugün.

2 gün sonra evleniyorduk.

2 gün sonra Gülşah Fazlıoğlu olacaktım.

 

Bölüm : 30.01.2026 18:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...