
İstanbul, tarih boyunca her zaman büyük bir şehirdi. Sokakları çok şey görmüştü. Kavuşamayan sevgilileri, birlikte çocuk büyüten aileleri, ölümleri ve yaşamları biliyordu. Boğazın hırçın dalgaları, herkesin kendisinden deva aradığı için hırçındı.
Bu şehir kaç umudu doğurmuş, kaç umudu söndürmüş kendisi bile bilmezdi. Birçok medeniyet burada doğmuş, Dünya asırlarca buradan yönetilmişti. Roma, Bizans, Osmanlı’nın başkentiydi burası.
Fatih’i görmüştü bir kere. Şahi toplarının surları yıkışına sevinmişti, gemilerin karadan yürüdüğü şehirdi burası. Bir çağ kapanmış ve yeni bir çağ açılmıştı burada. Peygamber efendimizin müjdesine nail olan komutan, ordu birkaç asır önce buradaydı. İslam sancağını, Türk sancağını bu şehre ilk diken Ulubatlı Hasan, buradaydı.
Galata kulesi, kız kulesine bakıyordu. Topkapı sarayı, hala Kanuni Sultan Süleyman’ı bekliyordu. Yerebatan sarnıcı güzelliğiyle büyülüyordu. Pierre Loti tepesindeki manzara herkesi büyülüyordu.
Iraz her daim bu şehrin büyüsüne kapılıyordu. Küçükken dedesi ve anneannesini ziyaret için gelirlerdi bu şehre. Gördüğü ilk denizdi Marmara. Kocaman olmuş gözlerle izlerdi burayı. Itır ve İclal hiçbir zaman kendisi kadar büyülenmemişti bu şehre bakarken ama Iraz adeta İstanbul’a aşık bir adamdı.
Şimdi bu gündüz vakti İstanbul sokaklarını adımlarken Gülşah’la birlikte burayı gezdiklerini hayal ediyordu. Buraya Gürkan’la ilgili bir şeyler öğrenmeye gelmişti bu yüzden Gülşah’ı getirmemişti ama bir gün mutlaka İstanbul sokaklarında el ele gezeceklerdi.
Iraz’ın sevdiği bu sokaklarda tıpkı Ankara’da olduğu gibi askerler vardı. Artık alışılmış bir görüntüydü bu. Uraz ne garipsedi ne üzüldü. Normaldi artık. Tek endişesi bu firar olaylarına Gürkan’ın da karışmış olmasıydı.
Iraz ve Gürkan aynı mahallede birlikte büyümüş iki arkadaştı. Iraz ondan iki yaş daha büyüktü ama birlikte o toprak sahada futbol oynayınca, misket oynarken mızıkçılık yapınca, diğer mahallenin çocuklarına karşı birlik olunca, araları bozukken bile başkalarına karşı sırt sırta verince iki yaşın anlamı kalmıyordu.
Tabi her şeye rağmen Gürkan Iraz’ın Gülşah’a olan sevdasını bilmezdi. Iraz yıllarca Gülşah’a bakmamış bir kez baktığında ise o yeşillere vurulmuştu. Gerisi teferruattı. Ne annesi ne mahalleli ne Gürkan... Bir o zümrüt yeşili gözler kalmıştı bir de Iraz’ın yüreğindeki ateş.
Iraz o ateşin kendisini içten içe yakmasına izin vermişti. Kimseye tek kelime etmemişti. Bir kere sevdasını dillere düşürmek adamlığa sığmazdı onun gözünde. Hem Gülşah adı gibi güldü. Kendisini herkesten koruyacak dikenleri vardı da solardı yine de. Alınırdı, üzülürdü. O zümrütlerden damlalar alınca sevdanın ne önemi kalırdı.
Iraz gülünü soldurmamak için her şeyi yapardı. Şimdi de bu yüzden gelmişti İstanbul’a. Iraz ne yaparsa yapsın Gürkan’ın durumu doğal olarak Gülşah’ın tüm gülüşlerini buruk bırakacaktı. Her sevinçte aklı Gürkan’da olacaktı.
Iraz mektubu görür görmez aklına koymuştu İstanbul’a gelmeyi. En azından ufakta olsa bir haber alabilse, iyi olduğunu duysa Gülşah’a bir süre daha yeterdi. Gül çehresi bir kez gülse Iraz’a bir ömür yeterdi.
Iraz’ın tek korkusu Gürkan’ın da bu firar işine karışmış olmasıydı. Eğer Gürkan bu işe bulaşmışsa işte o zaman hanelerine hiç sönmeyen bir ateş düşecekti. Iraz karısını nasıl toparladı o zaman bilmiyordu. Tüm kanatlarını kırmışlardı sevdiğinin, tutunacak tek dalı abisi kalmıştı. O dal kırılırsa toparlanır mıydı o serçe yüreği?
Gülşah güçlüydü güçlü olmasına ama bu kadarı da fazlaydı. Eğer Gürkan o ateşi düşürdüyse yüreklere, en çok Gülşah yanacaktı. Gülşah yanarsa ne Iraz kalırdı ne Güney.
Iraz hangi karakola gitmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Yine de buradaydı. Gürkan ilk üniversiteyi kazandığında ev tutmasına yardım etme bahanesiyle gelmişti. En ufak şans bulduğunda hep kendini İstanbul’da bulduğu gibi bunu da kullanmıştı. Zaten Saniye teyzesi ve bir zamanlar amca dediği için utandığı Hayri Gürkan’la İstanbul’a gelmemişti.
O zaman tuttukları evden ayrıldığını düşünmüyordu Gürkan’ın. Bu yüzden o eve en yakın karakola sormayı düşünüyordu. Eğer tahmini yanlış çıkarsa ne yapacağını da bilmiyordu.
Karakolun önüne geldiğinde asker onu durdurdu. “Ne için geldin?” sert sesi insanı korkutmaya yeterdi. Neyse ki Iraz’ın korkacak hiçbir şeyi yoktu.
“benim kayınço ne zamandır içeride. Durumu hakkında en azından bilgi alabilir miyim diye soracaktım.” Dedi. Bir an Gürkan’a kayınço diye hitap ettiği için gariplik hissetti. Sanki birbirinden çok uzaklardı. Yine de olmuştu. Gülşah karısı, Gürkan kayınçosuydu.
Asker durumu tartar gibi Gürkan’ı süzdü. Bir süre sessizlikten sonra “geç.” Dedi sertçe asker. Gürkan baş selamı verip içeri geçtiğinde baş komiserin odasına doğru ilerledi. Tabi içeride baş komiser değil bir astsubay vardı.
Dik, kendinden emin, sert duruşu tam olarak Türk askerine yakışır şekildeydi. Koyu gözlerini Iraz’ın üstüne dikmiş neden geldiğini sorar gibi bakıyordu. Otoritesi her şekilde hissediliyordu. Iraz saygıyla “komutanım ben buraya kayınçomu sormak için gelmiştim. Ne zamandır içeride en azından durumunu öğrenebilir miyim?”
Orta yaşlarının sonundaki komutan saçlarını çattı. “Öyle her gelene mahkumdan haber vereceksek işimiz yaş!” komutanın azarlar tonu Iraz’ı korkuttu. Gürkan’dan iyi bir haber getirmek için gelmişti ama kendisinin de dönememesinden korkmuyor değildi.
“komutanım gerçekten uzun zaman oldu. En azından iyi mi onu söyleseniz?” Iraz her şeye rağmen Gülşah için bir kez daha sordu. “Hanımımın bir abisi kalmıştı. Aylardır içeride o da. Artık hastalanacağından korkuyorum. Gözü hep yaşlı.” Biraz abartıp yalan söylemenin sakıncasını göremedi Iraz.
“kardeşim madem öyle hali vardı rahat dursaydı da bacısının yanında kalsaydı.” Komutan dediğim dedikti. Iraz bir şey öğrenemeyeceğini kabullendi. Son bir şans daha denemek istedi.
“En azından firar edenlerde adı var mı?” dedi korka korka. Cevap evetse Gülşah’a ne derdi hiç bilmiyordu.
Komutan en sonunda kaşlarını iyice çattı. Bir sabır çekip önündeki kağıtlara bakmaya başladı. Iraz söylemeyeceğim düşünmeye başlamıştı ki “adı ne senin bu kayınçonun?” komutanın gür sesi odayı doldurdu.
Uraz bir an soruyu anlamada da sonunda komutanın Gürkan’a dair bilgi vermeyi kabul ettiğini anladı. Gülmek geldi içinden ama bunu sonraya sakladı. “Gürkan Eldem.” Dedi komutanın sorusuna ithafen.
Komutan önündeki birkaç kağıdı karıştırmaya başladı. Kaşları çatıktı. Okuduğu isimlerden duyduğu memnuniyetsizlik, tiksinme yüzüne çok net yansıyordu. Öyle nefret ediyordu ki orada yazan isimlerden yüzünün buruşması, gözlerindeki iğrenti, kaşlarının daha fazla çatılamazmış gibi durması hatta neredeyse tek kalmış gibi durması bir an Iraz’ı korkuttu. Ya o listede Gürkan’da varsa? Iraz, komutan her an kafasını kaldırıp Gürkan’ın adı listede var diyecek gibi hissediyordu.
Komutan sonunda kafasını kaldırdı. “İyi az buçuk aklı varmış senin kayınçonun. Listede Gürkan Eldem adında biri yok.”
Iraz derin bir nefes verdi. Bir an gerçekten Gürkan’ın firar edenler arasında olacağını düşünmüştü. “sağ olun komutanım. Allah razı olsun.” Karakoldan çıkarken en azından Gürkan’ın firar etmediğini biliyordu. Normalde işi uzatır İstanbul’da kaldığı zamanı çoğaltırdı ama Ankara’da onu İstanbul sevdasından daha büyük bir sevdası bekliyordu. Bu yüzden otogara gidip Ankara’ya dönüş bileti aldı.
...
Gülşah’tan
Mehmet baba ve Güney sabah sokağa çıkma yasağı biter bitmez evden çıktılar. Tüm ısrarlarıma rağmen kahvaltı etmemişlerdi. Bende bir saat sonra bir şeyler atıştırıp atölyeye gitmek için hazırlanmaya başladım. Koyu yeşil bir gömleğin altına kahverengi ekoseli uzun ve kalın bir etek giydim. Üstüme siyah annemin ördüğü bir yelek giydim. Kâküllerimin başladığı yere gömleğimle aynı renk kalın bir kumaş taç taktım. Kalan saçlarımı düz örmüştüm.
Aklıma Iraz’ın gelmesiyle bir anda kendimi aynada kendime bakarak Iraz’ın beni güzel bulup bulamayacağını düşünürken buldum. Kıyafetlerim pek yeni sayılmazdı. Saçlarıma da öyle çok bakım yapamazdım. Yüzümün güzel olduğunu söylerlerdi ama çok zayıfmışım, biraz kilo gerekirmiş. Iraz’da böyle mi düşünüyordu acaba? Boyum ne uzun ne kısaydı. Iraz’ın uzun olduğunu düşünürsek belki biraz daha uzun olabilirdim ama yanında çok da sırıtmıyordum. Güzeldim bence. Ben kendimi severdim hep ama Iraz için güzel miydim?
Saçmaladığımı fark edip hemen aynanın önünden ayrıldım. Bananeydi Iraz’ın beni beğenip beğenmemesinden. Kaşlarımı çattın ve hızla odadan çıktım. Düşüncelerimi sanki hastalıklı varlıklarmış da bana veba bulaştıracaklarmış gibi bastırdım, uzaklaştırdı hatta kovdum.
Dizimin biraz altında biten deri siyah çizmelerimi o hızla giymeye çalışırken zorlanan fermuar beni daha çok sinir ediyordu. Hızlı hızlı çekmeye çalışırken bir anda durup derin nefes aldım. Fermuar koparsa kış boyu yazlık babete kalırdım. Çizmeleri kendi haline bırakıp acı kahve kabanımı giydim. Evin anahtarını kabanın cebine atıp bu sefer sakince çizmelerimi giydim.
Karlar azalmıştı. Yeniden yağar mı bilmiyorum ama kış bittiği için üzgünüm. Bu kış diğer tüm kışlarımdan daha soğuk olmuştu. Karlar en çok benim üstüme yağmış gibi hissediyordum. Herkesin sıcak bir sobası vardı da ben sokakta kalmışım gibiydi.
Ama kış daha önce hiçbir zaman böyle hissettirmemişti. Kar hep mutluluk demekti önceden. Annemin hazırladığı kahvaltıdan sonra oynadığımız kartopu savaşıydı, Güney için yaptığımız ve zeytinle havuçları ziyan etmemek için her şeyi taştan yaptığımız kardan adamdı. Soba başında yapılan kestaneydi. Burnumuzu çeke çeke içtiğimiz nane limondu. Bir soba başında uyuduğumuz gecelerdi. Kış önceden bu yıl olduğu kadar soğuk değildi.
“Ahhh!” duyduğum bağrışla evlerin arasındaki sokağa döndüm. “İyi misiniz?” mahallenin kadınlarından biri beklide buza basıp düşmüştü. Ses gelmedi. “kim var orda?” tekrar seslendim.
Duyduğum şeyin acı içinde bağıran bir kadın olduğuna emindim. “Yardım et lütfen. Ahh!” gelen sesle olduğum yerde irkilsem de hızla sese doğru gittim. Platin saçları yüzünü kapatmış yerde iki büklüm kadını tanımam için yüzünü görmeme gerek yoktu. Hayatımı karartan kadını nerede olsa tanırdım, Memnune hanımdı. Yine de ben hiçbir zaman asla onun kadar kötü olmayacaktım. Hızlı adımlarla yanına gittim ve yere çöktü.
“İyi misin, ne oldu?”
Memnune kafasını kaldırdı ve dolu gözlerle bana baktı. Kahve gözleri ilk kez hırs, öfke, acı, nefretten farklı bakıyordu. Saf korku. Elleri karnındaydı. “yardım et nolur?” ağlaması biraz şiddetlendi. “Bebeğim gitmesin benden.”
O an ne yapacağımı bilemedim. Bir anda elim ayağım boşalmış gibiydi ama kaybedecek vakit yoktu. “Bekle burda yardım getireceğim.” Hızla doğrulduğumda adım atamadan ayak bileğimi tuttu. “Beni yalnız bırakma.”
“Seni yalnız bırakmayacağım sadece sana yardım edebilecek birini bulacağım. Hemen döneceğim tamam mı?” Memnune cevap veremeden sanırım yeni bir sancı girdiği için “Ahhh!” tekrar bağırdı. Bende hızlı adımlarla oradan ayrıldım ve mahallede ne yapabilirim diye koşuşturmaya başladım.
“Allah’ım ne olur yardım et. Benim için ya da Memnune için değil, o günahsız sabi için.”
Tam bu sırada bu aralar bizim mahalleyi fazlaca mesken tutmuş taksici Selami abiyi gördüm. “Selami abi!” arabasıyla etrafta turlarken bağrışımla bana doğru sürüp tam önümde durdu. “hayrolsun Gülşah kardeşim?”
Elimle Memnune’nin olduğu sokağı işaret ettim. “abi Memnune şu sokakta, sanırım düşük yapıyor acil hastaneye yetiştirmenin lazım. Selami abi taksiden indi ve koşarak beni takip etti. Memnune bıraktığım gibiydi. Yalnızca yerdeki kanlar kırmızı bir hal almış anlındaki terler artmıştı. Ben ve Selami abi dikkatlice onu yerden kaldırıp taksiye binmesine yardım ettik.
Selami abi hızla hastaneye sürerken bende arkada kucağıma kafasını koyan Memnune’nin alnındaki terleri siliyordum. “Gülşah, bebeğim ölmesin.” Memnune’nin zayıf sesini sadece ben duydum.
“Merak etme bir şey olmayacak.” Dedim. Gözlerinden yaşlar durmadan akıyordu. “Ağlama güçsüz düşeceksin.” En sonunda demek zorunda kaldım.
“Gülşah bebeğim benim tutunacağım tek dal ona bir şey olmasın. O giderse ben kimsesiz kalırım.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.03k Okunma |
1.05k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |