31. Bölüm

26. Bölüm

Esma Gül Çağırgan
singularity

Işık vardı, hava temizdi, ağaçlar son hatırladığı kadar yeşildi. Ama yasaktı. Bir anda durdu Gürkan’ın adımları. Her şey önündeydi, özgürlük bir adım ötedeydi. Bundan sonra işkence yoktu, saçlarını kesmeyeceklerdi. İstediği gibi yemek yiyebilirdi. Ne zaman öleceğim diye düşünmek zorunda değildi.

Aldığı nefesler ciğerlerine batmayacaktı. Gözleri doldu. Girdiği andan beri yaşamak ölmekten ağır geliyordu. Şimdi bir adım attığında yine özgür olacaktı. Eski günlerdeki gibi.

Sabah kahvaltısından sonra sokağa çıktığı ve akşam ezanına kadar top oynadığı, sonra babasından önce eve varmak için koştuğu günlerdeki kadar özgür hissedecekti. Hapiste kırdıkları kanatlarını yeniden açacaktı.

Ama o bir adımı atamadı. Gülşah geldi aklına, Güney geldi. Ayşe geldi. Gökyüzüne baktı, tekrar denedi. Atamadı o bir adımı. Gözleri doldu. Gerçek bir özgürlük bundan sonra onun için var mıydı bilmiyordu ama kardeşleri için yalancı bir özgürlüğe kanamazdı.

“Ne duruyorsun gelsene!” Ahmet Köksal öylece dikilen çocuğa bağırdı. Durmanın zamanı mıydı? İsyanı bastırmaları çok uzun sürmezdi. Sonra da kaçmak hayal olacaktı. Bu cehennemde tıkılıp kalacaklardı.

“Ben yapamam.” Dedi Gürkan. Bir gün özgür kalma fırsatı olacaksa bile onu bu şekilde mahvetmeyecekti. Yine de idam edilme ihtimali aklında dönüp durmuyor değildi.

“Saçmalama oğlum! Gel hadi. Kurtul bu cehennemden.” Ahmet Köksal anlamıyordu. Buradan çıkabileceğini mi düşünüyordu bu çocuk. Öyle sürekli olmazdı bu isyanlar. Ya şimdi ya hiçti, nesini anlamıyordu?

“Ben bir şey yapmadım. Kaçarsam asla gerçekten özgür olamayacağım.” Gürkan kararlılıkla itiraz etti.

“Ya idam ederlerse? Kaçarsan en azından yaşarsın!” Ahmet Köksal son kez bağırdı.

“Ya etmezlerse? Kaçarsam öldürecekleri kesin. Aileme iyi olduğumu söyle, senden tek isteğim bu. Ankara’da yaşıyorlar. Babam Hayri Eldem, kardeşlerim Gülşah ve Güney Eldem.”

Gürkan son sözlerinden sonra koşa koşa içeri girdi. Karışıklıktan yararlanarak koğuşa ilerlemeye çalıştı. Askerler mahkumları dizginlemeye çalışıyordu. Aylardır hayvandan beter muamele gören mahkumlar, açtı, susuzdu, öfkeliydi ve umutsuzdu.

Kaybedebilecekleri her şeyi kaybetmişlerdi. Bu hayata dair yaptıkları son eylemdi belki de. Hayatta kalmak için miydi bu eylem yoksa hala insan oldukları ı göstermek için mi?

Ateşler yanıyordu. Askerler bağırıyordu. Koğuşların kapısı kırılmıştı. Mahkumları zapt etmeye çalışırlarken kime ne olduğunu umursamıyordu askerler. Öncesinde kollarını kaldırmaya hali kalmamış mahkumlar canla başla direniyordu. Kendilerini esir alan zincirleri kırıyorlardı.

Gürkan sanki orada değil gibiydi. Ahmet Köksal gitmişti, kendisi ise yapamamıştı. Herkesin gerisinde olup biteni izliyordu. Durulmayan kanın akıp gidişini izliyordu. Yıllarca sağ sol kavgalarıyla memleketi karıştıran adamların yanı sıra burada masum insanlarda vardı, kendisi gibi.

Burada hiç uğruna hapis yatanlar, eline silah alıp birlikte büyüdüğü adamı vuranlar, dava uğruna tüm benliğini kaybedenler, sadece kitap okuduğu için alınanlar, memleket derdiyle yandığı için yanlış anlaşılanlar vardı.

Burada şiddet vardı. Her işkence öncesi saçlarını kestikleri adamlar vardı, kemerlerle sopalarla dövdükleri gençler vardı, bir kuru ekmeğe muhtaç ettikleri insanlık vardı. İşkence yapmaktan zevk alan canavarlar, henüz vicdanını kaybetmemiş ama emirleri yerine getirmek zorunda olan askerler vardı.

Kim suçlayabilirdi ki onları? Liselerden üniversitelere kadar yıkamamışlar mıydı gül gibi gençlerin beyinlerini? Ellerine silah verip memleket meselesi diye kardeşlerini öldürtmemişler miydi?

Memleket eline silah alıp kabadayılık taslamayla, kardeşi kardeşe kırdırmayla, bir kahvede oturup kavgaya dönen siyasi konuşmalarla kurtulmazdı.

Gürkan ağlamaya başladı. Beyni susmuyordu. Bağrışlarla irkiliyordu. En son ne zaman bu kadar küçük hissetmişti? Hıçkıra hıçkıra ağlıyor bağırıyordu. Gitmek istiyordu. Annesinin kollarına dönmek istiyordu. Artık dayanamıyordu. Kaçsa kaçamıyor kalsa dayanamıyordu. Yangın, kavga, silah sesleri beynine işliyordu.

“Sus.” Fısıldadı. Kimse duymadı. Yine saçını kestiler, kine dövmeye başladılar, elbiseleri yırtıldı kirlendi. Banyo yapmıyordu uzun zamandır. Yine yoğurt çorbası verdiler akşam yemeğine. Dudağı yaraydı onu bile zor içti. Bir deri bir kemik kaldı yine.

“Annem üzülür. Görünce çok üzülür. Yapmayın.” Bu sefer sesi daha yüksekti. Ağlıyordu. Yalvarıyordu. Kime? Kimse yoktu. Gürkan bu sefer kimsenin umrunda değildi. Kimse saçlarını kesmiyordu. Kimse dövmüyordu.

“Yapmadım ben bir şey! Örgütte falan değilim, yapmadım!” sorguda da değildi. Kimse hangi örgütte olduğunu sormuyordu. Yapmadım dediğinde inanmıyorlardı ama. Niye inanmıyorlardı?

Bağıra bağıra ağlıyordu. Yere oturdu. Bacaklarını kendine çekip sarıldı. Cenin pozisyonunda yere yattı. Sesler yükseldikçe daha da küçülüyordu. Hepsi kafasının içinde yankı yapıyordu.

“Sus!” bağırdı. Haykırdı. Kimse susmadı. Elini kaldırdı ve kafasına vurdu. Kafası zemine çarptı. Hissetmedi acıyı. “Sus dedim.” Fısıldadı bu sefer. “Susacaksın!” yine bağırdı. Kime bağırdığını bilmiyordu.

Sesler yavaş yavaş kesiliyordu. Gürkan fark etmedi. Yine kafasına vurdu. Yine, yine, yine... Askerler mahkumları tekrar koğuşlarına gönderirken koğuşa girenlerin gözü Gürkan’dan ayrılmıyordu.

Kimse yerde cenin pozisyonunda yatıp kendi kendine konuşan, kafasına vuran birini görmeyi beklemiyordu. Umutların, hayallerin, aldığın nefesin tükendiği andı bu.

“Git!” tüm koğuş duyduğu çığlıkla irkildi. “Vurma git!” Gürkan aylardır diyemediği her şeyi bağırıyordu.

Emir adında 16 yaşındaki bir çocuğun gözleri doldu. İçeri gireli yalnızca bir hafta olmuştu. Ona büyükler dava için birini öldürmesini söylemişti. Yapamadan askerler elinde silahla yakalamıştı. Yine de umutluydu, yatar çıkardı. Şimdi karşısında kendisinden birkaç yaş büyük bu adam bağıra bağıra ağlıyor kendisine vuruyor olmayan askerlere yalvarıyordu.

“Ben yapmadım.” Bu sefer Gürkan’ın fısıltıları duyuluyordu. “yapmadım işte bırak!” bağırtıları koğuşun duvarlarında yankı yapıyordu.

Annesini istiyordu Gürkan. İstanbul’dan her geldiğinde hazırladığı o güzel sofraları, evde terliksiz gezdiğinde yediği azarları, terli terli su içtiğinde azarlanmayı özledi. Mahallede gençlerle futbol oynamayı özledi. Babasının kendisine öğütler vermesini istedi.

Gülşah’la uğraşıp onu deli etmeyi özledi. Saçlarını çekiştirmeyi, üstüne su dökmeyi, giydiği kıyafetlerle dalga geçmeyi, yaptığı yemekleri güzel olsa da kötülemeyi, sinir krizlerine sokup ben bir şey yapmadım ki demeyi özledi.

Güney’i özledi. Onu okula götürmeyi, leblebi tozu almayı, misket koleksiyonunu dinlemeyi, tasolarını çaldığı için azarlamayı, güreşmeyi özledi.

Gürkan bir hışımla yattığı yerden kalktığında tüm koğuş merakla ne yaptığına bakıyordu. “Af yok! Dinlemiyorlar, anlamayacaklar. Ben yapmadım diyorum size! Yok, yok, hayır inanmıyorlar. Kafama kafama vuracaklar! Sopaları sırtımda kırılacak!” hızlı hızlı konuşuyor, volta atıyordu. Sesinde büyük bir panik vardı. Sanki birine dert yanıyordu.

“Çıkarmak istedi beni ama çıkamadım. Yapamadım işte. Gidemedim. Niye, çünkü Gülşah ve Güney bekliyor. Gülşah ve Güney’e bakmam lazım. Babam üzer onları. Korumam lazım.” Gürkan’ın gözlerinden yaşlar bir bir dökülürken tüm bedeni titriyordu. Sanki bir çocuk gibi konuşuyordu.

“Ama koruyamıyorum çünkü dövüyorlar. Elektrik istemiyorum ben bir şey yapmadım ama anlamıyorlar. Gülşah da Güney de bilmiyor. Onlara gitmem lazım.”

“dışarıyı gördüm!” bağırdı. Sevinçli gibi, delirmiş gibi. “Ağaçları gördüm. Temiz havayı soludum ama adım atamadım.”

“yine gelecekler!” korkuyla volta atıyordu. Tüm koğuş sesizce onu izliyordu. Kimisinin gözünde buna dönüşmekten duyduğu korku, kimisinde acıma, kimisinde üzüntü vardı.

“vurmaya devam edecekler. Kurtulamayacağım! Acımıyorlar onlar, nefret ediyorlar. Öldürecekler beni! Ben ölmek istemiyorum, ben yaşamak istemiyorum.” Gürkan hızla başımı iki yana salladı. Bir şeyleri reddediyordu ama neyi reddediyordu?

“Hakim olacaktım ben!” haykırdı. “Adaleti sağlayacaktım. Kimse haksız yere ne içeride ne dışarıda olmayacaktı. Her daim doğrunun yanında olacaktım. Cübbemi giyecektim. Annem gurur duyacaktı benimle! Babam hakim oğlum var diyecekti! Kardeşimi okutacaktım!” hiç gerçekleşmeyecek ihtimallerde boğuluyordu Gürkan. Yıkılan hayallerin ardında kendisinden hiçbir parça bulamıyordu.

“Mahvettiniz beni!” bağıra bağıra ağlarken söyledi. “öldürdünüz!” buraya girerken Ayşe’yi düşünmüştü. Ona bir şey olmasın diye girmişti. Yine sorsalar Ayşe yerine girer misin diye, düşünmez evet derdi çünkü sevda bunu gerektirirdi. Ama bu hale gelene kadar dayanır mıydı?

Gürkan bir anda durdu. Bedeni titremeyi bıraktı. Gözyaşları akmayı bıraksa da yüzü sırılsıklamdı. Dudaklarındaki, yüzündeki yaralar gözyaşlarının tuzuyla yanıyordu. Gülmeye başladı. Kahkahalara döndüğünde tüm koğuş acıyarak bakıyordu yüzüne. Gürkan’ın kahkahaları duvarlarda yankı yapıyordu. Karanlık koğuştaki tüm umutların sönüşüydü.

Askerler dışarıda yangınları söndürmeye çalışırken içerideki sesleri duymuşlardı. Zaten isyandan dolayı sinirli olan askerler yine mahkumların taşkınlık çıkardığını düşünerek bir askeri koğuşa gönderdi.

Koğuşun demir kapısına tüfeğinin kabzasıyla sertçe vurduğunda tüm mahkumlar korkuyla yerinden sıçradı. Burada erkek adam ağlardı da korkardı da. Gururları kendilerini terk edeli çok olmuştu. Gürkan’sa daha çok güldüğünde asker kapıyı açtı.

“Kesin lan sesinizi!” Askerin sesi değil koğuşu tüm hapishaneyi inletti. Gürkan kahkaha atmayı bıraktı. “Kim bu sesin sebebi?!” askerin hiddeti her türlü belli oluyordu. “Akıllanmayacak mısınız lan siz!”

Gürkan başını hızla iki yana salladı. Ağlamaya devam etse de ne bağırıyor ne hıçkırıyordu. “olmaz.” Dedi. Sesi kısıktı ama askerin bakışları direkt ona döndü. “Sen misin bu sesini kesmeyen?”

“olmaz.” Gürkan bir kez daha fısıldayıp askerin bir şey demesine kalmadan hızla koşup kafasını duvara vurdu. Burnu kanamaya başladı ve zaten patlamış olan kaşı açıldı.

“Götürmeyin bu sefer!” bir kez daha kafasını duvara vurduğunda asker şoktan çıkıp Gürkan’a koştu. Asker gelene kadar Gürkan bir kez daha vurdu başını. Alnı da kanıyordu artık. Asker onu tutup çektiğinde zaten gücü yoktu.

Asker onu iki kolundan tutup koğuştan götürürken “kesmeyin bu sefer saçımı olur mu? Elektrikte vermeyin. Dövün sadece. Lütfen? Dayanacak gücüm kalmadı.” Gürkan askerin kollarında yığılıp kaldı.

 

Bölüm : 20.01.2026 17:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...