32. Bölüm

27. Bölüm

Esma Gül Çağırgan
singularity

Ellerindeki soğuk kelepçeleri bakarken ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Kimi yaraladığımı, bilmiyordum. Bir yanlışlık olmalıydı. Ben kimseye zarar vermemiştim. Bir kere Allah’tan korkardım.

Korku tüm bedenimi ele geçirmişken bu işten nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Daha beni neyle suçladıklarını bile bilmezken hiçbir şey yapamazdım.

“Bir yanlışlık olmalı Gülşah kimseye zarar vermez.” İclal polislere laf anlatmaya çalışırken kimse onu dinlemedi. “Karakolda anlatırsınız bacım.” polisin birinin sözleri üzerine İclal sustuğunda üzgünce bana baktı.

“Bırakın ablamı götürmeyin!” Güney kolumdan tutan polisi tutup bağırdığında korkuyla “tamam ablacım sorun yok. Gidip geleceğim hemen.” Dedim. Bu devirde askere polise bile güvenemiyorduk.

“İclal, Güney’i de al sizin eve gidin. Mehmet babaya olanları anlat. Güney’i de annenle yalnız bırakma nolur. Ben bir şey yapmadım. Anlaşılır zaten.”

İclal başını sallayarak “tamam. Tamam hemen gideceğiz. Korkma tamam mı?”

Söylemesi kolaydı. Başımı sallayarak İclal’i onayladım. Polis kolumu tutarak beni polis arabasına bindirdiğinde İclal’in Güney’le koşarak gittiğini gördüm. Güney gittiği için bekleyen yaşlar yüzümden akmaya başladı.

Çıkamamaktan korkuyordum. Belli ki üstüme bir suç kalmıştı ve bundan kurtulamamaktan korkuyorum. En kötüsü Güney’i tamamen yalnız bırakmaktan korkuyorum.

Ona annemiz öldüğünde söz vermiştim. Onu asla bırakmayacaktır ama şimdi bu sözü tutamamaktan korkuyordum. Bende gidersem ona ne olacaktı? Arkasında ne babası vardı ne de sığınabileceği annesi. Benle abim kalmıştık ona. Annesi yerine beni babası yerine abimi koymalıydı ama yetemiyorduk.

Aylardır abimizden haber alamazken bende iyi bir abla olmayı becerememiştim. İlgilenmem gereken tek kişi kardeşimken bırakmamışlardı. Sokağın ortasında yediğim dayak, Nergis’in alınması, Iraz’la evliliğim derken Güney’i tamamen unutmuştum. Şimdi beni de hapse atacaklardı.

Neyle suçlandığımı bilmiyordum. Beni buradan çıkaracak ne param vardı ne başka bir şey. Kardeşim kimsesiz kalacak, ben hapislerde çürüyecektim. Saçlarımı okşamasını sevdiğim rüzgar biraz sert estiğinde köklerini sökmüştü.

Polis arabasının içinde hıçkıra hıçkıra ağlarken polislerin bana bakıp sabır çektiğini gördüm. Yine de umursamadım. Benim derdim başımdan aşkındı.

“Bacım madem ağlayacaksın ne diye yaralıyorsun?” arabayı süren polisin dedikleriyle burnunu çektim ve başımı kaldırdım.

“Yapmadım ben bir şey.” Dedim ağlamaklı sesimle.

“Milletin işi gücü yok iftira mı atıyor sana?” diye azarladığında gözyaşlarımı sildim. Sinirle “işim gücüm yok adam mı yaralayacağım?” diye bağırdım. “Yapmadım işte ben bir şey. Deli miyim ben?”

“valla bacım hamile kadın, yalan söyleyecek hali yok. Yapmışsın işte.”

Bir anda dondum kaldım. Aklıma gelenin başıma gelmesinden korkarak “ne kadın ne kadın!?” hiddetle sordum. Memnune bana bunu yapmış olamazsın. Bu kadar vicdansız olma. Bu kadarı sana bile fazla.

“Özür dilerim. Yine olsa yine yaparım çünkü benim başka şansım yoktu.”

Gözlerimi kapattım. “Allah belanı versin.” Sinirden ellerim titremeye başladığında “Allah sana yardım eden benimde belamı versin.”

“ne diyorsun bacım anlamadım.”

Cevap vermedim. Sinirim öyle kuvvetliydi ki ters bir şey söyleyip başımı bir de polisle belaya sokmaktan korktum.

“Tabi sen kadının hamile olduğunu bilmiyordun. İş büyüdü.” Polis kendi kendine çıkarımlar yaparken ben eteğimi avcumun içine toplamış sıkıp sıkıp bırakıyordum.

Yaptığım iyiliğin başıma bela olacağını bilsem yapar mıydım? Ben onun yavrusuna kıyamayıp yapmıştım her şeyi. Ben de birinin yavrusu değil miydim? Güney benim yavrum değil miydi? Bize niye bu kadar kolay kıyıyorlardı?

Bir insan değil miydim? Çok görüyorlardı bize mutluluğu. Kimseye zararımız yoktu ama her seferinde ayağımıza çelme takmaktan zevk alıyorlardı. Kimsesiz olduğumuz için mi bu kadar kolay zarar veriyorlardı bize?

Polis arabası karakolun önünde durduğunda polisler beni arabadan indirdi. Ellerindeki kelepçelere bakarken gözyaşlarım yine aktı. Yaptığım iyiliğin bedelini böyle ödeyeceğimi düşünmemiştim.

Beni ifade vermem için komiserin odasına götürürlerken bazı askerlerin bakışları üstümdeydi. İçeri girdiğimizde ellerimdeki kelepçeleri çıkarmadılar. Komiserin odası sıradan bir polis odasından farksızdı.

Komiserin masasının arkasında Türk bayrağı, Atatürk portresi, İstiklal marşı vardı. Döner numaralı telefon, içi dolu bir küllük, iki masa birinde daktilo vardı. Sararmış kağıtlar, mantar panoya asılmış belgeler, ahşap dolabın rafında mavi Kapaklı dosyalar, ağır bir duman kokusu ve Türkiye haritası...

Ahşap, pekte konforlu olmayan sandalyeye oturtulduğumda karşıma komiser ve yan masaya başka bir polis oturdu. İfademi kayda geçmek için daktiloyu hazırlamaya başladı.

“Anlat kızım nasıl oldu olay, niye yaraladı kadıncağızı?”

“neyden bahsettiğinizi bilmiyorum. Ben hayatım boyunca kimseyi yaralamadım. Neden buraya getirildiğimi bilmiyorum.” Komisere bakmadan başım dik şekilde konuştum.

Komiser bir iç çekip, bıkmış gibiydi, masadaki kağıtları karıştırmaya başladı. Kağıdın birini eline aldı “sabah hava almak için eşim ile gittikten sonra evden çıkmıştım. Birkaç sokak ötede eşimin eski eşinden olan kızı Gülşah Eldem oturuyordu. İşe gitmek için evden çıkmış. Beni görünce ara sokağa çekti. Annemin huzur bulamadığı evi sana yar etmeyeceğim dedi. Çocuğumu öldürmek için karnıma vurdu ve suç kendisine kalmasın diye taksi durdurup beni hastaneye götürdü.” Okuduğu kağıttan kafasını kaldırdı ve bana baktı. “ Memnune Eldem’in ifadesi.”

“o sabah işe gitmek için evden çıktım.” Dedim sakince. Yine de sinir tüm bedenimdeydi. Daha ötesi içim acıyordu. “ara sokaklardan birinde ses duydum. İlk başta önemsemedim ama gelmeye devam edince bakmak istedim.”

Hırsımdan ağlamaya başladım. Sessizdi. Konuşmamı engellemiyordu. “Memnune Eldem’i yerde yatarken gördüm. Bilinci açıktı. Çocuk düşürdüğünü söyledi. Yardım etmek için yanından ayrılmak istedim ayak bileğimi tuttu, gitme dedi. Yardım bulacağımı söyledim. Şans eseri mahallenin daimi taksicisi Selami abi oradaydı. Yardım istedim, birlikte hastaneye götürdük.”

“hastaneye gelene kadar Memnune Eldem’in bilincinin kapanmasını önledim, alnındaki terleri sildim. Bana bebeğinden başka kimsesi olmadığını söyledi. Hastaneye geldiğimizde onu hemşirelere verdim Selami abiye parayı mahalleye gidip babamdan almasını söyledim. Memnune’nin peşinden hastaneye gittim. Babam gelene kadar başında bekledim.”

Göz yaşlarımı sildim. “Kendine gelip başında beni görünce özür diledi. Başta babamla evlenince ben ve kardeşlerimi evde istemediği için özür diliyor sandım, vicdan yaptı dedim. Bana yaptığı yapacağı hiçbir şeyden pişman olmadığını, kendine bir hayat kurmak için yaptığını ama benim hiçbir şeyi hak etmediğini söyledi.”

“sen yapmadın yani?” diye sordu komiser, teyit etmek ister gibi.

“Yapmadım. Ben o kadına elimi bile sürmedim.”

“şahidin var mı?”

“bizi hastaneye götüren Selami abi ona yardım ettiğime şahit. Memnune Eldem’in onu yaraladığıma dair şahidi var mı?”

Komiser bir kez daha sabır çekti ve soruma cevap vermedi. “Bu Selami’nin soyadı ne?”

“bilmiyorum. Mahallede soyadını hiç duymadım. Öyle çok yakın değiliz. İsmen biliriz.”

“Memnune Eldem’le aranızda önceden bir husumet var mıydı?”

Bu sefer iç çeken bendim. Bana inanmıyorlardı. “Benim derdim hiçbir zaman Memnune olmamıştı. Benim derdim onun lafıyla bizi evden kovan babamlaydı. Yine de ne babama ne Memnune’ye zarar vermem. Memnune’ye sadece yardım ettim.”

“suçsuzluğunu kanıtlayabilir misin?”

“Memnune’yi orada bırakıp gitseydim kimse öldürdüğümü anlamazdı. Sokaktan geçen kimse yoktu. Gerçekten canına kastım olsaydı öldürürdüm. Kendi yaraladığım insanı neden hastaneye götüreyim?”

Komiser ters ters baktı. “Bu gece nezarethanedesin.” Daktilonun başındaki polis ifademi okuyup imzalamam için getirdiğinde kelepçemi çıkardı. Kağıdı okumaya başlarken yenilmişlikle omuzlarını düşürdüm. Kimse bana inanmayacaktı.

Yazardan

İclal, Güney’le birlikte evin kapısına geldiğinde koştuğu için nefes nefeseydi. Hızlı hızlı kapıya vurmaya başladığında Güney kapının yanındaki çiçekliklere yenilmişlikle oturdu. Omuzları çöktü.

Bu defa gözyaşları akmıyordu. Artık tutunacak bir dal yoktu. Keşkeler, oysalar, anlamını yitirmişti. Annesinin ölümünü izlemişti Güney. Elinden hiçbir şey gelmemişti. Öylece eriyip gitmişti.

Sonra babası, Memnune’yi getirmişti hayatlarına. Bir anda onca yıllık karısını unutmuş, üç çocuğu kıymetsiz olmuştu. Kimsesiz kaldığını sanıyordu o günlerde Güney.

Abisi hapse girdiğinde ablasına daha bir düşkün olmuştu. Ona daha çok sarılmıştı. Onun için daha çok korkmuştu. İlk zamanlar abisinin dönmesini beklemiş Gürkan her dönmediğinde ablasına sığınmıştı.

Şimdi ablasını da götürmüşlerdi işte. O da gelmeyecekti. Ne annesi ne babası ne de abisi gelmemişti. Kaçıncı kayıptı bu? Aynı acıyı kaç kez daha yaşayacaktı? Kaç heves kursağında kalacak, kendisine çatı yaptığı kaç hayal başına yıkılacaktı?

Güney daha 12 yaşındaydı. Kendisini çok seven bir annesi, her istediğini yapan bir ablası, en yakını abisi ve en güvendiği babası vardı. Hayatı bir gecede mahvolmadsn önce Güney çok mutluydu.

Kapıyı Mehmet Bey açtı. “ne vuruyorsun alacaklı gibi?” demişti ki kızının yaşlı gözlerini gördü. “ne oldu?!” hiddetle dolusu. Kim Mehmet Fazlıoğlu’nun kızını üzebilirdi? İnci tanesiydi İclal. Kıymetlisiydi.

İşte bazı kızlar babalarının kıymetlisi oluyordu.

“Gülşah yengemi polisler götürdü. Birini yaralamış öyle dediler.” İclal nefes nefese konuştuğunda Mehmet Bey’in aklına ilk gelen siyasi nedenlerden dolayı gelininin içeri alınmış olmasıydı ve öyle bir durumda oğlunu zapt edemezdi.

“Ne diyorsun sen İclal! Yengeni de mi götürdüler?”

İclal biraz daha kendine gelmişti. Arkadan Nazende Hanımda kimin geldiğine bakmak için çıkmış kocası ve kızının konuşmalarını dinliyordu.

“Askerler değil.” Dedi İclal. “Polis götürdü, karakola.” Mehmet Bey kızının daha fazlasını bilmediğini anlayarak hemen portmantodan ceketini aldı. Eşi Nazende’ye döndü. “Ara Iraz’ı Gülşah’ı bulduk de. Ama Karakol meselesini anlatma. Ben çözeceğim. Daha fazla dellenmesin çocuk.”

Mehmet Bey arabasına doğru giderken “Baba bende geleyim mi?” kızının sesiyle durdu. Gülşah’ın bir kadına ihtiyacı olabileceğini düşünerek kabul etti. Mehmet Bey ve İclal arabaya binip hızla giderken, sokağa çıkma yasağı dan önce karakoldaki işi bitirmek istiyorlardı, Nazende arkalarından baktı.

“Gülşah hanımın derdi bitmiyor ki! Anası bitiyor, abisi başlıyor, o bitmeden babası başlıyor analığı başlıyor. Hepsini sineye çeksek kumaşı iyi değil. Kızın kendisi durmuyor.” Nazende hanım dertli dertli ellerini dizine vurdu. “Yaktılar oğlumun başını, yaktılar!” kapıyı kapattı ve içeri girdi.

Güney, oturduğu çiçekliklerin üstünde kış günü sokakta kaldı. Kimsenin aklına gelmedi. Kimse hatırlamadı. Güney’in sesi çıkmadı. Ne sokaktayım dedi ne açım dedi ne üşüyorum. Ablası olsaydı hatırlardı, ablası olsaydı derdi.

...

Uraz, Gürkan’la ilgili öğrendiklerini Gülşah’a söylemek için Ankara’ya gitmeyi bekleyememişti. Bir arkadaşının dükkanındaki telefondan Gülşah’ın çalıştığı atölyeyi aramış ama Gülşah’ın işe gitmediğini öğrenmişti.

Korku ilk orada sızmıştı bedenine, yavaş yavaş. İlk aklına gelen şey eve telefon bağlatmadığı için duyduğu pişmanlıktı. Ankara’ya döner dönmez eve telefon bağlatacaktı.

Dükkanı arayıp Güney’e sordu zümrüt güzelini. Güney ablam işe gitti dediğinde korku arttı. Bir sonraki telefon aile evineydi. Telefonu İclal açtı. Iraz Gülşah’a bakmak için eve gitmesini sonra verdiği numarayı arayıp Gülşah’la birlikte aramasını söylemişti.

İclal ne kadar kapıyı çalsa da açan olmamıştı. En sonunda Gülşah’ın işte olduğunu düşünüp eve giderken atölyeye uğramış ama Gülşah’ın işte olmadığını öğrenmişti. Abisinin verdiği numarayı aradığında Iraz bir kez daha Gülşah’ın yokluğuyla yüzleşti.

Gülşah hiçbir yerde yoktu. Iraz mahalleden bildiği birkaç yerin daha telefonunu arasa da Gülşah’a dair bir haber yoktu.

Bu sırada Iraz’ın telefonlarıyla tim mahalle ayağa kalkmış Gülşah’ı arıyordu. Güney dükkanı kapatmış her yerde ablasına bakınıyordu. Mahallelinin dikkatini aynı anda hem Memnune’nin hem de Hayri’nin de ortada olmayışı çekmişti. Selami çoktan Hayri’den parasını almış onu hastaneye bırakmıştı. Tabi Hayri’nin Memnune’nin yanına gidişi, bilerek hastane bahçesinde oyalanmıştı, uzun sürdüğü için Gülşah’ın yokluğu daha çok dikkat çekmişti.

Otobüs saati geldiğinde ise arkadaşının dükkanından ayrılmıştı. Hala Gülşah’tsn haberi yoktu. Ankara’ya gitme isteği her saniyede artıyordu. Gülşah’a bir şey olma korkusu Iraz’ı deli ediyordu.

“yalvarırım Allah’ım.” Dedi. Otobüsteki rahatsız koltuklar, engebeli yollar, sigara kokusu umurunda bile değildi. Gelirken Iraz’ı rahatsız eden tüm bu şeyler şimdi fark edilmeden geçip gidiyordu.

“Onu bana bağışla. O zümrüt güzelini gönlüme düşürdüğün andan beri vuslatı senden umdum. Şimdi tam kavuştum dediğim an o nazlı çiçeği benden alma.”

Iraz gözlerini kapattığı da bir damla yaş aktı. Uzun zaman sonra döktüğü ilk yaşın sebebi Gülşah’tı.

Öyle seviyordu ki Iraz onu bir ömür aynı evin içinde birbirlerinden uzak olmaya razıydı. Hatta iyi ve mutlu olma ihtimaliyle başka birini sevmesine de razıydı. Gülşah için her ateşte yürürdü. Gönlünde güller açtıran kadının mutluluğu kendi aşkından önce geliyordu çünkü sevda buydu.

Birkaç mola, birkaç çevirme ve kimlik kontrolünden sonra sonunda Ankara’ya gelebilmişti otobüs. Iraz, Nazende hanımın telefonunu açamadığı için Gülşah’tan hiçbir haberi yoktu. Otobüsten iner inmez bir taksiye binip mahalleye gitti.

Gülşah’tan

Soğuk dört duvar arasında kaç saat geçirdiğimi bilmeden öylece duruyordum. Sırtım duvara yaslı gözlerim kapalı. Kabanıma iyice sarılmıştım. Saçlarımdaki örgü, belki de içinde olduğum durum, başımı ağrıtınca saçlarımı açmıştım. Soluk gri duvarlar ve parmaklıklar ruhuma işliyordu. İçeri koydukları ahşap bankın üstünde öylece duruyordum.

Beynim aynı anda hem donmuş gibiydi hem de düşünmeyi bırakmıyordu. Memnune’yi o halde sokakta bıraksaydım ölecekti, hem o hem bebeği. Benden başka kimse onları bulamazdı o an. Bana niye yapmıştı bunu?

Hayatta kalmaya çalışıyordum ben sadece. Annemin acısını geride bırakmaya, abimi kurtarmaya, kardeşime bakmaya ve Iraz’la mutlu olmaya çalışıyordum. Yeni bir hayat kurmaya çalışıyordum.

Benim ne Hayri’yle ne Memnune’yle bir derdim yoktu ki. Benim tek derdim abimdi, Güney’di. Ben babamdan hiçbir şey beklemiyordum ki, ne destek ne para. Benim tek sığınağım tek güvendiğim Iraz’dı.

Bazen düşününce babamın hiçbir zaman bizimle ilgilenen bir baba olmadığını fark ediyordum. Her zaman annem yapmış ve babamızı sevmemiz için kendi yaptıklarının bir kısmını o yapmış gibi gösterirdi. Abimin üniversiteye gitmesini istememiş annem ikna etmişti onu. Onda bile maddi yardım yapmayacaşını söylemişti.

Nergis, İclal okula giderken beni okutmamıştı. Halbuki dersleri en iyi olan bendim. Onların babaları onlara hep satılırdı. Kimse ne Nergis’e ne İclal’e bir şey diyemezdi. İlk önce abileri sonra babaları tüm mahalleyi başlarına yıkardı. Benim babam hak etmişsin der abimin haberi olmaz Güney’in elinden bir şey gelmezdi.

Sadece Iraz tutmuştu benim elimi bu zamana kadar.

Güney okula gitmek istemediğini söylediğinde babam ona hiç emin misin diye sormamıştı. Ertesi gün ilk iş Mehmet babanın yanına gitmiş ve Güney’i çırak almalarını istemişti.

Bize sarılmazdı. Boş vakitleri evde geçirmezdi. Anneme hediye almazdı. Derdimizi dinlemezdi. Bizi tanımazdı. Yanımızda olduğu her an öğütler verir, söylenir dururdu.

Babam bizi hiç sevmez umursamazdı ve biz bunu yıllarca fark etmemiştim. Ta ki annem ölene kadar. Annem kanatlarını üstümüzden çekene kadar.

Şimdi de eminim ki Memnune’ye inanmıştı. Gülşah yapmaz dememişti. Hatta onunla konuşmadan gidişimi suçlu olmama yormuştu. Benim Allah’tan korkacağımı, bir cana zarar vermeyeceğimi hatta hayatı tehlikede olan birinin kim olduğunu umursamadan yardım edeceğini bilmezdi. Babam kızını tanımazdı.

 

 

 

Bölüm : 22.01.2026 12:09 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...