34. Bölüm

29. Bölüm

Esma Gül Çağırgan
singularity

Anlıyordu ki insan bahar ne çiçeklerin açması ne havaların ısınmasıydı. Tüm o çiçekler siyah beyaz da görünürdü göze, en iyi havada bile üşürdü insanın içi. Kalbin sıcaksa ne boyu aşan kar üşütürdü seni ne de fırtına.

Bir yağmurda gülerdi insan, bir karla mutlu olurdu. Çiçeklerin mis kokularında kaybolmak kolaydı. Zor olan kışı sevmekti. Bir başkasının kışına ortak olmaktı. Kışı bahar yapmaktı.

Bahar aslında vuslattı.

Iraz’dı benim baharım. Çiçeklerimin rengi, içimi ısıtan oydu. Kalbimi avuçlarının içine almış nefesiyle incitmeden ısıtmıştı, ne kar değmişti yüreğime ne fırtına.

Yağmurlarda gülerdim ben önceden. Sonra her şeyi elimden almışlardı, karla mutlu olurdum. Kış hiç uğramamıştı bana, bilememiştim.

Kış üstüme çöktüğünde yazlık kıyafetleriyle öylece kalmıştım sokakta. Karlar üstüme yağmıştı, ayaklarımda yazlık sandaletlerim vardı. Elimden tutacak kimse yoktu. İşte dedim, bu benim sonum. Bu kıştan çıkamam ben, ölürüm, biterim.

Iraz geldi sonra. Kabanını omuzlarıma bıraktı. Ayaklarımdaki sandaletleri çıkarıp botları giydirdi. Elimden tuttu. Yağmurlarda dans etmeyi öğretti bana. Islatmadı hiçbir damla bizi o an. Sadece o ve ben vardık.

Kar dondurunca yüreğimi, sevgisiyle eritmişti buzları. Karı sevdirmişti bana yine. Sonra kar topu oynadık. Çocuklaştık birlikte. Kimseyi umursamadık. Yarım yoktu çünkü. Bugünü yaşadık.

Iraz benim kışıma ortak oldu. Benim kışımı Bahar yaptı. Ben onun topraklarında yeşerdim, çiçek açtım, kök saldım. Ben Iraz’la nefes aldım.

Nezarette geçirdiğim ilk saatler çok korkuyordum. Umutsuzluk yüreğimi avuçlarıma almış aklına geldikçe sıkıyordu. Kalbimi acıtıyordu. Allah’a sığındım. O mazlumları çaresiz bırakmazdı. Kapattım gözlerimi dua ettim.

Allah’ım, dedim, beni buradan kurtar. Beni bu zalimlere bırakma. Kurtuluşunu göster bana.

İşte o an Iraz’ın yüzü gözlerimin önünde belirdi. O andan beri biliyordum. Benim kurtuluşum oydu. Korku gitti. Çünkü fark ettim ki ben Iraz’a herkesten daha çok güveniyordum. Elinde olmasa da abimde ve bilerek isteyerek babamda beni yüz üstü bırakmıştı.

Benim yaralarımı saran, sinesine çeken, göğsünde dinlendiren Iraz’dı. Her düştüğümde bana uzanan ilk el her zaman Iraz’ındı. Ve hiçbir kötülük yoktu orada. Kafamı Iraz’ın göğsüne koyduğumda hissettiğim tek şey huzurdu. Bana uzatılan eli tuttuğumda arkadan ne geleceğini hiç düşünmüyordum.

Nezaretten çıkar çıkmaz gözlerimin ilk Iraz’ı araması da bundandı. İlk ona koşmamda. Güvendim, sevdim, inandım. Iraz hiçbir zaman beni boşa çıkarmadı.

İlk ona koştum, ilk adımlarını atan bebek gibi, ilk kez sevgilinin heyecanını yaşayan genç kız gibi, uzun zamandır görmediğim yâri görmüş gibi.

Boynuna atladığımda kalbim attı, nefeslerim ilk kez ciğerlerimi doldurdu. Iraz’ın yeşil çam kokusuydu özgürlük. Kumral saçlarıydı, kahve gözleriydi vuslat.

Ve aşktı göğsünde atan kalp.

Ve evet ben Iraz Fazlıoğlu’na aşıktım.

Iraz’dan geri çekildiğinde yüzümü avuçlarının arasına aldı. Alnını öptüğünde gözlerimi kapattım. Öperken kokumu içine çektiğinde hep söylenen ama asla inanmadığım o şeyi hissettim. Midemde uçuşan kelebekleri.

“İyisin.” Fısıldadı. “Çok şükür iyisin, zümrüt güzelim.”

Ellerimi yüzümdeki ellerinin üzerine koyup ellerini tuttum. Alnını alnıma yasladı. “Sayende, iyiyim.”

“bir ömür iyi ol diye bin kez ölürüm, Gülşah.” Yüreğim hopladı. İsmimi öyle söyledi ki hayattaki en iyi iltifat bu olabilirdi, en güzel isim o an Iraz’ın dudaklarından çıkan Gülşah’tı. Bana zümrüt güzeli diyordu ve ben bundan daha çok kalbimi hızlı arttıracak bir şey söyleyebileceğini düşünmüyordum.

Oysa onun dudaklarından çıkan ismim bile kalbimi hızlandırıyordu.

“Ölmene gerek yok bir ömür yanımda ol ben iyi olurum.” Sanırım bu sefer yüreği hoplayan oydu. Zaten Iraz daha önce bana aşık olduğunu söylemişti. Şimdi ise kahve gözlerinden yıldızlar kayıyordu. Dudaklarında şapşal bir gülümseme vardı.

“Gülşah.” Dedi içli içli.

“Efendim.” Dedim. Cevap vermedi. Sanki olduğu yere sığamıyordu. Bu adam şimdi böyleyse ona aşık olduğumu söylesem nasıl olurdu?

“Hiç.” Dedi yine içli içli.

Biraz geri çekildim. “Nasıl hiç?” elini tutan elimi avcuna aldı. Elimi göğsüne koyduğunda hızla atan kalbini hissettim. Gözlerim kocaman açıldı.

“Hiç işte. O kadar hızlı attı ki sığmadı kalbime, dudaklarımdan taştı işte adın.”

“Iraz.” Dedim o an. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim. Buna ne denirdi ki? Kaldım öylece. Kalbim çok hızlı atıyordu. Heyecan dizlerimi titretti.

Yeniden genç hissettim uzun zaman sonra. Küçük bir kız gibi hissettim. Mutlu hissettim. Yaşamayı, heyecanı, sevgiyi hissettim. İlk kez dik durmayı, güçlü durmayı savaşmayı düşünmedim. Güvende hissettim.

“Söyle zümrüt güzelim.”

O an ne diyeceğimi bilemedim. Niye Iraz demiştim ki şimdi ben? O an anladım. Benimde yüreğimden taşıp dudaklarımdan dökülmüştü adı. Iraz böyle hissetmişti. Şimdi anlıyordum. Bana aşkını söylerken de böyle hissediyordu. Öyle fazlaydı ki dışarı taşıyordu. Ama bunu söylemedim ona. Gülümsedim. Ne söylemem gerektiğini iyi biliyordum.

“Güzelin miyim gerçekten?” ve kahkahası tüm karakolda duyuldu. O an nerede olduğumuzu fark ettim. Çaktırmadan etrafa baktım. Kimsenin bize dikkat etmediğini fark edince rahatladım. Iraz’ın kahkahası yavaş yavaş duruluyordu.

“Cilveleşmeniz bittiyse gidelim artık.” Iraz’ın arkasından duyduğum huysuz sesle kıpkırmızı kesildim. Utanç tüm damarlarımda dolanmaya başladı. Iraz’a baktığımda onunda yüzünde buradan toplanmaz ifadesi vardı. Alt dudağını ısırdı. Birbirimizden uzaklaşıp arkamızı döndük.

Mehmet baba bize kınayan bakışlar atıyordu. Yine de halimizden pek rahatsız da durmuyordu. Yüzüne pek bakamıyordum. Zira fazlaca utanmakla meşguldüm. Sonra gözlerim İclal’e takıldı. Gülerek bakıyordu bize. Birazda dalga geçiyordu

Gözlerimi tehdit eder gibi kocaman açtım ama bu sadece gülüşünün büyümesi ve omuz silkmesine neden oldu.

“İclal!” diye tısladım kısık bir sesle. Sesimi Mehmet babanın duymasından korkuyordum. Henüz onunla diyalog kurmaya hazır değildim. Önümüzdeki 40 belki 50 yıl içinde hazır olabilirdim ama şimdi kesinlikle değil.

İclal kıkırdamaya başladı. Elinin tersini Türk filmlerindeki kadınların edasıyla alnına koydu. “Ahh kocacığım! Beni kurtardın. Sen olmasan ben ne yapardım, zindanlarda çürürdüm.”

Sinirle ve utanmışlıkla İclal’in omzuna vurdum. İclal omzunu oluşturarak gülmeye devam etti. Ta ki önümüzden yürüyen Iraz başını arkaya çevirip İclal’e en ters bakışlarını atıncaya kadar.

Bize gelince gülmeye devam eden hanımefendi, abisinin bir ters bakışına susuyordu. Gülşah kim ki zaten? Ters ters İclal’e baktım bir süre.

Aklıma gelenlerle etrafa bakındım. Arabaya doğru gidiyorduk ama Güney ortalarda yoktu. Getirmemiş olabileceklerini düşündüm ama benim kardeşim kimseyi dinlemez gelirdi. Benim için gerekirse mahalleden buraya yürür yine gelirdi.

“Iraz Güney nerede?” sakin kalamaya çalışarak sordum. Belki de bir şekilde ikna edip evde bırakmışlardır.

Iraz, İclal ve Mehmet babaya döndü. Sorar gözlerle baktı. Mehmet baba “bizim eve bıraktık.” Dedi gayet rahat şekilde. Bende rahatlayacakken Iraz “ben karakola gelmeden önce eve uğradım Güney’i göremedim.”

Korku tüm damarlarımda gezindi. “Nerde benim kardeşim!?” diye sertçe sordum.

“Yenge vallahi biz gelirken bizim evdeydi. Belki abim görmemiştir.”

İnşallah İclal, inşallah!” Korku, endişe, öfke tüm güzel duyguları alıp götürdü. Bana emanet edilen oğlum kaldı geriye.

Ne aşkın önemi kaldı ne özgürlüğün. Güney’di benim canım. Güney mevzu bahisse benim bile önemim yoktu. Annemin emanetiydi o bana. Benim oğlumdu. Bu sadece annem öldüğünden beri değil çocukluğumuzdan beri böyleydi.

Abimle oyuncak için kavga ederdik ama Güney istediği oyuncağımızı alabilirdi. Biz istediğimiz gibi uğraşırdık onunla ama dışarıda biri tek laf ederse dünyayı yakardık. Yemekler onun için pişerdi, yüzler o gülsün diye gülerdi. Annem komşuya gider, ben bakardım ona. Acıkır, yemek yapardım. Hastalanır ondan çok acı çekerdim.

Annem hastalandığında tam anlamıyla evin ikinci annesi olmuştum. Güney gerçekten benim oğlumdu. Aramızda 5 yaş vardı ama önemsizdi. Ben büyütmüştüm onu. Tek bir saç teline, kirpiğine tüm dünyayı başlarına yıkardım.

Arabaya binip hızla kapıyı kapattım. Ardımdan Iraz, İclal ve Mehmet baba koştura koştura arabaya bindi. “sür şu arabayı!” Iraz’a bağırdığımın bile farkında değildim. Yol boyu kimseden çıt çıkmadı.

Korku ellerimi titretirken, yokluğumda kardeşime sahip çıkacak bir Allah’ın kulunun olmaması hem içimi acıtıyor hem öfkelendiriyordu. 12 yaşında çocuk çok mu gelmişti evlerine? Koskoca mahalleye herkes sığmıştı da bir benim kardeşim mi sığmamıştı?

Hiç mi kimsemiz yoktu bizim?

Parmaklarımı kütletip ellerimin titremesini durdurmaya çalışıyordum. Eğer mahalleye gidip de Güney’i bulamazsam ne olacak bilmiyorum. Başına bir şey geldiyse ne yaparım bilmiyorum. Her şekilde ayağa kalkarım da Güney’in acısını yaşarsam nasıl devam ederim bilmiyorum. Devam etmeye değer bir şey kalır mı bilmiyorum.

Mahalleye girdiğimizden beri dizimi titretip duruyorum. Elimde değil. Sabırsızlık tüm bedenimi hareket ettiriyor. Bir an önce kardeşime kavuşmak istiyorum. Ona sarıldığımda hala bebeklik kokusunu alırken beklemenin azabını çekiyorum.

Araba Fazlıoğlu evinin önünde durduğunda kimseyi beklemeden indim. Kapıyı çarpmış olmayı umursamadım. Sabırsızca kapıyı yumruklamaya başladım.

“Allah’ım ne olur kardeşimi bana bağışla. Abimi aldın kardeşimi alma.”

Kapıyı bir kez daha yumrukladığımda Nazende hanım kapıyı açtı. “Ne oldu? Adam yaralanmaların bitti şimdi de ev mi basıyorsun?!” çemkirmesini umursamadım. Hatta Iraz’ın arkadan annesine bağırmasını da umursamadım.

“Kardeşim nerede? Güney nerde?!” dedim hemen. Aceleyle onu görmek istiyor, sarılmak istiyordum. Benim ailem Iraz, abim ve Güney’den ibaretken tim her şeyim Güney’e fedaydı.

“Nerden bileyim ben senin kardeşin nerede? Sokaklarda terör estireceğine evinde otursaydın bilirdin kardeşinin yerini!”

Ellerim titredi. Ağzım açık kaldı. Nazende Fazlıoğlu’nun kalbinin karalığı karşısında kelimeler kifayetsiz kaldı. Güldüm. Dalga geçer gibi, alay eder gibi, delirir gibi.

“Seni öldürürüm.” Fısıldadım. “seni öldürürüm!” haykırdım.

Nazende kocaman olmuş gözleriyle kapıdan bir iki adım çekildi. “Küçücük çocuğa sahip çıkamadım mı?!” bağırarak üstüne yürüdüm.

“Ben mi sahip çıkacaktım? Rahat dursaydın.”

“kadın deli etme beni! Buraya getirmişler. Almadın mı çocuğu içeri?”

“fark etmedim ki.”

Yine güldüm. Gözlerim doluyordu. “Kork benden Nazende hanım.” Birkaç adımda hemen karşısında durdum. Aşağı yukarı boylarımız aynıydı. Gözlerinin içine baktım. “kardeşime en ufak zarar geldiyse senin o canını alırım. O zaman terör estirmeyi de adam yaralamayı da görürsün.”

Nazende’in yıllardır indiremedikleri havası söndü. Gözlerindeki kibir yok oldu. Korku yerleşti o gözlere. Çünkü şakam olmadığını biliyordu. Öyle bakıyordum ki yüzüne nefesi şimdiden kesiliyordu.

Bize attıkları her çelme için biraz daha fazla ateşe verecektim bu mahalleyi, düştüğümüzde bize uzatılmayan her el gibi biraz daha gömeceğim onları toprak altına. Nefretleri kadar kan kusturacağım. Herkes kalbindeki kötülük kadar ölecek.

Anne yarısı teyze falan değil ablaydı. Oğluma dokunmayacaklardı.

 

Bölüm : 25.01.2026 14:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...