37. Bölüm

32. Bölüm

Esma Gül Çağırgan
singularity

Seni en rahatlatan, en sevdiğin koku ne diye sorsalar orman derdim. Ağaçların kokusu, o ıssızlık, yağmurdan sonra gelen o hoş koku, toprak, yeşil ve özgürlük... Ormanın bana hissettirdikleri buydu.

Orman kokusunu sevme nedenim bana yaşadığımı hissettirmesiydi. İçinde kaybolabileceğim kadar büyük, büyüleneceğim kadar eşsiz ve ödüm kopacak kadar korkunç. Her dalda ayrı sesi duyacağım kadar kalabalık ve kimsenin beni bulamayacağı kadar ıssız.

Ailecek gidilen pikniklerin hissini veriyordu orman. Mangal yakılan, top oynanılan, kabuğunda ısıra ısıra yenilen karpuz hissini veriyordu.

Ölümün getirdiği boşluk, fırtınalı havada sokakta kalmayı, ateşler içinde kavrulmayı, gözyaşlarında boğulurken ses çıkaramamayı anlatıyordu.

Hayatı anlatıyordu. Fırtınadan sonra gelen güzel kokuyu, yeşilin daha çok parlaması, çıkan mantarları, yeni çiçekleri anlatıyordu. Güneşli günden sonra çıkan yangını, yok oluşu, yanarak ölen ağaçların hiç ses çıkaramayışını anlatıyordu.

Bu yüzden güzeldi orman kokusu. Evvela gerçekti. Bizdendi. Özümüzdü. Yaşamı da hatırlatıyordu insana ölümü de. Topraktan geldiğimizi ve toprağa döneceğimizi görürdünüz biraz daha dikkatli bakarsak.

Ufacık tohumdan koca çınar olacağımıza da inanırdık, kocaman gövdesi olan çamın kısacık köklerine de. Devrilip gitmiş koca kütüğün yerinde yeşermiş fidanı görürdük.

Şimdi başımı yasladığım göğüs tam olarak orman kokuyordu. Yaşam kokuyordu. Çocukken gidilen piknikleri hatırlatıyordu. Fırtınadan sonra gelen güzelliği hatırlatıyordu.

Saçlarımın arasında gezinen el, güvendesin diye fısıldıyordu bana. Dün gece gördüğüm rüya aklımın içinde dolanırken abimin beni Iraz’ın kollarına bıraktığını biliyordum.

Iraz benim için ulu bir çınarken abim evlendiğimizi öğrendiğinde ne olacaktı? Ert bir rüzgar gibi üstümüze esmesinden ve elimde kalan son huzuru almasından korkuyordum.

Evde olma hissi miydi uyandığım halde beni Iraz’ın göğsünden kaldırmayan yoksa korku muydu? Her şeyin bozulacağından, kaybetmekten, bir gün gelip de artık Iraz’a sahip olamayacağının korkusu.

Belki de aşktı. Kalbinin sesini dinlerken bulduğum huzurdu. Uyurken bu göğse sığınmak kolaydı da uyanıkken kalkmak, gitmek zorundaydın. Biraz daha fazla kalmak için verdiğim çabaydı.

O da uyanıktı. Eli saçlarımın içinde geziniyordu. Her bir teli nazikçe okşuyordu. Yine de ikimizden de ses çıkmıyordu. Çünkü bozulmasını istemiyorduk. Sadece bu anda kalmak ve zamanı durdurmak istiyorduk. Biraz dinlenmeyi ikimizde hak ediyorduk.

Yine de her şey o kadar uzun sürmüyordu. Zaman durmuyor, akrep ve yelkovan dönmeye devam ediyordu. Hala bir işim olup olmadığını öğrenmek için Iraz’ın göğsünden doğruldum.

Uzun saçlarım yüzüne gelirken içine derin bir nefes çekti. Kahve gözlerini usulca açtı. İkimizin de yüzünde sakin ve huzurlu bir tebessüm vardı. “günaydın.” Dedim kısık sesle.

“Atmış mı gün? Oysa gece daha güzeldi.”

Sarılarak uyumamıza yaptığı imayla utangaçça gülümsedim. Zaten birlikte uyusak da aramızda hep bir mesafe vardı ama bunu bana aşık olduğunu söylediğinde beri yavaş yavaş aşıyorduk.

“Ne demişler, her güzel şeyin bir sonu vardır.”

“olmasın. Asırlar geçsin ama bu güzelliğin sonu olmasın.” Kâküllerimi kulağımın arkasına doğru çekip alnımı açıkta bıraktı. “Her daim böyle gelsin bu güzellik, göğsümde yuva bulsun.” Fısıldadı.

Çenemin altından tutup biraz başımı kaldırdı. “söylesene zümrüt güzeli, yerim var mı gönlünde? Göğsümü yuvan beller misin, bir ömrü benimle geçirir misin?”

Elini çenemin altından çekti. “Ben senden gelen yokluğa da razıyım da kalmaya gönlün olsun istiyorum. Anla beni zümrüt güzeli, bencilce seni kendime istiyorum.”

Kalbim hızlı hızlı atarken nefesim tekledi. Yeşillerim, kahvelerine daldı. O toprakta yeşerdi. Gözlerimden gözlerine bir şey aktı ben de bilemedim ne olduğunu. “Sen...” başımı eğdim. Yanaklarım kızarmış yüzümde utangaç bir tebessüm oluşmuştu.

“Sen ne ara bu kadar aşık oldun bana?” sorum dudaklarımdan çıktığı an utanç biraz daha arttı. Bize bunların hep ayıp olduğu söylenmişti. Küçük yaşta evlilikler, karısını döven, ütüne kuma getiren kocalar çok fazlaydı.

Öyle bir devirdeydik ki cahiliye dönemiyle yarışırdı. Kız çocukları el kapısı görülürdü, yediği yemek bile zarardı. Okutulmazlardı. Evlenip gittiklerinde bile rahat yoktu, kaynanalarının yanında yaşarlardı. Özel hayatları olmazdı.

Kaynanaya, kocaya, kaynataya hizmet ederler, köle gibi yaşarlardı. Çok duymuştum çevreden. Üstelik evlendikleri adam tek güzel söz etmezdi. Yaptığı yemeği, temizliği beğenmez, annelerinin dolduruşlarıyla kalp kırarlardı.

Ama Iraz çok farklıydı. Diğer erkekler gibi değildi. Beni değil kendi ailesine benim aileme bile ezdirmemiş, rıza. Olmadan dokunmamıştı bile. En imkansız gördüğüm hayalimi gerçekleştirmiş, okuma fırsatı vermişti. Gönlümü hep hoş tutuyordu.

Sorumu duyduğunda geçmişi düşünürken bile yüzünde oluşan gülümseme bana verdiği değeri gösteriyordu. “Askerden yeni gelmiştim.” Dediğinde şok oldum.

İki yıl önce gitmişti askere. Çok iyi hatırlıyorum mahallenin gördüğü en güzel asker uğurlamasıydı. Mart ayıydı. Fazlıoğlu ailesinin evine kocaman bir bayrak asılmıştı. Nazende hanım çift davulcu getirtmiş, İstanbul’dan gelen misafirler, Ankara’nın birkaç zengini ve tüm mahalleye yemek verilmişti.

“gitmeden önce hiç dikkatimi çekiyordun ki zaten küçüktün Gülşah. Seni sorsalar bir adını bir yeşil gözlerini bilirdim o zamanlar. Döndükten birkaç gün sonra karşılaştık mahallede.”

Sırtını yatak başlığına yasladı. “Saçlarını arkadan toplamıştın. Kasım ayıydı yine. Ama o zaman kasımın başıydı. Şimdiki kabanın vardı yine üstünde ama boynuna kırmızı bir atkı dolamıştın, el örgüsü. Başında da yine el örgüsü kırmızı bir şapka vardı.”

Gözlerimin içine baktı. “Kim olduğunu başta anlamadım. Fark etmemiş olamazdım Gülşah, bu mahallede böyle bir güzel olacak ve ben onu fark etmeyeceğim?”

Sözleri sinirle omzuna vurmamla kesildi. Ters ters bakarken bıyık altından güldü. Kalkmaya yeltendiğimde beni kollarımdan tutup tekrar oturttu yatağa. Başını eğip alt dudağını ısırdı. Sonra konuşmak için başını kaldırdı. “Hemen celallenme nazlı çiçek.” Dedi gülerek.

“Tüm güzellere bak sonra gel bana nazlı de.” Diye parladım.

Gülümsedi. Hatta gülüyordu. “Tüm güzellere bakmıyorum ki, bir tane güzellim var benim. Ona bakıyorum. Yemin olsun başkasına da bakmadım bunca yıllık hayatımda. Zaten senden başkası da güzel görünmüyor gözüme.”

Trip atmayı bırakmadan da biraz sakinledim. Bunu fark edince anlatmaya devam etti. “sonra gözlerini gördüm. O an tanıdım seni. Hayatım boyunca öyle yeşilleri sadece ormanlarda görmüştüm çünkü. Bir an inanamadım biliyor musun? Giderken bıraktığım o küçük kızın böyle bir güzele dönüşmesi imkansızdı gözümde.”

“çirkin miydim ki ben?” sanırım bugün trip günümdeydim. Ya da nazım Iraz’a geçtiği içindi bilmiyorum.

“bilmem. O yıllarda pekte ilgimi çekmiyordu kızlar.” Bilerek yapıyordu! Resmen kızmam için yapıyordu!

Sinirle yumruk yaptığım ellerimle omuzlarına vurdum. “Seni!” bir kez daha vurdum. Gözlerimden ateşler çıktığına emindim. “çok!” ben vururken gülüşünü duymak sinirlerimi bozuyordu. “Pis döverim!” ben ona vururken başımın arkasından tutup beni göğsüne çekti. Vurmayı bıraktım. Alttan alttan ona öfkeyle bakıyordum.

“O yıllarda sana hiç o gözle bakmadım Gülşah. Evinize gelip gidiyordum, abimle arkadaştım ve aramızda çok yaş farkı vardı. O gün bile seni tanımadan bakmıştım sana. Kimsin bilmeden açmıştım kalbimi. Bilseydim sen olduğunu, yine bakmazdım sana Gülşah. Adamlığa sığmazdı ki öylesi.”

Sözleriyle sakinledim. Ama kaçtığım sorun gittikçe tekrar tekrar çıkıyordu karşıma. “Abim hapisten çıktıktan sonra vereceği tepkiden korkuyorum. Evlendiğimizi öğrenince ne diyecek.” Kollarımı Iraz’a dolayıp sarılırken sordum.

“Ne derse desin, bir şey değişmeyecek. Biz çoktan evlendik. Sen benim karımsın, ben senin kocanım. Abinin karşı çıkacağı bir şey varsa bile artık çok geç.”

“Bana küsmesinden korkuyorum. Ya bir daha benimle konuşmazsa?”

Iraz sıkıntılı bir nefes verdi. “Özür dilerim güzelim ama hapse girerken böyle ihtimalleri düşünmesi gerekiyordu. Ne seni ne Güney’i bıraktığı gibi bulamayacağını bilmeliydi.”

Beni biraz daha göğsüne bastırırken “Gürkan’ı biraz tanıyorsam siyasete bulaşmamıştır ama iftiradan falan da girecek göz yoktu ona. Belli ki birinin suçunu üstlenmiş.”

Iraz’ın göğsünden çekilip yüzüne baktım. Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Abim gerçekten birinin suçunu üstlenip girdiyse içeri bu sefer küsen ben olacaktım.

“Iraz, abim bize rağmen niye başkasının suçunu üstlensin?” sesimden bile ne hissedeceğimi bilmediğim belli oluyordu.

“Güney’de bende sefil olduk. Sahipsiz kaldık. Abim böyle bir şeyi bize yapamaz.” Ben abimi aklamak için yollar ararken çok karmaşıktım. Iraz yüzümü avuçlarının içine aldı ve gözlerime baktı.

“bilmiyorum. Gürkan’ı düşününce en mantıklı seçenek bu gibi geliyor ama Gürkan çıkmadan tam olarak ne olduğunu asla bilemeyiz.”

Sakinleşmek için gözlerimi kapadım ve bir süre bekledim. Iraz’da bana gerekli zamanı vermek için ellerini yüzümden çekti. Biraz sakinlediğimde gözlerimi açtım.

“Sen İstanbul’da ne yaptın? Anlatmadım hala.”

Daha fazla işe geç kalmamak için yataktan kalkıp dolabın önünde durdum ve bugün ne giyeceğime bakmaya başladım.

“ilk iş karakola gittim, Gürkan’ı sormaya. Bilgi vermeme konusunda ısrarcılar.” Kendime krem rengi bir bluz ve üstüne giymeye toz pembe bir süveter çıkardım. “ama en azından firar edenlerin arasında olmadığını söyledi komutan.”

“Allah’ım çok şükür!”

Bluzla aynı renkte a kesim bir etek çıkardım altıma giymek için. Ayak bileğimi bir karış yukarısında bitiyordu. “İzin verir misin? Üstümü değiştireceğim.”

Iraz başını sallayıp odadan çıkarken üstümdeki dünden kalan kıyafetlere rahatsızca baktım. Üstümü değiştirip aynadan kendime baktım. Giydiğim pembe süveteri de tam Iraz’ın bana aşık olduğunu söylediği dönemde örmüştüm. Yüzümde aptal bir gülümseme oldu ama hemen geri gönderdim.

Saçlarımı örmek için taradım ama vazgeçtim. Kaküllerimi düzeltip uzun kısımları arkadan kıstırmalı tokayla tutturdum. Aynadaki görüntü hoşuma gidince gülümsedim. Odadan çıkmadan ayağıma terlik giydim.

Salona gittiğimde Güney çoktan yatağını toplamıştı. Yere sofra bezi sermiş ve masayı kurmuştu. Çay bardakların yerleştiriyordu. Şaşkınlıkla baktım. Daha sonra Iraz elinde yumurta tavasıyla geldi.

“Çaya da biraz bekleyeceğiz. Güney uyandığında suyu koymuş şimdi yaptım.”

Şaşkınlık gittikçe artıyordu. “Hamarat gününüzdesiniz sanırım.” Dedim hayretle gülerek.

“Bugünkü kahvaltı bizden olsun dedik.” Güney gülerek konuştu. Alnını öpüp “teşekkür ederim.” Dedim.

Iraz yumurta tavasını masaya bırakıp “benim teşekkürüm nerde?” dediğinde gözlerimi kocaman açtım. Güney buradaydı!

“Iyyy!” Güney yüzünü buruşturup giderken Iraz gülerek yanağını işaret etti.

“Tersinden mi kalktın bugün? Sinir etmelere doyamıyorsun beni.”

Gözleriyle yanağını işaret edince büyük bir nefes bıraktım. Parmak uçlarımda yükselip yanağına ufak bir öpücük bıraktım. Ters ters bakarak geri çekilsem de yüzümde bastırmaya çalıştığım bir gülümseme vardı.

“Bitti mi? Bitmediyse de sonraya saklayın acıktım!”

Utancı büyük kardeş olmama sığınarak sinire çevirdim. “Güney!” diye bağırdığımda oflaya oflaya salona geldi. Iraz ve Güney oturduğunda bana da çayı getirmek kalmıştı.

Elimde demlikle çay dökerken Güney’e “abim firar etmemiş.” Diyerek güzel haberi verdim.

“Gerçekten mi?” heyecanla Iraz’a döndü. Benim gibi yeşil olan gözleri kocaman açılmıştı.

Güney benim erkek versiyonum gibiydi, dış görünüş açısından. Aynı beyaz ten, aynı siyah saçlar ve aynı yeşil gözler. Abim bize göre bir tık esmerdi. Onunda saçları bizim gibi siyahtı ama gözleri kahveydi. Güney’in teni işe gidip gele gele kararmıştı ama yine de benzerliğimiz netti. Ne annemize benzerdik ne babamıza.

“Gerçekten. Nasıl olduğunu falan söylemediler. Anca bu kadar öğrenebildim.”

“olsun. Çok üsteleseydin seni de alabilirlerdi.” Dedi Güney.

“Allah korusun.” Dedim hemen.

Iraz bunların üstüne bir şey söylemedi.

Sakince kahvaltımızı yaparken “Gülşah.” Dedi Uraz.

“Efendim?” ekmeğimi yumurtaya batırırken ne diyeceğini merak ediyordum.

“Bugün babanı da alıp resmi nikah için gün alacağım.”

“Iraz.” Ben karşı çıkmadan tekrar konuştu.

“Biliyorum onunla yüz göz olmak istemiyorsun ama resmi nikah olmadan olmaz. Bu hem senin hakların için hem de bu evliliğin tam manada gerçek olması için önemli.”

“evliliğimizi onun gibi bir adamla kirletmek istemiyorum.” Desem de kabul etmem gerektiğini biliyordum.

“Öyle bir şey olmayacak. Asla hiç kimsenin evliliğimizi kirletmesine izin vermeyeceğim.”

“mayısta 18 oluyorum. Biraz daha bekleyemez miyiz?”

“Gülşah o zamana kadar ne olacağını bilemeyiz. İstanbul’a giderken seni nezarette bulacağımı bilmiyordum. O zamana kadar kim öle kim kala. Bana bir şey olursa güvencen olmalı. Hem resmi nikah olduğunda Memnune gibi yarım akıllılar ama dil uzatırken iki kere düşünecek “

Yenilmişlikle omuzlarımı düşürdüm. Bir yerde bunun gerçekten gerekli olduğunu hatta bu zamana kadar yapmamamızın hata olduğunu biliyordum. Resmi nikahın Iraz’dan çok benim işime yarayacağı da kesindi.

“O adamla beni muhatap etmeyeceksin.” Diye şart koştum.

“Söz veriyorum.” Dedi hemen. Hiç tereddüt etmeden.

 

Bölüm : 28.01.2026 15:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...