
Akıllılıkla delilik arasında hep çok ince bir çizgi olurdu. Tıpkı yaşamla ölümün arasında olduğu gibi. Saniye Eldem’e göre oğlu Gürkan hep ince çizgilerin üzerinde yaşayan bir çocuktu.
Küçük bir çocukken en olmadık anlarda öyle şeyler söylerdi ki şok olurdunuz. Böyle bir şeyi bir çocuğun söylemesi imkansızdı zira.
Saniye ona bakarken hep çok büyük bir adalet duygusu ve buna yarışır bir merhameti olduğunu düşünürdü. Mahallede diğer çocuklarla oyuna gönderdiği de Gürkan mızıkçılık yapmaz, yapanı oyuna almazdı.
Bazı çocuklar ise topu, misketi, gazoz kapağı olmadığı için oyuna alınmazdı. Gürkan en çok onlarla oynardı. Saniye bazen oğlu eve geldiğinde oğlunun misketlerinin yarısının olmadığını fark ederdi.
Çok yufka yürekli bir çocuktu Gürkan. Bir o kadar da yaramazdı. Ağaçlara tırmanırdı. Saniye’nin tabaklarını Gürkan kadar hiçbir çocuğu kırmamıştı. Daha 10 yaşına girmeden iki kere kolunu üç kere de ayağını kırmıştı.
Sabah 7’de kalkar Saniye kahvaltıyı hazırlayan kadar durmadan konuşurdu. Kahvaltıda sürekli Gülşah’la uğraşırdı. Kardeşinin önünden kahvaltıları kaçırır, çayına şeker vermez, saçlarını bozup ne kadar çirkin olduğunu söylerdi. Gülşah sabrı taşıp ağlamaya başladığında Gürkan amacına ulaşırdı. Sonra Saniye’den neden rahat durmadığıyla ilgili azar yer ve en sonunda Hayri hepsini sustururdu.
Güney doğduğunda çok garip hissetmişti Gürkan. Henüz 8 yaşındaydı. Zaten bir kardeşi daha vardı. Çocuk aklıyla yeni doğacak olan kardeşinin de Gülşah gibi kız olacağını düşünmüştü.
Sonra babası ve annesi bir gün hastaneden kucaklarında erkek bir bebekle gelmişlerdi. Saniye’nin uzun ısrarları sonucu adı abisi ve ablasıyla uyumlu olması için Güney koyulmuştu.
O gün sabahtan akşama kadar Gürkan dışarıda karla oynamıştı. Yerdeki kar havanın güzel olmasını engellememişti. 1968 yılının 21 Aralık günü Güney’in gelişinin simgesi olarak hem karlı hem çok güzel bir havayla geçmişti.
Gürkan onun erkek olduğunu öğrenince çok sevinmişti. Gülşah’la güreşemiyor, biraz sert davranınca annesi veya babası azarlıyordu. Hem Gülşah arabaları, futbolu, misketi sevmiyordu.
Bez bebeklerle evcilik oynuyordu. Ebelemece, yağ satarım bal satarım, saklambaç falan oynuyordu. Evde oturuyordu. Annesi örgü örerken onu taklit ediyordu. Gürkan Güney’in doğumuna çok sevinmişti.
Gülşah’ın bebekliğini de çok hatırlamıyordu. İlk defa bu kadar küçük bir insancıl görüyordu. Konuşamayan, dişleri olmayan, sadece anne sütüyle beslenen bu küçük yaratık Gürkan’ın fazlaca bulunan merhamet duygusunu kabartıyordu.
Aynı zamanda sürekli ağlayıp durması da çıldırtıyordu onu. Saniye yeni bir bebek dünyaya getirince eve belli başlı kurallar koymak durumunda kalmıştı. Zira büyük oğlu çok yaramazdı.
Evin içinde koşturur, yastıkları birbirine katardı. Halıların üstünde araba sürerken ses çıkarmayı severdi. Kanepeden kanepeye atlama gibi bir huyu da mevcuttu. Saniye ne yaptığını sorduğunda bazen uçmayı denediğini bazen de lavlardan kaçtığını söylerdi.
Saniye her zaman erkek çocuklarının asi kız çocuklarının uysal olduğunu duymuştu. Onun çocukları ise tamamen farklıydı. Oğlu Gürkan uysal, adaletli, sosyaldi. Gülşah genel olarak akrabalardan, en çok görüştüğü halasıydı ve o kadar fazla akrabaları da yoktu, mahallenin büyük bir bölümünden nefret ederdi.
Saniye’nin asi kızıydı o. Her zaman Gülşah’ı dizginlemek ihtiyacı hissederdi. Mevzu bahis annesi olduğunda pek bir korumacıydı da. Sözleri, düşünceleri bu çağın çok ilerisindeydi.
Annesinin, halasına ve babasına hizmet etmek zorunda olmadığını, ev işlerinde tüm ailenin birlikte çalışması gerektiğini söylerken adeta büyümüşte küçülmüş gibiydi. Saniye her daim onun sivri dilini ve dik başlılığını törpülemek zorunda kalmıştı.
Gürkan evin yaramaz, adaletli ve merhametli çocuğuydu.
Gürkan bir mahkumdu.
Gülşah evin dik başlı, asi, her zaman susturulan ve her zaman beklentileri karşılamak zorunda kalan çocuğuydu.
Gülşah kendi evinin hanımıydı.
Saniye’nin ölümünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Çocukları hep çok farklı yerlere savrulmuştu. Gürkan’dan yana hiçbir endişesi olmamıştı ama kızı Gülşah’ın geleceğinden çok korkardı.
Gülşah’ı hep dayısına benzetirdi Saniye. Kaderi benzemesi derdi.
Dayısına kaderi benzeyen Gürkan olmuştu
Gürkan gözlerini açtığında daha önce hiç gelmediği bir yerdeydi. Hastane odası gibiydi. Doğrulmak istediğinde ellerinin yatağa kelepçelendiğini fark etti.
Başı ağrıyordu. Beyninin patlayacağını hissetti. Elini başına götürmek istedi ama kelepçeler yine izin vermedi. Birilerine seslenmek istedi. Ağzını açtığında boğazında müthiş bir acı vardı.
“Su.” Dedi kısıkça. Sesi çıkmıyordu. Boğazı, ağzı kurumuştu. En son olanları hatırlamıyordu. Ne ara koğuştan buraya gelmişti? Hastane odasında olduğunu düşünüyordu.
İlk önce sağ kolundaki serumu fark etti. Sonra üstünün değiştirildiğini ve hastane kıyafetlerini gördü. Yutkunmaya çalıştı birkaç kez. Boğazı düğüm düğümdü.
Gözlerini tam açamıyordu. Hiç gücü yokmuş gibi hissediyordu. Bu kadar güçsüzken işkencelere nasıl dayanacağını düşündü.
Garip bir dinginlik vardı kafasının içinde. Hiç ses yoktu. Boşlukta gibiydi. Neden buraya gelmişti?
Kapı açıldı. Kapının sesi bile beyninde yankı yapıyordu. Yüzünü buruşturdu. Kapının önünde bekleyen iki askeri gördü. İçeri bir doktor yanında bir asker ve hemşireyle girdi.
Gürkan doktor ve hemşireyi görünce rahatladığını hissetti. Ne zamandır asker ya da mahkum olmayan birini görmüyordu? Gürkan zaman kavramını kaybetmişti. Gündüz, gece, hafta, aylar hepsi birbirine girmişti.
“Nasıl hissediyorsunuz kendinizi Gürkan Bey?” doktorun sorusuna cevap vermek istedi ama boğazının ağrısıyla karşılaştı.
“Su.” Dedi tekrar. Sesini kendisi bile zor duymuştu.
“efendim, ne dediniz?” doktorun sesi başındaki ağrıları tetikliyordu. Gözlerini kapattı.
“Su.” Dedi biraz daha yüksek sesle. Boğazı acımıştı. Hemşire kız doktordan izin alıp Gürkan’a su içirirken başından destekleyip biraz doğrulmasını sağlamıştı.
Gürkan, hemşire başına dokunurken çıkan sesten kafasının sargıda olduğunu fark etti. Birkaç yudum su bile boğazını yumuşatmaya yetmişti.
“En son ne olduğunu hatırlıyor musunuz Gürkan Bey?” doktor tekrar konuştuğunda hemşire su içirmeyi bitirmiş yeniden doktorun yanına dönmüştü.
“Koğuştaydım.” Dedi Gürkan. Biraz hafızasını zorlamaya çalıştı. “İsyan!” diye yükseldi bir anda. Hem başını ağrıtmış hem boğazını acıtmıştı. Öksürmeye başladı. Öksürükler sanki beynine baskı yapıyor gibiydi.
“Tamam sakin olun Gürkan Bey.” Dedi doktor. 20 yaşında gencecik bir delikanlının bu hale gelmesine üzüldü. Çok zayıftı, yüzü gözü morluk içindeydi. Getirdiklerinde askerler defalarca kafasını vurduğunu söylemişti.
Doktor olayın tam olarak nasıl geliştiğini bilmiyordu ama sorgulamaması gerektiğini biliyordu. Darbeden beri bu ne ilkti ne sondu. En azından sokakta masum insanları vurmuyorlar diye düşündü.
Gürkan’ın öksürükleri durulduğunda yeniden ne olduğunu, nasıl bu hale geldiğini düşünmeye başladı. Aklına Ahmet abisinin onu cezaevinin çıkışına kadar getirdiğini ama kendisinin geri döndüğünü ailesine haber götürmesini istediği geldi. Bunları tam anlatacakken doktorun yanındaki askerle göz göze geldi.
“Sonra.” Hatırlamaya çalışır gibi davranırken sesine biraz korku karışmasını engelleyemedi. O anı geri döndükten sonrasını hatırlamaya çalışmak için kullandı. Ve bir hiçle karşılaştı.
“Bilmiyorum.” Neden hatırlamadığını bilmemenin verdiği korku damarlarına hücum etti. “isyan çıkınca birileri kafama falan vurmuş olmalı. Hiçbir şey hatırlamıyorum.” Panik sesini sardı.
Doktor ve hemşire sıkıntılıca birbirine baktı. Doktor “travma sonrası beynin kendini korumaya alması...” birçok şey söyledi, kendi kendine konuşuyor gibiydi. Elindeki dosyaya bir şeyler not alıyordu.
“Bir sorun mu var?” dedi Gürkan. Garip hissediyordu. Eğer bir şey varsa üzülmeli miydi? Duyguları terk etmiş gibiydi.
Gürkan artık ne yaşamak istiyordu ne de ölmek.
“Hayır. Bazı olayları beyniniz kendini korumak için silmiş.”
Gürkan’ın bunu duyduğu anda gülesi gelmişti. O kadar işkenceden, o kabus dolu gecelerden, yemek yemeye hali kalmadığı günlerden, hastalıktan kustuğu ateşler içinde yandığı ve yine kusmuk içinde uyuduğu günlerden beyni sile sile birinin kafasına vurduğu anı mı seçmişti?
Doktor ve hemşire, Gürkan’ın gülüşünü duyduğunda garip garip baktı genç adama. Askerse ifadesini bozmadan aynı sert bakışlarla bakıyordu Gürkan’a. Olabildiğince az göz kırpıyordu. Gözlerini bir an olsun Gürkan’dan ayırmıyordu. Elindeki tüfeği, Gürkan her an bir saldırıya geçebilirmiş gibi tetikte tutuyordu. Ve en önemlisi alışıktı. Gürkan sadece bir isimdi. Ne ilk deliren ne son delirendi.
“Gürkan Bey, bunu siz kendiniz yaptınız.” Doktor sesini olabildiğince ılımlı tutmaya çalışıyordu.
Gürkan bir an doktorun ne dediğini anlamadı. Şaşkınca baktı yüzüne. Yine de yadırgamadı. Neden olmasını? Ölmek her gün aynı işkencede kıvranmaktan daha mı kötüydü? Ya yaşamak için hala bir şansı varsa?
Gürkan artık o yaramaz, adil merhametli çocuk değildi. Zaten ortada bir aile de yoktu.
“Ne yaptım?” Diye sordu sakince. Doktor anlıyordu. Karşısındaki hasta psikolojik destek alması gereken bir hastaydı. Normal hayata uyum sağlayabilecek ya da mahkum hayatının getirdiği şeylere dayanabilecek durumda değildi.
“kafanızı defalarca kez duvara vurmuşsunuz. Bir buhran geçirdiğinizi düşünüyoruz.”
Anladım dercesine başını salladı Gürkan. Başka bir şey sormadı. Merak etmiyordu. Hayata dair tek amacı Gülşah ve Güney’di. Artık Ayşe’yi de düşünmemek için elinden geleni yapıyordu.
Zira Ayşe’yi düşünmek yüreğini acıtıyordu. Kendisini sevmeyen bir kadına aşıktı. O kadının suçunu üstlenerek girmişti hapse. Tüm bunlar Ayşe içindi. Ne kadar zaman geçtiğini bilmese de Gürkan’a yıllar gibi gelen bu kadar zamandır kardeşlerine hasretti.
Yine de ara ara geliyordu aklına o kahve gözler. Bir anda tüm yaraları sarılıyordu Gürkan’ın. Yine de bir ateş düşüyordu yüreğine. Ok gibi kirpikler geliyordu hatırına. Kıvırcık, dalgalı arası saçlar geliyordu.
Engelleyemiyordu işte Gürkan. Bazen kafasının içinden bir ses Ayşe’den nefret etmesi gerektiğini söylüyordu. Ama kıyamıyordu. Nasıl nefret edilirdi o güzel gözlerden, o sırma saçlardan, kadife sesten...
Oysa Ayşe’yi hiç tanımıyordu. Binlerce beyni yıkanan gençten biriydi o da. Elinde silahla, çok can alan bir kadından başka bir şey değildi. Belki tanıştıkları da masumdu. Şimdi değil.
“Bunu neden yaptığınıza dair bir fikriniz var mı?” doktor alacağı cevaptan korka korka sordu. İşi gereği böyle hastalarla çok karşılaşıyordu ve uzman gibi yaklaşması gerektiğinde bilincindeydi. Yine de insan tarafının vicdanı sızlıyordu.
“Ne zaman taburcu olur?” Gürkan ilk defa askerin sert sesini duydu. Tüm tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Asker sesi bile onu korkutmaya yetiyordu. Sedyeye sindi.
“Biraz daha kalması gerekiyor. Şimdi taburcu edersek ölür.” Dedi doktor. Aslında intihardan bahsediyordu. Yine de Gürkan’ın aklına sokmak istemedi.
Asker cevap vermedi. Sadece başını salladı. Gözleri tekrar Gürkan’ın üstünde kilitlendi. Doktor az önce sorduğu soruya yanıt almak için Gürkan’a döndü.
“Hatırlamıyorum.” Dedi Gürkan. Aslında konuştukça belli başlı şeyler kafasına doluyordu ama konuşmak istemiyordu.
“Ölmek mi istediniz?” doktor son çare olarak direkt sordu.
Gürkan düşündü. “Hayır.” Dedi önce. Hemen ardından “evet” dedi. Bilmiyordu. “içeride ölmek yaşamaktan kolay. Dışarıda ise beni bekleyen iki kardeşim var ama bir hayat yok.” Dilinden dökülenleri çok sakin söylemişti. Duygular geçirdiği buhran ve verilen ilaçlar yüzünden Gürkan’ı terk etmişti.
Doktor birkaç şey daha not aldı. Sonra hemşireye dönüp Gürkan’ın ne olduğunu bilmediği tıbbi bir şeyler söyledi. Doktor ve asker birlikte dışarı çıkarken hemşire seruma birkaç ilaç ekledi.
“Ah be çocuk, ne işiniz var sizin böyle işlerle.” Doktor çıkmadan önce içeriye dönüp Gürkan’a son kez bakarken kısık sesle bunları söylemişti.
18 Ağustos 1965
Saniye, 5 yaşındaki oğlu ve 2 yaşındaki kızının yerde oynayışını ağlayarak izliyordu. Neredeyse 1 yıl önce arka arkaya anne babasını kaybetmişti. Çocuklarına ve eşine tutunmuş, biraz içine atmış sonuçta yası atlatmıştı.
Ama son 1 yıldır en büyük derdi kendisinden bir yaş küçük erkek kardeşiydi. Anne babası ölürken onu Saniye’ye emanet etmişti. Hayri erkek kardeşinin pek gelip gitmesini istemiyordu.
Saniye, kocasını haksız da bulmuyordu. Yine de kardeşi için endişeleniyor, üzülüyordu işte.
İnsanlar kardeşi hakkında tam bir anarşist derdi. Bazı günler eve bile gelmez, kimse ne yaptığını bilmezdi. Bir çok dedikodu vardı. Çatışmalara gittiğini söylüyordu bazıları. Yürüyüşler yapıyor, mitinglere katılıyordu.
Hayri son 1 yılda onu 6 kez nezaretten toplamıştı. Sonra dönüp Saniye’yle kavga ediyorlardı. Böyle tehlikeli bir adamın evine girip çıkmasını istemiyordu.
Saniye ne kocasına ne de kardeşine bir şey diyebiliyordu. Şimdi bir yürüyüş sonrası gözaltına alındığı haberi gelmişti Saniye’ye. Hayri bağırıp çağırarak küfürlerle çıkmıştı evden.
Geri geldiğinde Saniye’den çıkaracaktı hırsını. Saniye artık çok yorulmuştu. Tek duası kardeşine aşık olan görümcesinin eve gelmemesiydi.
Görümcesi Hayri’nin gözüne kardeşini güzel göstermeye çalışırken her şeyi daha da mahvediyordu. Hayri hep olduğu gibi tüm hırsını Saniye’den alıyordu. Çocukları duymasın diye sessiz sessiz akıttığı gözyaşlarını sildi. Gürkan görürse bir de onu sakinleştirmeye uğraşacaktı.
Zaten Saniye’nin hayatı böyleydi. Hayri’nin sinirini alır, görümcesi kırılmasın diye her şeyi sineye çeker, yaşadığı hiçbir sorunu çocuklarına yansıtmazdı. Tim bunların yanında ev işlerini, yemeği asla aksatmazdı.
Hayri eve geldiğinde her seferinde yemek hazır, sofra kurulu olurdu. Evde hiçbir zaman dağınıklık olmazdı. Çocukları her zaman annelerini güler yüzlü hatırlardı.
Annesi ve babası kızlarının evliliğinde ki hiçbir sıkıntıyı bilmezdi. Bilseler de umurlarında olmayacağını bilirdi Saniye. Babası asla geri dön kızım demezdi. Saniye’yi çocuklarıyla birlikte kabul etmezdi. Eğer dönecek olursa da hemen başka biriyle evlendirirdi.
Saniye kardeşine de anlatamazdı. Erkek kardeşinin öfkesi saman alevi gibiydi. Saniye eğer ona anlatırsa Hayri’ye zarar vermesinden korkuyordu. Öyle bir durumda bir de hiçbir derdini bilmeyen anne babası oğulları sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi kapıya dayanacak oğlumuzun başını yaktın diyecekti.
Tüm kalabalıkta kimsesizdi Saniye. Derdini anlatacağı kimse yoktu. Mahallenin kadınları kardeşinden dolayı güne almıyordu. Anne babası için kız çocuğu değersizdi. Elinde beş kuruş parası yoktu. Kardeşi başına belaydı.
Kendine ayıracak hiç boş zamanı yoktu. İki küçük çocuğu vardı. Üzülmek gibi bir şansı yoktu. Kocası anlamazdı, görümcesi vicdansızdı, kardeşi serserinin tekiydi. Saniye her şeyi içine attı.
Ve içine attıklarımız gün gelip taştığında içinden çıkamazdık. Dalgalı deniz gibi oradan oraya savurur, boğardı. Cesedin kıyıya vurana kadar kimse yardım edemezdi. Akıntıya kapılıp giderdin.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.03k Okunma |
1.05k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |