

Görsel tamamen bana aittir. İzinsiz kullanmayınız.
Iraz Fazlıoğlu’ndan
Bana sevda ne diye sorsalar, bir çift yeşil göz derdim. Bir damla gözyaşında boğulmak derdim. Aylarca bir trikotaj atölyesinin önünde nazlı yâri bir kez görebilmek için beklemek derdim.
Bana vuslat nedir diye sorsalar, tek bir saç teli derdim. Bir güzelin yüzündeki gülümseme derdim. Ciğerlerime dolan hanımeli kokusu derdim.
Bana ne sorarsa sorsunlar Gülşah derdim aslında. Evimi sorsalar Gülşah’ın yüreğiydi. Huzur desem kokusuydu. En büyük servetin ne diye sorsalar zümrüt gözleri söylerdim. Ecelimdi gözünden düşen inciler, cennetti gülüşü.
Bülbülün sesine güzel demiş şairler, Gülşah’ın sesini duymamış olacaklardı. Korku desen, ayağına taş değmesin eline diken batmasın. Kulağı kem söz işitmesin yüreği incinmesin.
Öyle olmuyordu işte. Senin koklamaya bile kıyamadığın çiçeği birileri koparıyordu. Gülşah’ı da çok üzmüşlerdi. Hele tüm mahallede onunla evleneceğini haykırdığım gün. O gün söyleyecek daha çok sözüm vardı da güçsüzdüm işte.
Beni güçsüz bırakan bunu yapanın Gülşah’ın babası olmasıydı. Gülşah’ın yüzündeki yaralardı, acıyan canlıydı. Pamuklara sarmak istediğim kadının yere düşmüş olmasıydı.
Çok hayalim vardı Gülşah’la ilgili. Allah’ın emriyle gidip isteyecektir, tuzlu kahveyi içecektim. Telli duvaklı çıkacaktı baba evinden. Bir kere zorunda olduğu için değil beni istediği sevdiği için evlenecekti benimle.
Hiçbiri olmamıştı. Sevdiğim kadına en güzel düğünü yapacak kadar param vardı ama hiçbir şey yaşamamıştım. Gelinlik giyememişti Gülşah. Beyaz bir elbiseyle, dini nikahla evlenmiştik. Bir yemek yenmiş biraz eğlenilmiş sonra bitmişti.
Ben istemiştim ki Gülşah evimde çiçekler açsın, mutlu mesut gelsin. Kaderde yoktu. Boynu bükük gelmişti Gülşah bu eve. Gönlünde ben yoktum. Yeni evli gençlerin saadetini hiç yaşamamıştık. Artık evli olmanın mutluluğunu bırak eline dokunmaktan çekindim, incinirdi.
En çok bize bunları reva görenlere kızdım. En çok Gülşah’ı bir gelinlikten, düğünden bile soğutanlara kızdım. Gülşah’ı hayatı, yaşamayı seven kızdan, hiçbir şeye hevesi olmayan birine çevirmelerine kızdım.
Birlikte aynı evin içinde sarmıştık yaralarımızı. Ben asla Gülşah kadar yaralanmamıştım beni iyileştirmeye Gülşah’ın varlığı yetmişti.
Gülşah ise gün geçtikçe eskiye dönüyordu. Yüzü daha çok gülüyordu. Daha çok konuşuyordu. Bense bu evliliğin, bu evin ona zehir olmadığını bilerek mutlu oluyordum.
Gülşah beni seviyor mu sevmiyor mu bilmiyorum ama halinden benimle mutlu olduğu belli oluyordu. Benden kaçmıyordu. Ona attığım adımları boşa çıkarmıyordu.
Bense hiçbir şey içimizde ukde kalmasın istiyordum. Hayatı bu kadar seven bir kadın, hiç yaşamadan ölsün istemiyordum.
Okumalıydı, sevmeliydi bu kadın. Ben olmayacaksam bile sevmeliydi çünkü çok güzel severdi. Başı dik, alnı ak şekilde mesleğini eline almalıydı. Gülşah çok ileri görüşlü, çağımızın ötesinde bir kadındı.
Böyle bir kadını eve hapsedip ev işleri, çoluk çocukla uğraştırmak haksızlıktı. Kanatlarını açıp uçmak için vardı Gülşah gibi kadınlar. Evvela hür olmalıydılar. Bende Gülşah hür olsun istiyordum. İstikbalinde bir yara olmaktansa onu hür bırakan adam olmak istiyordum.
Yine de çok seviyordum. Beni sevmesi için duyduğum acınası arzu, onun başka birini sevme ihtimaliyle yakıyordu yüreğimi. Sadece bana bakmalıydı sevgiyle, sadece ben görmeliydim onun güzelliğini. Mümkün olmayan şeyler istiyordum zira değerli taşlar, yıldızlar ve güneş bile bu kadar parlamıyordu.
Şimdilerde içimi kavuran başka bir dert vardı. Ben her seferinde Gülşah’ı sevdiğimi belli ediyordum ama onun gönlü bende var mıydı?
Resmi nikahımıza bir gün vardı ve ben bugün bunun cevabını almaya kararlıydım. Gülşah bana güldükçe, sarıldıkça umutlanıyordum. Tamam diyordum, Iraz oğlum sen bu kalbe girdin. Ama o hiç söylemiyordu.
Gülşah’ı kendime mecbur etmekten, onun önündeki bir engelde benim olmamdan korkuyordum. Bu yüzden yarınki nikahtan önce bir şeyleri kesinleştirmemiz gerekiyordu.
Kapının önünde elimde kabanımla Gülşah’ı beklerken hiç olmadığım kadar gergindim. Beni sevmediğini söylerse ne yapardım bilmiyorum. Dünyamın başına yıkılacağı kesindi.
Öyle bir ihtimalde sonra ne nefes alabilirsin ne yüzüm gülerdi. Kazandığım paranın da, bu evinde bir anlamı kalmazdı. Gülşah yoksa Iraz yoktu, Gülşah mutsuzsa Iraz mutsuzdu.
“Geldim.” Gülşah’ın nefes nefese sesi kulaklarımı doldurdu. Ona bir yere gideceğimizi ve hazırlanmasını söylemiştim. Neredeyse yarım saattir ise kapının önünde bekliyordum.
Üstünde gri bir kazak ve siyah bir etek giymişti. Etek dizlerinin biraz altındaydı. Kazağı eteğinin içine sokmuştu. Saçlarını yarım toplamıştı. “çok beklettim mi?” ne bana baktı ne de sorusuna cevap bekledi. Botlarını ayağına giymeye başladı.
İçimden bu haline gülerken bende elimdeki kabanı giydim. Kafasını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki tatlı gülümsemeyle “arkandaki kabanı verir misin?” dedi.
Sen istersin de ben vermez miyim?
Arkamı dönüp Gülşah’ın kabanını portmantodan aldım ve Gülşah’ın giymesi için tuttum. Yaptığım şeye kıkırdayıp kabanı giydi. Bir tur etrafında dönüp “Güzel olmuş muyum?” diye sordu. Sesindeki neşe hiç solmasın istedim.
“Çok güzel olmuşsun.” Dedim içim giderek. Kocaman gülümsediğinde bir kere daha içim gitti. Kapıyı açıp çıkmasını işaret ettim. Arkasından bende çıktım. Biraz uzağa gidecektik. Bu yüzden araba kapının önündeydi.
“Nereye gideceğiz?” diye sordu zümrüt güzeli.
“Gidince görürsün.” Sabırsızlanmasını, meraktan huysuzlanmasını ve bol bol konuşmasını istiyordum.
“Söyle işte.” Ve gülümsedim. Tam olarak istediğim buydu. “sen söyle ben gidince şaşırmış gibi yaparım. Hem ne olacak sanki söylesen?” Gülşah itiraz ederken güldüğümü görüp sinir olmamdan zevk mi alıyorsun diye azarlamaması için gülüşümü bastırdım.
“Sen söyledin zümrüt güzeli, söylesem ne olacak söylemesem ne olacak. Gidince görürsün işte.”
“Iraz deli etmesene!” diye yükseldi. Arabaya binip yola çıktık. Bir süre sonra istediğim yere geldik.
“Kuğulu park.” Gülşah gülerek nerede olduğumuzu söyledi. Başımı evet anlamında salladım. Heyecanla arabadan indi. Bende peşinden arabadan indim. O neşeyle birkaç adım önümde hızlı hızlı su kenarına gidiyordu. Bense birkaç adım arkada ellerim cebimde onu izleyerek peşinden ilerliyordum.
Etrafına bakıp gülerek bana döndü. Mutluluğu bile verdiğim kararın doğruluğu için yeterdi. Bana bir şey söylemeden önüne döndü ve çitlerin önünde durdu. Kollarını çitlere dayayıp gülerek kuğulara ve suya bakmaya başladı. Etraftaki ağaçlara bakmak için kafasını kaldırdı. En sonunda gülerek bana döndü.
“Beni buraya getirdiğin için teşekkür ederim.”
“gelmek istediğini söyleseydin önceden getirirdim.” Dedim. Yüzümde istemsizce oluşan bir tebessüm vardı. O gülümseyince ben de gülüyordum.
“Buraya gelmek istediğimde annem sağaydı. Hasta da değildi. Babam gideriz dedi ama hiç gelmedik. Sonra annemin hastalığı çıktı. Hiçbir şey düşünecek halimiz kalmadı. Babamın maaşından çok az para kalıyordu yemeğimize. Güney’in maaşı, babamın maaşı bir süre sonra benim maaşım hep tedavi masraflarına gidiyordu.”
Gülşah uzun uzun baktı suya. “Ne isteyip istemediğimizi bile unutmuştuk Iraz. Yaşamak haram olmuştu. Nasıl söyleseydim gelmek istediğimi?”
Buna verebilecek bir cevabım yoktu. Yutkundum. İnsanın deli divane aşık olduğu kadın bu kadar yıpranınca ve elden hiçbir şey gelmeyince yutkunmaktan başka şansı kalmıyordu.
“Seni buraya tatsız meseleleri konuşmak için getirmedim. Çok daha elzem meselelerden bahsetmek için geldik.”
Merakla bakmaya başladı bana. Onun gibi kollarımı çite yasladım. “aslında niyetim sana bir soru sormak. Benim için hayati bir soru.”
“kötü bir şey yok değil mi?” korkuyla.
“Hayır yok.” Dedim gülümseyerek. “En azından olmadığını düşünüyorum.” Dedim içimdeki gerginlik ortaya çıkarken. Şimdi daha çok merakla bakıyordu bana.
“Gülşah, yarın evleniyoruz.” Dedim tek nefeste. “zaten evliyiz ama bu farklı. Bilmek istiyorum.”
“neyi?”
“bu evlilikte gerçekten gönlün var mı? Seni hiçbir şeye zorlamıyorum değil mi? İlk seferde ikimizde zorundaydık ama bu sefer öyle olsun istemiyorum. Evlendiğimiz günü kötü hatırlayalım istemiyorum.”
Güzel yüzüne baktım. “Gülşah beni seviyor musun?”
Sorunla beraber gözlerinin büyüyüşünü, yanaklarının kızarışını izledim. “Iraz” adımı söylediğinde sesinden uyandığını anladım. Elimi uzatıp önüne gelen kaküllerini biraz geriye çektim.
“Gülşah utanma. Beni de daha fazla arafta bırakma. Seviyorsan da sevmiyorsan da çekinme, söyle. Ben de ona göre davranayım.”
Derin bir nefes çekti içine. Başını öne eğip konuşmaya başladı “Iraz ben.” Kalbim nerdeyse duracak gibi oldu. Başını öne eğdiği an işte dedim sevmiyor. İşte dedim ölüm fermanını imzaladı.
Elimi çenesinin altına koyup başını kaldırdım. Gülşah başını eğmemeliydi. Tam sorun olmadığını söyleyecekler cümlenin devamı dudaklarından döküldü. “Seni seviyorum.” Utangaç bir tebessüm gül çehresini sararken bir an anlayamadım. Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, sanki birilerinin duymasından endişe ediyordu.
Kelimeler zihnimde bir bir anlam kazanırken kısa bir gülüş çıktı dudaklarımdan. Kalbim öyle hızlı atmaya başladı ki göğüs kafesimi delip çıkacak sandım. Gülüşüm git gide büyürken ne yapacağımı bilemedim.
Sanki sığamıyordum bu dünyaya. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmiyordum. Benim için bir yer yoktu bu dünyada. Ben de Gülşah’a sarıldım.
“Teşekkür ederim.” O bana kollarını dolarken fısıldadım. Beni sevdiğin için, evimi şenlendirdiğin için, beni dünyanın en mutlu adamı yaptığın için.
Sarılmamız bittiğinde ellerini tuttum. “buraya bir daha gelmek sözüm olsun ama şimdi gitmemiz gereken bir yer daha var.
Sırada Gülşah’a hiçbir zaman giydiremediğim gelinliği giydirmek vardı.
29 Kasım 1980
Gülşah Eldem’den
Sabah erken saatlerde uyandığımda Iraz’ı zaten uyanık bulmuştum. Heyecandan hiç uyuyamadığını öğrenmek bana da sürpriz olmuştu. İkimizde o kadar heyecanlıydım ki.
Üstelik dün bana yaptığı sürprizler ve itiraf yüzünden neredeyse ayaklarım yere basmıyordu. Beni elimden tutup gelinlik mağazasına götürdüğünde hayatımın şokunu yaşamıştım. Sonra şükrettim. Allah’ım böyle bir adamı bana nasip ettiğin için şükürler olsun.
“Hiçbir şey içinde ukde kalmasın.” Demişti beni gelinliklerde yalnız bırakırken. İstediğimi seçmemi söylemişti. Heyecan, sevinç, tüm yaşanmışlıkları getirdiği burukluk gözlerimi doldurup dudaklarımı titretmişti. Öyle mutluydum ki ömrüm boyunca böyle bir mutluluk yaşamam sandım.
Bu sabah aynı mutluluk üzerimdeydi. Iraz’a aşkımı itiraf ettiğinden beri gözleri bir başka parlıyordu. O gözlerde bana ait çok daha fazla şey vardı. O gözlerde ben vardım.
Çok geçmeden kapı çalmış ve Itır ablayla İclal gelmişti. Gelini hazırlamak için geldik demişlerdi. Iraz, nikah tarihini alır almaz onları arayıp benim yanımda olmalarını söylemiş.
Çünkü askerler Nergis’i de almıştı.
Birlikte güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Iraz çıkmıştı. Bizde kız kıza hazırlanacaktık. Sofrayı toparlamaya başladık.
“Ne giyeceksin?” diye sordu Itır abla.
“ilk seferde giydiğim elbise çok güzeldi onu mu giyeceksin yine?” İclal ben cevap vermeden konuştu.
“Ben olsam farklı farklı giyerdim. Sonuçta düğünüm olmadı ama iki nikah var. En azından elbiselerim farklı farklı olur.”
“ama 2 gün içinde nikahı öğrendik. Elbise almaya vakti kalmamıştır ki.”
Itır abla kaşlarını çatıp bana döndü. “Kız! Madem elbisen yok niye bana söylemiyorsun? Ben getirirdim benim elbiseleri.”
Güldüm “abla beni dinlemediniz ki. Elbisem yok demedim.”
“Farklı elbise giyeceksin yani.” Dedi İclal.
Dün olanlar aklıma geldikçe yüzümde büyük bir tebessüm oluştu. “yok. Elbise giymeyeceğim.”
“günlük halimizle nikah kıyıp geleceğiz demeyin. Çıldırırım şurda.” Itır ablanın tehditkâr ses tonuna güldüm.
“Öyle olsa Iraz sizi sabahın köründe buraya toplamazdı her halde.”
“eee ne giyeceksin o zaman?” İclal’in yüzü ne olduğunu anlamadığını gösteriyordu.
“Iraz dün içinde hiçbir şeyin ukde kalmasına izin vermeyeceğim dedi.” Itır abla ne olduğunu anladı. Mutlulukla gülümsedi eli şaşkınlıktan açılan ağzını kapattı.
“Çok sevindim Gülşah.” Sesi ne kadar mutlu olduğunu belli ediyordu.
“Ben bir şey anlamadım.” İclal’e gülümseyerek döndüm. Ne olduğunu anlayacaktır ki Itır abla “normal tabi, salaksın çünkü.” Dedi.
Ben kıkırdarken abla kardeşi yalnız bıraktım. Onların sesleri bizim odadan bile duyuluyordu. Gardırobun üstünde asılı duran gelinliğinle gülerek baktım. Iraz bir günde bedenime göre ayarlanması için çok çabalamıştı.
“Kavgayı bırakın da yardım edin!” Itır abla ve İclal’e seslendiğimde Itır abla gülerek, İclal’se somurtarak odaya girdi. İclal sonunda ne olduğunu anladığında ağzı bir karış açık kaldı. Itır abla ve ben onun haline güldük.
Itır abla gelinliğe döndü. Gözleri doldu. “Gülşah, çok güzel.”
Bende duygulandım. Gözlerimin dolmasını engelledim. Çok uzun zamandır evli de olsam sanki şu an gerçekten evleniyor gibi hissediyordum.
“sana çok yakışacak.” Dedi İclal.
En sonunda gelinliği onların yardımıyla giydim. Itır abla gelinliğin iplerini bağlıyordu. “40 düğüm atayım da abim bize çektirdikleri ne saysın.”
İclal kahkaha atarken ben kıpkırmızı oldum. “Abla!”
“sen sus kız! Görümceyim ben istediğimi derim.”
Itır ablayı boş verip aynadaki yansımama baktım. Gelinliğin dantel detayları, kabarık eteği, balon kolları çok şıktı. Gözlerim doldu.
Kızın gerçekten evleniyor anne.
Gel ve kırmızı kuşağı belime bağla abi.
Baba beni kendi evinden çıkarmayacak mısın?
Burnumu çektim. Kafamı yukarı kaldırıp ağlamamı durdurmaya çalıştım. Ellerime kendime yelpaze yaptım biraz.
“Ne oldu ki şimdi?” İclal neden birden bire duygulandığımı anlamıyordu. Ben de anlamıyordum zaten.
“Evlenirken oluyor öyle. Bana da olmuştu. Evlenince anlarsın.” Itır abla gayet güzel anlatmıştı.
İpleri bağlamayı bitirince, gerçekten 40 düğüm attı, beni oturtup makyajımı yapmaya başladı. Öyle çok abartılı bir şeyler istemedim. Göz devirip kendi bildiğini yaptı. En sonunda saçlarıma da şekil verip çiçekli taç ve duvağı taktılar.
“Çok güzel oldun. Maşallah.”
“İclal ilk kez haklı.”
Aynada kendime baktım. Gerçekten çok güzel olmuştum. Tekrar gözleri doldurup Itır abladan azar yememek için arkamı döndüm. “İkinize de teşekkür ederim.” Gelin ve görümceler biraz sarıldıktan sonra kapıda araba sesini duyduk.
Mehmet baba, Iraz ve maalesef Nazende hanımın geldiğini anladık. Nazende hanıma hala sinirliydim Güney meselesi için ama buugün varlığını Iraz için görmezden geleceğim.
Dışarı çıktığımızda artık hiçbir şey umurumda değildi zira siyah bir takımın içinde karşımda dimdik duran Iraz’dan daha mühim bir şey bu dünyada yoktu. Beni gelinlikle gördüğünde yüzündeki değişimi anbean izledim. Sanki bir melek görmüş gibi bakıyordu. Gözleri doldu. Bir an inanamadım çünkü Iraz öyle kolay ağlamazdı.
Sonra arabayı gelin arabası gibi süslediklerini gördüm. Kocaman bir gülümseme oluştu yüzümde. Hiçbir şeyin içimde kalmamasını söylerken şaka yapmıyordu.
Güney geldi yanıma. Sabah Iraz’la çıkmıştı. Onun üstünde de takım elbise görmeyi beklemiyordum. Şaşkınlıkla Iraz’a dönüp baktığımda kafasıyla ben aldım der gibi onayladı. Tekrar Güney’e döndüm.
“Abla çok güzel olmuşsun.”
“sende çok yakışıklısın.”
“biliyorum.” Diyerek tüm duygusal havayı öldürdüğünde gülerek sarıldım. Ayrıldığımız da arabaya bindik. Maalesef Hayri ve Memnune Eldem çifti de nikahımıza teşrif edecekti.
Mahalleden gelecekler de vardı. Böylece birkaç taksi nikah salonuna götürmek için bekliyordu. Nazende hanımın tüm itirazlarına rağmen taksi parasını Mehmet baba ödeyeceğini söylemişti.
Çok da uzun olmayan bir yolculuk sonunda nikah salonuna geldiğimizde Iraz arabadan inmeme yardım etti. “Çok güzelsin.” Diye fısıldadı kulağıma.
“Sende çok yakışıklısın.” Sesimi daha da kıstım. “benim yakışıklım.”
Iraz’ın yüzünde güller açarken “yakışıklın mıyım gerçekten?” dediğinde kahkaha atmaya başladım. Beni taklit ediyordu!
“Sen ve im güzelimsin de, ben senin yakışıklın mıyım?”
Koluna girdim ve birlikte nikah salonuna girdik. Misafirlerimiz yerlerine yerleşirken Iraz ve ben nikah masasına oturduk. Hemen ardımızda nikah memuru girdi. İlk Iraz’la sonra da benimle tokalaştıktan sonra herkes yerine yerleşti. Bizim yerimize Mehmet baba iki ahbabını nikah şahidi olarak seçmişti. Ne Iraz’ın ne benim şahit seçecek zamanımız yoktu.
“Taraflar huzurumuzdadır. Medeni Kanun’un ilgili hükümleri gereğince evlenmelerinde herhangi bir sakınca bulunmadığı anlaşılmıştır.” Nikah memuru konuşmaya başladığında heyecandan elim titremeye başladı. Nefeslerim hızlandı.
Nikah memuru bana dönerek “Hayri kızı Gülşah, Mehmet oğlu Iraz ile kendi hür iradenizle evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Iraz’a döndüm. Gülümsedim. “Evet.” Ve tekrar Iraz’ın kahve gözlerine baktım.
Büyük bir alkış tufanından sonra nikah memuru Iraz’a döndü. “Mehmet oğlu Iraz, Hayri kızı Gülşah ile kendi hür iradenizle evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Ve salonda Iraz’ın kendinden emin, sakin yok sesi yankılandı. “evet.” Yine bir alkış koptu. Şahitler de evet dedikten sonra nikah memuru tekrar konuşmaya başladı.
“Tarafların karşılıklı ve açık beyanlarına dayanarak, Türk Medeni Kanunu uyarınca evli olduklarını ilan ediyorum. ” biz imzaları attıktan sonra evlilik cüzdanını uzattı.
Ben elimde evlilik cüzdanımızla Iraz’a döndüğünde yanaklarımdan tutup alnını öptü. Ve sağ gözümden bir damla yaş aktı.
Nikah salonunun çıkışında gelen tebrikleri kabul ediyorduk. Mehmet Bey’in ahbaplarından bazıları altın, çeyrek falan takmıştı. Neredeyse yarım saat tebrikleri kabul ettikten sonra Mehmet baba Nazende hanımı zar zor götürdü.
Iraz ve beni m evde tek kalmam gerektiğini söylüyordu. Benimse aklımdaki Güney’i. Nazende hanıma kesinlikle bırakmak istemiyordum. En sonunda Itır ablanın kocası da sıkıntı olmayacağını söylediğinde onlarda kalmasına izin verdim.
Iraz’la birlikte arabaya bindik. Yine kısa bir yolculukla evin önüne geldiğimizde 40’lı yaşlarında saçı sakalı ağarmış bir adamın kapının önünde olduğunu gördük. Bu adamı ne ben ne Iraz tanımıyordu.
“Sen geride dur. Ben kim olduğunu öğreneyim.” Iraz’ın söylediklerini başımla onaylarken arabadan indik.
“Kime bakmıştınız?” Iraz konuştu ama adamın gözleri benim üstündeydi. Rahatsızlıkla kendimi Iraz’ın arkasına saklamak istedim.
“ben Gülşah’ın dayısıyım.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.03k Okunma |
1.05k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |