
Minho’nun dairesine girdiklerinde, içerideki ağır sessizlik dışarıdaki şehrin gürültüsünü anında kesti. Minho kapıyı kapattığında, kilit sesinin yankısı ikisi arasında görünmez bir sınırın çizildiğini hissettirdi. Burası Minho’nun kalesiydi; her şeyin mükemmel, simetrik ve mesafeli olduğu o özel alan.
Minho ceketini her zamanki titizliğiyle askıya astı. Jisung ise kapının hemen yanında, sanki yanlışlıkla kutsal bir alana girmiş gibi kıpırdamadan duruyordu. Soon-ie, karanlık koridordan süzülerek geldi ve bir kez mırlayıp Jisung’un ayakkabılarına sürtündü.
"Girsene Han," dedi Minho, sesi evin akustiğinde daha derin, daha dingin çıkıyordu. "Neden orada öylece dikiliyorsun?"
Jisung yavaşça içeri adım attı. "Bilmem..."
Minho mutfağa doğru yürüdü, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlarken Jisung onu izliyordu. Minho'nun her hareketi kontrollü ve zarifti. İki bardak su doldurdu ve birini Jisung’a uzatmak için döndüğünde, aralarındaki o sessiz gerilim mutfağın loş ışığıyla birleşti.
Minho bardağı uzatırken eli Jisung’unkine değdi. Normalde olsa elini hemen çekerdi ama bu kez çekmedi. Gözlerini Jisung’un gözlerine dikti; o keskin, her şeyi analiz eden bakışlar bu sefer yerini ağır bir yorgunluğa ve dürüstlüğe bırakmıştı.
"Chan haklıydı Jisung," dedi Minho, sesi bir itirafın ağırlığını taşıyordu. "Sana söyledikleri... Benim hakkımdaki her şey doğruydu. Ben yorucu bir adamım. Duygularını zırhların arkasına saklayan, insanları kendinden uzak tutmaya çalışan o 'fırtına' benim."
Jisung bardağı tezgahın üzerine bıraktı ve Minho’ya bir adım daha yaklaştı. "Neden bunları şimdi söylüyorsunuz?"
Minho hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme biraz hüzünlüydü. "Çünkü burası benim evim. Burada yalan söyleyemem. Senin o zırhın altındaki adamı görmek istediğini biliyorum. Ama gördüğünde... o fırtınanın seni de hırpalamasından korkuyorum."
Jisung, Minho’nun bu nadir görülen savunmasızlığı karşısında ne yapacağını bilemedi bir an. Sonra elini uzatıp Minho’nun gömleğinin yakasını hafifçe düzeltti. "Chan hyung sizin bir fırtına olduğunuzu söyledi," dedi Jisung, fısıltıyla. "Ama fırtınaların bir merkezi vardır hyung. En sakin, en sessiz olan yer orasıdır. Ben oraya…aşığım."
Minho, Jisung’un bu sözüyle birlikte derin bir nefes verdi. O sert omuzları ilk kez çöktü ve alnını Jisung’un alnına yasladı. Gözlerini kapattı. "Oraya sadece Soon-ie girebilmişti bugüne kadar," diye fısıldadı Minho. "Eğer orada kaybolursan, seni geri çıkaracak bir haritam yok."
Jisung, kollarını Minho’nun beline sardı ve onu kendine çekti. "Haritaya gerek yok.Siz beni kurtarırsınız…"
****
Minho, ceketini askıya astıktan sonra mutfağa geçti ve siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar özenle katladı. Jisung ise mutfak adasının arkasında, sanki dünyanın en karmaşık laboratuvarına girmiş gibi etrafa şaşkınlıkla bakıyordu.
Minho, buzdolabından taze malzemeleri çıkarırken her hareketi bir dansçı kadar zarifti. Jisung, yardımcı olmak isteyerek tezgaha yaklaştı ve eline bir soğan alıp bıçağa uzandı.
"Ben de bir şeyler yapabilirim efendim... yani, hyung," dedi Jisung, kendine pek de güvenmeyen bir sesle.
Minho, Jisung’un bıçağı tutuşuna sadece iki saniye baktı ve elindeki bıçağı nazikçe ama kararlı bir şekilde masaya bıraktırdı. "Han Jisung, reklam kampanyası yönetmekle soğan doğramak aynı şey değildir. Parmaklarını bu akşamki raporlar için sağlam tutmak istiyorum."
Jisung omuzlarını düşürdü. "O kadar mı kötüyüm?"
"Kötü değilsin," dedi Minho, arkasından yaklaşıp Jisung’un elindeki soğanı alırken. "Sadece... fazla yaratıcısın. Yemek yaparken yaratıcılık bazen mutfağın yanmasına sebep olabilir sincap…"
Minho, ocağın başına geçti ve tavayı ısıtmaya başladı. Jisung, onun bu hamarat ve odaklanmış halini izlerken büyülenmiş gibiydi. Ofisteki o sert adam gitmiş, yerine malzemelerle fısıldaşan, her baharatı koklayarak seçen bir sanatçı gelmişti.
"Sarımsakları ezmeme izin verin bari," diye diretti Jisung.
Minho bir an duraksadı, sonra muzip bir gülümsemeyle Jisung’a döndü. "Pekala, gel buraya." Jisung yaklaştığında, Minho onu tezgah ile kendi arasına aldı. Arkasından uzanıp Jisung’un ellerini tuttu ve sarımsak ezicinin üzerine yerleştirdi.
"Böyle," dedi Minho, sesi Jisung’un kulağının hemen dibinde yankılanırken. "Güç kullanma, sadece ağırlığını ver."
Jisung’un kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sarımsakların kokusunu bile duyamıyordu. Minho’nun göğsü sırtına değiyordu ve her nefes alışında Minho’nun o temiz parfümüyle karışık sarımsak kokusunu içine çekiyordu.
Minho, ellerini Jisung’un ellerinin üzerinden çekmek yerine, tutuşunu daha da sabitledi. Arkasından uzanarak, Jisung’un parmaklarını sosu karıştırdığı kaşığın üzerinde nazikçe yönlendirmeye başladı. Aralarındaki mesafe tamamen erimişti; Jisung, Minho’nun her nefes alışında göğsünün sırtına baskı yapışını hissedebiliyordu.
Minho, Jisung’un elindeki kaşığı nazikçe çekip kenara bıraktı. "Tamam, mutfağımı havaya uçurmadan önce bir mola verelim," dedi, sesi her zamanki o otoriter ama bu sefer alt tonu yumuşak bir tınıdaydı.
Jisung, "Sadece yardım etmek istemiştim," diye mırıldanırken, Minho çoktan arkasına geçmişti bile. Minho, kollarını Jisung’un iki yanından uzatıp tezgaha yaslandı, böylece Jisung’u tamamen kendi gövdesiyle tezgah arasına hapsetmiş oldu. Jisung, Minho’nun siyah gömleğinin kollarından yayılan o ütü ve hafif baharat kokusuna hapsolmuştu.
"Yardım etmek istiyorsan," diye fısıldadı Minho, başını Jisung’un omuz hizasına indirerek. "Sadece olduğun yerde dur ve hareket etme. Çünkü şu an arkanda duran adamın konsantrasyonunu bozuyorsun."
Jisung yutkundu, nefesi kesilmişti. "Konsantrasyonunuzun bu kadar çabuk bozulacağını bilmezdim, Direktör Lee."
Minho, bu "Direktör Lee" hitabıyla hafifçe güldü. Başını yana eğip dudaklarını Jisung’un kulağına çok yakın bir yere yaklaştırdı. "Ofiste değiliz Han. Ve sen, şu an mutfağımda sadece bir stajyer değil, kontrolümü kaybetmem için en büyük bahanemsin."
Minho’nun elleri, Jisung’un belinin hemen yanındaki tezgaha baskı uyguluyordu. Jisung, arkasındaki o sert ve sıcak göğsü her nefes alışında sırtında hissediyordu. Minho, yavaşça burnunu Jisung’un boyun çizgisine sürttü; bu bir öpücükten çok, orada olduğunu, o fırtınanın hala dindiğini hissettiği bir koklamaydı.
"Yemek mi daha önemli?" diye sordu Jisung, sesi titreyerek.
Minho, Jisung’un boynuna derin bir nefes bıraktı ve geri çekilip onun gözlerinin içine baktı. "Şu an dünyadaki en lezzetli yemek bile senin şu kızarmış yanaklarından daha çekici gelmiyor gözüme."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.65k Okunma |
669 Oy |
0 Takip |
32 Bölümlü Kitap |