33. Bölüm

Bana Bir masal anlat Baba

Ceyoo
yazan.bayan

 

Tam o sırada Özge’nin telefonu titredi.

Ekrana baktı.

Babam…

Bir an nefesi tutuldu. Baran, bakışlarından bir şeylerin değiştiğini anladı ama soru sormadı. Özge telefonu kulağına götürdü; rüzgâr bir an durur gibi oldu.

 

— Alo kızım…

 

Babasının sesi her zamanki gibi sakindi ama altında bastırılmış bir duygu vardı. Özge boğazındaki düğümü yutarak cevap verdi.

 

— Buradayım baba.

 

Kısa bir sessizlik oldu. Sanki iki taraf da yılların ağırlığını hangi kelimeyle açacağını düşünüyordu.

 

— Mektubunu aldım, dedi babası sonunda.

— Her satırını… defalarca okudum.

 

Özge’nin gözleri doldu. Baran onun elini sessizce sıktı.

 

— Kızım, diye devam etti babası,

— İnsan bazen susarak koruduğunu sanıyor ama asıl yarayı öyle açıyor. Seni dinlemedim. Şimdi bunu fark ediyorum.

 

Özge gözlerini kapadı. Denizin sesi, babasının kelimelerine karıştı.

 

— Ben sadece anlaşılmak istedim baba. İlk kez cesaret edip yazdım.

 

Telefondan derin bir nefes sesi geldi.

 

— Cesur olmuşsun, dedi babası.

— Ve ben… seninle gurur duyuyorum.

 

O cümle, Özge’nin içinde yıllardır kilitli kalan bir kapıyı sessizce açtı. Gözyaşları bu kez tutunamadı.

 

— Eğer hâlâ istersen, dedi babası yumuşak bir sesle,

— Eve gel. Konuşalım. Dinleyeyim. Bu kez gerçekten.

 

Özge Baran’a baktı. Gözlerinde acele yoktu, baskı yoktu; sadece ne hissediyorsan o diyen bir sakinlik vardı.

 

— Geleceğim baba, dedi Özge.

— Ama bu kez kendim olarak.

 

Telefon kapandığında rüzgâr yeniden esmeye başladı. Özge derin bir nefes aldı. Baran onu kendine çekti.

 

— Hazır mısın? diye sordu.

 

Özge ufka baktı; ay hâlâ gökyüzündeydi, güneş artık tamamen yükselmişti.

 

— Evet, dedi.

— İlk kez hem geçmişimle hem geleceğimle aynı anda.

 

Baran alnını onun alnına dayadı.

 

— O zaman her şey yerli yerine oturuyor.

 

Deniz kıyısında iki iz daha belirdi.

Biri affetmenin, diğeri cesaretin izi.

 

Ve Özge artık biliyordu:

Hayat gerçekten yeniden başlamıştı.

Özge'nin babasının dilinden;

Özgeyle telefonla konuştuktan sonra bir süre ahizeyi elimde tuttum. Ses çoktan kesilmişti ama o hâlâ konuşuyormuş gibi dinliyordum. Odamda ağır bir sessizlik vardı; duvardaki saatin tıkırtısı bu sessizliği daha da belirginleştiriyordu.

Mektup masamın üzeride masa lambam'ın yanındaydı. Kenarları hafifçe kıvrılmış, bazı yerleri defalarca okunmaktan yumuşamıştı. Satır aralarında duraksamış, bazı cümlelerde nefesi kesilmişti. Kızımın çocukluğundan beri ilk kez bu kadar net, bu kadar korkusuz konuştuğunu fark etmişti.

Ne zaman bu kadar büyüdü?

Ben neredeydim?

Sevindim mi?

Evet.

Ama sevinç, içine su çekmiş toprak gibiydi; hemen yüzeye çıkmıyordu. Önce acıyı emiyordu.

Onu sevindiren şey mektubun içeriği değildi yalnızca. Asıl sevindiği şuydu: Kızım beni tamamen silmemişti.

Beni hâlâ baba olarak görüyor, dedim içinden.

Hâlâ konuşmaya değer buluyordu.

Bu, bir insanın alabileceği en ağır ama en kıymetli hediyeydi.

Pencereye yürüdüm. Dışarıda sabah yeni yeni yerleşiyordu. Bir zamanlar Özge’yi okula götürdüğü sabahlar geldi aklıma. Küçük elini sıkı sıkı tutuşu… Yolun karşısına geçerken duyduğu o abartılı korku.

Ben seni koruduğumu sanmışım, diye fısıldadı.

Ama seni dinlemeyerek incitmişim.

Telefonda “gurur duyuyorum” dediğinde sesi titremişti. Çünkü bu cümleyi yıllardır söylemesi gerektiğini biliyordu ama ilk kez gerçekten hissederek söylemişti.

Kızımın kendim olarak geleceğim demesi içini ürpertti. Ama bu korku değil, saygıydı.

Demek ki artık saklanmayacak, diye düşündü.

Ve ben de saklanamayacağım.

Sandalyeye oturdu, mektubu bir kez daha katladı. Bu kez acele etmeden, özenle. Sanki kızının kalbini incitmekten hâlâ korkuyormuş gibi.

Sevinmişti.

Çünkü kaybettiğini sandığı şeyin aslında hâlâ orada olduğunu fark etmişti.

Bağ kopmamıştı.

Sadece susmuştum

Ve şimdi, ilk kez gerçekten konuşmaya hazırdım.

Birkaç saat sonra kapı çaldığında yalnız gelmediğini hissettim. Bunu kapıyı açmadan önce biliyordum.

Açtım.

Özge’nin yanında bir adam duruyordu. Omuzları rahattı ama bakışları tetikteydi. Ne öne çıkıyor ne geri çekiliyordu. “Buradayım ama sınırı biliyorum” der gibiydi.

Özge bir adım öne çıktı.

— Baba…

— Baran’la geldim.

Başımı salladım. Soru sormadım. Bu bir izin anı değildi; bir kabul anıydı.

— Hoş geldiniz, dedim.

Baran önce Özge’ye baktı, sonra elini uzattı.

— Memnun oldum.

Elini sıktım. Ne fazla ne eksik. Olduğu kadardı.

İçeri girdiler. Özge evi hatırlıyordu; adımlarını bilerek atıyordu. Baran ise etrafa saygıyla bakıyordu.

Salonda Özge ayakta kaldı. Baran da onun yanında. Yan yana ama yapışık değil.

— Oturmak ister misiniz? dedim.

— Birazdan, dedi Özge.

— Önce konuşmak istiyorum.

— Dinliyorum.

Baran susuyordu. Ama Özge konuşurken omzunun biraz daha dikleştiğini gördüm. Bazı insanlar konuşmaz; duruşuyla destek olur. Baran öyleydi.

— Buraya yalnız gelmek istemedim, dedi.

— Artık kendimi yalnız savunmak istemiyorum.

Haklıydı.

— Seni anlıyorum, dedim.

— Ve buna saygı duyuyorum.

Baran’a baktım.

— Burada olman iyi olmuş. Sessiz ama sağlam duruyorsun.

— Onun yanında durmak yetiyor, dedi.

— Konuşması gereken yerde ben susarım.

Özge gülümsedi. Küçük ama gerçek bir gülümseme.

— Mektubu yazarken korktum, dedi.

— Ama artık korkuyla karar vermek istemiyorum.

— Ben de, dedim.

— Artık korkarak baba olmak istemiyorum.

Sessizlik oldu.

Ama bu sessizlik eskisi gibi değildi.

Bu, üç kişinin aynı anda nefes aldığı bir sessizlikti.

— Bugün kalabilir miyiz? diye sordu.

— Sadece bugün.

— Kalın, dedim.

— Konuşuruz. Susarız. Ama birlikte oluruz.

Baran başını hafifçe salladı. Özge ilk kez rahatça nefes aldı.

İçimde bir şey netleşti:

Bu adam kızımı benden almamıştı.

Onu bana daha sağlam getirmişti.

Kapı kapanmıştı.

Ama bu kez kimse dışarıda kalmamıştı.

Özge'nin dilinden;

İçimde birikenleri artık tutmak istemedim.

Oturmadım. Ayakta durdum. Çünkü yıllardır ayakta durmaya çalışıyordum zaten.

— Baba, dedim.

— Susmayacağım bu kez.

Gözlerime baktı. Kaçmadı. Bu bile yeni bir şeydi.

— Küçükken sustum, dedim.

— Korktuğumda sustum. Kırıldığımda sustum. Senin beni anlamanı beklerken sustum.

— Ama susmak beni korumadı. Beni yalnızlaştırdı.

Sesim titredi ama geri adım atmadım.

— Sen iyi bir baba olmaya çalıştın, biliyorum.

— Ama beni dinlemedin.

— Hep güçlü olmak zorunda kaldım.

— Yoruldum, baba.

Nefes aldım.

— Seni suçlamak için söylemiyorum bunları.

— Ama artık kendimi saklayarak yaşamak istemiyorum.

Sessizlik oldu.

Kalbimin sesini duyuyordum.

Babam bana doğru bir adım attı.

Sonra durdu.

— Sarılabilir miyim? dedi, sesi neredeyse fısıltıydı.

O an…

Bir şey içimde çözüldü.

Adım attım. Kollarına girdiğimde kelimeler dağıldı.

Ağzımdan, hiç planlamadığım bir ses çıktı.

— Babammm…

Küçüklüğümde korktuğumda dediğim gibi.

Saklanacak yer ararken söylediğim gibi.

Dizine başımı koyduğum günlerdeki gibi.

Kolları bir an sertleşti.

Sonra beni daha sıkı sardı.

Omzunda ağladım.

O sustu. Nefesi titriyordu.

Arkamızdan Baran’ın sesi geldi, hafifçe:

— Tamam, dedi.

— Bu sesi duymak için yıllardır beklemiş belli.

Babam gülmeye çalıştı. Sesi çatladı.

— Evet, dedi.

— Ben de.

Baran yanımızdaydı ama aramıza girmedi.

Sadece oradaydı.

O an anladım:

Büyümüştüm.

Ama içimdeki küçük kız hâlâ babasına “babammm” diyordu.

Ve bu kez…

Karşılıksız kalmamıştı.

 

Bölüm : 03.02.2026 09:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...