
Loş eğitim salonunun sessizliği benim sözcüklerimle paramparça olmuştu.
"Sungur'lar" dedim. "Benim ailem onlar Ilgaz. Yangında kaybolan, öldü sanılan Feza... benim. Ölmedim."
Ilgaz'ın yüzündeki her ifade dondu, silindi, bir freskten kazınmış gibi oldu. Gözleri kocaman açılıp çenesi hafifçe sarktı. Bir an nefes almayı unutmuş gibiydi. Gözlerimin içine baktı. Sonra omzuma, sonra yeniden gözlerime. Zihni görünür şekilde çalışıyor, parçaları birleştiriyordu ama bulduğu resim inanılmazdı.
"Bu... bu imkansız" diye fısıldadı. Sesi boğuktu. "Onların kızı öldü. DNA testi... ceset bulundu..."
"Ama hayattayım" dedim hızlıca.
"Alparslan biliyor mu bunu?" diye sordu aniden. Sesinde bir keskinlik vardı.
"Evet" dedim basitçe kafamı sallayarak.
"Bir yanlışlık vardır" dedi inanamazca etrafa bakarken. "Hepimiz onca yıl yas tuttuk ama öncesinde seni her yerde aradık. Çevre illerin hepsini gezdik. Tüm hastaneler karakollar yetimhaneler. Tüm ülkeye haber saldırdı albay. Al..."
Ellerim hemen ceketimin düğmelerine gitti. Ilgaz'ın gözleri hareketime kitlenirken cümlesini yarıda kesip kaşları çatıldı.
"Feza ne yapıyorsun?"
Cevap vermedim. Üst üste iki düğmeyi çözdüm. Göğüs kafesimin hemen altındakileri. Sonra sol omzumdaki üniformayı aşağı çekip kolunu sıyırdım. Soğuk hava anında tenimle temas etti.
Sol omzumun kenarı ortaya çıktı. Cildimdeki o eski, beyaz, belirgin iz. Yaklaşık beş santimlik, düzensiz kenarlı, yıldıza benzer dediğim ama artık bir şöminenin maşasının ucu olduğunu bildiğim derin bir çukur gibi duran yara izi...
Ilgaz koluma bakarken nefesi kesildi. Sanki görünmez bir yumrukla göğsüne vurulmuş gibi geri çekti kafasını. Ardından bana doğru eğildi. Gözleri izime yapışmış kalmıştı. Yüzünde şoktan öte bir şey vardı; saf, katıksız bir tanıma.
"Bu... bu olamaz..." diye mırıldandı elleri titreyerek havaya kalktı. "Bu iz... Aynısı. Çok iyi hatırlıyorum çünkü günlerce ağlamıştı. Aynı iz!"
Parmak uçları havada titreye titreye izime doğru uzandı. Temas ettiğinde ikimiz de irkildik. Onun dokunuşu sıcaktı, izim ise her zaman olduğu gibi soğuktu. Parmakları izin şeklini takip etti, sanki kör bir adam gibi okumaya çalışıyordu.
"Allah'ım nasıl olabilir bu? Feza'nın cesedini bulduklarında..." diye fısıldadı, sesi kırılıyordu. "Yangından çıkarılan küçük kız... DNA testi yapıldı. Eşleşme var dendi. Rapor..."
"Öyleymiş" dedim sakin ama keskin bir sesle. "İki rapor var Ilgaz."
Telefonumu çıkardım. Ben hareket edince Ilgaz elini kolumdan çekti ama hâlâ bakıyordu. Telefonumu parmak isimle açarak güvenli klasörü açtım, önceden kaydettiğim ekran görüntülerine gittim. İlkini açıp ona uzattım.
Ilgaz telefonu elimden aldı, parmağıyla ekrana zoom yaptı. Gözleri satır satır gezdi, her kelimeyi, her damgayı inceledi. Yüzü bembeyazdı.
"Bu... nasıl?" diye boğuk bir sesle sordu.
Baş parmağımla ekranda kaydırdım, ikinci görüntüyü açtım. Neredeyse aynı görünen belge. Aynı çocukla yapılan testin orijinal belgesiydi bu.
"ÖRNEK 1 (SUNGUR AİLESİ) İLE ÖRNEK 2 (İSİMSİZ ÇOCUK CESEDİ) ARASINDA BİYOLOJİK ANNE-BABA-ÇOCUK İLİŞKİSİ TESPİT EDİLMİŞTİR. SONUÇ: NEGATİF."
Ilgaz'ın eli titredi. Telefon neredeyse düşecekti. Gözleri telefondan kayıp bana dikildi. Kocaman açılmışlardı ve yüzünde büyük bir şokun izleri vardı.
"Biri sahte" dedim. Sesim artık yorgunlukla doluyordu. Telefonu geri çekip kolunu düzelttim. "Aileye verilen kayıtlara geçen herkesin inandığı belge sahte. Gerçek belgeyi... Kaya ve Sürmene buldu. Aynı dakika Sürmene'nin güvenli evine baskın yapıldı. Yıllardır kimliğini biz bile bilmezken bulundu yeri. Bu yüzden korgeneral onu benim timime verdi."
Ilgaz'ın bakışları boşluğa dalmıştı. Öğrendiklerini sindirmeye çalışıyordu belli ki. Yıllardır bildiği gerçeklik parçalanıyordu önünde. Bir aile ki onun en yakın olduğu aile, kızlarının öldüğüne inanmış, yas tutmuş, başka bir çocuk evlat edinmişti. Ve hepsi bir yalan üzerine kuruluydu.
"Tanınmayacak haldeki o çocuk..." diye mırıldandı.
"Yangında ölen kimliği belirsiz başka bir çocuktu. Belki başka bir ailenin kayıp kızı. Onu benim yerime koydular."
Ilgaz başını kaldırdı. "Siktir" diye bağırdı. Gözlerinde şok hâlâ vardı ama altında kıpkırmızı bir öfke kaynıyordu. Göz bebekleri daralmıştı.
"Ulan zaten daha önce de denemişlerdi. Sana Uludağ gezisini anlatmıştım. Birileri o zaman da kaçırmaya çalışmıştı ama Alparslan ile engellemiştik. Demek seni kaçıran sonra da senin yerine ölü bir çocuğu koyup ailenin seni aramasını engelleyen, onlara bu acıyı yaşatan bir pislik var. Ve şimdi sen geri döndüğün için yeniden hareketlendi."
Cevap vermedim. Her şeyi söylemişti zaten. Sözcüklere gerek yoktu. Ilgaz sinirle ayağa kalktı. Sandalye geriye fırladı. Oturduğum yerden onu izledim. Öfkeyle bir ileri bir geri volta atmaya başladı. Ayak sesleri sertti. Eli kısa saçlarında ve olmayan sakallarında geziyordu düşünceli bir şekilde. Düşüncelerini kontrol etmeye çalışıyordu belli ki..
"Lanet olsun" diye mırıldandı. Ama arada durup bana yeni bir farkındalıkla bakıyordu. Yeni gözlerle görüyordu beni. Artık Feza'ydım. Çocukluk arkadaşı. Sessizce onu izledim. Kendi kendine söyleniyordu. "İyi de neden?" Dedi bağırarak. Sesinin volümü giderek yükseliyordu. "Dertleri ne bu amına koyduklarımın? Sungur'ların çok düşmanı vardı zamanında hangisi bu pislik?"
"Her kimse eli kolu çok uzun biri" dedim kafamı sallayarak. "Bulunduğum gece Trabzon'daydım. Ve hafızamda ismim dahil hiçbir şey yoktu. Büyük ihtimalle korkudan unutmuştum ama yıllar geçse de aileme dair bir anım canlanmadı aklımda."
"Peki nasıl buldun?" Diyerek aniden durdu. Karanlık gözlerini anında bana çevirdi. Sorgulayıcıydı. "Ailenin Sungur'lar olduğunu nasıl öğrendin?"
"Yıllardır Kaya ile ailemizi araştırıyorduk" dedim. Ellerimi ceplerime sokarak oturduğum yerden bacaklarımı öne doğru uzattım. Artık kalbim taşlaşmıştı bu konuda. Acıya alışmıştı. "Benim bulunduğum sene kaybolan bütün aileleri araştırdık tek tek. Buraya gelene kadar çok aradım. Sungur'ların kayıp kızları olduğunu bulunca Şırnak'a gelmeye karar verdik. Son umuttu."
"Buna inanamıyorum!" Dedi yüzünü sıvazlarken. Avuçları yüzünde geziniyordu. "Yani buraya geldiğin gece, dağ yolunda karşılaştığımız gece aileni bulmaktı amacın? Ondan işim var diyip duruyordun?"
"Evet" dedim. "Göreve başlamadan önce aileyi araştırmak ve gerekirse karşılarına çıkmak istemiştim. Beni tutuklamasaydın ilk yapacağım şey buydu. Sonra Onur Sungur'un tutukluluğum esnasında albay olduğunu öğrendim. Bilgileri gizli olduğu için aileye dair pek bir şey bilmiyordum gelirken. Mangala geldiğim gün de, kızlarının öldüklerini söylediklerinde tüm umudumu yitirmiştim. Yanlış iz üzerindeyim demiştim. Kaya belgeleri bulmasaydı tayinimi iptal ettirip şehirden gidecektim. Buradan uzaklaşacaktım."
"Sıçayım böyle işe!" Dedi yeniden volta atmaya başlarken. Adımları hızlı ve öfkeliydi. "Handan teyze bunu öğrenince neler olacak düşünmek bile istemiyorum. Hâlâ Feza'nın" dedi durup bana baktı. Gözlerinde büyük bir acı vardı. "Yani senin çocukluk eşyalarını, kıyafetlerini özenle saklar. Bir keresinde küçükken Ceylin senin kazaklarından birini giydi diye Handan teyze üç gün fenalaşıp yatağa düşmüştü acısından. Ceylin'e de çok düşkündür ama sen onun kalbinde hep yara olarak kaldın. Tüm ailenin öyle. Benim annemin bile. Sürekli kanadın. Bunu öğrendiklerinde yer yerinden oynayacak Feza!" Durup iç çekti ve devam etti.
"Ceylin'in doğuştan gelen bir kalp rahatsızlığı var. Stres üzüntü yasak ona. Senin ortaya çıkman onu da büyük sarsacak. O zaman geldiğinde ailenin onun üstüne düşmesini yanlış anlama olur mu? Bir de bunu düşünüp üzme kendini sakın. Hasta diye çok üstüne titriyorlar onun. Senin yerin asla dolmadı ailede. Bunu hiç
unutma."
"Bozulmam ki" dedim ama sesim istediğim gibi özgüvenli çıkmamıştı. Boğazımı temizleyip devam ettim. "Sonuçta o onların kızı. Yıllarca kızları diye büyütmüşler. Hem bu peşimdekini bulmadan aileye söyleyemem zaten" dedim yerimde doğrularak. "Alparslan kolumu gördüğü için söylemek zorunda kaldım ama söz verdirdim kimseye söylememesi için."
"Ailene çok beklemeden gerçeği anlat Feza" dedi bana doğru yürümeye başlarken. "Peşindeki kimse sen söylemesen de durmuyor bak gördün bugün. Gerekirse özel koruma çıkartırız aileye ve sana. Sen bunu saklayarak onların ekmeğine yağ sürüyorsun. Onları korumasız bırakıyorsun."
Sonra susup kafasını yana eğdi. Düşünceliydi. "Sence sen geri döndün diye saldırılar neden başladı? Ailene kızları olduğunu söylesen ne olacak? O pislik zaten amacı her neyse ona ulaşmadı mı? Sen 20 senedir ailesiz kalmadın mı? Ailen de çocuklarının yasını tutmadı mı? Hâlâ neden sizi ayırmaya çalışıyor olabilir? Yirmi sene bir intikam için yeterli değil mi?"
"Büyük bir kin var belli ki" dedim dudaklarımı ıslatarak. Boğazım kurumuştu. Gözlerimi Ilgaz'a çevirdim. Onun gözlerinde cevap arar gibiydim. "Belki de benim hafızamı kaybettiğimi bilmiyorlardır ne bileyim. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Eğer onların yüzünü çocukken gördüysem bunu aileye söyleyeceğimden korkuyor olabilirler. Kimliğini ortaya çıkaracağımdan korkuyorlar."
Anında kafasını hızlı hızlı salladı. "Kesinlikle sebebi bu" dedi beni onaylarken. "Bu da demek oluyor ki aileyi yakından tanıyan birisi. Belki de hâlâ görüştüğü birisi. Senin onu hedef göstermeni istemiyor. Gölgede kalmak istiyor."
"Beni hiç tanımıyor" dedim hafifçe gülümseyerek. Acı bir gülümsemeydi. Sırtımı hafifçe arkaya yasladım. Sandalyenin arkasına yaslandım. "Eğer kim olduğunu hatırlasaydım onu çoktan mahvetmiştim. Aileye gidip şikayet etmezdim." Genişçe sırıttım. Dişlerim göründü. "Direkt cezasını kendim verirdim. Adaleti ben sağlardım."
Ilgaz cevap vermek yerine bakışlarını bana kilitledi. Kaçmak ister gibi değildi; sanki tam tersine gözlerimin içine tutunuyordu. Uzun çok uzun baktı. O bakışlarda şaşkınlık vardı. Özlem vardı. Korkuyla karışık bir umut vardı. Gözleri hafifçe dolmuştu ama tek bir damla düşmesine izin vermiyordu. Bir erkek gözyaşını tutuyordu. Ben de bakışlarına karşılık verdim; gözlerimi kaçırırsam bu anın yok olacağından korkar gibiydim. Kırılgan bir şeyi tutuyordum.
“Kanlı canlı karşımda olduğuna, senin gerçekten o olduğuna hâlâ inanamıyorum,” diye fısıldadığında boğazım düğümlendi. Yutkundum; sesim çıksa her şey kırılacakmış gibi geldi. Tam o anda telefonum cebimde titremeye başladı. Varlığını hissettim ama görmezden geldim. Titreşim uyluğumda bir rahatsızlıktı sadece. Göz bağımı koparamadım Ilgaz’la. Telefonum sustuğunda bu kez onun telefonu çalmaya başladı. O da aldırmadı. Sanki dünya ikimizin arasındaki bu sessizliğe saygı duyup geri çekilmişti. Zaman durmuştu.
"Neyse gidip şu sorguya girelim. Belki bir ipucu buluruz" dedim ama ikimiz de kıpırdamadık. Bakışmaya devam ettik.
Neredeyse nefes almayı bile unutmuştuk. Gözlerimizi kırpmadan bakıştık. O an zaman esniyor, saniyeler ağırlaşıyordu. Kalbim göğsümde yabancı bir ritimle atmaya başladı; daha önce hiç dokunulmamış, hiç fark edilmemiş yerlerimde titremeler dolaşıyordu. Gözlerinden kalbime doğru sıcak bir şey akıyordu; yakmıyor ama iz bırakıyordu. Hem huzurlu hem de can yakıcıydı. Bu bakışta söylenmemiş cümleler, yaşanamamış anlar, ertelenmiş duygular vardı. Tek düşünebildiğim ona bir adım atarsam geri dönüş olmayacaktı. Ama atmazsam da bu an ömür boyu içimde sızlayacaktı. Bir yara olarak kalacaktı.
O kadar şeyin içinde bu duyguları hissetmek bana da sürpriz olmuştu. Şırnak'a geldiğimden beri hiç tatmadığım duyguları yaşamıştım. Aile konusunda hazırlıklıydım. Savaşa da her zaman hazırdım ama beni tek hazırlıksız yakalayan şey Ilgaz'dı. Ona karşı hissetmeye başladıklarımdı.
Sonunda dayanamadım. Göğsümde biriken baskı nefesimi daraltmıştı sanki. Kirpiklerim ağırlaştı, bakışlarım titredi ve ilk ben göz bağını bozdum. Gözlerimi kaçırdığım an, aramızdaki görünmez ip kopmuş gibi oldu.
Ilgaz o anda derin, sesli bir iç çekti. Sanki tuttuğu nefesi dakikalardır değil, yıllardır içinde saklıyordu. Omuzları hafifçe düştü. Bakışlarını benden ayırdı. Elini yavaşça cebine götürüp telefonu çıkardı. Ekrana bakarken kaşları çatıldı ama yine de hemen açtı.
“Evet” dediğinde yeniden ona döndüm. Sesi sakin çıkmaya çalışıyordu ama altında bastırılmış bir dalgalanma vardı. Gözleri hâlâ benden tam olarak kopamıyordu; bir anlık bakış kaçamağıyla yüzümü yokladı. Ardından gözleri sonuna kadar açıldı. Kötü bir şey olduğunu anlayınca oturduğum yerden ayağa fırladım. Sandalye geriye gürültüyle savruldu.
"BİR DAKİKAYA GELİYORUM!" Diye bağırdığında sesindeki panikle ona yaklaştım. Ilgaz telefonu kapatıp bana baktığında beklentiyle gözlerine bakıyordum. Bugün artık bitmeyecek miydi? Artık başka bir şeyi kaldıramazdım.
"Ne oldu Ilgaz?" Diye sordum korkuyla.
"FEZA!" Dedi yutkunup. "Siktir Feza. LOJMANDA SUNGUR'LARIN EVİ TARANMIŞ!"
Kanım dondu. Ilgaz yüzümdeki ifadeyi okumuştu.
"Neee?" Bağırmamla aynı anda harekete geçtik. İki beden tek bir refleksle hareket etti. Cebimdeki telefonu çıkarırken çıkışa doğru koşuyorduk. Kapıya doğru fırladık. Ilgaz hemen yanımdaydı. Nefeslerimiz yan yana geliyordu. Eğitim salonundan çıkıp bahçeye fırlarken, otoparka doğru koşarken dejavu hissi beni sardı ama görmezden geldim.
"Kimseye bir şey olmuş mu?" Diye bağırdım. Sesim bahçede yankılandı. Otoparkta da hareketlilik vardı. Ilgaz'ın timinden Mert herkesi yönlendiriyordu. Araçlar çalıştırılıyordu. Bir alarm durumu vardı.
"Bilmiyorum atla" dedi arabalardan birine binerken. Hızlıca yanına oturdum. Askeri aracın motoru çalışır durumdaydı. Şoför koltuğunda ise Ali vardı. Hiçbir şey söylemeden anında gaza basarken üç araba peş peşe askeriyeden çıktık.
Gece bizi yutmak için bekliyordu. Ve biz yine birlikte alevlerin içine doğru koşuyorduk.
***
Saldırı haberi telefonla geldikten dakikalar sonra Sungur'ların evinin bahçesindeydik. Ortalık karışıktı. Kudret ve ekibi çevreyi tarıyor, Mert kovanları topluyordu. Ben Ilgaz'la birlikte eve girerken içimde bir burukluk vardı. Burası benim evimdi aslında ama içeri girerken bir "yabancı" gibiydim.
İçerisi gerilimle doluydu. Handan Hanım kanepede oturuyor elleri hâlâ titriyordu. Ceylin ona sarılmıştı. Alparslan ortada yoktu arka bahçedeki ekibin yanında olmalıydı. Albay Onur telefonla konuşuyordu, yüzü asıktı. Ve Handan hanımın diğer yanında daha önce resimlerde gördüğüm genç bir adam vardı. Bakışlarım anında ona takıldı.
Gökalp'ti. Erkek kardeşimdi. Ceylin'e bakan gözleri bize doğru döndüğünde önce annesine doğru koşan Ilgaz'ı gördü. Zeynep teyze ve Ilgaz sarılırken Gökalp'in bakışları onlardan bana çevrildi. Bir yabancıya bakar gibi baktıktan sonra kafasını bir kere selam verir gibi eğerek bakışlarını yeniden Ceylin'e çevirdi. O birkaç saniyelik bakışta bile tanıdık bir sürü iz gördüm yüzünde. Yüz şeklimiz onunla da benziyordu Alparslan kadar olmasa da. Gökalp'in yüz hatları daha kemikliydi. Gözleri ise elaydı. Alparslan ve bende olduğu gibi ciddi değil daha muzip duruyordu.
Aynı anda kapıdan Alparslan girdi. Gözlerimiz buluştuğunda hafifçe başını sallayarak yanıma doğru hızla yürümeye başladı ama bakışları etrafa kaydıktan sonra üzerine gelmeyi kesip yanımda durdu. Sanırım yine bana sarılacaktı ama kendini durdurmuştu. O an Ilgaz annesinden ayrılıp ikimize baktı.
"Kimseye bir şey oldu mu?" Diye sordum Alparslan'a sessizce. Kafasını iki yana sallayarak sıkıntılı bir nefes verdi. Suçluluk hissediyordum artık. Sanki bu saldırılar benim yüzümden oluyordu. Sabah hastane taranmıştı. Ağır yaralı siviller vardı ve şimdi de direkt Sungur'ların evi. Hiç beklemiyorlardı saldırmak için.
"Herkes iyi. Kadınlar çok korktu sadece. Şans eseri üst kattaydık. Gökalp'in dönüşünü kutluyorduk" dedi. Gökalp'in koltuğa yürüdüğünü görünce onu izledim. Sivildi şu an ve yakışıklı bir genç adamdı. İzne gelmiş olmalıydı.
Ceylin'in yanına eğilip onun alnından öptüğünde nefesimi tuttum. Alparslan ise yerinde kımıldandı ama sesini çıkarmadı. Ceylin başını kaldırıp Gökalp'e sıcacık gülümsedi ve bakışlarını yeniden annesine çevirip onun omzuna yaslandı kafasıyla. Gökalp ise doğrulup bize döndü ve Alparslan'la tam yanımıza geldi.
"Gökalp, bu Feza Yüzbaşı" diye tanıttı Alparslan beni. Sesi tuhaf çıkmıştı. Tanıtırken rahatsız gibiydi.
Gökalp bana doğru adım attı. "Gökalp Sungur. Siz yeni yüzbaşı olmalısınız." Elini uzattığında bekletmeden ben de uzatıp kısa bir an tokalaştık. Elimi geri çekerken Gökalp devam etti.
"Uyarı ateşi açıldı. Cana kasıt yoktu" dedi. Kafamı hızlı hızlı salladım.
"Kimseye bir şey olmamasına sevindim" diyerek iç çektim.
Gökalp'in dudak kenarı kıvrıldı. "Dert etmeyin. Siz yenisiniz burada ama biz alışkınız. Düşmanı bulur, temizleriz evelallah" Sesinde Alparslan'a benzeyen bir ton vardı ama daha pervasızdı.
Ilgaz annesine sarılarak bahçeye çıkarken bana anlamlı bir bakış attı. O bakışta bir uyarı bir dayanışma ve derin bir endişe vardı. Yanımdan geçip gittikten sonra yeniden Gökalp'e döndüm ama o esnada Ceylin'in sesini duydum. Sesi ince ve keskindi. Bir bıçak gibi odanın sessizliğini yırttı.
"Feza yüzbaşı siz geldiğiniz günden beri ailemizde bela eksik olmadı. Buna bir ben mi dikkat ediyorum acaba?" Soruyu sorduktan sonra Alparslan ve Gökalp'e baktı sırayla. Bakışları meydan okuyordu. Gözlerinde korkudan çok öfke vardı.
"Ne saçmalıyorsun Ceylin?" Alparslan bir anda sesini yükseltip bağırırken Gökalp araya girdi. Alparslan'ın yüzü kızarmış, damarları belirginleşmişti.
"Abi bağırma zaten çok korktu!" Gökalp'in uyarısını Alparslan dinlemeden ona da sertçe baktı. Gözlerinde bir azarlama vardı.
"Sen karışma. Haddini aşmasın karşısında bir yüzbaşı var!" Dedi.
"Ne? Doğruyu söylüyorum! O gelmeden önce böyle şeyler olmuyordu abi farkında değil misin?" Ceylin'in sesi titriyordu. Korku ile öfke arasında gidip geliyordu.
Handan Hanım kızına dokundu. Dokunuşu yumuşaktı. "Güzel kızım lütfen... Herkes gergin zaten. Yüzbaşı ile ne ilgisi var?"
Şimdi bir şey derdim ama Alparslan gerçeği bilirken onun yanında bir şey söylemek istemedim. Zaten Ceylin de doğruyu söylüyordu.Acı bir gerçeği haykırıyordu. Bu saldırılar benim yüzümden oluyordu. Ben bu şehire geldim diye oluyordu.
Kudret içeri girince herkes sustu. Kudret bana ve Alparslan'a bakarak tekmil verdi. "Komutanım kamera görüntülerinde inceledik. Araç plakası sahte. Ama ilginç bir şey var: Saldırıdan on dakika önce aynı araç Feza Yüzbaşı'nın lojmanı önünde görünmüş. Durup kapıya bir şey atmış."
Herkesin bakışları anında bana döndü. Sanki görünmez iğnelerle deliniyordum. Ceylin'de hâlâ apaçık bir düşmanlık vardı.
"Görüyorsunuz alın işte ben demiştim" diye bağırdı. Handan hanım ve Gökalp bile şüpheyle bakıyordu sanki artık. "Onun yüzünden oldu bu saldırılar!"
"Yeter Ceylin!" Diye bağırdı Alparslan. Birkaç adım geri atarak cebimdeki telefonu çıkardım. Onlar tartışmaya devam ederken midem bulanmıştı. Ceylin gerçekten de haklıydı. Aileye bu pisliği ben getirmiştim. Hızla Kaya'yı aradım. Parmaklarım titriyordu. Telefon ilk çalışta açıldı.
"Duydum az önce. Albayların eve gelmek üzereyiz" dedi direkt Kaya. Sesi gergindi. Ben konuşurken Gökalp gözlerini kısarak beni izliyordu. Ceylin bağırıyordu Alparslan'a. Handan hanım da Alparslan'a kızıyordu kardeşine bağırma diye. Gökalp'in gözlerinde bir şüphe, bir sorgulama vardı.
"Kaç dakikaya burada olursun?" Diye sordum bakışlarımı herkesten çekip dış kapıya yürürken. Odadan çıkmak istiyordum.
"Geldim bile" dediğinde telefonu kapatıp bahçeye fırladım. Ilgaz'ın timi doluydu bahçede. Bir köşede ise Albay ve yanında mangal günü tanıştığım aile dostları Cemal vardı. Ilgaz'ın annesi ve Ilgaz da oradaydı. Benim bahçeye çıkmamla Ilgaz kafasını kaldırarak bana baktı ve hızla yürüdüğümü görünce ayaklandı. Çıkışa doğru yürüyüp bahçe kapısını açtım. Nuriye'den inmek üzere olan Kaya'yı görünce "inme!" Diye uyardım. Sesim keskin çıktı. Arabanın kapısını açıp içine atladım ama o esnada arka kapı da açıldı. Ilgaz içeri geçerken kafamı çevirip arkaya baktım kaşlarımı çatarak. Kaya da yeniden şoför koltuğuna oturdu.
"Annenizi yalnız bırakmayın komutanım hemen geliyoruz biz" dedim Ilgaz'a dönerek.
"Sür Kaya" diye cevap verdi resmiyeti bırakarak. "Timimin yanındayken annem güvende."
Kaya bana merakla bakarken kafamı salladım. Tam gaza basacaktı ki arabanın arka kaportasına bir yumruk indi. Metalik sesle hepimiz arkaya döndük yeniden. "Ne oluyor lan?" Diye bağıran Kaya ile açılan arka kapıya baktım. Alparslan Ilgaz'ı iterek arka koltuğa geçip hızla oturdu. Yüzü asıktı. Kapıyı çarparak kapattı.
"Daha gelen var mı?" Diye sordu Kaya dalga geçer gibi. Kimse ses çıkarmadı. Kimse birine nereye diye sormadı veya sen niye geldin demedi. Araba dörder kişilik bir sessizlikle dolmuştu.
"Bizim eve sür" dediğimde Kaya'nın dudakları gülmek için kıvrılacak gibi oldu ama hemen kendini tuttu. Durumu anlamamıştı tabi. Sungur'ların eve saldırı olmuştu ve biz toplanmış benim eve gidiyorduk. Arabayı çalıştırırken sanki gözümden okuyacak gibi ara ara bana bakıyordu. Nuriyenin arka koltuğunda sıkışmış oturan iki adam da çatık kaşlarla birbirine bakıyor ama bir şey diyemiyorlardı.
"Niye diye sormaya korkuyorum biliyor musun abim!" Kaya'nın sesiyle Alparslan arka koltukta homurdandı. Ben de cevap vermedim zaten. Kamera kayıtlarında benim bahçeye bir şey atılmıştı demişti Kudret. Ne olduğunu herkesten önce görmem lazımdı.
Kendi lojmanıma geldiğimizde hızla arabadan indim. Kapıyı iterek dışarı fırladım. Soğuk gece havası yüzümü çarptı. Telefonumun fenerini açıp yerde dolaştırmaya başladım. Sarı ışık huzmesi çimenlerde asfaltta geziniyordu. Karanlık köşeleri aydınlatıyordu. Kaya'nın az önceki eğlenceli ifadesi anında silinmişti. Yerini profesyonel bir tetikte olma hali almıştı. Gözleri etrafı tarıyordu.
"Ne arıyoruz?" Diyen Kaya da beni taklit etmeye başlamıştı. O da telefonunun fenerini açmıştı. Işık demetleri karanlıkta kesişiyordu. Alparslan da çiçeklerin altlarına bakmaya başlamıştı. Diz çökmüş yaprakları eliyle ayırıyordu. Ilgaz apartmana doğru yaklaşarak taşlı zemini kontrol ediyordu.
"Bir şey atmışlar" dediğimde el birliğiyle tarama yaptık. Sessizlik içinde çalışıyorduk. Sadece ayak sesleri ve nefes alışverişleri duyuluyordu. Birkaç dakikanın ardından Ilgaz'ın sesi yankılandı.
"Buldum!"
Hepimiz doğrulup ona doğru yürüdük. Adımlarımız hızlıydı. Ilgaz apartman girişinin hemen yanında çalılıkların kenarında eğilmişti. Elinde bir taşa sarılı buruşmuş kağıt vardı. Taş kağıdı yere sabitlemek için kullanılmıştı. Rüzgar alıp götürmesin diye. Dördümüz de merakla Ilgaz'ın eline bakıyorduk. Kaya elindeki flash ışığını ona doğru tutmuştu. Beyaz ışık kağıdı aydınlattı.
Bana mesaj vermişlerdi? Doğrudan benim evimin bahçesine atılmıştı. İlk kez doğrudan iletişime geçiyorlardı.
İki yanımda duran Alparslan ve Ilgaz'a bakarak Ilgaz'dan kağıdı aldım. Kaya tam karşımdaydı ve etrafı kontrol ediyordu. Silahını çıkartmıştı. Her an bir saldırı bekliyor gibiydi.
Nefesimi tutarak açtım ve içindeki kağıdı çıkarttım. Üzerinde gazete harflerinden kesilip yapıştırılmış yazı vardı. Harfler düzensizdi. Farklı fontlardan farklı büyüklüklerdeydi. Bir puzzle gibiydi. Gözlerimi yazıya diktiğimde nefesim kesildi. Sanki göğsüme bir mengene geçirilmişti.
"GEÇMİŞ ÖLÜDÜR. ONU CANLANDIRMAYA ÇALIŞANLAR DA ÖLÜR. AİLENİ UNUT. YOKSA ONLARI SENİN ÖNÜNDE ÖLDÜRÜRÜZ. ŞEHİRDEN GİTMEK İÇİN 12 SAATİN VAR?"
Harfler gözümün önünde dans ediyordu. Her kelime bir yumruk gibi mideme iniyordu. Küfür sesleri yükseldi yanımdakilerden. "Açık tehdit ediyor piçler" dedi Kaya.
Kim bu kadar nefret doluydu ki? Neden sadece ben? O ailenin tek çocuğu ben miydim? Neden sadece benimle uğraşıyorlardı?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |