40. Bölüm

Sungur Evi 1

ebrumelek
yazarebrumelek

Ayy ben bölümü buraya da attım sanıyorum sabah Wattpad ve dreameye attım buraya yüklenmemiş kontrol de etmedim bir arkadaşım uyardı sürpriz bölüm nerede yok mu diye şok oldum kusura bakmayın canlar ♥️ bölüm geldi keyifli okumalar

***Ilgaz’ın dudakları dudaklarıma kapandığı an zihnimdeki o devasa gürültü bıçak gibi kesildi. Dünya durdu, yer ayağımın altından çekildi. İlk saniyede yaşadığım o donup kalma hali, yerini göğüs kafesimi yırtmak isteyen hırçın bir kalp çarpıntısına bıraktı.

 

O an ne Sibel’in imaları kaldı aklımda, ne doktor Ayşe’nin patron çıkması ne Sungurların kapısında evsiz bir köpek gibi yavrusu gibi bekleyişim ne de Ceylin'in Alparslan'la bana olan pis imaları...

 

Kalbimdeki tüm buzlar onun nefesinin ve sözlerinin sıcaklığıyla birer birer eriyip ruhuma karıştı. "Öyle bir şey yok" dediği an zaten yelkenleri suya indirmiştim ama bu... Bu bambaşkaydı. Öyle bir öpüyordu ki beni, sanki ruhumu yerinden söküp kendi ruhuna mühürlemek istiyordu.

 

Dudakları dudaklarımın üzerinde hükmünü sürerken her şeyi, her yeri unuttum. Ben Yüzbaşı Feza Duman; ilk kez silahımı, kalkanımı, zırhımı ve duvarlarımı bir kenara bırakmıştım. İlk asker yıllarımda o toy ve duygusuz ergenlik zamanlarımda yaşadığım o sıradan, Kaya'dan köşe bucak kaçarak yaşadığım öpüşme sahneleri geldi bir an aklıma; ne kadar sığ, ne kadar boşmuş... Bu hissettiğim kemiklerime kadar işleyen, damarlarımdaki kanı kaynatan bir duyguydu. Daha önce hiç tatmadığım bir fırtınaydı.

 

Nefes nefese benden ayrıldığında alnını alnıma dayadı. Gözleri kapalıydı ama kirpikleri titriyordu. Sıcak nefesi yüzümü yakarken elleri hala belimi bir kelepçe gibi sıkıca sarmıştı.

 

"Sana karşı hislerim sandığından daha yoğun Feza" diye fısıldadı. "İnan ben bu duygulara acemiyim. Ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmiyorum. Seni gördüğüm ilk günden beri içimde varsın. Ve her saniye giderek artıyorsun ."

 

Dilimi istemsizce dudaklarımın yan kısmında gezdirdim. Ne yalan söyleyeyim birazcık utanmıştım. Gözlerimi ondan köşe bucak kaçırdım.

 

"Ben..." dedim sesim çatallı çıkmıştı. Boğazımı temizleyip toparlanmaya çalıştım. "Ben odama gidiyorum o zaman. Toplantıda... Şeyy yani toplantıda görüşürüz."

 

Ilgaz bu halime dayanamamış gibi dişlerini göstererek sırıttı. Allah'ım şu an gerçekten de yaşanıyor muydu tüm bunlar? Elimi ayağımı koyacak yer bulamıyordum.

 

"Odun musun sen biraz?" dedi gülmeye devam ederken. Sesi o kadar sıcak, o kadar yakındı ki... Bu sözüyle ben de istemsizce sırıttım.

 

"Bilmem ki öyleymişim galiba" dediğimde gözleri parlayarak kısa bir kahkaha attı.

 

Kahkahası bitince "Git o zaman" dedi ama kollarını milim gevşetmedi. Gitmemi söylerken gözleri yine dudaklarıma inmişti. Off ama yaa. Neden bakıyorsun öyle yine?

 

İçimden hadi Feza çık şuradan diye geçirip tam kapıya doğru bir hamle yapacaktım ki, Ilgaz’ın dişlerinin arasından kaçan o boğuk ses durdurdu beni.

 

"Siktir Feza..."

 

Daha ne olduğunu anlayamadan beni tekrar yakalayıp kendine çekti ve bu kez daha derin, daha vahşi bir susuzlukla dudaklarıma kapandı. Bu defa tereddüt etmedim. Kollarımı sıkıca boynuna sardım. Parmaklarımı ensesindeki o kısa saçların arasına daldırdım. Onu kendime daha çok çekerken içimdeki o yırtıcı özlemin de onunkiyle birleşmesine izin verdim.

 

Birkaç sonsuz saniye sonra nefes almak için ondan ayrıldığımda dudaklarımı birbirine bastırarak ağzımın içinden kıkırdadım. Yüzümdeki o aptal ve mutlu gülümsemeyi saklayamıyordum. Ilgaz’ın şaşkın ama arzulu bakışları üzerimdeyken bir anlık çeviklikle kollarının arasından sıyrıldım ve arkama bile bakmadan küçük loş odadan kendimi dışarı attım.

 

Dışarı çıktığım an yanaklarımın kıpkırmızı olduğunu bilerek elimi kalbimin üzerine bastırdım. Yüzümde nasıl salak bir ifade vardı bilmiyorum ama kendimi toparlayamadım bile. Köşeyi dönüp elim hâlâ kalbimin üzerinde merdivene yöneleceğim sıra, merdivenlerin orta basamaklarında elindeki bıçakla bir tahta parçasını ince ince kazıyan Uğur’u gördüm.

 

Anında suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi hissederek arkamı kontrol ettim. Yeniden Uğur’a döndüğümde tek kaşını kaldırmış bana bakıyordu. Dudağını sağ tarafına doğru muzipçe kıvırmıştı.

 

Ulan harbi yakalanmıştık! Hem de Uğur’a... Ayvayı yemiştim ben şimdi.

 

"Komutanım" dedi uzatarak alaycı olduğunu çok iyi bildiğim o ses tonuyla. Boğazımı sesli bir şekilde temizleyip üniformamın eteğinden tutup aşağıya doğru çektim. Al işte daha çok belli etmiştim.

 

"Uğur! Sen ne zamandır oradasın?" diye sordum sesimi toparlamaya çalışarak. Merdiven basamağına bir adım attım.

 

"Bir saattir buradayım. Siz kimden kaçıyordunuz ki komutanım?" Dedi tek kaşı hâlâ havada. Yalandan arkamı kontrol ederek.

 

"Neyden kaçtığımı gördün lan sen benim?" Dediğimde iki dudağı da kıvrılıp kahkaha attı. Tam da o esnada Ilgaz odadan çıkmaya karar vermiş olacak ki Uğur arkama doğru imayla baktı. Sonra bilmiş bakışları bana döndü.

 

"Aaa komutanım siz de mi buradasınız?" dediğinde sinirle dişlerimi sıktım. Omzumun üzerinden Ilgaz'a bakış attığımda yüzüne ciddi bir maske takınmaya çalıştığını gördüm . Ama maalesef yemezdi Uğur. Fena yakalanmıştım. Şimdi ağzıma edecekti. Sussun diye ne derse yapmak zorunda kalacaktım of ya ..

 

Ilgaz merdivenlere yönelip yanıma kadar geldi. Göz göze geldiğimizde, "Merhaba komutanım" dedim kısık bir sesle. Hemen bakışlarımı Ilgaz’dan çevirip salak Uğur’a kötü kötü baktım. Elinde bıçakla, sanki sinemada film izler gibi bir bana bir Ilgaz’a bakıyordu hâlâ.

 

"Merhaba Yüzbaşı. Kolay gelsin" diyerek ve sertçe boğazını temizleyerek Ilgaz yukarıya çıkmaya devam etti ve gözden kayboldu.

 

Yeniden Uğur'a döndüm. O da sırıtarak bana bakıyordu.

 

"Demek sonunda açıldınız ha" dediğinde etrafa bakarak kimsenin olmadığına emin olup ensesine sağlam bir tokat indirdim.

 

"Sussana yerin kulağı var mal" ensesini ovuşturarak ahh dedi. Ardından yine sırıtmaya başladı.

 

"Söyle ne istiyorsun? Ne ile kapatacaksın o koca ağzını?""

 

Düşünür gibi yaparak işaret parmağını çenesine dayadı. Sabrım taşıyordu ama!

 

"Düşündüm" dedi iki saniye sonra. Lan bu kadar çabuk mu? Kesin çoktan kurdu kafasında hain planlarını.

 

"Söyle işim gücüm var" elimi aceleci bir şekilde salladım. İki dakika heyecan yaşatmıyor bunlar da.

 

Gözleri parlayarak ayağa kalktı.

 

"MANTI İSTİYORUM!"

 

Haydaa.

 

Duyduğum cümleyle sinirle gözlerimi yumdum . Biliyordum bunu isteyeceğini yaa. İki sene önce bir operasyon sırasında Kaya ile iddiaya girmiştik. Kaybeden elleriyle mantı açacaktı. İddia fikrini de tabii ki Uğur vermişti. İddiayı ben kaybetmiştim. Operasyondan eve gelince videolardan bakarak mantı açmıştım. Öyle zordu ki tüm gün söylenmiştim. Defalarca isyan edip Kaya'ya saydırmıştım ama sonuç olarak yapmıştım. O mantıyı yiyen timim öyle bayılmıştı ki bir daha başka mantı yemek istememişlerdi . Güzel olunca ben de şaşırmıştım Allah var. Sonrasında defalarca yalvarsalar da bir bahane bulup elimi sürmem diye feryat etmiştim.

 

"Kabul. Ama Kaya abimin ve timin kulağına giderse..." dedim dişlerimin arasından. Uğur anında ağzına hayali bir fermuar çekti.

 

"Valla söylemem. Söz! Ama bir şartım daha var: Seni üzerse ilk bana söylemek kaydıyla kimseciklere söylemem. Yoksa Binbaşı demem yakarım buraları!"

 

"Tabii tabii yakarsın" dedim ben de alayla. Sonra sabır çekerek "Hey Allah'ım yaa başka yer yok muydu oturacak. Buraya tünemişsin kuş gibi. Neyse şu işleri halledelim açarız o mantıyı" dedim lafı uzatmamak için. Benim tim cin gibiydi. Ne zaman nereden çıkacakları belli olmazdı. Bir anda buraya gelip konuşmamızı duyma ihtimalleri vardı.

 

"Ohh oley yaa" Uğur kendi kendine sevinmeye başlarken onu bırakıp merdivenlere devam ettim.

 

Şu toplantı sonrası sorguya girdikten sonra akşam Sungur'ları ziyaret edecektim. Ok yaydan çıkmıştı artık ne olacaksa olsundu...

 

***

 

Toplantı odasında masanın başında Ilgaz az önceki o tutkulu adamdan eser kalmamış bir ciddiyetle oturuyordu.. Karşısında Alparslan ve sırasıyla Kaya, Mert, Kerem ve Alparslan’ın timinden Melek vardı. Alparslan sürekli bana bakarak bir şeyler söylemeye çalışıyordu, gözleriyle beni tartıyordu ama onunla henüz özel olarak konuşamamıştık. Evet, bana karşı yakınlık kurmaya çalışması çok güzel bir şeydi, içimde bir yerlerde o küçük kız çocuğu buna bayılıyordu ama ailesinin yanında daha dikkatli davranması gerekiyordu. Gerçi... Neyse, zaten bunun bir önemi kalmayacaktı. Akşam her şeyi öğreneceklerdi zaten. Alparslan da bu gizlilik yükünden kurtulup rahatlardı.

 

Ilgaz önündeki dosyayı sertçe masaya bırakıp bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi.

 

"Ayşe’nin sorgusuna bizzat girdim" diye başladı söze. Sesi buz gibiydi. "Suçlarını kısmi olarak kabul etti. Karargâha o bilgisayarı soktuğunu, sistemimize sızmaya çalıştığını kabul ediyor. Ancak asıl meseleyi yani o büyük patronun ismini vermemekte direniyor. Hala birilerine sadık kalabileceğini sanıyor."

 

Alparslan öfkeyle soludu ama Ilgaz elini kaldırarak onu susturdu. "Onu dayanıklılık sorgusuna çekeceğim. Bir hafta boyunca yanına kimse girmeyecek benden başka. Hiçbir temas hiçbir bilgi akışı olmayacak."

 

Ilgaz bunu söylerken göz ucuyla bana baktı. Bu yöntemi çok iyi biliyordum. Dayanıklılık sorgusu her özel harekatçının ya da istihbaratçının bildiği bir yöntem değildi. Bu suçluya karşı fiziksel değil, tam anlamıyla psikolojik bir yıkım süreciydi. Ben de bir defa yapmıştım. Çok sabır, çelik gibi sinirler gerektiren bir yöntemdi ama başarı oranı neredeyse yüzde yüzdü.

 

Sorgulanan kişiyi zamanı algılayamayacağı bir odada tutardık. Ya sürekli karanlıkta ya da aydınlıkta bırakırdık ki gece ile gündüzü ayırt edemesin. Zaman kavramı yok olunca insanın kendi zihni en büyük düşmanı haline gelirdi. Zaman algısı yitip gittiğinde ruhun o savunma kalkanı çatırdamaya başlardı. Saat kaç? Günlerden ne? Dışarıda hayat devam ediyor mu? Bu soruların cevapsızlığı ruhun o savunma kalkanını çatırdatmaya başlardı. Hatta bir zaman sonra iki saat arayla yemek versek bile birini kahvaltı diğerini akşam yemeği sanmaya başlarlardı.

Fiziksel temas yoktu. Tehdit yoktu. Bağırmak yoktu. Onu yormazdık fiziksel olarak… sadece zihnini kendi etrafında döndürürdük.

 

Bilişsel yük derdi buna komutanım bana öğretirken. Olayları kronolojik ve sonra tam tersi, sondan yeniden başa doğru anlattırmaya başlardık. Yani en baştan ve tersten anlattırırdık. En ufak detay tekrarları alırdık. Sürekli yalan söyleyen beyin bir noktada yorulur, kurgu ile gerçek birbirine karışırdı. Beyin yorulduğu an doğruyu söylemek en kolay çıkış yolu gibi görünürdü. Ve bu şekilde istediğimizi öğrenmeye başlardık.

 

Ayrıca dışarıda ne olduğunu bilmezdi. Örgütünün durumunu da. Yalnız bırakılırdı ama belirsizlik içinde değil... Ona zehirli fikirler ekerdik. Mesela; “Patronun seni aslında bir yem olarak buraya gönderdi" derdik. "Seni gözden çıkardı, senin üzerinden zaman kazanıyor." Bu işe yaramazsa, örgütünden çoğu kişiyi yakaladığımızı ima ederdik. "Onlar zaten konuştu, senin direnmen sadece onların işini kolaylaştırıyor" derdik. İnsan zihni kesinlik ister. Belirsizlik her zaman somut bir tehditten daha yıpratıcıdır. Suçluya baskı uygulamadığımız veya bağırmadığımız için tereddüte düşerdi. Bizim bu kadar rahat olmamız onun kafasını daha çok karıştırırdı. Gerçekten de her şeyin bittiğini sanırdı. Son darbe olarak da büyük patronun zaten elimizde olduğu iması yapılırdı ki, o an çözülme tam anlamıyla gerçekleşirdi.

 

Çok zaman istediği için sıklıkla tercih edilen bir yöntem değildi. Ilgaz buna karar vermişse Ayşe'nin hiç konuşmayacağını anlamış olmalıydı.

 

"Toplantı bitmiştir" dedi Ilgaz kısa ve net bir şekilde. "Mesaisi dolup nöbeti olmayanlar gidebilir."

 

Sandalyeler gıcırdayarak çekildi. Herkes birer birer odadan çıkarken kalbim yine o garip, ritimsiz dansına başladı. Kapıya en yakın olan bendim, tam dışarı çıkacaktım ki Ilgaz’ın o emreden ama içinde sadece benim duyabildiğim bir tını barındıran sesi adımlarımın olduğu yere çakılmasına neden oldu.

 

"Yüzbaşı Feza, siz bir dakika kalın."

 

Kaya ve Alparslan geçerken yüzümü hiç bozmadım. Kapı kapandığında koskoca odada sadece ikimiz kalmıştık. Sessizlik bir süre masanın üzerinde asılı kaldı. Ilgaz ağır adımlarla ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp yanıma geldi. Aramızdaki o profesyonel, soğuk mesafe saniyeler içinde buharlaştı. Bir anda elimi tutup parmaklarını benimkilere kenetlediğinde vücudumdan yukarı doğru şiddetli bir elektrik akımının geçtiğini hissettim. Yaa bana neden böyle oluyordu bugün? Koskoca Yüzbaşıyım ben. Operasyonlarda gözümü kırpmam ama bu adam temas edince elim ayağım birbirine dolanıyor! Öptükten sonra bana bir güncelleme geldi galiba.

 

"Beraber çıkalım mı?" diye sordu sesi yumuşayarak. Bakışlarımı ellerimizden çekip o derin, ışıltılı kahve gözlerine baktım. "Önce güzel bir şeyler yiyelim. Sonra seni evine bırakırım, konuşuruz biraz. Hiç konuşamıyoruz."

 

"Olur ama... Başka zaman yeriz" dediğimde merakla ve hafif bir hayal kırıklığıyla yüzüme baktı. Boğazımı temizleyerek devam ettim, dürüst olmalıydım. "Benim bir işim vardı da. Önemli bir iş."

 

"Öyle mi?" dedi alçak sesle elimi biraz daha sıkarken. "Tamam, yarın yeriz yemeği o zaman. Ama nereye gideceksen ben bırakayım, hava çok soğuk. O motosiklete binip üşütme."

 

Bu lafa kıkırdamak geldi içimden. Üşütmek mi? Karda uyusam üşütmezdim ben.

 

"O zaten Ersin'in motoru. Onunla gider eve" diyerek yeniden ellerimize baktım. Ilgaz parmaklarını parmaklarıma öyle bir geçirmişti ki sanki bırakmaya hiç niyeti yoktu. Dudaklarımı ıslatarak yeniden gözlerine döndüm.

 

"Aslında sana söyleyebilirim. Ben bir karar aldım Ilgaz... Sungur'lara gideceğim bu akşam."

 

"Düşündüğüm şey mi?" diye sorduğunda kafamı yavaşça aşağı yukarı salladım. Sesim titremesin diye tüm irademi topladım.

 

"Ben bu konuda artık çok yoruldum" dedim. "Bugün çok ağırıma gitti. Onların yüzüme bakarak yabancıymışım gibi davranması, ben öz kızları olarak o kapıda beklerken onların kan bağı olmayan kızlarıyla aile olması zoruma gitti." Dudaklarımı ıslatarak hızlıca açıkladım yanlış anlamasın diye. "Yani Ceylin'i elbette kıskanmıyorum yargılama beni. Sadece olaya benim açımdan bakmanı istiyorum. Ben söyleyeyim bu bilgiyi, ondan sonrasını onlara bırakayım istiyorum. Ne söyleyeceklerinden çok bundan sonra bana nasıl davranacaklarını gözlemlemek istiyorum. Aslında bugün karargaha gelene kadar her şeyi bırakıp şehirden gitmeyi bile düşünmüştüm ama..."

 

Gözlerimi onun gözlerine diktim. "Ama ne olacaksa olsun diyorum artık."

 

Ilgaz söylediklerimi derin bir sessizlikle dinledi. Gözlerindeki o yoğun ifade sanki ruhumun en derinlerine sızıp oradaki yaraları sarmak istiyordu. Parmaklarımı kavrayan elleri biraz daha sıkılaştı, bana güç vermek ister gibiydi.

 

"Gitmek istemeni anlarım Feza" dedi sesi kadife gibi yumuşak geliyordu kulağıma. "Bu senin kendinle savaşın, senin geçmişin. Buna saygı duyarım. Ama şunu bilmeni istiyorum ki eğer çekip gitmek istiyorsan ya da sadece yanında birinin nefesini hissetmeye ihtiyaç duyuyorsan..."

 

Duraksadı, gözlerimin en içine o ışıltılı kahveleriyle mühür vurdu.

 

"Seninle her yere gelirim. O kapıda senin yanında dururum. İçeri girersen seninle girerim. Dışarı çıkarsan da seninle çıkarım."

 

Duyduğum şeyle kalbim bir anlığına tekledi. Şaşkınlıktan dudaklarım hafifçe aralandı, bakışlarım sarsıldı. "Gerçekten mi?" diye fısıldadım, sesimdeki inanamazlık odanın duvarlarına çarptı. "Gerçekten şehirden gidersem bile benimle gelir misin?"

 

Ilgaz hafifçe gülümsedi ama bu kez gülüşü muzip değil tamamen samimi ve sahipleniciydi. Elimi bırakmadan beni kendine biraz daha çekti.

 

"Ben duygularım konusunda şaka yapacak bir adam değilim Feza. Seni bulmuşken, bu duyguları bana hissettirmişken, seninle ilgili hiçbir şeyi dışarıda bırakmaya niyetim yok. Sen neredeysen, ben hep orada olacağım."

 

Şok içindeydim.

 

"Ilgaz..." diyebildim sadece. Başka kelime bulamadım.

 

Ilgaz bu şaşkın halime karşı daha fazla dayanamadı. Eğilip yavaşça dudaklarının sıcaklığını tenimde hissettirecek kadar derin bir şekilde yanağımdan öptü. Teninin kokusu bir anlığına tüm omuzlarımdaki yükü hafifletti. Heyecandan ölecektim şimdi.

 

Gözlerimi kırpıştırdım. Ilgaz elimi bırakıp parmaklarını yanağıma doğru kaydırıp başparmağıyla elmacık kemiğimi hafifçe okşadı.

 

"Birlikte gidelim mi oraya?" diye sordu.

 

Kafamı aşağı yukarı salladım. "Alparslan'la da konuşmadım açıklayacağımı. Ona da sürpriz olacak."

 

"Daha çıkmamıştır o karargahtan. Büyük ihtimalle kapının önünde seni bekliyordur şu an" dediğinde gülme isteği geldi. Kapıyı açtığımızda Alparslan'ı koridorda görsem gerçekten de şaşırmazdım. Zaten benimle konuşmaya çalışıyordu sabah ona kızdığımdan beri.

 

"Üçümüz beraber gidelim o zaman."

 

Ilgaz’ın yüzünde huzurlu bir gülümseme yayıldı. Masanın üzerindeki anahtarlarını aldı. Odadan birlikte çıktığımızda Alparslan cidden de koridorda volta atıyordu. Beni görünce durup yanıma geldi. Ona detaylıca açıklamadan "gel" dedim sadece. Meraklı gözlerle Ilgaz'a baktı. Ilgaz omzunu kaldırıp indirerek yürümeye başlarken Alparslan da peşimize takıldı. Nereye gittiğimizi bilmeden sorgusuzca geliyordu.

 

Arabaya bindik. Alparslan çatlıyordu meraktan bence ama ağzını açamıyordu. Ilgaz motoru çalıştırırken derin bir nefes aldım.

 

Sungur ailesinin kapısı, benim için ya yeni bir hayatın başlangıcı ya da büyük bir yıkımın eşiğiydi.

 

***

 

***

 

Ilgaz’ın aracının lastikleri Sungurların evinin önündeki çakıllı yolda tok bir ses çıkararak durduğunda, Feza’nın içindeki fırtına dinmek bir yana daha da şiddetlenmişti. Motorun susmasıyla birlikte çöken o ani sessizlik sanki yaklaşan bir depremin habercisi gibiydi. Ilgaz elini vitesin üzerinden çekip yan koltukta oturan kadına döndü. Bakışlarındaki o sarsılmaz güven Feza’nın bu akşamki en büyük kalkanıydı.

 

"Bize geldik?"

 

Arka koltuktan gelen Alparslan’ın sorusuyla Feza hafifçe omuzunun üzerinden arkaya baktı. Göz göze geldiklerinde genç adamın bakışlarında amacını anlamış olmanın verdiği o derin rahatlamayı gördü. Alparslan ciğerlerindeki tüm havayı dışarı bırakırken yüzüne bir aydınlık gelmişti.

 

"Senin için bir sakınca var mı söylememde?" diye sordu Feza sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak.

 

Alparslan hiç duraksamadı. "Saçmalama Feza, bunu her şeyden çok istiyorum zaten."

 

Feza aldığı bu onayla önüne döndü ve sabah sinirle ayrıldığı o eve, aslında kendi yuvası olması gereken o binaya baktı. Bir an için Kaya abisinin de burada olmasını diledi; onun varlığı her zaman bir kale gibi hissettirirdi. Ama artık bekleyecek zamanı yoktu. Emniyet kemerini çözerken duyulan o klik sesi geri dönüşü olmayan yolun ilk adımıydı. Araçtan indiklerinde Ilgaz ve Alparslan da gölgesi gibi peşinden geldiler.

 

Bahçede nöbet tutan askerlere verilen kısa selamın ardından kapıya ulaştılar. Alparslan anahtarı kilide sokup çevirdiğinde içeriden gelen o sıcak hava Feza’nın yüzüne vurdu. Çatal kaşık sesleri, mutfaktan yayılan yemek kokuları ve o huzurlu aile gürültüsü... Gökalp ve Ceylin’in birbirleriyle uğraşan sesleri ve erkek gülüşme sesleri koridorda yankılanıyordu.

 

Adım seslerini duyan Handan Hanım, koridorun başında göründü. Onları karşısında görünce şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı ama o her zamanki anaç tavrıyla gülümsedi.

 

"Aaa hoş geldiniz!" diyerek Alparslan’ın yanına geldi ve oğlunu özlemle yanaklarından öptü. Sonra aynı işlemi Ilgaz'a da yaptıktan sonra Feza'ya yaklaşıp onun da yanağından öptü. Feza gerçekten de aşırı derecede gerildi bu temasla ama belli etmeden boğazını temizledi.

 

 

"Komutan kızım hoş geldiniz" dedi nezaketle geri çekilirken. Feza o an gözlerine bakan bu kadının kendi annesi olduğunu bilmenin ağırlığıyla sadece "Hoş bulduk" diyebildi. Handan Hanım Ilgaz’ın montunu alırken ona evin bir oğlu gibi davranıyor, Feza’ya ise nazik bir yabancı gibi bakıyordu. Ama normal olan şu an buydu.

 

"Anne kim var içeride?" diye sordu Alparslan seslerden rahatsız olarak.

 

"Hasret teyzenler var Sibel'le" dedi Handan Hanım Ilgaz’a muzip bir bakış fırlatarak. Feza’nın sinirli bakışları anında Ilgaz’ı buldu; o ise zaten pürdikkat sevdiği kadını izliyordu.

 

"Neyse geçin çocuklar sofra hazır" diyen Handan Hanım’ın peşinden salona adım attılar.

 

İçeri girdiği an Feza’nın bedeni bir yay gibi gerildi. Salon beklediğinden çok daha kalabalıktı. Çekirdek aile dışında toplanan bu insanların yanında nasıl söyleyeceğim diye düşünmeye başladı. Sibel ise kapıda Ilgaz’ı görür görmez bakışlarını ona kilitledi.

 

 

"Selamün aleyküm" dedi Ilgaz sesindeki otoriteyi koruyarak. Koltukta omuzu bandajlı halde oturan Cemal Bey ve Onur Albay, "Aleykümselam hoş geldiniz" diye karşılık verdiler. Zeynep Hanım ve Hasret Hanım yan yana otururken, Zeynep Hanım oğluna sarılmak için ayağa falktı.

 

Alparslan Feza’yı bir an bile yalnız bırakmadan babasının oturduğu koltuğa kadar yürüdü. Onur Albay delici bakışlarını Feza’nın üzerinde gezdiriyordu.

 

"Hoş geldin Yüzbaşı" dediler Cemal Bey ile aynı anda.

 

Feza askeri disiplinle bir baş selamı verip "Hoş buldum" dedi. Alparslan genç kadının kolunu hafifçe dürterek koltuğa oturmasını sağladı. Kendisi babasının yanına otururken, Feza en uca ilişiverdi. Ilgaz ise annesinden ayrıldıktan sonra salonun içinde kısa bir keşif yaptı.

 

Sibel, Ceylin’in yanına iyice sokulup yanındaki boşluğu işaret ederek "Ilgaz gel otur" dedi davetkar bir sesle.

 

Feza içine yayılan o ani sinir dalgasını bastırmak için dudaklarını birbirine bastırdı. Ilgaz ise Sibel’in davetini duymamış gibi yaptı. Kurulu yemek masasının etrafından geniş bir kavis çizerek Feza’nın yanına geldi ve orada kalan küçücük boşluğa, neredeyse vücutları birbirine yapışacak şekilde sığıştı.

 

O an tüm salonun bakışları bu üçlünün üzerindeydi. Ortada Feza, bir yanında sevdiği adam Ilgaz, diğer yanında ise kimsenin bilmediği öz abisi Alparslan... Sıkış tepiş oturuyorlardı. Gökalp üçünü pür dikkat süzmeye başladı. Feza'ya baktı. Ardından abisine baktı. Yeniden Feza'ya baktı. Büyük bir aydınlanma yaşadı. İkisi de yan yanayken ne kadar da benziyorlardı. Abisiyle kendisi için benzer derlerdi ama Feza ile abisinin benzerliği inanılır gibi değildi. Aynı gözler, aynı bakış aynı yüz hattı... Tek farkları abisinin kırık ve büyük burnuydu.

 

"Eee var mı bir gelişme?" diye sordu Onur Albay gözlerini Ilgaz’a dikerek.

 

Ilgaz Feza’ya kısa bir bakış atıp "Var var... Sonra konuşuruz bunları amca" diyerek konuyu geçiştirdi.

 

O sırada mutfaktan elinde porselen tabaklarla çıkan Handan Hanım, yüzünde her zamanki misafirperver ama mesafeli gülümsemesiyle sofraya doğru ilerledi.

 

"Sofra hazır çocuklar hadi geçelim" dedi neşeyle. Elindeki tabaklardan birini masadaki boş bir yere bıraktı. Bu davetsiz gelen "misafir" için son anda eklenmiş bir servisti. Feza için konulan son tabaktı .

 

Feza o boş tabağa baktığında boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Yok yapamayacağım dedi içinden. Söyleyemeyeceğim galiba. Konuya nereden gireceğini, bu kadar insanın içinde o ilk kelimeyi nasıl seçeceğini bilemiyordu. Neden bu kadar kalabalıktı ki sanki? Dudaklarını dişliyor, bakışlarını masadaki desende gezdiriyordu.

 

Tam o sırada Alparslan, kardeşinin içindeki o sessiz çığlığı ve boğucu kararsızlığı fark ederek imdadına yetişti. Alparslan artık bu sırrın altında ezilmek istemiyordu; kardeşini bulmuşken onu tekrar bir misafir gibi köşede izlemeye tahammülü kalmamıştı.

 

"Baba" dedi Alparslan bir anda. "İki dakika bir gelsene benimle."

 

Onur Albay elindeki bardağı masaya bırakıp kaşlarını çattı. "Hayırdır oğlum? Yemeğe oturacağız şimdi?"

 

"Gel sen bir önemli" diyerek ayaklandı Alparslan. Handan Hanım elindeki bardağı da masaya bırakıp şaşkınlıkla araya girdi. "Aaa nereye oğlum. Çorbaları koyacaktım?"

 

"Anne sen de gel" dedi Alparslan sesi her zamankinden daha derin ve ciddi çıkıyordu.

 

Handan Hanım oğlunun bu tavrından bir mana çıkarmaya çalışırken muzip bakışlarını aniden Feza’ya çevirdi. Feza ile ilgili konuşacağını düşünmüştü çünkü sabah kızı Ceylin'den bir şeyler duymuş ve sevinmişti. Gözlerinde o imalı pırıltı vardı.

 

Feza o an dişlerini sıktı; anlaşılan sabah Ceylin’in yumurtladığı o salak yakıştırma (Alparslan ile aralarında bir şey olduğu iması) Handan Hanım’ın kulaklarına kadar gitmişti. Genç kadın, öz annesinin kendisine bir "gelin adayı" gibi bakmasından o kadar iğrendi ki, öfkesi korkusunun önüne geçti.

 

Onlar kapıdan çıktığı an işte tam o kırılma anında Ilgaz, beklenmedik bir hamle yaptı. Feza’nın öfkeyle bacağının üzerinde yumruk yaptığı elinin üzerine herkesin görebileceği bir rahatlıkla kendi elini koydu.

 

Sahiplenici, sıcak ve sarsılmaz bir temastı bu.

 

Feza vücudundan geçen o ani elektrik akımıyla şoka girdi. Bakışları hızla yanındaki adama döndü. Kapıdan çıkmak üzere olan Alparslan, Handan ve Onur bu hareketi görememişlerdi ama salonun diğer tarafındaki Gökalp’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Gökalp, abisi Alparslan ile Feza arasında bir şeyler olduğuna kendini o kadar inandırmıştı ki, Ilgaz’ın bu hamlesi tüm ezberini bozmuştu.

 

Sibel gördüğü manzara karşısında adeta delirdi; yüzü sinirden kıpkırmızı kesilirken Ceylin’in ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kaldı. Sibel'in annesi Hasret hanım da öyleydi. Gözleri büyümüştü. Ilgaz’ın annesi Zeynep Hanım ise dehşetle karışık bir merakla "Oğlum?" diye sordu fısıltıyla.

 

Feza utançtan yanaklarının alev aldığını hissederek elini çekmeye çalıştı ama Ilgaz buna izin vermedi. Parmaklarını genç kadının parmaklarına daha sıkı kenetledi.

 

"Anne sonra konuşuruz" dedi Ilgaz sesindeki o itiraz istemez tınısıyla. Bakışlarını annesinden çekip doğrudan Gökalp'e ve Ceylin'e baktı.

 

"Bazı ağzının yayı gevşeyen arkadaşlar yalan yanlış haber yaymışlar da. Doğrusunu görsünler istedim."

 

Feza yerin dibine girecek kadar utanmıştı ama içinde bir tatmin olmuşluk duygusu da oluşmuştu. Yine de kafasını kaldırıp Zeynep hanıma bakamamıştı. Ilgaz'ın annesiydi sonuçta. Sadece Ilgaz'a bakıyordu.

 

 

Ilgaz Feza’nın gözlerinin içine baktı. Ardından Feza’nın elini tuttuğu gibi onu oturduğu yerden ayağa kaldırdı. "Gel canım" dedi sadece.

 

Odanın ortasında, şaşkın bakışlar altında el ele tutuşan bu iki figür, bir meydan okuma gibi duruyordu. Ilgaz, Feza’yı yavaşça yönlendirerek Alparslanların peşinden çalışma odasına doğru çıkardı.

 

Arkalarında bıraktıkları salon, birazdan yerle bir olacak bir fırtınanın sessizliğine gömülmüştü.

Bölüm : 20.02.2026 00:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...