49. Bölüm

Gerçekler 2

ebrumelek
yazarebrumelek

Hastane koridorunun geniz yakan steril havası, tavanlardaki çiğ beyaz projektörlerin altında süzülerek Feza’nın ruhuna sızıyordu.

 

Kaburgalarındaki keskin sızı, her nefes alışında bir hançer gibi ciğerlerine saplanıyor; vücudundaki morluklar üniformasının altında birer zafer damgası gibi zonkluyordu. Ama o, ne fiziksel acıyı ne de alnındaki dikişlerin sızısını hissediyordu. Tek hissettiği Kaya’nın elinden yayılan o sarsılmaz, adı gibi kaya gibi sert güvendi.

 

"Gidemezsin Feza!"

 

Ilgaz’ın sesiyle ona bakmaya devam etti. Feza Ilgaz’ın gözlerinde bir yangın gördü; ama bu yangın öfkeden çok, çaresizliğin küllerinden besleniyordu. Ilgaz’ın şakaklarındaki damarlar öylesine şişmişti ki, Feza onun her kalp atışını oradan sayabilirdi.

 

"Komutanım, izin verin" dedi Feza. "Resmi bir dille rica ediyorum. İzin verin acil gitmem lazım."

 

"Veremem!" diye kükredi Ilgaz aralarındaki mesafeyi iki büyük adımla kapatarak. Tam karşısında durdu. "Anlamıyor musun? Seni o mağarada, o kanlar içinde gördüğüm an benim kıyametimdi. Bir daha bu şekilde bilinmeze, o karanlığa tek başına göndermem. Eğer bir yere gidilecekse plan yapılır, destek çağrılır. Sen artık sadece bir asker değilsin, sen..."

 

"Ben neyim Ilgaz?" diye sordu Feza, sesi bir fısıltıya dönüştü ama koridordaki her bir kulağa birer kurşun gibi çarptı. O sırada asansörün gıcırtısıyla birlikte koridor kalabalıklaştı. Alparslan yatağından fırlamış, Ceylin’in desteğiyle oraya ulaşmıştı. Arkada Handan Hanım’ın hıçkırıkları, Onur Albay’ın bir kaya gibi dimdik ama içten içe ufalanan duruşu vardı. Gökalp zaten Feza'nın peşinden gelmişti ilk.

 

"Şu an askeriyede değiliz" diye devam etti Feza bakışlarını yeni gelenlerden çekip doğrudan babasına, yani Onur Albay’a dikerek. Ardından Ilgaz'a döndü. "Ve benim şahsi, hayati bir meselem var şu an. Abimle birlikte gitmem lazım." Yeniden Onur albaya baktı. "Bu bir aile meselesi komutanım. İzin verin gidelim."

 

Aile meselesi kelimesi Onur Albay’ın yüzünde görünmez bir fay hattı oluşturdu. Handan Hanım arkadan seslendi. "Biz senin ailen değil miyiz yavrum?" Feza ona döndü ama cevap vermedi.

 

Ancak bu sözler ağzından çıktığında içinde hiçbir şeyin kıpırdamadığını dehşetle fark ediyordu Feza. Öğrendikleri andan beri Feza'ya gösterdikleri sıcaklık, o yirmi bir yıllık boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Gökalp’in yaşlı gözleri, Alparslan’ın korumacı ama kırgın bakışları, Handan hanımın kahroluşu ve Onur albayın derin üzüntüsü... Hepsi Feza’nın ördüğü o çelik duvarın dışında kalıyordu.

 

 

 

Ilgaz Feza’nın gözlerindeki o mutlak yabancılığı gördüğünde sarsıldı. Ailesini benimsememesini anlayabiliyordu ama şu an Ilgaz'a da çok yabancı duruyordu. Kaya'dan başka herkese karşı kapatmıştı kendini yine. Keşke Feza'yla yıllar önce tanışsaydım diye geçirdi içinden.

 

"Seni dün gece bulduğum gibi bulamam yine Feza" dedi Ilgaz sesi bu sefer bir yalvarışa bürünmüştü. "Destek çağırıyorum gerekirse ben de geliyorum seninle. Ortalık ateş hattıyken, kimin ak kimin kara koyun olduğu belli değilken bu hastaneden tek çıkmama izin vermiyorum!"

 

Feza, Ilgaz’ın gözlerindeki o saf hayal kırıklığını, o "beni nasıl dışarıda bırakırsın" diyen yıkımı gördüğünde kalbinin bir yerinde ince bir sızı hissetti. Bu adamı seviyordu. Ama şu an Kaya harici kimseye güvenemezdi.

 

Telefonda tek gel emri almıştı. "Peşine kimseyi takmadan konuma gel ..."

 

"Kusura bakmayın Ilgaz komutan" dedi Feza geri adım atmayarak. "Ben bu yaşıma kadar Kaya abim dışında kimseye hesap vermedim. Ölüme bile gitsem, o kararlarımı destekleyip arkamda durduğu için, bu son dakika gelişen korumacı tavrınıza alışmam mümkün değil."

 

Bu cümle aslında Ilgaz'a değil, odadaki herkese fırlatılmış keskin bir reddedişti. Handan Hanım’ın hıçkırıkları hıçkırığa, Onur Albay’ın sessizliği ise derin bir mateme dönüştü. Feza, Ilgaz’ın bakışlarını arkasında bırakarak, sanki ruhundan bir parça kopuyormuş gibi hissetse de Kaya’nın elini daha sıkı tuttu ve asansöre doğru hızla yürüdüler.

 

Hastanenin otoparkına indiklerinde taksiye bindiler. Kaya'nın hâlâ kanlı üniformasınu gören taksici göz ucuyla onlara bakarak sessizce sürmeye devam etti. Handan hanımın evden kıyafetler getirmesi olayıyla Feza, Sürmene'den kıyafet istemişti ve o şu an temiz kıyafetler giyiyordu. Şoföre lojmandaki evlerinin adresini verdiler. Konuma Kaya'nın aracıyla gideceklerdi.

 

Kısa sürede lojmana ulaştılar. Arabadan indiklerinde Kaya hızlıca eve girip para aldı ve üzerini değiştirmeden aşağıya inip taksinin parasını ödedi. Sonra kendi aracına binip sessizce yola koyuldular.

 

Lojmandan çıkıp otoyola girdiler. Hâlâ sessizdi ikisi de. Kaya, vitesi sert bir hamleyle beşe takarken Feza’ya baktı. Feza’nın yüzü, gün ışığının soluk sarı ışığı altında bir heykel kadar hareketsizdi.

 

"Yavuz Baba mı ulaştı?" diye sordu Kaya tekerlekleri asfaltın üzerinde ağlatarak sol şeritte ilerlerken.

 

Feza cebinden titreyen elleriyle çıkardığı telefonu sıkıca kavradı. Atılan konumu açıp telefonu tutucuya taktı.

 

"Evet abi" dedi sadece arkasına yaslanırken. Elini alnına dayayarak camın kenarına yasladı. Yavuz baba şu an aranıyordu. Kırmızı listeye girmişti adı bir anda. Mağarada telsiz konuşmasında Yavuz baba konuştuğu için hastaneye geldiklerinde hepsi kısa da olsa rapor vermişti albaya. Yavuz baba da ortalıkta olmayınca albay Onur durumu üstlere rapor etmiş ve hızla sorgulanmak üzere yakalama kararı çıkartılmıştı. Ama suçu kesin değildi. Şimdi Yavuz baba ile görüşecek olmaları sorun olacaktı ve zaten bu yüzden tek çağırmıştı onları yanlarına. O yüzden hastanede öyle sert çıkmıştı Feza Ilgaz'a.

 

"Koordinatları gönderdi. Şırnak sınırında bir dağ başını gösteriyor. Yaklaşık kırk dakikamız var."

 

Kaya, Nuriye’nin gazına öyle bir yüklendi ki araba bir ok gibi fırladı. "Yavuz Baba ne dedi tam olarak?"

 

"Güvenli şifreyi söyledi abi" dedi Feza, bakışlarını yoldan çekip Kaya'ya dikerek. "Biliyorsun, o şifreyi verdiyse durum ciddi. Zaten üzerine soruşturma açılmış her yerde aranıyor. Takip edilmeden gidelim."

 

Yavuz Baba sadece bir Tuğgeneral değildi onlar için. Yetimhanenin o buz gibi odalarından onları çekip alan, onlara vatanın sadece bir toprak parçası değil, bir namus olduğunu öğreten adamdı. Aralarındaki ilişkinin ne denli yakın olduğunu ikisi dışında kimse bilmezdi. Avcı timi bile yakın olduklarını bilmelerine rağmen bu denli yakınlıklarınu bilmezdi. Kaya ve Feza kardeş gibiyse, Yavuz da onların öz babası gibiydi. Askeriye de sınırlarını çok korumuşlardı ama. Birçok kez birbirlerini tanımıyormuş gibi de davranmışlardı. Feza da Kaya da en başından beri Yavuz babanın hain olamayacağına eminlerdi. O telsizden sesi duymalarına rağmen... Sürekli bakışıp sessizce konuşmalarının sebebi buydu. Düşman olacak pislik kendine hedef olarak Yavuz babayı seçmişti ve bunun sebebini anlamaya çalışmışlardı.

 

Ama onlardan önce Yavuz baba sebebi bulmuş olmalıydı. Bulmuş olmalıydı ki Feza'yı arayıp güvenli kelimelerini söyleyip yanına onları çağırmıştı. Güvenli kelimeyi yıllar önce seçmişlerdi. Birinin başı çok büyük beladaysa bu kelime ortaya dökülürdü ve Yavuz baba ilk kez onlardan yardım istemişti. Genelde yardım eden hep o olurdu.

 

Yaklaşık yirmi dakika daha yol aldılar. Artık evler kaybolmuş etraf dağlık araziydi hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Yoldan geçen tek tük araç vardı.

 

 

"Şu takip meselesi..." dedi Kaya dikiz aynasına bir göz atarak. "Fark ettin mi?"

 

Feza aynadaki o tek çift farı yine gördüğünde gözlerini kıstı. "Fark etmemek ne mümkün? Gölgemiz gibi yapıştı on dakikadır. Sen şu ileriki sapaktan gir bakalım ne yapacak."

 

Kaya dişlerini sıkarak direksiyonu sola kırdı ve lastiklerin asfalttan kopup toprağın düzensiz ritmine kapıldığı o ilk sapağa daldı. Altlarındaki emektar jip, yani nam-ı diğer Nuriye, gövdesinden gelen metalik iniltilerle bu ani değişikliğe sert bir tepki verdi. Feza dikiz aynasından gözünü ayırmıyordu; arkadaki o siyah, heybetli silüet de hiç tereddüt etmeden peşlerinden sapağa girmişti.

 

"Hay sikeyim..." diye mırıldandı Kaya, vitesi hırsla büyütürken. "Yapıştı bırakmıyor. Kim sence?"

 

Feza, alnındaki sargının üzerinden parmaklarını hafifçe geçirdi; zonklayan dikişleri stresle beraber daha çok zorluyordu.

 

"Oyumu Ilgaz’dan yana kullanıyorum," dedi. "Beni öylece bırakmayacak kadar inatçı olduğunu biliyorsun."

 

Kaya jipi derin bir çukura girmekten son anda kurtarırken yan gözle kardeşine baktı. "Sana aşık, biliyorsun değil mi?"

 

Feza bu ani ve doğrudan soru karşısında omuz silkmekle yetindi ama yanaklarına hücum eden hafif sıcaklığı durduramadı. Kaya abisinden bu kelimeleri duymak onu utandırmıştı Sessiz kalmayı seçti.

 

 

"Görüyorum ki sen de boş değilsin" diye devam etti Kaya, sesi bu kez daha korumacı, daha ağabeyvari bir tona bürünmüştü. "Yanlış anlama ama Feza, çok tuhaf bir dönemden geçiyorsun. Şu aile meselesi... O eve girdiğimizdeki halleri, o içtenlikleri falan evet, etkileyiciydi ama eksik olan bir şeyler var sanki. Belki de biz aile denen o denklemi hiç bilmediğimiz için çözemiyoruz." Aynadan arkadaki aracın arayı kapatmaya başladığını görünce gaza daha da yüklendi. "Demek istediğim; duygusal olarak bu kadar çalkantılıyken aşk meşk işleri seni yıpratabilir. Üzülmeni istemiyorum."

 

 

Feza, Kaya’nın neyi kastettiğini çok iyi anlıyordu. Onlar hayatı hep bir namlunun ucunda, sadece birbirlerine yaslanarak öğrenmişlerdi. Şimdi ise işin içine kan bağları, anneler, babalar, kardeşler ve hepsinden daha tehlikeli olan duygular girmişti. "Neyse," dedi Feza konuyu kapatmak istercesine. "Bas gaza da kurtul şundan. Başım çatlıyor."

 

 

Kaya, Nuriye’nin direksiyonuna sert bir darbe indirdi. "Hadi kızım, göster kendini!" Toprak patika artık yerini sık bitkilerin ve ağaç dallarının yolu kapattığı vahşi bir araziye bırakmıştı. Nuriye, her tümsekte bir yırtıcı gibi zıplıyor, motorundan yükselen o hırıltılı kükremeyle araziye meydan okuyordu.

 

 

"Bence arkamızdaki şu düşman olacak piç" dedi Kaya şüpheyle. "Ilgaz olsa şimdiye çoktan destek ekip çağırmış, yolun sonuna barikat falan kurdurmuştu."

 

"Hastanede ona çok sert çıktım Kaya" dedi Feza, gözlerini kısarak arkadaki aracın ön camından şoför koltuğundaki silüeti yakalamaya çalıştı. "Destek falan çağırmaz. Tek başına düştü peşimize, eminim."

 

 

Tam o sırada arkadaki araç seri bir şekilde selektör yapmaya başladı. Işık patlamaları dikiz aynasında Feza’nın gözlerini alıyordu. Araç, Nuriye’nin tamponuna kadar sokulmuştu. Feza, dikiz aynasındaki o daracık alana odaklandı. Direksiyon başındaki silüeti seçmeye çalıştı. O siyah saçlar, o dik omuzlar...

 

"Ilgaz mış evet," dedi Kaya da teşhisi koyarak. Derin bir nefes verip başını koltuğa yasladı. Ilgaz, sanki sesini duyurmak ister gibi kornaya asıldı. Israrcı, öfkeli ve bir o kadar da endişeli bir korna sesiydi bu.

 

 

"Ne yapıyoruz?" diye sordu Kaya. Sesi şimdi tam bir asker disiplinine bürünmüştü. "Duruyor muyuz?"

 

 

Feza gözlerini yumdu. "Atlat abi," dedi kararlılıkla. "Kaybolmamız lazım."

 

 

Kaya "Anlaşıldı" dedi ve Nuriye’nin vitesini adeta yerine gömercesine değiştirdi. Jip, son süratle ilerlerken önlerine çıkan keskin bir sapağa doğru yaklaşmaya başladılar. Kaya, sanki sapağı geçecekmiş gibi yapıp son milisaniyede frene asıldı. Nuriye’nin lastikleri toprağı bir testere gibi yardı, jip kendi ekseni etrafında yarım bir tur atarak devasa bir toz bulutunun içinde sapağa daldı.

 

Ilgaz, yüksek hızın getirdiği ivmeyle sapağı kaçırıp düz devam etmek zorunda kaldı. Feza, toz bulutunun arasından arkaya baktığında o siyah aracın hızla uzaklaştığını gördü. "Şimdi!" dedi fısıldayarak.

 

Kaya, vitesi bir kez daha değiştirip yoldan tamamen çıktı ve yandaki geniş tarlaya daldı. Alçak ağaç dalları ön camı dövüyor, jip sarsıla sarsıla tarlanın derinliklerine ilerliyordu. Toz perdesi ve ağaçların sıklığı Ilgaz ile aralarındaki son bağı da kopardığında, Nuriye karanlığın ve sessizliğin içinde bir hayalet gibi ilerlemeye devam etti. Atlatmışlardı galiba ama Ilgaz’ın o son bakışını görmese de hissetmişti.

 

"Sapağı kaçırdı ama durmayacak, biliyorsun" dedi Kaya. Direksiyonu vahşi bir hırsla sağa kırdı ama arazi balçıktı. "Nuriye’nin ciğerini bilirim ben bu yolda gider. Ama Ilgaz'ın o lüks makinesi bu balçığa girerse alt takımı eline alır!" diye keyiflendi. Arabasıyla gurur duyuyordu kendince.

 

Arkadaki motor sesi Ilgaz’ın pes etmeye niyetli olmadığını kanıtlarcasına yeniden yükseldi. Feza içinden küfür ederken Kaya keyifle Feza'ya baktı. Ilgaz, sapağı kaçırmasına rağmen profesyonel bir manevrayla aracını tarlanın sınırına Nuriye’nin açtığı izin tam üzerine sürmüştü. Feza koltuğun kenarına sımsıkı tutunurken, Nuriyenin zıplayışlarıyla başı tavana değiyordu. Alnındaki dikişler sanki her sarsıntıda yeniden atıyordu ama o, sadece arkadaki o inatçı gölgeye odaklanmıştı.

 

"Selektör yapıyor tarlanın girişinden!" dedi Kaya. "Ulan Ilgaz komutan, bırak be adam! Bırak da işimize bakalım!"

 

"Boşver onu bas ve şu lanet yerden çıkart kafamı kırdı sarsıntı" diye homurdandı Feza ama içten içe çok mutluydu. Ilgaz peşinden gelmişti. Gelmesini istemese bile geldiği için mutlu olmuştu.

 

 

Sonunda düz yola çıktılar. Ilgaz'a izlerini kaybedip yeniden konuma doğru ilerlediler.

 

Kırk dakikanın sonunda dağ eteğinde, tek bir odasının ışıkları yanan eski bir köy evine ulaştılar. Ev, yorgun ve terk edilmiş görünse de pencerelerinden sızan o sönük sarı ışık içeride bekleyenin kanıtıydı. Kaya arabayı durdurduğunda, ikisi de aynı anda silahlarını kontrol etti.

 

"Etraf sessiz arabayı saklayalım" diyen Kaya ağaçların arasına doğru ağırca Park etti. Ne olur ne olmazdı.

 

Arabadan indiklerinde dağ başının o ayazı yüzlerine bir tokat gibi çarptı. Montları bile yoktu. Sessiz adımlarla eve yaklaştılar. Silahları da ellerindeydi. Kapıyı hafifçe araladıklarında içeriden gelen o tanıdık tütün ve eski kâğıt kokusu Feza’nın burnunun direğini sızlattı.

 

Salona girdiklerinde masanın başında Yavuz babaları oturuyordu.

 

***

 

Köy evinin ahşap kapısı ardında bıraktıkları fırtınanın yorgunluğunu taşır gibi ağır ağır kapandı. İçerideki tütün kokusu Feza’nın ciğerlerine en tanıdık teselli olarak doldu.

 

Feza, salonun loş ışığında omuzları çökmüş ama heybetinden bir nebze olsun kaybetmemiş olan Yavuz Arısoy’u gördüğünde içindeki o asker zırhı bir anda tuzla buz oldu.

 

"Baba..."

 

Dudaklarından dökülen bu tek kelime, az önce hastanede gerçek ailesine karşı ördüğü o aşılmaz duvarların yıkılış senfonisiydi. Feza hızlı ve sarsak adımlarla adama doğru atıldı; yirmi bir yıl sonra bulduğu biyolojik ailesine veremediği o sarsılmaz aidiyeti, kendisini bir uçurumun kenarından çekip alan bu adama sundu. Yavuz Arısoy’a sımsıkı sarıldığında burnuna dolan o kan, barut ve ter kokusu ona geçmişin tüm güvenli limanlarını anımsatmıştı

 

Yavuz, Feza’nın saçlarına gömdüğü yüzüyle derin bir nefes aldı. Üzerindeki üniforma yırtılmış, kurumuş kan lekeleriyle ağırlaşmıştı. Yüzündeki morluklar ve patlamış dudağı yaşadığı cehennemin haritası gibiydi. Ama kollarını Feza’ya sardığında, o titreyen elleriyle kızını korumak ister gibi sahiplendiğinde, günlerdir yaşadığı tüm o soğuk savaş atmosferi dağıldı.

 

Kaya kapıyı kilitledikten sonra profesyonel bir refleksle pencereye koştu. Perdeyi milimetrik bir aralıktan çekip dışarıyı taradı. Eğer burada, kaçak ilan edilmiş bir komutanla yakalanırlarsa sadece Yavuz değil, onlar da bu soruşturmanın içinde kaybolurdu. "Çevre temiz" diye mırıldandı Kaya. Perdeyi tamamen kapatıp içeri daldığında, o da daha fazla dayanamadı. Feza geri çekildiğinde Kaya, babasının boynuna dolandı.

Yavuz, iki evladını da kendi canından olmayan ama canından çok sevdiği iki savaşçısını da kolları arasında tutarken gözlerindeki o katı disiplin yerini saf bir keder ve minnete bıraktı.

 

"Baba iyi misin? Neler oldu? Sana ne yaptılar?" Feza’nın sesi panik doluydu; elleri Yavuz’un yüzünde geziniyor, sanki her bir yaranın hesabını sormak ister gibi bakıyordu.

 

Yavuz Arısoy içini boşaltan uzun bir nefes vererek Kaya’dan ayrıldı. Titreyen elleriyle Feza’nın yanaklarını kavradı. Sonra Kaya'nın yaralarına göz attı. Başparmağıyla Feza’nın alnındaki sargıya dokunurken sesi titredi. "Ben iyiyim. Ama siz... Size yardım edemedim. Bana ne olduğu önemli değil. Aklım hep sizdeydi evlatlarım."

 

Gözleri dolu doluydu ama düşürmüyordu yaşları. Yavuz için o an, kendi gördüğü işkence ya da üzerine atılan "hain" damgası çocukları kadar önemli değildi. O sadece o tozlu yollarda ölüme gönderdiği iki yavrusunun nefes aldığını doğrulamak istiyordu.

 

"İstihbaratçı Boz’la çok kısa bir temas kurabildim kurtulduktan sonra" dedi Yavuz. "Sağ olduğunuzu öğrenince dünyalar benim oldu. Hemen izimi kaybettirip size ulaştım. Tim nasıl? Kerem ve Uğur’un ağır yaralı olduğunu söyledi."

 

Feza, Yavuz’un kurumuş kan lekeli ellerini tutup göğsüne bastırdı. "İyiler baba, çok şükür. Uğur enfeksiyonu yendi, Kerem de iyi. Biz de iyiyiz." Feza, Yavuz’un yüzündeki o derin vicdan azabını silmek ister gibi gülümsedi. "Anlaşılan o ki bu tuzaklı operasyon sadece bizi bitirmek için değil, senin başını yakmak için kurulan devasa bir kumpasmış."

 

Yavuz kafasını yavaşça salladı. Yorgunluktan dizleri titriyordu artık. Eliyle odadaki eski gıcırdayan sandalyeleri işaret etti. "Oturun çocuklar... Oturun da, neler olduğunu baştan anlatayım size. Şu iki günde çok şey öğrendim. Ama kanıtım yok. Ben kaçak hayatı yaşarken sizin delil toplamanızı istiyorum. Sizi yanıma bu yüzden çağırdım."

 

Feza ve Kaya, Yavuz’un etrafına birer koruma kalkanı gibi yerleştiler. Yavuz cılız ışığın altında onlara bakarken üzerindeki o ağır askeri kimlik bir kenara sıyrıldı; o an sadece çocuklarını kaybetmekten son anda kurtulmuş, yaralı ve yorgun bir babaydı.

 

Derin bir nefes alarak başına gelenleri anlatmaya başladı.

 

"Öncelikle her yerdeler" diyerek söze girdi. "Askeriyenin içine bile çekirdekten yetiştirip zamanında sokmuşlar. Sonrasında saf değiştiren herkesi sessizce ortadan kaldırmışlar. Amaçları Sungur'lar değil sadece. Bunlar çok büyük bir terör ağı oluşturmuşlar. Patronun Sungur'larla şahsi meselesi yüzünden sadece Feza'ya takıkmış gibi görünüm verse de durum daha karmaşık."

 

"Kim bunlar baba hangi örgütle bağlantıları var?" Diye sordu Kaya.

 

Yavuz derin bir nefes aldı.

 

Eski sandalye gıcırdadı altında. Elleri masanın üzerinde duruyordu, birbirine kenetlenmiş, eklemler beyazlamıştı. Feza o ellere baktı. Yıllarca o eller omzuna vurmuştu. O eller ona silah tutmayı öğretmişti. O eller operasyon dosyalarını önüne itmişti. O eller ona babalık yapmıştı her şekilde.

 

Şimdi o eller titriyordu.

 

"Size her şeyi en baştan anlatmam lazım" dedi Yavuz. Sesi alçaktı. O her zaman bildikleri otoriter ses değildi bu. Daha kırılgan, daha insani bir ses ...

 

Feza'nın içinde bir şey gerildi.

 

"Ne olur sonuna kadar dinle" dedi Yavuz baba. Gözleri doğrudan Feza'ya kilitlendi. "Dinlemeden yargılama. Söz ver bana."

 

Feza durdu.

 

Yavuz baba hiç böyle bakmamıştı ona. Bu bakış... Bu bakış hesap soran birinin bakışı değildi. Özür dileyen birinin bakışıydı. Ve Yavuz baba hiç özür dilemezdi.

 

"Ne oluyor baba?" dedi Feza. Sesi kısık çıktı. "Böyle söyleyerek korkutuyorsun beni."

 

"Biliyorum." Gözlerini kısa süreliğine kapadı. "Ama söylemek zorundayım."

 

"Ben sana güveniyorum baba. Güvenim sonsuz, biliyorsun."

 

Yavuz baba başını kaldırdı. Gözlerinde bir şey vardı. Acı mıydı, suçluluk muydu, yoksa her ikisi de miydi... Feza bunu karıştırırdı bazen. Ama bu sefer netti. İkisi birden.

 

Yutkundu. Sonra başladı.

 

"Tam yirmi bir yıl önce..."

 

Kaya anında döndü. Kaşları çatılmıştı. "Yirmi bir mi?"

 

Feza'nın da nefesi kesildi. Yirmi bir yıl. Onun kaçırıldığı tarihle. Yani...

 

"Kesmeyin lütfen."

 

Yavuz baba sert söylemişti bunu. İlk kez bu kadar sert. Kaya sustu. Feza da sustu.

 

Yavuz masanın üzerindeki eski sürahiyi tuttu. Elleri hâlâ titriyordu. Bardağa su doldurdu. Birkaç yudum içti. Sonra bardağı bıraktı ve ikisine baktı.

 

"Bakın" dedi. "Bu çok büyük bir sır. Ölüme kadar saklamam gerekiyordu. Ama artık..." Durdu. "Artık saklarsam sizi kaybederim. Ve sizi kaybetmek ölümden ağır."

 

Feza nefes almayı unutmuştu.

 

"Şu an size bunu anlatarak aslında hainlik yapıyorum." Sesi düşüktü. Her kelime ağırdı. "Devlete. Kuruma. Verdiğim yeminime hainlik.

 

Sonra durdu. Eski evde derin bir sessizlik çöktü. Feza da Kaya da Yavuz'a bakıyordu. Yavuz yıllardır saklamak zorunda kaldığı sırrını tek nefeste döktü .

 

"Çocuklar ben, kimlik değiştirmiş bir askerim."

 

Sessizlik.

 

Gerçek, katı daha sert bir sessizlik.

 

"Ne?" dedi Kaya. Sadece bu kelime çıkabildi ağzından.

 

"Nasıl yani" dedi Feza aynı anda.

 

Yavuz baba elini kaldırıp onların yüzüme bakmadan anlatmaya devam etti. "Gençken, çok gençken, istihbarattan bir teklif almıştım. Özel bir koldan. Derin, gizli ve tehlikeli bir birimdi." Durdu. Bakışları Feza ve Kaya'ya döndü. "Kabul etmedim."

 

"Neden?" dedi Feza.

 

"Çünkü benim bir ailem vardı çocuklar."

 

Feza dondu.

 

Kaya da dondu.

 

İkisi birden baktı ona. Aynı anda, aynı şokla. Yavuz babanın bir ailesi olduğunu bilmiyorlardı. Hatta kendileri dışında bir yakını olduğunu bile bilmiyorlardı.

 

"Neee?" dedi Feza. Sesi çatlamıştı. "Ailen mi vardı?"

 

"Evet." Yavuz'un sesi artık fısıltıya dönmüştü. "Onlar için kabul etmedim. O görevi üstlensem bir daha ailemle yaşayamayacaktım. Kimliğimi, geçmişimi bırakmak zorunda kalacaktım. Buna razı olmadım."

 

Feza bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi. Boğazında bir şeyler tıkandı.

 

"Sonra..." devam etti Yavuz. "Sonra bu şimdiki örgütü keşfettim. O zamanlar onlar da küçüktü. Yeni kuruluyorlardı. Ama tehlikelilerdi. Bir şekilde çevremde dolaştıklarını fark edince peşlerine takıldım. Tek başıma, çevremden kimseye söylemeden." Elini masaya koydu. "Ve bir pusuya düştüm."

 

Feza'nın elleri kucağında sıkıştı. Eksik anlattığını anlamıştı ama şu ana kadar öğrendikleri bile Feza'yı şoka sokmuştu.

 

"O pusuda..." Yavuz durdu. Uzun, ağır bir duraklama. Sonra gözlerini Feza'ya dikti. "Şehit edildim."

 

Sessizlik.

 

"Ne diyorsun baba" dedi Kaya. Artık bağırıyordu neredeyse.

 

"Kesmeyin oğlum" dedi Yavuz baba. Feza'ya baktı. "Dinleyin."

 

İkisi de sustu yeniden.

 

"Ben o düşmanla ilk o zaman karşılaşmıştım. Yüzü maskeliydi. Kim olduğunu anlamak için oyaladım. Konuştum. Zaman kazanmaya çalıştım." Durdu. "Ama o benden hızlıydı. Vurdu beni. Öldüm sanıp bırakmış olmalı."

 

Feza nefes aldı. Daha doğrusu almaya çalıştı.

 

"Gözümü açtığımda özel bir klinikteydim. Tanıdık kimse yoktu. Yabancı rütbeli askerler vardı hastane odasında. Artık istihbarata girdiğimi söylediler. Önüme bir sözleşme koydular. Ömür boyu süren gizli bir göreve atandım. Rütbem de zaten bu şekilde hızlı büyüdü. Ama aynaya baktığımda..." Durdu. Parmakları kendi yüzüne, yanağındaki derin çizgilere, alnındaki eski izlere dokundu. Feza'nın yanık izi diye bildiği o izlere ....

 

"Yüzüm kendi yüzüm değildi."

 

Kaya öne eğildi. "Ne demek yüzün kendi yüzün değildi?"

 

Feza ise gerçek anlamda şoka girmişti. Konuşamıyordu bile. Sadece anlamaya çalışıyordu.

 

"Ameliyat" dedi Yavuz. "Yüz ameliyatı etmişler. Kurşun yüzüme gelmiş. O teklifi reddeden ben, bir türlü tutamadıkları ben... Neredeyse ölümden döndükten sonra, o istihbarat kolu beni bulup kurtarmıştı." Sustu. "Ve dediler ki: Ya bu kimlikle hayata devam edersin, ya da gerçek kimliğinle ölmüş sayılırsın."

 

Oda döndü. Feza ciddi ciddi dönüyordu sanki şu an.

 

Kaya için de.

 

"Ve aileni?" diye sordu Kaya. Sesi çok alçaktı.

 

Yavuz baba cevap vermedi hemen.

 

Sadece baktı.

 

Ve o bakışta her şey vardı.

 

"O günden sonra eski hayatım tamamen yok oldu" dedi. "Ailem beni ölü sandı. Ben de..." Sesi kırıldı. İlk kez. Yavuz babanın sesi o gece ilk kez kırıldı. "Ben de onları arayamadım. Yeni kimlikle karşılarına çıkarsam onları tehlikeye atardım."

 

Feza oturduğu yerde kımıldayamıyordu.

 

Yavuz baba ona baktı.

 

"Feza."

 

Cevap vermedi. Yavuz derin bir nefes aldı.

 

"O aile..."

 

Durdu.

 

Feza bekledi.

 

"Kızım" diyip yine sustu. Sonra aldığı cesaretle cümlesini tamamladı.

 

"Benim gerçek ismim, Mehmet Erden kızım..."

 

***

 

Sessizlik.

 

Öyle bir sessizlik oluşmuştu ki sürahinin içindeki akan suyun bile neredeyse sesi duyulacak gibiydi. Feza son cümleyi kafasında bir yere koymaya çalışıyordu. Mehmet Erden. Mehmet Erden. Mehmet. Erden. Erden.

 

Ilgaz Erden....

 

 

"Baba" dedi sonunda. Sesi titriyordu. "Baba ne söylüyorsun sen?"

 

Yavuz baba gözlerini kaçırmadı.

 

"Onur Sungur'u tanıyorum Feza" dedi. "O benim en iyi dostumdu."

 

Feza ayağa kalktı. Hatta adeta fırladı.

 

Kaya da kalktı.

 

 

"Baba." Feza'nın sesi artık titremiyor, donuyordu. "Baba bana bak. Bana bak ve doğruyu söyle. Sen Ilgaz'ın babası mısın baba?"

 

Kaya ağzını bile açamıyordu.

 

Yavuz Arısoy da ayağa kalktı. Daha doğrusu Mehmet Erden.

 

Ve Feza'nın gözlerinin içine baktı.

 

"Düşmanın kim olduğunu öğrendim" dedi. "O gece pusuda beni vuran, yirmi bir yıl önce o yangını organize eden, seni aileden koparan..." Durdu. Bir nefes. Sadece bir nefes. "Ve şimdi hâlâ Sungurları mahvetmeye çalışan kişinin kim olduğunu öğrendim."

 

"Şu an bu pislikten çok anlatamadığın ayrıntıları merak ediyorum!" Diye bağırdı Feza. "Yaaa beni yetimhanede sen buldun sen! Sen biliyor muydun en başından beri benim ailemin kim olduğunu yani? Bildiğin halde bana söylemedin mi? Ya da onlar kızlarının acısını çekerken bir şekilde kızınız burada diyerek onlara işaret göndermedin mi?" Feza ellerini saçlarından hızla geçirdi. "Yaa kafayı yiyeceğim baba sen neler söylüyorsun? Ne dediğinin ne anlattığının farkında mısın şu an? Eğer bu anlattığın doğruysa sen hem benim aileme, hem bana, hem kendine hem de Ilgaz ve annesine mi acı çektirdin baba!!!"

 

 

"Kızım öyle değil" diyerek Feza'ya adım attı Mehmet yani Yavuz Tuğgeneral ama Feza geri adım atarak ondan uzaklaştı. Gözleri dolu dolu olmuştu. Yavuz devam etti.

 

 

"Evet anlatamadığım yerler var ama sana asla bir zarar gelmesi için değil. Seni de Onur'ları da kendi ailemi de korumaktı amacım. O yangında sen öldürülecektin Feza. İnfaz emrin verilmişti. O düşmanın örgütünün içine sızdırılan bir asker son dakika seni kurtarmıştı. Senin izini kaybetti. O dönem ben hiçbir şeyin farkında değildim ama Onur'a takık o pisliğin de peşindeydim. Zaten seni aramak için onun peşine düştüm ben. Yerini bulup Onur'lara haber verecektim ama haber veremeden şehit edildim. Yeni kimliğimi aldıktan sonra ilk işim senin hayatta olup olmadığını araştırmak oldu. İçeri sızdırılan o asker ifşalanıp şehit edilmişti. Sonra senin izini uzun uğraşlar sonucu Trabzon'da buldum ve seni sakladım. Kayıtlarını gizledim. Seni alıp ailene verseydim hayatın yine tehlikede olacaktı. Çünkü o pislik bir Sungur çocuğunu öldürmeyi kafasına koymuştu. Ben de seni yanıma aldım. Ailem için yapabileceğim tek şey buydu. Onlar da sen de bu şekilde güvende olacaktınız."

 

"Operasyonda ne oldu baba?" Diye sordu Kaya araya girerek. Yavuz üzgün bakışlarını Feza'dan çekerek Kaya'ya çevirdi.

 

"Operasyonunuz sırasında hiç beklemediğim bir telefon aldım" dediğinde Feza sakinleşmeye çalışıyordu ama onu da dinliyordu. "Eski birinden bir telefon alınca haliyle şoka uğradım. O benim gerçekte kim olduğumu elbette bilmiyordu. Tuğgeneral Yavuz Arısoy'a ulaşmıştı. Ama ben o sesi nerede olsam tanırdım..."

 

"Anlamıyorum baba kafayı yiyeceğim şimdi" diye bağırdı Kaya da. Böyle bir şey asla beklemiyordu.

 

"Telefonda arandığımda sizin Operasyonunuz bitmek üzereydi. Kampı temizlemiştiniz. Pusat ve Sürmene den temiz raporu almıştım. O telefon özel hattıma gelince operasyonunuzu bir binbaşıya devredip hızla harekat merkezini terk ettim. Aracıma bindiğimde pusuya düştüm. Saldırıya uğradım ve yakalandım. Yanımdaki korumalarım anında şehit edildi. Beni bir yere götürdüler ve işkence ettiler. Ve sonunda o düşman olacak pislik beni ziyarete geldi. "

 

Feza'nın ilgisini çeken konuşmayla odağını toplayarak Yavuz'a baktı. O hala bildiği tanıdığı adamdı ama ona çok kızgındı. Daha önce de anlatabilirdi diye düşünüyordu. Ben aileni biliyorum kızım ama güvenli değil de diyebilirdi. Çünkü Feza da Kaya da yıllarca ailelerini aramışlardı. Yavuz baba da bunu biliyordu.

 

 

"Görevi devrettiğim asker onlardan biriymiş. O yüzden size yardım etmemiş. Ben o pislikle konuştuktan bir saat sonra tutulduğum yerden kaçtım. O şerefsiz beni hafife aldı." Diye devam etti Yavuz sıkılı dişlerinin arasından.

 

"Kim?" Diye sordu Feza sonunda. Kalbi çok hızlı atıyordu. Kim sorusundan çok neden diye sormak istiyordu aslında. Neydi derdi?

 

Yavuz ikisine de uzun uzun baktı. Sonra bardağında kalan son yudumu tek dikişle içti. Bardağı çat diye masaya bırakırken Feza'yı da Kaya'yı da şok edecek o ismi fısıldadı.

 

 

"CEMAL!"

 

 

****

 

Bölüm : 08.04.2026 14:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...