
Gecenin zifiri karanlığı, arabanın ön farlarının cılız ışığıyla yırtılırken, içimdeki o kör düğüm her geçen kilometreyle biraz daha sıkılaşıyordu. Yan koltukta, Ilgaz’ın sert profiline bakmamaya çalışarak dışarıdaki silik ağaçları izliyordum. Ama zihnim, geride bıraktığımız o odada, Kaya’nın yanında kaldığı adamdaydı. Yavuz Baba’da… Ya da gerçek adıyla söylemem gerekirse, Ilgaz’ın yıllar önce toprağa verdiğini sandığı, uğruna yas tuttuğu babası Mehmet Erden'di.
Suçluluk duygusu boğazıma oturan bir yumru gibiydi. Ilgaz direksiyonu öyle sıkı kavrıyordu ki, parmak boğumlarının beyazladığını görebiliyordum. Onun şüpheci zihni, Yavuz Babayı bir tehdit, bir hain olarak kodlamıştı bir kere. Oysa ben gerçeği biliyordum ve bu gerçek kalbimin üzerinde bin tonluk bir ağırlık yapıyordu. Ona "Baban yaşıyor Ilgaz, hain sandığın o adam baban!" demek istiyordum ama kelimeler dilimin ucunda donup kalıyordu.
Sessizliği ilk bozan ben oldum. Sesimin titrememesine özen göstererek "Yavuz Babaya kendimden çok güveniyorum ben Ilgaz" dedim. Sesim arabanın içinde yankılandığında Ilgaz’ın bakışlarının bir anlığına bana kayıp tekrar yola döndüğünü fark ettim. "Zaten hain olduğuna da asla inanmadım. En başından beri bu işin altında bir oyun olduğunu fark etmiştim. Sadece o oyunu kimin kurduğunu, asıl kuklacının kim olduğunu anlamak için sessiz kaldım, bekledim."
Ilgaz alaycı bir o kadar da öfkeli bir nefes verdi. "Güven mi?" dedi sesi bir bıçak kadar keskindi. "Kim ki bu adam senin hayatında?"
Ciğerlerim yandı adeta. Onu babam gibi görüyorum nasıl derdim ben şimdi? Bunun yerine "asker olmama o sebep oldu" dedim.
Ilgaz sertçe güldü. "Asker olmana sebep oldu diye sonsuz güvenmem saçma. Bu yaptığınız ne kadar mantıklı" dedi alayla. "Operasyonun ortasında bıraktı sizi Feza. Saldırıya uğrama hikayesi doğru çıkmayabilir."
"Kanıtları gösterecek sana" dedim sadece önüme bakarken.
"Feza biz askeriz. Duygularımızla değil verilerle hareket ederiz. Adamın her adımında bir gizem, her sözünde bir boşluk vardı fark etmedin mi? Sen nasıl oluyor da bu kadar kolay teslim olabiliyorsun ona anlayamıyorum!"
İtirazı beklediğim bir şeydi ama pes etmeye niyetim yoktu. "Mantıklı düşün Ilgaz" dedim bedenimi ona doğru biraz daha çevirerek. "Yavuz baba haftalardır Ankara’daydı, bunu biliyoruz. Peki Sungurların evine o gizli kameraları, o profesyonel böcekleri nasıl yerleştirsin? Ben mi yerleştirdim yani! Fiziksel olarak orada olmayan bir adam o evin her köşesine nasıl sızabilir? Her şekilde içeriden o evin içini avucunun içi gibi bilen biri olduğu bariz belli. Böceklerin nerelere konulduğunu unuttun galiba."
Ilgaz direksiyonu hafifçe sola kırarken dişlerini sıktı. "İşte Ayşe!" dedi adı sanki bir küfürmüş gibi telaffuz ederek. "Ayşe bir şekilde yapmıştır köstebek o çıkmadı mı? İçeriden bir suçlu arıyorsak o Ayşe’dir. Yavuz denilen adamın masumiyeti için bu bir kanıt değil."
Derin bir iç çektim. Cemal’e olan körü körüne güveni gözlerini gerçeklere kapatıyordu. "Tamam Ilgaz sen Cemal amcana güveniyorsun. Ona olan bağını anlıyorum ama bize süre verdin, bunu sakın unutma. Kaya zaten şu an Yavuz Baba ile kalacak, ona göz kulak olacak. O süreçte ben de boş durmayacağım anlaştığımız gibi. Cemal’in peşinde olacağım Ilgaz. Onun attığı her adımı, geçmişindeki her karanlık noktayı kazıyacağım. Bulduğum ipuçlarını önüne koyduğumda, o zaman ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksın."
Ilgaz aniden direksiyonu sertçe çevirdi, tekerleklerin asfaltta çıkardığı o tiz ses kalbimi sıçrattı. "Bir şey bulamayacaksın Feza," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Boşuna kürek çekiyorsun. Cemal amca bu vatan için ömrünü vermiş bir adam sen de bunu göreceksin. Konu şimdilik aramızda burada kapansın."
Sessizliğe gömüldük. Yol, altımızdan akıp giderken içimdeki fırtına bir türlü dinmiyordu. Şehrin ışıkları uzaktan belirmeye başladığında, Ilgaz’ın bakışlarının yumuşadığını hissettim. Az önceki o sert asker gitmiş, yerine benim tanıdığım, sevdiğim adam gelmişti. Dikiz aynasından bana kısa bir bakış fırlattı.
"İyi misin?" diye sordu sesi o kadar kısık ve şefkatliydi ki bir an gardımın düştüğünü hissettim.
Başımı koltuğun arkalığına yasladım, gözlerimi kapattım. "İyi değilim Ilgaz" dedim dürüstçe. "Gerçekten hiç iyi değilim. Çok yorgunum… Ruhumun her zerresinde o yorgunluğu hissediyorum artık. Her şey bitsin istiyorum. Bu kovalamaca, bu sırlar, bu kimin eli kimin cebinde belli olmayan oyunlar… Her şey bir an önce netleşsin ve bitsin. Bu şehir, bu kaos hiç yaramadı bana. Kendimi burada bir kapana kısılmış gibi hissediyorum."
Ilgaz vitesin üzerindeki elini çekip usulca elimin üzerine koydu. Parmaklarının sıcaklığı, buz kesmiş tenimi ısıtırken kalbimdeki o ağır yük bir nebze hafifledi. "İyi ki geldin Feza," dedi sesi içime işleyerek. "Ben de bazen bu karanlığın içinde boğulacak gibi oluyorum. Ama sen yanımdayken… Sanki yıllardır eksik olan o parçam tamamlanmış gibi hissediyorum. Sen benim dayanağım oldun."
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Elini hafifçe sıktım. Aradaki tüm o fikir ayrılıklarına, kavgalara rağmen, birbirimize olan bağımız her şeyin üzerindeydi. "Ben de Ilgaz" diye fısıldadım. "Ben de aynı şeyi hissediyorum. Bu şehre, bu kaosa, bu bitmek bilmeyen yalanlar silsilesine rağmen... Buraya geldiğimde tanıştığım, varlığına her gece şükrettiğim tek gerçeklik sensin."
Ilgaz arabayı yolun kenarına çekti. Motorun gürültüsü sustuğunda yerini ikimizin de hızlı çarpan kalp atışlarına bıraktı. Bana döndü. Bakışları gecenin karanlığından daha derin, daha yakıcıydı. "Sana olan duygularımın ne kadar yoğun olduğunu, seni ne kadar derinden hissettiğimi anlıyorsun değil mi?" diye sordu.
Gözlerinin içinde öyle bir fırtına kopuyordu ki bir an için orada kaybolacağımı sandım.
Kafamı hafifçe sallarken bakışlarımı ondan kaçırmadım. "Anlıyorum Ilgaz" dedim.
Ilgaz elini yüzüme yaklaştırdı. Parmak uçlarıyla yanağımı adeta bir mücevher tutar gibi okşadı. "Biliyor musun Feza" dedi hafifçe bana doğru yaklaşarak. "Aşk denilen bu duyguyu hep filmlerde ya da başkalarının hayatlarında duyardım. Hiç tadacağımı da sanmıyordum. Ama sen benim hayatıma öyle bir girdin ki, ateşi getirdin bana. Beni yaktın Feza. Öyle bir yaktın ki küllerimden yeniden doğmak yerine o yangının içinde yanıp kül olmayı diler oldum."
Boğazımdaki düğüm biraz daha büyüdü. Onun bu kadar çıplak bir dürüstlükle ruhunu önüme sermesi içimdeki o son savunma mekanizmalarını da yerle bir etti. Şu an ondan hayatının en büyük gerçeğini saklıyordum. Ve o bu sözleri söylerken ondan babasının gerçeğini saklamak vicdanıma öyle dokunuyordu ki. "Ilgaz..." dedim.
"Şşş" diyerek eğildi. Yanağıma yumuşak bir öpücük kondurup geri çekildi. Kokusu anında burnuma vururken gözlerimi sıkıca kapattım. "Bir şey söyleme şimdi Feza. Her şey bittikten sonra sana bizimle ilgili bir soru soracağım. O zaman cevap bekleyeceğim senden. O zaman bana evet dersen ömrüm boyunca yanında olacağım."
Kalbim öyle çarpıyordu ki duyduğuna emindim. Evlenme teklifi etmekten mi bahsediyordu? Her şey bittikten sonra bunu mu düşünüyordu? Yavuz babanın onun babası olduğunu sakladığımı öğrendikten sonra bir daha yüzüme bakmayacaktı.
"Sen benim için bir sığınak değilsin İlgaz" dedim. "Sen benim içimdeki kimsenin göremediği o yaralı çocuğun elini tutan, bu şehirdeki ilk adamsın. Her zaman kalbimdeki yaraları gördün. Beni tanımadığın halde gördün bunu. Sungur'lara gerçeği itiraf ederken elimi tutup yanımda olmanın hakkını asla ödeyemem." Hafifçe durup cümlelerimi toparladım. "Biz seninle iki ayrı dünyada büyüdük. Yollarımız çok küçükken karşılaşmış olsa da farklı hayatlarda büyüdük ve yeniden çarpıştık. Ama bu çarpışmadan büyük bir enkaz değil, muazzam bir gökyüzü doğdu sanki benim içimde. Senden sakladığım bazı şeyler var Ilgaz. Benim de yeni öğrendiğim şeyler bunlar ama senden saklamamın sebebi bunu söyleyecek kişinin ben olmayacak olması."
"Ne demek istiyorsun?" Dedi kaşlarını çatarak. Anında gözlerim doldu.
"Ben" dedim derin bir nefes alarak. "Ben bir şey öğrendim. Çok büyük bir şey öğrendim Ilgaz. Bunu sana o kadar çok söylemek istiyorum ki ama benim söylemem doğru değil. Zamanı gelince ve sen bunu öğrenince benden sakladığım için nefret edeceğini biliyorum. Ve bu beni kahrediyor. Sadece şunu bil yeter. Seni üzmek veya alay etmek için saklamıyorum bunu. Haddim olmadığı için söylemiyorum. Çünkü bu mesele inan ki beni aşıyor."
Birkaç saniye öylece durup yüzüme baktı. Sonra bakışları yumuşayarak hafifçe tebessüm etti. Elini yeniden yanağıma nazikçe yasladı. "İsteyerek saklamadığını anladım ve sana bu konuda asla kızmam Feza. Konu her neyse eminim söylememe sebebin de büyüktür. Ne olursa olsun ben sana güveniyorum ve sana asla gönül koymam."
Gözlerimi açtığımda bakışları zaten gözlerimdeydi. Kahvelerinin ortası gece göğünde parlayan yıldızlar gibiydi. Derin bir nefes daha alarak minnettar bir şekilde gülümsedim ama gözümden bir damla yaş akmasını da engelleyemedim. Ilgaz anında baş parmağıyla akan yaşı sildi.
"İnşallah beni affedersin Ilgaz" dedim...
***
Ilgaz’ın arabasından indiğimde gece rüzgarı yüzüme sert bir kamçı gibi çarptı ama üşütmedi. İçimdeki yangın dışarıdaki ayazı bastırıyordu. Ilgaz beni önce kendi evime bırakmıştı; üzerimdeki kirli kıyafetlerden kamuflajlardan kurtulmuş sıcak bir duşun altında zihnimdeki karmaşayı dindirmeye çalışmıştım. Şimdi üzerime giydiğim tayt ve uzun kazak ile Sungurların evinin önüne gelmiştim.
Derin bir nefes aldım ve parmağımı zile bastım. Saniyeler sonra kapı hızla açıldı. Handan Hanım üzerinde ev haliyle karşımda belirdi. Beni gördüğü an gözleri irileşti. Dudakları titredi ama tek bir kelime dökülmedi ağzından. Sanki bir hayalet görüyormuş gibi bakıyordu bana.
Hafifçe gülümseyerek "Merhaba... Müsaade var mı?" diye sordum.
Bu cümle sanki Handan Hanımın üzerindeki o donmuşluğu kıran bir sihir gibiydi. "Hoş geldin annem... Evine hoş geldin yavrum!" diyerek öyle bir atıldı ki üzerime, dengemi kaybetmemek için geriye bir adım atmak zorunda kaldım. Kollarını boynuma öyle bir doladı ki kemiklerimin çatırdadığını hissettim.
Kokusu, o hiç bilmediğim ama hep özlediğim 'anne' kokusu ciğerlerime dolarken kaskatı kesildim. Handan Hanım beni kapının önünde öylece bırakmaya niyeti yokmuş gibi sarmalamaya devam ediyordu.
O sırada içeriden bir ses yükseldi. "Anne, kim geldi?"
Alparslan kapıya doğru yürürken beni gördü. Ama hemen arka tarafımı kontrol etti kim var diye. Buraya yalnız geldiğimi anlayınca gözlerine inanamıyormuş gibi kocaman büyüttü gözlerini. Handan Hanım sonunda benden biraz ayrılıp yüzümü ellerinin arasına aldığında Alparslan bir dibime geldi. "Feza?" demesinin hemen ardından yaralı omzunu bile unutarak kollarını bana doladı.
Kıkırdadım. Kendi sesim bile bana yabancı geldi. "Hey yavaş şampiyon! Önce bir nefes alsaydım" dediğimde Handan hanımın sevinçle ellerini ağzına kapattığını gördüm. Alparslan da geri çekilip yüzüme baktı. Neye baktıklarını ve şaşırdıklarını biliyordum. İkisi de dudaklarımdan dökülen o hafif gülüşe, yüzümdeki o yumuşamaya adeta şok içinde bakakalmışlardı.
Gözlerindeki o şaşkınlık yerini saniyeler içinde tarif edilemez bir sevince bıraktı. Handan hanım adeta çığlık atar gibi sevinçle konuşuyordu. "Geç annem geç hemen içeri" dedi koluma girerek. "Akşam yemeği tam da hazırdı, ben de tam sofrayı kuruyordum annecim. Zamanlaman harika! Evine geldiğin için o kadar mutluyum ki..."
Biz önden içeriye yürürken Alparslan dış kapıyı kapatıp peşimize takıldı. Salonda Onur Albay ve Cemal yan yana koltuklarda oturmuş konuşuyorlardı. Bu adam iyileştiği halde neden kendi evine gitmiyordu hâlâ? Bu bile sorulması gereken bir soruydu mesela!
Karşı koltukta ise Gökalp ve Ceylin yan yana oturuyorlardı. Girişimle birlikte hepsinin bakışları bana kilitlendi.
Onur Albay heyecanla aniden ayağa kalktı. "Kızım..." dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki o koca gövdesinin sarsıldığını görebiliyordum. Üstüme doğru hızlı adımlarla yürüdü. Ben şimdi bunlara nasıl hitap edecektim?
Bakışlarımı onun gözlerine diktim. "Ben geldim" dedim sadece. Sadece iki kelimeydi ama arkasında koca bir hayatın telafisi gizliydi aslında.
"Hoş geldin canım kızım, hoş geldin" diyerek beni göğsüne bastırdı Onur Albay. Sımsıkı sarıldı Handan hanım gibi . Gökalp ve Ceylin de ayağa kalkmış yüzlerinde sıcak birer gülümsemeyle bizi izliyorlardı. Albay bana sarılırken herkesi taradı gözlerim. Cemal de gülümseyerek izliyordu bizi. Ceylin de.
"Hoş buldum" dedim albaydan ayrılırken. Gökalp üstüme geldi bu defa. Handan hanım da mutfağa koşmuş olmalı ki içeriden Ceylin koş yardım et diye bağırdığını duydum. Ceylin Gökalp'in bana doğru yürümesini izleyerek annesinin yanına mutfağa gitti.
Gökalp de bana sarılıp "Feza abla iyi ki geldin" dedi. Yüzüne bakarken sıcacık gülümsedim. İçten gülümsedim. Ben bu çocuğun gerçekten de ablasıydım. Ben ablaydım aslında.
"Eee bırak şimdi kardeşimi gel Feza gel" Alparslan beni tuttuğu gibi sofraya yürüttü. Gökalp arkamızdan gülerken Alparslan'a laf atarak "kıskanma abicim ablam en çok beni seviyor belli ki bir tek bana güldü" diyerek Onur albaya kahkaha attırmıştı. Üç adamın etrafımda olup gösterdikleri ilgi tuhaf gelse de şu ana kadar zoraki bir tavır göstermiyordum. Alparslan'a da Gökalp'e de hatta Onur albaya da ters davranmak gelmiyordu içimden. Alparslan beni sandalyeyeye oturtup hemen yanıma kuruldu. Gökalp de diğer yanıma otururken ikisinin ortasında kalmıştım. Onur albay da tam karşıma otururken yandaki koltuktan Cemal'in hareketlendiğini görüp algımı ona açtım.
"Şaşırdım doğrusu Feza komutan kaynanan seviyormuş" diye babacan bir tavırla konuşan Cemal'e döndüm. Kafamı sallayarak ona da tebessüm ettim ama bu çalışılmış bir tebessümdü.
"Handan hanım hastanede çok ısrar etmişti. Kıramadım geldim" diye açıkladığımda albay söze girdi.
"Burası senin evin kızım. Gönül ister ki hep bizimle yaşa ama zamanla o da olur inşallah. Seni evinde görmek hepimizi çok mutlu etti. Annen günlerdir sen gelirsin diye hazırlık yapıyor" dedi. Hazırlık mı yapıyordu gerçekten de. Eğer Yavuz babanın öğrendikleri olmasaydı buraya asla ayak basmazdım halbuki.
"Off abla bir börekler var buzlukta aklın şaşar" diyen Gökalp'e döndüm.
"Neyli börek seversin sen abicim?" Alparslan'ın sorusuyla bu defa ona döndüm. Bir süre düşündüm. Neyli börek severdim ben?
"Sanırım kıymalı" dediğimde Cemal "sanırım mı?" Diye sordu. "Handan'ın ıspanaklı böreğini yerse bence buraya taşınır değil mi Onur?" Diyerek Onur albaya baktığında Onur albay hafifçe güldü. Ama ben adamın her lafından ima aradığım için gülmedim. Komik de değildi bence. Beni burada görmeyi cidden beklemediği için ne konuşması ne söylemesi gerektiği konusunda hazırlık falan yapmamış olmalıydı. Yavuz baba zaten bu yüzden eve gelmemi istemişti. Onu hazırlıksız yakalamak için..
"Ispanak bana dokunuyor" dediğim anda Handan hanım elinde tabaklarla içeriye girdi. Arkasında Ceylin de vardı onun elinde de tencere vardı.
"Ne dokunuyor kızım sana?" Diye sordu ilgiyle. Sonra bakışlarını iki yanımda oturan oğullarında gezdirdi.
"Ispanak dokunuyormuş anne ablama" dedi ağzına ekmek atan Gökalp. Handan hanım ise benim hakkımda öğrendiği her bilgiyi aklına yazıyormuş gibi kafasını salladı. Ceylin o esnada tencereyi sofraya bırakıp tabaklara uzanarak çorba koymaya başladı.
"Kızım" dedi Handan Hanım. Ona döndüm. "Brokoli çorbası yaptım sever misin?"
"Pek sevmem" dedim. Hâlâ çekingen hissediyordum ama belli etmemek istiyordum. Aslında brokoli çorbasına bayılırdım.
Handan hanımın yüzü düşer gibi olunca içten içe vicdan yapsam da belli etmedim. Yiyemezdim yemek kendimi biliyordum. Sadece tek tük atıştırabilirdim. Yemek yemediğimi fark ettiklerinde tek açıklamam sevmiyorum olurdu. Bu evin kapısında aç beklediğim günden beri sofralarında asla yemek istemiyordum.
"Ben hemen mercimek çorbası yapayım onu sever misin?" Diye sorduğunda yutkundum. "Aslında ben gelmeden tıka basa yemek yemiştim çok tokum" dedim. "Lütfen uğraşmayın başka zaman yaparsınız."
"Ama olmaz ki hem hemen pişer o bir çırpıda yaparım" diyince Ceylin gülerek "anne abartma çocuk mu Feza komutan" dedi ama tatlı bir şekilde konuştu.
"Evet lütfen oturun ben yemek yemeye değil sizi görmeye geldim" dedim. Bu sözümle Handan hanım sandalyesine oturdu.
Ceylin çorbaları koyarken benim tabağıma çorba koymadı..
Alparslan ise kendi çorbasını alıp benim önüme bıraktı. Benim boş tabağımı ise Ceylin'e uzattı.
Alparslan'a tebessüm ederek ayıp olmasın diye kaşığıma uzandım. Herkesin bakışlarını üzerimde hissediyordum zaten. Gökalp in açtığı bir ülke gündemi konusu konuşulmaya başlandı. Sanki her akşam yaptıkları gibi sıradan davranmaya çalışıyorlardı. Cemal albay ve Gökalp aralarında konuşurken herkes onları dinliyordu. Hatta Ceylin bile arada konuya dahil olup fikirlerini belirtiyordu.
Ben hiç konuşmadım. Ekmeğin ucundan koparıp çorbama daldırmak üzereydim ki herkesin nazikçe yediğini hatırlayıp ekmeği ağzıma attım. Sonra kaşığın ucuyla çorba alıp onu da yedim. Tadı gerçekten çok güzeldi. Tam sevdiğim kıvamda olmuştu. Oturup bir tencereyi tek başıma içebilirdim şu an o dereceydi.
Bana özellikle soru sormaktan kaçınıyorlardı. Sıradan sohbetler ediyorlardı kendi aralarında. Handan hanım arada değil mi Feza diye soruyor onaylamasam bile kafamı sallıyordum.
Konu nasıl geldi bilmiyorum ama futbola geldi. Akşam maç varmış sanırım. Maç takibi yapacak bir vaktim ve boşluğum olmadığı için kendimi çok asosyal biri gibi hissettim onların yanında. Gökalp heyecanla atıldı.
"Baba kabul et artık. Akşamki maçtan sonra bu seneki şampiyonluk yine bizim. Garanti yani."
Maç muhabbeti açılınca bir anda herkes keyiflenip sohbete dahil oldu. Kısa anlık karmaşa bile çıkmıştı.
Onur Albay sahte bir kızgınlıkla peçetesini masaya bıraktı. "Ulan hepiniz bir oldunuz bir babanızı tek bıraktınız şu koca evde. Koskoca Evlat değil, rakip yetiştirmişiz!" Handan hanıma döndü. "Hanım bütün çocukların Galatasaraylı oldu bu işi nasıl beceremedim ben?"
Handan hanım da gülümseyerek "annelerine çekmişler işte" dediğinde hepsi kıkırdadı. Onur albayın eğlenceli sitemine gülmüşlerdi. En çok keyif alan da Cemal gibiydi çünkü o da albayın omzuna geçmiş olsun gibisinden pat pat vuruyordu. Sanırım o da Galatasaraylıydı.
Ceylin kıkırdayarak ekledi. "Valla kusura bakma baba biz üç kardeş sarı-kırmızı dedik bir kere. Sen hala o lacivert hayallerdesin. Küçükken bana şantaj yapardın unutma. Prenses kızım bak fenerli olursan sana bisiklet alacağım dediklerini unutma. Doğru yolu ben o zaman bulmuştum."
Yüzüme tokat yemiştim sanki. Dudaklarımı birbirine sürterek kıkırdayan herkese baktım. Varlığımı unutup sohbete öyle dalmışlardı ki...
"Bu hergelelere kandın kızım sen" dedi albay. Ceylin karnını tutarak güldü. "Ama sonuç olarak o bisikleti aldın bana kıyamadın babacım. Mahallede ilk süslü Pembe bisiklet ben de vardı hem de fenerli olmadığım halde."
Az önce tokat mı demiştim. Şimdi de karnıma yumruk yemiştim. Gözümün içine yaşlar doldu ama dişlerimi sıktım. Kafamı önüme eğerek çorbadan yiyormuş gibi yaptım. Aklıma Kaya abimle eskiciye gittiğimiz gün geldi. El ele tutuşup eskici arabasına atılan rengi solmuş paslanmış ama çalışıyor olduğu için bizim için altın değerinde olan o soluk mavi bisiklete aşkla baktığım gün... Kaya abim büyük bir adam gibi eskici ile pazarlık yapıyordu. Biriktirdiğim kuruşları tek tek hesaplayarak satıcının eline vermişti. O kadar mutlu olmuştum ki bisikleti alıp sürmeyi öğrenmeye çalışmıştık. Düşe kalka güle eğlene akşama kadar çalışmıştık. Yetimhaneden gizlice kaçtığımız bir gündü yine. O bisikletin frenleri bozuktu ama sürmeyi onunla öğrenmiştik. Sonra yetimhaneye gelerek güvenlik amcaya emanet ederek içeriye sıvışmıştık . Kaçtığımız için iki gün yemek vermemişlerdi bize.
"Doğru yolu bulamadınız kızım siz akşam sizi alaşağı edince anlayacaksınız" dedi Albay sırıta sırıta. Gökalp ve Alparslan tabii tabii dercesine güldüler.
Sonra Alparslan bana döndü. Bakışını üzerimde hissettiğim am kaşığa çorba alıp ağzına götürdüm. Gözyaşlarımı geri göndermiştim.
"Sen hangi takımlısın Feza?" Diye sordu . O an sessizlik çöktü. Herkes cevabımı merak edermiş gibi bana döndü. Derin bir nefes alarak Alparslan a baktıktan sonra Ceylin'e takıldı gözüm. Yüzünde hafif bir tebessümle kaşlarını kaldırmış bana bakıyordu. Askerdim ben anlardım. Bunun için eğitilmiştim. Ve şu an Ceylin'in gözlerinde ve mikro ifadelerindeki üstünlük duygusunu çok iyi anlamıştım .
Ders vermişti bana az önce.
"Ben takım tutmuyorum" dediğim an Cemal sırıttı. Ama gözlerine ulaşmayan bir sırıtıştı bu. Bakışlarımı onda çok tutmadan yeniden önüme döndüm..
Sonrasında herkes beni kendi takımına çekmek için adeta rekabete girdi. Birbirleriyle atışa atışa bana futbol takımı övmeye başaldılar. Albay, sen bu insandan bozma hıyar oğullarıma bakma kızım doğru yol benim yolum diyen albaya baktım. Sonra ona Nazlı nazlı itiraz eden Ceylin'e. Handan hanımın elini kaldırıp küsen Ceylin'in omzunu sevdikten sonra bana dönüp, güzel annem sen de annenin tarafında ol demesi, Alparslan ın, tüm kardeşler olarak bir maça gidelim İstanbul a fikri, Gökalp in bunu anında onaylayıp telefonunu çıkartıp bilet bakması, Cemal in gözlerinde anlık kararma ve aydınlanmalar. Sonra yine onun her dışlanmış hissettiğim anda o sessiz ve karanlık ifadesiyle, diğerlerinin neşesine eşlik eder gibi yapıp aslında sadece beni izlemesi..
Tüm bu olaylarla yemek bitmişti.
Sofra kaldırılırken yardım ettim. Gitmeyi planlıyordum aslında ama yine birlik olup bu gece burada kalmamı rica ettiler. Handan hanımın ısrar sırasında gözleri dolunca istemeden de olsa kabul etmek zorunda kaldım. Hem gece uyurken Cemal'in kaldığı odaya yanımda getirdiğim böcekleri yerleştirebilirdim. Gece herkes uyurken bunu yapmak daha güvenliydi. Gökalp de sofra toplamada yardım ederken diğer erkekler salona geçip maçı açmışlardı. Alparslan da formasını giymeye gitmişti. Galiba maç izlerken evde forma giyiyorlardı. Bana garip ve anlamsız gelen bir davranış daha. Öğrendiğime göre Ceylin in bile forması varmış hatta Handan hanıma da almışlar.
En son kalan tabağı da mutfağa götürdüm. Handan hanım maç izlerken yemek için atıştırmalık çıkarmaya başlamıştı. "Annecim teşekkür ederim" dedi tabağı tezgaha bıraktığım esnada. "Ellerinize sağlık, ben bir elimi yıkayayım" diyerek mutfaktan çıktım. Daha önce geldiğimde lavaboyu kullandığım için yerini biliyordum. Holden geçip lavaboya girdim ve bir daha giremem belki diye ihtiyacımı giderdim. Sonra elimi yüzümü yıkayarak lavabodan çıktım.
Kapıdan çıktığım an kapının önünde bekleyen Ceylin'i gördüm. Sırtını duvara yaslamış ellerini göğsünde kabuşturmuş beni bekliyordu. Ve etrafta kimse yoktu herkes salondaydı.
"Çıktım girebilirsin" diyerek kapıyı kapatmadan adım attım. Burada beklediğine göre lavaboyu bekliyorduk diye düşünerek yanıldım çünkü anında yüzü değişip sevimli masum kız ifadesi silindi. Yerine bir psikopatın gülüşü kondu.
"Ne yaptığını anlamadım mı sanıyorsun?" Dediğinde kaşlarımı çattım.
"Ne yapıyor muşum?" Diye sordum. Hah der gibi nefes verdi.
"Herkesi tersledin durdun . Annem günlerce ağladı umursamadın bile. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi durup dururken evimize geliyorsun ama yanlış yaptın Feza. Gördün işte bizim nasıl bir aile olduğumuzu. Ailem bana çok düşkündür. Aramıza asla girip beni dışarıda bırakamazsın. Bu akşam olduğu gibi her zaman dışarıda kalmayı hak eden sensin bunu anlasan iyi olur."
"Ne saçmalıyorsun Ceylin!" Dedim ters ters. Kaşlarını kaldırarak yüzüne o sırıtışı kondurmaya devam etti.
"Ailemden uzak dur Feza. Burada sana bir yer yok. Benim yerimi asla alamazsın. Ben bu evin tek kızıyım. Bunu bu akşam görmesen bile zamanla göreceksin zaten. Annem babam ve kardeşlerimle arama sakın girme seni mahvederim. Bu da sana ilk ve son uyarım olsun!"
Ben zaten mahvolmuş bir hayattan geliyordum, beni neyle korkutabilirdi ki?
Sözünü bitirdiği an ilerideki merdivenlerden ayak sesi duyunca hızla yanımdan uzaklaştı. Gidişini izledikten sonra Alparslan ın geldiğini gördüm. Hışımla giden Ceylin'in arkasından baktıktan sonra bana döndü. Üzerine geçirdiği Galatasaray formasıyla az önceki çatışmadan habersiz bana doğru yürüyordu. Elinde başka bir forma daha vardı.
"Bu benim yedek formam," dedi, formayı bana uzatırken. Bakışlarında öyle bir heyecan vardı ki, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini bana takdim ediyordu. Birkaç saniye tereddüt ettim. Ama formayı elime aldım. Alparslan’ın iri gövdesine göre yapılmış bu forma, benim üzerimde muhtemelen bir pelerin gibi duracaktı; en az altı beden büyüktü. Ama formayı aldığımı görünce Alparslan’ın gözlerinin içi öyle bir parladı ki, o an o formayı giymemin onun için ne kadar değerli olduğunu da anladım.
"Bu senin olsun şimdilik. Sana sonra yenisini de alırız abicim" dedi. Sesi o kadar içten, o kadar sahipleniciydi ki...
"Teşekkür ederim" diyebildim sadece.
"Hadi gel" dedi Alparslan eliyle üst katı işaret ederek. "Odanda giyin. Senin odan hazır duruyor zaten."
Adımlarım donup kaldı. "Odam mı?" diye sordum şaşkınlığımı gizleyemeyerek. "Nasıl yani? Ne demek duruyor?"
Alparslan, sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi gülümsedi. "Biz hangi eve taşınırsak taşınalım, hangi şehre gidersek gidelim... Senin için hep bir oda boş duruyordu Feza. Annem gittiğimiz her evde ilk senin odanı hazırlardı. Tüm eşyalarını, çocukluğunu oraya dizerdi. Gerçi hep eski eşyaların, küçük kıyafetlerinle dolu ama... Bakmak ister misin?"
Benim eşyalarım mı? Bana ait eşyalar hâlâ duruyor muydu yani?
Boğazıma bir yumru oturdu. Ben yıllarca o yetimhanede, o soğuk koğuşlarda kendimi bir başına, köksüz ve sahipsiz sanırken; birileri benim için oda oda umut biriktirmişti. "Çok isterim" dedim sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıktı.
Alparslan o devasa elini omzuma atıp beni göğsüne doğru çekti. Merdivenleri tırmanmaya başladık. Her basamakta kalbimin göğüs kafesime vurduğu o tok sesi duyabiliyordum. Alparslan anlatmaya devam ediyordu: "Bir sürü fotoğrafın var, annem hepsini albümlerde saklıyor. Yatağın biraz küçük, malum annem seni hep bıraktığı yaştaki o küçük kız çocuğu gibi hayal etti... Belki sığmayabilirsin. İstersen bu gece benim odamda yat, ben koltukta da idare ederim."
"Fark etmez" dedim ama zihnim çoktan o odanın içine girmişti bile.
Merdivenler bittiğinde kendimizi evin en üstünde çatı katında bulduk. Alparslan cebinden eski usul bir anahtar çıkardı. Kapının önüne geldiğimizde durdum.
"Kapı kilitli mi duruyordu?"
Alparslan anahtarı yuvaya yerleştirirken bana döndü. "Annem burayı kimseye sokmaz Feza. Eşyaların kokusu gitsin istemez. Sadece temizlik için kendi girer onda da toz almaktan başka bir deterjan sokmazdı."
Anahtar kilitte iki tur döndü.
İçeri adım attığımda burnuma dolan o ilk koku... Naftalin ve hafif nemli kâğıt kokusuydu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, Alparslan yandaki küçük abajuru yaktı. Odanın içi loş, turuncu bir ışıkla yıkandı.
Nefesim kesildi.
Küçük beyaz boyalı demir bir yatak vardı.. Üzerinde el emeği olduğu her halinden belli olan çiçekli bir yatak örtüsü. Duvarlarda çerçeveler içinde benim hiç hatırlamadığım hallerim vardı. Hemen fotoğraflara yaklaşıp inceledim. Benim küçüklüğümdü bunlar gerçekten de. Gerçekten bendim.... Bir fotoğrafta Onur Albay’ın kucağında başımda kocaman bir fiyonkla gülüyordum. Bebektim. Bir diğerinde muhtemelen Alparslan ile bahçede çamur içindeydik. Resmin içinde yarısı çıkmış bize bakarak gülen bir erkek çocuk daha vardı. Kara kaşlı kara gözlüydi. Alparslan ile aynı boydaydı. Ve büyük ihtimalle Ilgaz'dı.
Çalışma masasına yaklaştım. Masanın üzerinde boya kalemleri, ucu açılmış ve öylece bırakılmış kurşun kalemler duruyordu. Hemen yanında, küçük bir cam kavanozun içinde rengarenk tokalar... Parmaklarım o tokaların üzerinde gezindi. Titriyordum. Handan Hanım... O benim çocukluğumu korumuştu.
Ben o dağlarda mermi sesleri arasında ruhumu sertleştirirken, o burada benim o masum halimi pamuklara sarıp saklamıştı.
"Burada her şey... olduğu gibi" diye fısıldadım.
Alparslan yanıma gelip elindeki ağır albümü yatağın üzerine bıraktı. "Biz seni hiç unutmadık abicim. Hiçbir zaman" dedi.
Sesi o kadar derinden geliyordu ki, gözlerime biriken yaşları artık saklayamaz olmuştum.
Yatağın kenarına, o küçük yastığın yanına çöktüm. Elime aldığım o devasa Galatasaray formasını göğsüme bastırdım. Ceylin’in tehditleri, Cemal’in o karanlık oyunları, Yavuz Baba’nın sırrı... Şu an hepsi bu kapının ardındaki o karanlık koridorda kalmıştı.
Gözyaşlarım Alparslan’ın uzattığı o Galatasaray formasının sert kumaşına birer birer damlarken içimde yıllardır sessizliğe mahkûm ettiğim o yaralı küçük kızın hıçkırıklarını duydum. Bir formaya sarılıp ağlayacaksın deseler bana hayatta inanmazdım. O çocuk, karanlık kış gecelerinde operasyon dönüşü buz kesmiş koğuşlarda hep böyle bir odayı hayal etmiştim. Şimdi o hayalin tam ortasındaydım. Parmaklarım formayı sımsıkı kavrarken omuzlarımın sarsılmasına engel olamadım. "Geçti" diye fısıldadım içimden. "Geçti küçüğüm evindesin."
Hemen yanımda yatağın çöktüğünü hissettim. Alparslan, tek bir saniye bile tereddüt etmeden kollarını etrafıma doladı. Bir asker olarak her zaman tetikte olan bedenim, bu kez hiçbir savunma refleksi göstermedi. İlk kez gardımı düşürdüm. Abim hariç ilk kez birinin kollarında sadece Feza olmaya izin verdim. Kendimi ağlarken onun o sarsılmaz güven veren göğsünde buldum. Yıllarca içimde biriktirdiğim o devasa baraj, bu küçük odanın kapısı açıldığı an üzerime yıkılmıştı. Taşan sadece gözyaşı değil; yalnızlık, köksüzlük ve sahipsiz kalmış bir çocukluğun tüm sancısıydı.
Alparslan bir eliyle saçlarımı usulca okşuyor, beni hafifçe sallayarak sakinleştirmeye çalışıyordu. "Ağla abicim" diyordu sesi titreyerek. "Ağla ki içindeki o tüm dikenler temizlensin."
Başımı onun omzuna yasladım. Burnuma gelen o temiz, kardeş kokusu, zihnimdeki tüm savaş gürültülerini susturdu. Nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama her denememde yeni bir hıçkırık düğümlendi boğazımda. Nihayet, tüm duvarlarımın yerle bir olduğu o noktada, dudaklarımdan o zamana kadar hiç bilmediğim bir kelime döküldü.
"Bana... bana bu odayı gösterdiğin için teşekkür ederim" dedim sesim çatallanarak.
Sonra durdum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarptı. Bir nefes boşluğu kadar kısa ama bir ömür kadar uzun o kelimeyi serbest bıraktım.
"Teşekkür ederim... Abi."
Alparslan’ın beni sallayan bedeni o an kaskatı kesildi. Saçlarımdaki eli duraksadı. Bu kelimenin onun üzerindeki etkisi, bir kurşundan daha derindi. Başını yavaşça saçlarımın üzerine yasladığını ve omuzlarının sarsılmaya başladığını hissettim. Alparslan da ağlıyordu. Sert, yıkılmaz görünen o koca adam, ilk kez duyduğu bu kelimeyle çocukluğuna dönmüştü. Islak yanakları saçlarıma değerken beni daha da sıkı sardı, sanki bir daha bırakırsa yine kaybolacakmışım gibi.
"Canım kardeşim..." diye hıçkırdı Alparslan. "Sonunda... Sonunda evine geldin ya, ölsem de gam yemem artık."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 124.39k Okunma |
13.94k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |