
HESAPLAŞMA
Şırnak Merkez Komutanlığı’nın alt katlarındaki sorgu odası zamanın ve mekânın dışında sadece hakikatlerin çıplaklığıyla yüzleştiği o tekinsiz yerlerden biriydi.
Duvarlardaki ses yalıtım panelleri gri birer mezar taşı gibi dikey uzanıyor, tepedeki tekli floresan lamba odanın ortasındaki metal masanın üzerine çiğ, titrek ve adeta insanın ruhunu soyan bir ışık hüzmesi bırakıyordu.
Odanın tam ortasında, bileklerindeki kelepçeler metal masanın ortasındaki halkaya sabitlenmiş halde Cemal Yılmaz oturuyordu. Üzerindeki o gazi vakarı, o yılların getirdiği tecrübeli ve saygın emekli asker maskesi hâlâ yüzündeydi ama gözlerinin derinliğinde, ilk kez yakalanmış bir avcının o vahşi ve karanlık dikkati çöreklenmişti.
Sorgu odasının hemen arkasındaki tek taraflı aynalı camın arkasında ise adeta bir mahşer provası yaşanıyordu. Binbaşı Ilgaz, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini bir saniye bile Cemal’den ayırmadan bekliyordu. Yanında Kaya, parmaklarını sürekli saçlarının arasından geçirerek, sabırsız ve her an patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi volta atıyordu.
Yavuz komutan suçsuzluğunu generale kanıtladıktan sonra aldığı özel izinle bu davanın ana sorumlusu olmuştu. Ve ilk işi bu olaya duygularını katacak olan kör eski arkadaşı Onur Sungur'u davanın dışında tutmak olmuştu. İkinci bir emre kadar Albay Onur bu davada söz yetkisine asla sahip değildi ve Yavuz, Feza'yı yetkili komutan olarak atamıştı.
Yüzbaşı Feza, üzerindeki kamuflajın her bir çizgisine sinmiş o tavizsiz askeri disiplinle elindeki kalın plastik dosyayı göğsüne bastırmış halde kapıyı açıp sorgu odasında girdi.
Yüzünde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de aceleci bir intikam hırsı. Sadece bir Yüzbaşı vardı orada; vatan toprağına göz dikmiş bir hainin karşısına dikilen o sarsılmaz irade. Metal sandalyeyi gıcırdatarak çekti ve Cemal’in tam karşısına oturdu. Elindeki dosyayı masanın üzerine yavaşça, her bir milimini hesaplar gibi bıraktı. Hatta eliyle yamukluğunu düzeltti.
Cemal, gözlerini yavaşça kaldırıp Feza’ya baktı. Dudaklarının kenarında, yılların verdiği o küstah, babacan ama zehirli gülümseme belirdi. "Feza komutan..." dedi rahatça. "Bu tiyatro ne zaman bitecek? Benim gibi ömrünü bu vatana vermiş, bu uğurda kolunu bırakmış emekli bir askeri, bir gaziyi böyle bir hücreye kapatmak hangi kanuna, hangi vicdana sığar? Bir de kalkmış hainlik diyorsun evdeyken. Hiç mi utanmıyorsun?"
Feza ifadesiz bir şekilde Cemal'in gözlerine baktı. "Cemal Yılmaz, eski rütbeniz?"
"Emekli Astsubay Kıdemli Başçavuş" dedi Cemal. "Terör baskınında yaralandım. Kolumu bu uğurda kaybettim. Şeref madalyam bile var."
Feza başını kaldırıp ona baktı. Gözlerini hafifçe kısarak olmayan kolunu inceledi. "Şeref madalyası," diye tekrar etti. "Kolunuzu kaybettiğiniz operasyon hangi operasyondu?"
Cemal'ın gözlerinde bir şey parladı. Kısa. Çok kısa. Sonra gülümsedi. "Kartal Operasyonu. 1998. Babanla birlikte görev yapıyorduk."
Feza kaşını bile oynatmadan yüzüne bakmaya devam etti.
"Peki, Cemal Yılmaz" dedi Feza. "Terör örgütüyle işbirliği yapmak, devletin gizli belgelerini sızdırmak, askeri harekâtı sabote etmek, Onur Sungur'a suikast planlamak ve beni, onun kızını kaçırmak suçlamalarını kabul ediyor musun?"
Cemal kahkahayı patlattı. Gerçekten içten güldü. Kafasını iki yana salladı.
"Komutan" dedi. "Feza kızım. Ben senin bebekliğini biliyorum. Şimdi karşımda sorgu yapıyorsun bana. Ne kadar acı. Bir gaziyi böyle bir hücreye kapatmak hangi kanuna, hangi vicdana sığar?"
Feza sırtını sandalyeye iyice yasladı. Bakışları o kadar sabitti ki, Cemal bir an için karşısında bir insan değil, etten ve kemikten bir duvar olduğunu hissetti. "Vicdan mı?" dedi Feza, sesi bir buz kütlesinin altından akan nehir gibi derinden ve soğuk geliyordu. " Benim vicdanım sadece bu vatanın tek bir çakıl taşına ve o taş uğruna can veren masum askerlere çalışır. Karşımda oturan adamın ne kolu ne de geçmişteki o sahte hikayeleri beni ilgilendirir. Ben sadece önümdeki veriye ve o verinin işaret ettiği haine bakarım."
Derin bir nefes alıp tekrarladı..
"Suçlamaları kabul ediyor musun?" Sesinde hiçbir duygu yoktu.
"Etmiyorum" dedi Cemal. Gülümsemesi genişledi. "Ben sadece emekli bir askerim. Bir gazi. Babanın en yakın dostu. Senin kaybında aileme en büyük desteği veren benim. Bu ailenin bir ferdiyim. Sen ise..." Duraksadı. Başını iki yana salladı. "Sen ne nankör bir kızmışsın."
Feza'nın kaşları havaya kalktı. "Nankör mü?"
"Evet" dedi Cemal. "Sen ne nankör, ne uğursuz bir kızmışsın meğer. Onur’un, Handan’ın günlerdir senin için döktüğü gözyaşlarına, o evde sana açılan kucağa yazıklar olsun. Şimdi daha iyi anlıyorum... Ailen iyi ki seni yıllar önce kaybetmiş. İyi ki senin gibi bir uğursuzun yerine Ceylin gibi masum, temiz bir kızı bağrına basmış. Ceylin o evin neşesiyken, sen sadece bir felaket getirdin. Onur senin gibi bir kızı olduğu için kahrolacak."
Feza hâlâ sessizdi. Göz bebekleri bir an bile titremedi. Kaya’nın ve Ilgaz’ın camın arkasında bu sözleri duyduğunda nasıl gerildiğini, Kaya’nın yumruklarını duvara vurmamak için kendini nasıl sıktığını çok iyi biliyordu ama o profesyonelliğini bir milim bile bozmadı. Önündeki dosyanın kapağını yavaşça açtı. İçindeki ilk sayfayı, Cemal’in şifreli konuşmalarının dökümünü ve arkasındaki sinyal analiz raporlarını masanın üzerine, Cemal’in görebileceği şekilde serdi.
"Ceylin’in masumiyeti ya da benim o aileye getirdiğim felaket senin ilgi alanın değil Cemal" dedi Feza, sesindeki tonu daha da düşürerek ama her bir kelimenin üzerine basarak. "Senin ilgi alanın... mesela saat 15.10’da yaptığın şu telefon görüşmesi. 'Onur’u ben hallederim, ana sevkiyatı rahat yaparız. Canlı bombalar hazır değil mi?' diye sormuşsun karşı tarafa. Şifrelerin arkasına gizlediğin o canlı bomba kelimesi, Şırnak’taki o aktarma evinden doğrudan dağ kadrosuna giden o sinyal hattıyla eşleşti. Eski askersin sen de bilirsin, İstihbarat dili der ki; şifre ne kadar karmaşık olursa olsun, arkasındaki kan kokusu değişmez." Birkaç saniye duraklayıp devam etti. "Canlı bomba eylemi nerede ve ne zaman olacak?"
Cemal’in gözlerindeki o sahte güven, masanın üzerindeki teknik raporları, koordinat analizlerini ve ses dalgası grafiklerini gördüğü an çok kısa bir anlığına karardı. Ama hemen kendini toparladı, geriye doğru yaslanıp başını iki yana salladı. "Bunlar komplo. Teknolojinin nimetlerini kullanarak bana iftira atıyorsunuz. Ben sadece emekli bir adamım, ticari işlerim var, emlak işlerim var. Evrak işi dediğin şey Onur’un emeklilik haklarıyla ilgili belgelerdi. Siz o kelimeleri kendi kirli senaryonuza göre evirip çevirmişsiniz. Beni bununla suçlayamazsın. Kanıt dediğin şey bir bilgisayar çıktısından ibaret olamaz."
Feza dudağının sol kısmını kıvırarak hafifçe güldü. Cemal'in yüzünün şekilden şekile girdiğini görüyordu. O raporlarda sinyal bağlantıları da vardı ve doğrudan terör kampına ulaşıyordu sinyal. Cemal aracı kullanarak orası ile görüşüyordu. Yani aslında suçu sabitti sadece canlı bomba eylemini öğrenmek istiyordu. Suçunu itiraf etmesi önemli değildi yani artık deliller sayesinde .
Cemal bağırmaya başladı. "Şimdi bana iftira atıyorsun. Beni teröristlikle suçluyorsun. Bana hain diyorsun ya... Sen kimsin ulan? Senin ne haddine? Ben bu ülke için etimi verdim. Kolumu verdim. Sen ise... Sen daha dünkü çocuksun!"
Feza derin bir nefes aldı. Sonra ayağa kalktı.
Masada duran dosyayı aldı. Cemal'ın önüne iyice yaklaştırdı ve arkasından ensesine bastırarak dosyaya bakmasını sağladı. Sertçe.
"İşin bitti Cemal" dedi Feza, sesine ilk kez net bir üst rütbe otoritesi katarak. "Kanıtlar sadece bu kağıtlardan ibaret değil. Şu an senin son on beş yılda temas kurduğun, yolda yürürken selam bile verdiğin, hesabına para yatıran ya da senin para gönderdiğin her bir isim, her bir TC kimlik numarası MİT ve Ankara Emniyeti tarafından izlemeye alındı. Attığın her adımın, Sungurların evine yerleştirdiğin o böceklerin arkasındaki lojistik desteğin şeceresini çıkarmak üzereyiz. Yakında önüme ansiklopedi kıvamında, seni ömrünün sonuna kadar o güneş görmeyen hücreye gömecek bir kanıt dosyası gelecek. Şimdi bana o bağlantıların, o Şırnak’taki aktarma evinde senin talimatını bekleyen o terör hücrelerinin isimlerini vereceksin. Kabul etsen de etmesen de o hücreden çıkışın yok. Ama konuşursan... belki devletin adaletinin ne kadar esnek olabileceğini tartışırız. Belki gideceğin hücre de daha rahat etmeni sağlayabilirim. Önce canlı bomba hakkında bildiklerini dökül?."
Cemal gözlerini dosyadan çekip Feza’nın gözlerine dikti. Yolun sonuna geldiğini anlamıştı ve panik yapıyordu. Yüzündeki o babacan ifade tamamen silinmiş, yerine saf bir nefret ve ideolojik bir körlük gelmişti. "Bana hiçbir şey yaptıramazsınız Yüzbaşı" dedi fısıltıyla. "Ben suçsuzum. Asla ağzımdan bir itiraf alamazsınız!"
Feza masadaki dosyayı pat diye kapattı. Cemal’e tepeden baktı. "Sorgu şimdilik bitti. Ama senin için karanlık yeni başlıyor."
***
Sorgu odasının kapısı açılıp Feza dışarı çıktığında, camlı izleme odasındaki atmosfer bir yangın yeri gibi sıcaktı. Ilgaz hemen kapıya doğru bir adım attı, gözlerinde Feza’ya karşı hem büyük bir takdir hem de derin bir endişe vardı. Kaya ise doğrudan Feza’nın yanına gelip elini omzuna koydu. "İyi misin?" diye sordu Kaya, sesi titreyerek. "O itin o söyledikleri... Ceylin hakkında ve senin hakkında..."
"Ben askerim Kaya" dedi Feza gözlerini camekandan Cemal'e dikerek. "O odada söylenen hiçbir şey beni kişisel anlamda etkilemez. Biz işimize bakacağız."
"Bu olanlara hâlâ inanamıyorum" dedi Ilgaz kanıt dosyasını masaya çarparken. "Adam yıllarca hepimizi kandırmış!"
Tam o sırada sorgu odasının kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye adımları yeri sarsan Onur Sungur girdi. Arkasından Alparslan
İkisinin de yüzü tamamen asılmıştı. Alparslan tüm bu olanları anlamaya çalışıyordu. Gözleriyle etrafı analiz etmeye çalışan bir dikkatle babasını takip ediyordu. Binanın dışındaki nizamiyede ise Handan Hanım, Gökalp ve gözyaşları içinde hıçkıran Ceylin bekliyordu.
Onur Albay doğrudan Ilgaz’ın ve Feza’nın da bulunduğu izleme odasında ikisinin karşısında durdu. Otoriter, sert ve yılların verdiği o sarsılmaz Albay mizaçlı yüzü öfkeden kıpkırmızıydı.
"Bu ne demek Ilgaz?!" diye gürledi Onur. "Bu ne rezalet! Benim kardeşimi, bu vatan için kolunu vermiş gazi bir subayı, Cemal’i hangi hakla, hangi cüretle buraya tıkarsınız? Nedir bu kanıtlar? Benim evimden, benim soframdan bir adamı yaka paça alıp götürmek ne demek?!"
Son cümlede sertçe Feza'ya baktı.
Ilgaz sakinliğini korumaya çalışarak Onur amcasının karşısında esas duruşa yakın bir pozisyon aldı ama gözlerindeki o dik duruşu bozmadı. "Komutanım..." dedi Ilgaz resmiyetle sesini düz tutarak. "Bu karar şahsi bir karar olabilir mi sizce?. Yüzbaşı Feza’nın iki gündür yürüttüğü teknik takip ve istihbarat analizleri sonucunda ortaya çıkan somut veriler var elimizde. Buraya gelip bağırıp çağırmak yerine dosyaları alıp inceleyin. Buyurun..." Ilgaz masanın üzerinde duran şifreli konuşmaların dökümünü ve terör kampı bağlantı raporunu Onur'a doğru uzattı.
Onur dosyaya göz attı ama detaylı incelemeden dosyayı masaya çarpıp Feza'ya baktı. "Yetkimi devre dışı bırakmışlar Feza. Bu sorguya dahil olamıyorum. Sen bizim evimize bizim için değil de Cemal'i yakalamak için mi geldin Feza! Bizim duygularımızla mı oynadın günlerdir?"
"Onur komutan" dedi Kaya araya girerek. "Sakin olun."
"Baba sonradan pişman olacağının bir şey söylemeden önce dosyayı detaylıca okumanı öneririm" diyen Alparslan ise bilerek Feza ve babasının ortasında durup az önce çarpılan dosyayı yeniden eline almıştı. Okumaya başladığında gördüğü her ayrıntıya şoka giriyordu ama Onur bağırmaya devam ediyordu.
"Sakin mi olayım? Benim evimde, benim misafirimi tutukluyorsunuz. Benim kızım kelepçe takıyor adama. Ve siz bana sakin olmamı mı söylüyorsunuz?"
"Sakin ol amca, al şu dosyaya bak!" diye tekrarladı Ilgaz da. "Her şey usulüne göre yapılıyor. Yavuz komutanın emriyle. Kanıtlar var. Dosyalar var. Kayıtlar var."
"Kanıt mı?" dedi Onur Albay. "Ne kanıtı? Yavuz mu? O hainin emriyle mi hareket ediyorsunuz? O terörist değil miydi? Ne oldu da şimdi masum oldu? Resmen oyun işte bu anlamıyor musunuz"
Ilgaz derin bir nefes alırken Alparslan "baba" dedi. Dosyada gördükleriyle ağzı açık kalmıştı. Elindeki dosyayı babasına uzattı ama Onur albay sinirle dosyaya çarpıp yere düşürdü. Feza dişlerini sıkıyordu sinirden.
"Bu dosyadaki her şey sahte. Yavuz oyun kurmuş işte. Kızım bu adam seni operasyonda terk etmedi mi? Onun yüzünden senin tüm timin ve abin ölümle burun buruna gelmedi mi? Gösterildiği iki sahte masum kanıtına inanmakla kalmıyor, bir de benim can dostuma iftira atılmasına göz yumuyorsun. Detaylıca daha fazla araştırılmasını istiyorum bu dosyanın!"
"Buna siz karar veremezsiniz artık!" Diye sonunda patlayan Feza, ilk kez kendinden üst rürbede bir komutana karşı gelmenin şaşkınlığını yaşayamadan sert sözlerine devam etti. "Sizin bu davada artık yetkiniz yok. Bulduğumuz her bilgiyi onaylattıktan sonra karşımda nasıl mahçup olacağınızı göreceğim. Ve evet, başta evinize gelme amacım Cemal'i yakalamaktı ama size karşı gösterdiğim sıcak hiçbir davranışım sahte değildi. Sizi gerçekten tanımaya çalışmıştım. Şimdi fark ettim ki ben sizi evinizde değil, bu davadaki tutumunuz ile tanıyacağım, komutanım."
"Cemal yapmaz" dedi bastıra bastıra Onur. "Bunlar bir oyun. Yavuz'un oyunu. Bizi birbirimize düşürmek için kurduğu bir tuzak. Feza onun oyununa geliyorsun kızım. Cemal'le ben... Biz kardeş gibiyiz. O bana yıllarca destek oldu. En zor anlarımda yanımdaydı. Bunları yapamaz. Vatan onu namusu gibidir. Benim kardeşimle oyun oynuyor! Kendi kirli geçmişini temizlemek için Cemal’i kurban seçti! Ne derdi var benim kardeşimle? Ne istiyor bizden?!"
Feza sessizce ve adeta boş gözlerle albaya ve Alparslan’a bakıyordu. Alparslan sessizdi ama Onur.... İçindeki o hayal kırıklığı, o gece mutfakta kendisine "baba de lütfen bana" diyen adamın, gerçeğin karşısında kör bir şekilde kalmasıyla daha da büyümüştü.
Adımlarını yavaşça öne doğru attı. Onur Albayın tam karşısında durdu. Gözlerinin içine, o hiçbir duygu barındırmayan ama adeta insanın ruhunu delen bakışlarıyla baktı.
"Yaaa... öyle mi Onur komutan?" dedi Feza. Sesi o kadar yavaş ve o kadar keskindi ki odadaki herkes nefesini tuttu. Kaya Feza'nın patlamaya başlayacağını bakışından bile anlamıştı. "Tüm bunlar Yavuz Arısoy’un oyunu, öyle mi? Siz onun ciğerini bilirsiniz, Cemal asla hainlik yapmaz, öyle mi komutanım?""
Ilgaz da sessizce dinliyordu.
"Evet kızım! Sen o adamın oyununa geliyorsun! Seni doldurmuş, kendi emellerine alet etmiş! Ben Cemal’in bu vatana sadakatini ömrümle bile kanıtlarım!"
"O yüzden mi..." diye devam etti Feza bir adım daha atarak aralarındaki mesafeyi tamamen kapatıp Albayın gözlerinin içine dikilerek. "O yüzden mi 1998 Sınır ötesi Kartal operasyonunda, Cemal o Roza denilen terörist kadına güvenip askeriye sırlarını, operasyon planlarını, timin koordinatlarını teker teker anlattı? O yüzden mi o kadına olan o marazi aşkı yüzünden başkasının, o terör odağının çocuğunu sahiplendi ve askeri emirlere resmen itaatsizlik etti? O yüzden mi o çok güvendiğiniz, uğruna şimdi burada bana bağırdığınız Cemal’in o kadına sızdırdığı bilgiler yüzünden o operasyonda gencecik aslanları, birçok subayı şehit verdiniz Onur Albay?!"
Onur Albay, duyduğu kelimelerin ağırlığıyla adeta bir darbe yemiş gibi geriye doğru bir adım sendeledi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü. Yüzündeki o kırmızı öfke, yerini bir anda kireç gibi bir beyazlığa bıraktı. "Sen..." dedi sesi titreyerek, boğazından hırıltılı bir ses çıkararak. "Sen... bunları... bunları nereden biliyorsun? Kim anlattı bunları sana? Bu... bu imkansız..."
Alparslan da şok içinde Feza’ya bakıyordu. Ilgaz da. O dönemde babası hayattaydı ve o operasyona babasının tim komutanlığı yaptığını biliyordu. Okumuştu arşivden. "Feza, ne diyorsun sen? Roza meselesi ne? Ne şehitleri?" Diye sordu.
"Roza meselesini sen nereden biliyorsun?." Diye sorguladı Onur, elleri masanın kenarını tutarak adeta ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi.
"Nereden bildiğim önemli değil, biliyorum" dedi Feza.
"Roza meselesini..." dedi Onur. "Roza meselesini... Mehmet ile benden başka bilen yoktu . Mehmet o dönem dosyayı kapattığında, Cemal’i korumak için, onun o yaralı halini, o kopan kolunu öne sürerek üçümüz arasında sır olarak kalacağını söyleyerek dosyada yazmamıştı. Saldırı sırasında terör unsurlarından gelen kör bir kurşunla kolunu kaybetti olarak işledik. O meseleyi işin içine katmamıştık. O dosyayı Mehmet kendi elleriyle mühürledi kızım. Üçümüz dışında... Mehmet, Cemal ve ben dışında bunu dünyada kimse bilmiyordu! Yavuz komutanın bu bilgiye nereden ulaşmış! Çünkü o düşman tarafından biri belli değil mi? Yoksa bunu asla bilemezdi!"
Feza son cümledeki suçlamayı es geçerek, "nen daha çok şey biliyorum Komutanım," dedi sesindeki o buz gibi kararlılığı hiç bozmadan. Cebinden çıkardığı, az önce sorguya girmeden hemen önce Yavuz baban kendisine bizzat teslim ettiği, üzerinde "GİZLİ - ASKERİ ARŞİV" ibaresi bulunan flashbelleği çıkardı. Yavuz babası şu an harekat merkezindeydi zsten. Cemal'in bağlantılarını genişletmeye ve o canlı bomba meselesine odaklanmıştı. Belleği, Onur komutanın yanındaki metal masaya sert ve büyük bir gürültüyle çarptı .
"Bu ne şimdi de?" Diye sordu Onur.
Odada ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Ilgaz, Kaya ve Alparslan gözlerini o kırmızı flashbelleğe dikmişlerdi. Az önce Ilgaz'ın babasının ismi geçmişti ve sessizce konuyu dinlemek, Feza ve Onur arasına girmek istemiyordu.
"Bu dosyada ne var biliyor musun?" dedi Feza parmağını belleğin durduğu masanın tam kenarına sertçe vurarak. "Bu dosya... sen o operasyonda o terörist kadını, yani hamile Roza’yı öldürüp onun bağlantılarını tasfiye ettikten sonra... Cemal o çatışmada kolunu kaybedip hastaneye kaldırıldığında başlayan dönemin verilerini kapsıyor. Cemal hastanede tedavi altındayken, sen onun o sızdırdığı bilgiler yüzünden ölen askerlerin yasını tutarken, o ne yapıyordu biliyor musun? Sen, onun o çok sevdiği kadını ve çocuğunu vurdun diye, senin o kadını öldürmen yüzünden sana ve Mehmet'e gizli bir mesafe koymuşken meğer o hastane odasında kimlerle pazarlık yapıyormuş, kiminle görüşüyormuş BİLİYOR MUSUN?!"
Onur başını iki yana salladı. Gözlerindeki o sarsılmaz komutan imajı tamamen yıkılmış, yerine geçmişin hayaletleriyle yüzleşen aciz bir adamın bakışları gelmişti. "Bu kadar ayrıntı... bu kadar ayrıntı bilemezsin..." diye mırıldandı.
"BEN BİLİYORUM!" Diye bağırdı Feza, kafasını sertçe sallayarak. "Çünkü o mühürlü dosyalar, o sakladığınızı sandığınız hakikatler, toprak altına giren askerlerin kanıyla yazıldı! Hiçbir şey gizli kalmaz!"
"Kiminle görüşmüş?" diye sordu Alparslan birden. "Feza... Cemal amca o hastanede kiminle görüşmüş? Söyle!"
Feza gözlerini Onur Albay’ın gözlerinin içine sabitleyerek o cümleyi kurdu. Her bir kelime, odadaki o aynalı camı, o sahte aile bağlarını darmadağın edecek birer balyoz gibi indi ortama.
"CEYLİN’İN BABASI OLACAK O TERÖRİSTLE!"
"NEEE?!" diye bağırdı Alparslan. Sesi odanın duvarlarında yankılanırken, elleriyle masaya tutundu. "Ne diyorsun sen Feza?! Ceylin’in babası mı? Ne teröristi?!"
Onur Albay ise adeta felç geçirmiş gibi kaldı. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi boğazından. Gözleri kör bir noktaya odaklanmıştı.
"Feza..." dedi sesi bir fısıltıdan ibaretti artık. "Sen... sen ne diyorsun kızım? Ne teröristi? Ceylin... Ceylin... Biz onu Şırnak’taki yetimhaneden, o resmi belgelerle..."
Konuşamıyordu bile.
"Ceylin’in babası o operasyonda öldürdüğün o Roza denilen terörist kadının öz erkek kardeşiymiş!" dedi Feza işaret parmağını kırmızı flashbelleğin üzerine tekrar ve tekrar vurarak. "Tüm kanıtlar, tüm o gizli yazışmalar, o dönemin hastane ziyaretçi kayıtları ve istihbarat bilgileri bu dosyada! Ceylin’in biyolojik annesi de babası da o dağ kadrosunun en tepesindeki isimler! Baba Arjin Miran Sincik, anne Rojda Sincik! İkisi de o dönem kırmızı listede aranan, elleri kanlı teröristler!"
Feza derin bir nefes aldı, içindeki o yılların birikmiş hıncını, o yetimhane köşelerinde yediği dayakların, Kaya ile birlikte o soğukta birbirlerine sarılarak hayatta kalma mücadelelerinin intikamını öz babasından alır gibi devam etti.
"Hatta daha fazlasını söyleyeyim mi sana Onur Komutan? Ceylin annesi yakalandıktan sonra hapishanede doğmuş. Annesi o hapishanede ölmüş ama babası hâlâ Ankara'daki o yüksek güvenlikli cezaevinde hayatta! Bebekken devlet korumasına alınmış Ceylin, Şırnak yetimhanesine sevk edilmiş. Ve Cemal... o hastanede o terörist pislik babayla yani Roza’nın kardeşiyle yaptığı o gizli pazarlıklar sonucunda, o dönemin yetimhane müdürüne büyük ihtimalle rüşvet vererek ya da askeri nüfuzunu kullanarak o resmi belgeleri tamamen değiştirmiş! Ceylin’in ailesinin terör dosyasını askeri arşivin en derinlerine gömmüş ve onun sanki normal bir vatandaşı çocuğu gibi gösterilmesini sağlayarak sizin, yani Sungur ailesinin onu evlat almasını bizzat organize etmiş!"
"Cemal ne yaptı biliyor musun Onur Sungur? Kendi öz evladın olan beni... o yangında senin elinden, senin evinden koparıp o yetimhanenin izbe köşelerine atarken... Sevdiği kadının, o intikamını almak istediği Roza’nın öz yeğeni olan Ceylin’i senin koynuna verdi! Hâlâ o masum diyebiliyor musun?"
"Bu gerçek olamaz!" Dedi tek nefeste Onur. Alparslan ise kocaman olmuş gözlerle Feza'yq bakıyordu. Feza ağlamıyordu ama gözlerinden yaşlar akıyordu şu an. Konuşmaya devam etti. Sesi artık titriyordu. Duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu.
"Kendi öz evladınız olan beni sizden kopararak bir teröristin kızını kendi evladınız gibi büyütmüşsünüz. Ve siz... yıllarca bunu bilmeden ona annelik babalık yaptınız."
"YETER!" diye bağırdı Onur Albay. Masaya yumruğunu vurdu. "YETER FEZA! BUNLARIN HEPSi YALAN! SEN YAVUZ'UN OYUNUNA GELİYORSUN. Bunlar yalan. Bu kadar olamaz!"
Feza'nın gözleri daha da yaşardı.
"Oyun mu?" dedi. "Bu kadar kanıt mı oyun? BU KADAR KAYIT MI OYUN? Sinyal takipleri mi oyun? Şifre çözümleri mi oyun? Bu belgeyi alıp incele komutan! Bak bakalım oyun var mı? Sen hâlâ görmüyor musun BABA? Hâlâ anlamıyor musun?"
"ANLAMIYORUM!" diye bağırdı Onur Albay. "BEN ONU TANIYORUM! CEMAL BANA YILLARCA DOSTLUK ETTİ! O BENİM KARDEŞİMDİ! İFTİRA TÜM BUNLAR. Seni doldurmuş o komutanın. Açıp baksam bile bir şey çıkmaz bu bellekten. CEYLİN BİR TERÖRİSTİN KIZI OLAMAZ!"
"ZATEN DÜŞMANMIŞ!" diye bağırdı Feza. Sesini ilk kez yükseltmişti. "YILLARDIR DÜŞMANMIŞ O CEMAL! SENİ KANDIRIYORMUŞ! SİZİN EVİNİZE YERLEŞMİŞ! SİZİN SOFRANIZDA YEMEK YEMİŞ! SİZİN ÇOCUKLARINIZLA BÜYÜMÜŞ! VE SİZ... SİZ HİÇBİR ŞEY GÖRMEMİŞSİNİZ!"
Odada sessizlik oldu. Öyle bir sessizlikti ki bir iğne düşse sesi duyulurdu.
Onur Albayın elleri masanın kenarında titriyordu. Yüzü bembeyazdı. Gözleri dolmuştu.
Feza derin bir nefes aldı. Sesi kısılmıştı şimdi.
"Beni kaçırtan o" dedi. "Beni yetimhaneye o attırdı. Roza'nın öcünü almak için. Sizi cezalandırmak için. Ve siz... Siz yıllarca onunla aynı sofrada yemek yediniz ya. Onu baş tacı yaptınız."
Feza'nın sesi titriyordu.
"Ve ben... Ben yıllarca yetimhanede aç kaldım. Dayak yedim. Karanlık odalara kapatıldım her cezada. Zorbalık gördüm. 14 yaşımda asker olarak ilk görevimi yaptım. Uyuşturucu tacirlerinin arasına sızarak kuryelik yaptım. 16 yaşımda Kadın pazarlayan pisliklerin arasına sızarak onları ifşalamaya çalıştım. 19 yaşımda dağda ilk operasyonuma katıldım. Tam beş kere esir düştüm ben. Yüzlerce kez ölümle burun buruna geldim. Yanımda ne annem vardı ne babam. Abim dışında kimsem yoktu. Sonra sizi buldum ve önünüze belgeleri koyuyorum ve hala bana inanmıyorsunuz?
Bir teröristin çocuğunu benim yerime bağrınıza basmışsınız diyorum. Benim evimde Cemal yüzünden o yaşamış! O evde sizinle birlikte yaşamış. Korunmuş. Rahatça büyümüş. Gülmüş. Yemiş. İçmiş. Sizin çocuğunuz gibi büyümüş ya!. Ona prensesler gibi baktınız! Onun tek bir gözyaşı için dünyayı yakmaya kalktınız bu akşam. Kolyeyi çalsam yatağımın üstüne mi koyardım ama siz yine de şüphe duydunuz benden?!"
"Doğru olsa bile bu Ceylin'in suçu değil. O da sadece bir kurban. " dedi Alparslan. Feza gözünden damlayan bir damla yaşı silerken kırık bir tebessümle Alparslan'a baktı. Kafasını aşağı yukarı hafifçe salladı.
"Elbette onun suçu değil. Ama babana gerçek suçluyu gösteriyorum ya işte!"
Sonra hızla arkasını döndü Feza. Kapıya yürüdü.
"Feza!" diye seslendi Alparslan. Ağzından çıkan lafa pişman olmuştu.
Feza durdu. Ama arkasını dönmedi.
"Abi.." dedi. Sesi kısılmıştı. Alparslan özür dilerim abicim diyecekken Feza lafına devam etti. "Arabayı ben alıyorum abi haberin olsun!"
Abi diye kendisine değil de Kaya'ya seslendiğini anladı Alparslan. Gözlerini sımsıkı kapattı.
Feza kapıyı açtı. Dışarı çıktı.
Kapı kapandı.
Onur, Feza’nın sözlerini bitirmesiyle birlikte, göğsüne gerçek bir kurşun yemiş gibi arkasındaki sandalyeye yığıldı. Elleri titriyor, gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu ama bu seferki yaşlar bir babanın şefkat gözyaşları değildi; otuz yıllık bir yanılgının, sırtından en güvendiği dostu tarafından vurulmanın, kendi öz kızını bir hainin postalı altında ezdirtmenin verdiği o korkunç, o kahredici yıkımın gözyaşlarıydı. Ya doğruysa diyordu zihni sürekli. "Ben..." diye mırıldandı albay, "Ben ne yaptım... Alparslan... Biz neyi büyüttük evimizde?"
Kaya hemen araya girdi. Ama aklı Feza'da kalmıştı. Arabayı da alıp nereye gidecekti? Kerem'leri ziyarete hastaneyedir inşallah diye geçirdi içinden.
"Bilmiyordunuz," dedi Kaya. "Ama artık biliyorsunuz komutanım. Şu dakika itibariyle yasal işlem başladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla, Ankara Cezaevi’nde yatmakta olan o terörist hükümlüyle Ceylin Sungur arasında soybağının tespiti için işlem başlatılacak. Yani adli tıp ekipleri tarafından babalık testi numunesi alınması için yazı yazıldı. O prosedür şu an işliyor. Ve o sonuç pozitif çıktığı an... Yani Ceylin'in biyolojik babası Arjin Sincik çıktığı an Cemal’in vatana ihanet, terör örgütüne yataklık ve evrakta sahtecilik suçlarının yanına bu mesele de eklenecek. Ayrıca... o dönem o sahte belgeleri düzenleyen, Cemal’den o paraları alan o yetimhane müdürü hakkında da şu an Şırnak’ta gözaltı kararı uygulandı. Ekip yola çıktı."
***
Sorgu odasının ağır metal kapısı arkasından tok bir gürültüyle kapandığında, Feza içindeki o son fırtınayı da geride bıraktığını sanıyordu. Ve kendini çok bitkin hissediyordu .
Adımları koridorların gri zemininde mekanik bir ritimle yankılandı. Göğsünün altında öz babasına az önce acı hakikatleri saymanın ağırlığı vardı. Ve ona inanmamışlardı. Ama yine de Feza profesyonelliğini ve dik duruşunu bozmadı.
Yeni kanıtlar ortaya çıktıkça inkar edemeyeceklerdi. Ve sonunda gözleri açılacaktı. Sadece Feza uğruna mücadele edeceği bir aile olmamasının hayal kırgınlığını yaşıyordu.
İdari binanın çıkışına doğru yürürken postalların çıkardığı gıcırtılar ve Şırnak Merkez Komutanlığı’nın o soğuk, resmi havası tenine işliyordu.
Ağır dış kapıyı itip nizamiyenin geniş bahçesine çıktığında, şehrin o meşhur insanı soluksuz bırakan kuru ayazı yüzünü sertçe yaladı. Feza derin bir nefes almak istedi ama ciğerlerine dolan hava bile keskin bir barut kokusu gibi canını yaktı. Başını hafifçe kaldırdığında, gözleri bahçenin ilerisindeki büyük asırlık çam ağacının altında duran karaltılara takıldı.
Oradaydılar. Sungur ailesinin geride kalan enkazı...
Handan Hanım, Gökalp ve Ceylin, yan yana duruyorlardı. Mesafe uzak olmasına rağmen, aralarındaki o yoğun ve kahredici keder dalgası Feza’nın durduğu noktaya kadar ulaşıyordu. Ve ne yazık ki kemerlerinin sebebi Feza'nın Cemal'i yaka paça tutuklamasıydı.
Ceylin hıçkırıklar içinde sarsılıyor, o her zamanki mızmız, mağdur ve sığınacak bir liman arayan çocuksu tavrıyla adeta küçüldükçe küçülüyordu. Gözyaşları yanaklarından sicim gibi akarken elleriyle yüzünü kapatmıştı. Handan Hanım ise feci bir haldeydi; o anaç gözüken, sofrasında durmadan Feza’nın tabağına bir şeyler koymaya çalışan neşeli kadın gitmiş, yerine saçları hafifçe dağılmış, omuzları çökmüş ve hıçkırıklarını içine gömmeye çalışmaktan boğazı düğümlenmiş acılı bir kadın gelmişti. Bu kadar kör olmalarına inanamıyordu Feza.
Gökalp ise ikisinin hemen yanında, ellerini montunun ceplerine sokmuş, ne yapacağını, kime destek olacağını bilemeyen o genç, darmadağın olmuş haliyle çaresizce bir sağa bir sola bakıyordu.
Feza sert adımlarıyla onlara doğru yürümeye başladı. Her bir adımda iki gündür o evde hissettiği o sahte "yuva" kokusu zihninden biraz daha siliniyordu. Adımları yaklaştıkça, bahçedeki kuru yaprakların hışırtısı aralarındaki o sessizliği böldü.
Birkaç metre kala Feza adımlarını yavaşlattı ve durdu. Tam karşılarındaydı şimdi. Aramak için yıllarını verdikleri, öldü diye yas tuttukları, bulduklarında ise bir teröristin yalanlarıyla sınandıkları o kız, Yüzbaşı Feza olarak dikiliyordu önlerinde.
Hiçbir maske ve gizem olmadan...
İlk fark eden Gökalp oldu. Başını yavaşça kaldırıp Feza’nın o sarsılmaz, tavizsiz askeri siluetini görünce gözleri irileşti. Hemen ardından Handan Hanım ve Ceylin de bakışlarını o tarafa çevirdiler.
Zaman o saniyede dondu şehrin ayazında.
Feza hiçbir şey söylemedi. Ne bir açıklama yapma gereği duydu ne de yüzündeki o buz gibi, sitem dolu ifadeyi esnetti. Sadece dik dik, kımıldamadan gözlerinin içine baktı.
Karşıdaki üçlü de adeta birer taş heykele dönüşmüş gibi nefeslerini tutarak Feza’ya bakmaya devam ettiler. Kimse konuşmuyor, kimse tek bir kelime dökemiyordu dudaklarından. Hakikat o kadar çıplak ve o kadar can yakıcıydı ki, konuşmak sadece aradaki uçurumu daha da derinleştirecek gibiydi.
Gökalp içindeki o kardeşlik dürtüsüne, o iki gündür abla diye hitap ettiği kıza doğru bir adım atmak ister gibi hareketlendi. Vücudu Feza’ya doğru meyletti, o aradaki buz deryasını eritmek ister gibi bir hamle yapacaktı ki... Ceylin birden atıldı.
Ceylin, gözlerindeki o yaşlı ama altındaki o saf nefreti ve panik dalgasını gizleyemeden hızla Gökalp’in kolundan yakaladı. Parmaklarını kardeşinin kumaş montuna sertçe geçirip onu geriye doğru çekti ve gitmesini engelledi.
"Bizi mahvetti o" dedi. Ceylin’in bu hamlesiyle Gökalp olduğu yerde çakılı kaldı. Başını öne eğerek duraksadı.
Feza acı acı gülümsedi. Bakışları yavaşça Handan Hanım’a kaydı. Kendisini doğuran, gece susadığında arkasından su getiren o kadına baktı uzun uzun. Bir kelime, tek bir "Feza’m" kelimesi bekledi belki de içindeki o kırık dökük çocuk tarafı. Ama Handan Hanım hiçbir şey söylemedi. Dudakları titredi ama tek bir hece bile çıkmadı boğazından. Ve gözlerini Feza'ya önce kızgınlıkla diktikten sonra, boş ve anlamını yitirmiş ifadeye dönen bakışlarını Feza’nın üzerinde gezdirdi, adeta yabancı bir askere bakar gibi baktı öz kızına.
Sonra yavaşça başını önüne doğru çevirdi. Feza’yı tamamen görüş alanından çıkararak, yanındaki Ceylin’e doğru döndü ve kollarını o teröristin kanını taşıyan, kendilerini yirmibeş yıl boyunca aldatan o kıza, Ceylin’e doladı.
Ceylin elbette gerçek ailesinin bir terörist olduğunu biliyordu. Zamanında Cemal ona söylemişti. Feza'nın ilk şehre geldiği zaman da bu konuyu açmış, Feza'nın ailesini elinden alacağını söyleyerek korkutmuş ve pis planlarında Ceylin'i kullanmıştı. O dönem Cemal eve misafir olarak girip çıkmak dışında bir şey yapamıyordu. Bilerek kendi kendini o gece vurdurtup eve yatılı olarak yerleşmişti. Hatta Ceylin'in üstüne atlıyormuş gibi yapmıştı. Feza'nın çatıda adamını yakaladığı gece.
Ceylin'e sarıldı Handan. Başını onun omzuna yasladı.
Feza’nın göğsünün sol tarafında bir yerlerde, o pamuk şeker kokmayan bulutların altındaki o son bağ da o an büyük bir gürültüyle koptu.
İçindeki o son eriyen buz damlası, yerini tamamen aşılmaz, aşındırılamaz sert bir mermere bıraktı. Dudaklarının kenarında çok hafif, acı dolu ama bir o kadar da alaycı bir tebessüm belirdi yeniden.
Hiçbir şey demedi. Bir daha bakma gereği bile duymadan onları o bitmeyen yalanların ve hakikatlerin enkazıyla baş başa bırakarak arkasını döndü. Adımlarını hızlandırdı. Postalları bu sefer yeri döverek değil, adeta bu şehri, bu aileyi, bu sahte geçmişi tamamen çiğneyerek otoparka doğru yöneldi. Hızla yürüdü.
Otoparkın loş ışıkları altında duran Kaya’nın o eski kırmızı arabasının yani Nuriye'nin yanına geldiğinde gözünden ardı ardına yaşlar süzüldü. Sürücü koltuğunun kapısını hızla açtı. İçeri bindi, kapıyı büyük bir gürültüyle kapattı.
Anahtarı kontakta çevirdiğinde motorun o gürültülü sesi, Feza'nın içindeki canavara merhaba dedi. Debriyaja basıp vitesi sertçe bire taktı ve gaza yüklendi. Araba tekerleklerinin çıkardığı o tiz sesle birlikte otoparktan fırlarken, Feza dikiz aynasına bile bakmadı. Merkez Karargâhının o demir kapılarından hızla geçip Şırnak'ın karanlık, ıssız ve soğuk caddelerine doğru karışırken tek bir amacı vardı: Bu şehri, bu insanları ve bu sahte anıları tamamen arkasında bırakmak...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 124.39k Okunma |
13.94k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |