
ALPARSLAN
Kapıyı açar açmaz annemin telaşlı ayak sesleriyle karşılandık. Yüzünde korkudan ve yoğun bir endişeden kaynaklanan derin çizgiler vardı.
"Alparslan! Ceylin! Allahım şükürler olsun!" diye haykırdı ve iki koluyla birden üzerimize atlayarak bize sarıldı. Bir kolunu bana diğerini Ceylin’e dolamış sıkıca bağrına basıyordu. Üzerimize anında evin, yemeklerin ve huzurun o tanıdık kokusu sinmişti.
"İyi misiniz? Herkes sağ salim değil mi? Babanız nerede, nasıl? Bir şey oldu mu? Haberleri izledim yüreğim ağzıma geldi."
"Annem rahat ol" dedim sesimi mümkün olduğunca sakinleştirerek. Ona sımsıkı sarıldım; Ceylin de diğer yandan anneme yapışmıştı. "Sıkıntı yok. İkimiz de iyiyiz. Herkes iyi. Babam da hastanede duruma hâkim. Yaralı değil merak etme."
Annem gözlerini kapatıp derin bir "Şükürler olsun" çekti. Sonra bizi biraz aralayıp yüzümüzü ellerinin arasına alarak inceledi. "Peki yaralılar? Çok kötü şeyler duydum haberlerde."
"Üç tane ağır yaralı sivil var annem" dedim iç geçirerek. Sedyedeki o genç çocuğun yüzü gözümün önüne geldi. "Askerlerden yaralı yok. Destek ekip hemen yetişti zaten. Her şey kontrol altına alındı."
"Allahım şifa versin onlara" diye mırıldandı annem. Gözleri dolmuştu. Sonra dönüp Ceylin’i tekrar kollarına aldı. "Yavrum benim çok korktun değil mi? Nasılsın? Kalbin ağrıyor mu? İstersen seni başka bir hastaneye bir kardiyoloğa götürelim şimdi. Hiç sorun değil kızım hemen atlar gideriz."
Bu annemin her kriz sonrası otomatik tepkisiydi. Ceylin’in durumu evimizin görünmez merkez çekirdeğiydi. Her şey onun etrafında döner, her karar onun hassas sağlığı filtresinden geçerdi. Kalbinde sıkıntı vardı doğuştan gelen. Aşırı heyecan, stres, üzüntü ve panik onun için tehlikeliydi. Açıkçası saldırı sırasında ben de endişeliydim. Sürekli Ceylin’i sakinleştirmeye çalışmıştım babamla birlikte. Saldırı anında yanında ben ve babam olduğu için rahatlamıştı.
Ceylin annemin kollarında biraz daha küçülmüş gibiydi. Yüzü çok solgundu. "Hayır annecim istemiyorum doktor falan artık" dedi. Sesi yorgun ve mırıldanmaya yakındı. "Çok yoruldum ve korktum. Başka hastane başka doktor görmek istemiyorum uzun süre..."
"Tamam tamam, canımın içi" diye okşadı annem onun saçlarını. "Öyleyse hemen dinlenmeye geç kızım. Sana sakinleştirici çayımdan yapayım. İyi gelir yemekten önce."
Sonra bana döndü. O anaç, koruyucu bakışıyla baktı. "Sen de dinlen yavrum. O kolunu bir daha zorlama sakın. Üstünü değişip rahat et. Size bir şeyler hazırlayayım. Gökalp aradı; saldırıyı duymuş. İzin almış eve gelecekmiş ama ne zaman olduğunu söylemedi. "
"Gelsin hergele artık" diye mırıldandım salona geçerken. "Bir gitti evin yolunu unuttu. Yüzünü görmek için saldırı olması gerekiyormuş."
"Çocuk eğitimde oğlum keyfinden mi gelmiyor?" Annem kızgınca konuşurken, Ceylin gülmeye ve anında annemin yanaklarını mıncırmaya başladı.
"Gökalp orada çapkınlık yapıyordur anne kesin" dediğinde annem "Hiii" çekti. "Kız sus, ne diyorsun?" dediğinde Ceylin annemle uğraşmaya başlamıştı. Yanlarından sıyrılıp kendimi koltuğa attım.
"Diyorum ki yanında bir kızla ben evlendim diye gelirse şaşırmam valla." Annem gözlerini kocaman açarken "Yok yaa" dedi. Bana dönüp onay bekler gibi baktı. Benden cevap alamayınca konuşmaya devam etti. "Daha yaşı küçük ne evlenmesi. Hem sırada abisi var," dediğinde sabır çekerek kafamı yana eğdim. Konu ne ara buraya gelmişti?
"Yav anne düşme şu Ceylin’in oyununa" dediğimde Ceylin elini ağzına kapatarak kahkaha attı. Annem de ona sahte kızgınlıkla bakarken, "Kız sen benimle maytap mı geçiyorsun?" dedi.
"Ayy evet annee" dedi Ceylin sesindeki canlanmayla. "Zaten her konuyu nasıl da abimin evliliğine bağlıyorsun ama" dediğinde annem ona yalandan vurdu. Ceylin de çığlık ve kahkaha atarak bana doğru koşmaya başladı.
"Gel kız buraya!" diyen annem onun peşinden koşarken Ceylin koltuğun üstüne çıkıp arkama geçti. Annem de üzerimize geldiğinde, benim de ağzımdan kahkaha kaçmaya başladı. Annem yalandan Ceylin’e kızarken onu yakalamaya çalışıyor, ben de Ceylin’i arkamda tutup annemi durduruyordum. Kahkahalarımız havada uçuşuyordu. İkisi de yorulunca annem "Oyy" diyerek yanıma oturdu. Ceylin de diğer yanıma otururken kolumu uzatıp yüzümdeki gülümsemeyle ikisini de kolumun altına aldım.
Üçümüzün de yüzünde tebessüm varken başlarını omuzlarıma dayadılar. Bakışlarım tam karşımdaki kapalı televizyona kaydı.
İki yandan omzuma yatmış bu iki kadın, normalde benim hayatımdaki tek kadınlardı. Televizyonun yansımasından kendi gülen yüzüme baktım. Sonra gülüşüm yavaş yavaş soldu. Feza… Kardeşim yaşıyordu. Benim. Bu evde yıllarca yası tutulan kız kardeşim, kanlı canlı hayattaydı.
Yalnız büyümüştü. Kimsesiz bilmişti kendini. Kan çeker gibi gitmiş, baba mesleğini seçmişti. Kolundaki o iz olmasa onu asla tanıyamazdım. En çok da buna yanıyordum ya. O bizi bildiği halde susmuştu. Bu şehre bile bu ihtimal için gelmişti. Ben operasyondayken babamın onu mangala çağırdığını duymuştum. O gün aklındaki şüphelerle bu eve gelmiş olmalıydı. Herkesi gözlemlemiş, benzerlik bulmaya çalışmış olmalıydı. Herkes karşısında bir aileyken, o, bu ailenin asıl ferdi olmasına rağmen bir yabancı gibi izlemişti bizi. Ceylin hakkında ne düşünüyordu bilmiyorum ama Ceylin, Feza ismini anmamızla bile rahatsız oluyordu. Rahatsız olmasının sebebi kıskançlık değildi tabii ki. Kıskanacak bir durumu asla olmamıştı. Onun yeri her zaman bu ailede ayrı olmuştu Ceylin'de bunu çok iyi biliyordu. Feza bu ailede nasıl bir yerdeyse, Ceylin de öyleydi. Gökalp de öyleydi. Ben de öyleydim. Rahatsız olmasının tek sebebi annemin, babamın ve benim çektiğimiz tüm acıları çok iyi bilmesinden kaynaklıydı. Gökalp'in hiç görmediği ablası için yas tutmasını izlemesinden kaynaklıydı. Bu yüzden Feza ismini anmak istemiyordu. Acısını hatırlatmak istemiyordu bize.
Ama karşımdaki televizyon ekranından şu sahneye baktığımda, artık gerçekten eksik olduğumuzu biliyordum. Bir yanımda annem, bir yanımda Feza, diğer yanımda da Ceylin olmalıydı. Sungur’ların üç güçlü kadını.
Bu şerefsizler kimdi bilmiyorum ama ben Feza’dan ayrı bir çalışma başlatmıştım öğrenir öğrenmez. Sonuçta bizim aileye takıntılı birileriyse, benim bulmam daha kolay olacaktı. Önce ailemin İzmir’deki çevresinden başlamıştım araştırmaya. Babamın selam bile verdiği herkes, şüpheli listeme girmişti. İzmir’de askeriyedeki tüm arkadaşlarının listesini çıkarmıştım. Çünkü şu kesindi ki, bu düşman her kimse, bizi İzmir’den tanıyan biriydi…
Sonra her şey bitince, Feza da ait olduğu bu eve gelecekti.
***
Annem mutfağa akşam yemeği hazırlığı için gitmişti. Ceylin de, ben de kendi odalarımıza çekildik. Önce uzun bir banyo yaptıktan sonra belime havluyu sararak duştan çıktım.
Telefonum çalınca boynumdaki diğer havluyu elime alıp kurulandım ve komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Gökalp görüntülü arıyordu. Hemen aramayı cevapladım.
Feza kaybolduğunda annem Gökalp’e hamileymiş. Kendileri de bilmiyormuş yeni bir gebelik olduğu için. Feza’nın telaşıyla ise düşük tehlikesi geçirince hamile olduğunu fark etmişler.
"Kaçak geminin kaptanı siz beni arar mıydınız?" diyerek telefonu açtım. Gökalp küçüklük anılarında Feza’yı hiç görmese, tanımasa da onun gölgesinde büyümüştü. Vefat eden ablasının acısını, onu tanımadan ailemizle birlikte yaşamıştı. Belki de onu ihmal etmiştik çoğu zaman, özellikle ben. Ama Ceylin’den sonra ailemiz gerçekten de toparlanıp yeniden birlik olmuştu. Acıyı da kalbimizde bastırmayı, onunla yaşamayı öğrenmiştik.
"Valla abicim aşk olsun, hiç aramıyor muyum?" dediğinde ekranda üniformasıyla karşımda duruyordu. Benim ve Feza’nın gözleri kadar açık değildi göz rengi. Gökalp’in daha çok elaya kaçıyordu. Onun gözleri her zaman hin bir parıltıyla parlardı. Çok sivri zekaydı ama aklı hep çakallığa çalışırdı. Onun da askerlik mesleğini seçmesi hepimize sürpriz olmuştu. Babam, ben ve Feza’nın aksine o Hava Harp’i seçmişti ve şu an pilot giysileriyle bana bakıyordu. Çok da yakışıklıydı hergele.
"Ulan para istemek dışında aradığın mı var it? Gören de seni hâlâ liseli sanar ama kafan hâlâ ergen gerçi senin."
"Abi ben ne yaptım şimdi ya?" dedi sitemle. Anında sırıtmaya başladım.
"Sen gel gel, ben sana yaptıracağım bir şeyler" dediğimde gözlerini sonuna kadar açarak kırılmış gibi kalbini tuttu.
"Valla saldırıyı duyunca aldım uçak biletini düşünmeden. Bak valla iptal ederim eziyet edeceksen?"
"Lan ben sana ne zaman eziyet ettim?" diye sordum.
"Hiç abi, hiiiç" dedi uzata uzata. "Alt tarafı sabahın dördünde kaldırıp içtima yaptırıyorsun, öğlene kadar… Değil mi, hiç eziyet etmiyorsun!"
"Ulan askeriyeye girdiğini öğrenince ne yapsaydım?" dedim sırtımı yatak başlığına yaslayarak. "Bir Sungur daha asker olmuş. Arkamızdan güldürelim mi? İyi eğitim alman için sana iyilik ediyordum."
"Abi benim komutanlarım canıma okuyorlar zaten. Bacaklarım savaş uçağı kaldırmaktan kötürüm olacak yakında. Ne olur sen de etme bak eve gelince öğleye kadar uyumak istiyorum."
"Sen gel de bakarız" dediğimde sessizlik oluştu. Birkaç saniye sonra Gökalp sessizliği bozdu.
"Durum nasıl? Saldırıyı kim üstlendi abi? Sıkıntılı bir durum var mı? Ortalık ne âlemde?"
"Yakalanan saldırganlar sorguya alınmıştır şimdiye" dedim iç çekerek. Şu an bu saldırının arkasında gerçekten kim olduğunu bilen ben ve Feza’ydık. Kimliğini bilmesek de onun olduğuna emindik. O, peşimizdeki pisliğin işiydi. Babam ve Ilgaz durumu bilmediği için hangi örgüt olduğunu anlamaya çalışacaklardı ama Feza’nın görüştüğü Korgeneral, babamları bir şekilde yönlendirirdi. Yani babam, bu saldırıyı kendi kızını kaçıran pisliğin yaptığını bilmiyordu. Öğrenirse nasıl tepki vereceğini düşünmek dahi istemiyordum.
"İyi siz onunla ilgilenirken ben de evin tadını çıkarıp bol bol Handan Sultan yemekleri yiyeceğim desene." Gökalp işi yine şakaya vurduktan sonra gözlerini kıstı. Ekrana odaklandı.
"Abi, senin neyin var?" diye sordu.
"Neyim varmış?" dedim anında.
"Bilmiyorum ama var sende bir şey. Vurulduktan sonra bir haller geldi sana. Sebebi ne?"
"Yok bir şey abicim, ne alaka" dedim kestirip atarak. Feza’ya söz vermiştim, kimseye söylemeyeceğim diye. Ama bu çok ağır geliyordu bana. Ailemin de onu bilmesini istiyordum artık. Ama o nasıl istiyorsa öyle olacaktı her şey bir süre.
"İyi neyse kapatıyorum. Sen ne zaman buradasın?" diye sordum. Gökalp kol saatini kontrol ettikten sonra ekrana sırıtarak döndü.
"O da sürpriz olsun abicim. Hadi kapattım," diyerek aramayı yüzüme kapattı.
Çakal ya…
***
Yatak odamda biraz kestireyim diye uzanmıştım ama gözümü açtığımda çoktan akşam olmuş, koridordan mutfağın o tanıdık cezbedici sesleri geliyordu. Hızla üzerimi giyinip salona çıktığımda, babam ve Cemal Amcayı derin bir sohbetin ortasında buldum. Ceylin de ilerideki yemek masasını hazırlamakla meşguldü.
"Ooo, günaydın uykucu!" diye seslendi Cemal Amca gür sesiyle odanın havasını doldurdu. Yüzünde birçok savaş ve kaybın üzerine çizilmiş ama hayata dair sıcak bir ışık taşıyan çizgiler vardı. Her zaman böyleydi. Boş olan sol kolunun dirseğini koltuğun kolçağına dayamıştı. Hemen yanına yürüyüp sıkıca sarıldım. Üzerinde tütün ve eski deri kokusu vardı.
"Hoş geldin amca kusura bakma, uyuyakalmışım" dedim.
"Ne kusuru oğlum?" diyerek sağ eliyle omzumu Babacan bir şekilde patpatladı. "Yaran daha iyileşmedi. Vücudun uykuyla tamir ediyordur kendini. Otur şöyle."
Babamın yanındaki koltuğa yerleştim. Babam bugünün yükünü omuzlarından tam atamamış gibi görünüyordu ama Cemal Amcanın yanında biraz olsun rahatlamıştı.
"Nasıl gidiyor sorgular?" diye sordu Cemal Amca babama, doğrudan konuya girdi. Espriyi bir kenara bıraktığında gözlerindeki keskinlik ortaya çıkardı.
Babam derin bir nefes aldı. "Karmaşık. Yakalananların çoğu bilgisiz. Para karşılığı tutulmuş örgüt hakkında hiçbir şey bilmeyen adamlar. Ama birkaç tanesi... daha eğitimli gibi. Onlar da susuyor. Ilgaz ve Feza Yüzbaşının timi üzerlerinde."
'Feza Yüzbaşı' ismi odada dolaşırken içimde her zamanki o buruk sızıyı hissettim. Babam adını söylerken sıradan bir askeri gibi bahsetmesi kanıma dokunuyordu artık. Ama kendimi tutmalıydım kardeşime söz verdiğim için.
"İşin içinde büyük balık var" diye mırıldandı Cemal Amca başıyla onaylayarak. "Hedef seçimi, zamanlama... Rastgele değil sanki. Hırdo'nun işi olabilir mi?" Boş kolunun olduğu tarafı hafifçe omuz silkerek işaret etti. "Benimkini alanlar da böyle mesaj vermeyi severdi biliyorsun. Hırdo da iki senedir sizin karargahla uğraşıyor. Bu aralar Ilgaz'a takmıştı kafayı."
Tam o sırada Ceylin salona girince sustuk. Hafif neşeli adımlarla babamın yanına gitti ve onun omzuna yaslandı. "Babacım nasılsın çok yormadın dimi kendini bugün?"
"İyiyim güzel kızım seni görünce tüm yorgunluğum geçiyor."
Cemal amca hınzırca gülümseyerek araya girdi. "Onur yav sen bu kızı nasıl evlendireceksin çok merak ediyorum."
Babamın anında yüz ifadesi değişip sinirlendirken Ceylin elini ağzına kapatarak kahkaha attı. Babam sinirli bakışlarını Ceylin'e çevirirken Ceylin hemen kendini toparlayıp omuz silkti.
"Yav Cemal söyleme şöyle şeyler sinirlerim tepeme çıkıyor. Benim kızımı alacak adam daha anasının karnından doğmadı. Kolay değil öyle."
"Aynen öyle" diyerek araya girdiğimde Cemal amca eğlenerek arkasına yaslandı ve babamla bana gülerek baktı.
"Ben göreceğim sizi de Ceylin'in seçeceği adama şimdiden acıyorum" dediğinde Ceylin bir kahkaha daha attı. Babam ona "kızım sen de gülüyor musun?" Diye sitem ederken Ceylin uzanıp babamın yanaklarını öpmeye başladı.
"Ben evlenmem babacım sizi asla bırakmam" dediğinde babam rahatlayarak ohh dedi ve Ceylin'e sarıldı. "Aferin benim akıllı kızıma gördün mü bak Cemal karıştırma ortalığı" dedi.
O esnada Zeynep Teyze de mutfaktan çıkageldi. Elinde bir sürahi suyla. "Yine evlilik mevzusu mu?" Dedi gözleri üzerimizde gezinirken.
"Cemal durmuyor ki Zeynep" dedi babam. Cemal amca keyifle sırıtırken devam etti babam. "Valla en büyük çocuk sende. İlk Ilgaz evlensin sonra Alparslan. Sonra da Gökalp var. Ceylin 60 yaşına gelene kadar yanımızda kalacak."
Zeynep teyzeyle birlikte herkes kahkaha attı. Sürahideki suyu bardaklara doldurduktan sonra Zeynep teyze "benimkinin iş zor" dedi. "Kimseyi beğenmez benim oğlan. Bu gidişle torun yüzü göremeyeceğim. Sahi o ne zaman gelir Onur? Karargahta işi çok mudur?"
Babam düşünceli bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Karargahta işi çok Zeynep sen bekleme bu gece. Yakalananları ilk sorguya bizzat o çekecek. Gelemeyebilir bu akşam yani"
Zeynep Teyze iç çekti ama şaşırmadı elbette.
Ceylin sırıtarak araya girdi. "Ben de Sibel'i de çağıracaktım akşam yemeğine! Ilgaz abimle ikisi yan yana gelsin diye düşünmüştüm. Çağırmama gerek kalmadı o zaman" dedi. Gözlerinde muzır bir ışık vardı.
O esnada annem de son tabaklarla salona girdi. "Haydi herkes sofraya! Sıcak sıcak yiyelim." Komutu verir vermez hepimiz ayağa kalktık. Mutfaktan taşan nefis kokuların kaynağına doğru ilerledik.
Sofra sıcak yemeklerin buharı ve samimiyetle doluydu. Evimizde akşam yemekleri her zaman böyle olurdu. İlk lokmalar alındıktan sonra sohbet de hız kesmeden devam etti. Zeynep Teyze Ceylin'e döndü.
"Valla Ceylin'ciğim, sen Sibel dedin ama iki senedir Ilgaz'a bu Sibel kızımı ayarlamaya çalışıyorsun. Ben de isterim evlensin artık. Sibel de iyi aile kızı, temiz kız ama... bizim Ilgaz'ın gözü görmüyor onu galiba."
Ceylin kendinden emin bir tavırla çatalını salladı. "Ben halledeceğim Zeynep Teyzem, merak etme. Yakında eveririz Ilgaz abimi! Planlarım var." Sırıtışı ciddiye alınması gereken bir komplo kurduğunu düşündürüyordu. Valla Ilgaz uğraşsındı bu kadınların radarına yeter ki ben girmeyeyim.
Zeynep Teyze düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Aslında... bu aralar Ilgaz'da bir haller var. Anlamadım ben onu."
Annem hemen atıldı merakla. "Nasıl haller şekerim?"
"Ne bileyim Handan'cığım" diye açıldı Zeynep Teyze elindeki peçeteyi katlayarak. "Sabah karargaha gitmeden önce odasından parfüm kokuları geliyor bu ara. Saçlarına daha bir özen gösteriyor sanki. Gülümsemesi bile farklı. Sürekli bir sırıtma hali var yüzünde, kendi kendine. Anlam veremedim."
Annemin gözleri parladı anında. "Kııız, aşık mı oldu bu yoksa?" diye fısıldadı tizce. Sanki büyük bir sırrı keşfetmiş gibi. Sonra aniden bana döndü. "Alparslan! Çabuk söyle! Ilgaz'ın hayatında biri mi var? Sen bilirsin her şeyi sana anlatır o sana!"
Tüm gözler, kadınların yakıcı merakıyla üzerimde toplandı. Babam ve amcam bile bakıyordu çünkü Ilgaz'ın kadınlarla işi olmazdı. Şimdiye kadar lise zamanları dışında sevgili bile yapmamıştı. Vakit ayıramıyordu işten. Ellerimi 'teslim oldum' anlamında havaya kaldırdım. "Yok yav anne, öyle bir şey olsa bana anlatırdı. Vallahi bilmiyorum."
Cidden de yoktu öyle bir şey.
"Emin misin?" diye üsteledi Zeynep Teyze. "Hiç mi bir şey sezmedin? Telefonuna falan gülümsüyor mu? Evde birkaç kere yakaladım ben o halde."
"Yok canım öyle bir şey" diye ısrarla tekrarladım. "Siz yine abartıyorsunuz bence Hepsi bu."
Zeynep Teyze anneme döndü. Kaşları kalkıktı. "Kız Handan, hani şu doktor kız vardı hatırlıyor musun? Geçen yaz... Neydi adı hahh Ayşe?"
Annem anımsamaya çalışır gibi gözlerini kırpıştırdı, sonra aydınlandı.
"Aaa, evet! Ayşe! O Devran aşiretinden bir adam rahatsız ediyormuş onu Ilgaz yardım etmişti. Köy muhtarının kızıydı. Ayy, evet! Çok güzel terbiyeli bir kızdı. Acaba... aralarında bir şey mi var?"
"Olabilir" diye atıldı Ceylin heyecanla. "Ilgaz abi böyle 'kurtarıcı' rolleri sever! Belki de ondan etkilenmiştir! Öyleyse ben ona yoğunlaşırım."
"Kızz yemekten sonra olan yapalım çağıralım şu Ayşe'yi bize. Ağzını arayalım bakalım" Zeynep teyze annem ve Ceylin kafa kafaya verdiğinde iç çekerek önüme döndüm.
Sohbet Ilgaz'ın gizemli (ve büyük olasılıkla var olmayan) aşk hayatı etrafında dönmeye devam etti. Ben arada bir gülümseyip onaylamasam da, zihnim hep başka yerdeydi. Sofranın sıcaklığı, yemeklerin lezzeti, bu güvenli aile tablosu... Hepsi mükemmeldi. Ama ben, bir parçasının eksik olduğunu biliyordum. Keşke diye geçirdim içimden, kaşığımla pilavımla oynarken. Keşke şu anda burada, bizimle birlikte, bu sıcaklığı hak ettiği kadar hissedebilseydi. Keşke Feza da sofrada olsaydı.
Sonra bir fırsatını bulup babama döndüm. "Baba, ya İzmir'deki bir arkadaşın vardı Hasan. İstihbarattan. Ne oldu ona, hâlâ görüşüyor musun?"
Babam şaşırmış gibi baktı. Bu soruyu neden şimdi sorduğumu anlayamamıştı. "Hasan mı?" Dedi Cemal amcaya bakarak. Cemal amca da hatırlamaya çalışır gibi gözlerini kısmıştı. Sonra da hatırlamış olmalı ki "haa şu Hasan" dedi. Babam, "nereden çıktı Hasan? Ne yapacaksın onu oğlum?"
"Yok aklıma geldi de," dedim omuz silkerek, fazla önemsemiyormuş gibi görünmeye çalışarak. "MİT'e mi geçmişti o?"
"Evet, evet sonra oradaydı" diye onayladı babam bir lokma aldıktan sonra. "Ama sonra iletişimimiz koptu. Yurt dışında görevleri başladı onun. Mesafe ister istemez giriyor tabi."
Ceylin hemen şakayla araya girdi. Bir annemlere bir bana yetiyordu valla. Kaşığını bana doğru sallayarak. "Hayırdır abi? MİT'te mi gözün? İş mi değiştiriyorsun?" Diye takıldı.
Gülümseyerek karşılık verdim. "He he abicim MİT'e diktim gözü. FBI CIA hepsinde gözüm. Sen de beni ele verirsin zaten bu çeneyle girdiğim an"
"Abime yakışır!" diye kahkaha attı Ceylin göz kırparak. "Valla ele vermem abimi de iyi hava atarım. MİT'li abi kimde var?"
Sohbet yeniden hafiflerken yemek devam etti. Ama ben babamın "iletişimimiz koptu" sözlerini zihnimde evirip çeviriyordum. Hasan'ı elemeliydim biraz araştırıp. İzmir'den başlayacak olan sessiz araştırmamda her kapıyı çalmalıydım. Babamın selam dahi verdiği herkes radarıma girmişri. Bu sıcak güvenli akşam yemeğinin altında, sofranın hiçbir üyesinin haberdar olmadığı bir savaşın planlarını yapıyordum. Ve en çok da, o savaşı veren, bu sofrada bir hayalet gibi var olan kız kardeşimi düşünüyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |