
Bu da geçen haftanın telafi bölümü canlar♥️
***
Soğuğun altında bahçede dimdik duruyordum. Son bir saattir gözlerimi dört açmış en ufak bir kıpırtıya bile tetikte bakıyordum. Sonra arka bahçeye giden taşlı yolun kıvrımında bir gölge seçtim. Tüm bedenim gerilip reflekslerim tetiğe geçti. Ama gölge yaklaşıp şekillenince az önce o yöne doğru düşünceli adımlarla ilerleyen Albay olduğunu fark ettim. Duruşumu hafif gevşettim ama yine de tamamen salmadım. Albay adeta ayakları yere sürterek, önüne bakarak, bitkin ve ağır adımlarla yanımdan geçip gitti. Kafasını kaldırıp bana bir bakış bile atmadı. Sanki ben bahçedeki bir heykel kadar ilgisizdim onun dünyasında. Ki öyleydim.
Evin kapısının tam karşısında duruyordum ben. Albay evin kapısını açtığı an içerinin o sıcak, gürültülü ve yuva kokan atmosferi dışarı sızdı. Kulağıma içeriden gelen kaşık çatal sesleri doldu. Gökalp olduğunu anladığım sesin yüksek sesli konuşmaları, arkasından Ceylin’in "Ya abi, of ya!" diyen o nazlı ama samimi sitemi yükseldi. Kapı kapanmaya yakınken Handan Hanım’ın "kızım senin için yaptım çok solgun yüzün ye şunu da kendine gel" diye azarlayan sesi ile kapı tamamen kapandı.
Sessizlik ve soğuk geri geldi.
O anda en olmayacak saçma ve aptal bir şey oldu.
Ben, Feza Duman; günlerce açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, en zorlu koşullarda bile banamısın demeyen o çelikten bedenim kontrolüm dışında bir tepki verdi. Midem sessizliği bölen aptalca bir gurultuyla isyan etti.
Kahvaltı yapmamıştım. Dün akşam da yemek yememiştim. Hatta en son ne zaman yemek yediğimi hatırlamıyordum. Sabah da Kerem'in uyarısını dinlemeden ağzıma iki lokma atmamış, gözümü açar açmaz nöbet değişimi için evden çıkmıştım.
Hafifçe boğazımı temizledim, bakışlarımı suçlu bir çocuk gibi etrafta gezdirdim. Çok şükür ki çevredeki askerler bu sesi duymamıştı. Dilimle kurumuş dudaklarımı ıslattım, evin kapısına takılı kalan özlem dolu bakışlarımı geri çektim. Silahımı kavrayıp yeniden görevimin soğuk ciddiyetine büründüm.
***
Zaman kış güneşinin altında ağır ağır akıyordu. İki saat daha geçmişti. Timimden kimse aramamıştı büyük ihtimalle hepsi dinlenmek için eve geçmişti. Dün gece ben uyumuştum onların aksine. Ilgaz da büyük ihtimalle işini bitirip evine gitmiştir. Hâlâ beni aramamıştı bir de. Belki de hâlâ işi bitmemişti.
Üçüncü saatin yarısına geldiğimde soğuk artık bedenimi uyuşturmaya başlamıştı. Hissetmiyordum ama ayaklarımın kanlanması için küçük voltalar atmaya başladım. Askerler saat başı yanıma gelip kısa raporlar veriyorlardı. Her şey yolundaydı.
Derken dış kapı aniden açıldı. Alparslan’ı gördüğüm an omuzlarımı dikleştirdim. Beni bahçede görünce gözleri şaşkınlıkla büyüdü, sanki burada olmam imkânsız bir şeymiş gibi bakıyordu. Belli ki nöbet listesinden haberi yoktu.
Kapıyı arkasından çarparak çıktı. Üstünde mont yoktu, ayağında ne bir ayakkabı ne de bir terlik... Sadece çoraplarıyla bana doğru fırladı. Hızla yanıma gelip hiç beklemediğim bir anda elini kaldırarak yanağıma yasladı. Avucunun sıcaklığı donmuş tenimde elektrik çarpması etkisi yarattı. Ne tepki vereceğimi şaşırmış bir halde etraftaki askerler görüyor mu diye gözlerimi kaçırıp kaçamak bakışlar attım.
"Abim sen burada olduğunu neden söylemedin bana?" dedi o yeşil gözlerini hüzün ve mahcubiyetle yüzüme dikerek. "Ben ekibin başında başkası var sanıyordum."
Sesimdeki buzdan kaleleri yıkmadan cevap verdim: "Bilsen ne değişirdi, anlamadım?"
Sıkıntılı bir nefes verip bakışlarını bahçenin köşelerinde gezdirdi ve tekrar bana döndü.
"Gel içeride bekle, donmuşsun. Ben daha yeni uyandım, senin burada olduğunu bilsem seni kapıda mı bekletirim?"
"Fark etmez," dedim sesimi kısarak, ama o mesafeli tonu koruyarak. Çenemi dikleştirdim. "Görevim sonuçta."
"Feza..." dedi, sesi öyle bir kırıldı ki, bir an kendimi suçlu hissettim. Gözleri yalvarıyordu. "Hadi abim, gel bir çay iç içeride. Askerlere de hazırlarız şimdi zaten. Hem Cemal amcayı da görmüş olursun, yaralandı ya... Bak durumu iyi artık, ona da geçmiş olsun dersin belki."
İçimdeki karmaşayı bastırmaya çalışarak, "Cemal amcanla bir ilgim ve muhabbetim yok ki" dedim. Alparslan’ın o çocuksu, masum yalvarışları karşısında sinirle nefesimi dışarı verdim. "Bak Alparslan. Benim senin ailenle bir ilgim yok şu an farkındasın. Burada sadece görevimi yapıyorum. Şu iş bitene kadar da ailene tek bir kelime etmeyeceğim. Ben şu an sizin için bir yabancıyım, ona göre davranıyorum sen de öyle davran."
"Feza, yapma kardeşim," diyerek bileğimi tuttu. Dokunuşu canımı yakmıyordu ama kalbimi sızlatıyordu. Bir gören olur diye hemen kolumu geri çektim.
"İçim rahat etmiyor sen burada böyle beklerken" dedi kararlı bir tavırla. Ellerini gri eşofmanının ceplerine sokup yanımda hazır ola geçti. "Sen gelmiyorsan ben de burada beklerim o zaman."
Karşımdaki boşluğa bakarken dişlerimin arasından tısladım: "Saçmalıyorsun şu an."
"Sana gel diyorum, gelmiyorsun. Sen bilirsin."
"Offf" dedim bıkkın bir nefes verirken. Etrafta nöbet tutan birkaç askerin meraklı bakışlarını üzerimizde hissetmiştim. Kesin yanlış anlayacaklardı adam montsuz ayakkabısız yanımda dikiliyordu. Ne bilsinler öz abim olduğunu..
"İyi tamam ama geçmiş olsun dileyip görev yerime geri dönerim." Dedim bıkkınlıkla.
Alparslan’ın yüzünde anında güneşler açıp sırıtmaya başladı. "Ee, buna da şükür. Maşallah, aynı baba tarafı... Katır inadı var sende de bizim gibi. Ama ben o inadın şifresini çözdüm sülale sayesinde yani bana sökmez haberin olsun. Gel hadi için ısınsın içeride. Sonra seni sık sık içeri çağırmanın yolunu nasılsa bulurum ben."
"Alparslan beni zorlama. Bir kere tamam dedik ama başka gelmem evinize. İstersen çıplak beklersin burada banane."
"Tamam tamam hmm hmm" dedi yalandan. Hemen arkasını dönerek eve yürümeye başladı. İstemeye istemeye peşine düştüm. Ellerimi montumun cebinden çekmeden arkasından yürümeye başlarken kulağımdaki kulaklığı aktifleştirip nöbet ekibine seslendim.
"Beş dakikalığına eve giriyorum. Hasan komuta sende gözünüzü dört açın."
"Emredersiniz" sesleri gelirken kulaklığımı kapattım.
Alparslan'ın peşinden açık kapıdan girdiğim an ayaklarım geri geri gidiyordu yalan yok. Ama ister istemez kalbim pır pır ediyordu. Beni tuhaf bir heyecan sarıyordu. Koridorda Handan Hanım’la burun buruna geldik. Bakışları önce bana, sonra oğlunun halini görünce dehşetle Alparslan’a kaydı.
"Oğlum! Sen bu halde mi dışarı çıktın?" Alparslan'a kızarken Alparslan muzur bir tavıra bürünerek annesine göz kırptı. "Bir şey olmaz anne bir alışamadın sende büyüdüğüme" dedi.
"Valla baban bir, sen iki! Hasta olunca çocuk gibi ağlıyorsunuz, elinizi kaldıracak haliniz olmuyor. Peşinizde dört dönen ben oluyorum! Tüm çocuklarım aynı zaten ." Handan Hanım saydırırken Alparslan eğilip kadının yanağına koca bir öpücük kondurdu. O an annesinin yüzündeki o sert ifade yumuşayıverdi. Öpücüğü alan kadın sakinleşirken gözleri yeniden bana kaydı.
"Anne Feza geldi onun önünde söyleme şunları bak. Karizmayı çizdirdin."
Alparslan'ın benim için samimi konuşması hakkında ne düşüneceğimi bilememiştim. Yüzbaşı dememişti direkt Feza geldi demişti ve o an Handan hanımın yüzündeki değişim gözle görülür hale gelmişti ama kendini hemen toparlamıştı.
"Ayy deli oğlum akıl mı bıraktın. Yüzbaşı kızım hoşgeldin. Kusura bakma kaç yaşına da gelseler de evlat işte... Hasta olacaklar diye hâlâ ödüm kopuyor."
Dudaklarıma sahte bir gülümseme yerleştirdim. Alparslan yüzümdeki samimi gülümsemeyi görünce anında keyfi yerine gelip rahatladı. Ama bilmediği bu gülümsemem çok ustaca tasarlanmış bir taklitti. Gerçek değildi. Ve kimse anlamazdı Kaya abimden başka.
Çünkü şu an kalbime kocaman bir cam parçası batıyormuş gibi hissediyordum. Çünkü ben hasta olma lüksüne hiçbir zaman sahip olmamıştım. Hiçbir yaşımda. Çünkü ben hasta olsam da Kaya abimi üzmemek için hiç yatağa düşmemiştim.
Çünkü ben kendi hastalıklarımı her zaman kendim iyileştirmiştim...
"Yaa öyledir tabii" dedim Handan hanıma tebessüme devam ederken. Ardından böyle mal mal kapıda kalmış gibi hissedip geliş nedenimi açıkladım.
"Cemal beye geçmiş olsun demek istedim. Kusura bakmayın habersiz gelmiş bulundum."
"Ben çağırdım" diye araya girdi Alparslan. "Gel Feza bu taraftan. İhtiyaçların için lavaboyu da istediğin zaman kullanabilirsin o da şurası" diyerek karşıdaki kapıyı işaret etti. Ne yemek yediğim ne de su içtiğim için hiç tuvalet ihtiyacım gelmemişti ki.
"Aa tabi tabii sen kullan lavaboyu. Alparslan sen göster asker kıza. Ben de Ceylin'e bakayım kahvaltı doğru düzgün yapmadı ya aklım kalmıştı."
Handan hanım arkasını dönüp merdivenlere yürürken arkasından bakakaldım. Alparslan hemen görüş açıma girip sabah Kaya abimin yaptığı gibi ellerini omuzlarıma koyup beni içeriye yönlendirdi.
"Kimse yokken rahat rahat kullan lavaboyu ben bekliyorum burada" diyerek beni içeriye yolladı. İtiraz edemeden banyonun kapısını açıp içeri girdim.
Önce aynadaki aksime bir süre baktım. Ardından bir daha fırsat bulamam diye kemerimi çözüp tuvalet ihtiyacımı giderdim. Musluğa yönelip açtım ve ellerimi yıkadıktan sonra yüzüme birkaç kez su çarptım. Yeniden aynaya baktığımda derin bir nefes aldım. "Sakın" diye fısıldadım kendime. "Sakın kalbini yumuşatma kızım yoksa üzülürsün" diye fısıldadım kendi kendime. "Sakın etkilenme hareketlerinden. Senin kim olduğunu hiçbiri bilmiyor. Bilseler Alparslan gibi davranırlar sana belki de. Üstüne alınma her şeyi Feza..."
Yeniden derin bir nefes alıp kulaklığımı aktifleştirdim. Birkaç konuşma dönüyordu dışarıdaki askerler arasında. Asayiş berkameldi anlaşılan. Toparlanıp lavabonun kapısını açıp çıktığımda Alparslan bıraktığım yerde beni bekliyordu. Beni gördüğü an gözleri ışıldadı.
"Gel hadi"
"Çok kalamam dışarıda olmam lazım biliyorsun" diyerek peşinden yürümeye başladım. Bakışlarımı daha önce sadece mutfağına kadar girdiğim evde çok gezdirmemeye çalışarak.
"On dakikadan bir şey olmaz. Dışarıda 7 asker var zaten."
Bir odanın kapısının önünde durdu. Kapı aralıktı ve içeriden alçak sesli bir konuşma geliyordu. Albay’ın sesini net duyabiliyordum.
Alparslan direkt kapıyı açtı ve benim geçmemi bekledi. Kendimi son derece alakasız ve gerilmiş hissediyordum. İçeriden gelen sesler kesildi. Adımımı atarak kapıdan içeri girdim.
Yatakta Cemal bey uzanıyordu. Omzu sargıdaydı. Kesik olan elinin olduğu omzundan vurulmuştu. Gömleğinin kolu eli olmadığı için boşlukta bitiyordu. Diğer eliyle ise cam bardakta bir çay tutuyordu. Tam karşısına albay çay içerek oturuyordu. Bir de albayın yanında Gökalp vardı. Benim aslında erkek kardeşim olan Gökalp. Bu hissettiğim duygular çok yeni ama çok yabancıydı bana. Duygularımı bastırmak gerçekten çok zordu.
"Selamın aleyküm" dedim ortama dan diye daldığım için. Hep Alparslan'ın yüzünden. Cemal bey gülümseyerek bana bakarken kafasını eğerek "oooo aleyküm selam yüzbaşım. Hoş geldiniz" dedi. Albayın olduğu ortama selamun aleyküm denilerek girilir miydi ya ben ne saçmalıyordum? Ama beni bozmadı. Aleyküm selam dedi o da kafasını sallayarak ardından ilgisini benden çekerek elindeki çay bardağına baktı. Neden ilgi gösterecekti ki sanki?
Gökalp ise parıl parıl parlayan, zeka kıvılcımlarının bir bakışla bile seçildiği ela gözleriyle bir bana bir abisi Alparslan'a bakıyordu. Ne düşünüyordu bilmiyorum ama aklında bir şeyler döndüğünü anlamak için onu tanımaya gerek yoktu. Yüzüne bakınca duyguları hemen belli olan insalardandı. Ama bu askeriyede dezavantaj bir durumdu tabii.
"Geçmiş olsun demek istedim" dedim yeniden Cemal beye dönüp. "Aklınız kalmasın evin etrafında kuş uçurmuyoruz. Gönül rahatlığıyla oturabilirsiniz yani."
Benim buradan çıkmam lazımdı çünkü cidden çok saçmalıyordum şu an. Gereksiz bir heyecan yapmıştım. Özellikle Gökalp'in aklımı okuyormuş gibi olan bakışları beni germişti biraz.
"Yav yüzbaşı hanım kızım siz o uçan kuşu da vurursunuz animAllah. Bir şeyim de yok benim zamanında daha beterlerini gördük. Ufak bir sıyrık sadece. Sağolasın. Geçti gitti.""
Daha diyecek bir şey kalmamıştı bence. Sadece kafamı sallayarak albaya baktım ama o bana değil önündeki sehbanın desenlerine bakıyordu düşünceli bir şekilde. Yeniden Cemal beye dönerek "iyi istirahatler o zaman" dedim.
Adam kafasını sallarken arkamı döndüm ve kaçar adımlarla Alparslan ağzını dahi açamadan odadan çıktım. Ardından hızla koridorda yürümeye başlayarak dış kapıya geldim. Alparslan "Feza!" Diye seslenip peşime düşerken onu duymuyormuş gibi ayakkabılarımı giyerek dışarı çıktım.
Tabii ki peşimden geldi. Ben nöbet yerime döndüğümde "beklesene be abicim" diyordu yüksek yüksek sesle. Hemen gözlerimi büyütüp ona ters ters baktım. O da hatasını anlayarak ofladı ve arkasını kontrol etti. Ve dış kapının önünde durmuş düşünceli bir şekilde bize bakan Gökalp'i gördü.
Alparslan yeniden bana dönüp yanıma kadar yürüdü. Yok Alparslan varken ben bu evde nöbet falan tutamazdım. O istiyordu ki bir anda ben kim olduğumu açıklayayım ailelerine karışayım ama düşündüğü gibi değildi hiçbir şey. Ben bunu açıkladığım an ne tepki vereceklerini bile bilmiyordum ki. Cesedimi görmüştü bu insanlar. Öldüğüme çok eminlerdi. Büyük ihtimalle ilk başta bana inanmayacak DNA testi falan isteyeceklerdi. E bir de işin Ceylin boyutu vardı. O kesinlikle istemeyecekti beni. Aile de iki arada kalacaktı. Hatta belki de ben fazla iyimser davranıyordum şu an iki arada kalacak bir duruma bile girmeden Ceylin'i kırmayıp benimle görüşmek istemeyeceklerdi belki de.
Kendime asla umut vermeyecektim bu konuda zaten ben. Çünkü umut edersem sonrasında daha çok üzülürdüm. Ama her kötü sona kendimi hazırlarsam benim için daha hayırlı olacaktı.
"Alparslan ne yapıyorsun?" Diye fısıldadım. "Bak kardeşin bakıyor dikkat çektin. Belli ediyorsun resmen. Ya da çok daha kötü bir yanlış anlaşılma yaratacaksın. Bırak da işimi yapayım evine geçsene artık."
"Offf içim rahat etmiyor Feza" dedi fısıldayarak. O da ben de fısıldıyorduk. Gökalp ise kapıyı açmış, kollarını kavuşturmuş analiz eder gibi doğrudan bize bakıyordu. Daha doğrusu film izler gibi bakıyordu.
"O niye öyle bakıyor" dedim Alparslan'dan gözlerimi çekmeden.
Omuz silkti. "Dayaklık o boşver şimdi. Ben sana tost yapayım mı? Çay da getireyim yanında. Acıktın mı sen?"
"Yeni yedim ben" dedim gitsin diye. "Hem askerlere çay yollasan fena olmaz. Özellikle bana yapma."
"Annem ayarlamıştır onlara. Ben sana kendim getireyim şeker kullanıyor musun? Çayı nasıl içersin peki?"
Dilimi dişlerimde sinirle gezdirdim. Alparslan çok soğuk ve sert duruyordu ilk başta ama anlamıştım ki bu ailenin en sıcakkanlısı Alparslan'dı. Gökalp ise muzur ama zekisiydi belli ki. Daha fena olan oydu bence.
Galiba ben de fevri ve gözü kara olanıydım.
"Tamam getir çay" dedim yanımdan gitsin diye. Herkesin dikkatini çekiyorduk artık. "Şekersiz ve demli içerim ben."
"Babaannemizin bir çay tarifi var annem hep öyle demler çayı. Hepimiz ezbere biliriz o tarifi. Bakalım beğenecek misin çok merak ediyorum. Bizim ailede herkes bayılır."
Cevabımı beklemeden arkasını dönerek sırıtarak eve yürüdü. Allah aşkına çay işte ne kadar farklı bir tarif olabilirdi? Resmen bana çay getirmek için bahaneler bulup duruyordu şu an.
Bakışlarımı Alparslan'ın sırtından kapıda durmuş bize bakmaya devam eden Gökalp'e çevirdim. Benimle göz göze geldikten sonra bakışlarını abisine çevirdi sinsice sırıtarak.
Alparslan onun yanına geldiği an elini kaldırıp kafasına pat diye patlattı. Beklemediğim için kaşlarım anında havaya kalktı. Gökalp anında ağzını açarak ağlayacak gibi bir ifadeyle"ne var yaaa" diye bağırdı. Bir de ensesini tutuyordu darbe aldığı yeri. Ama Alparslan ayağını kaldırarak poposuna tekmeyi de koyunca ağzıödan bir anda kocaman bir kahkaha kaçtı.
Kendime ben bile inanamazken hemen elimi ağzıma kapatarak kahkahamı önledim. Hiç beklemiyordum ve bir anda bana çok samimi ve komik gelmişti o hareketi. Gökalp'in de söyleme söylene sözünü dinleyip eve girmesi içimi eritmişti ne yalan söyleyeyim. Alparslan bana bakarak havalı bir şekilde göz kırptıktan sonra eve geri girdi.
Ama dış kapıyı kapatmamıştı. Evi soğutma pahasına aralık bırakmıştı. Yüzümdeki o emanet tebessüm aralık kapıya bakarken yavaş yavaş silindi. Yerini ağır, dumanlı bir hüzne bıraktı. O aralıktan sızan ev kokusu aslında bana ait olmayan bir dünyanın parıltısıydı. Ben o kapının dışında kalmaya mahkûm edilen, kendi hikâyesinde bile yabancı olan taraftım...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |