
Zaman yeniden akmaya başladığında ilk hareket Alparslan'dan geldi. Sanki bir rüyadan uyanır gibi, yavaşça içeri adım attı. Kaya tedirgin bir şekilde kenara çekildi, silahını indirmiş ama tamamen de kaldırmamıştı. Odadaki diğerleri de donup kalmış heykeller gibiydi.
Alparslan'ın bakışları hâlâ bana kenetliydi. Yüzümde gezinen o arayış dolu ifade, yavaş yavaş yerini sarsıcı bir kesinliğe bırakıyordu. Soluk dudakları hafifçe aralandı. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyor gibi sürekli yutkunuyordu.
Sonra ani bir kararla içeriye girdi. Tam karşımda durdu. Gözlerini benden ayırmadan sol elini uzattı. Hareketi o kadar beklenmedikti ki geri çekilmeyi düşündüm ama ayaklarım yere mıhlanmış gibiydi. Parmak uçları, hışırtılı bir nefes sesi eşliğinde kazağımın kolunu, tam izimin olduğu yeri bulup hafifçe okşadı.
Dokunuşu bir hayaletin teması kadar hafif ama içimde bıraktığı yanık kadar sıcaktı. Kalbimdeki sönmeyen volkan bu dokunuşla infilak etti.
"Bu..." diye fısıldadı. Sesi kırık, adeta parçalanmış gibiydi. "Bu iz... O gün... Şöminedeki maşa..."
Gözleri buğulandı, gözlerimiz buğulandı. Ama onun gözlerinde başka duygular da vardı; yılların acısı, suçluluğu ve şimdi de inanılmaz bir umut parlıyordu.
"Sen..." Kelime boğazında tıkandı kaldı. Devamı gelemeyecek sandım ama yutkunup devam etti. "Sen... Feza'sın değil mi? Benim küçük kardeşimsin."
Kaya'nın hareketi odadaki tek hareketti. Ayağıyla açık kapıyı kapatmıştı. Ersin ve Uğur geri çekilip salonun kapısına doğru gerilerken Kerem orada durmaya devam etti. Sessiz destekleri etrafımdaki kale gibiydi. Her zaman olduğu gibi...
İtiraf etmek belki de her şeyi değiştirecekti. Bundan sonra hayatımız asla eskisi gibi olmayacaktı. Onun bu kırık haline, o umut dolu bakışlarına 'hayır' diyemezdim. Yalan söyleyemezdim. O anlamıştı. Ölü sandığı, toprağa gömdüğü kardeşi olduğumu anlamıştı. Bunu kim anlar ki? Hangi insan anlayabilirdi? Sadece tek bir izle bunu anlamıştı! Gözlerimin içine bakmış ve bana bunun doğruluğunu soruyordu şu an. Ama soru gibi değildi tınısı. Doğru bildiği şeyi onaylamamı ister gibiydi...
Gözlerimde biriken yaşları zorla geri iterek omuzlarımın bütün yükünü tek bir eyleme bıraktım.
Yavaşça başımı salladım. Evet anlamında.
O an sanki bir baraj yıkıldı. Alparslan'ın yüzündeki o gergin, acılı ifade aniden çözüldü. Ağzından derin, boğuk bir hıçkırık kaçtı. Gözyaşları sanki yıllardır tutulan bir sel gibi yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Göz bebekleri iki gözüm arasında hızla gidip geliyordu.
"Allah'ım..." kelimesi dudaklarından bir nefes gibi hışırtıyla süzüldü. Bu bir inancın sesi değil, katlanılmaz bir şokun ve mucizenin aynı anda dilden dökülüşüydü sanki. "Feza!..."
Sonra ani bir hareketle bana sarıldı. Öyle seri ve sıkıydı ki hareketi gözlerimde tuttuğum yaşlar anında akmaya başladı. Sımsıkı bir kuvvetle, sanki bırakmak istemezcesine sarıldı bana. Kapalı gözlerimi açtığımda Kaya ile göz göze geldim. Yüzü buruk olsa da gözlerinde parlayan bir ifade vardı. O ifadeyi çok iyi biliyordum. Ağlarken Kaya'ya gülümsedim ve yanlarda sarkık duran kollarımı kaldırdım. Alparslan'a sardım.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" Alparslan'ın fısıltısı kulağıma vurduğunda Kerem ve Kaya işaretleşerek holden ayrıldılar. İkisi de salona doğru yönelip, Ersin ve Uğur'u da alarak kayboldu.
Alparslan'la yalnız kaldığımızda burnumu çekerek ondan ayrılmaya çalıştım ama beni bırakmadı. Üstelemeden biraz daha sarılmasına izin verdim. Öyle büyük bir şefkatle sarılıyordu ki bana ben bu duyguyu sadece Kaya'nın yanında hissetmiştim bugüne dek.
Bu güne dek!...
"Her şeyi anlat abim" dedi benden ayrıldı. Gözlerime baktı ama kollarımdan tutmaya devam etti. Gözleri sürekli yüzümde geziniyordu. Her bir milimimi yeniden tanımak ister gibiydi. "Her şeyi anlat bana. Bunca yıl neredeydin? Neden gelmedin? Neden seni bulamadık, her şeyi bilmek istiyorum, abim."
Abim!...
Elimi kaldırıp akan iki damla gözyaşımı sildim. Kimse olmadığını bilmeme rağmen kafamı çevirip salonun kapısını kontrol ettim. İçeride derin bir sessizlik vardı. Yeniden Alparslan'a döndüğümde benimle aynı tonlardaki ela irislere bakakaldım. O kadar yakındık ki gözlerindeki o kırık ama şimdi umutla parlayan ışığı net görebiliyordum.
"Çok uzun hikaye" diyebildim. Burada böyle ayaküstü ne anlatabilirdim ki? Hikayenin her bir parçası kan revan içindeydi. "Ben de yeni öğrendim. Ailem hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yıllardır da sizi arıyordum."
Son cümlem Alparslan'ın yüz ifadesini değiştirdi. Daha yıkılmış, daha perişan bir hale getirdi. Sol kolumdaki elini çekip kendi yüzüne kapattı elini. Yanakları ve burnu kıpkırmızı olmuştu. Elini yüzüne kapatıp ağlarken gözlerimden akan yaşları tutamıyordum ben de. Diğer eli ise beni hiç bırakmıyordu. Üstelik o kolu yaralı olandı.
"Sen hastaneden nasıl çıktın? Gel odaya geçelim. Otur dinlen" dedim kısık sesle. Ben ki Feza Duman, ilk kez sesim bu kadar kısık çıkıyordu. İlk kez ne söyleyeceğimi de ne düşüneceğimi de bilemiyordum. Onun bu halini görmek benim de içimdeki barajı tamamen yıkmıştı. Gözyaşlarım artık bir sel olup akıyordu. Sessizce onun yıkılışını izlerken, kendi düşüncelerim de altüst oluyordu. Ben, Feza Duman, yıllarca hep aynı senaryoyla avutmuştum kendimi: Ailem beni istememişti. Belki fakirlikten, belki başka sebeplerden, bir yetimhanenin kapısına bırakmışlardı beni. 'İstenmeyen çocuk' etiketi ruhuma kazınmıştı. En iyi ihtimalle bakamayacak kadar zor durumdaydılar diye düşünür, kendimi öyle avuturdum. Aslında onlarla yüzleştiğimde yılların birikmiş nefretini kusmayı hayal etmiştim.
Ama bu... Bu asla hesaba katmadığım bir senaryoydu. Onlar beni ölü sanıyordu. Benim kaybım, hayatlarında kapanmayan bir yaraydı. Bu gerçek, tüm nefretimi, tüm öfkemi yerle bir etmişti. Bu durumla karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi ki.
O elini yüzüne kapatmış ağlarken koluna dokundum. Temasımla gözyaşlarını silerek elini yüzünden çekti. Kıpkırmızı suratına bakarken Kaya'nın yanda kalan odasını işaret ettim. O kadar yorgun ve bitkindi ki ayakta durmakta zorlanıyordu. Onu daha fazla ayakta tutmak kalbime daha fazla acı yüklüyordu. Yavaşça Kaya'nın odasına doğru yönelttim.
Konuşmadan oraya yönlenirken temasımızı ayırmadan peşimden geldi. Odaya girdiğimizde etrafa göz atmaya başladı. Duvarlardaki resimler... Kaya benimle olan her yaştan, her şehirden ve her anıdan beş tane karışık resmimizi asmıştı. Daha çok resmimiz vardı albümde sakladığımız ama bu resimler, bizim paylaştığımız hayatın kanıtıydı. Büyük ihtimalle diğerlerini asmak için vakit bulamamıştı temizlik yapmaktan.
Alparslan'ın gözleri resimlere takıldı, omuzları çöktü. Belli ki benim yıllardır başka bir hayatın içinde var olduğumu idrak etmeye çalışıyordu.
Kapıyı ardımızdan kapatırken yatağa doğru yürüdüm. Alparslan da beni takip ederek benimle birlikte yatağa oturdu. Aramızdaki mesafe yirmi yılı aşkın bir boşluğun mesafesiydi.
Bakışları yeniden bana dönerken ben dolu gözlerimle ona bakıyordum.
Titreyen elleriyle yüzümü avuçladı, avuçlarının sıcaklığı tenimde yanıyordu. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşı başparmağının ucuyla usulca sildi. Dokunuşu o kadar narin, o kadar kırılgandı ki sanki elle temas etse paramparça olacak bir rüyaya dokunuyordu.
"Nasıl?" diye sordu. Sesi hâlâ titriyordu. Şaşkınlık ve yoğun bir duygu yüküyle boğuk çıkıyordu. "Nasıl hayatta kaldın? Hepimiz... Hepimiz seni kaybettiğimizi sandık. Yangın sırasında eve geri koşmuştun. Ama cesedin evden çıkmadı! Neler oldu Feza?..."
Gözlerimi ondan kaçıramıyordum. Bu adam benim kanımdandı. Etimdi. Yıllarca yokluğumla yaşamış, ölümümün acısıyla kemirilmişti.
Ama acımasız gerçek şuydu ki ben onu tanımıyordum. Onun bana baktığı gibi o derin, o yıllara yayılmış bir özlem ve sevgiyle bakamıyordum ona. Evet, içimde bir yerlerde tanımlayamadığım, yeni ve yabancı bir acı, bir kanama vardı. Ama hissetmem gereken o yoğun duygular... Sanırım ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum.
"Bilmiyorum" dediğimde kaşları havaya kalktı. Elini indirirken yüzü buruştu ama hemen toparladı. Kolu acımış olmalıydı. Anında kalbim sızlarken derin bir nefes aldım. Biri bana deseydi ki hiç tanımadığın hatta yeni tanıştığın bir adama böyle şefkat ve özlem besleyeceksin diye, hayatta inanmazdım. Hayatta...
"Hayatıma dair ilk anım o yetimhaneye bırakıldığım güne ait." Gözleri şokla açılırken kafamı sallayarak devam ettim. "Kendime geldiğimde tir tir titriyordum. Çok açtım. Ağzım kurumuştu. Bir yerim ağrıyordu ama neresi anlamıyordum. Anne diye bağırıyordum. Ama annem kim bilmiyordum. Ben kimim bilmiyordum. Nerede olduğumu da bilmiyordum. Sadece korku vardı. Saf, katıksız bir korku. Karanlık bir sokaktaydım. Büzüşmüş bir halde kaldırımda oturuyordum. Karşımda kocaman bir bina vardı. Bahçe duvarları gökyüzüne kadar uzanıyor gibi gelmişti bana. Çok korkuyordum. Sonra bir düdük sesi duydum. Kalkıp kaçmaya çalıştım ama ayaklarımı hissetmiyordum."
Alparslan gözleri kocaman açılmış, nefesini tutmuş beni dinliyordu. Burnumu çekerek anlatmaya devam ettim. Şu an hayatta hiçbir şeyden korkmayan biriydim ama o anıyı hatırlayınca kalbim yeniden o ilkel, çocuksu korkuyla doluyordu. O anım, zihnimdeki en karanlık nokta, kişisel şeytanımdı.
"Ayak sesleri duydum. Bana doğru geliyorlardı. Sonra elinde fener olan bir adam belirdi. Korkudan öleceğimi sanmıştım. Arkasını dönüp, 'Burada bir uşak var!' diye bağırdı. Birkaç kişi daha geldi ardından. Meğerse karşımdaki bina yetimhaneymiş. O adamlar da güvenlik görevlisiymiş."
"Hangi şehirde?"
Buruk bir tebessümle yanıt verdim. "Trabzon" dedim. "Kendimi ilk orada hatırlıyorum. Öncesi yok."
Alparslan'ın kaşları çatılırken derince yutkundu. Sonra iç çekerek kafasını tavana kaldırdı. Gözlerini hızlı hızlı kırpıştırıyor, ağlamamak için kendini zorluyordu.
"Orada ne işin vardı?" diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz kadar hafifti ama her hecesi yüreğime işliyordu. "Biz İzmir'de yaşıyorduk o zaman."
Omuzlarımı bir kaldırıp indirdim. Başımı öne eğip, birbirine kenetlenmiş parmaklarıma baktım. Bu kadar mesafe?... Onlardan çok uzağa götürmüşlerdi beni.
"İsmimi dahi hatırlamıyordum ki," dedim burukça. Sonrasında benimle pedagog konuşmuştu. Kaya ile ilk tanışmamız da bu olayla olmuştu zaten. Kaya müdire hanımla pedagogun konuşmasını gizli gizli dinlemiş. Birkaç gün sonra ben bahçede tek başıma otururken yanıma gelmişti. "Çok korktuğun için ismini unuttuğunu söylediler," demişti. "Ama ismin Feza'ymış. Merhaba, ben de Kaya. İstersen senin abin olurum" demişti. O benim hep sığınağım olmuştu.
"Beni yurda götürdüler. Yemek ve su verdiler. Polisler geldi ardından. Bana sürekli sorular sordular. Sonunda müdire hanım montumun içindeki etikette yazan ismimi fark etti. Sadece Feza yazıyordu. Bir sürü aile beni görmeye geldi ama kendi ailem asla gelmedi. Sonunda orada kalmak zorunda kaldım."
Sözlerim bittiğinde gözlerimden birkaç damla yaş daha süzülmüştü. Böyle tek bir nefeste hayatımın o karanlık başlangıcını anlatmıştım ama yaşarken böyle değildi elbette. Sayısız gece sabahlara kadar ağlayarak, bir ailenin beni almak için geleceği anı beklemiştim. Her gelen yeni aileyle içim umutla dolar, sonra büyük bir hüsranla boşalırdı. Yıllar geçtikçe istenmediğimi, unutulduğumu anlamıştım. Kaya ise her zaman kafamı çevirdiğim yerde olurdu. Ne zaman dalıp gitsem beni güldürmenin bir yolunu bulurdu. "Ben de istenmeyen çocuğum, unuttun mu?" diye işi şakaya vururdu. Ama bilirdim ki onun da içi kan ağlardı. Sadece benden çok daha güçlüydü. Ya da belki, acıya çok daha erken alışmıştı.
"Allah kahretsin!" Alparslan'ın sesi odada bir yankı gibi patladı. Ellerini başına kenetleyip öne eğildi. Omuzları seğiriyordu. Burnunu çekerek, boğuk bir sesle konuşmaya başladı. "Biz her yerde seni aradık, Feza. Her yerde! Tüm Ege Bölgesi'ni taradık. Çok karışık bir zamandı. Büyük bir yangın çıkmıştı ve birçok kayıp vardı. Bizim gibi çocuğunu, ya da bir yakınını kaybeden çok insan vardı. Her yeni bilgide umutlanıyorduk. Ama bulamıyorduk. Bulamadık. Küçük olmama rağmen, her şeyi çok net hatırlıyorum ben. Her umudu, her hayal kırıklığını..."
Kafasını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde dehşet ve çaresizlik iç içe geçmişti. Akları kan çanağına dönmüştü. "Senin cesedini buldular," dedi sesi parçalanıyordu, kafasını hızlı hızlı sallayarak. "Ben görmedim." Derin, hırıltılı bir nefes aldı. "Annem... annemiz ve babamız gitti. Tanınmayacak haldeymiş. Yanmış bir kız çocuğu... Senin eşgaline uyuyormuş. Kızın üzerinde pembe bir mont varmış. Senin montun gibi. Sonra..." Yerinde dikleşti, bakışları odaklandı, boşluğa, geçmişin o korkunç anına daldı sanki. Bana yan dönüktü. Profili acının keskin bir heykeli gibiydi. "Sonra DNA testi yapıldı. Sonuç... pozitifti. Bu nasıl olabilir lan? Bu nasıl mümkün olabilir? Biz yıllarca boşuna mı acı çektik? Sen yıllarca boşuna mı acı çektin?"
Derin bir nefes alarak ben de onun gibi öne eğildim. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak onun baktığı yere, Kaya'nın komodinine, oradaki bir fotoğraf çerçevesine diktim. Gerçek işte buydu. Acımasız ve karanlık.
"Size verilen rapor sahteymiş." Alparslan aniden bana döndü ama ben ona bakmadan, o fotoğrafa bakarak anlatmaya devam ettim, sanki kelimeleri oradan çekip çıkarıyormuşum gibi. Fotoğrafta kollarımı Kaya'nın boynuna sarmış onu yanağından öpüyordum. Lunaparka gitmiştik ilk defa. "Orijinal rapora ulaştım. 'Gizli' başlığıyla arşivde bulduk. Birileri... birileri benim öldüğümü düşünmenizi istemiş."
"Hay sikeyim" diye bağırdı ellerini saçlarından geçirerek. Ardından hızla ekledi. "Ben biliyordum ama" dedi. "Ben biliyordum ama! Ben söyledim! 'Feza yaşıyordur,' dedim defalarca. İnanmak istemediler bana. 'Aramayı bırakmayalım,' dedim. Beni sürekli psikologlara götürdüler. İçimdeki öfkeyi mesleğime vurdum ben. Ancak böyle dayanabildim ben!"
Ayağa fırladı. Önüme geldi ve diz çöktü. Göz göze geldiğimizde dizimde kenetlenmiş ellerimi avuçlarına aldı. Dokunuşu hem güçlü, hem de umutsuzca ihtiyaç duyan bir dokunuştu.
"Ailemiz yıkılmıştı, Feza. Ben de çocuktum. Benim lafımı mı dinleyeceklerdi? Raporlar vardı. Onlar seni asla unutmadı. Biz seni asla unutmadık. Hâlâ hasretini ve yasını tutuyoruz." Dudakları buruk, acı dolu bir çizgiye dönüştü. "Ama artık bunların önemi yok. Artık buradasın. Biz seni bulamadık ama sen bizi buldun. Ailemiz bunu öğrenince nasıl mutlu olacak, bilemezsin."
"Hayır!" Sert, keskin tonum odada bir şamar gibi patladı. Alparslan'ın yüzündeki o umut dolu ifade anında silindi. Dudağındaki buruk kıvrım düzleşti. Kaşları şaşkınlık ve itirazla havaya kalktı. "Şu an kimseye söyleyemem," diye devam ettim sesimi bu sefer daha yumuşatarak.
"Neden?" Sorusu aynı hızla ve ısrarla geldi.
"Orijinal dosyaya ulaştığımızı birileri fark etti. Şu an saldırı altındayız. Onların kim olduğunu öğrenmeden kimseye bir şey söyleyemem. Sana da söylememem gerekiyordu ama... buraya kadar geldin."
"Yani bize bunu yapanlar?" diye sordu, sesi giderek metalik bir tona bürünüyordu.
Olumlu anlamda kafamı salladım. Gözlerinde bir fırtınanın habercisi olan o tehlikeli, karanlık pırıltıyı gördüm.
"Onların hepsini kendi ellerimle geberteceğim!" Yemin edercesine çıkan sesi odanın duvarlarında yankılandı. Gözlerinde saf, katıksız bir vahşet vardı. Öfkeden deliye dönmüştü. Kafasını eğdi ve dudaklarını titreyen ellerime bastırdı. Tüm bedenim anında gerildi. Elimin üzerine sıcak ve ıslak bir damla düştü. Yeniden ağlıyordu. "Hepsini kendim sokacağım mezara," diye mırıldandı. Sesi boğuk ve yeminle doluydu. "Doğduklarına pişman olacaklar. Seni bizden ayırdılar ve hâlâ ayırmaya devam ediyorlar." Elimin üstüne bir öpücük daha kondurdu, sonra başını kaldırdı. Gözleri yaşların ardından bile kararlılıkla parlıyordu.
"Annemlere söylersek onlar kimseye söylemezler. Sevinmekten başka bir şey yapmazlar, Feza. İzini görürlerse sen olduğunu zaten anlarlar. Bir de ensende de ben vardı." Kafamı aşağı yukarı sallarken gözlerimden yaşlar yeniden, sessizce süzüldü. Ensemdeki o koyu renk küçük ben... Evet, oradaydı. Bir başka kanıt daha.
"O pislikler bunu öğrenemez. Bizim eve gideriz, orada söyleriz, hm? Babam da yardım ederse o pislikleri el birliğiyle buluruz hem?" Alparslan bana umutla, neredeyse yalvarır gibi bakarken kafamı iki yana salladım. Kalbim parçalanıyordu ama gerçeği biliyordum.
"Bunlar öyle sıradan insanlar değiller," diye ısrar ettim. "Dosyayı almakla görevli ajanımızın evini buldular. O ajanla birlikte çalışmamıza rağmen, kimliği hakkında ben bile tam bilgiye sahip değilim. Evini buldular, Alparslan! Korgeneral Yavuz Arısoy, bizim eski komutanımız. Ondan yardım istedim. Onlar bulunmadan size açıklayıp sizi de riske atamam."
Kafasını aşağı yukarı sallarken gözlerime uzun, derin bir bakış attı. Anlıyordu. Ama kabullenmek istemiyordu. "O zaman bu ev de güvenli değil!"
"Evet, değil" diye onayladım, içim bir kez daha sıkışarak.
"Bu evde kalman doğru değil. Bize gidelim. Biz de kal. Ben her tehditi kabul ediyorum."
"Anlattım ya, Alparslan" dedim ben de ayağa kalkarak. Onunla aynı hizaya gelmek garip bir duyguydu. Boyu benden oldukça uzun olsa da... "Riske atamam kimseyi. O adamların kim olduğunu öğrenmeden, bilmiyormuş gibi davranmak en iyisi."
Odanın kapısı pat diye açıldığında ikimiz de aynı anda kapıya döndük. Kaya kapıdaydı. Yüzü asık, gözlerinde bir aciliyet vardı. Bir bana bir Alparslan'a bakıyordu. Elinde de bir telefon vardı.
"Feza buna bakman lazım!" Sesi gergin ve telaşlıydı.
Ona doğru yürürken Alparslan da peşimden geldi. Kapıya gelip Kaya'nın elinden telefonu alıp kulağıma yaklaştırdım.
"Alo?"
"Feza!" Ses Yavuz Baba'ya aitti. Ama alışılagelmiş sakin, kontrollü tonundan eser yoktu. Sesinde endişeli, telaşlı bir tını vardı. "Az önce tayin bilgin geldi önüme!"
"Anlamadım komutanım!?" Zihnim aniden boşalmış gibiydi. Karşımda Kaya ve Alparslan'ın meraklı ve endişeli bakışlarını görüyordum.
"Üstlerden resmi bir belge aldım. Tayin onayı belgesi. Senin adına. 'Avcı timi ve Yüzbaşı Feza Duman, İstanbul'da görev yapmak üzere tayinine onay verilmiştir' diye."
"Neler oluyor, Komutanım?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemiyordum. "Tayin talebinde ben bulunmadım. Kim istemiş bu değişikliği?"
"Genelkurmay'a gitmiş Feza. Onlar da gelen dosyayı onamışlar. Tayini istihbarat istedi diye geçtiği için, kimin talep ettiğine ulaşamıyorum. Şimdi itiraz yazısı yazıyorum kızım ama bu çok midemi bulandırdı, haberin olsun."
"Peki durdurabilirsiniz değil mi Komutanım?" diye sordum gözlerimi Kaya'ya dikerek. Onun yüzündeki ifade de benim kadar endişeliydi.
"Durdururum, durdurmasına da... senin o şehirde olman hoşlarına gitmemiş. Seni ailenden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bu başlangıç diye düşünüyorum. Bundan sonra her adımında çok dikkat edeceksin. O aileyle de pek görünmeyeceksin, Feza. Tayin meselesini bana bırak."
"Sürmene ile durum ne oldu?" diye sordum konuyu bir an önce asıl tehdide çekmek istiyordum. Adam konuşursa, en azından bir ipucumuz olurdu.
"Yanına ben de ekip gönderdim ama yakaladığı adam konuşmuyor. Şu an üçüncü tip sorgu yöntemi deniyorlar. Bu adamlar iyi eğitim almışlar kızım. Karşımızda herhangi birileri yok. Yarın Sürmene'yi de yanınıza yollayacağım. Kimlik gizliliği kalkacak ama onun Sürmene kod adlı istihbarat ajanı olduğu gizli kalmaya devam edecek. Timinize dahil edeceğim, haberin olsun."
"Emredersiniz komutanım" dediğimde telefon yüzüme kapandı. Elimdeki cihazı Kaya'ya uzattım. Yüzümdeki ifadeyi gören Alparslan ve Kaya, aynı anda bana doğru bir adım attılar. Sonra bu hareketi aynı anda yaptıkları için ters bir şekilde birbirlerine baktılar. İkisinin de gözlerinde aynı soru yanıp sönüyordu.
Ve ben, içimde yeni bir savaşın başladığını biliyordum. Bu savaş, sadece benim hayatımla değil, yeni bulduğum ailemle ve belki de çok daha büyük bir şeyle ilgiliydi...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |