
Mağaranın içi bir anda sessizliğe büründü. Susturuculu seslerin yankısı kayalar arasında eriyip giderken, yere yığılan yedi cesedin arasında Ilgaz ve Ersin duruyordu. Puşilerini indirdiler. Ilgaz'ın gözleri doğrudan bana bakıyordu.
Doğrulmak istedim ama bacaklarım beni taşımadı. Dizimin üstüne düştüm. Ilgaz birkaç adımda yanıma geldi, çömeldi. Elleri yüzümü buldu, kanlı saçlarımı geriye doğru tarayıp gözlerimin içine baktı.
"İyi misin?" dedi. Sesi titriyordu.
Gözlerinin içine baktım. Kirpiklerinde toz vardı. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Dudağımın ucu hafifçe kavislendi.
"Tam zamanında geldiniz" dedim. Sesim çatallı çıktı. Sonra inledim. Kendimi tutmama gerek yoktu artık. Kaburgalarım, organlarım, parmağım... her yerim yanıyordu. Ilgaz'ın omzuna başımı yasladım, sadece bir an. Bir saniye gevşedim..
"Ben iyiyim" dedim kendimi toparlamaya çalışarak. Nefes alıp verdiğimde acı göğsümü deldi. "Uğur ve Kerem'e bakın ne olur."
Ilgaz başını salladı ama yerinden kalkmadı. Beni bırakmadı . Arkasından Ersin çoktan Uğur'un yanına koşmuştu. Uğur hâlâ baygındı, dudakları çatlamış, yüzü kül rengiydi.
Ersin cebinden matarasını çıkardı. Göz ucuyla gördüm. Kapağını açıp Uğur'un ağzına dayadı. "Uğur" dedi, "Uğur iç abi."
Uğur'un dudakları suyu buldu. Önce yaladı, sonra kana kana içmeye başladı. Boğazından sesler geliyordu. Ersin matarayı zorla çekmek zorunda kaldı.
"Yavaş lan" dedi Ersin. "Boğulacaksın. İyisin iyi dayanırsın sen. Hastaneye kadar dayan gözünü seveyim abi."
Ilgaz beni nazikçe yere bırakarak yanımdan kalktı. Alparslan'ın yanına koştu. Alparslan sırtını duvara vermiş oturuyordu, gözleri açıktı ama bakışları dalgındı. Ilgaz önünde çömelip boynundaki, bileklerindeki ipleri çözmeye başladı.
"Alparslan" dedi Ilgaz. "Bak bana. İyi misin?"
Alparslan başını salladı. "İyiyim" dedi. Sesinde o eski güven yoktu ama iyiydi. Ilgaz iplerini çözerken Alparslan "Kerem'e de bakın" dedi.
"Herkes'e bakacağım" dedi Ilgaz. İpleri çözdüç o esnada ben de Kaya abime koşup bağlarını açmaya başladım. Kelepçesini çözecek bir şeyim yoktu ama. Yere bakıp bir şeyler aramaya başladım. O esnada Alparslan da açılan bileklerini oynatıyordu. kan dolaşımı geri gelirken yüzünü buruşturdu.
Ilgaz ayaklanıp Kaya abimin yanına geçti. "Ben hallederim kelepçeleri Feza sen Kerem'e bak" dedi. Ardından "Kaya iyi misin?" Diye sordu.
Kaya abim başını kaldırdı. Yüzü tanınmayacak haldeydi, yüzü gözü kan çanağıydı. "Sağlamım çok şükür" dedi abim.
Ben o sırada Kerem'in yanına çökmüştüm bile. Yüzünün halini görünce gözlerim yaşlarla dolmuştu. Çok kötüydü. Kafasında her yer kanıyordu. Kerem duvara yaslanmıştı, gözleri kapalıydı ama ikisi de çok şiddetli bir şekilde şişmişti. Yüzü bile morarmış, sağ gözü tamamen kapanmıştı. Burnu kırılmıştı ve o da şişti. Elimi nazikçe omzuna koydum.
"Kerem" dedim. Sadece fısıltı çıkabildi ağzımdan.
Gözleri hafif aralandı ama çok mikro bir ifadeydi bu. Gözünü bile açamıyordu. Sadece kirpikleri ağır ağır kırpıştığı için anlayabildim.
"İyiyim" dedi. Sesi yok gibiydi. İyi falan değildi. En az Uğur kadar hatta belki ondan bile daha beter durumdaydı. Uğur'un açık yarası vardı ama Kerem'in de iç kanaması olduğu belliydi.
Onu kaldırmaya çalıştım, koluna girdim. Gözlerim istemsizce Uğur'a kaydı. Ersin hâlâ Uğur'un yanındaydı, yarasına bakıyordu. Kaya abim ayağa kalkmış, Uğur'un yanına gitmişti. Yarasını kontrol ediyordu. Belinden bıçaklanmıştı, üniforması kurumuş kan içindeydi.
"Ne durumdasınız?" diye sordu Ilgaz. Alparslan'ın yanına gidip yerden kaldırdı ama Alparslan ayağa kalkar kalkmaz ondan ayrılıp yanıma geldi. Ben Kerem'e bakarken bir anda beni tutup sıkıca sarıldı. Karşılık vermesem de engel olamadım sarılışına.
Ilgaz "Acele etmeliyiz" dedi. "Bölge çok kalabalık. Direkt giremedik sizi almaya o yüzden . İki gündür sızmaya çalışıyoruz içeri."
Bize doğru adım attı. Çok yakınımızda durdu. Alparslan da o esnada benden ayrılıp özür dilemeye başladı.
"Özür dilerim Feza."
"Senlik bir şey yok Alparslan özür dileme" dedim bakışlarımı Ilgaz'a çevirerek.
"Çıkalım" dedi Ilgaz. "Hemen. Sürmene dışarıdaki pislikleri oyalıyor. Vaktimiz kalmadı artık."
Göz gözeydik. "Feza" dedi ardından . Sadece adımı söyledi. Ama içinde her şey vardı. Bana elini uzattı.
Elini tutup doğruldum. Parmaklarım onun bileğine dolandı. "Gidelim şu lanet yerden" dedim.
Gerisi çok hızlı gelişti. Ersin Uğur'u sırtlanırken Ilgaz Kerem'e yönelmişti. Kaya ben ve Alparslan arkalarından yürüyerek mağaradan çıktık.
***
Dışarısı zifiri karanlıktı. Sadece ay ışığı ile görüş sağlıyorduk. Ilgaz eliyle takip et işareti yaptı. Kayaların arasında, ağaçların gölgesinde yürüdük. Etraf hâlâ pislik kaynıyordu. Büyük ihtimalle mağaradakilerin hâlâ bizimle oynadıklarını sandıkları için içeriye kontrole gelmiyor, dışarıda pusuda bekliyorlardı. Her otuz adımda bir durup dinledik.
Yürüdük. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Her adımda timimim ağırlığı, her nefeste kaburgalarımın acısını hissettim. Alnımdan kan akıyor, gözüme doluyordu.
Ilgaz Kerem'le önden gidiyor, ara sıra arkaya dönüp bakıyordu bize. Göz göze geldiğimizde başını sallıyordu devam diye.
Sonunda bu dağ başında bir yamaçta Ilgaz durdu. Elini havaya kaldırdı.
Buluşma noktası olmalıydı. Ama Sürmene gelmemişti daha.
"Burada bekleyeceğiz" dedi Ilgaz fısıltıyla.
Kerem'i yavaşça yere indirdi. Bir ağacın dibine yasladı. Sonra ben hızla yere çöktüm. Dizlerim dermanını kesmişti. Başımı ağaca dayayıp gözlerimi kapadım. Dermanım kalmamıştı. Kendimi hiç bu kadar zayıf hissetmemiştim.
Ilgaz yanıma çömeldi. Ersin, Kaya ve Alparslan, Kerem ve Uğur'la ilgileniyorlardı. Benim de gözüm onlardaydı.
"Komutanın neredeydi Feza?" dedi Ilgaz. Duyduğum cümleyle bakışlarımı Ilgaz'a çevirdim. "Neden destek sağlamadı? Neler oldu?"
"Siz" dedim. Sesim çok boğuktu. Boğazım kumlarla dolmuş gibiydi. "Yavuz komutanla konuştunuz mu?"
Ilgaz sustu bir an. "Evet" dedi sonra. "Bağlantı kurduk. Operasyon sırasında devraldığını söylemek için karargaha bağlandı. Sonra bağlantı kapandı. Size ulaşamadık. Sonra sizinle kurduğumuz yardım çağrısından sonra Albayın emriyle çıktım ben. Sizi arama kurtarma görevine yani. Sürmene ve Ersin'le bölgede karşılaştık. Bizi buraya onlar getirdi."
Yavuz baba.
Gözlerimi kapattım. Başımı arkamdaki ağaca yasladım. Yıldızlara baktım. Yavuz babayla yaşadığım her anı zihnime doldu. Bana gerçekten babalık yapmıştı.
Ilgaz da bana bakıyor cevabımı bekliyordu. Ersin de Uğur'un yanından başını kaldırmıştı endişeli şekilde. Kaya abim öylece duruyordu.
"Düşmanın" dedi Kaya abim Ilgaz ile sohbetimize girerek. Sesi kısıktı onun da. "Yavuz komutan olduğunu söylediler. Onunla görüşme yaptılar yanımızda? Bizi o satmış!"
Bakışlarımız Kaya ile kesişti. Sonra derin bir iç çekerek kafamı olumlu anlamında salladım.
"Tuğgeneral değil mi o?" Dedi Alparslan. "Neden böyle bir şey yapsın? Ben o adamı bir kere bile görmedim hayatımda. Ailem ile nasıl bir bağı olabilir ki?" Kafasını kaldırarak Ilgaz'a baktı Alparslan. "Sen gördün mü onu hiç abicim? Tanıdık geldi mi bir yerden sana hiç?"
Ilgaz düşünür gibi kafasını salladı. Sonra bana bakarak konuştu.
"Ben sadece yıllar önce bir tören esnasında gördüm ama uzaktan. Ankara'ya çağrılmıştık. Geçit töreni vardı ve birçok önemli komutan katılmıştı. Bir de işte karargahla görüntülü bağlantı kurduğunda gördüm operasyonu devralırken.." bir süre sustu. Hepimiz ona bakıyorduk çünkü düşünceli duruyordu. Sonra bakışları Alparslan'ı buldu.
"Aslında o zaman da içimden geçirmiştim ama önemsememiştim. Nereden olduğunu bilmiyorum ama bana tanıdık gelmişti. Çıkaramamıştım. Zaten yüzü yara bere dolu ama o tanıdıklık hissi hep vardı. Sonradan medyada daha önce görmüşümdür diye bu konuyu önemsememiştim."
"Yüzünde yanık izleri var evet" dedi Alparslan da. Hikayesini ben biliyordum ama burada anlatmayacaktım. Zaten konumuz da yaralarının nasıl oluştuğu değildi. Ilgaz'a tanıdık gelmesi beni mahvetmişti. Gerçekten de Yavuz baba en başından beri Sungur'lara mı takıntılıydı? Gerçi o kadar yetim çocuk arasında beni seçip eğitmesi tesadüf olamayacak kadar anormaldi. Ama hiç art niyet düşünmemiştim. Onu gerçekten babam gibi sevmiştim . Baba olarak hep onu bilmiştim. Kaya abim de eminim benimle aynı duyguları hissediyordu.
"Bu konuyu" dedim dolan gözlerimi saklamayarak. "Gidince konuşalım." Şu an kaldıramıyordum artık. Bir an önce timimi hastaneye götürmek istiyordum.
Kimse cevap vermedi . Sessiz kalarak onayladılar beni.
Başımı Uğur'a çevirdim. Ersin hâlâ yanındaydı. Uğur'un yüzü solgundu, dudakları mosmordu.
"Uğur iyi mi?" diye sordum.
Ersin başını salladı. "Enfeksiyon kapmış" dedi. "Yarası kötü. Ateşi var. Acilen hastaneye gitmemiz lazım."
Kerem'e baktım. Kerem gözlerini kırpmadan yattığı yerden gökyüzüne bakmaya çalışıyordu. Hiç sesi çıkmıyordu ve boş bakıyordu.
"Kerem de iyi değil" dedim.
"Boş bakıyor" dedi Ilgaz. "Göz bebekleri ışığa tepki vermiyor."
O anda uzaktan bir ışık yandı, söndü. Üç kere. Ilgaz ayağa kalktı. "Sürmene geldi" dedi.
Sürmene hayalet gibi bir anda ortaya çıkıp elindeki feneri kapatıp yanımıza geldi. Yüzü puşi ile örtülüydü, elinde de keleş vardı.
Onu görünce hafifçe gülümsedim. O da bana bakarak puşisini indirdi. "Çok şükür iyisiniz komutanım" dedi. Bakışlarını Uğur, Ersin, Kaya abim ve en son Alparslan da gezdirdi. Alparslan da diğerlerinden daha uzun süre tuttu. Sonra da ekledi.
"Helikopter hazır bekliyor. Kampın arkasında. Hadi gidelim."
***
Helikopterin pervanesi zihnimi döverken gözüm sadece sedyelerdeki Uğur ve Kerem’deydi. Karargâha değil, doğrudan bölge hastanesine gidiyorduk.
Hastanenin helikopter pistine indiğimizde pervaneler durmadan kapı açıldı. Gün yeniden ağarmaya başlamıştı . Kapı açılır açılmaz karşımıza bir sağlık ekibi çıktı. Sedyeler, doktorlar ve hemşireler vardı. Bir de onlar.
Albay Onur. Handan Hanım. Gökalp.
Ve Ceylin.
Ceylin "Abii!" diye bağırarak Alparslan'a koştu. Alparslan'ın boynuna sarılırken Uğur ve Ersin'in olduğu sedyeye doktorlar akın etti. Alparslan bir an sersemlerken ben arkada kalmıştım çünkü o çekilmediği için biz inemiyorduk. Sonra elini kız kardeşinin sırtına koyup. "İyiyim" dedi ve kenara çekildi . O an açılan boşluktan kendimi adeta fırlattım.
Ama Handan Hanım ve Onur Albay aynı anda bana koştular.
"Kızım!" dedi Handan hanım. "Yavrum!" Diyerek kollarını boynuma doladı. Albay da gelip o da bize sarıldı. Handan hanım bana sarılırken Onur albay ikimize sarılıyordu.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Handan hanım. "Yavrum" diyordu sürekli. "Çok şükür yavrularım döndü."
Göğsüm acıyordu. Kaburgalarım. Ama onun kollarındaydım.
Kaya abim, Ersin, Ilgaz ve Sürmene çoktan sedyeyi taşıyan doktorlara ulaşıp ittirmede yardım etmeye başlamışlardı. Hep birlikte koşar adımla iterek sedyeyi asansöre götürüyorlardı. Doktorlar hızlı hızlı konuşup kendi aralarında bir şeyler bağırıyordu. Bu ortamda Handan hanımın ve albayın kollarında olmak istemiyordum.
Ellerimi hızla Handan hanımın omuzlarına koydum. Nazikçe uzaklaştırdım kendimi. Yüz yüze baktığımızda yüzümün halini görüp hiii diye bağırdı. Ellerini ağzına kapattı ve gözlerinden yaşlar aktı.
"Handan Hanım" dedim. Sesim kısıktı çünkü bitkindim. "Ben iyiyim. Kardeşlerimin yanında olmalıyım. İzninizle."
Onlar cevap vermeden döndüm ve son gücümle sedyenin arkasından koştum. Sedye kapıdan girerken yetiştim.
Arkamda Handan Hanım'ın ağladığını duydum. Albay'ın "Handan ağlama artık bak ikisi de iyiler" dediğini duydum. Gerisini duyamadan kapıdan içeri girdim.
Önce timime, kardeşlerime yetişmeliydim.
Geri kalan her şey... sonra.
***
Hastanenin o steril, keskin ilaç kokulu koridorlarına girdiğimizde, üzerimdeki kanlı üniforma tam da buraya ait olmadığımı haykırır gibiydi. Beyaz duvarlar, parlak zeminler, düzenli sıralanmış sedyeler... Bunların hiçbiri benim dünyama ait değildi. Benim dünyamın kokusu barut, ter, kan ve topraktı. Ama şimdi burası benim umut kapım olmuştu. Çünkü kardeşlerim içerideydi.
Uğur'u ameliyathaneye götürürlerken arkasından bakakaldım. Sedye kapıdan içeri girerken gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Yanımdaki Ilgaz beni tutmasa yere düşecektim. Ameliyathanenin kapısı kapandı. Ardından yandaki panelde yeşil ışık yandı.
Kerem'i başka bir odaya aldılar. Acil müşade altına alındı. Bir sürü filmler çekildi. Defalarca emar gibi cihazlara girdi. En sonunda gözünün üzerini sardılar ve o sargı... Hayatım boyunca aldığım en ağır darbeden daha çok canımı yakıyordu. Kerem'in gözüne vuran o herifin suratı gözümün önüne geldi. Parmaklarım yumruk halini aldı. Kaburgalarım sızladı ama ağrı iyi geldi. Ağrı, hâlâ yaşadığımı hatırlattı.
Kerem'in kafatasında kırık vardı. Beyninde ödem oluşmuştu ve ameliyata alınacağını söylemişlerdi. Tüm kontroller yapıldıktan sonra o da ameliyata alındı.
Beklemek gerçekten en berbat şeydi.
"Feza otur şuraya artık. Senin de muayene olman lazım."
Ilgaz'ın sesini duydum ama dönüp bakmadım. Ameliyathanenin olduğu koridorda volta atıp duruyordum. İkisinin ameliyat odaları da yan yanaydı. Bir ona bakıyordum bir öbürüne. Ama kapılar bir türlü açılmıyordu.
Ilgaz'ın uyarısıyla o metal sandalyelerden birine çöktüm. Tam yanına oturdum. Karşı sandalyede Ersin oturuyordu. Kaya abim ise alt kata inmişti kolunu sardırmak için. Ilgaz emir verince karşı koyamamıştı. Yoksa asla buradan ayrılmazdı.
Tabi ben emirini şu an dinlemiyordum. Duymamazlıktan geliyordum.
Sırtımı sandalyeye yasladığımda kaburgalarımdan bir şey kıpırdadı, ses çıkarmadım. Canımın bu denli yandığını kimseye söylememiştim. Zaten sadece hırpalanmış gibi duruyordum. Elim de zorluyordu.
Böbreklerime yediğim darbeler her nefesimde kendini hatırlatıyordu ama ruhumdaki o uyuşma, fiziksel acıyı bir sis bulutunun arkasına itmişti. Acı oradaydı. Hissediyordum. Ama dokunamıyordum. Sanki başka birinin bedeni acı çekiyor, ben uzaktan izliyordum.
"İyiyim ben" dedim fısıltıyla. Kime söylediğimi bilmiyordum. Ilgaz'a mı? Kendime mi?
Ilgaz ayağa kalkıp önümde diz çöktü. Diz çöktü! Ilgaz gibi bir adamın önümde diz çökmesi... Ellerimi tuttuğunda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Titriyor muydu? Baktım. Evet, titriyordu. Durduramıyordum kendimi. Mağarada bile titrememişti bu eller. Cop darbeleri altında titrememişti. Şimdi onun elleri altında titriyordu.
"Değilsin" dedi gözlerimin içine bakarak. O bakışın altında erimek vardı. Ilgaz'ın bakışı her zaman böyleydi. Beni çıplak bırakıyordu fakat şimdi daha farklıydı. İçinde başka bir şey vardı. Anlamını bilmiyordum. Mağaradan beri o bakışta bir şey vardı.
"Feza, baksana şu eline nasıl şiş. Parmağın çıkmış ve düzgün oturmamış. Timin için ayakta kalman lazım. Bunun yolu da önce iyileşmekten geçiyor."
Timim için. Kerem için. Uğur için. Kaya abim için. Onlar için ayakta kalmalıydım. Onlar için iyileşmeliydim.
Daha fazla itiraz edecek gücü kendimde bulamadım.
Ilgaz ayağa kalktığında tamam anlamında başımı salladım. Sadece yarım saatliğine buradan ayrılacak ve yaralarımı ben de sardıracaktım. Sırf Uğur ve Kerem iyileştiklerinde beni iyi görsünler diye...
***
Tam bir saat sürmüştü işlemler. Tetkikler yapılmış ve ezik birçok yer tespit edilmişti. Kaburgamda kırıklar vardı. Elimi de doktorlar yeniden yerinden çıkartmış ve yeniden düzgün bir şekilde geri takıp sarmışlardı. Sarılan yaralar ve ağrı kesicilerin uyuşturucu etkisiyle kendimi bir hasta yatağında bulmuştum . Ama burada bir dakika daha kalmaya niyetim yoktu. Üzerimdeki kanlı üniforma hâlâ duruyordu çünkü hastane kıyafetleri giymek istememiştim. Şu an giyecek temiz kıyafetlerim de yoktu.
Handan hanım ve albay etrafımda pervane oluyordu. Handan hanım bana temiz kıyafetler getirmişti ama kabul etmemiştim. Kıyafetler yeni alınmış gibi dursa da Ceylin'in o bakışları altında kabul edememiştim. Handan hanım çok bozulup üzülmüştü ama başkasının kıyafetini giyemezdim. Sıfır alınsa da Ceylin'in bakışları altında da kabul edemezdim. Bu yüzden Sürmeden evden kıyafetler getirmesini rica ettim.
Ameliyathane koridorunda beklemeye devam ettik. Ortam sessizdi. Herkes yorgun ve endişeliydi. İki saat sonra Kerem'in odasının kapısı açıldı ve doktorlar Kerem'i sedyeyle çıkartılar. Ayaklandığımız anda doktor müjdeli haberi verdi. Endişelenmeyin gayet iyi!
Sevinçle ağlayarak o an yanımdaki ilk kişiye sarıldım. Şansıma Alparslan dı. Alparslan kollarını sırtıma sararak karşılık verdi. O da kötü durumdaydı hâlâ. Ama en azından üzerini değişmişti.
Kerem normal odaya alındı ama doktorlar bizi içeriye sokmadı. Hasta kendiliğinden uyanana kadar yasak dediğinden istemsizce kabul ettik.. Kaya abim ve Ersin orada kalırken ben ve sürmene üst kata çıktık. Ama arkama baktığımda başka gelenleri de gördüm. Sungur ailesi tam boy peşimden geliyordu. Handan hanım albayın uyarısını almış olacak ki sürekli bana sarılma huyunu bırakmış gibiydi. Güvenli bir mesafede durup her hareketimi izliyorlardı. Yemek su ve kahve getiriyorlardı sürekli herkese. Aslında ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorlardı ama onlarla oturup konuşacak enerjim yoktu. Ben o yüzden uzak durmayı tercih ediyordum.
Alparslan'ı ikna edip bir odaya almışlardı. Onur albay ve kardeşleri Alparslan'ın yanında giderken ameliyathane koridorunda Handan hanım kalmıştı. Kaya abim ve Ilgaz da buradaydı.
Handan hanım daha fazla dayanamıyormuş gibi ayağa kalkıp yanıma geldi. Hemen yanıma oturup ellerimi tuttu. Ona bakmak zorunda kaldım.
"Çok korktuk yavrum" dedi. "İyi olduğunuz için o kadar mutluyum ki tarif edemem. Hadi muayene de oldun gidelim evimize. Burada kalma daha fazla bak arkadaşların da iyiymiş. Ama sen kötüsün kızım ben seni hemencecik iyileştiririm. Diğer arkadaşınla ilgili en ufak bir haberde geri geliriz buraya. Evde bakarım ben sana, çorbalar yaparım güzelce en sevdiklerin neyse onlardan. Bol bol dinlenirsin Feza'm."
Evim öyle mi? Ev... Sungur'ların her odasında bir hatırası olan, duvarları çocuklarının fotoğraflarıyla dolu, bahçesinde salıncak kurulmuş ev. Alparslan'ın ilk adımını attığı, Gökalp'in ilk sözünü söylediği, Ceylin'in ilk ağladığı ev. Benim için ise hiçbir anlam ifade etmeyen o evdi..
Evim deyince aklıma sadece Kaya abimin yanı geliyordu. Onun yanı neresiyse...
"Ben gelemem Handan hanım" dedim düz bir sesle. "Timim burada. Onlar çıkmadan bir yere gitmem mümkün bile değil."
Çünkü onların yanında olmak için aynı kandan olmak gerekmezdi. Aynı çamurdan geçmem bile yeterdi. Onlar benim her şeyimdi.
"Feza, Alparslan da iyi yavrum eve geçecek kontrolleri bittiğinde. Ne olursun sen de gel bak hiç iyi değilsin."
"Sağ olun, ama gelmeyeceğim bir yere" dedim hızla.
Handan Hanım'ın eli yüzümden indi. Yüzüne baktım. Dudakları titriyordu. Gözleri doluydu. İçimde bir şey kıpırdadı ona üzdüğüm için ama bu kadar. Kıpırdadığı yerde bıraktım içimdekileri.
Onların ev dediği yer benim için sadece bir koordinattı. Henüz değil... Henüz o kapıdan "evlat" olarak girecek kadar iyileşmemişti ruhum. Belki hiç iyileşmeyecekti.
Handan Hanım anlayışlı bir şekilde kafasını sallayarak ayağa kalktı. "Tamam yavrum arkadaşların çıkınca hep birlikte gideriz madem. Ben de seninle burada kalacağım."
***
İki gün geçti.
İki gün boyunca Uğur'un odasıyla Kerem'in odası arasında mekik dokudum. Uğur enfeksiyon riskini atlatmıştı. Antibiyotik tedavisine yanıt vermişti vücudu çok şükür ki. Doktor şanslıymış dedi. "Birkaç saat daha tedavi başlamasaydı hastayı kaybederdik."
Kerem ise başarılı bir beyin operasyonu geçirmişti. Sağ gözüne de işlem yapılmıştı. Şu an sargılar içindeydi ama iyiydi. Kendine gelmişti ve konuşuyordu. Odaya hep birlikte girdiğimizde onun ürettiği ve dişine yerleştirdiği bir cihaz sayesinde Deniz'in yerimizi bulduğunu öğrendik. Şans eseri Kerem önceden Deniz'e göstermişti bunu yoksa yerimizi bulmaları mümkün değildi.
Bugün Uğur normal odaya alınacaktı. Ben de Sungur'lara artık gitmelerini söyleyecektim. Handan hanım kaç gündür benimle buradaydı. Albay da gitmemişti hiç dün Alparslan Gökalp ve Ceylin eve gidip gelmişlerdi. Alparslan çok sessizdi. Onlar gittiğinde Cemal bey ve Zeynep hanım gelip hepimize geçmiş olsun demişti. Fazla kalmadan Cemal bey gitmişti ama Zeynep hanım hâlâ buradaydı. Ilgaz'a sarıldıktan sonra bana da geçmiş olsun demişti.
Alnımdaki dikişlerin üzerindeki sargıda elimi gezdirerek Alparslan'ın odasına gitmek için koridorda yürümeye başladım. Birazdan evlerine gideceklerdi ve girmeden onunla konuşmak istiyordum. Odasının önüne geldiğimde kapısının hafifçe aralık olduğunu gördüm
İçeriden gülüşme sesleri geliyordu. İçeri girmeden öylece durdum.
Gökalp'in sesi vardı. "Dönüşümü haftaya ayarladım abi. Son sınava girip geri geleceğim" diyordu.
Alparslan "o sınavı geçemezsen babam canına okur abicim" diye cevap verdiğinde Ceylin'in kahkahasını duydum.
"Babam onu bir hafta kampa sokar. Sonra abla beni kurtar diye yalvarır durur. Geçen seneki babamın taliminden kaçışını görmeliydin abi. Yastığını kapıp bahçede uyumuştu."
Üçü de bu söze kahkaha atmıştı. Sonra yüksek sesle o anıları ile ilgili konuşmaya devam ettiler. Alparslan gülerek "Onur albayımız bütün evde burnundan soluyarak Gökalp'i aramıştı. Annem arkasında bırak oğluşumun peşini tatile geldi o diye dolanırken babam mutfak dolabına bile bakmıştı da en son bahçede yastıkla uyurken bulmuştuk."
Kahkahaları devam etti. Gökalp kendini savunmaya geçerken derin bir nefes aldım.
Üç kardeşti onlar, bir bütün halindeydiler.
O an kendimi bir camın arkasından hayatı izleyen bir yabancı gibi hissettim. İçimdeki o burukluk, boğazıma bir yumru gibi oturdu. Ben bu tablonun neresindeydim? Hiçbir yerinde elbette. Onlar birlikte büyümüşlerdi. Alparslan, Gökalp, Ceylin. Aynı evde, aynı sofrada, aynı anılarla.
Hiçbir zaman tam olarak içlerinde olamayacaktım. Ne onların ne anne ve babalarının.
Tam arkamı dönüp gidecekken Alparslan'ın bakışları kapı aralığına takıldı. Kısa bir an göz göze geldik.
"Feza?"
Kaçamadım. Yakalanmış olmanın verdiği o garip mahcubiyetle kapıyı hafifçe itip içeri girdim ama kapı eşiğinden öteye geçemedim.
Gökalp anında ayağa kalktı. "Abla!" dedi. "Gelsene. Neden girmiyorsun içeriye?"
Yanıma gelip hızla koluma girdi. Beni odaya doğru çekti. "Gel otur, Ceylin ablam da tam elma soymuştu, vitamin alman lazım senin."
"İyiyim Gökalp sağ ol" dedim kolundan çıkarak. Alparslan'a baktım. "Eve gideceğinizi duydum gitmeden göreyim dedim."
"Otursana Feza" dedi Alparslan. Uzandığı yatakta doğruldu. Oturmak istemiyordum aslında ama Gökalp bana yerini verince oturmak zorunda kaldım. Tam yanında Ceylin oturuyordu ve sessizdi. Önünde bir meyve tabağı vardı.
"Ben de birazdan yanına gelecektim. Annem bizimle gel diye ısrar etmiş sana sanırım o konu hakkında konuşacaktım" diye devam etti Alparslan.
"Evet abla sen de gelsene bizimle. Bak zaten herkes burada timinin yanındalar." Diye araya girdi Gökalp.
"Bu konuyu konuşmaya gerek yok ısrar edilecek de bir şey yok" dedim. "Timim taburcu olmadan ayrılmam buradan."
"Aslında" diye Ceylin araya girince bakışlarımı ona çevirdim. O konuşurken hemen bir gard alma isteği oluşuyordu içimde.
"Kısa süreliğine eve uğrayabilirsin. Güzel bir banyo yapıp annemin meşhur şifa çayını içersen yenilenirsin. Ben sana kıyafet de ayarlarım istersen. Sonra hastaneye geri dönebilirsin" Ceylin'in sesi kısık ve tereddütlü çıkmıştı. Ve ben şu an şoktaydım. Her fırsatta bana nefret kusan kız şu an beni evlerine mi davet ediyordu? Ve bana kıyafet verecekti öyle mi? Bir amacı falan mı vardı yani bana hiç samimi gelmiyordu şu an. Önyargılı da olduğumu sanmıyordum.
"Kendi kıyafetlerim var Ceylin, sağ ol," dedim, sesimdeki mesafeyi korumaya çalışarak. "Lojmandaki evim duruyor. Bir yere gidecek olsam oraya geçerim."
Ceylin beklemediği bu net cevabımla hafifçe geri çekildi. Elindeki elma dilimini tabağa bırakırken bakışlarını kaçırdı. O her zamanki hırçın, pençelerini çıkarmış kız gitmiş; yerine suçlulukla yoğrulmuş, ne yapacağını bilemeyen bir yabancı gelmişti. Onun bu çekingen hali beni yumuşatmak yerine daha da germişti. Neden böyle davranıyordu? Bir amacı mı vardı, yoksa gerçekten ailede bir yer açmaya mı çalışıyordu bana?
"Öyle demek istemedim" diye mırıldandı Ceylin. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki kelimeleri zorla dışarı çıkarıyordu. "Annem... senin için çok endişeleniyor. Seni kendi gözünün önünde görmek istiyor sadece."
Gökalp ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine neşeyle araya girdi. Alparslan’ın yatağının kenarına tekrar ilişip bana baktı. "Abla, Ceylin ablam haklı. İnan bana lojmandaki evinde tek başına kalmandansa bizimle olman hepimizi çok mutlu eder. Lütfen."
Alparslan yatağında hafifçe öne eğilip Gökalp’e destek verircesine başını salladı. "Gökalp doğru söylüyor Feza. Sadece annem için de değil... Bizim için de. Hepimiz bir arada olalım istiyoruz artık bizim eve taşın. Bak, Cemal amca da iyileşti evine geçecek artık. Yani rahatsız olacağın yabancı biri olmayacak. Sadece ailemiz. Bir yabancı gibi hissetmene gerek yok.
Yabancı gibi hissetmeme gerek yok mu? İçimden acı bir gülüş geçti. Zaten meselenin özü buydu. Onlar "hepimiz" derken beni de o kümenin içine dahil ediyorlardı ama ben o kümenin dışındaki nokta gibiydim. Onların evine taşınmam söz konusu bile değildi. Ayrıca Alparslan ve Gökalp’in, Ceylin’in bu yumuşamış tavrından duydukları memnuniyet gözlerinden okunuyordu. Onlar için taşlar yerine oturuyordu; kaybolan abla bulunmuştu, Ceylin sorun çıkartmıyordu. Ama benim için taşlar hala havada uçuşuyordu.
"Düşünceniz için teşekkürler ama benim düzenim farklı. Kaya abimin olmadığı bir yerde kalamam ben. Yani sizinle yaşamakm mümkün değil."
Gökalp elini koluma koyarak. "O zaman günlük ziyaretler yap. Gece kalmasan da akşam yemeklerini bizimle ye abla. Lütfen."
Cevap vermek yerine Ceylin'e baktım. İstenmediğim bir yerde olmak istemiyordum. Ceylin sanki düşüncelerimi okumuş gibi gözlerimin içine doğrudan baktı. O eski nefret dolu bakışların yerinde şimdi garip bir hüzün vardı.
"Ben... eskiden söylediklerim için üzgünüm Feza" dedi aniden. Alparslan ve Gökalp şaşkınlıkla ve mutlulukla ona döndüler.
Ceylin yutkunarak devam etti. "Seni tanımıyordum. Sadece korktum belki de. Ama şimdi anlıyorum. Sen bu ailenin gerçeğisin. Ben ise..."
"Sen de bu ailenin gerçeğisin Ceylin" diye kestim sözünü. "Senin onlarla paylaştığın yirmi bir yıl, benim paylaştığım kan bağından çok daha somut. Kendini dışlanmış hissetmene gerek yok. Ben kimsenin yerini almaya gelmedim."
Odadaki o ağır hava bir anlığına dağılır gibi oldu; Alparslan’ın yüzünde huzurlu bir tebessüm belirdi. Tam o sırada cebimdeki telefonun kulakları tırmalayan melodisi odanın içinde yankılandı. Titreyen elimle telefonu çıkardım; ekranda özel numara yanıp sönüyordu.
"Efendim" dedim odadaki meraklı bakışlar üzerime kilitlenirken.
Karşı taraftan gelen ses çok keskindi. Sadece üç kelime döküldü kulağıma: "Dinle beni komutan..."
Sesin kime ait olduğunu anlamamla kanımın çekilmesi bir oldu. Dudaklarım birbirine mühürlendi, nefesim boğazımda düğümlendi. Telefonun ucundaki ses konuşmaya devam ettikçe zihnim birer toz bulutu gibi dağıldı. Gözlerim bir noktaya sabitlendi, parmaklarım cihazı parçalamak istercesine sıkıldı. Telefon kapandığında dünya üzerime yıkılıyor gibiydi ama ayakta kalmak zorundaydım.
Tek bir kelime dahi etmeden ayağa kalkıp koşar adım kapıya yöneldim.
"Feza! Ne oluyor?" diye bağırdı Alparslan arkamdan, yataktan doğrulmaya çalışarak. "Nereye gidiyorsun?"
Onu duymuyordum bile. Odadan bir fırtına gibi çıktım, koridoru adeta uçarcasına geçip merdivenlere yöneldim. Gökalp peşimden koşuyor, adımı sesleniyordu ama zihnimdeki tek şey o sesin verdiği koordinattı. Yoğun bakım katına ulaştığımda koridorda bekleyen Avcı Timi ve Ilgaz, beni bu halde görünce bir yay gibi gerildiler. Albay da buradaydı. Ersin elindeki kahve bardağını kenara fırlattı, Kaya abim yerinde dikleşti.
"Abi!" dedim nefes nefese Kaya’ya doğru koşarken. Sesimdeki o amansız telaş tüm profesyonelliğimi yerle bir etti.
Kaya anında ayağa kalktı. Yanıma gelip kollarımı kavradı. Gözlerimin içine baktı; o tek bakışta her şeyi, o devasa tehlikeyi okudu. "Feza? Noldu?"
"Gitmemiz lazım" dedim hırıltılı bir sesle. "Hemen."
Kaya, ne bir soru sordu ne de bir açıklama bekledi. Yılların verdiği o sarsılmaz güvenle elimi tuttu. Herkesi, her şeyi, orada bizi izleyen onlarca gözü unutarak çıkışa doğru hareketlendik. Bizim için dünya yine sadece ikimizden ibaretti.
Ancak henüz iki adım atmıştık ki, Ilgaz ve Onur Albay yolumuzu kesti. Ilgaz’ın bakışları, Kaya ile kenetlenen ellerimize kaydı; gözlerinde kıskançlıktan çok daha büyük bir merak ve endişe vardı.
"Nereye kızım ne oldu?" dedi Onur Albay. "Hain Yavuz Arısoy her yerde aranıyor! Tüm askeriye alarmda. Adam şu an kaçak, tehlikeli ve her yer kaynıyor! Siz tek başınıza nereye gidiyorsunuz?!"
Gözlerimi Onur Albay’a diktim. Ardından Ilgaz'a baktım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Yutkundum. Duyduklarımın doğru olup olmadığını gidip teyit etmem gerekiyordu. Teyit etmeden kimseye açıklama yapamazdım. Hain dedikleri adamın, benim babam bildiğim adamın aslında kim olduğunu bilmiyorlardı.
"Gitmeme izin verin" dedim dişlerimin arasından. "Şimdi buradan Kaya üsteğmen ile sadece ikimizin çıkmasına izin verin. Bu çok önemli komutanım!"
Ilgaz bir adım daha yaklaştı. Saf bir merak ve korku vardı yüzünde. Kerem ve Uğur hastaneden çıkmadan buradan dışarıya adım atmayacağımı çok iyi biliyordu ve şimdi gitmek için uğraşıyordum. Bir şey olduğunu anlamıştı. Onlara şu an asla söyleyemezdim. Ama eğer gidersem her şeyi detaylıca çözmüş de olacaktım.
Elim cebimdeki o telefona gitti. Avcı Timi, namlularını indirmemiş birer tetikçi gibi arkamızda beklerken, dışarıda fırtına kopmak üzereydi.
Gerçek, bu koridorun içinde patlamaya hazır bir bomba gibi hepimizin ortasına düşecekti.
Ve kimse doğruları henüz bilmiyordu...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |