45. Bölüm

Hâlâ Anlamadın mı?

ebrumelek
yazarebrumelek

Tam o an bir şey oldu.

 

Silahı tutan elimden vuruldum.

 

Öyle ani, öyle güçlüydü ki bunu beklemiyordum.

 

Hemen kafamı kaldırdım ve timime baktım şokla. Kaya abim gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Kerem ve Uğur görüş açımda değildi. Ve Ersin'in hıçkırık sesleri hâlâ kulaklığımdaydı.

 

Kendimi vuramamıştım!

 

Gözüm en son Alparslan'a kaydı. Öyle bir acıyla bakıyordu ki kafasını kaldırmış gökyüzüne doğru ... Sonraki saniye başını indirdi ve göz göze geldik.

 

O yapmıştı, anlamıştım. Son mermisiyle benim silahımı vurmuştu.

 

"Neden!?" Diye bağırdığım an ayak sesleri dibimde bitti. Aynı anda Kaya abimin de, tüm timin de. Pisliklerin hepsi başımıza toplandı.

 

"Canını almana izin veremem kardeşim."

 

Sesini duyduğum an pis ellerden biri kulağımı tuttu. Kulaklığımı alıp yere fırlatırken gözümden bir damla yaş aktı. Hâlâ Alparslan'a bakıyordum. Esir düşecektik. İşkence görecektik. Tecavüze uğrayacaktık. Uzuvlarımızı keseceklerdi ve bunların her biri olurken bizi canlı tutacaklardı. Timimi gözümün önünde doğrayacaklardı. Beni de onların önünde... Esir düşeceğime ölme şerefine nail olacaktım. Benim bu meslekte ilk öğrendiğim şey buydu. "Esir düşeceğine son mermini kendine sakla asker!" Lakin şimdi Alparslan yüzünden bunu kaçırmıştım. Şimdi ele geçirilmiştik işte.

 

Sonraki her şey çok hızlı oldu. Sırtıma çok sert bir tekme yedim. Yere çöktürüldüm. Sesler ve bağırışlar yükseliyordu. Enseme namlu dayandı. Tüm timime aynısı yapılıyordu. Askerlerimin direndiğini duydum ve vurma seslerini duydum. Gözümden birkaç damla yaş daha üst üste aktı.

 

Tüm timin olduğum yere toplandı. Hepsi görüş açımdaydı şimdi. Şerefsizlerden birinin Kerem'in kafasına silahın kazasıyla vurduğunu gördüğüm an tüm öfke bedenime doldu. Ensemdeki silahın namlusunu önemsemeden hızla ayağa fırladım ama bacağımın arkasına sağlam bir tekme yedim. Canımın acısını umursamadım. Topallayarak da olsa ayağa kalkıp gördüğüm ilk bedene yumruk geçirdim. Seçebildiğim kadarıyla yaklaşık yirmi adam benim başımdaydı. Silahlarını bana doğrultmuşlardı. Dört kişinin bana aynı anda saldırmasıyla yeniden dengemi kaybettim. Yüzüme sert bir yumruk yedim. Mücadele etmeye çalıştım timimin bağışları altında ama hepsine yetemedim. Biri arkamdan geldi. Hızlı ve sert bir şekilde enseme binen darbenin sesini duydum. Sonra her şey karardı.

 

Son düşüncem Ersin'di.

 

"Git Ersin..."

 

***

 

 

Gözlerimi açtığımda karanlığın içindeydim. Tavan taştı. Kaba, nemli, karanlık bir taş..

 

Bir mağaradaydık. Yere damlayan su sesi vardı sadece. Uzaktan, ritmik, durmayan bir damla sesi geliyordu kulağıma. Etraf loştu çünkü mağaranın ön kısmı açıktı. Gökyüzü gözüküyordu. Yüksek bir yerdeydik. Ayı gökyüzünde göremesem de ışığı etrafı aydınlatıyordu.

 

Başım zonkluyordu. Ensemden alnıma kadar uzanan şiddetli bir ağrı vardı. Gözlerimi kıstım, açtım. Yeniden kıstım. Odağımı toplamaya çalıştım. Ama odağım yerine gelmeden kafamı çevirip etrafıma baktım. Ellerim arkamda bağlıydı. Metal kelepçeyi hissediyordum. Soğuk ve sert bir şekilde bileğime geçirilmişti. Ayaklarımda da bağlar vardı. Daha kaba, halat gibi bir şeydi belli ki. Hareket alanım hiç yoktu.

 

Sağıma baktım.

Kaya abim.

 

Gözleri açıktı. Bana bakıyordu. Ne zamandır bakıyordu bilmiyordum. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Operasyonlarda oluşan her zamanki düz, sakin ifadesi vardı yüzünde. Ama gözleri... Gözlerinde bir şey vardı. Sanki bana bakarken kafama silah dayadığım an'ı düşünüyordu. Ona baktığımı görünce rahatlayarak iç çekti.

 

Ben de iç çektim. En azından beraberdik...

 

Soluma baktım. Kerem'di diğer yanımdaki. Sırtını duvara dayamışlardı. Gözlerini bağlamışlardı onun. Siktir ya! Uyuyor muydu uyanık mıydı bilmiyorum. "Kerem" diye mırıldandım. Cevap alamadım.

 

"Baygın hâlâ kafasına çok sert vurdular" dedi Kaya abim.

 

"Allah belalarını versin" dedikten sonra Kerem'in hemen yanına baktım. Uğur diğer yanındaydı. Onu daha fazla iplerle bağlamışlardı ama yamuk duruyordu. Bedeni sol tarafa eğilmişti. Siktir siktir!

 

"Uğur yaralı mısın?" Dedim hızla. Uğur inleyerek kendini doğrultmaya çalıştı ama beceremedi. Yeniden sola eğildi vücudu.

 

"Önemli bir şey değil" dediği an gözlerimi sımsıkı kapattım sinirle. Sol belinin olduğu kısımda yarası vardı. Büyük ihtimalle bıçak yarasıydı.

 

Alparslan en uçtaydı. Başı öne düşmüştü. Biz konuşurken bile kafasını kaldırmadı. O da baygındı.

 

Etrafa yeniden baktım.

Ersin yoktu.

Sürmene yani Deniz yoktu.

 

Ohh çok şükür diye geçirdim içimden ve kafam önüme düştü.

 

"Hâlâ kampın oralarda mıyız?" Diye sordum Kaya abime. Buraya getirilirken bilincim yerinde değildi. Belli ki Alparslan ve Kerem de kendinde değildi. Uğur direnmiş olmalı ki yaralamışlardı. Kaya abimin bir şekilde ayık kaldığını tahmin ediyordum.

 

"Bizi hemen arazi araçlarına bindirdiler. Yaklaşık bir saat yol geldik. Destek ekip bizi bulamayacak. Kerem'in teknolojik her aletini aldılar."

 

"Kerem'in gözlerini bağladıklarına göre" dedim yutkunarak. "Sadece beni değil hepimizi çok iyi tanıyorlar. Buradan tek çıkışımız Kerem'di."

 

Ama asıl dikkat etmeleri gereken Kaya'ydı. Onun da gözlerini bağlamaları gerekiyordu. Sesli söylemedim bunu.

 

"Uğur çok kan kaybediyor." Kaya abimin sözünü duyduğum an ayak sesi geldi. İkimiz de aynı anda susup mağaranın girişine baktık. Üç tane adam içeriye girdi ellerinde silahlarla. Biri ortada yürüyordu. Diğerleri iki yanında... Karanlıktan yüzü seçilmiyordu ama diğer iki adamın ellerinde el fenerleri vardı. Işık direkt gözüme girdiğinde gözlerimi kıstım.

 

"Oooo" adam gevşek gevşek gülerek içeriye girdi. Işığı bilerek gözümün içine tutuyordu. Göremiyordum yüzlerini.

 

"Feza komutan sonunda güzellik uykusundan uyanmış" diyerek tam önüme geldi ve diz çökerek oturdu. Yüzü tam yüzümün önündeydi şimdi. Kısılan gözlerimi kırpıştırıp yüzüne baktım.

 

İlk kez gördüğüm biriydi. Yüzünden pislik akıyordu. İğrenç bir gülümsemesi vardı.

 

"Patronun kim?" Dedim sertçe.

 

Adama sorduğum soruyla kafasını arkaya atarak kahkaha atmaya başladı. Onun kahkaha sesiyle Alparslan bağlı olduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Kerem hâlâ hareketsizdi. Uyansa da kıpırdamadan dinleyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordum onu.

 

"Hâlâ bu soruyu soruyorsun yüzbaşı" dedi adam. Yeniden bakışlarımı ona çevirdim. Bir yandan da diğer iki adamı kolaçan ediyordum. Emir almadıkları için hareketsiz duruyordu itler. "Sen şu anki durumunun farkında mısın? Patronum sana bir şans vermişti ve sen şehirde kalmayı seçtin. Şimdi cezasını timinle birlikte çekeceksiniz."

 

"Zaten öldürmeyecek misiniz bizi?" Diye sordum düz bir sesle. "Patronunun ismini vermek neden korkutuyor seni hâlâ?" Kafamı yana eğdim yüzüne bakarken. Tehlikeli bir tebessüm kondurdum yüzüme. "Elim kolum bağlıyken bile ödün kopuyor değil mi bizden? Hadi kabul et!"

 

Bir anda yüzüme yumruk indirdi. Kaya abim hemen öne atılmaya çalıştı ama diğer adamlardan biri ona da bir yumruk indirdi. Sonra Alparslan'ın bağırtısını duydum. "Bırakın lan! Yiyorsa bana gelin ulan!" Diye bağırıyordu. İkinci ve üçüncü yumruğu da yedim. Ağzıma lan dolmuştu ama gülmeyi kesmedim. Ben kanlı dişlerimi göstererek sırıttıkça adam daha fazla vuruyordu yüzüme.

 

Üçüncü adamın da Alparslan'ın yanına yürüdüğünü gördüm. Alparslan'a ardı ardına yumruklar indirmeye başladı. Ama tüm bunlar olurken ben bakışlarımı karşımdaki pislikten çekmedim. Korkusuzca ve hâlâ tebessüm ederek gözlerinin içine bakıyordum. Ağzımın kenarından sızan kana aldırmadan...

 

"Hâlâ anlamadın mı Sungur?" Dedi adam gözlerime bakarken tek kaşını kaldırıp. Elini sallamaya başladı bana vururken canı acımıştı şerefsizin. Bu içime su serpti.

 

"Konduramıyorsun değil mi? Sen de anladın ama konduramıyorsun komutan!"

 

Gülümsemem yüzümde dondu. Kastettiği kişi Yavuz komutandı. Yavuz babamdı.

 

"Asla olamaz" dedim dişlerimi sıkarak. Yüzümdeki gülümseme anında silindi. "Bana doğruyu söyle sonra da öldür beni piç!"

 

"Anladın anladın sen" dedi gevşek bir şekilde. "Seni ölmekten beter edeceğim ama şşşş" yaptı işaret parmağını dudaklarına bastırarak. "Patron senin işkence görmeni istemedi. Yıllarca seninle beraber olduğu için anlamsız bir şekilde bağlanmış sana. Zarar görmeni istemiyor. Sungur'lar içinde tek sevdiği sensin yani anlayacağın. Hatta seni kızı gibi görüyor artık. Neyse..." Dedi kafasını yana eğerek. "Burada yaşanacaklardan haberi olmayacak zaten. Sana ve timine hakettiğin gibi bir karşılama yapacağız."

 

Sonra enseme yeniden silahla vuruldu. Alparslan, Kaya ve Uğur'un bağışları arasında gözlerim karanlığa teslim oldu.

 

Son düşüncem bu defa Yavuz babaydı. Bunu yapmış olamazdı. O adam benim babam gibiydi. Bunu bana nasıl yapardı? Madem beni ailemden almıştı, kaçırmıştı. Neden koyduğu yetimhaneden geri alıp asker olarak yetiştirmişti? Neden ya neden!!

 

***

 

 

Günlerin nasıl geçtiğini anlamıyordum.

 

Açlıktan. Susuzluktan. Mağaranın neminden kemiklerime işleyen o soğuktan. Yaralarımın ağrısının önce keskin sonra tiz sonra yanıcı ve sonra yeniden keskin bir döngüye girmesinden.

 

Tam iki gündür işkence görüyorduk. Yemek yemiyorduk. Güneş doğduktan iki saat sonra gelmeye başlıyorlardı. Sırayla değil hep birlikte dövmeye başlıyorlardı bizi. Ellerimiz kollarımız bağlı olduğu için yere düşmekten başka bir şey yapamıyorduk. Arada kafa atıp karşılık veriyorduk ama bu defa da şiddetin dozu artıyordu. Amaçları öldürmek değildi çünkü Uğur'un yarasını sarmışlardı ilk gün. Yarasını sardıklarını gördüğümde kimseye belli etmeden mutluluktan ağlamaya başlamıştım. Gözümden akan yaşları bile silemiyordum ama. Ama ikinci gün Uğur'u da dövmeye devam etmişlerdi. Zaten çok güçsüz düşmüştü kan kaybından dolayı. Yemek de yemiyordu. Yine de çok iyi direniyordu. Bir kere bağırmamıştı.

 

Kerem'in sürekli kafasına çalışıyorlardı. Benim ve Kaya abimin bedenimize. Birkaç kemiğinin kırıldığına emindim. Artık bedenim uyuştuğu için acıyı hissetmiyordum. Ama zihnim hâlâ açıktı. Kaç saat geçtiğini bile biliyordum burada.

 

O adam her defasında gelip patronun beni nasıl kandırdığını anlatıyordu. Psikolojik olarak bizi bitirmek için sürekli bir haftadır buradasınız bak kimse gelmedi sizi kurtarmaya diyorlardı. Ama ben bir hafta olmadığını biliyordum.

 

Şimdi yeniden geldiğinde de yine aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti. Her dayaktan önce bu faslı atlamıyordu. Beynime işlemeye çalışıyordu. Ama ben Yavuz babanın böyle bir şey yapacağına inanmıyordum. İletişimin kopmasında başka bir neden olmalıydı. Asla bizi böyle bir tuzağa çekmezdi Yavuz baba. Öyle olsa Sürmene ve Ersin de buraya getirilirdi. Çünkü ikisi de iletişimin koptuğunu biliyordu.

 

"Eeee günaydın bakalım" diyerek o gevşek sırıtışıyla içeri girdi. Elinde bir matara vardı. Su içiyordu yanıma doğru yürürken pislik. Alparslan baygındı dün geceden beri. Uğur da öyle. Kerem ben ve Kaya uyanıktık. Ve hepimiz bağlı bir şekilde yere düşmüş haldeydik.

 

"Siktir git piç!" Diye bağırdım. Tam önüme kadar gelip yüzümün önünde çömeldi. Sert bakışlarımı görünce yeniden kahkaha atmaya başladı.

 

"Hiç akıllanmıyorsun değil mi?" Dedi gülmesi bitince. Sonra mataradaki suyu yüzüme doğru boca etmeye başladı. Gözlerimi kapatarak Kaya abimin küfürlerini dinledim. Hepsi alışmıştı artık en azından küfür ettiğinde dövmüyorlardı onu.

 

Matara bitince yere sertçe fırlattı. Gözlerimi açarak ıslak kirpiklerimi kırpıştırıp önümdeki pisliğe baktım. Adam konuşurken ağzı adeta çürük kokuyordu.

 

"Gerçek patronuna söyle o çıkıp gelsin buraya. Senin gibi embesiller bizi korkutamaz piç."

 

Pisliğin yüzü değişip gülümsemesi silinse de kendisini topladı. Yeniden sırıtmaya devam etti.

 

"Yavuz komutanından mı bahsediyorsun?" Dedi kaşlarını kaldırarak. "Onun sizden daha önemli meseleleri var. Size ben kaldım yani. Merak etmeyin öldürün emri geldiği an size yapacaklarıma inanamayacaksınız. Hepinize önce günlerce sahip olacağım. Tek tek. Sonra da zevkime göre bazı parçalarınızı gövdenizden keseceğim." Yüzüme doğru eğildi. Pis nefesi midemi bulandırdı. Kusma isteğiyle öğürdüm ama o umursamadan devam etti. Elini de saçıma attı konuşurken.

 

"Ama seni en sona bırakacağım komutan. Tüm timinin nefesini gözlerinin önünde kestikten sonra seni bir süre daha kadınım yapmaya devam edeceğim. Sıkıldığım an senin de işin bitecek emin ol."

 

"Patronunla konuşmak istiyorum!" Diye mırıldandım ekşittiğim yüzümle. Çünkü adam benimle konuşmaya başladığı an Kaya abim delirmiş gibi bağırmaya başlamıştı. Onun başırışlarıyla Alparslan da uyanmıştı. Duyup o da delirmiş gibi küfürler ediyordu. Ve ikisi de şu an feci tekmeler yiyor, hâlâ bağırmaya devam ediyorlardı. Karşımdaki de onları umursamadan yüzüme bakmaya devam ediyordu.

 

"Senin isteğine göre olamaz komutan" dedi. "Patron isterse olur. Sen değil."

 

Gülmeye başladım. Hatta kahkaha attım. Keskin sızılar girse de karnımda umursamadan gülmeye devam ettim. Ben gülerken adamın yüzü bozulmuştu şimdi.

 

"Öldür emri asla gelmeyecek" dedim gülmelerimin arasından. Yoksa şimdiye kadar çoktan öldürmüştünüz. Sen bizi canlı tutmak için emir aldın piç. Bizden öyle bir korkuyorsun ki bu yüzden şu an timim dayak yiyor !"

 

Adam sertleşmiş yüzüyle gözlerini benden ayırıp yan tarafına baktı. Kaya abim karnına sert tekmeler yiyordu. Alparslan adamın arkasında kaldığı için görüş açımda değildi ama ondan da tekme sesleri geliyordu.

 

"Durun" diye bağırdı adam. İkisi de durdu. Belli etmeden derin bir nefes aldım. Yeniden yüzüme baktı.

 

"Öldür emri gelip gelmemesi umurumda bile değil komutan" dedi. "Benim elimdesiniz. Size istediğimi yaparım buna padişah bile gelse karışamaz. Haa" dedi uzatarak. "Sen inanmıyorsan patronla ben konuşayım da dinle."

 

Nefesimi tuttum. Yüzüm anında ciddileşti. Adam kafasını yana çevirerek kendi adamlarından birine işaret verdi. Arkadaki hareketlenip bize doğru yaklaştı. Göz ucuyla Kaya abime baktım. Ardından Kerem'e döndüm. Kerem'le göz göze geldik. Bir gözünün içi kıpkırmızı olmuştu ve kapalıydı. Tek gözüyle bakıyordu. Yeniden karşımdaki piçe döndüm.

 

Eline bir telsiz vermişlerdi. Tuşuna basıp aktifleştirdi. Alparslan'ın hafif hafif inlemesi dışında başka ses yoktu içeride. Cızırtı sesleri çıktı önce.

 

Sonra çok iyi tanıdığım o sesi duydum...

 

Ve bir an için dünya durdu.

 

Telsizden gelen statik gürültünün ardından o sakin, otoriter, her kelimesini tartarak söyleyen ses...

 

Yavuz babaydı...

 

Gözlerim irileşti. Yüzümü kontrol altında tutmak için tüm gücümü harcadım. Elimde değildi. Çenem hafifçe açılmış olmalıydı çünkü karşımdaki adam benim yüzüme bakıp memnuniyetle sırıttı.

 

"Durum ne?" dedi Yavuz babanın sesi. Telsizden geliyordu ama bir fark yoktu. Tanıyordum. Yanlış olamazdı. Yüzlerce kez duymuştum o sesi. "Hâlâ direniyorlar mı?"

 

"Evet patron" dedi adam telsize. Gözleri bendeydi. İzliyordu beni. Tepkimi içiyordu. "Ama yüzbaşı sizin sesinizi duymak istiyormuş. Sizinle konuşmak istemiş."

Kısa bir sessizlik oluştu. Herkes nefesini tutmuştu. Uğur'un hayal kırıklığıyla inlediğini duydum. Kaya abim heykele dönmüştü. Kerem de öyle.

 

Gözlerim telsizde takılı kaldı. Yaşlar birbiri ardına akıyordu. Tüm bedenim titriyordu.

 

Ağzımı açtım.

 

"Yavuz baba..." Diye tüm gücümle bağırdım.

 

Adam sırıttı. Telsizi bana göstere göstere sırıttı.

 

"Hayır hayır" dedi ses. Yavuz babanın sesi... Sakin, net çıkmıştı . Bana değil adama cevap vermişti. "Konuşacak bir şey yok. Sen gerekeni açıkla."

 

Dondum.

 

"YAVUZ BABA NEDEN?" Diye bağırdım gözyaşlarımın arasından.

 

"Duyuyor musun patron?" Dedi piç herif sırıtarak. Cevap geldi.

 

"Söyleyecek bir şey yok. İki gün sonra Avcıları temizle. O bölgeden ayrılın!"

 

"Emredersiniz" diyen piç herif telsizi kapattı. Gözlerimi sımsıkı yumdum.

 

"İşte bu" dedi pislik. Gözlerim sinirle açıldı. Sesi de yüzü de tatmin doluydu. "Gördün mü? Anlattım anlattım, inanmak istemedin. Ama bizzat duydun. Ne dedi?" Diye sordu kafasını yana eğerek. "İki gün sonra Avcıları temizle dedi. Yani iki gün sonra elime kaldın. Sana istediğim her şeyi yapabileceğim artık. Sabırla bekleyeceğim."

 

"Allah belanızı versin!" Diye bağırdım. O ise kahkaha attı kafasını arkaya eğerek.

 

"Seni yetiştirdi, büyüttü." Adam eliyle yerdeki beni işaret etti. "Ve şimdi işte. İki gün sonra temizle dedi. Aslında amacı seni yetiştirip Sungur'ların düşmanı olarak karşılarına çıkartmaktı. Ama senin işgüzar arkadaşların o raporlara önceden ulaştı. Şırnak'a gelmeden önce patrona biyolojik ailemi buldum diye bildirseydin bu şehre hiç gelemeyecektin. Ama senin ilk başta buraya gelmen onun işine gelmişti. Bir şekilde seni Sungur'larla karşı düşman edecekti. Yazık olacak güzelliğine komutan."

 

Cevap vermedim. Gözlerimden hâlâ yaş aktığını fark ettim.

 

Adam eğildi. Yüzüme yaklaştı. Gözlerimin yaşlarla dolduğunu görüyordu ve bundan zevk alıyordu.

 

 

"Bu günlük bu kadar..." dedi. "Size yeter."

Doğruldu. Adamlarına döndü. Başıyla işaret etti.

 

Ayak sesleri geldi birer birer kapıya doğru.

Adam en son çıktı. Kapıda durdu. Bir kez daha baktı. Tatmin dolu, bitirmiş, rahat bir bakış attı bize. Ardından o da gözden kaybolup çıktı.

 

Ve ilk defa bizi yalnız bıraktılar...

 

Sessizlik çöktü.

Gerçek bir sessizlik. Günlerdir başımızda biri vardı. Şimdi hiç kimse yoktu.

 

Sadece mağara.

 

Sadece damla sesi.

 

Ve biz.

 

Başımı kaldırıp Kaya'ya baktım. O da bana bakıyordu...

 

 

***

 

-ILGAZ-

 

Hat kesildi.

 

Bir saniye önce Feza'nın sesi vardı kulaklığımda. Sonra hat aniden kesildi.

 

"Feza?" dedim.

 

Cevap yoktu.

 

"FEZA!" Diye bağırdım.

 

Onur albay masasından fırlamıştı. Bilişimci subay ekrana yapışıktı. Klavyede hızlı hızlı tuşlara basıyordu.

 

"Hat kesildi komutanım" dedi genç teğmen. Parmaklarını klavyede koşturuyordu hâlâ. "Karıştırma mı, teknik arıza mı anlayamıyorum henüz..."

 

"Fark etmez, aç hemen hattı!" diye gürledim.

 

"Uğraşıyorum komutanım.."

 

"UĞRAŞ DAHA HIZLI!"

 

Masaya yumruğumu sinirle indirdim. Pusu olduğunu Feza biliyordu tek tesellim buydu. Ama yine de içim içimi yiyordu.

 

"Komutanım." Bilişimci teğmenin sesi geldiğinde durup ekrana eğildim. "Başka bir hat var."

 

"Bağla" dedi Onur albay.

 

"Ankara'dan üst seviye bir kod var komutanım" diyerek teğmen tuşa bastı. Bağlantı sesi geldi. Sonra bir ses doldu harekat merkezine.

 

"Korgeneral Yavuz Arısoy konuşuyor. Albay Onur Sungur?"

 

Onur yerinde albay dikleşti. Açılan görüntüde daha önce bir törende bizzat gördüğüm ve Feza'nın komutanı olduğunu öğrendiğim Yavuz Arısoy vardı. Otomatikman yerimde dikleştim ben de.

 

"Emredersiniz komutanım" dedi Onur albay.

 

"Operasyonu ben devralıyorum albay."

 

Merkezdeki hava anında değişti. Onur albayın kaşları sonuna kadar çatıldı. Bilişimci teğmen çaktırmadan bana baktı. Ben albaya baktım. Albay ise kaskatı olmuş bir şekilde ekrana bakıyordu.

 

Ama ikiletemedi.

 

"Anlaşıldı komutanım" dedi albay.

 

"Ilgaz Binbaşı."

 

"Emredersiniz komutanım" diye bağırdım.

 

"Timini hazır et binbaşı. Helikopteri de hazır beklet. Her an harekete geçebilir olacaksınız."

 

Dişlerimi sıktım. "Şu an gitmem lazım komutanım. Eğer emir verirseniz..."

 

"Her an harekete geçebilir olacaksın" diye tekrarladı. Net, kesin, tartışmasız bir sesle.

 

Bir saniye. Sadece bir saniye durakladım. Ardından dişlerimi sıkarak "emredersiniz" dedim.

 

Ardından hattı kapandı.

 

***

 

Bir saat nasıl geçti bilmiyorum. Feza'lardan asla haber alamıyorduk. Yavuz Arısoy'un bağlanmasını beklemekten başka çare yoktu. Albay ve ben sürekli harekat merkezinde volta arıyorduk. Helikopterler hazırdı. Timim ve ben de hazırdım ama emir gelmedikçe çıkamıyordum. Tek umudum Feza'ların bağlanıp operasyon tamamlandı demesiydi. İçimde çok kötü hisler vardı ve yerimde duramıyordum. Bu lanet odadan da dışarı çıkamıyordum.

 

 

Sonunda beklediğimiz bağlantı kuruldu. Hemen bilgisayarlara koştuk albayla. Kulaklıkları hızla kulağımıza takarken teğmen konuştu.

 

"Komutanım Avcı Timinden bağlantı isteği var. Acil durum kodu gönderilmiş. "

 

Benim "ne?" Dememe kalmadan albay "hemen bağla" diye bağırmıştı. Hemen albaya döndüm.

 

"O bölgeye beni acilen gönderin komutanım?"

 

Teğmen bağlantıyı kurmaya çalışırken albay bana baktı. "Başka bir görevmiş gibi gösterirsiniz. Bir kılıfını bulursunuz ama ben hemen yola çıkmalıyım. Acil kodu gelmiş burada daha fazla bekleyemem!"

 

"Hemen çıkın Ilgaz" dedi albay tekrar bilgisayara dönerken. Hiç beklemeden hızla fırladım odadan. Timim zaten helikopterlerin orada hazır bekliyordu. Bir dakika bile geçmeden helikopter pistine koşarak geldim. Kulağımdaki kulaklık merkezi hatta bağlıydı hâlâ. Yani harekat merkezindeki bağlantı sağlanınca Avcı timiyle direkt konuşabilecektim.

 

Öyle bir panik halindeydim ki helikoptere ne zaman bindim kalkış emrini hangi saniye verdim idrak edemedim. Kulağımda bağlantının kurulduğunu belli eden cızırtı sesini duyduğumda gökyüzüne çoktan havalanmıştık. Yanımda oturan Mert'in elindeki tablette konuma yaklaşık 22 dakika mesafe kaldığını gösteriyordu. Bu siktiğimin bağlantılarını kurmak neden bu kadar uzun sürüyordu bugün?"

 

Bağlantı kurulduğu an "Feza" diye seslendim helikopterdeki kimseyi umursamadan. Hatta hattın diğer ucundaki albayı bile umursamadım. O an tek ihtiyacım olan Feza'nın sesini duyabilmekti. İyi olduğundan, operasyonun bittiğinden emin olmam lazımdı. Ondan bunu duymam lazımdı.

 

"Komutanım" dedi kısık bir sesle.

 

"Az kaldı dayan Feza" diye bağırdım. "Tam 22 dakika sonra yanındayım."

 

"Mermim bitti Ilgaz" dediğinde gözlerimi sıkıca yumdum. Ağzıma gelen tüm küfürleri yuttum. Gözlerimi açtığımda gözlerim dolmuştu.

 

"Feza Feza geldim dayan. Timine koruma ateşini dağıt. Her dakika başı bir mermi indirt. Toplam 22 mermi kalmıştır timinde ne olur dayanın."

 

Bir yandan Mert'e döndüm. Beni ilk kez bu kadar telaşlı görüyordu. "Pilota söyle daha hızlı gitsin!"diye sertçe emir verdim. Mert hemen bağlantı kurmaya başladı.

 

"Baskı tek yönden değil. Etrafımızı çember şeklinde sardılar" dediğinde aklımı oynatacaktım. Pusu içinde pusu kurmuştu şerefsizler. Feza tüm önlemlerini almamış mıydı? Tuğgeneral ile koordineli çalışmışlardı üstelik! Bu nasıl olurdu?

 

Benden helallik istediğinde yıkıldım. Helal olsun dediğimde gözümden birkaç damla yaş ardı ardına dökülmüştü. Oysa daha ona doya doya bakamamıştım bile. Doya doya sarılamamış sevmemiştim bile... Şimdi benden helallik isteyeceği bir durumun içindeydi. Ve hepsi sadece biyolojik bağı olan ailesine düşmanlık yapan bir şerefsiz tarafından yapılıyordu. Eğer bugün Feza'ya ve Alparslan'a bir şey olursa Onur amcayı asla affetmeyecektim. Bunun bedelini ne olursa olsun ödetecektim ona.

 

Hat kesildiğinde konuşmamızı herkesin, hatta harekat merkezindeki Onur amcanın da dinlediğini biliyordum. Hiç araya girememişti. Ama son kısımda emirler vererek bana yetiş Ilgaz diye bağırmıştı. Başka birilerine de gidin diye bağırıyordu. Kulaklığımı çıkarmadan dişlerimi sıktım. Mert'in elindeki tablet ekranına baktım. Tam 15 dakika kalmıştı.

 

Bu bekleme...

 

Bu bekleme hayatımın en uzun bekleyişiydi. Feza'nın şu geçen her saniye ne halde olduğunu bilmiyordum. Allah'ım ne olur yetiştir beni diye dua etmekten başka çarem yoktu. Ona bir şey olma ihtimalini bile düşünmek istemiyordum.

 

Hayır.

 

Düşünme..

 

Kafamı salladım. Yanımda duran timimin bana baktığını hissettim ama dönmedim hiçbirine.

 

Hayır.

 

Alparslan da oradaydı. Benim kardeşimdi o. Feza'nın da öz abisiydi. Ve şimdi ikisi de...

 

Hayır...

 

Feza tanıdığım en güçlü askerdi. Pusuya düşmek başka bir şeydi. Ama Feza pusudan da çıkardı Allah'ın izniyle.

 

Buna inanmak zorundaydım.

 

***

 

Kampın olduğu bölgeye geldiğimizde aklımı kaçıracaktım. Kamp olarak kullanılan yer yana yana küle dönmüştü. Alevler çoktan sönmüştü. Gökyüzünde kara bir örtü gibi toplanmış yoğun siyah bulutlar vardı. Ama Avcı'lardan tek bir iz yoktu.

 

Kampın dışındaki açıklığın üst kısmında bir sürü ceset vardı.

 

Timimle dağılıp hepsini taradık. Kamuflaj kıyafetlerini her görmediğimde yüreğime su serpildi. Pusuya düştükleri yer çok kötüydü timin. Tam bu bölgede direnç göstermişlerdi. Ama Avcı Timinden kimsenin ölü bedenine rastlamamak tüm umutlarımı yeniden kazandırmıştı. Esir alınmış olmalıydılar. Ve her nerede olursa olsunlar onları bulacaktım. Onları bulmadan kararhaga geri dönmeyecektim.

 

"Komutanım" dedi Ali hızla yanıma koşarken. Hemen kafamı çevirip Ali'ye baktım. Elinde bir telsiz vardı.

 

"Avcı timinin buraya geldiği helikopter az önce bizimle bağlantı kurdu" dediğinde kalbimde öyle büyük bir sevinç dalgası oluştu ki hızla elindeki telsizi çekip aldım.

 

 

"Ilgaz Erden konuşuyor!" Diye bağırdım.

 

 

"Komutanım." Erkek sesiydi. Tanıdığım bir erkek sesiydi hemde. Öyle büyük bir nefes verdim ki sanki tüm yüklerimin yarısı boşaldı.

 

"üsteğmen Ersin Yılmaz konuşuyor."

 

"üsteğmen" dedim heyecanla. "Komutanın nerede Ersin? Timin nerede?"

 

 

Boğuk sesi geldi yeniden. "Yüzbaşı Feza Duman ile Avcı timi esir alındı komutanım"

 

Tahmin ettiğim acı gerçeği duymamla gözlerimi sıkıca yumdum. Lanet olsun. "Alparslan yüzbaşı da onlarla birlikte" diye devam etti.

 

Bir anda bütün zemin kaymıştı altımdan. Şu an içimde öyle büyük bir öfke vardı ki birilerini çıplak ellerimle boğsam sinirim geçmeyecek gibiydi.

 

"Üsteğmen." Sesim çıktı. Nasıl çıktı bilmiyorum. "Nereye götürüldüler? Hangi yöne teğmen?"

 

"Belli bir yere kadar takip ettik komutanım. İstihbarat ajanı Sürmene de yanımda. Götürüldükleri bölge dağlık. Çok mağaralar var. Tam konum tespiti yapamadık ama alanı daralttık."

 

"İlet. Hemen ilet."

 

Çok şükür ki Ersin ve Deniz üsteğmen geride kalmıştı. Ersin bana koordinatları atana kadar albayı arayıp durum bilgilendirmesi yapmaya başladım. Zaten beklediğim gibi "serbestsin binbaşı" dedi. "Git ve onları sağ salim bul. Kızımı da oğlumu da sağ salim getir Ilgaz Allah'ını seversen oğlum" diye adeta yalvardı Onur amca. Onun sesini ilk kez bu kadar çaresiz duyuyordum. Alparslan daha önce esir alındığında bile bu kadar yıkık çıkmıyordu sesi.

 

"Söz veriyorum komutanım" diyerek hatta kapatmıştım.

 

Ersin'den koordinatlar gelmiş olmalıydı ki Mert kafa salladı.

 

"Helikoptere geri dönüyoruz toplanın" diye bağırdım timime doğru.

 

Timle helikoptere adeta koştuk. Ben en öndeydim. Mert, pilota koordinatları verdikten sonra kapılar bile tam kapanmadan harekete geçmesini söyledim. Havadayken kapılar kapandı, motor hızlandı ve zemin uzaklaştı.

 

Kulaklığımı taktım.

 

"Ersin. Hâlâ hatta mısın?"

 

"Buradayım komutanım."

 

"Durumun ne?"

 

"Beklemedeyiz komutanım. Helikopteri güvenli bir yerde sakladık. Feza komutanlar buralarda bir yerde. Biz de ayrılamadık buradan."

 

"Timin durumu nasıldı?"

 

"Hepsi sağ olarak götürüldü komutanım" dedi.

 

"Bölge durumunu aktar."

 

"Attığım koordinatlarda gördüğünüz gibi sınır ötesindeyiz. Timimi Türkiye sınırından çıkarttılar. Burada mağaralar çok. Engebeli bir arazi. Kayalıklarla çevrili bir bölge. Biz helikopteri bırakıp yarım saat yaya ilerledik."

 

"Siz helikopterle peşlerinden giderken fark etmediler mi yani?" Diye sordum. Her ayrıntıyı bilmem gerekiyordu.

 

"Komutanım, Üstçavuş Kerem'in dişinde çip vardı. Operasyondan önce yerleştirmişti. Sürmene bundan haberdarmış. Timim ele geçirildikten yarım saat sonra Sürmene ile buluştuk. Bilgisayarda daha önce Kerem'in yazdığı kodla konumlarına eriştik. Konumları hareket halindeydi ve onlar arabayla gittikleri için tam konum tespiti yaparak peşlerine düştük. Ama mesafeyi korumak zorunda kaldık. Sınır ötesine çıktıklarında sinyal engelleyiciler bizi zorladı ve sonunda da kapandı. Onlardan en son sinyal aldığımız bölgede pusup bekliyoruz şu an. Buralarda bir yerde olmalılar."

 

Derin bir nefes aldım. Rahatlatıcı bir nefes. Ersin'in şu an alnından öpmek istiyordum. Hatta Kerem'in de. En azından bölgeyi daraltmışlardı ve nerede arayacağımızı biliyorduk.

 

"Tamam. Konumda kalın. Biz kırkbeş dakika içinde orada olacağız."

 

"Tamam komutanım" durdu. "Ama destek ekip çağırmanızı öneririm. Bölge onlarla kaynıyor..."

 

Cevap vermedim. Hattı da kapatmadım. Açık bıraktım. Pencereden dışarıya baktım. Ağaçlar, kayalar, dağlar. Hepsi altımızdan geçiyordu.

 

Saniyelerle yarışıyordum.

 

---

 

Beklettiğim için kusura bakmayın çok yoğunluğum vardı. Diğer bölüm de hazır gibi. Bekletmeden onu da bugün yarın atacağım canlar hayırlı bayramlar ♥️

Bölüm : 19.03.2026 23:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...