
Canlar kafamı biraz daha toparladım. Umudum kalmadı kitap sektöründe ama kitaplarımı sevenleri kıramadım bölümü yazıp buradan paylaşıyorum. En azından yarım kalan hikayelerimi tamamlayıp öyle veda edeyim yarım bırakmak içime sinmiyor aklım kalıyor çünkü . Keyifli okumalar ♥️ bana destek olmak için Instagramdan takip eden tüm okuyucularıma teşekkür ederim 🌸🌸
***
Şehrin uykuya daldığı bir saatte mahalle aralarında patlayan silahlar ve ardından gelen ağır makineli tüfek sesleri geceyi paramparça etmişti.
Patlamalar öyle şiddetliydi ki pencere camları kilometrelerce ötede titremiş, lojmanların dış duvarlarına sıçrayan çakıl taşları yağmur gibi yağmıştı. İnsanlar yataklarından fırlayıp karanlıkta birbirlerine bakakalmış sonra derin bir sessizlik çökmüştü ortalığa. "İnşallah şehit yoktur" diye fısıldamıştı herkes içinden geçirerek. Ertesi sabah gazetelerde televizyonlarda ise tek satır, tek kare yoktu. Sanki şehrin rüyasında bile yer bulamayan karanlık bir kabustu yaşanan. Unutulması için el birliğiyle süpürülüp atılmıştı.
İnsanlar tüm seslere rağmen sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi gündelik telaşlarına uyandılar.
Karargahın koridorlarında ise bu sessizliğin tam aksine adeta bir fırtına kopuyordu. Hastane baskınında ele geçirilenlerin sorguları devam ederken, çözülmeye başlayan birkaç saldırgan çoktan savcılığa sevk edilmiş ve demir parmaklıklar ardına gönderilmişti. Hücreler boş kalmaya niyetli değildi; bu gecenin hasadı daha büyüktü.
Ilgaz Binbaşı gelene kadar komutayı devralan Kudret ve Ali telsizden gelen raporları dinlerken durumun vahametini iliklerinde hissediyorlardı. Her şey aynı anda kusursuz bir koordinasyonla gerçekleşmişti. Önce hastane saldırısı, Albay’ın evi, ardından Feza Yüzbaşılara kurulan pusu... Bu rastlantı olamazdı. Çatışma bölgesine ulaştıklarında aylardır gölge gibi peşinden koştukları elebaşı Hırdo’yu toz toprak içinde dayak yiyerek derdest edilmiş halde bulmuşlardı.
"Durum nedir Kudret?"
Ilgaz Binbaşı karargahın kapısından fırtına gibi girdiğinde üzerindeki üniforma gecenin izlerini taşıyordu; is, kan ve barutun o geniz yakan kokusu... Kudret komutanını hiç bu kadar gergin görmemişti.
"Konuşmuyor komutanım. Sadece sizi soruyor."
Fakat Hırdo'nun sorgu sırasında Ilgaz komutanla alay etmeye çalıştığını söylemeye dili varmamıştı. Zaten öfkeliydi komutanı. Hem Kudret, Hırdo'ya yumruklarıyla gereken cevabı vermişti.
"Ecelini soruyor yani" dedi Ilgaz.
Adımları koridorda yankılanırken Kudret hemen arkasından yetişmeye çalışıyordu. "Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş komutanım, onunki de o hesap" dedi Kudret hayretini gizleyemeyerek. "Albayın evine saldıracak kadar akıllarını yitirmiş olmalılar."
Olay yerindeki o yabancı Özel Harekat ekibi hala Kudret’in kafasını kurcalıyordu. Az önce karargaha gelmişlerdi ve Ilgaz binbaşı ile görüşmek için bekliyorlardı. "Sahi komutanım orayı kontrol altına alan o ekip kim? Bekleme odasına aldırdım sizinle görüşmeyi bekliyorlar."
Ilgaz cevap vermedi. Yüzündeki kasılmış ifade herhangi bir soruya geçit vermeyecek kadar sertti. Kudret sustu. Kokusu elbet çıkacaktı bu işin zaten yakında.
Sorgu odasının önüne gelince Ilgaz sinirle kapıyı açtı. Feza'nın ona son söylediği sözler aklından bir türlü çıkmıyordu. Patronun kadın olduğunu söylemişti. Feza kadın diyorsa şüpheye bile yer yoktu. İşin içine girdikçe her şey daha da arap saçına dönüyordu sanki. Kimdi bunlar ya, Sungur'lardan ne istiyorlardı? Feza'yı aileden koparmak yetmemiş miydi? Bu kadar profesyonel bir şekilde nasıl örgütlenebiliyorlardı?
İçeri girdiğinde üzerindeki üniformasının ceketini sert bir hamleyle çıkarıp sandalyeye bıraktı. Görevli bir asker ekrandan Hırdo'yu izliyordu. Asker, Ilgaz binbaşıyı görünce tekmil vermek için apar topar ayaklansa da Ilgaz askere dönüp bakmadan hızlı adımlarla sorgu odasının kapısını açıp içeriye yolladı kendini.
İçeride Hırdo elleri masaya kelepçeli halde başını öne eğmiş uyukluyordu. Ilgaz ağır ve tehditkar adımlarla masaya yaklaştı. Boş demir sandalyeyi geriye doğru ittiğinde çıkan o tiz metal sesi odanın içinde bir kırbaç gibi yankılandı.
Hırdo yerinden sıçrayarak başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Ilgaz ile göz göze geldiğinde, binbaşının dudaklarında sinsi karanlık bir gülümseme belirdi. Hırdo’nun sol yanağı morarmış ve şişmişti; Kudret’in ağır elinin izi olduğu belliydi.
"Ooo komutan hoşgelmişsen" dedi gevşek gevşek. Kuyruğu dik tutuyordu Hırdo. Bu gece hesabında yakalanmak yoktu. Feza denilen yüzbaşıyı yaralayarak gözünü korkutacaklardı şehirden gitsin diye. Öyle emir almıştı. Aslında o kimsenin emir kulu olacak bir adam değildi ama verilen para ve Ilgaz’dan intikam alma garantisi iştahını kabartmıştı. Ilgaz olacak bu komutan canını çok sıkmıştı zamanında. Onun yüzünden bir sürü eylem planının olduğu kayıtlar ele geçirilmişti.
Ilgaz arkadaki cam bölmeye içerideki askeri görmese de seslendi. "Kamerayı kapat ve dışarı çık!"
Ardından bakışlarını tekrar masadaki adama çevirdi. "Seninle bir anlaşma yapalım Abdi" dedi ses tonu şimdi daha alçak ama daha tehlikeliydi. Masaya doğru eğilip avuçlarını metal yüzeye dayadı. "Bana patronun ismini ver, seni buradan çıkartayım."
"Bana patronun ismini ver. Seni buradan çıkartayım."
Yemliyordu şu an Ilgaz. Ciddi yüzünü bozmadı, belki düşer diye bekledi. Ama Hırdo'nun bu kadar aptal olup buna kanmayacağını da iyi biliyordu.
Hırdo tek kaşını kaldırıp sanki bu cazip teklifi tartıyormuş gibi başını yana eğdi. Ilgaz bir adım daha yaklaştı adamın yüzüne. "Tek bir isim karşılığında hapse girmeyeceksin."
Hırdo büyük bir kahkaha attı. Kafasını iki yana salladı çünkü bir asker hele ki bir binbaşı onu asla serbest bırakmazdı. Hırdo’nun gevşek ifadesi bir an sertleşti. İçindeki öfke gözlerinde kıvılcımlandı.
“Sana nasıl güveneyim?” diye tısladı. “Daha önce de güvendim. Seni bizden bildim. Aynı davada olduğumuzu sandım. Ama sen askermişsin. İhanet ettin bana. Oyun oynadın benimle. Şimdi sana nasıl güveneyim?”
"Bana güvenme Abdi" Ilgaz sesini kıstı. O ismi alması gerekiyordu . Bekleyecek bir dakikası bile yoktu. Feza'yı artık belirsizlikte bırakmak istemiyordu. Ona yardım etmek, kendi elinden de bir şeyler gelsin istiyordu. Bu olaya dahil olmak istiyordu.
Hırdo ona öyle güvenmişti ki üç ayda ona gerçek ismini dahi söylemişti. Ilgaz onların kampına terörist kılığında girmişti. O zamanlar ona güvenen, hatta onu örgütün başına geçirme hayalleri kuran adamdı karşısındaki. "Ama sözümün eri olduğumu bilirsin. Ağzımdan çıkanı yapmadığımı gördün mü hiç? Tek bir isim ver. Hapse girmeni önleyeyim.”
"Nasıl yapacaksın ki onu?" Hırdo bağırarak etrafa göz attı. Camekana takıldı gözü. Kamerayı kapat ve çık diye bağırmıştı oraya doğru. Oyun mu oynuyordu diye düşündü. Ama Ilgaz'ın ağzından çıkanı yaptığına da çok şahit olmuştu. Kendince onu yoldaşı bilmişti. İşte bu yüzden Ilgaz'ın ihaneti çok koymuştu ona.
“Orası bana kalsın” diye kesiti Ilgaz, sabırsızlanıyordu. “Fazla vaktimiz yok. Birazdan üst komutan gelecek. Kimliğin teyit edildikten sonra seni ne ben ne de başkası hapisten çıkaramaz. Kararını ver. Şimdi!”
Gözünü kararmıştı Ilgaz. Şu an karargah sorumlusu kendisiydi. Gelen bir komutan da yoktu çünkü Hırdo kod adlı teröristin ele geçirildiği bilgisini vermemişti üstlere. Henüz...
Hırdo ismi söylerse sözünü tutacaktı evet. Onu hapse göndermeyecek, bu odada, şu an, hesabını kesecekti. Kimliği teyit edilemeden geberip gidecekti...
Hırdo zihninde hesapları yapıyordu. Bu kadar soru varken neden direk bu ismi soruyor? Neden bu kadar taktı? Hırdo'dan öğreneceği başka bir sürü gizli bilgi varken üstelik! Sonunda kararını verdi. Ilgaz onu hapse tıkmak için bahane arıyor olabilirdi. Hapse ne olursa olsun yollayacak beni diye düşündü. Üstelik o ismi gerçekten de bilmiyordu. Ilgaz'ı takip ettiği dönemlerde yüzünü resimlerden birkaç kez görmüştü, evet. Şaşırmıştı da. Hatta Sungur ailesinin de yakınındaydı patron. Bu bilgi elinde tutabileceği en değerli koz olabilirdi.
Ilgaz’ın yüzündeki sabırsızlık artıyordu. Hırdo ağır ağır başını sallayarak ağzını araladı.
Ama tam o esnada sorgu odasının kapısı tıklatıldı.
Ilgaz ve Hırdo lakaplı Abdi aynı anda kapıya çevirdi gözlerini. İçeriye rütbesiz bir subay girerek dimdik durdu binbaşının karşısında. Ardından tekmil verdi.
"Eğer söyleyeceğin önemli bir şey değilse yaktım seni" dedi Ilgaz askere dişlerinin arasından konuşarak. Askerin anında rengi attı.
"Özür dilerim komutanım. Acil bir telefon geldi. Sizinle görüşmek istiyorlar."
Ilgaz yerinde doğrulurken göz ucuyla Hırdo'ya baktı ve aynı sinirle odadan fırtına gibi çıktı.
"Kim arıyor?" Diye sordu sertçe askere.
"Millî İstihbarat Teşkilatı dediler komutanım"
Orada bekleyen timinden Ali'ye dönüp "gözünü bile kırpma Ali" dedi sertçe. "Hırdo'nun aldığı nefesleri sayacaksın."
"Emredersiniz komutanım" dedi Ali hafif Karadeniz şivesiyle. Ilgaz fırtına gibi sorgu odasından çıkarak komuta merkesine yürüdü. Aklında binbir düşünce geçiyordu.
Komuta merkezine geldiğinde bilgisayarların başında oturmuş askerlerin yanından geçerek telefona ulaştı. Masaya dayalı ahizeyi eline alıp kulağına tuttu.
" Binbaşı Ilgaz Erden. Şırnak Tugay'yıyla görüşüyorsunuz."
Karşı taraftan ses bekledi önce. Ardından kalın bir erkek sesi geldi kulaklarına.
“Binbaşı burası Millî İstihbarat Teşkilatı, Terörle Mücadele. Hırdo kod adlı şahıs derhal bize teslim edilecek. Araç yolda.”
Ilgaz sinirden delirecekti. Onu yakaladıklarının bilgisini kimseye geçmemişti henüz. Nasıl öğrenmişlerdi üstler? Tam da şerefsizi ikna etmek üzereyken hemde.
Telefonu kapattıktan sonra Açaraç gelene kadar Hırdo'yu sıkıştırmak için hızla sorgu odasına geri döndü.
***
-FEZA-
Sabah uyandığımda Kaya abimin odasında onun yatağında açtım gözlerimi. Zihnim hemen düne döndü. Adamların peşinde koşarken birinin "Patron, bu taraftan!" diye bağırdığını duymuştum. Tüm dikkatimi o sesin yöneldiği gölgeye çevirdiğim anı hatırladım. Simsiyah, bedenine yapışmış giysiler, çevik hareketler... Ve o bedenin kıvrımları. Bir kadın bedeniydi. Hepsini üstümüze salarak farklı bir yöne kaçtığı için onu yakalayamamıştım.
Ilgaz'ı gece boyunca belki dört, belki beş kez aradım. Ama ulaşamadım. Çok yoğun olmalıydı. Dün gece karargahta nöbetçi kalacaktı. Ne öğrenirsem ilk seni arayacağım demişti ama telefonlarımı açmayınca sorguların sinir bozucu geçtiğini anladım. Kimse konuşmamış ve isim vermemiş olmalıydı.
Yataktan kalkıp banyoya yöneldim. Soğuk suyu yüzüme çarpıp uykunun son tortularını atmaya çalıştım. Hızla yıkayıp kurutmaya attığım üniformamı giydim. Düğmeleri iliklerken dün gece Sürmene'nin albayların evinde nöbette kaldığını, Kerem'in ele geçirilen o bilgisayarla uğraştığını hatırladım. Ersin ve Uğur muhtemelen karargâhtaydı. Kaya ise odaya gelmemişti. Neredeydi acaba?
Salona geçince masanın üzerinde bilgisayarla uğraşan Kerem'i gördüm. Göz ucuyla bana baktıktan sonra "günaydın komutanım" diye mırıldandı. Sesi yorgunluktan pürüzlüydü. Üzerimde üniformam olduğu için otomatik olarak komutanım hitabını eklemişti ama dalgın gözüküyordu. Göz altları da kıpkırmızı olmuştu.
"Bir şey bulabildin mi Kerem?" diye sordum, masanın yanına gelip hafifçe eğilerek. Ekrandaki kodlar ve haritalar gözümü aldı.
Başını kaldırıp avuçlarıyla yüzünü ovuşturdu. "Var bulduğum şeyler... Ama işe yarar mı bilemem komutanım." Klavyesine birkaç tuş daha basıp telefonunu eline aldı. "Bu bilgisayarın görüşme yaptığı diğer cihazların konumlarını daraltmaya çalıştım. Üç farklı düzenli sinyal kaynağı tespit ettim."
Telefonunda açtığı Şırnak haritasını uzattı. Üzerinde kırmızı dairelerle işaretlenmiş üç nokta vardı. Parmak ucuyla en soldakine dokundu.
"Şuradan... En yoğun ve sık sinyal alışverişi bu konumla olmuş. Neredeyse tüm görüşmeler." İşaret ettiği yer lojmanlara fazlasıyla yakın sıradan bir mahalleydi. "Bir yerden, belki bir internet kafeden, belki bir evden, düzenli olarak iletişim kurmuşlar."
"Sungur'ların bu mahallede bir tanıdıkları var mı araştır" dedim diğer yerleri incelerken. Diğer işaret doğrudan askeri bölgenin, karargâhın olduğu alanı gösteriyordu. Yutkundum.
Kerem bakışlarımı takip etti. "Evet... Karargâhtan. Bu cihazla aynı model, aynı işletim sistemine sahip bir başka cihaz oradan bağlanmış. Kimin kullandığını bulmamız şart."
Siktir ya!
"Üçüncü yer?" diye sordum sesim biraz daha gergin çıkmıştı.
Parmağını haritanın en ucundaki şehrin dışına dağlık araziye işaret eden kırmızı noktaya kaydırdı. "Orası. Ama düzensiz bir yer. Daha seyrek. Bir buluşma noktası ya da geçici bir üs olabilir."
Şırnak'a gelirken kullandığım yolun olduğu bölgeydi. O bölgede Hırdo'nun kampı vardı zaten. O gece Ilgaz oradan kaçmıştı belgelerle ilk karşılaştığımızda.
Dağ başı beni o kadar ilgilendirmiyordu şu an aslında. Önemli olan karargâhın içindeki sızıntı ve albayların evine bu kadar yakın mahalleydi. Doğruldum. Sırtımda bir ağrı hissediyordum. Kerem'in bitkin haline baktığımda bir an suçluluk duydum. Ben en azından birkaç saat uyumuştum.
"İyi iş çıkardın Kerem. Gidip kafanı yastığa koy artık. Bugün daha uzun olabilir."
Kerem gözlerini ekrandan güçlükle ayırıp bana baktı. "Yatacağım zaten şimdi. Kimse de gelmedi ki eve."
"Albayların evine gidiyorum ben o zaman. Deniz'i buraya yollayacağım. Kaya'dan haberin var mı?"
"O da albayların evindeydi en son" dedi esnerken. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi dikeldi. "Bir şey daha. Albayların yakını olan, evdeki o Cemal hastaneye götürülmedi. Güvenlik gerekçesiyle. Evin çevresi şu an tamamen kilitli. Kuş uçurtmuyorlar haberim olsun."
Bu bilgiyi zihnimin bir köşesine kaydettim. "Tamam. Sen de biraz dinlendikten sonra karargâha uğra, sorgulardan ne çıkmış bir bak. Bana haber ver."
"Emredersiniz."
Tam arkamı dönüp kapıya yönelmiştim ki ardımdan seslendi. "Feza. Hiç olmazsa bir şeyler atıştırsaydın ya!"
Ona dönmeden elimi havaya kaldırıp salladım. "Sonra!" Kapıyı açıp dışarı çıktım.
Dışarıdaki hava yüzüme adeta bir tokat gibi çarptı. Sabah ayazı ciğerlerime işleyen keskin bir soğuk getirdi. Montumun yakasını kaldırıp ellerimi ceplerime soktum. Adımlarımı albayların evine doğru hızlandırırken gözlerim asla dinlenmiyordu. Bakkalın önündeki iki kişi, park halindeki bir aracın camları, karşı kaldırımda yürüyen yaşlı adam... Her şeyi, herkesi potansiyel bir tehdit olarak algılıyordu beynim.
Albayların sokağına girdiğimde her iki tarafı da donuk yüzleriyle nöbet tutan askerler doldurmuştu. Disiplinli bir sessizlik hakimdi. Kol saatime baktım. Nöbet değişimi için çok az zaman kalmıştı. Ilgaz'ın dünkü talimatı doğrultusunda yeni gelecek ekibin başında olacaktım. Öz ailemin evinde koruma olarak bekleyecektim.
Demir bahçe kapısının önüne geldiğimde nöbetçi üç asker birden hazırolda durup selam verdiler.
"Kolay gelsin aslanlar" dedim gözlerini tek tek gezdirdiğimde. Her biri buz gibi havaya rağmen terlemiş gibi görünüyordu.
"Sağ olun komutanım!" diye gür bir sesle karşılık verdiler.
"Durum nedir? Gece boyunca bir sıkıntı, bir hareketlilik oldu mu?"
Yalı en büyük görünen onbaşı "Hayır komutanım. Sessiz geçti. Hiçbir şey yok" dedi. Diğerleri de başlarını onaylarcasına salladı.
"Tamam" dedim. "Birazdan nöbet değişimi için diğer ekip gelecek. Siz de dinlenmeye çekilirsiniz. Kolay gelsin."
İçeri adımımı attığımda bahçede tuhaf bir sessizlik hakimdi. Nöbetçi askerler dışında ev halkından kimsecikler görünmüyordu. Gerçi şu an sabahın kötüydü saat. Montumun yaka uçlarını yeniden birbirine kavuştururken gözlerim bahçenin diğer ucuna kaydı. Orada bir dut ağacının gölgesinde kolları göğsünde kavuşmuş, etrafı gözleyen bir siluet duruyordu. Kaya abimdi.
Beni fark ettiği an hızlı adımlarla yanıma yürümeye başladı. Karşımda durduğunda başımı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım. O da aynı benim gibi montunun üst yakalarını içe doğru katlamakla meşguldü. Aslında hava hayli soğuktu ama ben de o da soğuğa alışkın olduğumuz için üşümüyorduk. Bu hareket küçüklüğümüzden kalmaydı bizde. Küçükken sık sık ceza yiyerek yurdun bahçesinde saatlerce bekletilirdik ceza olarak. İliklerimize kadar donmak üzereyken birbirimize sokulup yakalarımızı kapatıp dururduk ısınmak için. Yaptığımız bu hareketler beden alışkanlığı olarak kalmıştı bizde.
"Pusuya düşmüşsünüz Ersin'le?" Bunu azarlarcasına sorarken gözlerinden bakışımı çekip evin dış kapısına baktım. Yeniden Kaya abime dönerken tek kaşımı havaya kaldırdım.
“Oldu öyle bir şeyler… Ama tam pusu denmez” diye cevapladım omuz silkerken.
Kaya abim dilini sinirli bir şekilde şaklatırken elini saçlarından geçirdi. "Yavuz babanın yolladığı Aslan timi müdahale etmiş. Manyak Ersin gece arayıp kahkaha ata ata anlattı. Patlama seslerini duyunca aklım çıktı sandım kızım. O aramasa hanımefendiye ulaşıp neler olduğunu öğrenemeyeceğim!"
Masum bir ses tonu takındım. Kimseye eyvallah etmezdim ama abime boynum kıldan inceydi. Dün onun aramasını açmayarak merak ettirmiştim zaten. Başımı yana eğdim. “Hangi biriyle uğraşayım abi ya? Vallahi alayım başımı gideyim diyorum. Bu nedir ya? Sana bile haber veremiyorum olaylardan düşün. Bitmiyor ki bu şerefsizlerin oyunları. Sen de gördün. İdare et beni şu pislikleri bulana kadar.”
"Bir daha olmasın" dedi kızgın bir ses tonuyla. Ardından iç çekerek kollarını kaldırıp ellerini iki omzuma yasladı.
"Aslında bir gelişme var Feza" dedi tane tane konuşup. "Dün gece kaçanlardan birini yakalamış Uğur. Rütbeli biri olduğunu anlamış ama ekibe teslim edememiş. Adamı alıp getirdi buraya. Deniz ile dışarı çıkıp ilgilendik. Adamın üzerinden bir telefon çıktı."
Gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Kerem’e paslasaydın telefonu! Ondan kesin bir şey çıkarırdı.”
Kaya abimin dudağının kenarı belli belirsiz bildiğim o sinsi sırıtışla kıvrıldı. “Gerek kalmadı Kerem’e. Adamın telefonu parmak iziyle açılıyordu zaten. Uğur adamın kendisini paket edip karargâha götürdü. Biz de telefona el koyduk Deniz'le. Dünden beri bu bahçede onu inceliyoruz. İçinden çıkanlara inanamayacaksın.”
Etrafta kimsecikler yoktu. “Herkes uyuyor galiba. Ne buldun göstersene!” dedim merakla bir adım daha yaklaştım.
Elini montunun iç cebine uzatıp siyah renkli son model bir cep telefonu çıkardı. Telefonu elime tutuştururken ekranı kapalı telefona baktım. Ardından elini diğer cebine uzattı. Ve elini çektiğinde avuç içlerinde kanlı bir bez gördüm. Tüm algım beze kayarken Kaya abim etrafı kontrol ederek bezi açtı. İçinden çıkan şeyi görür görmez yüzümü istemsizce buruşturdum. Yemin ederim deliydi bunlar. Bezin içinde kesilmiş, soluk ama kanlı bir insan başparmağı vardı.
"Ne!" Dedi bakışımı takip ederek. Omuzlarını silkti önemsiz bir şeymiş gibi. O parmağı alıp elimdeki telefona bastırdı. Ekran anında açıldı. “Adamı yanımızda tutacak hâlimiz yoktu burada. Pratik çözüm işte.”
"Baya pratik çözüm olmuş ama bu" dedim açılan telefonu ona uzatırken. Dün geceden beri karıştırdıysa nereye bakmam gerektiğini daha iyi biliyordu.
Abim parmağı beze geri sarıp cebine sokarken "ben de neden bu kadar iğrenç koktuğunu düşünüyordum. Bu koku on gün çıkmaz üstünden" dedim dalga geçerek.
Kaya abim titizliğine aşırı düşkündü. Normalde oturduğu sandalyeyi bile silmeden oturmazdı ama biraz kırmıştı o kadar fazla olan takıntılığını.
"Senin için nelere katlandığımı görüyorsun. Şu iş bitince birlikte bir spaya kaçalım. Üç gün kese attıralım ancak o zaman paklanırız."
Hem konuşuyor hem telefonda uygulamalara giriyordu. Sohbet uygulamasını açıp sevgilim yazan bir kişiye tıkladı. Profil fotoğrafı yoktu. Hemen konuşmaları okumaya başladım. Baya uzun yazışmışlardı. Ama daha çok kısa öz tekrarlayan mesajlardı. ‘Sevgilim’ denen kişi sürekli aynı soruyu soruyordu: Neredesin? Neredeyse her gün, gün içinde defalarca. Telefonun sahibi de çoğunlukla sadece bir konum paylaşarak cevap veriyordu.
Konuşma büyük ölçüde bundan ibaretti.
"Şuna bak" diyerek ekranı hızla en eski mesajlara kaydırdı Kaya abim. Bir yandan konuşmaya devam ediyordu. "Biz Deniz'le bu konumları tek tek açıp inceledik. Şehirde alakasız yerler hepsi."
Kaydırması uzun sürmüştü. En son aradığı yeri bulduğunda ekrana baktım. Yazı aynen şöyleydi.
Sevgilim: Peşinde misin?
Telefon Sahibi: Evet, markette hâlâ efendim.
Sevgilim: Takibe devam et. Ilgaz’ın attığı her adımı bana bildir.
Kaşlarım havaya kalkarken abime baktım. "Ilgaz'ı neden takip ettirmişler? O Sungur ailesinden bile değil!"
“Sürmene’nin bir fikri var” dedi Kaya sesini iyice alçaltarak. “Bu ‘Sevgilim’ yazan kişinin kesinlikle kadın olduğunu düşünüyor. Erkek olsa bu salak herif başka bir isimle kaydederdi psikolojik olarak diyor. Ayrıca Deniz’in dediğine göre, bu kişi Sungur’ları izleye izleye Ilgaz Binbaşı’ya karşı hisler beslemiş olabilir. Çünkü konuşmada birkaç kez daha Ilgaz’ı takip ettirmiş. Bir seferinde kapısının önüne gül koydurmuş hatta. Dur o konuşmayı da bulayım…”
Tek kaşımı kaldırırken abimin kanlı parmak uçlarını işaret ettim. "Uğraşma şimdi aramakla abi sen gördüysen yeterli. Telefonu bilişime sokarız belgelerin dokümanını alırız zaten." Sonra düşünceli bir şekilde sesimi kısarak ekledim. "Ersin sana bahsettimi bilmiyorum ama dün biz kaçarken patron diye seslendikleri biri vardı. Ve o kişi kadındı abi. Bu sevgilim kayıtlı kişiyle dün gördüğüm aynı kişi olabilir. "
Abim de düşünceli bir şekilde kaşlarını kaldırdı. Ben devam ettim: “Yani, tahminimce yaşı da çok büyük değil. Sungur’larla şahsi bir meselesi olması için yaşı yetmiyor yani. Demek ki büyük bir patron daha var ve onun maşası bu kadın. Onu bulursak bizi büyük patrona götürecektir.”
“Nasıl bulacağız peki?” Abimin sorusuyla, sıkıntılı bir nefes verdim ve elimi çenemde dolaştırdım.
“Deniz şüphesinde haklı galiba. Ilgaz’ın kapısının önüne gül koyduracak kadar onu takıntı haline getirdiyse… Biz de bunu kullanırız. Usulüne uygun gitmiyor bu dava abi. Sorgularla boşa zaman kaybediyoruz. Kimi yakalasak, yeminli gibi konuşmuyorlar. Nasıl vaatler aldıysalar adamlar… Biz de onların oyununu oynayacağız. O kadını ortaya çıkarmak için Ilgaz’ı kullanacağız.”
Kaya abim önce dalgacı bir sırıtışla baktı, sonra alaylı bir ifade takındı. “Ilgaz’ın haberi olacak mı bundan? Hadi onu geçtim, sen başka bir kadına Ilgaz'ı kullandırabilecek misin? Ne tür bir kullanma olacak bu?”
"Gerekirse haberi olmaz" dedim hızla. "Hem niye kullandırmayayım ne özelliği var ki Ilgaz'ın!" Dedim göz devirerek. Ama Kaya abim bıyık altından gülmeye devam etti. Aramızda bir şeyler olduğunu anlıyordu ama açık açık soramıyordu. Ancak böyle imalar yapıyordu. Normalde bir erkek benimle yakınlaştığı anda emdiği sütü burnundan getiren Kaya abim, Ilgaz konusunda sessiz kalıyordu. Çünkü benim de ilk kez birisine hislerim olduğunu anlamıştı. Bu yüzden saygı duyuyordu belki de. Fakat kesin olarak bildiğim bir şey vardı: Ilgaz’ın yanlış kişi olduğunu düşünse, ne yapar ne eder önüme taş koyardı.
O esnada evin ana kapısı hafifçe gıcırdayarak açıldı. İkimiz de anında toparlanıp bakışlarımızı kapıya çevirdik. Kaya abim telefonu ışık hızında cebine geri soktu. İçeriden Albay, arkasında da Deniz dışarı adım attılar. Albay beni görünce hafifçe başıyla selam verdi ve ayakkabılarını giyinmeye başladı. Ardından Deniz’le birlikte yanımıza doğru ağır adımlarla yürüdüler.
Resmen babamdı o benim.
"Yüzbaşı Feza Duman Trabzon emredin komutanım" diye tekmil verdim anında. Albay kafasını sallaya sallaya tam karşımda durdu.
"Rahat. Hoş geldiniz yüzbaşı"
“Hoş buldum komutanım. Nöbet devrini ben teslim aldım. Yeni ekibin başında olacağım. İstediğiniz bir şey olursa bana bildirmekten çekinmeyin. Yirmi dört saat daha ev halkının dışarı çıkmasını önermiyorum” diye durumu hızla özetledim.
Tam o sırada karargâhtan benim başında olacağım nöbet ekibi de bahçe kapısından içeri girmeye başladı. Diğer askerlerle sessiz ve hızlı bir nöbet değişimi başladı.
“Tamam Yüzbaşı” dedi Albay, sesi yorgunluktan kısılmıştı. Sonra bakışlarını Kaya abime çevirdi. “Üsteğmen, görevinizi Yüzbaşı’ya teslim edip gidebilirsiniz.”
Kaya abim “Emredersiniz!” diye gürledi.
Benim bakışlarım ise Albayın yüzüne sabitlenmişti. İçimden babam benim bu adam diye geçiriyordum ama dışarıdan soğukkanlı duruyordum. Bayağı çökmüş, üzgün ve bitkin görünüyordu. Ailesinin evine saldırılmış, yakın arkadaşı yaralanmıştı. Bizimle daha fazla konuşmaya niyeti yoktu anlaşılan. Yönünü çevirip arka bahçeye giden taş yola doğru tek başına, ağır adımlarla yürümeye başladı. O tek başına ilerlerken üçümüz de arkasından bakakaldık. Sırtında taşımakta zorlandığı görünen koskoca bir yük vardı. Ve sebebini bilmiyordu. Neden saldırıya uğradığını bilmiyordu ve büyük ihtimalle rütbesi yüzünden saldırılar oluyor sanıyordu.
En sonunda Deniz gözlerini çekip bana baktı. Ben de ona baktım.
"Sürmene sen de gidip dinlen. Bugünlük bizimkilerin eve geç daha güvenli olur."
“Biz birlikte gideriz eve” diye atıldı Kaya. “Sen de dikkatli ol abim.” Kafasıyla Deniz'e hadi işareti yapıp birlikte bahçeden çıkıp gittiler.
Derin, buz gibi bir nefes aldım ve yeniden Albayın gittiği yöne baktım. Artık gözden kaybolmuştu. Sırtımda yeni sorumluluğun ağırlığını hissederek yavaşça yeni gelen nöbetçi askerlere döndüm. Elimle hepsini yanıma topladım. Onlara nöbet süresince dikkat etmeleri gereken her şeyi, her bir detayı anlatmaya başladım. Aklımın bir köşesi ise o telefon ve ‘Sevgilim’ yazan o gizemli kişideydi. İpi ucundan yakalamıştık. Şimdi onu çekip çıkarma vaktiydi.
Ama önce öz ailemin evinde yabancı gibi görevimi yerine getirmeliydim. Bu düşünceye içten içe kahkaha attım. Ben zaten yabancıydım onlara. Onlar için sıradan bir askerdim ...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |