26. Bölüm

"Kapıda Alparslan Var!"

ebrumelek
yazarebrumelek

Lojmanların sakin sokağına adım attığımızda, sırtımdaki gerilim bir kat daha arttı. Her şey normal görünüyordu. Ama fazla normal. Göz ucuyla taradığım manzara eğitilmiş bakışlarımla anında deşifre oldu. Köşe başındaki küçük tekerlekli tezgahta kestane satan adam... Tezgâhı kontrol edişi, müşteri beklerken bile çevreyi kollayışı... Hemen ileride, sokağın başında eski, yırtık kıyafetleri içinde oturan bir dilenci vardı. Yüzü yere dönük olsa da, sanki her hareketimizi kaydediyormuş gibi kasvetli bir aura yayıyordu.

 

Eve daha da yaklaştığımızda apartman girişine yakın bir bankta iki kişinin oturduğunu gördük. Biri sigara içiyor, diğeri hararetle bir şeyler anlatıyormuş gibi görünüyordu. Ama ikisi de konuşmaktan çok kulak kabartıyor gibiydi. Yüzlerine bakmadan en doğal ifademle yanlarından geçerken Kaya'nın alçak sesle fısıldadı.

 

 

"Kolay gelsin ağalar."

 

 

İstihbarat ajanları Kaya'nın bu selamına karşılık en ufak bir mimik bile oynatmadan başlarını hafifçe salladılar. Hepimiz farkındaydık. Etrafımızdaki 'sıradan' görünmez kalkanımız çoktan kurulmuştu.

 

 

Kendi evimin kapısına yönelmek yerine içgüdüsel olarak Kayaların kapısına yürüdüm. Kaya da aynı anda benim kapımın kilidine göz attı. Görünürde bir oynama, bir müdahale izi yoktu. Uğur'un çevirdiği anahtarın sesiyle içeri girdiğimizde ağır bir sessizlik bizi karşıladı. Gözlerimiz daha ilk saniyelerden itibaren evin içinde hızlı bir tarama yapmaya başlamıştı bile.

 

Uğur hemen mutfağa yöneldi. "Bir çay yapayım bari" diyerek normal bir günmüş gibi davranmaya çalıştı ama sesindeki gerginliği hissedebiliyordum.

 

Kerem "anahtarım neredeydi benim ya!" Diyerek kütüphaneyi, prizleri, dekoratif objeleri şüpheli bir dikkatle süzüyordu. Ersin ise "Tuvalete gideceğim" deyip koridordaki diğer odaları kontrol etmeye gitti. Hepimiz aynı gerçeğin farkındaydık: İzleniyor olabilirdik.

 

Hiç kimseye bir şey söylemeden, doğruca Kaya'nın odasına yürüdüm. Kapıyı kapattığımda biraz olsun nefes alacak bir sığınak bulmuş gibi oldum. Kaya'nın odasını da kontrol etmeye başlayarak her yeri inceledim. Hiçbir yerde bir böcek ya da kamera bulamayınca rahatladım.

 

 

Ilgaz'ın anlattıkları zihnimde dans ediyor, her dönüşte yeni bir soru, yeni bir korku uyandırıyordu içimde. Özellikle beni kucağında taşıdığını anlatırken aslında o kızın ben olduğumu bilmemesi içimde garip bir acı ve heyecan karışımı bir duyguyu uyandırmıştı. Kendimi toparlamam gerekiyordu. Önce bu üniformayı çıkarmalıydım.

 

Kaya'nın dolabını açtım. Askılıkların arasında bana ait siyah bir kot pantolon ve basit bir kazak duruyordu. Bir görev sonrası bırakmıştım ki birkaç kıyafetimiz birbirimizde zaten vardı. Aynanın karşısına geçip dağınık saçlarımı hızlı hareketlerle toplayıp sıkı bir topuz yaptım.

 

Salona döndüğümde ortam neredeyse aynıydı. Uğur mutfakta tencere tava sesleri çıkarıyor, Kerem televizyon kumandasıyla oynuyor, Ersin ise koltuğa gömülmüş, telefonuna bakıyormuş gibi yapıyordu. Tek fark, televizyonun açık olması ve ekranda anlamsız bir programın oynuyor olmasıydı. Hepsi ekrana bakıyor gibi yapıyor ama aslında tedirginliğimizi çözmeye çalışıyorduk. Bu yüzden hiç konuşmuyorduk.

 

Yaklaşık yarım saat bu şekilde geçti. Sonra Kaya avuç içi büyüklüğünde, metalik bir cihaz getirdi odasından. Hiçbir şey söylemeden düğmesine bastı ve cihaz hafifçe vızıldayarak çalışmaya başladı. Odanın çevresinde yavaşça dolaştı, pencere kenarlarını, prizleri, avizenin altını taradı. Göz yordamıyla bir şey bulamasak da garanti olsun istiyordu.

 

Kerem Kaya'ya bakıp eliyle işaret verdi. Başparmağı yukarı kalktı. "Temiz."

 

Aynı anda odadaki tüm bedenlerden bastırılmış bir rahatlama nefesi yükseldi. Sanki görünmez bir basınç vanası açılmıştı. Televizyonun sesi artık sadece bir arka plan gürültüsüydü.

 

Ve ardından kaçınılmaz soru yağmuru başladı. İlk sözü Uğur aldı, mutfaktan uzattığı kaşığı hâlâ elinde tutarak.

 

"Yani şimdi sen...?"

 

"Evet" diye yanıtladım, sesim sakin ama yorgundu. "Duydunuz işte. Sungur'ların ölü sanılan kızıyım."

 

"Hay anasını!" Ersin koltuğun kenarına doğru kaykıldı, yüzü endişeliydi ve hepsi pür dikkat bana bakıyordu.

 

"Olaya bak" Kaya cihazı cebine koyarken cevap verdi. "Yanlarında kan bağı olmayan bir kızları var, ona kızları gibi bakıyorlar. Ve sen, gerçek kızları, tam da gözlerinin önündesin. Ama seni tanımıyorlar."

 

"Detaylandırmasan mı!" diye çıkıştım, sesimde biriken sinir patlamıştı. Hastanede Handan Hanım'ın Ceylin'i savunurkenki halini hatırladıkça içim acıyla doluyordu. "Farkındayım zaten Kaya."

 

"Peki sen?" Kerem'in sorusu doğrudan bana yönelikti. Tüm bakışlar üzerimde toplandı. "Ilgaz binbaşı ne istedi? Neden seni tuttu?"

 

Derin bir nefes aldım. Kollarımı kavuşturdum, topuz yaptığım saçlarımın ensemi nasıl okşadığını hissederek.

 

"Ilgaz... bana benim geçmişimi anlattı" diye başladım, sesim odayı dolduran tek şeydi. "Yani Feza'yı." İsmi ağzımdan çıkarmak tuhaf bir acı ve yabancılık hissi uyandırdı. "Ve benden, Alparslan'ı tekrar ziyaret etmemi istedi. Ona... Kolumdaki lekemin aynı olmadığını göstermemi."

 

Odadaki sessizlik bu sefer şaşkınlık ve merakla doluydu.

 

"Oha ama izini görüp seni tanıdı mı? Baştan anlatsana her şeyi?" Ersin sağa sola bakarak konuşurken Kaya ile göz göze geldik. Ardından Kaya her şeyi en başından anlatmaya başladı. Sahte raporu. O ve Sürmene gerçek raporu bulunca nasıl baskın yediğini. Zaten korgenerale anlatırken duymuşlardı ama detaylara giriyordu Kaya. Bizim de bu yüzden temkinli olmamız gerektiğini vurguladı. Ardından ben devreye girerek hastanede Alparslan ile yaşadıklarımı anlattım. Kolumdaki izi bizimkiler biliyordu. Onun doğum izi değil de maşa yanığı olduğunu söyledim. Bunu açıkladığımda Kaya'nın yüzünde büyük bir şok yaşandı. Çünkü aynı izden bacağında küçük bir dövmesi vardı.

 

"Alparslan yüzbaşı anladı o zaman" diyen Kaya'ydı. Kafamı sallarken ellerimi birleştirdim. O esnada Uğur elinde bir börek kabıyla içeriye girdi. Hepimize börek dağıtırken hiç iştahım olmadan uzattığı saklama kabına bakrım. Ardından kaşlarım çatıldı.

 

Kafamı onaylarcasına sallayıp ellerimi birleştirdim. Tam o sırada Uğur elinde bir tepsi börekle içeri girdi. Hepimize dağıtırken bana uzattığı saklama kabına iştahsızca baktım. Sonra kaşlarım çatıldı.

 

"Sen sabah da dolma yiyordun. Şimdi de börek? Oturup kendin mi yapıyorsun bunları, evet dersen inan şaşırmam."

 

Ersin bıyık altından gülerek kafasıyla Uğur'u işaret etti. "Üst komşu kız getiriyor bunları," deyiverdi.

 

Uğur ifşa edildiği için sinirle Ersin'e baktı. "Lan!" diye çıkışacak oldu.

 

Ama Kaya araya girdi.

"Başlayacağım şimdi böreğinize. Feza ne yapmayı düşünüyorsun söylesene? Alparslan anladıysa bunun peşini bırakmayacak. Sen kendini açıklamak istiyor musun? Yavuz babanın söylediğini duydun. Peşimizdekileri bulmadan açıklama demişti!"

 

"Bilmiyorum, Kaya" diye kestim, çünkü gerçekten de bilmiyordum. Kafam allak bullaktı. "Alparslan zaten yaralı. O iyileşene, bu işin doğrusunu öğrenene kadar peşimizdekileri de buluruz. Yavuz Baba araştırırsa hızlıca halleder bir şekilde."

 

"Evet, ona söyleyerek iyi yaptık" diye araya girdi Kerem, ağzı börekle doluydu.

 

"Tamam sen git dinlen Feza. Bugün benim odamda kal. Kendi evinden bir şey lazımsa ben gidip alayım?"

 

"Yok, lazım değil. Gidip uyuyacağım gerçekten, çünkü kafam şu an yerinde değil. Hâlâ sindiremedim." Ayağa kalktım ve timime baktım. "Siz de dinlenin ama uyanık olun. İstihbarat aşağıda olsa da temkini bırakmayın. Telefonlarımız da dinleniyor olabilir. Önemli görüşmelerinizi kullan-at telefonlarınızdan halledin."

 

"Tamamdır komutanım," diyen Uğur'du.

 

Tam Kaya'nın odasına doğru ilerlerken Kaya'nın kayıtlı olmayan, sadece belirli kişilerle iletişimde kullandığı ikinci telefonunun titrek çalma sesi duyuldu. Herkes anında dikleşti. O telefon genellikle istihbarat veya acil durumlar içindi.

 

Kaya telefonu eline alıp gözlerini ekrana dikti. "Sürmene mesaj atmış," dedi bize açıklarken. "Güvenli eve ulaşmış. Ama ulaşmadan önce peşindekilerden birini yakalamış. Onu şu an sorguluyormuş ama adam konuşmuyormuş. Eğitimli, paralı asker olduğunu söylüyor."

 

"Korgenerale bu bilgiyi ilet, Kaya" dedim hemen. "İşinde uzman birini Sürmene'nin yanına yollasın. O adamı kesinlikle konuşturmalıyız."

 

"Korgeneralin özel hattına şifreli mesaj olarak iletiyorum" dedi Kaya, parmakları hızla ekranda gezinirken.

 

Oh be rahatlamıştım. Ne yapar ne eder konuştururlardı o adamı nasılsa. Böylece gerçek rapora ulaşmamız kimin canını sıkmış anlardık. Tam yeniden odaya doğru dönecektim ki, dış kapının çalınma sesiyle irkildim.

 

Aynı anda herkes yerinden fırladı. Kaya telefonu bırakıp belindeki silahına uzanmıştı diğerleri gibi. Ben de bir anda tamamen alarm haline geçtim. Belimdeki silahımı kavradım, emniyetini sessizce kaldırdım. Ağır adımlarla koridora doğru ilerlerken kapı bir kez daha, daha sert çaldı.

 

Ve aynı anda, karşı dairenin yani benim dairemin kapısının da çalındığını duydum.. Ağır adımlarla dış kapıya yürüdüm. Gelen kimse benim için gelmişti. Ve bu şehirde evime gelebilecek kimse yoktu.

 

Uğur önüme atıldı. Kendini duvara yaslayarak kapıya yanaştı. Hızla göz deliğinden baktı ve aynı hızla geri çekildi. Yüzü bembeyaz olmuştu. İndirdiği silahını tamamen bıraktığında bakışları direkt beni buldu. Sesinde şaşkınlık ve alarm vardı.

 

"Kapıda Alparslan Yüzbaşı var!"

 

Nefesim kesildi. Gözlerim büyüdü.

 

Ne?

 

"Hassiktir!" Kaya'nın bu küfrü odadaki dondurucu gerilimi bir anda kırdı. Silahımı yavaşça indirdim. Belime sokarken timimin de aynı şeyi yaptığını gördüm. Derin, titreşimli bir nefes verdim. Boş boş kapıya bakakaldım. Sanki tüm geçmişim, tüm sırlarım o çelik parçasının ardında somutlaşmıştı.

 

Kapı bu sefer daha da şiddetli, neredeyse kırarcasına vuruldu.

 

"Feza!" Sesini tanıdım. Alparslan'dı. Ama bu hastanedeki o kırılgan, yaralı adamın sesi değildi. Bu, çelik gibi bir iradeyle dolu, emreden, cevap bekleyen bir sesti. "İçeride olduğunu biliyorum. Kapıyı aç, konuşacağız!"

 

Kaya yanıma geldi, beni hafifçe silkelercesine omuzlarımdan tuttu. Bakışları, gözlerimin derinliklerine işliyordu. "Göndereyim mi? Ne istiyorsun abicim?"

 

 

Sorusuyla öylece gözlerine bakmaya devam ettim. Alparslan pes etmeyen birine benziyordu. Yani, sanki bana benziyordu. Şimdi onu Kaya gönderse, başka bir zaman yine gelecekti. Aklındaki şüpheleri çözmeden rahat etmeyecekti. Üstelik bu yaralı haliyle gelmişti. Onun hastaneden çıkmasına ailesi nasıl izin vermişti hem?

 

"Kapıyı kıracak," diye homurdandı Ersin.

Kapı cidden de kırılırcasına çalarken, "İçeriden ses duydum Feza. Kaçman çözüm değil, bana açıklama yapacaksın! Konuşmamız lazım, hemen!" diye bağırdı. Sesi çaresiz bir haykırıştı sanki. İçim öyle acıdı ve heyecanlandım ki... Bu bambaşka ve yeni bir duyguydu.

 

 

İç çekerek kafamı salladım Kaya'ya. Tereddütlü bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu ama bakışımla kararımı anladı. O da kafasını sallarken silahını yeniden çekti ve hızlı adımlarla kapıya yürüdü.

 

Kilit sesi odadaki sessizlikte bir tabanca patlaması kadar yüksek geldi.

 

Kapı açıldı.

 

Ve oradaydı.

 

Alparslan. Yumruk olmuş eli kapıya vurmak üzere hâlâ havada asılıydı. Yüzü solgundu, gözlerinin altı mor halkalarla çevriliydi. Üzerine aceleyle bir şeyler geçirmiş gibiydi. Ama bakışları... O bakışlar, hastanedeki o bulanık, acı dolu ifadeden çok uzaktı. Şimdi berrak, odaklanmış ve delip geçen bir keskinlikteydi. Onu o pislik yuvasında kurtardığımdaki gibi keskin bakıyordu.

 

 

Önce kapıyı açan Kaya'ya baktı, sonra onun elindeki silaha kaydı gözleri. Ve nihayet... nihayet bakışları bana kenetlendi.

 

Bu an, benim için zamanın durduğu andı.

 

Kalbim göğüs kafesimi zorladı, bir güvercin gibi çırpınıyordu. Göz göze geldiğimiz bu an saatler kadar uzun sürmüştü sanki. Bakışları önce gözlerimde, ardından saçlarımda, burnumda, dudaklarımda ve tekrar gözlerimde gezindi. Burnumun köprüsünde, her zamanki gibi hafifçe çatık duran kaşlarımda durakladı. Dudaklarıma indi, belki bir benzerlik, bir hatıra bulmak umuduyla belki de. Ama bende hiçbir anı yoktu. Yetimhaneye geldiğim gün dışında her şey beynimde silinmişti. Sıfır anıyla kendimi orada bulmultumy. Tıpkı şu anda da etrafımdaki her şeyin silindiği gibi. İkimiz de hiç konuşmadan, nefes almayı unutmuş gibi öylece birbirimize bakıyorduk. Diğerlerinden de çıt çıkmıyordu.

 

Kapının pervazında, iki ayrı dünyanın kenarında duruyorduk. Benim dünyamda büyük bir sır, onun dünyasında ise kırık bir anı vardı.

 

Benim yüzümdeki Feza'nın acısı, onun yüzündeki ise ölü Feza'nın kayıp hayaletiydi...

Bölüm : 19.11.2025 16:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...