
Kaya'nın arabası lojmanımın önünde durduğunda motorun sessizliği içimi kemiren bir gerginlikle doldu. Hastanedeki o boğucu atmosfer, Alparslan'ın delice bakışları, Ceylin'in zehir dolu sözleri... Hepsi zihnimde bir ağırlık gibi varlığını sürdürüyordu. Kaya ise en az benim kadar gergin görünüyordu; direksiyonu sımsıkı kavramış parmaklarının beyazladığını görebiliyordum. Yol boyunca da hiç konuşmamıştı.
"Hadi," dedim sonunda kapıyı açarak. "İçeri girelim." Ben demesem akşama kadar burada oturacak gibi duruyordu.
Birlikte benim evime girdik. Kaya ceketini askıya astı ve bana döndü. Üzeri hâlâ operasyondaki toz toprak, kan ve barut lekeleriyle kaplıydı.
"Git, duş al" dedi. Sesi alışılmadık derecede yumuşak ama arkasında gizli bir aciliyet vardı. "Temizlen. Sonra konuşacağız."
Şüpheyle onun kirli üniformasına baktım. Bu abim değildi. Normalde eve girer girmez ilk işi temizlenmek olurdu. Ellerini yıkamadan asla rahat edemezdi.
"Sen banyo yapıp üzerini değiştirmeyecek misin?" diye sordum, başımı hafifçe yana eğerek. "Evine gitsen, temizlensen? Konuşacağımız konu neyse bekleyebilir abicim."
Kafasını iki yana salladı, yüzündeki ifade katıydı. "Bu çok ciddi bir konu, Feza. Ertelemek istemiyorum artık. Ne kadar erken konuşursak o kadar iyi. Ben temizlenirim sonra sorun değil."
Gözlerimi kısıp onu süzdüm. "Sende bir haller var zaten birkaç gündür. Tamam," dedim sonunda. Tartışacak gücüm yoktu, ayrıca o hastane kokusundan acilen kurtulmam gerekiyordu. "O zaman ben banyoya giriyorum."
Banyoya girdiğimde açtığım sıcak suyun buharı zihnime bir sis gibi çökmüştü. Suyu artırıp kendimi altına attım. Yine de zihnimde Kaya'nın telaşı dönüyordu. Ne olabilirdi ki bu kadar acil?
Banyodan çıkıp bornozumu giydim, saçımdaki havluyla nemli tutamları kurularken odama geçtim hızlıca. Hareketlerim daha da hızlanmıştı gerçekten meraklanmıştım. Merak, yorgunluğumu bastırmıştı. Hastanedeki gerilimden sonra, Kaya'nın anlatacakları en azından zihnimi dağıtırdı.
Havluyu saçlarıma sararken üzerime en rahat kıyafetlerim olan siyah bir tişört ve tayt geçirdim. Uzun tişörtün yakasını boynuma doğru çekiştirip düzelttim.
Koridordan salona geçtiğimde duraksadım.
Kaya koltuğumun üzerinde oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, başını ellerine dayamış sanki birazdan patlayacak bir bombanın geri sayımını dinliyormuş gibiydi.
Saçlarımdaki havluyu çıkardım ve kabaca kurulamaya başladım. O kadar gergindi ki etrafındaki hava bile gerginlikten titriyor gibiydi. Badimin yakasını bir kez daha çekiştirip koltuğa, onun yanına oturdum.
Bakışlarım hemen önümüzdeki sehpaya kaydı. Kaya üzerini değiştirmeyi bırak, bir de benim için ufak bir kahvaltı tabağı hazırlamıştı. Zeytin, peynir, salatalık, birkaç dilim domates vardı.
Yanına oturmamla ellerini kafasından çekip ayaklarını uzattı ve dik dik bana bakmaya başladı.
"Bana dik dik bakmayı keser misin?" dedim. Sesim hâlâ yorgun ve düzdü. "Anlat bakalım neymiş bu acil mesele?"
"Yemeğini ye önce" dedi sadece.
Oflayarak tabağı elime aldım ve iştahla yemeye başladım. Karnım zil çalıyordu. Bir yandan zeytinleri ağzıma atarken, bir yandan da onu süzdüm. Hâlâ bana bakıyordu. Korkuyordum artık.
"Sen yemeyecek misin?" Dedim şüpheyle.
"Cık" diye dilini damağına vurup cebinden telefonunu çıkardı. Bir arama yaptı ama ulaşamamış olacak ki sinirle telefonu masaya çat diye bıraktı. Kime sinirliydi acaba? Kime sinirliyse Allah yardımcısı olsun inşallah diyerek ağzıma bir parça peynir attım ama o sinirli bakışlarını bana çevirdiği an lokmam boğazımda kalıp gözlerimi büyüttüm. Birkaç kere öksürürken koyduğu bir bardak suya uzandım. Galiba ben bir şey yapmıştım bilmeden ve bana sinirliydi!
"Bakışlarınla beni yiyorsun şu an yemin ederim" diyerek domatesi elimle alıp ağzına uzattım. Önce kafasını geri çeker gibi yaptı ama resmen ağzına domatesi sokuşturdum.
"Bi dur be kızım" diye sitem etti ama ağzındaki domatesi çiğnemeye başlamıştı bile. Ona doğru eğilip neşelendirmek için zoraki bir sırıtış takındım.
"Bakayım... Pufff" dedim elimi sirkeler gibi yaparak. "Ahır gibi kokuyorsun. Üzerindeki üniformayı giyeli en az otuz beş saat olmuştur. Sen bu kadar kirli bir kıyafetle dolaşmayı geçtim, geçen gün deli gibi çitileyerek sildiğin koltuğa nasıl oturabildin hayret?"
Kaya sadece başını iki yana salladı, gözleri endişeyle doluydu. Ciddiyetini bozmuyordu.
"Komik değilsin Feza" dedi, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Hızlı ye hemen!"
"İyi bee" diyerek salatalıkları hızlıca mideye indirdim. Ben tabağımı bitirene kadar beni izledi. Arada bir telefonuna gelen mesajlara bakıyor, her seferinde yüzü daha da kararıyordu.
Tam son lokmamı alacaktım ki telefonuna bakarak bir anda ayağa fırladı. Daha ne olduğunu anlayamadan, "Sakın bir yere kımıldama, geliyorum!" dedi ve telaşla evden dışarı fırladı. Tabağı sehpanın üzerine bıraktığım an tüm şakacı halim yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Benim evimin kapısını açık bırakarak karşıdaki kendi dairesine girdi. Onun evinin kapısı da aralıktı.
Hızla açık kapıya doğru yürüdüm. O esnada Uğur elinde tencereyle kapının önünden geçerken açık kapıya kaydı bakışları. Beni görünce ağzındaki lokmaları ile "komutanım?" Diye sordu.
"Kaya'yı bekliyordum" dediğimde kafasını sallayarak tencereyi yemem için bana uzattı. Aramızda mesafe vardı tabii. Yüzümü buruştururken "Çatal kullanmıyor musun sen?" diye sordum. Elini daldırıp yiyordu şu an!
Kaya'nın hışımla koridora çıktığını görünce Uğur cevap veremedi. Kaya, telefona bakarken son derece dalgındı. Kaşlarım derin bir endişeyle çatılmıştı. Kaya, Uğur'a dönüp "herkese söyle. Her an evden çıkmaya hazır olun" dedi. Ne oluyordu lan?
"Emredersin reis" diyen Uğur da ciddileşerek kendi odasına doğru giderken Kaya kafasını kaldırıp bana baktı. Sonra evinin kapısını arkasından çekip kirli postallarıyla apartmandan geçip benim evime girdi. Kaya kirli postallarıyla eve giriyordu! Demek ki panik seviyesi en üst düzeydeydi.
"Ne oluyor, anlat şunu hemen!" diye bağırdım.
"Bir saniye, Feza!" diye yüksek sesle bağırdıktan sonra koltuğa doğru yürüdü. Arkasından kapıyı kapattıktan sonra telaş yaparak masanın üzerine bıraktığım silahımı kılıfıyla elime aldım ve taytımın üzerine taktım.
Kaya'nın elindeki telefon, onun kendi telefonu değildi. Kullan-at türü, tuşlu, şifreli iletişimde kullandığımız cihazlardan biriydi. Onları sadece en güvenilir, en kritik istihbarat kanalları için kullanırdık. Telefonun zili çaldığında, Kaya hemen açtı.
Hâlâ bana bir şey anlatmıyordu ve şu an aşırı derecede endişeliydim.
"Sırtlan," diyerek kendi kod adını söyledi. Sesinde hiç alışık olmadığım bir telaş vardı. "Ne yaptın?"
Karşı tarafı dinledi. Kafasını sallarken bakışları bana kayıp burun kemerini sıktı.
"Anlaşıldı. Sana güvenli bir konum bilgisi atacağım, oraya git şimdilik. Sakın kendi adreslerine geçme. Bir süre bu meseleyi kurcalamayalım. Benden haber bekle," diyerek telefonu kapattı ve başını ellerinin arasına alıp ovuşturdu.
"KAYA!" diye yüksek sesle bağırdığımda Kaya çoktan pencereye yönelmişti. Perdeyi hafifçe çekerek dışarıya göz attı.
"Feza otur," dedi, kontrolü bitene kadar. Güvenli olduğundan emin olmuş olacak ki bana doğru döndü ve oturmadığımı da gördü.
"Başlatma şimdi! Ne oluyor ya anlatsana? Kiminle konuştun sen?"
"Sürmene'yle," dediğinde kafamı hızlıca salladım. Sürmene bizim dostumuzdu. Yüz yüze hiç görüşmesek de yıllardır onunla çalışırdık. Her zaman güvenli bilgiler verirdi. Kaya ile iletişime geçtiğine göre sıkıntılı bir durum vardı.
"Korkut operasyonu ile mi ilgili?" diye sordum. Geçen sene yaptığımız operasyondu ve Sürmene aktif olarak bize destek sağlamıştı. Onunla da son irtibatımız bu operasyonla olmuştu.
"Hayır," dedi Kaya, doğrudan gözlerimin içine bakarak. Kaşlarım, söyleyeceği şeyi tahmin etmeye çalışırken hafifçe kalktı. "Ben Sürmene'den bir şeyi araştırmasını istemiştim."
"Ne araştırmasını istedin?" diye sordum, merakım giderek artıyordu.
Kaya ellerini kısa saçlarından geçirdi, bir karar vermeye çalışıyor gibiydi. Sonra "Bu işte büyük bir saçmalık var Feza" diyerek huzursuzca volta atmaya başladı. Yemin ederim bir şey anlamamıştım.
"Baştan anlat şunu!" diye sesimi yükselttim, sabrım taşmak üzereydi.
Durdu ve bana döndü. Yüz ifadesi öyle ciddiydi ki, içim ürperdi.
"Ben sana sormadan albayların ölen kızları Feza'nın dosyasını araştırdım," dedi.
Sözleri odanın içinde bir bomba gibi patladı. Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Neden? Neden gereksiz yere, geçmişte kalmış, kapanmış dosyayı karıştırmıştı? Kızları ölmüştü neden gereksiz yere bunu araştırmıştı ki?
"Daha bu şehre adım atar atmaz Sürmene'den istedim bunu. Yeni değil yani. Bakma öyle ters ters" diye ekledi, benim şaşkınlıkla karışan öfkeli bakışlarımı görünce.
"Eee, neyse ne. Şimdi sorun ne peki?" diye sordum. Sesim gerginleşmişti.
"Sorun, Sürmene'nin bulduğu gizli dosyalar!" dedi, sesi alçak ve tehlikeli bir tondaydı. İlerleyip perdenin ucundan sokağı bir kez daha kontrol etti. "İki farklı dosyaya ulaştı. Biri herkese açık olan, resmi dosya. O dosyada Feza Sungur ölü olarak gözüküyor."
Donakaldım. Kaya'nın her kelimesi zihnimde çakılıyor, anlamlandırmaya çalışıyordum. Neden telaş halde dışarıyı gözetlediğini ve time hazırlıklı olmalarını söylediğini de anlayamıyordum ama burnuma çok pis kokular geliyordu.
Kafasını camdan bana doğru çevirdi. Yüzünde tarifsiz bir sıkıntı vardı. "Diğer dosya ise... Diğer dosya, Feza Sungur'un ölmediğini söylüyor. Bulunan ceset başka bir kız çocuğuna aitmiş. Bu dosyaya erişebilmek için günlerdir uğraşıyordu Sürmene. Sonunda ulaştı ama belgelerin kopyasını alıp resimleri dün gece bana attı. Bir saat sonra da evine baskın yapılmış."
"Evine baskın mı yapılmış?" diye tekrarladım, sesim bir fısıltıydı. Anında dış kapıya yönelip göz deliğinden sokağı kontrol ettim. Ne sikim dönüyordu?
"Sürmene, evin gizli çıkışından kaçmayı başarmış. Güvenlik kameralarından izlediğinde, eve beş tane profesyonel, maskeli paralı asker girdiğini görmüş. Belgeleri karıştırmışlar. O dosyaya ulaşması, birilerinin hoşuna gitmemiş."
"İyi de" diyerek Kaya'ya döndüm. Eğer Sürmene'yi hedef almışlarsa, Kaya'nın ve hatta benim peşimize düşmeleri an meselesiydi cidden de. Kopyayı Kaya'ya attığını yakalamış olabilirlerdi. "Ben hiçbir şey anlamadım. Albayın kızı ölmüş mü, ölmemiş mi?"
"ÖLMEMİŞ, Feza!" diye bağırdı Kaya, sesi odada yankılandı. Yanıma doğru hızla yürüdü, elleriyle omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi. Gözleri delice parlıyordu. "Birileri, albayın kızının öldüğüne herkesi inandırmak istemiş. Albay, ölüm raporunu gördükten sonra detaylı araştırma yapmamıştır, yapamamıştır. Ama ben araştırdım. Albaya verilen rapor sahte. Ve bunu kurcaladık diye birileri, Sürmene'yi de ortadan kaldırmak için evine gitti."
Kaya'nın sözleri üzerime bir soğuk duş gibi boşaldı. Tüm vücudum buz kesti, nefesim kesilmiş gibi oldu. Feza Sungur yaşıyordu yani? Sungur ailesinin yıllardır çektikleri acı, belki de boşunaydı. Ve sonra, en karanlık, en ürpertici soru zihnimde şimşek gibi çaktı: Peki ya ben? Ben kimdim? Acaba... acaba onların kızı Feza olabilir miydim?
"Raporlara bakmak istiyorum!" Dediğimde Kaya kafasını sallayarak elini omzundan çekti. Kendi telefonuna uzanıp bir belge açtı. Telefonu elime tutuşturduğunda gizlenen dosya artık elimdeydi. Parmak uçlarımda bir ürpertiyle ekrana yapıştım. En baştan okumaya başladım.
Gözlerim aile üyelerinin bilgilerini sıralayan satırlarda gezindi: Albay Onur Sungur, Eşi Handan Sungur, oğulları Alparslan Sungur. Bir not düşülmüştü: Handan Hanım'ın hamile olduğu belirtiliyordu. Yani Gökalp henüz doğmamıştı.
Kızları için verdikleri bilgiler yazıyordu bir alt satırda. Albay Sungur'un tarifiyle yazılmıştı. Ama raporda binbaşı Onur Sungur yazıyordu yani o dönem rütbesi binbaşıydı henüz.
Feza Sungur.
Kumral saçlı, yeşil gözlü, 5 yaşında.
Lojmanda çıkan yangın sırasında ortadan kayboldu kızımız.
Yangın söndükten sonra cesedini bulamadık.
Üzerinde pembe şişme mont vardı. İçinde sarı renk kazak.. Montun içinde el yazısıyla 'Feza' yazıyor.
Altında siyah eşofman altı. Ayakkabıları pembe renk.
Her kelime zihnimde bir şimşek gibi çakıyor, unutmak istediğim anıları aydınlatıyordu. Gözlerim faltaşı gibi açıldı, nefesim kesildi. Yetimhaneye bırakıldığım gün... Üzerimdeki pembe mont, içindeki adımı yazan etiket, siyah eşofmanım, sarı tişörtüm, pembe ayakkabılarım... Müdire ismimi o etiketten öğrenmiş, kimsenin beni aramaya gelmemesini ise 'talihsizlik' olarak yorumlamıştı. Kıyafetlerimi hâlâ saklıyorum. Ayrıca yangının çıktığı şehir İzmir'di. Ege bölgesinde olmuştu. Ama ben Trabzon'da ki yetimhaneye bırakılmıştım!
Ayakta duramayacağımı anladım. Bacaklarımın bağı çözüldü ve arkasındaki koltuğa çöktüm. Kaya, bir yandan cep telefonuyla timdeki diğerlerine talimatlar yağdırırken, ben gözlerimi ekrandan alamıyordum. Okumaya devam ettim.
Feza Sungur'un/kızımızın herhangi bir sağlık problemi yoktur. Geçirdiği önemli bir kaza bulunmamaktadır.
Sonraki cümle,yüreğimi yerinden oynattı:
İki yaşındayken, tatil için gittiğimiz bir şehirde, büyük oğlumuz Alparslan'la birlikte küçük bir kaza geçirmiştir. Oteldeki şöminenin kızgın demiri, omzunun arka kısmına değdiği için o bölgede kalıcı bir iz oluşmuştur.
Raporda el yazısıyla küçük bir çizim vardı. Yıldıza benzeyen, düzensiz bir şekil... Tıpkı benim omzumda taşıdığım, hayatım boyunca 'doğum lekesi' sandığım, hatta çirkin diye gizlemeye çalıştığım o iz gibi.
Bir şömine masasının uç kısmı mıydı?
Elim ayağım titremeye başladı. Gözlerimden, kontrol edemediğim yaşlar süzülürken, parmağımla ekrandaki çizime dokundum. Bu rapor beni tarif ediyordu!
Nefesimi tutarak, raporun alt kısımlarına inmek için sayfayı kaydırdım. Karşıma, farklı tarihlere ait bir dizi DNA analiz raporu çıktı. Yangın sonrasında enkaz altından çıkarılan, tanınmayacak haldeki küçük kız cesetleriyle yapılmış karşılaştırmalardı bunlar.
Ve tüm sonuçlar, altları kırmızıyla çizilmiş bir şekilde aynı şeyi yazıyordu:
NEGATİF. EŞLEŞME YOK.
NEGATİF. EŞLEŞME YOK.
NEGATİF. EŞLEŞME YOK.
Hiçbiri... Hiçbiri Feza Sungur değildi.
Telefon elimden kayıp kanepeye düştü. Başımı ellerimin arasına aldım, omuzlarım titreyerek sarsılıyordu. Yıllardır taşıdığım kimliğim, geçmişim, her şey bir yanılsamadan ibaretmiş gibi geliyordu. Ben... Ben Feza Sungur olabilir miydim? O ölü kız? Ama nasıl? Neden?
Kaya telefon konuşmasını bitirip yanıma çömelmişti. Yüzündeki endişe ve acıma karışımı ifade her şeyin gerçek olduğunu doğruluyordu.
"Feza..." diye fısıldadı, sesi yumuşaktı. "Şu evden bir çıkalım. Karargaha geçip araştırmamız lazım. Generalle irtibata geçmemiz lazım. Bu meselede başka işler var gülüm."
Gözlerimi yaşlarla kaplı olarak ona kaldırdım. İçimde tarifsiz bir boşluk, bir şaşkınlık ve derin, kemirici bir öfke vardı.
"Ben..." diye boğuk bir ses çıkardım. "Ben onların... Ben onların kızı mıyım, Kaya?" Yutkundum. "Gerçekten de doğru iz üzerindeymişiz" dedim inanamayarak. Ardından aklıma Alparslan yüzbaşı geldi. Omzumdaki izi gördükten sonra delirmişti. İzi mi tanımıştı yani?
Sorum odada asılı kaldı. Cevaplanması gereken daha onlarca soru vardı, ama bu; benim kim olduğum en ağırı, en acıtanıydı. Ve gerçek artık avuçlarımın içindeydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |