31. Bölüm

Ölmedim

ebrumelek
yazarebrumelek

 

 

Alparslan’ın kollarından kendimi hafifçe sıyırdım. Boğazımda bir düğüm, göğsümde ise Ilgaz’ın o keskin bakışlarının bıraktığı sızı vardı.

 

Ortamın gerilimi çatışmanın barut kokusundan daha keskin bir hal almıştı. Ilgaz bir heykel gibi donmuş, bakışları Alparslan’ın hâlâ omuzlarımda duran ellerine mıhlanmıştı. Ceylin de hemen arkasında, kaşları çatık bir şekilde bizim sarılmamızı izliyordu. Kız elinden gelse beni boğacak gibi bakıyordu.

 

 

“Alparslan yüzbaşı" dedim sertçe. Kendimi kollarından anında çektim. Alparslan'la yüz yüze gelince ters bakışlarımı gördü. Ardından kafasını çevirip etrafta bize bakan herkesi kontrol etti. Bakışları Ilgaz'da çok daha fazla oyalandı tabii. Çünkü Ilgaz da Ceylin gibi sinirle bakıyordu.

 

“N'apıyorsun Alparslan?" Ilgaz sertçe bağırdıktan sonra Alparslan’ın yüzünde ani bir kararlılık belirdi. Ilgaz’a doğru iki adım attı ve beklenmedik bir hareket yaptı.

 

Ilgaz’ı kollarına aldı.

 

Ben dahil oradaki herkes Uğur, Ersin ve bize yaklaşan askerlerin ilgisini topladık. Ilgaz’ın şu an yüzündeki ifade tarif edilemezdi. Öfke anında şoka ve tam bir çaresizlik karışımıma dönüşmüştü. Gözleri faltaşı gibi açılmış kolları iki yana sarkmış, Alparslan’ın bu ani sarılma aşkına anlam veremiyormuş gibi bakıyordu.

 

Alparslan sıkıca sarıldığı Ilgaz’ın sırtına bir iki kere vurdu ve sonra ondan ayrıldı. Yüzünde samimi bir rahatlama vardı. Ona belli etmeyelim diye üstüne bastıra bastıra söylemiştim. Herkesin içinde bana sarılınca Ilgaz'a da sarılmak zorunda kalmıştı. Şu an ortam ciddi olmasa kahkaha atabilirdim. Gerçi Ersin benim bu boşluğumu aratmadan kış kuyruk sırıtışınu yapıyordu şu an gizlice.

 

 

“İyisiniz çok şükür Ilgaz” Alparslan çok abartıyla söylemişti. Biraz da heyecanlı çıkıyordu sesi. Bakışları bana dönüp onay beklercesine göz kırpıp yeniden Ilgaz'a döndü. “Bir komutanın vurulduğu söylentisi yayılmıştı da, aklıma sen ya da Feza Yüzbaşı geldi. İkinizden biri sandım. Bir anda sizi sağlam karşımda görünce içim rahatladı."

 

O an Ilgaz’ın yüzündeki ifade komik bir hal aldı.

 

"Omuza kol atmadan bile hoşlanmayan sen birden sarılmaya mı karar verdin?" Ilgaz'ın sorusuyla Alparslan kafasını yana eğerek ciddi misin bakışı attı. Ersin artık bize arkasını dönmüş gülüyordu. Uğur da onun önünü kapatıyordu. Ilgaz Alparslan ile uğraşmaktan fark etmemişti ama Ersin şu an fena azar yiyebilir gibime geliyordu yakalanırsa.

 

Ortalık cidden trajikomikti şu an ama Ceylin burada olmasa daha mutlu olabilirdim. Bana dik dik bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Kızın varlığı bile bana batmaya başlamıştı.

 

 

Gözlerimi Ceylin'den çekip Ersin'e bir dirsek attım. Anında yüzünü toparlayıp önüne döndü. Uğur’un da yanakları şişmiş, dudaklarını ısırıyordu. Ersin ise şimdi gözlerini kaçırıp havayı incelemeye başlamıştı.

 

"Korktum ulan!" Diye bağıran Alparslan işi tamamen normalleştirmek istercesine Ilgaz’ın omzuna bir dostane vuruş daha yaptı ve sonra etrafa bakındı. Gözleri Uğur’a takıldı. Uğur da anında kaşlarını havaya kaldırdı ben ne alaka der gibi.

 

 

Alparslan aniden ona doğru yürüdü ve kollarını açtı. Ağzımdan kaçan kıkırtıya engel olamadım. Ben elimi ağzımla kapatırken bakışlarımız Ilgaz'la kesişti. Gözleri gülmeme takıldı ama sonra Uğur'a sarılan Alparslan'ı inceledi.

 

 

 

“Aman komutanım hepimiz iyiyiz!” diyen Uğur'un sesi tizleşmişti. Birbirlerinden ayrıldıklarında tam Ersin'e de adım atacaktı ki Ceylin araya girdi.

 

 

"Abi ben eve gitmek istiyorum buradan. Çok korktum."

 

Alparslan'ın bakışları omzunun üzerinden Ceylin'e döndü. Sonra çaktırmadan bana bakıp yeniden Ceylin'e baktı.

 

"Uğur sen müsaitsen Ceylin'i eve götürür müsün?"

 

Alparslan'ın bu sözüyle Ceylin'in morali bozulur gibi surat astı.

 

Uğur da bana baktı izin almak için. Kafamı bir kere salladığımda "buyur bacım" dedi. Ceylin Uğur'a bakmadan öne çıkıp Alparslan'a bir anda sımsıkı sarıldığında ise bakışlarımı onlara istemsiz olarak kilitlemiştim.

 

"Abicim ben de çok korktum diyorum. Bana sarılmayı unuttun."

 

Alparslan yan gözle bana bakarken Ceylin'in sarılışına karşılık verdi. Gözlerimi anında onlardan ayırdım. Hakkım yoktu ama içim burkulmuştu bir anda. Gözlerimi ilk çevirdiğim yerde de yine Ilgaz'la karşılaştım. Kısık ve şüpheli bakışlarla bakıyordu bana. Ne anlamıştı acaba? Valla saçma sapan bir şey anladıysa büyük kavga ederdim artık. Sonuçta ona olan duygularımı illaki fark etmesi gerekirdi. Bir kere başbaşayken yanında sırıtmadan duramıyordum. Sürekli onunla uğraşmam, gözlerinin içine kadar bakmam falan hep belli ediyordum bence.

 

 

"Dikkatli gidin. Annemi iyi olduğumuza ikna etmek de sana düştü. Biz akşam babamla geliriz" Alparslan kardeşinden ayrılırken bakışlarımı onlara çevirmemeye gayret ettim. Şu an hastanenin içine girip kontrol yapmamız gerekiyordu ama kapının önünde kalakalmıştık.

 

"Şimdi gel abi. Ilgaz abi buraları halleder. Zaten bugün taburcu olup evde dinlenmen gerekiyordu."

 

"Hadi canım uzatma" Alparslan'ın cevabıyla Ceylin ona alınmış bakışlar fırlatıp sinirle yürümeye başladı. Alparslan arkasından birkaç saniye bakıp iç çekerken Uğur da peşinden gitmişti.

 

 

Neyse ki Ilgaz benden önce toparlandı. Uğur ve Ceylin ilerlemeye başlarken otoriter, komutan hali geri geldi ama yüzündeki gerginlik tamamen dağılmamıştı.

 

“Az önceki saçma gösterini anlamasam da Ceylin haklı Alparslan. Şu kolun bir türlü iyileşmeyeceğe benziyor vukuatlardan zaten. Hadi sen de git kardeşinle."

 

"Yok ben iyiyim sizinle kalacağım" Alparslan bana bakıp konuşurken Ilgaz dişlerini sıktı.

 

"Ulan bir kere de laf dinlesen? Yürü git gözüm görmesin seni. İyileşene kadar karargahın kapısından geçmek yasak!"

 

Ilgaz emri verince Alparslan artık bir şey yapamazdı ama yüzündeki öfke belliydi. O esnada etrafa dağılan ve hastaneye giren askerler her yeri kontrol altına almaya başlamışlardı. Kaya az ileride birilerine bağıra çağıra kızıyordu. Deniz ise hastane binasına ilk giren kişi olmuştu.

 

"Emredersiniz komutanımama bunu unutamayacağım" dedi Alparslan. Ardından Ceylin'lerin peşine katıldı.

 

Onun arkasından bakmaya başlarken Uğur arkasını döndü. Askeri araca binmek üzereydi ve Alparslan'ın da geldiğini görmüştü. Sonra bakışları bana döndü. Uzaktan da olsa göz göze geldiğimizde kafamı bir kere indirip kaldırarak ne demek istediğimi anlatmıştım ona. Alparslan da ona katılacağı için yanına birisini daha al ve kontrollü git demek istemiştim. Uğur hemen işaret ve baş parmağını ağzının içine alarak sol tarafa doğru ıslık çaldı. Islık sesini duyan Kerem yanındaki askere bir şeyler söyleyip omzuna pat patladı ve koşarak Uğur'lara ilerledi.

 

"Pek bir daldın?" Ilgaz'ın sesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Pür dikkat bana bakıyordu. Ersin de kaybolmuştu zaten. İkimiz kalmıştık sadece.

 

"Hastaneyi kontrol edelim mi komutanım?" Diye sordum cevap olarak.

 

"Edelim etmesine de sonrasında seninle baş başa bir konuşalım Feza yüzbaşı" dediğinde omuzlarımı düşürerek kafamı salladım. Kurtuluş yoktu belli ki. Ilgaz zaten çok şüpheci ve zeki biriydi. Şahsi meselem olduğunu da söylemiştim ama konuları aklında bağlayamıyordu haklı olarak.

 

"Konuşalım komutanım" dedim pes etmiş bir sesle. Ardından birlikte yürümeye başladık.

 

 

***

 

Hastane hızla kontrol altına alınmıştı. Binaya ilk girdiğimizde ana baba günü gibiydi. Saldırganların ani başlayan saldırısıyla o an bahçede olan çoğu sivil yaralanmıştı. Koridorda Deniz ben Ersin birlikte ilerlerken Ersin hızla saldırı anında yaşanna her şeyi anlatmıştı.

 

Saldırı başladığında istihbaratçılar bahçeden anında karşılık verirken, Alparslan ve albay hastane içindeki sivilleri güvenli bir kata taşıma işlemlerini yürütmüştü. Ersin ve Uğur ise çatışmaya girmişti. Ersin ve o an emir verdiği bahçedeki istihbaratçılar saldırganlara hedef şaşırtma yaparken, Uğur çok hızlı davranarak bahçede yaralıları içeri çekmeye uğraşmıştı. Ve başarmıştı da. Bu sayede hiç ölü yoktu. Çok koordineli bir şekilde resmen operasyon yapmışlardı ama savunma odaklı oldukları için çatışmayı bitirememişlerdi. Ortalıkta sivil olmasaydı tek askerim bile tüm saldırganları halledebilirdi yeterli mühimmatla.

 

 

Yine de zaiyat çok büyüktü. Durumu ağır olan iki sivilin haberi gelmişti; biri henüz hayatının baharında çok genç bir çocuktu. Onun sedye üzerindeki cansız gibi duran kanlı bedenini gördüğümde içimde bir yerlerde bir tel kopmuştu.. diğeri ise 40'lı yaşlarında bir kadındı. Kurşunlardan biri karnına isabet etmişti. Hastane bahçesinde yürürlerken kurşunların hedefi olmuşlardı ilk ateşle.

 

İyi ki Ersin ve Uğur'u bugün hastaneye yollamıştım. Ben o manyakların özellikle askerlerime pusu yapacaklarını düşünüp korkmuştum ama tüm hastaneye saldırmışlardı. Yakalanan teröristlerin de asla konuşmayacağını hatta hiçbir şey bilmediklerine emindim. Bu işin arkasındaki adam kimse asla yaş tahtaya basmıyordu. Ve benimle çok pis oyun oynuyordu.

 

 

Ilgaz dışarıdaki güvenliği ve ele geçirilenlerin kaydını tutmak için bahçeye yönelirken, içerideki nizamı bana devretmişti. Deniz ve Ersin’e gerekli talimatları verip her katı, her odayı didik didik kontrol ettirdim. O esnada koridorun başında heybetli bir gölge gördüm Albay Onur Sungur.

 

Çocukları eve gitse de o hâlâ hastanede kalmış sivilleri kontrol ediyordu.

 

Bugün buraya oğlunu taburcu etmeye geldiği ve izinli olduğu için sivil giyinmişti. Onu ilk kez sivil görüyordum. Bakışlarım kumaş pantolonuna ve beya gömleğini süzerken o da bana doğru yürümeye başladı. Kaç yaşında olsa da hâlâ fit bir adamdı albay.

 

"Feza Duman, emredin komutanım?" diye tekmil verdim tam karşısında durduğumda.

 

"Rahat yüzbaşı" dedi anında. Elimi alnımdan indirip rahata geçtim.

 

 

Albay Onur hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. Yorgun duruyordu.

 

"Karargahtan bilgi aldım. Saldırıyı daha başlamadan fark etmişsin sen?"

 

Bu bir soru değil sorguydu galiba. Ilgaz da yememiş içmemiş hemen yetiştirmiş yani? E konuşalım demedik mi biz?

 

“Komutanım izin verirseniz açıklayayım...” diye söze girdim.

 

“Açıklamana gerek yok Feza,” diye sakin bir tonla sözümü kesti. Gözlerimin içine baktı. “Benim her yerde gözüm kulağım vardır. Sen ve Ilgaz binbaşıyı hızla bir arabaya binerken görmüşler."

 

Hmm demek Ilgaz yetiştirmemişti.

 

 

Boğazımı temizledim. "İstihbarattan gizli bir bilgi gelmişti komutanım" dedim sesimi olabildiğince sabit tutarak. "Kesin bir bilgi değildi, teyide muhtaçtı ama emin olmak için anında çıkış yaptım. Bir saniye bile kaybetmek istemedim. Ilgaz binbaşı da benimle gelmek istedi."

 

 

Albay kafasını ağır ağır sallayıp bakışları uzaklara daldı. "O erken müdahaleniz var ya... Belki de bugün onlarca sivilin hayatını kurtardı Feza yüzbaşı. Çağırdığımız destek gelene kadar sizin arkadan baskınız sayesinde yaralı iki sivili içeri çekti Uğur Argun. Saldırganların dikkati dağıldı."

 

“Layık olmaya çalışıyoruz komutanım" dedim içtenlikle.

 

Albay, bir adım daha yaklaştı. Artık sadece bir üst değil, yaşanmışlıkları ağır bir yük taşıyan bir adam gibi görünüyordu. “Bugün... özellikle kızım çok korktu,” diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Gözlerinde gerçek bir çaresizlik okunuyordu. “Ona bir şey olacak diye... ben de çok korktum, Feza. Çok.”

 

Sözleri, göğsüme saplanan bir bıçak gibiydi. İçim acıdı.

 

“O an çaresiz kalmak... bir asker bir komutan için belki de en zoru,” diye devam etti, bakışları uzaklara daldı. “Her tarafın masum insanlarla dolu. Üstelik bir de kendi çocuğun, canın içlerinde. İnsanlara mı yetişsem, görevimi mi yapsam, yoksa kızımı alıp saklayıp onu mu sakinleştirsem telaşesi...” Başını iki yana salladı o anı yeniden yaşıyor gibiydi. “Gerçekten çok zordu."

 

Göğüs kafesimin içine buz gibi bir su dolmuş gibiydi. Karşımda duran bu adamın öz kızı bendim. Damarlarında akan kanın sahibi bendim.

 

Ama o evlatlık aldığı Ceylin’i "öz kızı" yerine koymuş, onun için titrerken asıl canı olan beni sadece "başarılı bir asker" olarak görüyordu.

 

Yutkunmaya çalıştım ama boğazımdaki o düğüm artık geçmeyecek kadar büyümüştü. Ruhumun dikişleri sökülüyordu ama yüzümdeki o asker maskesini düşürmedim.

 

"Görevimiz komutanım" diyebildim sadece. Sesim kendi kulağıma bile yabancı birinin sesi gibi geldi. "Biz bunun için buradayız. Ailenizin güvende olmasına sevindim.”

 

Çok merak ediyordum. Acaba gerçeği öğrenince Alparslan gibi mi tepki verecekti. Yoksa istemeyecek miydi? Ceylin'e çok düşkün olduklarını anlamıştım zaten. Özellikle Handan hanım aşırı düşkündü. Ceylin benimle görüşmelerini belki de istemezdi. Acaba onlar ne yapacaktı?

 

Albay derin bir nefes aldı, sonra omzuma dostça, baba eli değmişçesine hafifçe vurdu. “Siz buraları halledin o zaman. Benim de aklım evde kaldı kızım cidden çok korktu."

 

"Tabi komutanım hallederiz siz gidin evinize" dedim. Lanet sesim kısık ve kırık çıkmıştı. Albay ses tonuma birkaç saniyelik bir an kaşlarını çattı ama sonra aklına başka bir şey gelmiş gibi kafasını çevirip "kolay gelsin" diyerek koridorda hızlı adımlarla uzaklaştı.

 

 

Ben ise orada, beyaz duvarlı koridorda kalakaldım.

 

 

Ve bir kez daha anladım: Bu savaş, sadece dışarıdaki düşmanlarla değil, aynı zamanda içimdeki en eski, en derin yaralarla da veriliyordu.

 

 

***

 

Akşamın karanlığı çökmüş, hastane bahçesindeki o kaos yerini nizami bir sessizliğe bırakmıştı. Yeni gelen takviye birlikler nöbet yerlerini alırken, Deniz TOMA'nın sürücü koltuğuna geçmiş motoru çoktan çalıştırmıştı. Kaya ve Uğur nuriyeye geçtiği için yanımızda değildi.

 

Deniz aracı hareket ettirdiğinde, dikiz aynasından hastanenin uzaklaşan ışıklarına baktım. İçimdeki boşluk büyüyordu. Albay’ın o “öz kızım” deyişi ruhumda açılan bir yarayı sürekli tuzluyordu.

 

Ilgaz bir saat önce timini de alarak karargaha geçmişti. Ne kadar ısrar etsem de ilk sorguya beni sokmama konusunda kararlıydı.

 

Karargahın nizamiyesinden içeri girdiğimizde bahçenin ortasında tek başına dikilen o silueti gördüm. Ilgaz… Kollarını göğsünde bağlamış, sanki gelişimi dakikalardır orada bekliyormuş gibi heybetli duruyordu. Sorgu sırasında bir şey öğrenememişti belli ki. Deniz aracı durdurduğunda derin bir nefes aldım. Kapıyı açıp aşağı indim.

 

Ilgaz bana tek kelime etmedi. Sadece gözlerini gözlerime dikti; o kadar sert ve o kadar karanlık bakıyordu ki, bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Ardından hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve eğitim salonunun olduğu binaya doğru sert adımlarla yürümeye başladı. Bu bir davetti. Ya da daha doğrusu, kaçışı olmayan bir emirdi.

 

Ersin yanımda bitti, yüzünde o her zamanki patavatsız ama samimi ifade vardı. “Valla komutanım,” dedi kısık sesle, “bugün herkes size surat yapıyor. Hayırdır karargahta grev mi var size karşı? Eğer öyleyse sıraya gireyim. Geçen sene bana vermediğiniz gümüş zincir kolyeye hâlâ talibim. ”

 

 

“Sus Ersin sus. Başlayacağım zincirine şimdi. Gidin sorguya girmeye çalışın ben de geliyorum birazdan” diyerek karnına sert bir dirsek attım. İnleyerek geri çekildiğinde ben çoktan Ilgaz’ın peşinden yürümeye başlamıştım.

 

 

Eğitim salonuna girdiğimde içerisi loştu. Sadece köşedeki tek lamba yanıyordu. Ilgaz salonun ortasında durmuş, sırtı bana dönük bir şekilde bekliyordu. Kapıyı arkamdan kapattım. Ses yankılandığında bana doğru ağırca döndü.

 

 

Yanına kadar gidip tam arkasında durdum.

 

“Geldim komutanım.”

 

Aniden bana döndü. Gözleri çakmak çakmaktı; içindeki o yangın, salonun loş ışığında daha da belirginleşmişti. “Anlat bakalım,” dedi, sesi her bir kelimenin üzerine basarak çıkıyordu. “En başından, tek bir ayrıntıyı bile atlamadan anlat. Bu düşmanlık meselesi nedir? Sana kafayı takan kim? Neden sen ve timin tehdit altındasınız?”

 

Ona baktım. Aramızdaki o görünmez ama aşılması güç mesafeyi korumaya çalışarak, bir asker gibi dimdik durdum. Ruhumdaki o fırtınayı maskemin ardına saklayıp sordum: “Şu an benimle kimliğinizle mi konuşuyorsunuz komutanım? Yani, sadece emir-komuta zinciri içinde bir rapor mu istiyorsunuz, yoksa neler olduğunu merak eden bir arkadaş gibi mi soruyorsunuz?”

 

 

Ilgaz’ın bakışları anında daha da sertleşti. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki, çene kemiğinin seğirmesi sessiz odada bir gürültü gibi yankılanıyordu sanki. Siniri havayı kurşun gibi ağırlaştırmıştı. Sorumun cevabını vermeyince hafifçe başımı yana eğdim. “Yani rahatta mıyım onu soruyorum.”

 

Ilgaz bir adım daha üzerime yürüdü. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki öfkesinin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum. “Sivil veya resmi, ne fark eder Feza?” dedi sesi alçak ama her bir hecesi tehditkârdı. “Ayrıca ben seni asla arkadaşım olarak görmüyorum. Bunu o kafana sok.”

 

Duyduğum şey kalbime bir iğne gibi battı ama sinirim anında o acının üzerini örttü. Arkadaş gibi görmüyordu demek? “Peki komutanım” dedim dişlerimin arasından. “Anlaşıldı.”

 

“FEZAAA!” diye böğürdü resmen. Durdum anında. “Rahat Feza, rahat! Rahatta anlat her şeyi! Nedir bu meselenin aslı? Beni deli etme de dökül! Arkadaş olarak görmüyorum çünkü benim için daha özelsin.”

 

Hafifçe ona döndüm. Bakışlarımda aniden heyecan oluşmuştu. Dudaklarım iki yana kıvrılırken Ilgaz'ın da kıvrıldı. Göz bağımızı kesmeden anlamamazlığa verdim lafını . Böyle ayaküstü duygularını mı anlatacaktı? Hem de tam ona her şeyi anlatacağıma dair karar almışken. Sıranı bekle Ilgaz efendi.

 

"Ama sen böyle bağırırken..." diyecek oldum ki Ilgaz sabrının son kırıntısını da tükettiğini belli eden uzun, sesli bir nefes aldı. Daha fazla üzerine gitmenin manası yoktu. Şartımı öne sürmenin tam zamanıydı.

 

"Anlatırım ama bir şartla" dediğimde burun delikleri hırsla açılıp kapandı. Az önceki tebessümlü hali anında sönmüştü. Ben galiba bu adamı sürekli deli ediyordum. Normalde herhangi bir askerin bu hali karşısında dizlerinin bağı çözülürdü korkudan ama bendeki bu ters etki de neyin nesiydi? Şu an neden bu kadar çekici geliyordu gözüme? Neyse Feza, konumuz bu değil, odaklan.

 

"Bir de şartın mı var?" diye sordu, sesi hayretle karışık bir öfkeyle kısılarak. Elimle ceplerime sokup kafamı onaylarcasına salladım. Üzerimi değiştirip banyo da yapmam lazımdı şimdi Ilgaz'la bu kadar yakınlaşınca kendimden rahatsız olmuştum.

 

"Sorguya girebilirsin tamam. Anlat artık" dediğinde kaşlarım havalandı. Vay be şartımı tekte bildi. Bu adam galiba beni tanımaya başlamıştı.

 

Derin bir nefes aldım. Omuzlarımı serbest bıraktım. Artık kaçacak yer kalmamıştı.

 

 

"Öncelikle bu anlatacaklarım sır olarak kalacak Ilgaz" dedim. Ona ismiyle hitap etmem mi, yoksa 'sır' kelimesinin ağırlığı mı bilmiyorum ama kaşlarını havaya kaldırıp yüzüne derin bir merak yerleştirdi. Sır kelimesinin onu avucuna aldığını görebiliyordum. Zaten 'rahat' demişti, ismiyle hitap etmemde bir beis yoktu bence.

 

"Şuraya oturalım madem" diyerek ilerideki bankları işaret etti. Kafamı sallayarak o yöne yürüdük. Yan yana oturduktan sonra bakışlarımı ona çevirdim. Aslında Ilgaz'a durumu açıklama gereği duymama gerek yoktu aile meselesi olduğu için. Ama ondan hoşlandığımdan ve yanlış anlamalara mahal vermemek adına, ayrıca da Ilgaz'ın o aileyle yakınlığı dolayısıyla anlatmam en doğrusuydu.

 

"Yetimhanede büyüdüğümü biliyorsun" diye söze girdim. Kafasını salladı ama çok meraklanmıştı. Bu kadar eskiden başlayacağımı beklemiyor olmalıydı.

 

 

"Ben beş yaşındayken bulunmuşum. Hafızam silinmiş gibiydi; aileme, geçmişime dair tek bir kırıntı yoktu zihnimde. Kendi ismimi bile hatırlamıyordum. Sadece montumun içindeki o küçük etikette 'Feza' yazıyordu. Yıllarca ailemi aradılar ama bulamadılar. Kimliksiz, geçmişsiz bir çocuk olarak büyüdüm ben."

 

Ilgaz öne doğru eğildi, bakışlarını bir saniye bile üzerimden ayırmıyordu. Konunun bu eski yaralardan çıkıp bugünkü saldırılarla nasıl bağlanacağını çözmeye çalışıyor gibiydi.

 

"Az çok bahsetmiştin" dedi kafasını sallayarak. Da ne alaka dememek için dilini ısırıyor gibi bakıyordu.

 

"Ben ailemi buldum Ilgaz. Hem de çok yeni buldum," dedim.

 

 

"Öyle mi? Hayırlı olsun. Yani bu şehre tayinini bu sebeple mi aldırdın?" diye sordu. Sesinde bir yumuşama vardı ama hâlâ asıl gerçeği ıskalıyordu. Ailen kim diye sormadı bile çünkü tanıdık bir aile olmayacağına emindi. Sungur'ların kızı Feza ölü biliniyordu sonuçta resmi raporlarda.

 

"Evet bu sebeple geldim" dedim ve sesimi biraz daha alçaltarak devam ettim. "Beni ailemden ayıran o kişi yeniden peşime düştü. O hastanedeki saldırganların elebaşı o pislik işte... Kim olduğunu henüz bilmiyorum ama az kaldı. Ailemle bağ kurmamı engellemek için her şeyi yapıyor. Tayinimi bile başka yere çektirmeye çalıştılar. Elleri kolları her yere uzanıyor."

 

 

“Peki neden?” diye sordu Ilgaz sesi giderek daha kısık, daha yoğunlaşmış bir hal alıyordu. “Neden bu kadar takıntılılar? Sadece bir aile buluşmasını engellemek için bu kadarını neden yapıyorlar? Kaç yıl ailenden ayrı kaldım zaten. Hâlâ ne istiyorlar sana ulaşmaya çalışıp bu soruların cevabını verdiler mi?"

 

Kafamı olumsuzca iki yana salladım.

 

"Asker olacağımı tahmin edemediler elbette" dedim buruk bir gülümsemeyle. "Bu kişilerin ailenin her zaman etrafında olan, onlardan sürekli haberdar olan birileri olduğuna eminim. Beni onlardan ayırıp izimi kaybettirdiklerini sanıyorlardı. Tahminimce beni takip bile etmediler çünkü ülkenin bir ucuna göndermişlerdi. Taa Trabzon'a. Ben o şehirde büyüdüm. Ama ben buraya, köklerime yeniden dönünce... Tehditler ve saldırılar da belge araştırması yapınca başladı. Bu da demek oluyor ki benim kim olduğumu bilmiyorlardı. Belgeleri karıştırınca anladılar. 15 yaşında istihbarata girdiğimi söylemiştim sana. Beni seçen komutanım anında kimlik gizliliği çıkartmıştı hakkımda kuryelik yaptığım için. Bence onlar da benim izini kaybettiler o dönem. Buraya gelince de ortaya çıkmamdan korktular çünkü ben onlar için bir kanıtım."

 

Bir sessizlik oldu. Salonda sadece ikimizin nefes sesleri duyuluyordu. Ilgaz bana bakıyor, zihni hızla çalışıyor, parçaları birleştirmeye çalışıyordu.

 

“Peki kim bu aile, Feza?” diye sordu sonunda. Sesi o kadar yumuşaktu ki, neredeyse bir fısıltıydı.

 

Ilgaz'ın sorusuyla birlikte boğazımda koca bir yumru oluştu. Derince yutkundum. Bakışlarımı gözlerine kenetledim.

 

"Sungur’lar” dedim. Sesim eğitim salonunun sessizliğinde kristal gibi berrak ve kırılgan çınladı. “Benim ailem, Sungur’lar Ilgaz.”

 

O an onun yüzündeki her ifade dondu. Şaşkınlık, inanmazlık ve donmuş bir bakış. Sanki görünmez bir balyoz darbesi almış gibi dağıldı yüzü.

 

" Yangında kaybolan, öldü sanılan Feza benim. Ve gördüğün gibi... Ölmedim."

 

 

Bölüm : 25.12.2025 00:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...