
Helikopterin gürültüsü kulaklarımızı tırmalarken tim koltuklara yerleşti. Kafamı çevirip uçağın penceresinden aşağıya baktım. Albay ellerini belinde kavuşturmuş gururlu bir yüzle kafasını kaldırmış bana bakıyordu. Yanında sinir küpü bir halde dikilen Ilgaz vardı. İkisi de kımıldamadan duruyorlardı. Dönen pervaneden çıkan sert rüzgar kıyafetlerini uçuşturuyordu.
Yükseğe çıkınca iç çekerek kafamı önüme çevirdim. Gözlerim anında tam karşımda oturan Alparslan'a kaydı. O zaten bana bakıyordu.
Uğur'un sesi yankılandı. Elindeki çikolatayı ağzına atarken "Komutanım operasyon bitince o mantı sözünüzü unutmadım" dedi sırıtarak.
Kafamı anında ona çevirdim. Gözlerinde bilmiş bir sırıtış vardı. Anında yüzüm yanarken Kaya abim "ne mantısı?" Diye sordu. Ersin ve Kerem de merakla bize dönmüştü hemen.
"Yaa şey" dedim elimi enseme götürdüm ama bere yüzünden tenime ulaşamadım. Kaya kıstığı gözleriyle bakarken yalan bulmak kolay değildi.
"Ney?" Diye sordu elbette.
"Uğur'u geçen gece ağlarken gördüm mantı diye. Kıyamadım da yaparım diye söz verdim" dediğimde Uğur ağzına attığı çikolata boğazına kaçmış gibi öksürmeye başladı. Herkes anında Uğur'a döndü. Oh olsun gibisinden göz devirdim.
"Ne ağlaması lan? Sahiden ağladın mı?" Diye inanamazca soran Ersin'le, Uğur bana ölümcül bir bakış attı ama oralı olmadım. Alparslan hâlâ bana bakıyordu. İnsanın yüzüne dik dik bakılması en nefret ettiğim şeydi ama Alparslan bakarken rahatsız olmuyordum.
"Hee şey yaaa, ağlama falan yok sadece canım çekti söyledim. Komutanım beni ne çok sever bilirsiniz kıramadı."
Kerem bile kahkaha attı. Kaya abim de gülerken bana döndü. Eliyle işaret edip "kesin Feza bir boklar yedi de sen yakaladın. Şantaj için mantı mı istedin lan?" Diye sorarken sinirle Uğur'a baktım. Bir söylerse mantıyu rüyasında görürdü.
"Yaa önemsiz bir şey işte" diye geçiştirmeye çalıştı ama yemediler tabi. Neyse olayın Ilgaz'la ilgili olduğunu hayatta anlayamazlardı zaten. Rahattım.
"Sen önce şu mermileri hedefe ulaştır da ziyafete ortak oluruz biz" diye takıldı Kerem.
"Eee?" Alparslan'ın sorusu gülüşmeleri kesti. "Yaklaşık yarım saate bölgeye intikal edeceğiz. Böyle boş geyik yapmak yerine brifing yapmamız gerekmiyor mu?"
Sorgularcasına bana bakarken iç çektim. Alparslan devam etti.
"İstersen birlikte planlayalım operasyonu?"
Ersin ve Uğur birbirine bakıp bıyık altından güldüler. Kaya abim gözlerini bile açmadan hafifçe sırıttı.
"Plan zaten hazır Alparslan" dedim ona ters bir bakış atarak. "Madem gelmeyi kabul ettin, tek kuralım var: Sözümden çıkmayacaksın. Plan tam olarak bu."
Alparslan’ın çenesi kasıldı, derin bir iç çekti. "Anlaşıldı komutanım" dedi "komutanım" kelimesine bastırarak. "Sen ne dersen o bu akşam."
Sonra sessizlik oluştu. Ersin keskin nişancısını yağlarken Kerem bilgisayardaydı. Kaya abim dimdik bir şekilde karşısındaki Uğur'a bakarken ben pencereden dışarıya bakıyordum.
Sonunda pilot askerden ses geldi.
"Komutanım beş dakika sonra yerdeyiz. İniş için izninizi istiyorum."
"İzin verilmiştir." Helikopter hızla alçalmaya başladı. Ve timim de anında toparlanmaya başladı.
Helikopter bizi dağın kuzey yamacına bıraktığında saat tam 23:47'ydi.
Pervanelerin yarattığı rüzgar kirpiklerimi birbirine yapıştırırken atlayıp yere indiğimde postallarımın tabanlarıyla nemli toprağı hissettim. Çam ve toprak kokusu ciğerlerime doldu. Soğuk keskin, hava ise berraktı. Gece görüş gözlüklerimi taktım. Dünya yeşile döndü. Ağaçlar, kayalar, gölgeler... Her şey netleşti.
Timim de sırayla indi.
Helikopter yükselip uzaklaşırken çevreyi taradım. Sessizlik. Sadece rüzgarın ağaçlarda çıkardığı o sürekli uğultu.
"Konuşlanma" dedim fısıltıyla.
Kimse konuşmadı. Herkes yerini aldı. Kaya sol tarafıma geçti. Kerem sağıma. Uğur ve Ersin arkaya yayıldı. Alparslan ise tam yanımda duruyordu. Sessiz ve gözleri çevrede. Etrafın güvenli olduğunu anlayınca ilerleme emri verdim.
Kampa iki kilometre vardı.
Sonunda uygun bir yerde durduk. Olduğumuz yer kampı yukarıdan gören bir tepeydi. Kamp beklediğimden daha küçük görünüyordu. Birkaç yapı vardı. Etrafında ise düzensiz devriye unsurları...
"Avcı timi. Herkes görevini biliyor. Ne görürseniz görün, ben komut verene kadar tetikte bekleyin. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı komutanım" diye gürledi tim.
Alparslan da bağırdı ama sesi diğerlerine göre yabancı geldi kulağıma.
Sık çam ormanı ay ışığını bile zor geçiriyordu. Karanlık elimizi gözümüzü görmeyecek kadar koyuydu. Termal dürbünlerle kampı taramaya başladık.
"Ersin" dedim fısıltıyla.
Emri vermeme bile gerek yoktu. Anında anladı. "Emredersiniz komutanım" diyerek keskin nişancısını kavradığı gibi gölgelerin arasında kayboldu.
"Kerem" dedim.
Kerem çantasını açıp tabletini çıkardı. Parmaklarının hızı beni hep şaşırtırdı. Birkaç saniye içinde haritayı açtı. Programı başlattı ve ekranda termal görüntüleri bindirdi.
"Otuz iki beden tespit ediyorum" dedi fısıltıyla. "Dağılımları düzgün. Mevzi almışlar evlerde."
Otuz iki.
Bekliyorlardı demek...
Kulaklıklarda karargahın hattı açıktı. Albay’ın sesi duyuldu.
"Avcı, ne durumdasınız?"
"Konumlandık albayım. Hedef bölgeye bir kilometre uzaktayız. Kırk beş derece kuzey yamacındayız. Önce gözlem yapıyoruz" diye rapor verdim. "Termal tarama tamamlandı."
"Kaç kişi var?"
"Otuz iki komutanım. Kaç esir olduğunu bilmiyoruz. Geri kalanlar düşman unsuru."
"Anlaşıldı. Ne zaman harekete geçeceksiniz?"
"Ersin mevzi aldıktan sonra."
"Tamam. Operasyona başlayın. Unutmayın: Sessizce alınacak esirler."
"Emredersiniz komutanım." Hattı kapattım. Kerem'e döndüm. Baktım. O da bana baktı. Başını salladı. Tabletinde birkaç tuşa hızla bastı.
Alparslan Kerem'in hareketlerini izliyordu. "O ne yapıyor?" diye sormak üzere ağzını açmıştı ki... Kulaklığında keskin bir cızırtı oldu.
Hepimizin kulaklığında ...
"Ahh!" Refleksle kulaklığını çıkardı. Elinde tutup baktı. Sonra bana döndü. "Ne oluyor? Kulaklık mı bozuldu? Sinyal kesici yoktu çevrede buraya gelir gelmez tespitini yapmıştı Kerem?"
Timden tek tepki yoktu. Ne Kaya, ne Uğur, ne Kerem. Hepsi öne bakıyordu.
Alparslan bir kez daha baktı etrafına. Sonra yavaşça döndü bana.
"Sen..." Gözleri kısıldı. "Karargah ile hattı mı bloke ettin?"
"Soru sorma" dedim.
"Feza!" Sesi yükselmişti. Hemen kıstı. Fısıltıya döndü ama içindeki patlama fısıltıda bile hissediliyordu. "Sen bunun cezasını biliyor musun? Bu resmi operasyonda ..."
"Sinyal kesici açıldı ve kesildi hepsi bu."
Bir an dondu.
Sonra time baktı. Birer birer. Hepsine. Kimse sorgulamıyordu. Kimse şaşırmamıştı. Kimse itiraz etmemişti.
Yeniden bana döndü. Gözlerinde inanmazlıkla karışık bir şey vardı.
"Sen kafayı mı yedin? Burada savunmasız kalırız. Bağlantı olmazsa ne planlıyorsun?"
"Bana güven Alparslan" dedim.
Ve tam o anda Kerem sesini çıkardı.
"Bağlantı tamam." Derin bir nefes aldım. Kulaklığımı aktifleştirmeden önce Alparslan'a döndüm. "Artık endişe edeceğin bir şey kalmadı. Görev devredildi. Ceza alamam yani."
"Ne?" Demesine kalmadan bağlantıyı aktifleştirdim. Statik gürültü geldi önce. Sonra bağlantı netleşti. Ve o ses geldi.
Tanıdık. Sakin. Otoriter.
"Avcı timi."
"Komutanım" diye karşılık verdim. Alparslan bir an dondu. Kiminle konuştuğumu anlamaya çalışıyordu.
"Operasyonu ben devralıyorum. Albay Onur Sungur'a bilgi iletiliyor şu an."
"Anlaşıldı komutanım" dedim. O esnada Kerem dayanamamış olacak ki Alparslan'a doğru "Tuğgeneral Yavuz Arısoy" diye bilgi verdi sessizce. Alparslan'ın gözleri büyüdü. Yavuz komutanın bu operasyona neden bizzat dahil olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Ne durumdasınız Feza?"
"Hedef bölgeye bin metre komutanım. Termal tarama tamamlandı. Otuz iki imza var. Düzenli mevzilenmişler. Bizi bekliyorlar."
"Güzel." Bir nefes sesi. "Kuşlarla bağlantı sağla bana."
Kerem'e baktım. İki saniye geçmedi.
"Hallettik komutanım" dedim. Bağlantımıza kuşlar da dahil oldu.
"Sürmene konumlandı. Emirlerinizi bekliyor komutanım" dedi Deniz. Alparslan onun sesini duyunca şoka girdi.
"Boz konumlandı. Emirlerinizi bekliyor."
Sonra bir kadın sesi. "Kartal konumlandı. Görüş açık."
Ardından iki ses daha. "Şahin konumlandı." "Pusat konumlandı."
Hepsi istihbaratçıydı. Tek görevlere çıkarlardı ama ben ne zaman çağırsam gelirlerdi. Hiçbirinin yüzünü görmemiştik. Sürmene de onlar gibiydi bir zamanlar ama artık o time dahil olmuştu. Hatta ben başta onu erkek sanmıştım. Kartal isimli istihbaratçımız cinsiyetini gizlemiyordu bir tek.
Yavuz baba'nın sesi yeniden geldi. "Güzel."
Durdu. "Feza. Operasyon sende. Kimse sağ çıkmasın. Esir almak yok."
"Emredersiniz komutanım" dedim. Ama yüzüm düşmüştü. Esir almak yok mu? Esir olarak alıp sorgularsam düşman olan o pisliğe dair bir iz bulabilirdim. Yavuz baba neden esir alma demişti ki? Yoksa buradakiler hakkında bilgi sahibi değildir diye mi düşünüyordu. Basit piyonlardı çünkü hepsi. Neyse Yavuz babanın bir bildiği vardır elbet.
Hat kapandı.
Bir saniye sessizlik. Sonra Alparslan döndü bana.
"Neler oluyor burada?" diye sordu. Sesi bütün o sert, komutanlık tonunu kaybetmişti. İçinde gerçek bir soru vardı.
Kaya dayanamadı.
"Hâlâ anlamadın mı?" dedi. Alparslan'a döndü. "İstihbarattan tuzaklı operasyon emri geldi. Feza, ailene gerçeği açıkladıktan hemen sonra. Yavuz baba operasyonu ne yaptı etti kendine aldı az önce. Yani tuzaktan haberimiz olduğunu şu an itibariyle anladı karşı taraf."
Alparslan hızla bana döndü. Cidden anlamamıştı.
"O zaman destek çağıralım. Destek eki..."
"Gerek yok" dedim. Cevabını beklemeden kulaklığa dokundum. "Sürmene durum ne?"
Cevap geldi hemen. "İçeride esir yok gibi gözüküyor komutanım. Gizlice sızmamı ister misiniz? Kampın hepsi hazır bekliyor sizi şu an . Geldiğimizden haberdarlar."
Sırıttım.
Alparslan bana baktı. Ben ileriye baktım. Sırıtmayı bırakmadım.
"Tek girme. Madem öyle" dedim. "Biz de onları hayal kırıklığına uğratmayız. Bir iade-i ziyaret yaparız hep birlikte."
Sonra time döndüm. Başlıyorduk.
"Kaya, sağ kanat. Uğur sol. Alparslan sen benimle merkez baskı da olacaksın.
"Emredersiniz" dediler aynı anda.
Kulaklığa döndüm. "Sürmene, kuzey çıkışını kapat. Boz ve Kartal güney yamacını tutsun. Şahin ve Pusat doğuyu. Kimse kaçmayacak."
"Anlaşıldı" sesleri geldi birer birer.
"Ersin."
"Buradayım komutanım." Kulaklıktan sesi geldi.
"Kaç kişi görüş açında?"
"On dördü açıkta. Diğerleri yapılarda."
"Gözünü dört aç. Nefes alan her şeyi indir."
"Emredersiniz" dediğinde derin bir nefes aldım ve çömeldiğim yerden doğruldum.
"Başlıyoruz aslanlar" dedim dürbünümle son kez kampa bakarak. "Ersin?"
"Buradayım."
"Kuzeybatı yönünde sağ devriyedeki adam. Görüş açında mı?"
Birkaç saniye sessizlik. Ersin mevzisini düşünüp hesaplıyor olmalıydı.
"Açımda" dedi.
"Bekliyorsun. Ben işaret verene kadar tek bir el bile atma."
"Anlaşıldı."
Dürbünü indirdim. Kaya sol tarafımda çömelmişti. Yüzü öne dönük gözleri kamptaydı. Uğur sağımda nefes alıyordu. Sakin, derin, düzenli nefesler. Büyük bir operasyondan önce Uğur'un nefesi asla değişmezdi. Ben bunu yıllardır biliyordum. Uğur çatışmadan önce huzurluydu. Bazı insanlar böyle doğmuştu. Alparslan ise tam arkamdaydı.
"Sessiz giriş" dedim. "İlk aşamada tek ses çıkmayacak. Kimse konuşmayacak. Kimse ateş açmayacak. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı" geldi sıradan.
***
Kampa girmenin yolu devriye boşluğundaydı.
İki devriye arasındaki o beş saniyelik pencere. Ben de, Alparslan da, Kerem de saydıl sırayla. Aynı rakama ulaştık.
Beş saniye...
Yeterliydi.
Kaya önce hareket etti. Orman içinden süzüldü bir gölge gibi. Gerçekten gölge gibiydi abim. Hâlâ bazen nasıl bu kadar sessiz hareket edebildiğine şaşırıyordum. Çok iri yarı değildi Uğur gibi. Ama boyu daha uzundu. Adımları pamuk gibiydi. Sanki yere basmıyordu süzülüyordu.
Kerem peşinden gitti. O farklı şekilde sessizdi. Kaya abim ve ben içgüdüyle sessizdik. Kerem ise hesaplayarak. Her adımını düşünürdü, hangi ayak, hangi açı, hangi hız. Robotu andırırdı operasyonda.
Uğur üçüncü çıktı. Büyük gövdesiyle kıpırdadığında bir şeylerin kırılacağını düşünürdün ama yanılırdın. Uğur ağır topçuydu ama gerektiğinde fare gibi gezinirdi. Gerçi fare benzetmesi ona hakaret olurdu, o daha çok ayı gibiydi. Sessiz uyuyan, ama uyandığında kıyameti koparan bir ayı.
Ben ve Alparslan son çıktık.
O beş saniyelik açıkta içeri geçmişlerdi. Öldürmeye merkezden başlayacaktık. Dışarıdan öldüre öldüre içeriye girmeyecektik.
İçeri girince koştuk. Sessizce, eğilerek, gölgeden gölgeye atlayarak. Alparslan'la yan yana ilginç bir uyum içine girmiştik. Kaya abimle yakaladığımız uyuma benzerdi tabii onun kadar olmasa da. Aynı anda duruyor, aynı anda saklanıyor ve aynı anda nefes alıyorduk. Tam 8 düşman unsurunu atlatarak tam merkeze ulaştık. Yanlarından geçtiğimizi ruhları bile duymamıştı. Şu an bizi bekledikleri için tetiktelerdi ve en dışarıda bekleyenlerin elinde bir mekanizma görmüştüm dürbünle bakarken. Ersin'e de teyit ettirmiştim. Bir haber verme cihazıydı. Adamı öldürsek nişe elindeki düğmeye bastığı an geldiğimizi tüm kamp öğrenirdi. Bu yüzden ana kampa sessizce sızmıştık. Tam ortaya...
Ana binanın duvarına yapıştım. Sırtım soğuk taşa dayandı. Alparslan hemen yanıma geldi. Nefesi düzgündü.
Kaya'nın sesi kulaklığımda yankılandı "Sol yapıda iki kişi var."
Kerem: "Arka kapı tutuldu."
Uğur: "Merkezdeyim. Ne zaman saldırıyoruz?"
Kapı kolunu çevirdim. Açıktı. İçeri girdiğim an "Ersin hedefe sık. Uğur patlat" diye emir verdim. Ve aynı anda kampın Uğur'un olduğu kısımdan büyük bir patlama sesi yükseldi.
Kuşlar işareti almış gibi "giriyoruz" dediler kulaklıktan sırayla. Aynı anda çatışma sesleri dört bir yandan yükselmeye başladı. Alparslan hemen yan eve girdi ve onun olduğu yerden de silah sesleri geldi. Holden geçip salona girdiğim an bana doğru koşan iki çift ayak sesi duydum. Silahımı doğrulttum ve sırtımı duvara dayadım. Telaşla kapıya doğru koşan sesler görüş açılma girdiği an gölgelerin içinde kalan beni daha fark edemeden ben onların kafalarına hızla iki el sıktım.
Hızlıca odalara göz attım. Temizdi. Ardından hızlı adımlarla evden çıkıp karşı evin penceresinin yanında siper aldım. Kafamı içeriye hızla uzatıp çektiğimde üç adamın koltukların arkasına saklanmaya çalıştıklarını fark ettim. O esnada Alparslan da evden çıkıp sağa sola baktı. Gözleri beni arıyordu. Gördüğü an rahatlayan bir nefes alıp yanına geldi. Benim gibi duvara dayandı. İkimizin ortasında evin penceresi vardı.
"Buna inanamıyorum" diye homurdandı. "Evde kaydedici falan mı var? Her şeyi toplatmıştık senin ailemize anlattığını nasıl duydu da bu operasyonu hazırladı?"
Ona cevap vermeden kemerimde asılı olan el bombasını çıkardım. Silahımın arkasını pencereye vurup kırılmasını sağlarken aynı anda pencereye doğru ateş yağmuru başladı. Bombanın pimini ağzımla çektiğim an Alparslan kafasını duvara hafif hafif vurarak düşünüyordu. Bir de karşı taraftan bize gelenlere sıkıp indiriyordu küfür homurdanarak.
Bombayı pencereden içeriye yolladıktan bir saniye sonra büyük bir gürültü koptu evde. Dumanlar pencereden çıkmaya başladı. Silahımı kaldırarak evin kapısına yan duvara doğru yürüdüm Alparslan'ı orada bırakıp. Aynı evin kapısına sert bir tekme vurarak açtığımda bombanın etkisiyle darmaduman olmuş salonu gördüm. Adamların ikisi kanlar içinde yerde yatarken biri inliyordu.
Hızla ona doğru yürüdüm. Gebermek üzereydi. Alparslan eve gelmedi. Dışarıda kalıp eve yaklaşanları temizliyordu. Yerde inleyen adamın kanlı yakasından tutup kafasını kaldırdım. Çirkin bir yüzü vardı.
"Patronun kim?" Diye bağırdım adama. Gözlerini açık tutamıyordu ama beni duyduğunu biliyordum. Sertçe sarstım onu. "Söyle lan kimden aldın buraya gelme emrini? Kim isim ver."
"Öleceğim zaten" diye mırıldandı adam. Yarasını kontrol ettim göz ucuyla. Karnında derin bir kanama vardı. Yüzünün de yarısı yanmıştı. Farkında değildi belki ama ayağı da kopmuştu. Acıdan uyuşmuş olmalıydı.
"Doktorum ben" dedim. "Söylersen seni iyileştiririm yaran ölümcül değil. Ama çok kanaman var. Bana isim ver kanamanı durdurayım."
Adam inlemeye devam ederken gözlerini açtı. Beni gördüğü an yeniden kapattı. "Söyle lan?" Diye bağırdım onu sarsarak.
"Söylediğim an da öldürürler. Bırak beni komutan aklın varsa kaç bu şehirden."
Sonra gözleri tamamen kapanıp kafası yana düştü. Ölmüştü.
Siktir siktir! Diye bağırdığım an Alparslan içeriye girdi. Yerimden doğrulup ayağa kalktım ve Alparslan'a bakmadan tüm sinirimle evden çıktım.
Ortalık savaş alanı gibiydi. Her yerden alevler yükseliyordu. Silah sesleri duyuluyordu.
"Rapor verin!" Diye bağırdım kulaklığıma.
Sırayla temiz sesleri gelmeye başladı. Kerem ve Pusat temizlenmek üzere demişti sadece. Merkez kısmı yani Alparslan'la benim olduğum kısım da temizdi.
"Kaya Sürmene, Kerem'in tarafına kayın. Uğur, Boz siz de Pusat'a kayıp destek verin."
"Emredersiniz" seslerinden sonra Alparslan'a döndüm.
"Biz de evleri arayacağız. Bulduğun her kağıdı al."
"Tamam" dedi emredersiniz yerine. Rütbe olayı yüzünden ağzı varmıyordu galiba. O bir eve ben başka eve dağıldık. Çatışma sesleri de azalmaya başlamıştı. Hatta Kerem'in olduğu yön tamamen bitmişti.
Evleri didik didik aradık ama peçeteler hariç tek bir kağıt bile bulamadık. Bir de birkaç gereksiz harita bulmuştum. Onları anında yanıma aldım zaten.
Geçen zamanın ardından kampta yaralı kalanları tek tek konuşturmaya çalıştık. Ama ağızlarını bile açmıyorlardı. Yanımızda da götüremezdik Yavuz babanın kesin talimatı vardı. Zaten konuşmayacaklarını bildiğinden oyalanmayalım diye bu emri vermiş olmalıydı. Kampta ceset ve yangından başka hiçbir şey kalmamıştı.
"Çıkıyoruz Avcı'lar" dediğimde Pusat görüş açılma girdi. Yüzünde gözleri bile gözükmüyordu. Diğer ajanların da öyle. Hepsi bana kafa selamı verdi.
"Teşekkürler" dedim onlara. Bana yardım etmek zorunda değillerdi ama tek bir haberle gelmişlerdi.
"Avcı timi, benim için zevk" dedi Boz. Diğerleri de ona katılırken tek tek ayrıldılar. Hepsi farklı yönlere gitmişti. En sona Sürmene kaldı. Onun da yüzü kapalıydı ama kolundaki kanamayı fark etmiştim.
Sadece ben değil Alparslan da fark etmiş olmalı ona doğru yürüdü. "Nasıl iş yapıyorsun aklım hayalim almıyor Feza" diye söylenmeyi de ihmal etmedi. Tam Deniz'in yanına kadar yürüdü. Deniz kıpırdamadan süzer bakışlarla ona bakıyordu. Alparslan Deniz'in kolunu tutup yarasına baktı.
"Bak söylediğin yalan gerçek oldu gördün mü? Şimdi alırsın raporunu oturursun."
"Yalnız o yalanı ben uydurttum" dediğimde bana bakmadı Alparslan. Cevap da vermedi. Kendi bandanasını çıkartıp Deniz'in koluna sarmaya başladı. Kızgındı ona sonradan haber verdim diye galiba. Abim olduğunu öğrensem de hâlâ onu dışarıda tutuyordum ve içten içe buna bozuluyordu farkındaydım.
"İyi misin Sürmene?" Diye sordum. Deniz öylece durmuş Alparslan'a bakıyordu maskesinin ardından. Sungur'ların evine yapılan ilk saldırıdan beri Deniz neredeyse her gün orada nöbetçi kalmıştı. Benim geldiğim gün nöbeti devretmişti sadece.
"İyiyim Avcı küçük bir kesik" dedi Deniz boğuk sesiyle. Alparslan sarma işini bitirince sıkıntılı bir nefes vererek bana döndü.
"Tamam Sürmene sen geldiğin şekilde geri dön" dediğimde Deniz koluna sarılan bandanaya bakakalmıştı. Tek kelime etmeden kafasını salladı. Ama arkasını dönmeden önce bir saniyelik bir bakışla Alparslan'ı incelediğini yakaladım. Sonra anında dönüp uzaklaştı.
"Geri dönüyoruz biz de toparlanın."
Tim hızla toparlanmaya başladı. Kamptaki evlerden ne buldularsa yanlarına almışlardı. Özellikle Kerem'in elinde bir tomar kağıt parçaları vardı.
Geldiğimizden daha farklı bir şekilde kamptan çıktık. Kamptan artık büyük alevler yükseliyordu. Alevleri arkamıza alarak yürümeye başladık. Sağ tarafımda Kaya abim, sol tarafında Alparslan vardı. Kampın sınırlarından tamamen çıktıktan sonra açıklığa geldik ve helikopterin olduğu yöne doğru ilerlemeye başladık.
"Ersin bize yetiş" dedim ama Ersin'den ses alamadım. İleride çam ormanı vardı. Helikoptere ulaşmak için o ormandan geçmemiz lazımdı.
Ersin cevap vermeyince Kaya abimle göz göze geldik. Timim anında dikleşmişti. Uğur "Lan Ersin?" Diye bağırdığında sesi hem yanımda hem kulaklığımda çınlamıştı.
"Hassiktir" diyen Ersin'in sesini duydum sonunda. Adımlarım anında dondu. Hepimiz tehlike moduna geçmiştik. Gözlerimiz kocaman açıkken etrafı tarıyorduk.
"Ersin ne oluyor?" Diye sorduğum an Ersin bağırdı.
"Komutanım pusu bu!"
Gözlerim sımsıkı kapandı. Ne? Ersin devam etti. "Etrafınız sarıldı. Temasa 700 metre var. Nereden çıktı lan bunlar? Bir anda ortalığa döküldüler. Yemin ederim ki üç kilometre civarda tek bir hayvan bile yoktu. Yavaş yavaş size doğru ilerliyorlar komutanım. Etrafınızı tam yuvarlak oluşturacak bir düzenle kapatmışlar."
Ne demek oluyordu bu? Üç kilometre civarımızda kimse yoksa şu an bunlar nereden çıkmıştı?
"Kaç kişiler?" Diye sordu Alparslan. Lanet olsun burada siper alacak bir yer de yoktu. Açıktaydık.
"En az 300 kişi" dediğinde kocaman açıldı gözlerim.
"Ersin sen gelen düşman unsurunu nasıl fark etmezsin?" Alparslan bağırırken Kaya ile bakışıyorduk. "700 metre ne demek dinimize kadar girmişler ulan!"
"Komutanım yemin ederim ki kimse yoktu. Etraf bomboştu. Tek bir yaşam belirtisi yoktu."
"Gökten mi indi lan bunlar!" Alparslan bağırırken Kaya abim ile kafamızı eğdik birbirimize. Sonra time döndüm.
"Gökten değil ama belli ki bir delikte saklanıyorlarmış. Kampın altında tüneller olmalı."
"Keskin nişancın fark etmeliydi!" Diyen Alparslan'a döndüm sertçe.
"Ben emir verseydim fark ederdi. Görevi çevreyi incelemek ve verdiğim hedefi indirmekti." Ersin'in gözleri gerçekten de şahin gibiydi. Bu pislikler yer altından çıkmış olmalıydı başka açıklaması olamazdı. Ersin muhakkak görürdü ona kendim kadar güveniyordum.
"Ne yapacağız komutanım emriniz nedir?" Uğur'un sorusuyla etrafına baktım. Çıplak gözle görülebilecek kadar yaklaşmamışlardı bize hâlâ.. Ama çok fena pusuya düşmüştük. Etrafımızı saran 300 kişiye yakın vardı...
Buradan asla sağ çıkamayacaktık! Kamp bir aldatmacaydı. Asıl tuzak buydu...
***
İlerideki ormandaki ağaçlarla mesafemizi hesaplamaya başladım.
"Şu ormana dalıp siper alacak noktalar belirliyoruz" dedim. "Biz de iç çember oluşturup karşı atağa geçeceğiz."
"300 kişiye mühimmat dayanmaz" dedi Kaya abim. Siktir gerçekten de dayanmazdı ama başka çaremiz yoktu.
"Dayanabildiğimiz kadar. Koş." diyerek ormana doğru koşmaya başladık. Aynı anda içeriye dalıp bulduğumuz uygun yerlere çöktük. Yan bir yuvarlak oluşturmuştuk siper aldığımız yerlerden. Kulağımı açmış etraftaki sesleri dinliyordum ama rüzgardan başka ses yoktu şimdilik.
"Ersin görüş var mı?"
"Sizi net görüyorum komutanım" dedi. Daralan bir çember şeklinde hareket ediyorlar. Tam etrafınızdalar. Kerem'in üç saniye sonra görüşüne girecekler."
"Kerem Yavuz baba ile hat aç. Hemen destek ekibi geri çağırsın."
"Uğraşıyorum komutanım zaten ama sinyal kesiciler aktifleştirilmiş. Erişim sağlamaya çalışıyorum."
"Hallet Kerem" dedim ama sinyal kesici açıldıysa bağlantı kuramazdı. Daha önce böyle bir durum başımıza gelmişti ve Kerem sinyal kesiciyi bloke etmek için tam on beş dakika uğraşmıştı. On beş dakikaya saldırı çoktan başlardı.
Derin bir nefes aldım.
"Avcı timi!" Diye başladım. Burada şehit olacaktık galiba. Dertleri bendim ve timime zarar gelsin istemiyordum. Ama şimdi çıkıp teslim olursam hem beni hem timimi katlederlerdi. En azından timimle birlikte savaşırsam, yanımda onlardan daha fazla kişiyi götürürdüm öbür dünyaya.
"Teslim olmak yok beni duydunuz mu? Çatışma başladığında mermilerinize dikkat edin. Mühimmatımız yetmeyecek. Kerem bağlantı kurup kuşlar geri gelene kadar dayanmaya çalışın. Ola ki mühimmatımız o zamana kadar dayanmazda son mermilerinizi harcamayın! Herkes son mermisini kendisi için saklasın. Teslim olmak yok!"
"Emredersiniz" dediklerinde Kaya abimin hafifçe kafasını uzatarak bana baktığını gördüm. Onunla birkaç saniye bakıştıktan sonra Alparslan'a döndüm. O da bana bakıyordu.
"Buraya gelmeyecektin Alparslan" dediğimde dişlerini göstererek gülümsedi.
"Seni bu saatten sonra asla yalnız bırakmayacağım kardeşim" dedi. "Yine olsa yine gelirdim. Seni yıllarca aradım. Yasını tuttum. Mezarına çiçekler ektim. Şimdi kanlı canlı karşımdasın. Bundan sonra benden önce ölmene asla izin vermeyeceğim."
"130 metre" Ersin'in sesi konuşmamızı böldü.
"Hazır ol" diye fısıldadım. Avcı timi anında nefesini tutup bekledi. Tam karşımda eğilmiş yavaş adımlarla elinde keleşlerle yürüyen düşman unsurlarını gördüm. Çevreyi araya araya yürüyorlardı.
"Görüş var" sesleri geldi kulaklıktan sırayla. Çok kötü pusuya düşmüştük. Yavuz baba yeraltı tünellerini nasıl fark etmezdi? Biz yola çıkmadan albaydan aldığım raporu değil Yavuz babadan gelen raporu incelemiştim ben. O yüzden kaçırılan bir kadın olmadığına emindim. Ama yer altı tünelleri olsa muhakkak bilgisini geçerdi. İstihbaratçı Boz bu konuda uzmandı. Gözden kaçırılacak bir durum değildi bu. Hele ki tuzağa gittiğimizi bile bile. Yanlış olan çok şey vardı ama anlayamıyordum.
"Kerem çok ateş hattında kalma. Öncelikli görevin siper alıp bağlantı sağlamaya çalışmak. İşaretimle ateşe başlıyoruz."
İlk el kurşunu sıktığım an cehennem koptu.
Her yönden aynı anda. Koordineli, sert, acımasız mermiler yapmaya başladı. Bunlar kamptakiler gibi değildi, eğitimliydi, biliyorlardı ne yaptıklarını. Bizi öldürmek istemediklerini o ilk saniyede anladım. Öldürmek isteseydiler çoktan biterdi çünkü tüm oklar aleyhimize işliyordu. Bacaklarımızı, kollarımızı hedef alıyorlardı. Bizi yıpratmak istiyorlardı belli ki.
Siper aldım. Ağacın arkasına yapıştım. Kafamı uzatıp üç el sıktım, geri çektim.
"Kerem!" dedim.
"Uğraşıyorum komutanım!"
"Hızlan!"
"Sinyal kesici çok güçlü. Ama şifrelerini kırmaya çalışıyorum. İki dakika..."
"İki dakikan yok!"
Sağımdan Kaya ateş açtı. Ardından sola kaydı nişanı. Ardından tekrar sağa. Bir sistem vardı hareketinde her zaman olduğu gibi. Sol-sağ-sol. Karşı tarafın gözünde iki ayrı konumda iki ayrı asker gibi görünüyordu. Ama tek kişiydi.
Alparslan tam solumda büyük bir çamın dibindeydi.
"Ersin sağ kanat!"
"Gördüm. Yedi kişi."
"Durdur."
"Hallettim."
Ersin'in silahı konuştu. Tek, net, keskin atışlarla indirdi. Sonra yeniden. Sonra yeniden. Sağ kanattaki baskı bir an için kesildi.
Adam rekoru boşuna kırmamıştı.
"Güney kanat!" diye bağırdım Uğur'un olduğu yönü.
Ersin o tarafa baskı uygularken sağ tarafımdan bir düşman yaklaşıyordu. Ama Kaya benden önce görüp ateş açtı. Timle ilişkimiz ayrıydı ama birbirimizin sırtını korumak ikimiz arasında tam bir refleksti.
"Kaya üsteğmen önünde düşman var!" Diyerek Alparslan onun tarafındakine sıktı ve indirdi. O esnada Kaya abim şarjör değiştiriyordu.
"Görmüştüm komutanım" diye karşılık verdi.
"O zaman önündeki dururken farklı yere neden sıkıyorsun?"
Alparslan'ın sorusuyla tebessüm ederek nişan aldığımı indirmeye devam ettim. Tam o anda yüzümün yanından bir kurşun geçti. Hızla kapandım.
"Feza komutanın ki ona daha yakındı." Kaya abimin cevabına Alparslan yorum yapmadı. Sessizlik çökmüştü yine.
"Kerem!" dedim.
"Sinyal kesiciyi engelledim komutanım!"
Derin bir nefes verdim içimden. "Oh."
Az önce tam yanımdan geçen kurşuna aldırmadan namluyu kaldırdım, hedef seçtim ve yeniden sıktım. "Yavuz babaya ulaş hemen."
"Denedim. Olmuyor."
Durdum. Bir saniye. Sadece bir saniye durakladım. Sonra sıkmaya devam ettim.
"Nasıl yani?" diye bağırdım.
"Bağlantı kurdum komutanım. Hat açık. Ama karşı taraf aktifleştirmiyor. Sinyal gidiyor, karşıdan kabul edilmiyor."
Şok içinde bir el daha sıktım. Otomatikti hareketim. Elim ateş etti çünkü kafam durmuştu.
Yavuz baba neden açmıyordu hattı?
Bağlantı kurulmuştu. Sorun teknik değildi. Karşı taraf hattı görmüş ve reddetmişti. Bu bilinçli bir karardı.
Neden? Ne oluyordu lan? Şu an operasyonu devralmıştı.
"Kuşlarla bağlantı kur" dedim. Sesim düzdü. Zorla düz tutmuştum. "Geri çağır onları. Karargâhla da iletişime geç hemen. Albaya durumumuzu rapor et."
"Tamam."
"Ersin sadece Kerem'i koru."
"Emredersiniz."
Ne oluyordu? Yavuz baba hattı neden açmıyordu? Operasyonu kendisi devralmıştı. "Kimse sağ çıkmasın, esir almak yok" demişti. Durum ne diye Bize ulaşması gerekiyordu çoktan. Bize destek sağlaması gerekiyordu. Ama hattı açmıyordu.
Düşünmeye vaktim yoktu. Sonra düşünecektim...
"Uğur ne durumdasın?"
"Çok fazla baskı altındayım" diye homurdandı.
"Mermin ne durumda?" En fazla ateş sesi ondan geliyordu. Hiç durmadan sıkıyordu.
"Kritik düzeyde" dediğinde iç çektim.
"El bombasına geç Uğur!" Diye bağırdım. "Dikkatli ol karşılık gelebilir."
"Oley" dediğinde bile kimse gülmedi. Normalde bunun üstüne cila niyetine dalga geçme modu başlardı timde ama kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Özellikle Kerem'den ses bile çıkmıyordu. Az önce bağlantı kurmuştu karargâhla. Kulaklığımda albay Onur'un bağıran ve emirler veren telaşlı sesini duymuştum. Hattı kapatmayı bile unutmuştu. Ilgaz yetiş diye bağırıyordu.
Uğur el bombasını fırlattı.
Patlama geldiktem sonra sol kanattaki baskı dağıldı.
"Uğur karşılık gelebilir yer değiştirmen lazım. Ersin koruma ateşi sağla" dediğimde "hallettim" cevabı geldi. Uğur biraz sola doğru hızla kaydı. Ve üç saniye sonra Uğur'un az önce sindiği yere el bombası düştü. Metalimsi sesi duyduğum anda "yere kapan" diye bağırdım. Hepimiz ateşi kesip kapandık ve toprak havaya şiddetli bir şekilde kalktı.
Hızla toparlanıp savunmaya devam ettik. Destek gelene kadar dayanmalıydık.
"Kuşlarla bağlantı kuruldu" dedi Kerem. "Ama buraya gelmeleri zaman alacak komutanım. En az yirmi dakika."
"Karargahtakilerden daha hızlı ulaşacaklar" diye mırıldandım. Yirmi dakikamız bile yoktu. Sadece tek yedek şarjörüm kalmıştı. Asla yetişmeyecekti.
"Dayanırız Allah'ın izniyle" dedim. "Çok baskı olursa el bombalarına geçin çekinmeden. Mermi harcamayı azaltın. Kulağınız da açık olsun."
Sonraki beş dakika böyle geçti. El bombaları savuruldu. Ersin tüfeğiyle sağ ve sol kanatları tuttu. Kaya abim benimle senkronize hareket etti. Alparslan ortayı sardı.
Ama her geçen dakika mühimmat eridi.
Gerçekten de öldürmeye sıkmıyorlardı. Ortada kapana kısılmıştık ve el bombaları yağdırarak bizi çoktan haklayabilirlerdi. Ama sadece Uğur'a karşılık verme amaçlı atmışlardı. Onun dışında sadece mermiyle baskı uyguluyorlardı üzerimizde.
"Kerem, durum?"
"Mühimmat yüzde beş komutanım."
"El bombası?" dedim Uğur'a.
"Bitti."
"Ersin senin durumun ne?"
"Ben son şarjöre geçtim komutanım."
Siktir!!
Kuşların gelmesine on beş dakika kalmıştı. Ve on beş dakikamız yoktu. Benim üç mermim kalmıştı. Gördüğüm kadarıyla Kaya'nın da o civardaydı. Kerem'in ve Uğur'un daha fazlaydı.
Bakışlarım Alparslan'a kaydı. O da bana baktı. Kafasını iki yana salladı. Siktir onun da mermisi bitmişti . Ön kanat tamamen savunmasızdı artık.
"Ersin ön kanata odaklan" dedim. Arka tarafta Uğur ve Kerem idare ederdi.
Ersin bize yaklaşan her kafaya sıkmaya başladı. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Buradan çıkamayacak mıydım? Karşımızda hâlâ yüzlerce düşman vardı. Daha beter durumlardan sağ salim çıkmıştım ben ama her zaman bir iletişim halinde olurdum. Planım programım saniyesine kadar uyumlu olurdu ama şu an elim kolum bağlı hissediyordum. Delirmek üzereydim. Yavuz baba iletişim kursaydı drone desteği sağlardı çoktan. Bir şekilde etrafımısı saranların ilgilerini başka yöne çekebilirdik ve bu da bize destek gelene kadar zaman kazandırırdı. Şimdi ise kuşlardan başka umudum yoktu. Sürmene de yaralıydı üstelik. Ilgaz'ların yetişmesi mümkün değildi matematiksel olarak.
Kafamı ağaca dayadım.
Bir saniye gözlerimi kapattım. Sadece bir saniye. Beynimde bir şeyler tıklandı. Tüm ihtimaller, tüm yollar, tüm planlar... Hepsinin sonu aynı yere çıkıyordu.
Çıkış yoktu.
Bu adamlar bizi öldürecek olsa şimdiye kadar çoktan yaparlardı. Demek ki amaçları farklıydı. Demek ki bizi esir olarak kullanacaklardı. Teslim olmak yok demiştim. Ve hâlâ öyle düşünüyordum.
Üç mermim kalmıştı... Gözlerimi açarak hedef aldım. Ve kalan iki mermimi yaklaşan iki pisliğe sıktım. İkisini de tam alınlarının ortasından indirip yeniden ağaca yaslandım.
Şimdi silahımda son mermim kalmıştı.
O anda kulaklığımdaki hattan bir ses duydum.
"Feza!" Diyen Ilgaz'ın sesiydi. Derin bir iç çektim.
"Komutanım" dedim fısıltıyla. Gözlerim hâlâ kapalıydı. Büzüşmüş bir şekilde siper almıştım. Silahımı göğsümde tutuyordum.
"Az kaldı dayan Feza. 22 dakika sonra yanındayım."
Dudaklarım iki yana kıvrıldı ama bu buruk bir tebessümdü.
"Mermim bitti Ilgaz" dedim fısıltıyla. Karşıdan Ilgaz'ın bağırışını ve kültürlerini duydum pilota bağırmaya başlamıştı.
"Feza Feza geldim dayan. Timine koruma ateşini dağıt. Her dakika başı bir mermi indirt. Toplam 22 mermi kalmıştır timinde ne olur dayanın."
"Mümkün değil" dedim. "Baskı tek yönden değil. Etrafımızı çember şeklinde sardılar. Tahminimce yer altında tüneller yapmışlar oradan çıktılar bir anda. 150 sen fazla düşman unsuru kaldı Ilgaz. Cesedimi burada bırakma lütfen. Ersin bizden uzakta tehlike altında değil."
"Feza sus Feza" diye bağırdı Ilgaz. "Komutanın yer altındaki tünellerden nasıl haberdar değildi. Tuzak olduğunu bile bile çıktınız siz drone yok mu? Gizli ekibin nerede? Neler oldu Feza!"
"Görevi bitirmiştik" dedim. Tehlike unsurlarını yok etmiştik. Geri dönüş yolunda ikinci bir pusuya düştük. Komutanımla bağlantı kuramadım. Droneler aktif edilemedi bu yüzden. Gizli ekibimi de yol ayrımında göndermiştim."
"Siktir Feza hepsini boğarak geberteceğim" diye bağırdı Ilgaz.
"Hakkını helal et Ilgaz." Dediğimde hıçkırık sesini duydum. Onu yeni bulmuştum. Ailemi de yeni bulmuştum. Tek pişmanlığım Alparslan'ın da burada olmasıydı. Benim yüzümden ona da bir şey olacaktı. Ailesi iki darbeyi peş peşe yaşayacaktı.
"Helal olsun Feza. Sen de helal et. Ama dayan ne olur. Geldim az kaldı dayanın."
"Helal olsun" dedikten sonra hattı kapattım.
Derin bir nefes alarak etrafıma göz attım. O an
yanak kemiklerimdeki sıcaklığı rüzgarın yaptığını sanmıştım. Sonra damağımda tuz tadı aldım. Ağladığımın bile farkında değildim.
"Kaya abi."
Sesim çok hafif çıkmıştı. Neredeyse duyulmaz.
Döndü. Baktı. Gözlerimi gördü.
Ve Kaya'nın yüzünde çok ender gördüğüm o şey belirdi. O sert, o yorulmaz, o sarsılmaz yüzde... bir çatlak.
"Tamam güzelim" dedi. Sesi alçaktı. Çatışma gürültüsünün altına gömülmüştü neredeyse. Zaten Ersin, Kerem ve Uğur'un seyrek sıktığı mermiler dışında atış yoktu bizden artık. Karşı taraf da baskıyı azaltmıştı. Mermimizin bittiğini anlamışlardı.
"Üzülme. Bak..." Dedi Kaya abim. "Hayalimiz gerçek oldu. Hem ailen oldu. Bir gece de olsa ailen oldu. Gördün mü bak? Yirmi bir yıl sürdü ama oldu. Sen her zaman hak ettiğini bulursun. Şimdi de en büyük hayalimiz gerçek olacak."
Gözlerimi kapattım. Ve yavaşça açtım.
"Alparslan abi özür dilerim" dedim. Ona ilk kez abi demiştim. Gelme de demiştim. Dinlememişti. Ne babası ne o dinlememişti. Biliyordum bir şey olacağını ben. İçime doğmuştu aslında. Önden önden koşturarak helikoptere binmişti.
"Özür dileme kardeşim" dedi Alparslan. "Ben şu an çok mutluyum. Eğer burada olmasaydım kendimi asla affetmezdim. İkinci kere vicdan azabı yaşayamazdım. İlkinde de koruyamadım seni ben."
Cevap vermedim ona.
"Tek mermim kaldı" dedi Kerem.
"Benim hepsi tükendi" dedi Ersin. O kendine son mermi ayırmayacaktı. Şu an sadece Uğur'da biraz kalmıştı.
"Hakkınızı helal edin Avcı timi." Diye bağırdım. Asla esir olmayacaktım. Timime bunu yapamazdım. Şehit olmak daha onurluydu. Kardeşlerimin işkence görmesine dayanamazdım.
"Helal olsun siz de helal edin" sesleri yükseldi.
"Helal olsun" dediğim an Uğur son kez ateş etti ve iç çekti.
"Mantıyı yiyemedim ya, gözüm açık gidecek" dediğinde Kerem gülmeye başladı. Karşı taraftan da ateş kesilmişti. Ama adım seslerini duyuyordum. Bize yaklaşmaya başlamışlardı. Ağır ağır temkinli bir şekilde geliyorlardı. Onlar gelmeden hepimiz son mermilerimizle kafamıza sıkacaktık.
"Allah büyük" dedi Kerem.
"Lan Ersin çok ağlama lan arkamdan" dedi Kaya abim. Deminden beri kimse söylemiyordu ama Ersin'in hıçkırık sesleri geliyordu kulağımıza.
"Benim için mantı ye bol bol Ersin" dedi Uğur da. O an Ersin daha yüksek sesle hıçkırdı. Sonra boğuk sesiyle "Sürmene görüş açıma girdi. Yaklaşık yedi dakika sonra yaklaşmış olacak."
Tebessüm ettim. "Yedi dakika dayanamayacağımızı biliyorsun" dedim adım seslerini dinleyerek. Yaklaşık bir dakika içinde kafama sıkmış olacaktım.
"Deniz'le birlikte canlı çıkacaksınız buradan Ersin! Helikopter alanına dön. Geri dönün Anlaşıldı mı?"" Dediğimde yeniden hıçkırık sesini duydum. Cevap vermedi. Emredersiniz demedi. Uzun bir sessizlik.
"Ersin."
"Anlaşıldı komutanım" dedi. Sesi çatlamıştı.
Alparslan'a döndüm.
O konuşamıyordu. Ağzını açtı. Kapattı. Ona kim olduğumu söyleyeli üç hafta geçmişti. Tam üç haftalık kardeşlik yaşamıştık. Onda da tam kaynaşamamıştık. Ve şimdi...
Timime baktım.
Kaya abim. Kerem. Uğur. Alparslan.
"Önce ben" dedim. Alparslan'a baktım. "Rütbe sırasına göre. Siz bekleyin. Benim ardımdan."
Kimse itiraz etmedi.
Silahı kaldırdım. Kafama dayarken Kaya abime baktım. Gözleri kıpkırmızı olmuştu ama gülümsüyordu. Ben de ona gülümsüyordum.
Parmaklarım titriyordu. Fark etmiştim. İlk kez titriyordu. Daha önce hiç titremezdi. Operasyonlarda, çatışmalarda, havada, karada... Hiç titremezdi. Ama şimdi titriyordu.
Namluyu döndürdüm. Gözlerimi abimden hiç çekmedim.
***
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |